Yalnız değilsiniz [Mehmet Ali Şengül]

İnanan ve imanından hiçbir tereddüt ve şüphesi olmayan bir mü’min için, hiçbir kimse sahip çıkmasa bile; yaratan, yaşatan ve her şeyden haberdar olan Allah(cc) onunla beraberdir.
   
Hz.Adem (as) dünyada tekti ama yalnız değildi. Kendisini bir hikmete binaen yoktan yaratan Allah’a dayanıp güveniyordu. Allah(cc),kıyamete kadar nesillerin devamını sağlamak için, kendisine eş ve arkadaş olarak Havva validemizi yaratmıştı. Allah (cc) bu yolla varlığın hem çekirdeği, hem de en mükemmeli, kusursuz ve olgun meyvesi bulunan Hz.Muhammed’i (sav), beşere dünya ve ahiret saadetini elde etme adına temsil ve tebliğ için göndermeyi murat buyurmuştu.
    
Ne var ki, dünya hayatı bir imtihandan ibaretti. Hz.Adem (as) kıyamete kadar gelecek nesline örnek ve model olma makamındaydı. O’nun imtihanı şeytanla başlamıştı. Evet, şeytan Allah’ı bilmeyen birisi değildi. Melaikeler ve cinler içinde seçkin bir yeri vardı. Fakat  enaniyetinin, gurur, kibir ve kıskançlığının kurbanı oldu.

Hz.Adem’e (as) secde emrine muhalefet ettiği için kaybetti ve huzur-u ilahi’den tardedildi. Allah’a karşı saygısızlıkta bulunarak, ‘’O’nu topraktan beni ateşten yarattın’’ deyip, Hz.Adem’i kıskandı ve Allah’a başkaldırdı. Kıyamete kadar Adem'in çocuklarına musallat olarak onları Allah’a isyana, yakıp yıkmaya, birbirine karşı gayz, kin ve nefretle düşmanlığa teşvik etmek üzere, –lihikmetin- Allah (cc) şeytana ruhsat ve izin verdi. Nitekim, Ademin çocukları olan Habil ile Kabil’i birbirine düşürdü. Habil, kardeşi Kabil’e ‘ben sana el kaldırmam’ demesine rağmen, Kabil Habil’i kıskandığı için öldürdü.
    
Babamız ‘Yusuf’u bizden daha çok seviyor’ diye şeytan, Yusuf’un kardeşlerini kıskandırıp O’nu kuyuya attırdı ve Peygamber olan babaları Hz.Yakub’a yalan söylettirdi. Evet, Habil ve Kabil de, Yusuf ve kardeşleri de yalnız değildi. Niyet ve hayallerden geçen şeyleri dahi gören ve bilen Cenab-ı Hak (cc), onların da hangi niyet ve maksatla yaptıkları şeylerden ve icraatlardan haberdardı.
     
Firavun, bana alternatif olurlar ve saltanatımı elimden alırlar diye, her doğan erkek çocuğunu öldürtüyordu. Ama,  Allah (cc) Musa’yı firavunun sarayında himaye edip büyütüyordu. Hz.Musa’nın(as) peşine takılan diğer bir Firavun'u da  Allah (cc) suda boğuyor, Hz.Musa’ya necat veriyordu. Demek Hz.Musa (as) yalnız değildi.

Hz.İbrahim (as)’ı Nemrud, ateşe atıp yakmak istiyordu. Ama Allah(cc) ateşe ‘yakma ‘ emrini veriyordu. Enbiya suresi 69.ayette ’’Biz ateşe şöyle ferman ettik: ‘Dokunma İbrâhime! Serin ve selamet ol  O’na!” diye ifade ediliyor. Demek İbrahim(as) yalnız değildi.

Hz.İsa (as) çarmıha gerilip idam edilmek isteniyordu. Cenab-ı Hak O’nu huzuruna alıp himaye etmişti. Demek Hz.İsa (as) da yalnız değildi.

Efendiler Efendisi Efendimiz(sav)’e de Ebu Cehiller, Şeybe ve Utbeler hakk-ı hayat tanımak istemiyorlardı. Ama Allah (cc) Habib-i Edibi’ni Sevr sultanlığında, örümcekleri, güvercinleri memur kılarak muhafaza edip koruyordu. Tevbe suresi 40.ayette ifade edildiği gibi, “...Hani kâfirler O’nu Mekke’den çıkardıklarında, iki kişiden biri olarak mağarada iken arkadaşına: ‘Sen hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir’ diyordu....” Demek ki, Allah (cc) Alemlere Rahmet olarak gönderdiği Habibini yalnız bırakmıyordu.

İnsanlığın İftihar Tablosu Efendimiz (sav) “İslam, şüphesiz garip olarak başladı ve günün birinde garip hale dönecektir. Ne mutlu o garip mü'minlere!” buyurmuşlardır.(Müslim) Ümmet-i Muhammed (sav) -belli zamanlar dışında- hep gurbet yaşamış ve yaşamaktadır.

Garib, yurdundan yuvasından ayrı düşen, dünya nimetlerinden mahrum kalan değildir. O insanların ahiret hayatlarını kurtarma adına gece gündüz koştuğu, her türlü sıkıntılara katlandığı halde, halinden dilinden anlaşılmayan, dövülüp kovulan, değişik ölümlerle tehdit edilen, itilip kakılan, hor ve hakir görülendir.

Buna rağmen garib, bir itfaiye memuru gibi ateşte yanan nesli için tehlikeleri göğüsleyen, şefkatli bir ana gibi insanlığın küfür ve dalalette boğulmasına karşı ve onların kurtarılması için ağlayıp inleyendir.

Garibler işin başında bu davaya bilerek, inanarak, ölüm dahil hak yolunda herşeye ‘evet’ deyip yola koyulmuşlardır. Garibin kırık kalbinde bin hüzün ve bin keder saklıdır. Onlar gecelerin derinliklerinde binbir ızdırapla kıvranır, insanlığın imdadına yetişebilmek için dört gözle gündüzü beklerler.

Onlar, ortalığı fitne ve fesada verenlere karşı tahripçi değil, tamirci ve daima ıslahçıdırlar. Kötülük yapanlara karşı dahi, sineleri şefkat ve merhamet doludur. İnandıkları ve temsil ettikleri yolun kaderinin çile ve ızdırap olduğunun farkındadırlar. Onun için her türlü eza ve cefaya katlanır, Allah’ın (cc) rızasına talip olurlar.

‘Bin müjde gariblere! Bin muştu, fitnenin, fesadın ortalığı kasıp kavurduğu bir dönemde, ümit ve itminan soluyanlara, umumun huzur ve mutluluğu için şahsi çıkarlarını, haz ve zevklerini unutanlara!’

O garibler, ’...Allah’ın nimetlerini düşününde, bozgunculuk yaparak dünyada karışıklık çıkarmayın.’(Araf suresi,74) ‘,...Ülkede düzen sağlanmışken fesat çıkarıp huzuru bozmayın...’ (Araf suresi,85) ‘, ....Ülkeyi bozan o müfsitlerin sonunun nasıl olduğuna bakın da ibret alın!’ (Araf suresi,86)  ikazlarını hiç unutmazlar.

O garibleri, ‘...Allah’a yönelip yalvarsınlar diye yoksulluğa, hastalık ve musibetlere düçar ederiz. (Sabredenler için) Sonra o kötü durumları değiştirip, güzellikleri yayarız...’ (Araf suresi,94) ‘Ey bizim Rabbimiz! Bizimle şu halkımız arasında sen adil hükmünü ver, haklı-haksız ortaya çıksın. Sen elbette hüküm verenlerin en hayırlısısın.’ (Araf suresi,89) ‘...O halde aramızda Allah hükmünü verinceye kadar bekleyin(sabredin). Hüküm verenlerin en hayırlısı O’dur.’ (Araf suresi,87) İlahi beyanlara kulak vererek, teslim ve tevekkül içinde neticeyi beklerken görürsün.

Hz.Adem’i şeytana, Hz.İbrahim’i nemruda, Hz.Musa’yı firavuna, Hz.İsa'yı israiloğullarına, Efendiler Efendisini (sas) de ebu cehillere ve müşriklere karşı yalnız bırakmayan Allah (cc); kıyamete kadar da davasına sahip çıkan, hasbi, fedakar, muhlis Kur’an ve iman hizmetine kendini adayan gönül erlerini de yalnız bırakmayacaktır.

Unutmayalım ki, Biz Allah ve Resulullah’ın davasına sahip çıkar isek, o zaman Allah’ın inayeti bizimle beraber olacaktır. Muhammed suresi 7. Ayette, “Ey iman edenler! Eğer Allah’(ın dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve  (O’nun dini uğrunda bastığınız her yerde) ayaklarınızı sağlam tutar,kaydırmaz.”  Buyurmaktadır. 

Nitekim Hz.Üstad da ‘Ümitvar olunuz, şu istikbal inkilabatı içinde en yüksek  gür sada İslamiyetin  olacaktır.’ müjdesini vermiştir.(Sünühat)

Dünyada bir çok şeyin varken kıymeti bilinmez. İnsan elindeki nimetleri ne zaman kaybederse, o zaman onun kıymeti anlaşılmış olur.  Efendimiz (sav) “Beş şey gelmeden evvel şu beş şeyi ganimet bilip değerlendir: İhtiyarlık gelip çatmadan evvel gençliğin, hastalıktan evvel sıhhatin, fakir düşmeden evvel varlıklı olmanın,meşguliyetten evvel boş zamanın ve ölüm gelmeden evvel hayatın kıymetini bil, bunların hakkını ver!” (Hâkim, Müstedrek) buyurmaktadır.

Allah’ın (cc) bize lutfettiği nimetlerin kıymetini ne ölçüde değerlendirdik bilemiyoruz ama, ihmallerimiz olmasına rağmen, fırsatları gücümüz yettiği ölçüde değerlendirdiğimiz kanaatindeyiz. Daha iyi meyve alabilmek için ağaçlar budanır, madenin altın olabilmesi için ateşe verilir. Baharda yeniden yeşermek için bütün ağaçları hazan vurur. Binaenaleyh, hizmette bugün bir budanma, altın kabiliyetlerin ortaya çıkması için ciddi bir imtihana tabi tutulma ve bütün dünyada insanlığın istifade edebilmesi adına Allah’ın (cc) hizmeti yeşertmeyi murat buyurduğunu ümit ediyoruz.

Onun için şahıs, aile ve hizmet olarak maddeten kaybettiğimiz şeylere üzülmenin  yanında, üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirerek yarına ümitle bakıp, Allah’ın(cc) lütfedeceği güzelliklere talip olmalıyız. 

Yıllardan beri iman ve Kur’an hizmetine gönül verenler, Hakkı tutup kaldırmada çok büyük fedakarlık göstermiş, mazisi çok şerefli, geleceğe ümit vaadeden ve alem-i İslamın son karakolu olan ülkemizin gerçek sahipleri olarak samimiyet ve fedakarlıklarıyla, dünya kamuoyunda  güven ve itimat sağlayarak maddi-manevi ciddi bir itibar kazandırmış, ülkemize, neslimize ve insanlığa  çok büyük hizmetlerde  bulunmuşlardır.

Devletin gücünü arkalarına alanlar, ülkemizin yüz akı eğitim kurumlarını, diğer sağlık ve yardım kuruluşlarını kapatıp,  adalet ve hukuk düzenini  tahrip etmişlerdir. Böylece, yüz binlerce masum insanı mağdur, mazlum ve mahkum  ederek,  aileleri paramparça etmek suretiyle zulüm irtikab edenlerin tavır ve davranışları, her ne kadar bizleri ve ehl-i vicdanı üzse de, Allah’ın izni ve inayetiyle hizmet hiçbir zaman durmayacak ve kıyamete kadar da devam edecektir. Efendimiz’in (sav) parmaklarından akarak yüzlerce ashabının su ihtiyacını gidermesi gibi; bu hizmet-i imaniye ve Kur’aniyeye gönül verenler de, dünyada nice ciğeri yanmışların imdadına yetişip, iman, ilim ve ahlakla  gönüllerin huzur ve itminana kavuşmasını sağlamaya devam edeceklerdir. 

[Mehmet Ali Şengül] 6.1.2017 [Samanyolu Haber]

Pardon Savcı bey! Siz şiir sever misiniz? [Zeynep Zâhide]

Hani derler ya “Her şey görene. Köre ne” Görmüyor, duymuyor, bilmiyorsanız; benim size anlatacağım şeyler elbette size hikâye gelecektir. Şimdiye kadar bu köşeden yazdığımız şeyler aynen vukuu bulmuş ama sadece olayda adı geçenlerin ismini ve mekanlarını muhatapların zarar görmemesi için değiştirerek vermişizdir.

Gün geçmiyor ki Türkiye’den; insanların elini ağzına götürüp, şaşkınlık içinde “Aaa! Gerçekten mii” dedirten, insanın ağzını açık bırakan züuüm haberlerine şahit olmamış olalım. Bundan yıllar önce Anadolu’muzun güzel bir şehrine şiir dinletisi ve şiir üzerine konuşmam için davet edildim. Gittiğim bu şehirde beni tanıyan hayli insan vardı. Konuşmak için kürsüye çıktığımda salondakilerin dikkatini çekmek, şiirin tanımını yapıp salondakilerin bu zamana kadar şiir hakkında düşüncelerini değiştirmek için, bir hatip için oldukça riskli cümlelerle konuşmaya başladım.

“Arkadaşlar” dedim “Bu zamana kadar şiirin tarifini yüzlerce insan yüzlerce defa yapmış, bir de benden dinleyin. Yalnız sizden ricam mevzu bitmeden yumurtaları atmayın” deyip mevzuya geçtim. 

“Ben diyorum ki; şiir sevmeyen insan Türk değildir” Salondan hafif mırıldanmalar oldu. Hani bir ok attım aşure oldu diyen şehzademiz vardı ya onun izah edeni vardı burada izahı ben yapacaktım. Baştan mevzu bitmeden yumurta atmamaları konusunda anlaştık. Ben devam ettim; “Hatta şiir sevmeyen Müslüman olamaz” haydaa. Uğultu sesi daha da yükseldi. “Sabır arkadaşlar” dedim. “Şiir sevmeyen insan değildir” Baştan anlaşmamıza rağmen bazıları çıkıp, “Olmuyor ama herkes şiiri sevecek diye bir ayet mi var” dediler. “Eyvallah” dedim. “Sabır sabır biraz sabır” dedim, oturdular. Ama son cümlem kıyameti kopardı. “Arkadaşlar şiiri sevmeyen bir insanı büyük ihtimal dağda birileri emzirmiş olabilir” dedim. Salon ayaklandı bazıları daha devamını dinlemeden salonu terk ettiler. 

“Şimdi arkadaşlar ben niye böyle konuşuyorum” dedim. Ve biraz evvel ki sivri cümlelerimi izaha başladım. “Dedim ya arkadaşlar şiirin tarifini yapıyoruz. Şiir ne rediftir ne kâfiye. Şiir güzel söz demektir. Hepimiz duymuşuzdur “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” Bu manada şiiri sevmeyen var mıdır? Allah aşkına kötü, çirkin ve kaba sözü kim sever yaa! Bakın, “Şiir sevmeyen Türk değildir” dedim. Bizim coğrafyamızda doğup da ninniyle uyutulmayan bebek var mıdır? Çığlık çığlığa ağlayan bebeğe bir iki cümlelik tekrar edilen ninni ilaç gibi gelir. “Bizim coğrafyamızda doğup da ninniyle uyutulmayan bebek var mıdır? Evet vardır arkadaşlar. Nerede? Büyük ihtimal yetim hanelere bırakılan çocuklara görevini hakkıyla yapmadıklarından dolayı bakıcılar da belki, belki diyorum; anne olmadıklarından o çocuklara ninni söylemiş olabilirler. Burada bir parantez açıp; düzgün bir aile yapısı olmayanların büyüdüklerinde nasıl bir kişiliğe sahip olduklarını psikologlara sorun söylesinler. Dünyayı kana bulayan birçok diktatör ve zalimlerin çocuklukta aile hayatında mutlaka sorun vardır. 
Bu izahlardan sonra bana ait olmayan ama çok beğendiğim aşağıdaki şiiri okudum. 
          
  AYŞE’M
Bu teker tümsekte ebedi kalmaz
Devran lehimize dönüyor Ayşe’m
Yeter ki Şirinler vefalı olsun
Ferhatlar dağları delecek Ayşe’m

Eğilir engeller azmin önünde
İmkânsız mümküne mahkûmdur Ayşe’m
Işık karanlığı er geç boğacak
Sözlerimden şüphen olmasın Ayşe’m

Yanılmaz tartılar hakkın zâyolmaz
Zerreler zerrata dahildir Ayşe’m
Bozulur çarşıya uymayan hesap
Allah’ın hesabı bozulmaz Ayşe’m

Bahar ki zemheri rahminde büyür
Cemre bil çileni müjde say Ayşe’m
Her doğum sancılı olur bilirsin
Yarınlar bizimdir bizimdir Ayşe’m

Sen sula sabırla etme acele 
Her mevsim gül açmaz vakti var Ayşe’m
Gün olur bu çorak coğrafyalardan 
Sana gonca güller dererim Ayşe’m

Haydutlar malını talan etse hep
Üzülüp de ye’ise kapılma Ayşe’m
Zâlimin arlanmaz çirkin yüzüne 
Tükürüp yoluna devam et Ayşe’m… 

Şiirden sonra salondan biri kalktı “Ha şöyle hocam yaa” dedi salondakileri güldürdü. 

Evet dostlar! Tarifim akıl sahiplerine. Bir insan düşünün ki çocukluğunda çok ağır küfür ve hakaretlere maruz kalmış. Anne şefkatinden mahrum, baba sevgisine hasret; hiçbir zaman baba kucağında gezmemiş. (Tabi bir babası varsa) Hiç başı okşanmamış. “Aslanım benim” iltifatına muhatap olmamış. Biraz büyüyünce; kedileri kovalamış köpekleri taşlamış. Anne bağırmış “Seni doğuracağıma taş doğursaydım” Bastırılmış duygularla yıllarca kendini şiddetle ifade etmiş. Ve sırf kendini kabul ettirmek için üniversite ve üniversiteler de bitirmiş olabilir. Bitirip şahsiyet problemini bu şekilde halledeceğini sanmıştır. Eşya ile itibar kazanmaya çalışan zavallıların olduğu dünyamızda, 'ye kürküm ye' misali makamlar işgal edilmiş; hatta olağan üstü yetkiler de verilmiş olabilir. İşte bu tipler, fırsatını bulduğunda yaşadığı toplumdan öç alamaya kalkışır ve kalkışmıştır da. Yaşadığımız toplumda bunun binlerce örneği mevcuttur. Merhametin zerresi barınmaz bu tiplerin yüreğinde. Ne şiir sever zavallı ne kelamı kibar. Anneler onun için çocuk doğurmamalı. Doğurduysa emzirmemeli. Çocuğuna ninni söylememeli. Çünkü ona annesi ninni söylememiştir. Belki de ninni söyleyecek bir annesi, elinden tutup parka götürüp beraber oynayacağı babası da yoktur. Onun eline fırsat geçtiğinde anneyi yavrusundan ayırabilir. Sırf şuur altındaki marazlı ruh halini tatmin etmek, yıllarca yediği küfürlerin öcünü masum insanlara boca ederek tatmin olmak için en galiz küfürleri sıralayabilir. Ama sadece masum insanlara küfredebilir. Çünkü onun gücü ancak onlara yetebilir. Tıpkı atası Ebu Cehiller, Yasir ailesi ve diğer; kimsesizlere yaptıkları gibi. Toplumun en zayıf bireylerine zulmederler ki diğerleri de sinip sesini çıkarmasınlar. Ama nereden bilecek gafil. Zulmettiği insanlar ahirete Hakkal yâkin iman etmişler. İşte bu tiplerin kendilerine uygulandığı gibi, kendileri de başka masumlara aynı metodu uygulamaya kalkışırlar ve kalkışıyorlar da. Şimdi anlamayan var mı yukarıdaki tarifi?

Pardon Savcı Bey! Siz şiir sever misiniz…?

[Zeynep Zâhide] 6.1.2017 [Samanyolu Haber]

Düğme gitse de elektrik duruyor [Faik Can]

Sebepler dünyasında yaşıyoruz. Yüce Yaratıcı bütün icraat-ı sübhaniyesini sebepler perdesi altına gizlemiş. Bir sebebin neticesi olarak doğduk. Annemizin sütü büyümemize sebep oldu. Hayatımızı sürdürmek için yemek yememiz ve uyku uyumamız da gerekiyor. Hasta olduğumuzda doktora gidip ilaç kullanmak ve onun tavsiyelerini yerine getirmek zorundayız. Bütün bunlar genel olarak hayatımızda galip olan ve riayet etmemiz gereken sebepler.

Ancak madalyonun bir de öteki yüzü var. Anne ve babamız dünyaya gelmemiz için bir vesile ama bizi yaratan onlar değil. Küçücük bir sebebe riayet ettiler ve ötesinde hiçbir şeye müdahil olamadılar. Hangi spermin hangi yumurtayı ne zaman ve nasıl dölleyeceğine karar veremediler. O hücrenin geçireceği evreler, alacağı şekil ve yaşayacağı gelişime dair hiçbir tasarrufları olmadı. Ne cinsiyetimizi, ne sağlık durumumuzu, ne tenimizin, kaşımızın, gözümüzün rengini belirleyebildiler. Karakterimizi, huyumuzu, imanımızı, ahlakımızı şekillendirme iradeleri yoktu.

Anne sütü de öyle; bebeğin doğumundan itibaren akmaya başlayan bu rahmet çeşmesini anlamaktan aciziz. İçeriğindeki harikuladeliği de, çocuğun o süte olan ünsiyetini de kavrayamıyoruz. Büyümesine nasıl bir katkı sağladığını, onu ne tür hastalık ve mikroplardan koruduğunu bilimsel yayınlardan okuyoruz ama ne o içeriği belirleyen biziz ne de o tesiri oluşturan! Annenin tek yaptığı vakti geldiğinde çocuğu emzirmekten ibaret. Yemek yememizi, dinlenmelerimizi ve doktora gidip ilaç kullanmalarımızı da aynı şekilde değerlendirebiliriz.

ŞERİAT-I GÂRRA VE ŞERİAT-I FITRİYE

Sultan-ı Ezelî (cc) bize iki kitap göndermiş. Birisi Kur’an-ı Kerim, diğeri de Bediüzzaman’ın tabiriyle Kitab-ı Kebîr-i Kâinat yani Kâinat Kitabı. Her iki kitapta da ayetler, kanunlar, kurallar var. Kur’an’ın kanunlarına “Şeriat-ı Gârra” Kâinat Kitabındaki kanunlara ise “Şeriat-ı Fıtriye” diyoruz. Bizim “sebepler” olarak tanımladığımız bu kanunlara, modern düşünce “tabiat” ya da “doğa kanunları” diyor.

Her iki kitabın kurallarına uymak bizim vazifemiz. Namaz kılmak nasıl ki Kur’an’ın emridir, yaşamak için ihtiyaç kadar yemek de Kâinat Kitabının emridir. Haramlardan uzak durmak Kur’an’ın emri olduğu gibi, soğuk havalarda sıkı giyinmek de Şeriat-ı Fıtrıye’nin emridir. Hatalardan arınmak için tevbe emredilir Kur’an’da, hastalıklardan şifa bulmak için de doktora gitmek kanunu vardır Kâinat Kitabı’nda.

TAKVA İKİ KİTABA DA RİAYETLE OLUR

Örnekleri çoğaltmak mümkün; işte Müslümanın var oluş gayesi kabul edilen “takva” bu iki kitaptaki emirlerin kesişme noktasıdır. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin beyanıyla, her ikisine azami derecede riayet eden, takvayı elde etmiş olur. Kur’an’ın emirlerine uymayan bedelini ahirette -Allah korusun- haybet ve hüsran ile öderken, Kâinat kitabının kanunlarına riayet etmemenin bedeli de bu dünyada hastalık, açlık ve hatta ölüm gibi neticelerdir.

Bizim sebepler olarak adlandırdığımız her şey, görüldüğü gibi Kâinat Kitabı’nın kanunlarından ibaret. Sebeplere riayet de bu kanunlara uymanın adı. Bunlara uymamızı emreden ise, Allah. Öyleyse esbaba riayet bir emir ve biz bu emrin memurlarıyız. Hocaefendi’nin sebeplere riayeti anlatırken sık sık “memuriyetimizin gereği” demesi de bundan!

PERDEDÂR-I DEST-İ KUDRET

Bediüzzaman’ın, sebepleri “perdedâr-ı dest-i Kudret” olarak tanımlaması muhteşem bir tespit! Allah, Kudret eli ile yaptığı icraatlarını sebepler perdesi altına gizlemiş. Perdeyi görüp arkasını görememek, her şeyi sebeplere verip Müsebbibü’l-esbâb’ı bilememek ne büyük bahtsızlık!

Pozitivizm, materyalizm ve daha başka dinden kopuk felsefi akımlar iki şeyi yaptılar. Bir yandan egosunu şişirerek insanı tanrılaştırdılar ve nefsini put haline getirdiler. Diğer yandan kâinatta geçerli kanunları “tabiat” veya “doğa” olarak adlandırıp kendi kendine olan ve yürüyen bir sistem olarak tanıttılar. İnsanı Allah’tan koparıp “Hevâsını ilah edinen” (Furkan Sûresi-43) bir zavallıya dönüştürdüler. Her işte kendi istek, arzu ve menfaatlerini önceleyen insan, kâinatta cereyan eden baş döndürücü nizamı da “tabiat” dediği bir heyulaya bağlayarak Rabbi’nden uzaklaştı; esbab-perest bir kör haline geldi.

TEK DERT: TEVHİDE ULAŞMAK

Bu uzaklaşmadan kendini Müslüman gören insanlar da nasibini aldı. Onlar daha çok Mu’tezile’nin seslendirdiği sapkın tezlere sarıldı. Sebeplere hakiki tesir veren bir düşüncenin zebunu oldu. “Semâvat ve arzda olan her şeyin O’na muhtaç olduğunu ve O’nun her an faaliyet ve icraat içinde olduğunu” (Rahman Sûresi-30) unuttu. Bediüzzaman’ın “kurt gövdenin içinde” derken kastettiği tam da buydu!

Bütün hayatını hakiki imanın tesisine harcamış bu müstesna kametin tek derdi, insanları her türlü şirk şaibesinden kurtarıp tevhide ulaştırmaktı. Ona göre, tablacı (garson) mesabesindeki sebeplere perestiş edip, yemeği esas hazırlayanı görmemek nasıl bir körlükse, sebeplere serfürû edip Allah’ı bilememek ondan bin derece daha fena bir körlüktü.

ARKASINDAKİ KUDRETİ GÖRELİM DİYE

Basit bir elektrik düğmesine basan insanın, odasını aydınlatan ışığın arka planındaki santralleri, barajları, trafoları, elektrik şebekelerini, o düğmeye kadar gelen kabloları görmeden bütün kerameti o düğmeye vermesindeki hamakat de bundan aşağı değil! İşte tevhid, o düğmeye basmak zorunluluğu ile düğmenin ardındaki harika sistemi ayırt edebilmenin adıdır.

Kim bilir belki de Rabb-i Rahîmimiz, haddinden fazla perestiş etmeye başladığımız o elektrik düğmelerini, arkasındaki Kudreti görelim diye bir süreliğine elimizden almıştır!

[Faik Can] 6.1.2017 [TR724]

Türkler komplo teorilerine neden çok meraklı? [Kemal Ay]

Gazetecilik mesleğine başladığım ilk yıllarda, dostlarım ve akrabalarım gündemdeki bütün konuların arka planını bildiğime inanırdı. Ne zaman bir akraba ziyaretine gitsem, ne zaman eski arkadaşlarımla bir araya gelsem, “Sen bilirsin” ile başlayan sorulara muhatap olurdum. Çünkü TV’de gördükleri, gazete köşelerinde ünlenen ‘gazeteci tipi’ böyle bir şeydi. Her şeyi bilir, her konunun perde arkasına vakıftır ve size her meselenin ‘en doğru’ şeklini aktarır.

Bunun böyle olmadığı açık. Birçok gazeteci, birçok şeyi bilmiyor. Bilmek zorunda da değil. Gazeteci, bir olayın peşinde koştururken, elinden geldiğince bakılması gereken yerlere bakar, sorular sorar ve cevaplarını arar. Üstelik ulaştığı sonuçlar her zaman doğru da değildir. ‘Gazeteci’ işimize yarasın diye ürettiğimiz bir tip. Sade vatandaşlar olarak iktidarları her gün, her saat denetleyemediğimiz, etrafımızda, dünyamızda olup bitenleri araştırıp haberdar olamadığımız için para verdiğimiz, karşılığında haber, yorum satın aldığımız bir ‘meslek’ emekçisi.

MESLEKÎ İKTİDARLAR DA YOZLAŞTIRIR

Türkiye’de ama bu gazetecilik mesleği, ‘iktidar’ fikriyle içli dışlı oldu hep. Gazetecinin, köşe yazarının bir sonraki basamağı milletvekilliği olarak belirdi. Tabi bu ‘iktidar’ sadece hükümet anlamında değil. Meclis’in (muhalefet de olsa) rahat koltuklarına oturan çok sayıda gazeteci var günümüz Türkiye’sinde. Haliyle gazetecilikle ‘siyaset yapmak’ arasında olması gereken ‘perde’ hep incecik bir zara dönüştü. Siyaset, gazeteciliğe ‘ideolojik körlük’ ve ‘popülist söylemler’ hediye etti. Taraf olma zorunluluğu doğurdu.

1990’larda medyanın özelleşmeye başlaması, TV’nin ortaya çıkması ve gazeteciliğin kitlelere ulaşma adına popülerleşmesi, bir çeşit ‘gazeteci kültü’ oluşturdu. Bunda herhalde en çok TV tartışma programları etkili oldu. Normal şartlarda, Batılı medya yayınlarında, bir olayla ilgili TV’de konuşacaklar bellidir: Evvela o olaydan birinci derecede etkilenen kimseler çıkarılır ekrana. Ardından tanıklar, uzmanlar, bilirkişiler tartışır. Sonrasında belki konuyu daha iyi araştıran, konuyla ilgili malumatı TV’deki habercilerden fazla olan bir gazeteci varsa, o konuk edilir. Mahkemedeki duruşmalar gibi.

Amacınız ‘gerçeği aramak’sa, böyle davranırsınız. Ancak amacınız ‘reyting’ ise yöntemleriniz değişir.

Siyasetle fazla içli-dışlı gazeteciliğin getirdiği bir körlük zaten vardı. Ancak bunun üzerine ‘her şeyden anlayan gazeteciler’ eklenince, karşımıza acayip bir tür çıktı. TV programlarında saatlerce Türkiye’nin her meselesini, büyük bir cüretle tartışıp duran bu isimler, zamanla Türkiye’deki vasatın ‘entelektüel gündemini’ de belirledi.

BİLGİ ARTTIKÇA KAFALAR KARIŞIYOR

Bu gündemde, maalesef bilgi yoktu. Salt retorik vardı. Yani gazeteciler, en temel vasıflarını yerine getiremiyorlardı zira bunun ‘reyting’ olarak bir karşılığı yoktu. Bilgi arttıkça, kafalar karışıyordu ve insanımız meselenin hemen ‘özünü’ kapmak istiyordu. Bir gazete sütununda ‘ilim’ avına çıkmak, su birikintisinde balık avlamaya benzese de, neticede ‘vatandaşın istediği’ buydu. Herkesin acele bir şekilde saflarını belli etmesi lazımdı ve ‘gazeteci’ bu acele kararlara ‘odun taşımakla’ görevliydi.

Zaman içerisinde daha şümullü, ‘etrafını câmi ağyarını mani’ konuşmaları beklenen akademisyenler de medya diline râm oldu. Düşünce kuruluşlarında çalışan ‘uzmanlar’ da gazeteciler gibi yazıp çizmeye koyuldular. Belli bir ‘erişime’ sahip olabilmenin yolu, yüzeysel metinler kurmakla oluyordu. Sebep sonuç ilişkilerinin giriftliğini kafaya takmadan, “Eğer şöyleyse, o zaman böyledir” gibi basit bir formüle indirgeyip cephanenizi tüketmeniz yeterliydi.

Bu, hemen her zaman böyle oldu. Gazeteciler, tıpkı siyasetçiler gibi mesajlarını topluma ‘indirgeyerek’ verme yolunu seçti. Tabi bu indirgeme, bir çeşit karikatürleşmeyi de beraberinde getirdi. Kısa kısa metinlerin içinde, koca koca meseleleri tartışmaya açmak, uzun vadede aslında akla hakaretti. Yani şimdilerde TV’lerde görülen ve Twitter takip etmekten başka ‘araştırmacılığı’ olmayan gazetecilere bakıp da insanlar “Bu ne be?” demiyorsa, bunun bir sebebi geçmişte de ‘belirli bir kalitenin’ tutturulamamış olmasıydı. Cerbeze ve mugalâta, meseleleri keskin ve kısa biçimde anlatma isteği, ‘düşünce pratiği’ dediğimiz şeyin önce medya vasatında, ardından toplum vasatında gerilemesine yol açtı.

DENEME DEĞİL KOMPOZİSYON REVAÇTA

Evet, herkes ‘ilim’ peşinde koşacak diye bir şart yok. Evet, gazetecileri zaten bize olup bitenleri ‘kısa biçimde’ anlatsınlar diye besliyoruz. Zaten medyadan da beklenen aslında bu kadarcık olmalıdır. Ancak Türkiye gibi kamusal alanın neredeyse yegâne entelektüel iletişim platformu olan medya, yani üzerinde haddinden fazla yük bulunan medya, karikatürleştirme sebebiyle bir anda, belki de istemediği hâlde toplumdaki önemli bir dinamiği baltalıyor.

Yani aslında sorun şu: Siyaset hemen her alanı kendine endekslediği için Türkiye’de, herkes medyada görünür olarak siyaseti etkileme peşinde. Akademisyen de, düşünce kuruluşlarının uzmanları da, edebiyatçılar da… Herkes gazetelerde köşe yazarlığı yaparak, TV’de ‘yorumcu’ olarak bir ucundan tutmaya çalışıyor. Bu da, daha basit işlevleri olan medya alanını şişirdikçe şişiriyor.

Peki, medyada akademik yaklaşımlar, ‘uzman’ doygunluğu olamaz mı? Aslında olması gereken bu. Toplumların eğitim seviyesi arttıkça, ‘daha derinlikli bilgi’ talebinde bulunması gerekir. Ancak tuhaf bir biçimde, Türkiye’deki en eğitimli kesimler Yılmaz Özdil okuyor. Ahmet Hakan paylaşıyor. Bekir Coşkun’la neşesini buluyor… Hürriyet gibi bir ‘bulvar gazetesi’ referans gazete muamelesi görüyor.

Sözünü ancak gazete sütunlarında duyurabileceğini düşünen akademisyenler, giderek daha az boyutlu ‘analizler’ yapıyor. Meselelerin farklı farklı yönlerini açığa çıkarmasını beklediğimiz gazeteciler, sıcak gündeme sıkışıp kalıyor ve tek boyutlu sebep-sonuç ilişkileri kurmakla yetiniyor. Analitik sorular sorulmuyor, iktidarlar daha zor sorularla sınanamıyor, karmaşık çözümler gerektiren toplumsal sorunlara sığ sularda çözüm aranıyor.

İngilizlerin ‘essay’ dediği, sağlam argümanlara dayalı denemecilik ölürken, bizim liselerde ‘kompozisyon’ dediğimiz ve ne işe yaradığını bir türlü anlamadığım, iler tutar yanı olmayan metinler, gazete köşelerinde basılıyor.

BİZİM BÜYÜK HAFIZASIZLIĞIMIZ

Haliyle Türkiye’deki pek çok mesele ‘açıklanmamış’ ya da tabir-i diğerle ‘faili meçhul’ kalıyor. İlkel gazetecilik seviyesi, toplumsal analizlerle derinleşmiyor, o analizler tarihsel okumalara dönüşmüyor. Bu da bizleri hem hafızasız hâle getiriyor, hem de kısa görüşlülük diyebileceğimiz bir feraset ve basiret tıkanmasına götürüyor.

Şimdilerde sosyal medya, bütün bu yaşadığımız sıkıntılara tuz-biber ekti. Sürpriz olmayan bir şekilde, Türkiye gibi yarı-açık toplumlarda sosyal medya hayli politik bir mecra. Ancak Türkiye’de ilginç bir şey daha oluyor ve entelektüel tartışmalar, kültür birikimi paylaşımları yapılıyor. Ciddi anlamda bazı Twitter kullanıcıları, gazetecilerden, akademisyenlerden, uzmanlardan daha çok şey anlatabiliyor. Bu da, ‘kurumsal seviyenin’ ne kadar düşük olduğunun göstergesi.

Hafızasızlık, burada da tıpkı medyada olduğu gibi yeniden üretiliyor. Hızla akıp giden gündemde durup soluklanmak, geçmişe bakmak, kafa patlatmak, farklı bakış açıları ya da sorularla derinleşmek imkânsız. Bolca RT’lenecek şekilde düşüncelerinizi en ‘popülist’ tarzda ve 140 karakterde yazmalısınız. Neden? Çünkü taraftara ihtiyacınız var. Unutmayın siz gazeteci değil, Türkiye’deki 80 milyon gibi siyasetçisiniz!

KOMPLO TEORİSİ GİBİ BİR HAYAT

Bütün bu anlattıklarım, aslında tek bir sorunun cevabı: Türkler neden komplo teorilerini bu kadar çok seviyor? Bu vasatlığı hep birlikte, el ele, tuğla tuğla örerek ürettiğimiz için olabilir mi? Sağcısıyla, solcusuyla… Türk’üyle, Kürt’üyle… Sünni’si ve Alevi’siyle hepimiz bu vasatlığa katkı sunmuş olabilir miyiz?

Geçenlerde OECD’nin yayınladığı raporda gözlerden kaçan, önemli bir veri vardı. Okuma yazma oranının yanı sıra, ‘okuduklarını anlayabilme’ kapasitesini ölçen OECD, bu konuda 5 seviye belirlemiş. Türkiye’de yetişkinler arasında, 4 ve 5. seviyeye çıkabilenlerin oranı 0’a yakın. Matematik bilgi kullanımında ve okuyup analiz edebilme yetilerinde OECD’deki ülkeler arasında son 3’te. Problem çözme kapasitesinde, yüzde 8’le son sırada.

Korkunç bilgiler bunlar. Toplumdaki radikalleşmeyi de, kutuplaşmayı da, yaygın öfke ve nefreti de etkileyen faktörler. O yüzden sormak gerekiyor.

Türkiye’deki kamusal tartışma alanını sadece medyaya sıkıştırarak, bu alanın seviyesini de sürekli kısır, tek boyutlu tutarak, bugünkü bağnazlığı hep beraber meydana getirmiş değil miyiz? Birbiriyle konuşamayan, konuşmayı bırakın birbirini anlayabilecek kelime haznesinden bile mahrum kimselere dönüşmenin suçu hepimizde değil mi?

Hani hep deniyor ya, “Yüzleşelim!” diye. Bununla yüzleşebiliriz mesela… Komplo teorilerinin vasatlığına, basitliğine inanan, inanmayı geçtim buna hayatını adayan insanlar kovuktan çıkmadılar, sorumlusu biziz. Ve bunu yapmaya, devam ediyoruz. Gelecek de, elimizden kayıp gidiyor.

[Kemal Ay] 6.1.2017 [TR724]

Sıfırlanma sırası Meclis’te [Haber-Analiz: Sefer Can]

Olağanüstü Hal’in (OHAL) uzatılması yine karambolde geçti. Böylesine önemli bir oylama parlamentoda neredeyse rutin bir işlem muamelesi gördü. HDP’li Ayhan Bilgen’in gündeme taşıdığı usulsüzlük de olmasa neredeyse hiç tartışılmayacaktı. Hâlbuki başta bıçak sırtındaki ekonomi olmak üzere hayatın her alanını tehdit eden uygulamadan söz ediyoruz. İhtiyacı olan dış finansmanı bulmakta zaten zorlanan ekonomi, uzatılan OHAL’de iyice patinaja düşecek.

Ekonominin durumu ortada ama daha önemli bir yansıması var OHAL’in: Devlet yeniden şekillenirken özgür tartışma süreçlerinden yoksunuz. 1923’te kurulup 1950’de çok partili hayata geçişle son şeklini alan siyasal yapımız köklü değişikliklere uğruyor. Ve bu dönüşüm OHAL’de gerçekleşiyor. Herkes bu şartlarda referanduma gidilirse oluşacak imajı konuşuyor. Oysa imajın ötesinde riskler var. Devlet aygıtının yapısını kökten değiştirecek düzenleme, sosyal muhalefetin baskılandığı, eleştirel medyanın tamamen susturulduğu bir ortamda yasalaşıyor.

Müzakere edilmeden kaşla göz arasında geçirilmenin ötesinde bir durum söz konusu uzatma kararında. Toplanmamış MGK tavsiye kararı ve yapılmamış Bakanlar Kurulu toplantısı ile teskere Meclis’e geldi. Devlet geleneğinde örneği olmayan ucube durumunun usulsüzlük dışında anlamları da var. Devletteki bütün kaleleri tek tek düşüren Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan son hamlelerini yapıyor.

MGK, Erdoğan’ın ihtiyaç halinde konuşmalarına meze yaptığı bir malzeme konumunda. Ahmet Davutoğlu-Binali Yıldırım değişikliğinden sonra Saray’ın özel kalem müdürleri kadar bile etkinliği kalmayan Kabine, bu vesileyle tamamen sıfırlandı. Bir Bakanlar Kurulu düşünün ki en ağır terör saldırılarını hemen peşine toplanıyor ve OHAL’i görüşmüyor.

Hükümet Sözcüsü ve Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, rutin basın toplantısında, konunun gündeme gelmediğini belki haftaya görüşebileceklerini açıkladı. Birkaç saat sonra bakanların imzaladığı teskere Meclis’e geldi. Terör ve ona çözüm olarak sunulan bir düzenlemeyi konuşmadılarsa niye toplandılar? Toplantıda konuşulmayan teskereyi niye imzaladılar?

‘SIFIRLAMA USTASI’ ERDOĞAN

Erdoğan ‘sıfırlama’ işleminin artık ustası oldu. Kişileri ve kurumları acımasız ve onur kırıcı operasyonlarla yok ediyor. Bülent Arınç’ı kamuoyu önünde birkaç defa küçük düşürdü. Arınç “Ben herhangi bir insan değilim, özgül ağırlığım var” dediğinde iş işten geçmişti.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de hem bizzat hem de danışmanlar üzerinden diskur çekilenlerdendi. Gezi olayları sırasında uzlaşmacı bir tavır takınınca “Ben hiçbir mesaj almadım, ayrıca devlette çift başlılık olmaz” fırçası yiyip sessizce kenara çekildi. Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu ile yaşanan tartışmadaki edilgen tavrı son nokta oldu. Zamanla etkisiz eleman haline dönüştü. Kamuoyu önünde eleştirdiği şeyleri imzalamak zorunda kaldı.

Davutoğlu’nu tahkir ederek görevden alırken ardından gelene de gözdağı verdi, Erdoğan. Yetmedi en yakın adamına ‘profili düşük Başbakan’ tarifi yaptırdı. Binali Yıldırım’ın zaten fazla bir iddiası yoktu. OHAL uzatılırken tercih edilen yol, son itibar kırıntılarını da süpürdü.

TBMM KADER DENK ÇİZGİSİNDE

Erdoğan’a fabrikasyon üretim yapan bir taşerona dönüşen Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarihinin en önemli kararlarından birini almak üzere. En zayıf gibi görünen parlamento aslında en büyük gücü içinde saklıyor. Erdoğan’ın uğruna her şeyi göze aldığı dönüşümün düğmesi vekillerin elinde.

Şu anda en güçlü kişiler AKP milletvekilleri, en azından köprüyü geçene kadar Erdoğan’ın onlara ihtiyacı var. 120’ye yakın vekilin ByLock kaydı olduğu ileri sürülüyor. Köprüyü geçtikten sonra yeni Meclis’te sandalye bulamayacaklar. Tıpkı ikinci meclisteki gibi. Birçoğu ByLock’tan ya da başka gerekçelerle soruşturma havuzuna atılacak.

“Şimdi Erdoğan’ın istediğini yaparsak kurtuluruz” yaklaşımının doğru olmadığının onlarca örneği var. En yakın örnek, Aydın Doğan’ın durumu ortada. Etrafındaki çember giderek daralıyor. Abdullah Gül’ün bile tutuklanmaktan korktuğu bir ortamda kimse güvende değil.

Erdoğan istediğini alıp tek adamlığını hukuki güvenceye kavuşturduktan sonra parti ve parlamentoda tam temizlik yapacak. Bunu mevcutlara güvenmediği için değil, gelenlerin mutlak itaatini sağlamak adına yapacak. Dikta rejimleri belli periyotlarda infazlarla korku barometresini hep yukarda tutar. Erdoğan krallığını ilan etse, yine de hain arayışı ve infazları bitmeyecek. İnfazdan kurtulmanın yolu her istediğini vermek değil.

Mevcut vekillerin bireysel kariyerlerinin ötesinde Parlamento’nun kurumsal yapısı da ağır tehdit altında. İster parlamenter sistem, isterse başkanlık düzeninde yasama organının olamazsa olmaz yetkileri tek adama devrediliyor. Kanun çıkarma yetkisi başkanın tek başına kullandığı bir güç haline geliyor. Yasama yetkisinin, temsilin iktidarla sınırlı olmadığı Meclis’te bulunmasının gerekliliğini anlatmak zorunda kalmak bile yeterince vahim. Bunun Erdoğan gibi yetkilerini hoyratça kullanan birinin elinde olması ise vahimin ötesinde.

Eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer Anayasa Mahkemesine Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özak’ı atadığında eleştirilmiş ve Özak da affını istemişti. Rahmetli Özak’ın suçu CHP üyesi olmaktı. Erdoğan’ın HSYK, AYM ve diğer yerlere yaptığı atamalardaki parti ağırlığı ve özel danışman furyası düşünülürse ne dediğim anlaşılır.

Yürütmeyi denetleme araçları olan güven oylaması ve gensoru imkânı Meclis’in elinden alınıyor. Yürütme organının suç işlemesi halinde yargısal denetimi imkânsız denecek kadar zorlaşıyor. Meclis aşaması geçilse bile Erdoğan’ın tek başına atadığı üyeler yargılamayı yapacak! Erdoğan’a Meclis’i fesih yetkisi vermek işin en uç noktası. Bunun altında yatan tuzaklardan biri de erken seçime giderek üçüncü kez seçilmeyi sağlamak.

CHP NE YAPMALI?

HDP’li vekillerin genel başkanlarla birlikte hapse atılması ve MHP lideri Devlet Bahçeli’nin Saray’a taşınmasından sonra CHP fiilen tek muhalefet olarak kaldı. Bazı milletvekillerinin bireysel çırpınışları haricinde orada da dişe dokunur bir muhalefet çıkmıyor. Darbe komisyonunda sonuna kadar oturarak, Erdoğan’ın oyununa alet oldular. Bir anlamda figüranlık yaptılar.

Anayasa Komisyonu’nda teklifin geneli üzerinde gösterdikleri direnç takdire şayandı. Ancak AKP’lilerin buldozer gibi geçeceği anlaşıldıktan sonra orada kalmaları hataydı. Çekilip AKP’yi tek başına anayasa yapar pozisyonuna düşürmeliydiler. MHP’nin desteği de daha mahcup hale gelirdi.

Aynı senaryo genel kurulda tekrarlanacak. Tümü üzerine görüşmelerde sesini duyurmaya çalışıp oylamanın sonucuna göre tavır alınmalı. 330 bulunamazsa zaten sorun yok. Ancak AKP-MHP bloku bu sayıyı rahat geçerse görüşmelerden çekilmek en iyisi. Aksi halde defalarca yaşandığı üzere CHP’nin ‘izin vermeyeceğiz’ dediği bir şey daha gerçekleşmiş olacak.

Ama bu kez, sadece rejimin değil parlamento ve CHP’nin de ölüm ilanı olacak. Hele referandumdan çekilmemek affedilmez hata olur. Ele geçirilmiş medya düzeninde seslerini duyulamayacaklar, Cihan Haber Ajansı’na el konulduğu için sandıkların sivil denetimi imkânsız. Seçimi denetleyecek seçim kurullarının ne olduğunu anlatmaya gerek var mı?

Yine ülke sathına yayılsınlar ama niye boykot ettiklerini anlatıp, katılım oranını düşürmeye çalışsınlar. Referandum sandığı ortaya konduğunda Erdoğan ne yapar eder kazanır. Son yerel seçimlerdeki Ankara örneği CHP’ye ders olmalı.

[Sefer Can] 6.1.2017 [TR724]

Teröristi gizleyen ‘habis hücre’ [Erhan Başyurt]

Türkiye, arka arkaya kanlı terör saldırına maruz kalıyor.

‘Paralel’ paranoya yaşayan bir güruh, “Cemaati terör örgütü ilan etme” saplantısı içinde bir “kara propaganda merkezi”, saldırıları aydınlatmaya değil Cemaat’e yıkmaya ve algı oluşturmaya çalışıyor.

***

Rus Büyükelçi’ye suikast düzenleyen katili canlı yakalamak yerine infaz ediyorlar, sonra da yalanlarla bağlantı uydurmaya çalışıyorlar.

Attıkları tüm iftiralar bir bir çürüdü ama bir türlü suikastçının gerçek bağlantılarını, saldırı talimatını kimin verdiğini ortaya çıkaramadılar, çıkarmadılar.

***

Reina saldırısında da ilk yaptıkları iş, bir televizyon dizisi üzerinden yine Cemaat’i suçlamak oldu.

Saldırıdan önce adeta hazırlık yapmışlar, “Noel Baba kıyafetiyle katletti” yalanını tüm dünyaya duyurdular.

Sonra da saldırının o dizi ile uyuştuğunu iddia ettiler…

3 yıl önce yayınlanmış, hayal kurgu bir diziyi, gerçek kanlı bir terör saldırısını ört bast etmek için kullandılar.

***

Gerçekleri ortaya çıkarmak derdinde değiller, gerçekleri saptırmak ve suyu bulandırmak peşindeler…

Bu saldırıları yapanlarla, teröristleri perdelemek için suyu bulandıranlar ve gerçekleri saptıranlar arasında bir bağlantı olmaması mümkün değil.

***

Büyükelçi suikastçısı canlı yakalanmak yerine nasıl infaz edildiyse, Reina saldırısını yapan teröristi de ellerinden kaçırdılar.

Terörist, İstanbul’un kalbinde uzun namlulu silahla tarayarak Reina’ya giriyor, şarjör değiştirip 7 dakika katliam yapıyor ve yine elini kolunu sallayıp, taksiye binip olay yerinden uzaklaşıyor.

Güvenlik çemberinin ortasında, saldırı istihbaratının ellerinde olmasına ve ilk kurşunun bir polisi şehit etmesine rağmen ne büyük bir güvenlik zaafı…

***

Peki, bu gerçekleri saptırma çabası neden?

IŞİD’i, El Nusra’yı korumak için mi? Elleriyle büyüktükleri canavarın, bumerang gibi gelip kendilerini vurmasının ortaya çıkmaması için mi?

Bir türlü başaramadıkları “Cemaat silahlı terör örgütü ilan etmek” saplantılarına sahte delil üretmek ve algı oluşturabilmek için mi?

Kim bu kara propagandayı yönlendiriyor? Psikolojik harekât merkezi kimlerden oluşuyor? Bu kadar ‘haber elemanı’ ne zaman ve kimler tarafından nasıl medyaya sokuldu?

***

Fethullah Gülen Hocaefendi yıllardır, her dinci terör saldırısı sonrasında “Müslüman terörist, terörist Müslüman olamaz” diye açıktan beyanat veren, taziye yayınlayan ender İslam âlimlerinden birisi…

Sayın Gülen, 1970’lerin başındaki vaazlarından günümüze, sevenlerine sürekli şiddetten uzak durmalarını ısrarla tavsiye eden, toplumsal ve uluslararası barışı sağlamak için ‘diyalog, hoşgörü ve tolerans’ çalışmalarını teşvik eden aydın bir din adamı…

Siyasal İslamcılar, El Kaide ve türevlerinin dinci terörüne sempati duyarken, laiklik üzerinde kutuplaşma ve farklı hayat tarzlarını yok etmeye çalışırken, Sayın Gülen ve sevenleri sulh içinde birlikte yaşamanın yollarını inşa etmeye çalışıyordu, çalışmaya da devam ediyorlar.

***

Hal böyleyken, terör örgütlerini perdelemek, saldırıların üstünü örtmek, buna karşılık hiçbir ilgisinin olamayacağı ve olmadığı herkes tarafından bilinen Cemaat’i iftiralarla kanlı saldırılarda hedef yapmaya çalışmak ve sorumlu göstermeye çabalamak neden?

Kermes düzenleyen ev kadınlarını, burs veren işadamlarını, hayatını cehaletle mücadeleye adamış öğretmenleri, gerçeği yazan gazetecileri, barış isteyen akademisyenleri delilsiz hapse atan iktidar, IŞİD ve eli kanlı terör örgütlerine karşı neden bu kadar şefkatli ve kollayıcı?

Masum insanları takip edip teröristleri ellerinden kaçırmak, masumları terörist göstermeye çabalarken teröristleri aklamak, masumları silahlı terör örgütü ilan etmeye çalışırken silahlı terör örgütlerini gizlemek neden?

***

Türkiye, terör örgütleriyle başa çıkmak ve teröristleri etkisiz kılmak istiyorsa, yalanları ve iftiraları üreten, gerçekleri saptıran bu ‘psikolojik savaş merkezi’ni öncelikle deşifre etmeli.

İkincisi, hiçbir şiddet eyleminde bulunmamış, karıncayı bile ezmekten kaçınan masum insanları ‘terörist’ diye takip etmek ve tutuklamakla uğraşmak yerine, gözünü kırpmadan yüzlerce masum insanı öldürecek kadar insanlıktan uzaklaşmış gerçek teröristler takip edilmeli ve silahlı terör örgütlerine yoğunlaşılmalı.

Üçüncüsü, bugün Türkiye’de saldırılar gerçekleştiren PKK, IŞİD ve El Kaide operasyonlarını yaptıkları için yakın zamanda görevlerinden alınan, hapse atılan güvenlik ve istihbarat elemanları ivedilikle görevlerine iade edilmeli ve kısa sürede yere doldurulması mümkün olmayan uzmanlık ve birikimlerinden istifade edilmeli..

Terör saldırıları sonrası gerçekleri saptırma sevdasıyla hareket eden ve terör saldırılanı perdeleyen ‘merkez’ her neresi ise, Türkiye’nin terör sarmalına girmesine ve bir kaosa süreklenmesine neden olanlar da onlardır.

Habis hücreler gibi, vücuda ağır ve ölümcül zararlar vermelerine izin verilmeden, tespit edilip, deşifre edilip, bir an önce tasfiye edilmeliler…

[Erhan Başyurt] 6.1.2017 [TR724]

Albayrak’ların ‘Dava’sı [Mehmet Yıldız]

Geçtiğimiz günlerde Milli Eğitim Bakanlığı’nın ‘bakandan bile daha etkili’ müsteşarı Yusuf Tekin bir konferansta konuştu. Müsteşar olmadan önce bir bakanın kendisine “Fethullah Hoca’nın selamı var, Müsteşarlığı kabul etme” dediğini iddia etti.

Herkes kim bu bakan diye sorarken, iki gün sonra Albayrak’ların gazetesi Yeni Şafak bombayı patlattı. O bakanın Suat Kılıç olduğunu yazdı. Ardından eski bakan Kılıç twitter hesabından açıklama yaptı ve olayı yalanladı.

Haber doğru mudur yalan mıdır bilemem ama bildiğim Yeni Şafak’ın eski bakan Suat Kılıç alerjisi yeni değil. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde aldığı şaibeli ihalelerle büyük servet yapan Albayrak ailesi Erdoğan’ın yükselmesiyle birlikte büyümeye devam etti ve her ballı ihalede boy göstermeye başladı. İstediklerini alabilmek için de ellerindeki yayın organlarını şantaj amaçlı kullanmaktan hiçbir zaman çekinmedi. Havuz medyası arşivlerinde bu konuda mebzul miktarda haber mevcut zaten.

Grubun gazetesi Yeni Şafak AKP’li bakanlar dahil olmak üzere ayağına takılan her kim olursa olsun manşetten hedef gösterdiler. Bundan zamanın Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç olduğu gibi dünün Ulaştırma Bakanı, bugünün Başbakan’ı Binali Yıldırım da nasibini almıştı.

Albayrak ailesinin gazetesi Yeni Şafak Suat Kılıç’ı neden hedefe koydu?

8 Mayıs 2013 tarihli Yeni Şafak gazetesi ‘Arıza Bakan’ diyerek sürmanşetten Suat Kılıç’a yüklendiği zaman herkes şaşırmıştı. Uzun süre üzerinde çalışıldığı belli olan dosya haberde Bakan Kılıç’ın vukuatları bir bir sayılmış haberin sonunda Başbakan Erdoğan’ın yeğenini bile fırçaladığı yazılarak bir yerler mesaj verilmişti. İşin aslı sonradan anlaşıldı.

Sözcü Gazetesinden Saygı Öztürk’ün haberine göre “Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun başına ilahiyatçı genel müdür getirebilmek için Hasan Albayrak’ı görevden almak amacıyla üç kez kararname gönderdi. AKP’nin en güçlü bürokratının kararnamesi üç kez Başbakandan döndü. Ancak, Kılıç’ın “ya ben ya o” söyleminden sonra, Albayrak’ın kararnamesi yeniden sevk edildi. AKP’nin yayın organı da başka görevden almaları gerekçe gösterip “Arıza bakan” manşetini attı. Zaten Yeni Şafak’ta haberin yayınlanmasından iki hafta sonra Kredi Yurtlar Kurumu Genel Müdürü Hasan Albayrak görevinden alındı. Hasan Albayrak’ın Yeni Şafak’ın sahipleriyle aynı aileden olduğu söylemeye bilmem gerek var mı?

Kredi Yurtlar Kurumunun yemek ihalesi Albayrak ailesine..

Altı üstü bir bürokrat, neden bu kadar büyütmüş olabilir ki Albayrak ailesi olayı diyebilirsiniz.  O zaman bir başka habere bakalım.

28 Şubat 2005 tarihli internet sitelerine şöyle bir haber düşer: Ahmet Albayrak’ın kızı Zeynep Albayrak ile Bekard Yemek Sanayi’nin sahibi ve AK Parti İl Genel Meclisi Üyesi Yunus Günaydın’ın oğlu Cemil Günaydın dünya evine girdi.

Bekard Yemek Sanayi’nin şirket ortağı Cemil Günaydın, Cemil Günaydın’ın ortakları ise; Ahmet Albayrak’ın kardeşleri, yeğenleri ve çocuklarından oluşuyor. 1976 yılında Kredi Yurtlar Kurumuna memur olarak giren ve o dönemin KYK Genel Müdürü Hasan Albayrak ise Albayrakların amca çocukları.

Ve bir başka haber..

Sayıştay’ın hazırladığı 2013 Yükseköğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu (KYK) Denetim Raporu, devletin nasıl zarara uğratıldığını gözler önüne serdi. Raporda, yurtta kalan öğrencinin aldığı yemek bedeline bakılmaksızın işletmeye, gereksiz yere yemek ücretinin tamamının ödendiği tespit edildi. Parmak izi sisteminin çalışmadığı, imza föyü kullanıldığı ve listelerin sonradan sisteme işlenmediği belirtildi. Öğrencilere kahvaltı için 2,20 TL, akşam yemeği için 4,50 TL olmak üzere, günlük 6,70 TL yemek yardımı yapılıyor. Sayıştay raporuna göre öğrenciler bu miktar tutarında yemek almasa da fark işletmeciye ödendi.

Kim bu işletmeci dersiniz?

TAV’ın Bakanı

6 Ocak 2012 tarihli Yeni Şafak gazetesi sürmanşetten dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’a gazetecilik tabiriyle ‘çakmıştır’. Konu, Kara Ulaştırması Genel Müdürlüğü’nün yayınladığı bir genelgeyle TAV’ın elde ettiği yolcu taşıma yetkisi. E Albayrak ailesinin taşımacılık konusuna olan ilgisini bilmeyen yok. 17 Eylül 2001 tarihli Sabah gazetesinin arşivinde, hangi amaç yöntemlerle Erdoğan’ın başında bulunduğu belediyenin taşıma ihalelerini kapattığı haberi bir fikir verir sanırım.

Binali Yıldırım’ın başında bulunduğu bakanlık o günlerde Yeni Şafak’ın sahiplerinin canını bayağı sıkmış ki, birkaç gün boyunca sürmanşetten Binali yıldırım ve TAV haberleri devam etti.

Yeni Şafak’ta böyle şeyler olur mu?

15 Ekim 2010 tarihli Yeni Şafak gazetesinin -artık patron haberlerine ait olduğu bildiğimiz- sürmanşetinde bu defa Diyanet vardı. Habere göre o günlerde Diyanet işleri başkan yardımcısı olan Mehmet Görmez, bazı harcamalarda usulsüzlük yaparak büyük bir yolsuzluğa imza atmış ancak olay müfettişlerce kapatılmış. Haber aynı gün Diyanet tarafından yalanlanmış.

O günlerde gazetenin yayın yönetmeni olan Yusuf Ziya Cömert’e bir meslektaşı bu haberle ilgili ‘ne iş?’ diye sorduğunda haberin patron talebiyle girdiğini söylemekten çekinmemiş. Bu haberin üzerinden çok geçmeden 11 Kasım 2010’da Mehmet Görmez, Diyanet İşleri Başkanlığı’na atandı. Belli ki Albayrak ailesinin Diyanet’in başına atanması beklenen Mehmet Görmez’in yerine daha ‘uygun’ bir adayı vardı. Ve patron talebiyle giren bu haberle Görmez’in yıpratılması hedeflenmişti ancak başarılı olamadı.

Albayrak ailesinin vukuatları elbette bunlarla sınırlı değil. Milyar dolarlık SEKA arazisine daire fiyatına Danıştay’ın iptal kararlarına rağmen nasıl çöktükleri, Erdoğan’ın belediye başkanlığı döneminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi ihalelerini nasıl aldıkları, Erdoğan Türkiye’yi yönetmeye başladığında da ihale kapatma becerilerini İstanbul sınırlarından çıkarak bütün ülkeye nasıl gösterdiklerini anlatmaya gerek yok. Bugün Albayrak ailesi sadece medyada değil, inşaat, sanayi, lojistik ve hizmet alanlarında devasa bir holding haline gelmiş durumda.

Ne diyelim haramın binası olmaz, helalinden kazanan herkesin Allah yolunu açık etsin..

[Mehmet Yıldız] 6.1.2017 [TR724]