AKP’liler ile Suruçlu esnafın silahlı çatışmasının yaşandığı yerde incelemelerde bulunan HDP heyeti çarpıcı bir açıklamada bulundu. AKP’nin Suruç olaylarını provakasyon adım adım planladığını ve hayata geçirdiğine dikkat çeken HDP Adana Milletvekili Meral Danış Beştaş, Suruç’ta yaşananların seçimlere 10 gün kala iktidar tarafından provokasyon olarak planlandığını iddia etti. Beştaş, yaşananların sorumlusunun AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan olduğunu söyledi.
HDP milletvekilleri Ayşe Acar Başaran, Meral Danış Beştaş, Nimetullah Erdoğmuş, Sibel Yiğitalp, HDP Urfa adayları ve DBP Eş Genel Başkan Yardımcısı Hacer Özdemir’den oluşan HDP heyeti, Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde dün AKP ‘liler ile esnaf arasında silahlı çatışmanın yaşandığı yerde incelemelerde bulundu.
HDP heyeti incelemelerinin ardından konu ile ilgili basın açıklaması yaptı. Açıklamada ilk sözü alan HDP Diyarbakır milletvekili Nimetullah Erdoğmuş, “Suruç’taki olay iki parti arasında yaşanan bir kavga değil, iktidarın dilinin bir faturasıdır” dedi.
Erdoğmuş konuşmasında şu ifadeleri kullandı:
İktidar bu dilini derhal düzeltmelidir. Tahrikler asla bizi yanlışların içine sokamaz, ancak elbette ki bunun peşini de bırakmayacağız. Yaşanabilecek muhtemel gelişmelerin önünü her şeyden önce biz almaya çalışıyoruz. İktidara çağrı yapıyoruz, bakın bu yaptıklarınızın haddi hesabı kalmadı, artık insanları kendi hesaplarınıza alet etmeyin.
” AKP TARAFINDAN PROVOKASYON OLARAK PLANLANDI”
HDP Adana Milletvekili Meral Danış Beştaş ise, bir saat içerisinde Tayyip Erdoğan ve AKP’li bakanların konuya dair açıklama yapmasını olayın planlı olduğunun işareti olduğunu kaydetti.
Beştaş şunları söyledi:
Bir yurttaş, ‘size oy vermeyeceğim” demesi üzerine AKP’nin vekil adayı ve beraberindekilerin saldırısına uğruyor. Olayın başlangıcı budur.
Bu olayın bütün delilleri karartıldı. Hastanenin kameraları bile tahrip edildi.
İktidara çağrımızdır; yaptıklarınızın haddi ve hesabı kalmadı, yeter artık.
Biz bu olayları yakın tarihimizden çok iyi biliyoruz. AKP ‘nin sicili bozuktur. Bu olayın iktidardan ayrık düşünülmesi mümkün değildir. Açıkça ifade ediyoruz ki bu olay seçimlere 10 gün kala AKP tarafından büyük bir provokasyon olarak planlanmıştır. Planı yapanlar oraya gidenlerdir. Biz bu planı boşa çıkaracağız. HDP en küçük bir provokasyona bile gelmeyecek, seçim çalışmalarını sürdürecektir.
Süleyman Soslu içişleri bakanı sıfatıyla çıkarak, olayın planlı olduğunu söylüyor. Doğru, olay planlıdır. AKP tarafından planlanmış bir provokasyondur.
Biz AKP’nin bu dilini Ceylanpınar’da tanıyoruz, Suruç katliamında, 5 Haziran Diyarbakır katliamında tanıyoruz.
Suruç’ta OHAL değil, sıkıyönetim var. Asker şehre inmiş durumda.
Bu olay seçimde kaybettiklerini anlayan iktidarın planladığı bir provokasyondur.
Başaramayacaklar, halkımız bu provokasyonlara gelmeyecek. HDP’nin umudu ve cesaretini kıramayacaklar.
[TR724] 16.6.2018
Profesör Gürkaynak: Kimse yaşamaktan korktuğu yerde yatırım yapmaz
Bilkent Üniversitesi İktisat Bölüm Başkanı Prof. Dr. Refet Gürkaynak, “Kimse yatırım yapayım demiyor. Nedeni yüksek faiz değil, memleketin yaşanmaz hale gelmesi” dedi.
Bilkent Üniversitesi İktisat Bölüm Başkanı Prof. Dr. Refet Gürkaynak, internet tabanlı yayın yapan Medyascope.tv’de katıldığı “24 Haziran’a doğru Türkiye ekonomisi” konulu söyleşide önemli açıklamalarda bulundu. Türkiye’de artık insanların “Makine alayım, şirketimi genişleteyim, yeni üretim tesisi kurayım” demediğini belirten Gürkaynak, “Böyle bir şey görmeyişimizin nedeni de faizin yüksek olması değil memleketin bayağı yaşanmaz hale getirilmiş olması. İnsanlar yaşamaktan korktukları yerde elbette yatırım yapmaktan da korkuyorlar” dedi.
Son dönemde yaşanılanların önceki 10 yılı anlamadan anlaşılamayacağını söyleyen Refet Gürkaynak, “Buraya kadar biriktirdiğimiz dengesizliği, aldığımız borcu düşünmeden süreci anlamak mümkün değil. Ortada bir Türkiye siyaseti, sosyolojisi, toplumsal yapısı, adalet sistemi var” dedi.
SEÇİME KADAR İDARE
İnşaat yatırımlarının öne çıkmasının belirli bir rant yaratımı ve paylaşımının sonucu olduğuna değinen Gürkaynak, şunları söyledi:
“Genel otoriterleşme, tüm yetkilerin önce bir partide sonra tek kişide toplanmasının bir sonucu, aslında ülkedeki hiçbir kurumun işini yapamaması. Kurun böyle olmaması için enflasyonun kontrol altında olması lazım. Enflasyonun kontrol altında olabilmesi için Merkez Bankası’nın işini yapabilmesi lazım, bunu yapacağına güven duyulması lazım. 2 aydır gördüğümüz şey, 10 yıldır sistematik olarak bozduğumuz şeylerin bozukluğunu kuvvetle fark etmemiz ve bunları sistematik olarak düzeltmek yerine, seçime kadar idare eder şekilde düzeltmeye çalışmanın sonuçları.”
HASTALIK AYNI DEĞİL
Gürkaynak, 2008-2009 yıllarında yaşanan global finansal krizin Türkiye’yi teğet geçtiği söylemlerini hatırlatarak, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Aslında Türkiye çok sert şekilde etkilendi. Temel bir neden yoktu, bankalar sağlıksız değil, çok fazla borçlu değildik. Peki, neden daralıyorduk? Çünkü ihracat yaptığımız pazarlar kayboldu. Merkez Bankası bunu çok erken gördü ve 2008 sonbaharında faiz indirmeye başladı. O zaman ben dahil birçok insan eleştirdik ama haklıydı. Ne oldu, maliye politikası iyi olduğu için borç alıp harcadık. Para politikası da talebi destekleyici yönde faiz indirdi. Mesele de talep eksikliği olduğu için hızla büyüdük. Akılda kalan ‘Harcıyorsun, faizi indiriyorsun arkasından da büyüme geliyor, ne güzelmiş’ oldu. Hiçbir iktisat anlayışınız yoksa bunu öğrenmiş olabilirsiniz. Ama hasta oldum, şu ilacı aldım, iyi geldi, yine aynı ilacı alayım ama hastalık aynı değil. O ilaç artık işe yaramaz. Şu anda Türkiye yapısal sınırlarında. Bizim üretimimizi kısıtlayan şey talep eksikliği değil artık. ‘Fabrikalar, çalışan insan burada ama neden üretim yapmıyorlar’ değil mesele. Fabrika orada değil zaten, biz yatırımı apartmana yaptık. Türkiye’de bir yatırım talebi yok artık. Nedeni de faizin yüksek olması değil, memleketin bayağı yaşanmaz hale getirilmiş olması. İnsanlar yaşamaktan korktukları yerde elbette yatırım yapmaktan da korkuyorlar. Bunlar iktisadi sorunlarımızın sonuçları değil, siyasi sorunlarımızın iktisadi sonuçları. İşlerin iyi gittiği memleket algısı çok iyi bir şey; yatırımı getiren de, becerikli insanı burada tutan da bu.”
YAPILANLAR BİR BİR GERİ ALINDI
2001-2006 dönemlerinde Merkez Bankası Başkanı olarak görev yapan Süreyya Serdengeçti dönemini hatırlatan Prof. Refet Gürkaynak, “Türkiye ekonomisi 2000-2007’ye kadar bir yandan hızlı büyürken bir yandan enflasyonu düşürmeyi başardı. Diğer yandan Avrupa Birliği ile yakınlaşma, idamın kaldırılması, özgürlüklerin artırılmasıyla memleket bir yandan insanlar için yaşanır bir yer, üreticiler için yatırım yapılır bir yer oldu. Dolayısıyla istihdamın arttığı, üretim yapılan ve gelir elde edilebilen bir ülkeydi. 2007’ye kadar böyleydi. Sonra durduğumuz bir dönem var, 2010’a kadar. Sonrasında ise yaptıklarımızı bir bir geri almaya başladık” dedi. Merkez Bankası’nın bağımsızlığının ve güvenilirliğinin önemine dikkat çeken Gürkaynak, siyaseten emir altında olan bir merkez bankasının güvenilirliğinin olmayacağını belirtti. Bağımsız olmayan bir merkez bankasının her seçim zamanı geldiğinde biraz daha büyümek için düşük faiz politikasını güdebileceğini söyleyen Gürkaynak, dolayısıyla hükümetin “canı nasıl istiyorsa öyle yapacağı” algısı yarattığı için Merkez Bankası’nın kredibilitesinin sağlanması gerektiğini kaydetti.
[TR724] 16.6.2018
Bilkent Üniversitesi İktisat Bölüm Başkanı Prof. Dr. Refet Gürkaynak, internet tabanlı yayın yapan Medyascope.tv’de katıldığı “24 Haziran’a doğru Türkiye ekonomisi” konulu söyleşide önemli açıklamalarda bulundu. Türkiye’de artık insanların “Makine alayım, şirketimi genişleteyim, yeni üretim tesisi kurayım” demediğini belirten Gürkaynak, “Böyle bir şey görmeyişimizin nedeni de faizin yüksek olması değil memleketin bayağı yaşanmaz hale getirilmiş olması. İnsanlar yaşamaktan korktukları yerde elbette yatırım yapmaktan da korkuyorlar” dedi.
Son dönemde yaşanılanların önceki 10 yılı anlamadan anlaşılamayacağını söyleyen Refet Gürkaynak, “Buraya kadar biriktirdiğimiz dengesizliği, aldığımız borcu düşünmeden süreci anlamak mümkün değil. Ortada bir Türkiye siyaseti, sosyolojisi, toplumsal yapısı, adalet sistemi var” dedi.
SEÇİME KADAR İDARE
İnşaat yatırımlarının öne çıkmasının belirli bir rant yaratımı ve paylaşımının sonucu olduğuna değinen Gürkaynak, şunları söyledi:
“Genel otoriterleşme, tüm yetkilerin önce bir partide sonra tek kişide toplanmasının bir sonucu, aslında ülkedeki hiçbir kurumun işini yapamaması. Kurun böyle olmaması için enflasyonun kontrol altında olması lazım. Enflasyonun kontrol altında olabilmesi için Merkez Bankası’nın işini yapabilmesi lazım, bunu yapacağına güven duyulması lazım. 2 aydır gördüğümüz şey, 10 yıldır sistematik olarak bozduğumuz şeylerin bozukluğunu kuvvetle fark etmemiz ve bunları sistematik olarak düzeltmek yerine, seçime kadar idare eder şekilde düzeltmeye çalışmanın sonuçları.”
HASTALIK AYNI DEĞİL
Gürkaynak, 2008-2009 yıllarında yaşanan global finansal krizin Türkiye’yi teğet geçtiği söylemlerini hatırlatarak, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Aslında Türkiye çok sert şekilde etkilendi. Temel bir neden yoktu, bankalar sağlıksız değil, çok fazla borçlu değildik. Peki, neden daralıyorduk? Çünkü ihracat yaptığımız pazarlar kayboldu. Merkez Bankası bunu çok erken gördü ve 2008 sonbaharında faiz indirmeye başladı. O zaman ben dahil birçok insan eleştirdik ama haklıydı. Ne oldu, maliye politikası iyi olduğu için borç alıp harcadık. Para politikası da talebi destekleyici yönde faiz indirdi. Mesele de talep eksikliği olduğu için hızla büyüdük. Akılda kalan ‘Harcıyorsun, faizi indiriyorsun arkasından da büyüme geliyor, ne güzelmiş’ oldu. Hiçbir iktisat anlayışınız yoksa bunu öğrenmiş olabilirsiniz. Ama hasta oldum, şu ilacı aldım, iyi geldi, yine aynı ilacı alayım ama hastalık aynı değil. O ilaç artık işe yaramaz. Şu anda Türkiye yapısal sınırlarında. Bizim üretimimizi kısıtlayan şey talep eksikliği değil artık. ‘Fabrikalar, çalışan insan burada ama neden üretim yapmıyorlar’ değil mesele. Fabrika orada değil zaten, biz yatırımı apartmana yaptık. Türkiye’de bir yatırım talebi yok artık. Nedeni de faizin yüksek olması değil, memleketin bayağı yaşanmaz hale getirilmiş olması. İnsanlar yaşamaktan korktukları yerde elbette yatırım yapmaktan da korkuyorlar. Bunlar iktisadi sorunlarımızın sonuçları değil, siyasi sorunlarımızın iktisadi sonuçları. İşlerin iyi gittiği memleket algısı çok iyi bir şey; yatırımı getiren de, becerikli insanı burada tutan da bu.”
YAPILANLAR BİR BİR GERİ ALINDI
2001-2006 dönemlerinde Merkez Bankası Başkanı olarak görev yapan Süreyya Serdengeçti dönemini hatırlatan Prof. Refet Gürkaynak, “Türkiye ekonomisi 2000-2007’ye kadar bir yandan hızlı büyürken bir yandan enflasyonu düşürmeyi başardı. Diğer yandan Avrupa Birliği ile yakınlaşma, idamın kaldırılması, özgürlüklerin artırılmasıyla memleket bir yandan insanlar için yaşanır bir yer, üreticiler için yatırım yapılır bir yer oldu. Dolayısıyla istihdamın arttığı, üretim yapılan ve gelir elde edilebilen bir ülkeydi. 2007’ye kadar böyleydi. Sonra durduğumuz bir dönem var, 2010’a kadar. Sonrasında ise yaptıklarımızı bir bir geri almaya başladık” dedi. Merkez Bankası’nın bağımsızlığının ve güvenilirliğinin önemine dikkat çeken Gürkaynak, siyaseten emir altında olan bir merkez bankasının güvenilirliğinin olmayacağını belirtti. Bağımsız olmayan bir merkez bankasının her seçim zamanı geldiğinde biraz daha büyümek için düşük faiz politikasını güdebileceğini söyleyen Gürkaynak, dolayısıyla hükümetin “canı nasıl istiyorsa öyle yapacağı” algısı yarattığı için Merkez Bankası’nın kredibilitesinin sağlanması gerektiğini kaydetti.
[TR724] 16.6.2018
AGİT’ten seçim ön raporu: Cumhurbaşkanlığı kampanyasındaki atmosfer kutuplaştırıyor
AGİT Heyeti, seçim sürecine ilişkin bir ara rapor açıkladı. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ( AGİT ) Heyeti, seçim sürecine ilişkin açıkladığı ara raporunda, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın diğer adaylara yönelik dava açması ve terör suçlaması yönelttiğini vurguladı.
Raporda, “Cumhurbaşkanlığı Seçimi kampanyasındaki çatışmacı atmosfer, genel kutuplaşmayı yansıtıyor. Bütün (Cumhurbaşkanlığı) adaylar, birbirine karşı sert ve birbirini lekeleyici üslup kullanıyor. Mevcut Cumhurbaşkanı sıklıkla diğer adaylar ve partileri terörizm destekleyicisi olarak işaret ediyor” denildi. Keza 28 Mayıs’ta mevcut Cumhurbaşkanı’nın (Erdoğan’ın), CHP adayı (Muharrem İnce) aleyhine bir seçim kampanyası konuşması nedeniyle dava açtığı da ifade edildi.
OHAL ALTINDA SEÇİM YAPILMASI ENDİŞESİ
Uluslararası örgütlerin seçim sürecinin bütünlüğünü tehlikeye atacak şekilde, olağanüstü hal yönetimi altında seçimlerin yapılması konusunda endişelerini dile getirdikleri belirtildi. Bu konuda 9 Mayıs’da BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nden yapılan güvenilir seçim için ” OHAL ‘i derhal kaldırın” çağrısı hatırlatıldı.
Raporda, “Anayasa’nın ifade özgürlüğü hakkını genel anlamda koruma altına aldığı ancak medya üzerinde Terörle Mücadele Yasası ve internet ortamına ilişkin yasal düzenlemelerle sınırlamalar olduğu” da vurgulandı. Oysa “seçim mevzuatı uyarınca medya tarafından mutlaka eşit şekilde kampanyaları yansıtması gerektiği” ifade edildi. Buna karşın “Yüksek seçim Kurulu’nun (YSK), medyaya yaptırımlar uygulama gücünün ise yürürlükten kaldırıldığı” söylendi. Ayrıca Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK), medya izleme raporlarının ise kamuya açık olmadığı da kaydedildi.
Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Genel Seçimler sürecini izlemekle yükümlü AGİT Heyeti, resmi olarak 24 Mayıs’ta görevine başladı. Büyükelçi Audrey Glover başkanlığındaki heyet, AGİT bünyesinde Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Ofisi’ne (ODIHR) bağlı olarak görev yapıyor. Heyet, kampanya sürecine ilişkin ara rapor hazırlıyor. seçim tamamlandıktan 8 hafta sonra AGİT ilkeleri açısından süreçte neler yaşandığını ve düzeltilmesi gerekenlere ilişkin Türk Hükümeti’ne önerilerini içeren raporunu yayımlıyor.
AGİT Heyeti, seçim sürecine dair hazırladığı İngilizce ara raporunu Cuma günü internet sitesi aracılığıyla kamuoyuyla paylaştı. AGİT Heyeti, geçmiş dönemlerde yapılan halk oylaması ve seçim raporlarına ilişkin basını bilgilendirmesi söz konusuyken; bu kez herhangi bir açıklama yapılmaması ve Türkçe rapor olmaması dikkat çekti.
Amerika’nın Sesi’nde yer alan habere göre, AGİT Heyeti’nin Türkiye’deki seçim sürecine ilişkin hazırladığı 11 sayfalık ara raporda, öncelikle seçim mevzuatına ilişkin yapılan yasal değişiklikler hakkında bilgi verildi. Ana muhalefet partisi CHP’nin, mühürsüz oy pusulası ve zarf gibi düzenlemelerden bazılarını iptal ettirmek üzere Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurduğu ancak ret yanıtı aldığı hatırlatıldı. Yüksek seçim Kurulu’nun (YSK) ise, seçim sürecine ilişkin yegane karar verici organ olduğu ve siyasi partiler veya seçmenler tarafından YSK kararları aleyhine yargıya başvurulamadığı vurgulandı.
Cumhurbaşkanlığı seçimi kampanyasındaki anahtar konu başlıkları ise, “parlamenter sistemde değişiklik yapılması, olağanüstü hal ( OHAL ), döviz kurundaki artışla birlikte ekonomik durum, genç ve eğitimli işsiz rakamları” olarak sıralandı.
“MEDYA KURULUŞLARI KAPATILDI, GAZETECİLER TUTUKLANDI”
AGİT Heyeti’nin ara raporunda, medya kuruluşları aracılığıyla kampanya yapılması meselesi yanı sıra sosyal medya kullanıcılarıyla ilgili duruma da yer verildiği görüldü. Raporda, “İçişleri Bakanlığı’nın verileri itibariyle 28 Mayıs – 11 Haziran tarihleri arasında 1199 sosyal medya kullanıcısı hakkında terör propagandası yaptığı, nefret söylemi kullandığı, devletin bütünlüğü ve toplumsal bütünlük aleyhine olduğu tespiti yapılırken; bu kişilerden 643’üne yasal ceza verildiği” bilgisi aktarıldı.
Türkiye’deki medya açısından ise, raporda, “Hükümetle bağlantılı veya kamu ihalelerine bağımlı sahipleri olan kuruluşlar egemen” ifadesi kullanıldı. Medyada kutuplaşma atmosferi olduğu, çok sayıda medya kuruluşunun kapatılarak gazetecilerin tutuklandığı da vurgulandı.
DIŞİŞLERİNDEN TEPKİ…
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy , AGİT seçim Gözlem Misyonu’nun ara raporuna “Mevcut seçim süreci hakkında sahadaki gerçeklerle örtüşmeyen hatta siyasi nitelikli bazı yorumlara yer verildiği görülmüştür” diye tepki gösterdi.
[TR724] 16.6.2018
Raporda, “Cumhurbaşkanlığı Seçimi kampanyasındaki çatışmacı atmosfer, genel kutuplaşmayı yansıtıyor. Bütün (Cumhurbaşkanlığı) adaylar, birbirine karşı sert ve birbirini lekeleyici üslup kullanıyor. Mevcut Cumhurbaşkanı sıklıkla diğer adaylar ve partileri terörizm destekleyicisi olarak işaret ediyor” denildi. Keza 28 Mayıs’ta mevcut Cumhurbaşkanı’nın (Erdoğan’ın), CHP adayı (Muharrem İnce) aleyhine bir seçim kampanyası konuşması nedeniyle dava açtığı da ifade edildi.
OHAL ALTINDA SEÇİM YAPILMASI ENDİŞESİ
Uluslararası örgütlerin seçim sürecinin bütünlüğünü tehlikeye atacak şekilde, olağanüstü hal yönetimi altında seçimlerin yapılması konusunda endişelerini dile getirdikleri belirtildi. Bu konuda 9 Mayıs’da BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nden yapılan güvenilir seçim için ” OHAL ‘i derhal kaldırın” çağrısı hatırlatıldı.
Raporda, “Anayasa’nın ifade özgürlüğü hakkını genel anlamda koruma altına aldığı ancak medya üzerinde Terörle Mücadele Yasası ve internet ortamına ilişkin yasal düzenlemelerle sınırlamalar olduğu” da vurgulandı. Oysa “seçim mevzuatı uyarınca medya tarafından mutlaka eşit şekilde kampanyaları yansıtması gerektiği” ifade edildi. Buna karşın “Yüksek seçim Kurulu’nun (YSK), medyaya yaptırımlar uygulama gücünün ise yürürlükten kaldırıldığı” söylendi. Ayrıca Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK), medya izleme raporlarının ise kamuya açık olmadığı da kaydedildi.
Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Genel Seçimler sürecini izlemekle yükümlü AGİT Heyeti, resmi olarak 24 Mayıs’ta görevine başladı. Büyükelçi Audrey Glover başkanlığındaki heyet, AGİT bünyesinde Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Ofisi’ne (ODIHR) bağlı olarak görev yapıyor. Heyet, kampanya sürecine ilişkin ara rapor hazırlıyor. seçim tamamlandıktan 8 hafta sonra AGİT ilkeleri açısından süreçte neler yaşandığını ve düzeltilmesi gerekenlere ilişkin Türk Hükümeti’ne önerilerini içeren raporunu yayımlıyor.
AGİT Heyeti, seçim sürecine dair hazırladığı İngilizce ara raporunu Cuma günü internet sitesi aracılığıyla kamuoyuyla paylaştı. AGİT Heyeti, geçmiş dönemlerde yapılan halk oylaması ve seçim raporlarına ilişkin basını bilgilendirmesi söz konusuyken; bu kez herhangi bir açıklama yapılmaması ve Türkçe rapor olmaması dikkat çekti.
Amerika’nın Sesi’nde yer alan habere göre, AGİT Heyeti’nin Türkiye’deki seçim sürecine ilişkin hazırladığı 11 sayfalık ara raporda, öncelikle seçim mevzuatına ilişkin yapılan yasal değişiklikler hakkında bilgi verildi. Ana muhalefet partisi CHP’nin, mühürsüz oy pusulası ve zarf gibi düzenlemelerden bazılarını iptal ettirmek üzere Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurduğu ancak ret yanıtı aldığı hatırlatıldı. Yüksek seçim Kurulu’nun (YSK) ise, seçim sürecine ilişkin yegane karar verici organ olduğu ve siyasi partiler veya seçmenler tarafından YSK kararları aleyhine yargıya başvurulamadığı vurgulandı.
Cumhurbaşkanlığı seçimi kampanyasındaki anahtar konu başlıkları ise, “parlamenter sistemde değişiklik yapılması, olağanüstü hal ( OHAL ), döviz kurundaki artışla birlikte ekonomik durum, genç ve eğitimli işsiz rakamları” olarak sıralandı.
“MEDYA KURULUŞLARI KAPATILDI, GAZETECİLER TUTUKLANDI”
AGİT Heyeti’nin ara raporunda, medya kuruluşları aracılığıyla kampanya yapılması meselesi yanı sıra sosyal medya kullanıcılarıyla ilgili duruma da yer verildiği görüldü. Raporda, “İçişleri Bakanlığı’nın verileri itibariyle 28 Mayıs – 11 Haziran tarihleri arasında 1199 sosyal medya kullanıcısı hakkında terör propagandası yaptığı, nefret söylemi kullandığı, devletin bütünlüğü ve toplumsal bütünlük aleyhine olduğu tespiti yapılırken; bu kişilerden 643’üne yasal ceza verildiği” bilgisi aktarıldı.
Türkiye’deki medya açısından ise, raporda, “Hükümetle bağlantılı veya kamu ihalelerine bağımlı sahipleri olan kuruluşlar egemen” ifadesi kullanıldı. Medyada kutuplaşma atmosferi olduğu, çok sayıda medya kuruluşunun kapatılarak gazetecilerin tutuklandığı da vurgulandı.
DIŞİŞLERİNDEN TEPKİ…
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy , AGİT seçim Gözlem Misyonu’nun ara raporuna “Mevcut seçim süreci hakkında sahadaki gerçeklerle örtüşmeyen hatta siyasi nitelikli bazı yorumlara yer verildiği görülmüştür” diye tepki gösterdi.
[TR724] 16.6.2018
İşte OHAL’in faturası: Türk parası pul oldu, cari açık, işsizlik, iflas ve enflasyon patladı
AKP’nin seçim beyannamesinde devam edeceğini açıkladığı, kimsenin zarar görmediği savunması yaptığı Olağanüstü Hal (OHAL) uygulamasının faturası ağır oldu. CHP Genel Başkan Yardımcısı Çetin Osman Budak tarafından hazırlanan OHAL raporuna göre, Türk parası pul oldu, esnafın bankalara borcu, cari açık, iflas eden şirket sayısı arttı, kişi başına düşen milli gelir azaldı. 154 bin işçinin grev hakkı engellendi. Vatandaşın sofrasındaki her beş ekmekten biri eksildi.
CHP İşveren Sendikaları ve Odalardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Çetin Osman Budak, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından 20 Temmuz’da “kısa süreliğine” ilan edildiği söylenilen OHAL’in sonuçlarını rakamlarla ortaya koyan “OHAL Faturası” başlıklı rapor hazırladı. Raporda OHAL’in Türkiye’ye verdiği zararlar A’dan Z’ye sıralanırken, hükümet yetkililerinin sık sık dile getirdiği “vatandaşa OHAL yok, OHAL’de kimseye zarar gelmedi” ifadelerinin gerçek dışılığı rakamlarla ortaya kondu. CHP’nin raporundan OHAL öncesi ve sonrası karşılaştırmaları olarak verilen rakamlardan dikkat çekenler şöyle:
TÜRK PARASI PUL OLDU: Dolar 3.03 TL’den 4.60 TL’ye, Avro 3.33 TL’den 5.38 TL’ye yükselerek TL sırasıyla yüzde 34 ve yüzde 38 değer kaybetti. Firmaların döviz açığı 207 milyar dolardan 222.7 milyar dolara çıktı. OHAL ilanından bu yana reel sektörün döviz açığı yüzde 7.5 olurken, açığın TL karşılığı yüzde 63.3 arttı.
CARİ AÇIKTA YÜZDE 88.4 ARTIŞ: Türkiye’nin dış borcu 423.1 milyar dolardan 453.2 milyar dolara ulaştı. Özel sektör dış borcu ise 297.2 milyar dolardan, 316.4 milyar dolara yükselerek, yüzde 6.4 arttı. Cari açık 29.4 milyar dolardan 55.4 milyar dolara çıktı. 12 aylık cari açık yüzde 88.4 artış gösterdi. Dış ticaret açığı 58.1 milyar dolardan 84.9 milyar dolara ulaştı.
YABANCI SERMAYE AZALDI: 20 Temmuz öncesinde Türkiye’ye doğrudan giren yabancı sermaye toplam 13.7 milyar dolar iken, OHAL sonrasında 12 milyar dolara geriledi. 12 aylık karşılaştırmada Türkiye’ye giren yabancı sermaye miktarı yüzde 12.4 azaldı.
5 EKMEKTEN BİRİNİ YUTTU: Tüketici enflasyonu (TÜFE) yüzde 7.74 iken, yüzde 11.06 oldu. OHAL , milletin sofrasındaki her 5 ekmekten, iki yumurtadan, 4 zeytinden ve 3 bardak sütten birini yuttu. n
OLAĞANÜSTÜ BORÇLANMA: Milli gelir 862.7 milyar dolardan, 851.1 milyar dolara gerileyerek, 1 yılda 11.6 milyar dolar azaldı, kişi başına 286 dolar düştü. Hane halkının bankalara borcu 397.8 milyar dolardan 498.5 milyar dolarla yüzde 25.3 arttı. KOBİ’lerin bankalara kredi borcu 404.2 milyar dolardan 529.1 milyar dolara çıkarak, yüzde 30.9 arttı.
ESNAF BATTI, İŞSİZLİK FIRLADI: Kapanan şirket sayısı 2011’den bu yana en büyük yükselişi kaydederek 2016’ya göre yüzde 33 arttı. 2016’da 9 bin 850, 2017’de 14 bin 701 şirket kapandı. Yalnızca 2018’in ilk üç ayında 29 bin 909 esnaf battı. Temmuz 2016’dan bu yana batan esnaf sayısı 176 bin 911’e çıktı. 6.1 milyon işsiz, 9.5 milyon sigortasız kişi bulunurken, 15 Temmuz’dan beri yapılan 260 terör eyleminde 619 asker ve sivil yaşamını yitirdi. Türkiye ekonomisi ve yönetimi tefecilere teslim edildi. Son 15 yılda Londra’daki bir avuç tefeciye 150 milyar dolar, yurtiçindeki tefecilere ise 675 milyar dolar faiz ödendi.
KADINLARA ÖLÜM, ÇOCUKLARA TACİZ: 22 aylık tahribatta 624 kadın cinayete kurban gitti. 387 çocuk istismara uğradı. Kadınların yüzde 27’si işsiz. Çalışmak zorunda bırakılan 2 milyon çocuğun yüzde 80’i ise sigortasız.
DENETİMSİZ 31 KHK: Anayasal denetime tabi olmayan 31 KHK yayımlandı. Hukukun üstünlüğü endeksinde 2015’te 80. sırada olan Türkiye, 113 ülke arasında 103.’lüğe geriledi.
ÜLKE CEZAEVİNE DÖNDÜ: Cezaevlerindeki hükümlü ve tutuklu sayısı 188 binden 230 bine çıktı. Hapisteki kişi sayısı yüzde 22.3 arttı. Tutuklu ve hükümlülerin nüfusa oranında Türkiye, Rusya’dan sonra ikinci oldu. 135 gazeteci tutuklandı. 2 bin 500 gazeteci işsiz kaldı. Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’ne göre Türkiye, 180 ülke arasında 157., tutuklu gazeteci sayısında da dünya birincisi oldu. Masumiyet karinesine aykırı olarak 5 bin 822 akademisyen, 33 bin 497 öğretmen görevden alındı. 114 bin 729 kişi kamudan ihraç edildi. 154 bin işçinin grev hakkı engellendi. Bu koşullar altında 1 bin 6 işçi yaşamını yitirdi.
[TR724] 16.6.2018
CHP İşveren Sendikaları ve Odalardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Çetin Osman Budak, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından 20 Temmuz’da “kısa süreliğine” ilan edildiği söylenilen OHAL’in sonuçlarını rakamlarla ortaya koyan “OHAL Faturası” başlıklı rapor hazırladı. Raporda OHAL’in Türkiye’ye verdiği zararlar A’dan Z’ye sıralanırken, hükümet yetkililerinin sık sık dile getirdiği “vatandaşa OHAL yok, OHAL’de kimseye zarar gelmedi” ifadelerinin gerçek dışılığı rakamlarla ortaya kondu. CHP’nin raporundan OHAL öncesi ve sonrası karşılaştırmaları olarak verilen rakamlardan dikkat çekenler şöyle:
TÜRK PARASI PUL OLDU: Dolar 3.03 TL’den 4.60 TL’ye, Avro 3.33 TL’den 5.38 TL’ye yükselerek TL sırasıyla yüzde 34 ve yüzde 38 değer kaybetti. Firmaların döviz açığı 207 milyar dolardan 222.7 milyar dolara çıktı. OHAL ilanından bu yana reel sektörün döviz açığı yüzde 7.5 olurken, açığın TL karşılığı yüzde 63.3 arttı.
CARİ AÇIKTA YÜZDE 88.4 ARTIŞ: Türkiye’nin dış borcu 423.1 milyar dolardan 453.2 milyar dolara ulaştı. Özel sektör dış borcu ise 297.2 milyar dolardan, 316.4 milyar dolara yükselerek, yüzde 6.4 arttı. Cari açık 29.4 milyar dolardan 55.4 milyar dolara çıktı. 12 aylık cari açık yüzde 88.4 artış gösterdi. Dış ticaret açığı 58.1 milyar dolardan 84.9 milyar dolara ulaştı.
YABANCI SERMAYE AZALDI: 20 Temmuz öncesinde Türkiye’ye doğrudan giren yabancı sermaye toplam 13.7 milyar dolar iken, OHAL sonrasında 12 milyar dolara geriledi. 12 aylık karşılaştırmada Türkiye’ye giren yabancı sermaye miktarı yüzde 12.4 azaldı.
5 EKMEKTEN BİRİNİ YUTTU: Tüketici enflasyonu (TÜFE) yüzde 7.74 iken, yüzde 11.06 oldu. OHAL , milletin sofrasındaki her 5 ekmekten, iki yumurtadan, 4 zeytinden ve 3 bardak sütten birini yuttu. n
OLAĞANÜSTÜ BORÇLANMA: Milli gelir 862.7 milyar dolardan, 851.1 milyar dolara gerileyerek, 1 yılda 11.6 milyar dolar azaldı, kişi başına 286 dolar düştü. Hane halkının bankalara borcu 397.8 milyar dolardan 498.5 milyar dolarla yüzde 25.3 arttı. KOBİ’lerin bankalara kredi borcu 404.2 milyar dolardan 529.1 milyar dolara çıkarak, yüzde 30.9 arttı.
ESNAF BATTI, İŞSİZLİK FIRLADI: Kapanan şirket sayısı 2011’den bu yana en büyük yükselişi kaydederek 2016’ya göre yüzde 33 arttı. 2016’da 9 bin 850, 2017’de 14 bin 701 şirket kapandı. Yalnızca 2018’in ilk üç ayında 29 bin 909 esnaf battı. Temmuz 2016’dan bu yana batan esnaf sayısı 176 bin 911’e çıktı. 6.1 milyon işsiz, 9.5 milyon sigortasız kişi bulunurken, 15 Temmuz’dan beri yapılan 260 terör eyleminde 619 asker ve sivil yaşamını yitirdi. Türkiye ekonomisi ve yönetimi tefecilere teslim edildi. Son 15 yılda Londra’daki bir avuç tefeciye 150 milyar dolar, yurtiçindeki tefecilere ise 675 milyar dolar faiz ödendi.
KADINLARA ÖLÜM, ÇOCUKLARA TACİZ: 22 aylık tahribatta 624 kadın cinayete kurban gitti. 387 çocuk istismara uğradı. Kadınların yüzde 27’si işsiz. Çalışmak zorunda bırakılan 2 milyon çocuğun yüzde 80’i ise sigortasız.
DENETİMSİZ 31 KHK: Anayasal denetime tabi olmayan 31 KHK yayımlandı. Hukukun üstünlüğü endeksinde 2015’te 80. sırada olan Türkiye, 113 ülke arasında 103.’lüğe geriledi.
ÜLKE CEZAEVİNE DÖNDÜ: Cezaevlerindeki hükümlü ve tutuklu sayısı 188 binden 230 bine çıktı. Hapisteki kişi sayısı yüzde 22.3 arttı. Tutuklu ve hükümlülerin nüfusa oranında Türkiye, Rusya’dan sonra ikinci oldu. 135 gazeteci tutuklandı. 2 bin 500 gazeteci işsiz kaldı. Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’ne göre Türkiye, 180 ülke arasında 157., tutuklu gazeteci sayısında da dünya birincisi oldu. Masumiyet karinesine aykırı olarak 5 bin 822 akademisyen, 33 bin 497 öğretmen görevden alındı. 114 bin 729 kişi kamudan ihraç edildi. 154 bin işçinin grev hakkı engellendi. Bu koşullar altında 1 bin 6 işçi yaşamını yitirdi.
[TR724] 16.6.2018
Suruç’ta önce 2 çocuğunu sonra da eşini kaybeden anne ağıt yaktı: “Ah Tayyip ah sen vurdun oğullarımı”
Urfa’nın Suruç ilçesinde AKP’li Milletvekili ve 24 Haziran seçimlerinde Urfa adayı olan İbrahim Halil Yıldız ve akrabalarının Kuyumcular Çarşısı’nda bir esnafı ziyareti sırasında çıkan tartışmada ölenlerin sayısı 5’e çıktı. Ölenlerin 3’ü esnaf olan Şenyaşar ailesinden.
Ahval’ın haberine göre, esnaflardan Celal Şenyaşar kendi dükkanında uğradığı silahlı saldırı sonucu olay yerinde, kardeşi Adil Şenyaşar ise ağır yaralı olarak kaldırıldığı Suruç Devlet Hastanesi’nde hayatını kaybetti. Yine yaralı olarak hastaneye kaldırılan baba Hacı Esvet Şenyaşar’ın da hayatını kaybetmesiyle ölü sayısı beşe çıktı.
Polisin göz yaşartıcı gaz, TOMA’lar ve tazyikli suyla müdahale ettiği Suruç’taki cenaze töreninde, hayatını kaybeden iki kardeşin annesi, “Ah Tayyip Erdoğan, sen vurdun oğullarımı sen vurdun. Oğullarım açtı oğullarım oruçluydu” diyerek ağıt yaktı.
Baba ve oğlun hastanede, Yıldız’ın yakınları tarafından açılan ateş sonucu öldürüldüğü iddia edilirken, hastanedeki kameraların da tahrip edildiği ortaya çıktı.
Bugün sabah saatlerinde Antep’den getirilen Şenyaşar kardeşlerin cenazesi ise Antep’den Urfa’ya sayısız kez polis engeline takıldı. Yaklaşık 10 araçla Suruç’a doğru yola çıkan cenaze, önce Birecik’te engellendi. Daha sonra ise Aligor girişinde polis cenazeye katılmak isteyenlere izin vermeyecekleri uyarısında bulundu.
Bir yandan da cenazeye katılmak isteyen yüzlerce kişi ilçe mezarlığına doğru yola çıktı. Cenazeler mezarlığa varmadan, polisin gazlı ve tazikli su ile saldırı oldu.
Polislerin ikazda bulunmadan yaptığı saldırıda boş araziye doğru kaçanların arasında bulunan HDP Urfa milletvekili adayı Songül Arpacı başına aldğı gaz kapsülü ile yaralandı.
Cenaze töreni sırasında çok sayıda kişi gözaltına alınırken, aralarında kayyum atanmadan önce Suruç Belediye Eşbaşkanlığı yapan Nazlı Binici’nin de bulunduğu belirtildi.
Asker ve polislerin etrafını sardığı mezarlığa ulaşanlar ve HDP’li heyet, cenaze aracının mezarlığa yaklaştırılmasına izin verilmemesi üzerine hayatını kaybeden iki kardeşin cenazeleri omuzlarda taşındı.
Mezarlıktan ağıt sesleri eksik olmazken, yaşamını yitiren esnaf kardeşlerin annesi Emine Şenyaşar’ın isyanı mezarlıkta herkesi duygulandırdı. Anne Şenyaşar, “Bir değil iki değil hangi birine yanayım. Ah Tayyip Erdoğan, sen vurdun oğullarımı sen vurdun. Oğullarım açtı oğullarım oruçluydu” bu sırada mezarlığın içine doluşan polislere dönen anne, “Burada ne işiniz var. Sizin gözünüzün önünde oğlumu öldürdüler. Tayyip’in de yüreği benimki gibi yansın. Her şeyin başında o var” diyerek mezarın başında ağıtlar yaktı.
Konuşmakta güçlük çeken anne Şenyaşar zaman zaman sinir krizi geçirdi. Ancak yarı baygınken bile oğlu Adil ve Celal’in isimlerini sayıkladı.
Evli ve 3 çocuk babası olan 35 yaşındak Celal Şenyaşar’ın 9 yaşındaki kızı Melise ve 6 yaşındaki oğlu Emir’in mezarlıkta döktüğü göyaşları ise günün en acı karesiydi.
Mezarlıkta olan HDP’li heyetten Ayşe Acar Başaran’ın Celal Şenyaşar’ın mezarlıkta sürekli baba diyerek ağlayan kızına “ağlama lütfen” demesi üzerine, Şenyaşar’ın 9 yaşındaki kızı Melis, “İnsanın babası ölünce ağlamaz mı?” cevabı çocukken babası faili meçhul bir cinayete giden Başaran’ı da duygulandırdı.
Dini vecibeleri yerine getirilen Celal ve Adil kardeşlerin mezarlarının yanında boş bir mezar daha kazıldı. Nedenini sorduğumuz aile ise babanın durumunun ağır olduğunu ve her an ölüm haberini beklediklerini söyledi. Aradan geçen 20 dakika sonra Antep hastanesinde yoğun babakımda olan baba Hacı Esvet Şenyaşar’ın ölüm haberi geldi.
Bununla birlikte sinir krizi geçiren aile uzun süre mezarlıktan ayrılmak istemedi.
Suruç ilçesinde taziye kurulurken baba Esvet Şenyaşar’ın da cenazesinin yarın Suruç’a getirilip oğullarının yanına gömülecek.
[TR724] 15.6.2018
Ahval’ın haberine göre, esnaflardan Celal Şenyaşar kendi dükkanında uğradığı silahlı saldırı sonucu olay yerinde, kardeşi Adil Şenyaşar ise ağır yaralı olarak kaldırıldığı Suruç Devlet Hastanesi’nde hayatını kaybetti. Yine yaralı olarak hastaneye kaldırılan baba Hacı Esvet Şenyaşar’ın da hayatını kaybetmesiyle ölü sayısı beşe çıktı.
Polisin göz yaşartıcı gaz, TOMA’lar ve tazyikli suyla müdahale ettiği Suruç’taki cenaze töreninde, hayatını kaybeden iki kardeşin annesi, “Ah Tayyip Erdoğan, sen vurdun oğullarımı sen vurdun. Oğullarım açtı oğullarım oruçluydu” diyerek ağıt yaktı.
Baba ve oğlun hastanede, Yıldız’ın yakınları tarafından açılan ateş sonucu öldürüldüğü iddia edilirken, hastanedeki kameraların da tahrip edildiği ortaya çıktı.
Bugün sabah saatlerinde Antep’den getirilen Şenyaşar kardeşlerin cenazesi ise Antep’den Urfa’ya sayısız kez polis engeline takıldı. Yaklaşık 10 araçla Suruç’a doğru yola çıkan cenaze, önce Birecik’te engellendi. Daha sonra ise Aligor girişinde polis cenazeye katılmak isteyenlere izin vermeyecekleri uyarısında bulundu.
Bir yandan da cenazeye katılmak isteyen yüzlerce kişi ilçe mezarlığına doğru yola çıktı. Cenazeler mezarlığa varmadan, polisin gazlı ve tazikli su ile saldırı oldu.
Polislerin ikazda bulunmadan yaptığı saldırıda boş araziye doğru kaçanların arasında bulunan HDP Urfa milletvekili adayı Songül Arpacı başına aldğı gaz kapsülü ile yaralandı.
Cenaze töreni sırasında çok sayıda kişi gözaltına alınırken, aralarında kayyum atanmadan önce Suruç Belediye Eşbaşkanlığı yapan Nazlı Binici’nin de bulunduğu belirtildi.
Asker ve polislerin etrafını sardığı mezarlığa ulaşanlar ve HDP’li heyet, cenaze aracının mezarlığa yaklaştırılmasına izin verilmemesi üzerine hayatını kaybeden iki kardeşin cenazeleri omuzlarda taşındı.
Mezarlıktan ağıt sesleri eksik olmazken, yaşamını yitiren esnaf kardeşlerin annesi Emine Şenyaşar’ın isyanı mezarlıkta herkesi duygulandırdı. Anne Şenyaşar, “Bir değil iki değil hangi birine yanayım. Ah Tayyip Erdoğan, sen vurdun oğullarımı sen vurdun. Oğullarım açtı oğullarım oruçluydu” bu sırada mezarlığın içine doluşan polislere dönen anne, “Burada ne işiniz var. Sizin gözünüzün önünde oğlumu öldürdüler. Tayyip’in de yüreği benimki gibi yansın. Her şeyin başında o var” diyerek mezarın başında ağıtlar yaktı.
Konuşmakta güçlük çeken anne Şenyaşar zaman zaman sinir krizi geçirdi. Ancak yarı baygınken bile oğlu Adil ve Celal’in isimlerini sayıkladı.
Evli ve 3 çocuk babası olan 35 yaşındak Celal Şenyaşar’ın 9 yaşındaki kızı Melise ve 6 yaşındaki oğlu Emir’in mezarlıkta döktüğü göyaşları ise günün en acı karesiydi.
Mezarlıkta olan HDP’li heyetten Ayşe Acar Başaran’ın Celal Şenyaşar’ın mezarlıkta sürekli baba diyerek ağlayan kızına “ağlama lütfen” demesi üzerine, Şenyaşar’ın 9 yaşındaki kızı Melis, “İnsanın babası ölünce ağlamaz mı?” cevabı çocukken babası faili meçhul bir cinayete giden Başaran’ı da duygulandırdı.
Dini vecibeleri yerine getirilen Celal ve Adil kardeşlerin mezarlarının yanında boş bir mezar daha kazıldı. Nedenini sorduğumuz aile ise babanın durumunun ağır olduğunu ve her an ölüm haberini beklediklerini söyledi. Aradan geçen 20 dakika sonra Antep hastanesinde yoğun babakımda olan baba Hacı Esvet Şenyaşar’ın ölüm haberi geldi.
Bununla birlikte sinir krizi geçiren aile uzun süre mezarlıktan ayrılmak istemedi.
Suruç ilçesinde taziye kurulurken baba Esvet Şenyaşar’ın da cenazesinin yarın Suruç’a getirilip oğullarının yanına gömülecek.
[TR724] 15.6.2018
Canımız çok yanacak [Semih Ardıç]
Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) İktisat Profesörü Daron Acemoğlu ve Bilkent Üniversitesi İktisat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Refet Gürkaynak, Türkiye’de ölüm sessizliğine bürünen iktisat camiasının aksine ‘kral çıplak’ diyen nadir iki isim.
Olağanüstü Hal’in (OHAL) ilan edildiği 20 Temmuz 2016’dan bu yana giderek kesif hale gelen karanlıkta gazetecilerin, münevverlerin, baroların ve sivil toplum kuruluşlarının (STK) susması evvela düşünce ve ifade hürriyetini geriletti.
İKTİSATÇILARIN SUSMASININ MALİYETİ 81 MİLYONA
Akabinde diğer temel hak ve hürriyetlerin altı oyuldu. İktisatçıların susması, Borsa İstanbul (BIST) Başkanı, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Başkanı ekonomi bürokratlarının alenen yalan söylemesi ise 81 milyonu fakirleştirdi, tarihin en ağır buhranına sürükledi.
OHAL’de iktidarın her nevi baskı ve tehdidine rağmen ekonominin seyri hakkında makul ve objektif tespitlerini dile getiren Prof. Acemoğlu ve Prof. Gürkaynak gibi nadide isimlerin kıymeti bu dönem geride kaldığında daha iyi idrak edilecek.
Bunu madalya almak için yapmıyorlar, mesleklerinin hakkını veriyorlar o kadar.
medyascope.tv’nin sosyal medya üzerinden yaptığı yayına katılan iki profesör Türkiye’de iktisadî (ekonomik) krizin giderek ağırlaştığında hem fikir.
BAZI ŞİRKETLERİN BATMASINA MANİ OLAMAYACAĞIZ
Akademik çalışmalarına MIT’de devam eden Profesör Acemoğlu, Türkiye’nin bulunduğu noktadan kriz yaşamadan çıkamayacağını kaydetti.
Ekonominin her halükârda küçüleceğine dikkat çeken Acemoğlu, “Şu anda ekonominin negatife girmesi engellenemez boyutta. Umarım sistemik krizi görmeyiz. Ama bazı şirketlerin batmasına, işsizliğin artmasına mani olamayacağız.” tespitinde bulundu.
Acemoğlu’nun programda anlattıkları arasından teşhise dair şu satırları not aldım:
*Şu anda yaşadığımız problemler daha önceden birikmiş olan dengesizliklerin bir sonucu.
*Burada en önemli mesele kaliteli büyümeden mahrum olunmasıdır.
*Büyüme odaklarının yanlış taraflarda bulunması.
*Türkiye’nin son 10 yıldaki büyümesi üretkenliğe dayalı olmadı.
*Özellikle inşaat sektörü ve tüketim üzerinden gelen bir büyüme.
*Böyle büyümeler genelikle dengesizliklere sebebiyet veriyor.
Daron Acemoğlu ekonomiyi bitap düşüren hastalığın tedavi metodunu da aktardı:
*Yatırımlar artmalı.
*TL’nin değer kaybetmesini durdurmak lazım.
*Enflasyonu kontrol altında tutmalıyız.
*Türk ekonomisinin yapısını çok kapsamlı düşünerek doğru yatırımı nasıl arttıracağımızı düşünmek lazım.
*OHAL, Türkiye demokrasisinin derinliğini kaybetmesine sebep oldu.
*Korku, kutuplaşma, özgürlüklerin azalması siyasetçilerin üzerinde olan denetimin etkisini kaybetmesi… Bütün bu menfi gidişin yaşandığı OHAL tüm gücü tek elde topluyor.
YATIRIM YAPILMIYOR, ÇÜNKÜ MEMLEKET YAŞANILAMAZ HALDE
Prof. Dr. Refet Gürkaynak da Türkiye’nin yatırıma en fazla ihtiyaç duyduğu dönemde sermayenin inadına yapar gibi niçin yurt dışına çıktığını izah etti.
Gürkaynak, “Şu yatırım yapılmamasının sebebi yüksek faizler falan değil, memleketin bayağı yaşanılmaz bir hale gelmesidir.” ifadeleri ile demokrasi ve hukuktan uzaklaşmanın yatırım ortamını nasıl bozduğunu gözler önüne serdi.
Memleketin durgunluğa girdiğinin aşikâr olduğunu belirten Gürkaynak da şu hususlara dikkat çekti:
*Canımızın çok acıyacağı kesin.
*Memleketin şu andaki durumundan bahsederken iç karartmadan bahsetmek mümkün değil.
*Döviz kurunun bu seviyelerde olmaması için enflasyonun kontrol altında olması lazım, bunun için de Merkez Bankası’nın (TCMB) işini yapabilmesi gerekiyor.
*Sürekli idare edilecek adımlar atılıyor. İdare ediyoruz, idare ediyoruz. Şimdi idare edemeyeceğiz noktaya geldik.
*Yargıyı boyunduruk altına almak yargı bağımsızlığını sağlamaktan daha zordur.
*Basını baskı altına almak, “Çıkın bildiğinizi konuşun.” demekten daha zordur.
DOLAR BAYRAM TATİLİ BİLE DİNLEMİYOR
Türkiye’de herkes için deniz bitti. En riskli iki ya da üç memleketten biri olarak gösterildiğimiz hakikatini artık görelim ve biran evvel tedbir alalım.
Ramazan Bayramı münasebetiyle piyasalar kapalı olduğu halde TL, haricimizdeki piyasalarda mum gibi eriyor.
4 Haziran’da ‘En kritik hafta’ başlıklı makalede (http://www.tr724.com/en-kritik-hafta/) seçime kadar Türkiye’yi zor günlerin beklediğini ifade etmiştim.
ABD Merkez Bankası (Fed) ile Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) para musluğunu kısacaklarını ve bu temayülden en fazla TL’nin zarar göreceğini belirtmiştim.
Maalesef her geçen gün ekonomiye dair endişelerimizde haklı çıkacak yeni çöküşleri müşahede ediyoruz.
SEÇİM AREFESİNDE NE OLACAK?
Seçim arefesindeki son haftada neler olacağını birebir tahmin etmem mümkün değil. Ufukta umut ve moral namına bir veri görünmüyor.
Parası 5 ayda yüzde 27 devalüe olmuş, dev şirketleri ‘konkordato’ ilan etmeye başlamış bir memlekette iktidarın en iddialı seçim vaadi millet kıraathanesinde bedava çay-kek oldu.
Sadece bu vaat bile iktidarın 16 senenin akabinde nasıl bir tükenmişlik sendromu yaşadığını gösterdi.
Müesses nizamın fazla ümit vaat etmediği OHAL ikliminde seçimden evvel nelerin olmayacağından ismim kadar eminim: Dolar, euro, sterlin düşmeyecek, Borsa İstanbul düştüğü yerden doğrulamayacak, faizler inmeyecek…
En iyi ihtimalle yatay seyir ‘bekle gör’ tavrı ile izah edilecek. Büyük fonlar seçimi müteakip daha net tavır ortaya koyacak.
454 milyar dolar alacakları var ve tamamen batmasını istemiyorlar.
MOTOR ISINDI, ŞOFÖR ORALI DEĞİL
Esasında yabancılar ekonomi motorunun her an conta yakacak kadar ısındığının farkında.
Motor adeta homurdanırken duymazdan gelen şoför aynı da kalsa değişse de bu arabanın acilen sağa çekilmesi şart. Zira istim üzerinde kullanıldığı için silindirleri aşındı.
Daha fazla trafikte kalması herkesin can emniyetini tehdit edecek. Frenlerin tutmaması da cabası…
Mümkünse bir çekici ile en yakın tamirhaneye yahut yetkili servise nakledilmesi ve orada A’dan Z’ye muayene edilmesinden başka ikinci bir yol yok.
Aşırı zorlama, hor kullanma, miadını doldurma, metal yorgunluğu gibi sebeplerle nice parçanın değiştirilmesi mecburiyeti hasıl oldu.
Arabanın garanti müddeti dolduğu için işçilik, parça, tamir ve bakım masraflarının hepsi bize ait olacak.
Hasıl-ı kelâm krizde dibi henüz görmedik ve Refet hocanın ifadesi ile canımız çok yanacak.
TEBRİK:
“Bayram o bayram ola” mısraında tasvir edilen bayramlara hasret, buruk bir bayramı daha idrak ediyoruz.
En temel hakları ellerinden alınan yüz binler olarak kırgın, yorgun ve yaralıyız…
Yine de ümitvarız…
Mağduriyetlerin son bulduğu günlerin kapısını aralamamıza vesile olması niyazı ile Ramazan Bayramınızı tebrik ederim…
[Semih Ardıç] 16.6.2018 [TR724]
Olağanüstü Hal’in (OHAL) ilan edildiği 20 Temmuz 2016’dan bu yana giderek kesif hale gelen karanlıkta gazetecilerin, münevverlerin, baroların ve sivil toplum kuruluşlarının (STK) susması evvela düşünce ve ifade hürriyetini geriletti.
İKTİSATÇILARIN SUSMASININ MALİYETİ 81 MİLYONA
Akabinde diğer temel hak ve hürriyetlerin altı oyuldu. İktisatçıların susması, Borsa İstanbul (BIST) Başkanı, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Başkanı ekonomi bürokratlarının alenen yalan söylemesi ise 81 milyonu fakirleştirdi, tarihin en ağır buhranına sürükledi.
OHAL’de iktidarın her nevi baskı ve tehdidine rağmen ekonominin seyri hakkında makul ve objektif tespitlerini dile getiren Prof. Acemoğlu ve Prof. Gürkaynak gibi nadide isimlerin kıymeti bu dönem geride kaldığında daha iyi idrak edilecek.
Bunu madalya almak için yapmıyorlar, mesleklerinin hakkını veriyorlar o kadar.
medyascope.tv’nin sosyal medya üzerinden yaptığı yayına katılan iki profesör Türkiye’de iktisadî (ekonomik) krizin giderek ağırlaştığında hem fikir.
BAZI ŞİRKETLERİN BATMASINA MANİ OLAMAYACAĞIZ
Akademik çalışmalarına MIT’de devam eden Profesör Acemoğlu, Türkiye’nin bulunduğu noktadan kriz yaşamadan çıkamayacağını kaydetti.
Ekonominin her halükârda küçüleceğine dikkat çeken Acemoğlu, “Şu anda ekonominin negatife girmesi engellenemez boyutta. Umarım sistemik krizi görmeyiz. Ama bazı şirketlerin batmasına, işsizliğin artmasına mani olamayacağız.” tespitinde bulundu.
Acemoğlu’nun programda anlattıkları arasından teşhise dair şu satırları not aldım:
*Şu anda yaşadığımız problemler daha önceden birikmiş olan dengesizliklerin bir sonucu.
*Burada en önemli mesele kaliteli büyümeden mahrum olunmasıdır.
*Büyüme odaklarının yanlış taraflarda bulunması.
*Türkiye’nin son 10 yıldaki büyümesi üretkenliğe dayalı olmadı.
*Özellikle inşaat sektörü ve tüketim üzerinden gelen bir büyüme.
*Böyle büyümeler genelikle dengesizliklere sebebiyet veriyor.
Daron Acemoğlu ekonomiyi bitap düşüren hastalığın tedavi metodunu da aktardı:
*Yatırımlar artmalı.
*TL’nin değer kaybetmesini durdurmak lazım.
*Enflasyonu kontrol altında tutmalıyız.
*Türk ekonomisinin yapısını çok kapsamlı düşünerek doğru yatırımı nasıl arttıracağımızı düşünmek lazım.
*OHAL, Türkiye demokrasisinin derinliğini kaybetmesine sebep oldu.
*Korku, kutuplaşma, özgürlüklerin azalması siyasetçilerin üzerinde olan denetimin etkisini kaybetmesi… Bütün bu menfi gidişin yaşandığı OHAL tüm gücü tek elde topluyor.
YATIRIM YAPILMIYOR, ÇÜNKÜ MEMLEKET YAŞANILAMAZ HALDE
Prof. Dr. Refet Gürkaynak da Türkiye’nin yatırıma en fazla ihtiyaç duyduğu dönemde sermayenin inadına yapar gibi niçin yurt dışına çıktığını izah etti.
Gürkaynak, “Şu yatırım yapılmamasının sebebi yüksek faizler falan değil, memleketin bayağı yaşanılmaz bir hale gelmesidir.” ifadeleri ile demokrasi ve hukuktan uzaklaşmanın yatırım ortamını nasıl bozduğunu gözler önüne serdi.
Memleketin durgunluğa girdiğinin aşikâr olduğunu belirten Gürkaynak da şu hususlara dikkat çekti:
*Canımızın çok acıyacağı kesin.
*Memleketin şu andaki durumundan bahsederken iç karartmadan bahsetmek mümkün değil.
*Döviz kurunun bu seviyelerde olmaması için enflasyonun kontrol altında olması lazım, bunun için de Merkez Bankası’nın (TCMB) işini yapabilmesi gerekiyor.
*Sürekli idare edilecek adımlar atılıyor. İdare ediyoruz, idare ediyoruz. Şimdi idare edemeyeceğiz noktaya geldik.
*Yargıyı boyunduruk altına almak yargı bağımsızlığını sağlamaktan daha zordur.
*Basını baskı altına almak, “Çıkın bildiğinizi konuşun.” demekten daha zordur.
DOLAR BAYRAM TATİLİ BİLE DİNLEMİYOR
Türkiye’de herkes için deniz bitti. En riskli iki ya da üç memleketten biri olarak gösterildiğimiz hakikatini artık görelim ve biran evvel tedbir alalım.
Ramazan Bayramı münasebetiyle piyasalar kapalı olduğu halde TL, haricimizdeki piyasalarda mum gibi eriyor.
4 Haziran’da ‘En kritik hafta’ başlıklı makalede (http://www.tr724.com/en-kritik-hafta/) seçime kadar Türkiye’yi zor günlerin beklediğini ifade etmiştim.
ABD Merkez Bankası (Fed) ile Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) para musluğunu kısacaklarını ve bu temayülden en fazla TL’nin zarar göreceğini belirtmiştim.
Maalesef her geçen gün ekonomiye dair endişelerimizde haklı çıkacak yeni çöküşleri müşahede ediyoruz.
SEÇİM AREFESİNDE NE OLACAK?
Seçim arefesindeki son haftada neler olacağını birebir tahmin etmem mümkün değil. Ufukta umut ve moral namına bir veri görünmüyor.
Parası 5 ayda yüzde 27 devalüe olmuş, dev şirketleri ‘konkordato’ ilan etmeye başlamış bir memlekette iktidarın en iddialı seçim vaadi millet kıraathanesinde bedava çay-kek oldu.
Sadece bu vaat bile iktidarın 16 senenin akabinde nasıl bir tükenmişlik sendromu yaşadığını gösterdi.
Müesses nizamın fazla ümit vaat etmediği OHAL ikliminde seçimden evvel nelerin olmayacağından ismim kadar eminim: Dolar, euro, sterlin düşmeyecek, Borsa İstanbul düştüğü yerden doğrulamayacak, faizler inmeyecek…
En iyi ihtimalle yatay seyir ‘bekle gör’ tavrı ile izah edilecek. Büyük fonlar seçimi müteakip daha net tavır ortaya koyacak.
454 milyar dolar alacakları var ve tamamen batmasını istemiyorlar.
MOTOR ISINDI, ŞOFÖR ORALI DEĞİL
Esasında yabancılar ekonomi motorunun her an conta yakacak kadar ısındığının farkında.
Motor adeta homurdanırken duymazdan gelen şoför aynı da kalsa değişse de bu arabanın acilen sağa çekilmesi şart. Zira istim üzerinde kullanıldığı için silindirleri aşındı.
Daha fazla trafikte kalması herkesin can emniyetini tehdit edecek. Frenlerin tutmaması da cabası…
Mümkünse bir çekici ile en yakın tamirhaneye yahut yetkili servise nakledilmesi ve orada A’dan Z’ye muayene edilmesinden başka ikinci bir yol yok.
Aşırı zorlama, hor kullanma, miadını doldurma, metal yorgunluğu gibi sebeplerle nice parçanın değiştirilmesi mecburiyeti hasıl oldu.
Arabanın garanti müddeti dolduğu için işçilik, parça, tamir ve bakım masraflarının hepsi bize ait olacak.
Hasıl-ı kelâm krizde dibi henüz görmedik ve Refet hocanın ifadesi ile canımız çok yanacak.
TEBRİK:
“Bayram o bayram ola” mısraında tasvir edilen bayramlara hasret, buruk bir bayramı daha idrak ediyoruz.
En temel hakları ellerinden alınan yüz binler olarak kırgın, yorgun ve yaralıyız…
Yine de ümitvarız…
Mağduriyetlerin son bulduğu günlerin kapısını aralamamıza vesile olması niyazı ile Ramazan Bayramınızı tebrik ederim…
[Semih Ardıç] 16.6.2018 [TR724]
Bardak dolu mu, boş mu? [Levent Kenez]
Yıllarca muhafazakarların dilinden düşmeyen bir replik vardı: Açık oy gizli sayım. Tek parti döneminin usulsüzlüklerine karşı verilen en bariz örneklerden bir tanesiydi. Ama sene 1946’ydı. Diktatörlükten göreceli demokrasiye geçişin sancılarıydı. Gücü paylaşmak istemeyen cumhuriyet elitlerinin göstermelik sandık oyunlarından bir tanesiydi.
Sene oldu 2018, bir arpa boyu yol gitmemişiz. Tek fark muktedirler yer değiştirmiş. Yine tek parti dönemi. Adliye, polis, asker, istihbarat bir kişinin emrinde. Tek partinin oluşturduğu çıkar grubunun işadamından bürokratına, gazetecisinden esnafına, türkücüsünden aktristine herkes düzen değişmesin diye varını yoğunu sergiliyor. Adileştikçe adileşiyor.
Tek partinin başındaki lider sandıklara hakim olmaktan bahsediyor. Ne demek istediği açık. Seçimi başlamadan bitirmekten bahsediyor. Bu, yüzlerce kişinin katıldığı toplantıda sızacağını bile bile söylemek zorunda kaldığı. Kapalı kapılar arkasında kim bilir başka neler konuşuyorlar, neler yaptılar.
Türkiye’nin en büyük 3. partisinin lideri, ayağına dolaşıyor diye hapiste. Referandumdan önce içeriye attı hala çıkartmıyor. Beslemelerinden bir tanesi “Sıkıysa çıkarın” diyor. Mahkemeymiş, hakimmiş, savcıymış hikaye. Birçok kişi adamın cumhurbaşkanı adayı olduğunu oy vermeye gittiğinde fotoğrafını görünce öğrenecek. Bir tek saniye yer verdirtmiyorlar medyalarında.
Milyonlarca seçmeni temsil eden partinin baraj altında kalmasının ayak oyunları yapılıyor. Bir seçimi kazanmak için ülkenin bölünmesine bile razılar.
Bağrından çıkıp geldikleri partinin lideri onlarla işbirliği yapmadı diye neredeyse linç edilecek. Adamın ahir ömründe yemediği küfür kalmadı. İş ikinci tura kalırsa hali yaman.
Bir önceki seçimde biraz yalpalayınca ülke kan gölüne dönmüştü. Öldüre öldüre tekrar geri geldiler. En çok korktuğu orduyu hadım etmek için kendi darbesini bile yaptı. Destekçileri silahlarla poz veriyor. Ellerinde devletin dağıttığı silahlarla.
Seçimdeki ortağı, mafya liderlerinin serbest kalmasını kendisine tek amaç edinmiş, kandan savaştan bahseden bir başka siyasetçi. O da sokakta kendileri adına kan dökecek adam arayışında. İşin nereye gittiğinin farkında.
Ülkenin tadı tuzu yok. Kutuplaşma çok naif bir kelime. Her Allah’ın günü yandaşlarına diğer kesimin ne kadar hain, terörist, dinsiz, ateist, çıkarcı, işbirlikçi, Haçlı uşağı, İsrail ajanı, CIA köpeği, bölücü olduğunu söyleyip duruyor. Mazotu döktükçe döktü, iş gerektiğinde bir kibrite kalsın istiyor.
Halk desen çoktan kaybetti. İyiliğinden başka bir şeyini görmediği komşunu ihbar etmekle meşgul. Onbinlerce masum insanın hapishanelerde işkence altında çürümesinden bir rahatsızlığı yok. Yavrusunun cesedini günlerce buzdolabında saklayan anneden rahatsız olmadığı gibi. Kokuşmuşluk, ahlaksızlık, adam sendecilik adiyattan oldu. Artık yazan kimse kalmadı diye bir çok rezaletten habersizmiş gibi duymamış gibi yapıyor.
Din bu topraklardaki en hazin günlerini yaşıyor. Bir cazibesi kalmadığı gibi büyük bir kitle artık dinden, diyanetten bir tek söz duymak dahi istemiyor.
Ekonomi durmadan ertelenen krizine doğru gidiyor. Kasa tam takır. Sermaye kaçmış, yeni sermaye gelmiyor. Çöpten yemek toplayanları bir de zabıta dövüyor.
Dış politika fecaat. Dünyaya nizam verdiğini sanan, dalga geçilen Ortadoğu ülkesinden hallice. Hepsine küfredip, hepsine ihale vermekle meşgul. Kriz yaşadığımızın elini öpüyoruz.
Her gün durmadan yalan söyleyen, koltuğu uğruna gençlerin kanını dökmekten çekinmeyen, herkese hakaretler yağdıran, kendine saray yaptırmış bu adamı ülkenin yarısı destekliyor. Ya da öyle biliyoruz. Bu kadar zulümden sonra ülkenin başına bir felaket geleceğini düşünenler yanılıyor. Bu ülkenin başına gelen gelmiş zaten. Muhaliflerin umudu oyu hileli oyların %49’a düşmesi. Acınası hale bak. Baştaki o kadar ceberut ki rakibinin 32 dişli gülümsemesi umut oluyor insanlara.
Koltuktan indiği zaman en kötüsünden hapse girecek adamın seçimi kaybedip kenara çekilmek gibi bir düşüncesi yok zaten. ‘Sana ve ailene ölene kadar dokunulmazlık. Paranda sende kalsın’ diye garanti versen bile etrafındaki beslemeler pes etmesine müsade etmez. Zalim olduğu kadar zavallı aslında.
Muhalefet dediğini de biraz kazısan ırkçısından kontgerillasına, bugünlerin müsebbibi eski vesayetçiler. Bugünküsü kötülükte sınır tanımadığı için ehven oldular. Biraz iktidarda kalsalar bugünkünün yaptığından farklısını yapmayacaklar. Mağdurlar değişecek sadece.
Bayram bayram içimiz kararsın diye değil bu yazılanlar. Çok kaba hatları ile bugün yaşadıklarımız. Tarih yazıldığında ‘Ya siz neler yaşamışsınız?’ denecek şeyler. Türkiye’de yaşayıp cehenneme düşen adamın cennete geldiğini zannettiği karikatür misali.
Türkiye en zor işi deniyor. Seçim sandığında, oyları kendisi sayacak bir diktatörden kurtulmanın hayalini kuruyor.
Daha dün kimin ne olduğunu bile bilemediği, öğrenemediği bir çatışmada hastaneye gelen yaralıların birini kafasına yangın tüpü vurarak öldürdüler. Bir diğeri sedyede kurşunlanmış.
Seçimi kazansa tescilli, cilalı diktatörlük; kaybetse ‘Bana oyun yaptılar, hile var’ diye ülkeyi yakacak. Durum bundan ibaret. Ve mesele tek bir kişinin gidip gitmeme meselesi değil.
Peki ne olacak?
En iyi senaryo, bir mucize gerçekleşecek ve Türkiye dünya tarihine geçecek. Korkulanlar olmayacak. Ülke zaman içinde normalleşecek.
İyi senaryo bugün gıpta ile baktığımız ülkelerin yaşadıklarını yaşarız. Yüzyıl süren mezhep savaşları, iç savaşlar, etnik kavgalar, kanlı iki büyük dünya savaşları sonucunda büyük bedeller ödeyerek geldikleri noktaya benzer tünelden hızlı çekim geçerek gideriz. Uzun vadede aynı yere doğru evrilmemiz, kavgadan yorulup birbirimizi dövmeden yaşamanın daha kolay ve mümkün olabileceğini idrak edip etmemize de bağlı biraz. Ve elbette Ortadoğu ülkesi olduğumuz için “tamam yeter, herkes evine” diye son düdüğü çalacak iradeye.
Türkiye için yakın gelecek yarısı boş yarısı dolu bir bardak değil. Türkiye’nin bardağındaki suyu çok azaldı. Eğer o azıcık suyun verdiği umut, dünyadaki dengeler, ‘bu ülkede her an herşey olabilir’ tılsımı galip gelirse, çok büyük bedeller ödemenin kenarından belki döner, virajı alırız. Yoksa epey karanlık günler bekliyor bizi.
Hepsinden ötesi; filmin sonunda mazlumların ahı, şahı nasıl indirecek ona tanıklık edeceğiz.
[Levent Kenez] 16.6.2018 [TR724]
Sene oldu 2018, bir arpa boyu yol gitmemişiz. Tek fark muktedirler yer değiştirmiş. Yine tek parti dönemi. Adliye, polis, asker, istihbarat bir kişinin emrinde. Tek partinin oluşturduğu çıkar grubunun işadamından bürokratına, gazetecisinden esnafına, türkücüsünden aktristine herkes düzen değişmesin diye varını yoğunu sergiliyor. Adileştikçe adileşiyor.
Tek partinin başındaki lider sandıklara hakim olmaktan bahsediyor. Ne demek istediği açık. Seçimi başlamadan bitirmekten bahsediyor. Bu, yüzlerce kişinin katıldığı toplantıda sızacağını bile bile söylemek zorunda kaldığı. Kapalı kapılar arkasında kim bilir başka neler konuşuyorlar, neler yaptılar.
Türkiye’nin en büyük 3. partisinin lideri, ayağına dolaşıyor diye hapiste. Referandumdan önce içeriye attı hala çıkartmıyor. Beslemelerinden bir tanesi “Sıkıysa çıkarın” diyor. Mahkemeymiş, hakimmiş, savcıymış hikaye. Birçok kişi adamın cumhurbaşkanı adayı olduğunu oy vermeye gittiğinde fotoğrafını görünce öğrenecek. Bir tek saniye yer verdirtmiyorlar medyalarında.
Milyonlarca seçmeni temsil eden partinin baraj altında kalmasının ayak oyunları yapılıyor. Bir seçimi kazanmak için ülkenin bölünmesine bile razılar.
Bağrından çıkıp geldikleri partinin lideri onlarla işbirliği yapmadı diye neredeyse linç edilecek. Adamın ahir ömründe yemediği küfür kalmadı. İş ikinci tura kalırsa hali yaman.
Bir önceki seçimde biraz yalpalayınca ülke kan gölüne dönmüştü. Öldüre öldüre tekrar geri geldiler. En çok korktuğu orduyu hadım etmek için kendi darbesini bile yaptı. Destekçileri silahlarla poz veriyor. Ellerinde devletin dağıttığı silahlarla.
Seçimdeki ortağı, mafya liderlerinin serbest kalmasını kendisine tek amaç edinmiş, kandan savaştan bahseden bir başka siyasetçi. O da sokakta kendileri adına kan dökecek adam arayışında. İşin nereye gittiğinin farkında.
Ülkenin tadı tuzu yok. Kutuplaşma çok naif bir kelime. Her Allah’ın günü yandaşlarına diğer kesimin ne kadar hain, terörist, dinsiz, ateist, çıkarcı, işbirlikçi, Haçlı uşağı, İsrail ajanı, CIA köpeği, bölücü olduğunu söyleyip duruyor. Mazotu döktükçe döktü, iş gerektiğinde bir kibrite kalsın istiyor.
Halk desen çoktan kaybetti. İyiliğinden başka bir şeyini görmediği komşunu ihbar etmekle meşgul. Onbinlerce masum insanın hapishanelerde işkence altında çürümesinden bir rahatsızlığı yok. Yavrusunun cesedini günlerce buzdolabında saklayan anneden rahatsız olmadığı gibi. Kokuşmuşluk, ahlaksızlık, adam sendecilik adiyattan oldu. Artık yazan kimse kalmadı diye bir çok rezaletten habersizmiş gibi duymamış gibi yapıyor.
Din bu topraklardaki en hazin günlerini yaşıyor. Bir cazibesi kalmadığı gibi büyük bir kitle artık dinden, diyanetten bir tek söz duymak dahi istemiyor.
Ekonomi durmadan ertelenen krizine doğru gidiyor. Kasa tam takır. Sermaye kaçmış, yeni sermaye gelmiyor. Çöpten yemek toplayanları bir de zabıta dövüyor.
Dış politika fecaat. Dünyaya nizam verdiğini sanan, dalga geçilen Ortadoğu ülkesinden hallice. Hepsine küfredip, hepsine ihale vermekle meşgul. Kriz yaşadığımızın elini öpüyoruz.
Her gün durmadan yalan söyleyen, koltuğu uğruna gençlerin kanını dökmekten çekinmeyen, herkese hakaretler yağdıran, kendine saray yaptırmış bu adamı ülkenin yarısı destekliyor. Ya da öyle biliyoruz. Bu kadar zulümden sonra ülkenin başına bir felaket geleceğini düşünenler yanılıyor. Bu ülkenin başına gelen gelmiş zaten. Muhaliflerin umudu oyu hileli oyların %49’a düşmesi. Acınası hale bak. Baştaki o kadar ceberut ki rakibinin 32 dişli gülümsemesi umut oluyor insanlara.
Koltuktan indiği zaman en kötüsünden hapse girecek adamın seçimi kaybedip kenara çekilmek gibi bir düşüncesi yok zaten. ‘Sana ve ailene ölene kadar dokunulmazlık. Paranda sende kalsın’ diye garanti versen bile etrafındaki beslemeler pes etmesine müsade etmez. Zalim olduğu kadar zavallı aslında.
Muhalefet dediğini de biraz kazısan ırkçısından kontgerillasına, bugünlerin müsebbibi eski vesayetçiler. Bugünküsü kötülükte sınır tanımadığı için ehven oldular. Biraz iktidarda kalsalar bugünkünün yaptığından farklısını yapmayacaklar. Mağdurlar değişecek sadece.
Bayram bayram içimiz kararsın diye değil bu yazılanlar. Çok kaba hatları ile bugün yaşadıklarımız. Tarih yazıldığında ‘Ya siz neler yaşamışsınız?’ denecek şeyler. Türkiye’de yaşayıp cehenneme düşen adamın cennete geldiğini zannettiği karikatür misali.
Türkiye en zor işi deniyor. Seçim sandığında, oyları kendisi sayacak bir diktatörden kurtulmanın hayalini kuruyor.
Daha dün kimin ne olduğunu bile bilemediği, öğrenemediği bir çatışmada hastaneye gelen yaralıların birini kafasına yangın tüpü vurarak öldürdüler. Bir diğeri sedyede kurşunlanmış.
Seçimi kazansa tescilli, cilalı diktatörlük; kaybetse ‘Bana oyun yaptılar, hile var’ diye ülkeyi yakacak. Durum bundan ibaret. Ve mesele tek bir kişinin gidip gitmeme meselesi değil.
Peki ne olacak?
En iyi senaryo, bir mucize gerçekleşecek ve Türkiye dünya tarihine geçecek. Korkulanlar olmayacak. Ülke zaman içinde normalleşecek.
İyi senaryo bugün gıpta ile baktığımız ülkelerin yaşadıklarını yaşarız. Yüzyıl süren mezhep savaşları, iç savaşlar, etnik kavgalar, kanlı iki büyük dünya savaşları sonucunda büyük bedeller ödeyerek geldikleri noktaya benzer tünelden hızlı çekim geçerek gideriz. Uzun vadede aynı yere doğru evrilmemiz, kavgadan yorulup birbirimizi dövmeden yaşamanın daha kolay ve mümkün olabileceğini idrak edip etmemize de bağlı biraz. Ve elbette Ortadoğu ülkesi olduğumuz için “tamam yeter, herkes evine” diye son düdüğü çalacak iradeye.
Türkiye için yakın gelecek yarısı boş yarısı dolu bir bardak değil. Türkiye’nin bardağındaki suyu çok azaldı. Eğer o azıcık suyun verdiği umut, dünyadaki dengeler, ‘bu ülkede her an herşey olabilir’ tılsımı galip gelirse, çok büyük bedeller ödemenin kenarından belki döner, virajı alırız. Yoksa epey karanlık günler bekliyor bizi.
Hepsinden ötesi; filmin sonunda mazlumların ahı, şahı nasıl indirecek ona tanıklık edeceğiz.
[Levent Kenez] 16.6.2018 [TR724]
Erdoğan dikta rejimi düştü düşüyor!.. [Bülent Keneş]
Kulağa ne kadar da hoş geliyor değil mi? Ama kazın ayağı pek öyle değil. Kuraldır, seçimle ya da demokrasinin zaaf ve imkanlarını kullanarak gelmiş olsalar bile diktatörler demokratik yollardan ve hele hele seçimle gitmezler. Gidemezler…
Ayakta ve işler halde tutmak için sonu gelmeyen bir mücadeleye ihtiyaç duyan demokrasiyi, hukuk devletini, temel hak ve özgürlükleri savunacak ‘militan demokrasi’lerin olmadığı yerlerde, tüm kurum ve kurallarıyla en kamil şekilde yerleşmiş demokrasilerin bile otoriter bir rejime dönüşme riski hep vardır. Gerçek bir demokrasi olma yolunda ilerlediği bir aşamada Türkiye’nin başına gelen de budur.
Yavaş yavaş ısınan bir kazan suya atılmış kurbağa analojisinde olduğu gibi pasif kitlelerin neme lazımcılığı ve hatta muhalif gördüklerinin başına gelenler karşısında “oh olsun”cuklukları sayesinde göz göre göre yerleşen Erdoğan dikta rejiminden hafif bedellerle kurtulmanının yolu maalesef yoktur. Kurtulmak için bugüne kadar ödenen bedellerin belki kat be kat fazlasını göze almak gerekir. Halkın önüne kendi kurallarıyla bizzat kendisinin koyduğu hileli seçim sandığının böyle bir şeyi temin edebileceğini söylemenin de mümkünü yoktur.
DİKTATÖRLER KAYBEDECEKLERİ BİR SEÇİMİ ASLA YAPMAZLAR
Diktatörlüklerde yine bir kuraldır: Kaybedebilecekleri seçimleri asla yapmazlar. Bu elbette ki, göstermelik seçimler yapmayacakları anlamına gelmez. Yapacakları ne adil ne de özgür olma ihtimali bulunan çakma seçimlerin sonuçları, bilimsel ve hukuki üçkağıtçılıktaki ifadesiyle, bir nevi “ex post facto”dur. Yani, baştan belli olan sonuçları diktatör lehine garanti edilmiştir. Zaten diktatörlüklerde önemli olan göstermelik seçimlerde oyların kim tarafından ve nasıl kullanıldığı değil, kim tarafından ve nasıl sayıldığıdır.
Türkiye’deki cari rejim ahlak ve kural tanımaz adi bir diktatörlük olmasaydı şayet, seçimlere günler kala oluşan muazzam siyasi atmosferden, muhalif kesimlerdeki yüksek motivasyondan ve kitleleri hareketlendiren etkili mobilizasyondan, psikolojik hakimiyetten, moral ve söylem üstünlüğünden ve yıllar sonra ilk kez gündem oluşturma kabiliyetinden belki umutlu olabilirdik.
Gırtlağına kadar suça batmış İslamofaşist Erdoğan ve çevresinin her şeye rağmen usulünce iktidarı devretme lüksü azıcık kalabilmiş olsaydı şayet, hiç boş bırakmadığı meydanlarda ve ekranlarda kendi adını bile hedef alacak ölçüde şuursuz çırpınışlarına, milli damarları lüzumsuz ölçüde kabarık kitlelerde hep karşılığı olan bir heyecan dalgalanması yaratarak seçimleri manüple etmek amacıyla kurguladığı kanlı askeri operasyonlardan bile umduğunu bulamayışına bakıp belki ‘Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz,” da diyebilirdik.
Ülkedeki cari sistem tipik bir diktatörlük olmasaydı şayet, dolar karşısında artık dikiş tutmayan Türk Lirası’nın, koşar adım artarak Erdoğan’a çıkardığı ne kadar ifrazat varsa bir bir yalatan faizlerin, artan işsizliğin, yükselen enflasyon ve hayat pahalılığının doğal olarak halkta oluşturması beklenen tepkilerin sandık yoluyla iktidardakileri alaşağı etmesini bekleyebilir ve “Erdoğan’ın gitmesinin artık eli kulağındadır,” diyebilirdik belki.
Ülkede çoğulcu ve demokratik bir medya olsaydı şayet, halkın belki gerçekleri olduğu gibi görmesi sağlanabilir ve ona göre tavır belirlemesi temin edilebilir ve sandıklardan bunu uygun bir sonuç beklenebilirdi belki. Ama ne yazık ki, medyanın yüzde 90’dan fazlasını borazanı haline getiren Erdoğan böyle bir şeye imkan bırakmadı. Hele hele adi bir maşa gibi kullandığı yargı üzerinden uyguladığı ağır sansür şartları göz önüne alındığında bu propagandanın etkisini sıfırlamanın hiç de kolay olmadığı görülüyor.
RAKİBİNİ CEZAEVİNDE TUTACAK KADAR ADİLEŞMEYİ GÖZE ALMAK
Bir yandan sahte vaatleri ardı ardına sıralayarak 7/24 pompaladığı boş umutlarla, sanal büyüklük ve güç gösterileri, yalanlar ve aldatmacalarla efsunladığı yandaş kitleleri, azıcık olsun bir tutarlılık çabasına girişmeksizin, aynı anda beka sorunuyla, parçalanmayla, yıkılmayla, yok olmayla ve dış güçlerle korkutmayı başarabildiği bir ortamda Erdoğan’ın kendi oyun planıyla önümüze koyduğu sandığın sonuçlarını başı boş bırakma ihtimaline bel bağlayabilmek fazlasıyla naif olmamız gerekiyor.
Cumhurbaşkanlığı yarışındaki rakibini cezaevine atacak kadar, işlettiği devasa sansür çarkı sayesinde diğer rakiplerinin sesinin duyulmasını engellemeye tenezzül edecek kadar, partilileriyle yaptığı gizli toplantılarda sandık başında seçim hileleri yapmaları talimatını verecek kadar, rakip adaylara oy verecek kitleleri tehdit edecek kadar adileşmeyi göze alan bir diktatörün, kurulmasından açılmasına ve sayılmasından sonuçlarının açıklanmasına kadar her şeyini kontrol ettiği sandıklardan aleyhine bir sonucun çıkmasına müsaade etmesini beklemek için Polyannna’dan da öte bir iyimserlikle malül olmak gerekir herhalde.
Her şeye rağmen, müesses hale gelerek kendisini konsolide etmiş bir diktatörlüğün, güdülenmesi için olağan koşullarında bile korkunç ve sofistike bir mekanizmanın işletilmesine ihtiyaç duyulan 80 milyonluk bir kalabalığın, bugün Türkiye’yi kasıp kavuran olağanüstü şartlar altında tüm hal ve hareketlerini, tepkilerini kontrol etmek hiç de kolay bir şey değildir. Böyle bir ortamda Erdoğan’ın sandıktaki çalma, çırpma ve hileyle yapacaklarını nötürleyecek bir sessiz tepkinin birikmiş olma ihtimali ise yüksektir. Bu tepkinin sandıklarda büyük bir gümbürtüyle patlaması ise oldukça muhtemeldir.
SİNMİŞ KİTLELERDE ALTTAN ALTA BİRİKEN TEPKİ SANDIKTA PATLAYABİLİR
1999’da yüzde 30’a yakın oy almış merhum Bülent Ecevit’in DSP’sinin bundan sadece 3 yıl sonra sandıklardan ancak yüzde 1’le çıkmış olduğu gerçeğini asla unutmamak gerekir. Baskı altında ve oluşturulan korku ikliminde sindirilmiş kitlelerin olağanüstü koşullar altında nasıl tepki vereceğini aşırı gürültülü kıytırık anketlerle ölçebilmek mümkün olmayabilir. Yani Erdoğan ne yaparsa yapsın sandıklardan istediği sonucu almasını engelleyecek, alttan alta birikmiş, sıkışarak gerilmiş patlamaya hazır büyük bir tepkiyle karşılaşabilir. Kapalı ve şeffaf olmayan, her şeyi baskı ve zulümle kontrol ettiğini sanan dikta rejimlerinin öngörülemez, tahmin edilemez olmaklığının bir neticesi de budur.
Yani sandıklardan yazı boyunca zikrettiğim gerekçelerin hilafına Erdoğan’ı, her geçen gün daha da çamurlaşma pahasına elinde tutmayı başardığı koltuğundan edecek bir sonuç da çıkabilir. Daha önce de bir yazımda ifade ettiğim gibi, asıl böyle bir durumda Erdoğan’ın neler yapabileceğine dair ürpermek ve tetikte olmak gerekir. Velev ki, ilk tur ya da ikinci turda yüzde 70’e 30 kaybedecek olsa bile, Erdoğan’ın kaybettiği iktidarı devretmemek için elinden geleni ardına koymayacağından kimin şüphesi var ki?
Faiz, enflasyon, işsizlik yükseliyor, Türk Lirası düşüyor, Türkiye’nin uluslararası bütün ölçüm ve sıralamalardaki yeri düşüyor, geleceğe dair umutlar düşüyor, güvenlik ve huzur düşüyor, ahlak ve adalet düşüyor, topyekün ülkenin itibarı düşüyor, Erdoğan ve çevresindekilerle birlikte kanına girdikleri yandaşlarının bile akıl ve ruh sağlığı düşüyor, morali düşüyor, tek marifetleri olan afili söz söyleme kabiliyetleri bile düşüyor… Her şey düşerken Erdoğan dikta rejiminin düşmesi elbette ki işin doğası gereği. Ama, dedik ya ‘kazın ayağı öyle değil…’
HAZIRLIKLARINI EN KÖTÜYE GÖRE YAPTIĞINDAN ŞÜPHENİZ OLMASIN
Normalde 17/25 Aralık 2013’te sadece iktidarı kaybetmekle kalmayıp yakınlarıyla birlikte cezaevini boylaması gereken, Suriye’de, Libya’da, Mısır ve Irak’ta işlediği insanlık suçlarından dolayı uluslararası mahkemelerde yargılanması icap eden Erdoğan şayet bugün hala iktidardaysa bunu şirretliğine borçlu. Yarın sandıktan kendisi için hezimet de çıksa, iyice ustalaştığı bu şirretlikle ne yapıp edip iktidarda kalmanın yollarına bakacaktır. Kirli iktidarını elinde tutmak için ne gerekiyorsa yapacaktır. Böyle bir durum için muhalefetin asla tahmin edemeyeceği kadar hazırdır. Erdoğan’ın tüm hazırlıklarını (kendisi için) en kötüye göre yaptığından kimsenin şüphesi olmasın.
İşte bu yüzden, 25 Haziran, olmadı 9 Temmuz çok büyük çalkantılara gebedir. Seçimlerin galibi hile/hurdayla da olsa Erdoğan’ın olması durumunda olacaklar bellidir. Türkiye için mevcut felaket biraz artarak devam edecektir. İstediği sonucu çıkarmaya yönelik tüm hazırlıklarına rağmen, kazai bir durumla, Erdoğan’ın sandıkta kaybetmesi durumunda ise olabilecekleri şimdiden tahmin etmenin imkanı yoktur. İlla genel geçer bir şeyler söylemek gerekirse Türkiye’nin değil düşmesi batması pahasına da olsa Erdoğan düşmez. Ülkeyi yakar yine düşmez. Düşemez…
Yine de umutsuzluğa gerek yok. Yeter ki, ilk kez ciddi bir umut olabilen muhalefet demokrasi ve hukuk adına hep birlikte hareket edebilsin… Yeter ki, sadece sandıktan başarıyla çıkmayı değil, sandık sonrası iktidar devrini garanti edebilecek araçları da şimdiden üretebilsin. Etkin iç ve dış dinamiklerle temase geçip bu geçişi sağlayabilecek bir altyapıyı oluşturabilsin… Bunlara kafa yoran, çaba harcayan bir muhalefet görüyorsanız umutlarınızı her şeye rağmen diri tutabilirsiniz…
Not: Zulüm altında inleyen; işleri aşları gasp edildiği için yoklukla mücadele eden; hapislerde, sürgünlerde çile çeken; evleri başlarına yıkılan ve tüm bu insanlık dışı zulümler karşısında en azından içi burkulan, yani insan kalabilen herkesin Ramazan Bayramı’nı kutlar, gelecek bayramı tüm mazlumlar için hakiki bir bayram kılmasını yüce Allah’tan can-ı gönülden niyaz ederim.
[Bülent Keneş] 16.6.2018 [TR724]
Ayakta ve işler halde tutmak için sonu gelmeyen bir mücadeleye ihtiyaç duyan demokrasiyi, hukuk devletini, temel hak ve özgürlükleri savunacak ‘militan demokrasi’lerin olmadığı yerlerde, tüm kurum ve kurallarıyla en kamil şekilde yerleşmiş demokrasilerin bile otoriter bir rejime dönüşme riski hep vardır. Gerçek bir demokrasi olma yolunda ilerlediği bir aşamada Türkiye’nin başına gelen de budur.
Yavaş yavaş ısınan bir kazan suya atılmış kurbağa analojisinde olduğu gibi pasif kitlelerin neme lazımcılığı ve hatta muhalif gördüklerinin başına gelenler karşısında “oh olsun”cuklukları sayesinde göz göre göre yerleşen Erdoğan dikta rejiminden hafif bedellerle kurtulmanının yolu maalesef yoktur. Kurtulmak için bugüne kadar ödenen bedellerin belki kat be kat fazlasını göze almak gerekir. Halkın önüne kendi kurallarıyla bizzat kendisinin koyduğu hileli seçim sandığının böyle bir şeyi temin edebileceğini söylemenin de mümkünü yoktur.
DİKTATÖRLER KAYBEDECEKLERİ BİR SEÇİMİ ASLA YAPMAZLAR
Diktatörlüklerde yine bir kuraldır: Kaybedebilecekleri seçimleri asla yapmazlar. Bu elbette ki, göstermelik seçimler yapmayacakları anlamına gelmez. Yapacakları ne adil ne de özgür olma ihtimali bulunan çakma seçimlerin sonuçları, bilimsel ve hukuki üçkağıtçılıktaki ifadesiyle, bir nevi “ex post facto”dur. Yani, baştan belli olan sonuçları diktatör lehine garanti edilmiştir. Zaten diktatörlüklerde önemli olan göstermelik seçimlerde oyların kim tarafından ve nasıl kullanıldığı değil, kim tarafından ve nasıl sayıldığıdır.
Türkiye’deki cari rejim ahlak ve kural tanımaz adi bir diktatörlük olmasaydı şayet, seçimlere günler kala oluşan muazzam siyasi atmosferden, muhalif kesimlerdeki yüksek motivasyondan ve kitleleri hareketlendiren etkili mobilizasyondan, psikolojik hakimiyetten, moral ve söylem üstünlüğünden ve yıllar sonra ilk kez gündem oluşturma kabiliyetinden belki umutlu olabilirdik.
Gırtlağına kadar suça batmış İslamofaşist Erdoğan ve çevresinin her şeye rağmen usulünce iktidarı devretme lüksü azıcık kalabilmiş olsaydı şayet, hiç boş bırakmadığı meydanlarda ve ekranlarda kendi adını bile hedef alacak ölçüde şuursuz çırpınışlarına, milli damarları lüzumsuz ölçüde kabarık kitlelerde hep karşılığı olan bir heyecan dalgalanması yaratarak seçimleri manüple etmek amacıyla kurguladığı kanlı askeri operasyonlardan bile umduğunu bulamayışına bakıp belki ‘Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz,” da diyebilirdik.
Ülkedeki cari sistem tipik bir diktatörlük olmasaydı şayet, dolar karşısında artık dikiş tutmayan Türk Lirası’nın, koşar adım artarak Erdoğan’a çıkardığı ne kadar ifrazat varsa bir bir yalatan faizlerin, artan işsizliğin, yükselen enflasyon ve hayat pahalılığının doğal olarak halkta oluşturması beklenen tepkilerin sandık yoluyla iktidardakileri alaşağı etmesini bekleyebilir ve “Erdoğan’ın gitmesinin artık eli kulağındadır,” diyebilirdik belki.
Ülkede çoğulcu ve demokratik bir medya olsaydı şayet, halkın belki gerçekleri olduğu gibi görmesi sağlanabilir ve ona göre tavır belirlemesi temin edilebilir ve sandıklardan bunu uygun bir sonuç beklenebilirdi belki. Ama ne yazık ki, medyanın yüzde 90’dan fazlasını borazanı haline getiren Erdoğan böyle bir şeye imkan bırakmadı. Hele hele adi bir maşa gibi kullandığı yargı üzerinden uyguladığı ağır sansür şartları göz önüne alındığında bu propagandanın etkisini sıfırlamanın hiç de kolay olmadığı görülüyor.
RAKİBİNİ CEZAEVİNDE TUTACAK KADAR ADİLEŞMEYİ GÖZE ALMAK
Bir yandan sahte vaatleri ardı ardına sıralayarak 7/24 pompaladığı boş umutlarla, sanal büyüklük ve güç gösterileri, yalanlar ve aldatmacalarla efsunladığı yandaş kitleleri, azıcık olsun bir tutarlılık çabasına girişmeksizin, aynı anda beka sorunuyla, parçalanmayla, yıkılmayla, yok olmayla ve dış güçlerle korkutmayı başarabildiği bir ortamda Erdoğan’ın kendi oyun planıyla önümüze koyduğu sandığın sonuçlarını başı boş bırakma ihtimaline bel bağlayabilmek fazlasıyla naif olmamız gerekiyor.
Cumhurbaşkanlığı yarışındaki rakibini cezaevine atacak kadar, işlettiği devasa sansür çarkı sayesinde diğer rakiplerinin sesinin duyulmasını engellemeye tenezzül edecek kadar, partilileriyle yaptığı gizli toplantılarda sandık başında seçim hileleri yapmaları talimatını verecek kadar, rakip adaylara oy verecek kitleleri tehdit edecek kadar adileşmeyi göze alan bir diktatörün, kurulmasından açılmasına ve sayılmasından sonuçlarının açıklanmasına kadar her şeyini kontrol ettiği sandıklardan aleyhine bir sonucun çıkmasına müsaade etmesini beklemek için Polyannna’dan da öte bir iyimserlikle malül olmak gerekir herhalde.
Her şeye rağmen, müesses hale gelerek kendisini konsolide etmiş bir diktatörlüğün, güdülenmesi için olağan koşullarında bile korkunç ve sofistike bir mekanizmanın işletilmesine ihtiyaç duyulan 80 milyonluk bir kalabalığın, bugün Türkiye’yi kasıp kavuran olağanüstü şartlar altında tüm hal ve hareketlerini, tepkilerini kontrol etmek hiç de kolay bir şey değildir. Böyle bir ortamda Erdoğan’ın sandıktaki çalma, çırpma ve hileyle yapacaklarını nötürleyecek bir sessiz tepkinin birikmiş olma ihtimali ise yüksektir. Bu tepkinin sandıklarda büyük bir gümbürtüyle patlaması ise oldukça muhtemeldir.
SİNMİŞ KİTLELERDE ALTTAN ALTA BİRİKEN TEPKİ SANDIKTA PATLAYABİLİR
1999’da yüzde 30’a yakın oy almış merhum Bülent Ecevit’in DSP’sinin bundan sadece 3 yıl sonra sandıklardan ancak yüzde 1’le çıkmış olduğu gerçeğini asla unutmamak gerekir. Baskı altında ve oluşturulan korku ikliminde sindirilmiş kitlelerin olağanüstü koşullar altında nasıl tepki vereceğini aşırı gürültülü kıytırık anketlerle ölçebilmek mümkün olmayabilir. Yani Erdoğan ne yaparsa yapsın sandıklardan istediği sonucu almasını engelleyecek, alttan alta birikmiş, sıkışarak gerilmiş patlamaya hazır büyük bir tepkiyle karşılaşabilir. Kapalı ve şeffaf olmayan, her şeyi baskı ve zulümle kontrol ettiğini sanan dikta rejimlerinin öngörülemez, tahmin edilemez olmaklığının bir neticesi de budur.
Yani sandıklardan yazı boyunca zikrettiğim gerekçelerin hilafına Erdoğan’ı, her geçen gün daha da çamurlaşma pahasına elinde tutmayı başardığı koltuğundan edecek bir sonuç da çıkabilir. Daha önce de bir yazımda ifade ettiğim gibi, asıl böyle bir durumda Erdoğan’ın neler yapabileceğine dair ürpermek ve tetikte olmak gerekir. Velev ki, ilk tur ya da ikinci turda yüzde 70’e 30 kaybedecek olsa bile, Erdoğan’ın kaybettiği iktidarı devretmemek için elinden geleni ardına koymayacağından kimin şüphesi var ki?
Faiz, enflasyon, işsizlik yükseliyor, Türk Lirası düşüyor, Türkiye’nin uluslararası bütün ölçüm ve sıralamalardaki yeri düşüyor, geleceğe dair umutlar düşüyor, güvenlik ve huzur düşüyor, ahlak ve adalet düşüyor, topyekün ülkenin itibarı düşüyor, Erdoğan ve çevresindekilerle birlikte kanına girdikleri yandaşlarının bile akıl ve ruh sağlığı düşüyor, morali düşüyor, tek marifetleri olan afili söz söyleme kabiliyetleri bile düşüyor… Her şey düşerken Erdoğan dikta rejiminin düşmesi elbette ki işin doğası gereği. Ama, dedik ya ‘kazın ayağı öyle değil…’
HAZIRLIKLARINI EN KÖTÜYE GÖRE YAPTIĞINDAN ŞÜPHENİZ OLMASIN
Normalde 17/25 Aralık 2013’te sadece iktidarı kaybetmekle kalmayıp yakınlarıyla birlikte cezaevini boylaması gereken, Suriye’de, Libya’da, Mısır ve Irak’ta işlediği insanlık suçlarından dolayı uluslararası mahkemelerde yargılanması icap eden Erdoğan şayet bugün hala iktidardaysa bunu şirretliğine borçlu. Yarın sandıktan kendisi için hezimet de çıksa, iyice ustalaştığı bu şirretlikle ne yapıp edip iktidarda kalmanın yollarına bakacaktır. Kirli iktidarını elinde tutmak için ne gerekiyorsa yapacaktır. Böyle bir durum için muhalefetin asla tahmin edemeyeceği kadar hazırdır. Erdoğan’ın tüm hazırlıklarını (kendisi için) en kötüye göre yaptığından kimsenin şüphesi olmasın.
İşte bu yüzden, 25 Haziran, olmadı 9 Temmuz çok büyük çalkantılara gebedir. Seçimlerin galibi hile/hurdayla da olsa Erdoğan’ın olması durumunda olacaklar bellidir. Türkiye için mevcut felaket biraz artarak devam edecektir. İstediği sonucu çıkarmaya yönelik tüm hazırlıklarına rağmen, kazai bir durumla, Erdoğan’ın sandıkta kaybetmesi durumunda ise olabilecekleri şimdiden tahmin etmenin imkanı yoktur. İlla genel geçer bir şeyler söylemek gerekirse Türkiye’nin değil düşmesi batması pahasına da olsa Erdoğan düşmez. Ülkeyi yakar yine düşmez. Düşemez…
Yine de umutsuzluğa gerek yok. Yeter ki, ilk kez ciddi bir umut olabilen muhalefet demokrasi ve hukuk adına hep birlikte hareket edebilsin… Yeter ki, sadece sandıktan başarıyla çıkmayı değil, sandık sonrası iktidar devrini garanti edebilecek araçları da şimdiden üretebilsin. Etkin iç ve dış dinamiklerle temase geçip bu geçişi sağlayabilecek bir altyapıyı oluşturabilsin… Bunlara kafa yoran, çaba harcayan bir muhalefet görüyorsanız umutlarınızı her şeye rağmen diri tutabilirsiniz…
Not: Zulüm altında inleyen; işleri aşları gasp edildiği için yoklukla mücadele eden; hapislerde, sürgünlerde çile çeken; evleri başlarına yıkılan ve tüm bu insanlık dışı zulümler karşısında en azından içi burkulan, yani insan kalabilen herkesin Ramazan Bayramı’nı kutlar, gelecek bayramı tüm mazlumlar için hakiki bir bayram kılmasını yüce Allah’tan can-ı gönülden niyaz ederim.
[Bülent Keneş] 16.6.2018 [TR724]
İspanya, Euro 2008 esintileri sunuyor [Hasan Cücük]
Dünya Kupası kuraları çekilince Portekiz ve İspanya’nın aynı gruba düşmesi futbolseverleri heyecanlandırmıştı. Daha grup aşamasında iki devin karşılaşmasından ortaya seyir zevki yüksek bir mücadelenin çıkacağının işaretçisiydi. Maçın başlamasıyla günler öncesinden yapılan yorumlar haklı çıkıyordu. Ortaya kalitesi yüksek, mücadelesi üst düzey ve 6 gollü harika bir maç çıktı. Portekiz süper starı Cristiano Ronaldo’nun ayağından bulduğu 3 golle geceyi mutlu tamamlıyordu ama İspanya açısından skor oynanan oyunun hakkı olmadığı için yüzler pek gülmüyordu. Hele bu sezon Premier Lig’in en iyi kalecisi David De Gea’nın adına yakışmayan yediği gol gecenin tuzu biberi oluyordu.
İspanya’nın oynadığı oyun üzerine biraz durmak gerekiyor. İspanya, 1964’de Avrupa Şampiyonu olduktan sonra sessizliğe bürünmüş bir takımdı. Eleme gruplarında fırtına gibi esen İspanya sıra turnuvalara gelince çok başarısız bir görüntü çiziyordu. İspanya’nın makus talihini değiştiren isim Luis Aragones oldu. Takımın iskeletini değiştiren Aragones, Raul gibi dokunulmaz bir oyuncunun bile üzerini bir çırpıda sildi. Takımın iskeletini Barcelonalı oyuncular oluşturduğu için oyun sistemini Katalan ekibinden kopyaladı. Sonuçta İspanya, 44 yıl aradan sonra Euro 2008’de zirveye çıkarken, orta saha David Silva, Marcos Senna, Andres İniesta ve Xavi başarının anahtarıydı. Sahanın her tarafında birbirine yakın oynayan bu oyuncular presle topu kapıyor, kısa alanda hızlı paslaşmalarla rakiplerini ekarte ediyordu.
Luis Aragones’in temelini attığı bu kadro ve sistemi Vicente Del Bosque aynen devam ettirince Matadorlar, 2010 Dünya Kupası ve Euro 2012’de zirveyi kimseye bırakmıyordu. Yaşlanan ve mental yorgunluğu 2014 Dünya Kupası’nda ortaya çıkınca İspanya grup maçları sonunda evinde dönüp, tüm dünyayı şaşkına çeviriyordu. Del Bosque sonrası göreve gelen Julen Lopetegui, kadroya yeni isimler takviye ediyor ama sistemden taviz vermiyordu. İtalya’nın önünde grubu lider bitirip Rusya’ya adını yazdıran İspanya, kupanın başlangıcına iki gün kala teknik direktör Lopetegui’nin görevine son verilmesiyle sarsılıyordu. Yerine fazla bir teknik adamlık tecrübesi olmayan Fernando Hierro’nun getirilmesi İspanya’yı favori gösterenlerin kafasında soru işaretleri oluşturuyordu.
Ancak Portekiz karşısında ortaya konan oyun İspanya’nın sistem takımı olduğunu gösterdi. Orta sahada Andres İniesta komutasında İsco, David Silva ve Koke Euro 2008 esintileri sundu. Özellikle dar alanda müthiş becerili David Silva, Iniesta ve İsco, İspanya’nın defans yapan takımların kilidini kolay açacağını gösterdi. İspanya’nın en zayıf halkası iki golüne rağmen Diego Costa’dır. İsco, Silva ve İniesta gibi hızlı düşünüp, hızlı oynayan oyunculara ayak uydurmada sorun yaşayan bir Diego Costa vardı. Diego Costa’nın yerinde David Villa olmuş olsaydı bugün skor çok daha farklı olurdu.
İspanya, 2014 Dünya Kupası’nmda yaşattığı hüsranın izlerini silmek için Rusya’ya geldiğini gösterdi. Takımın emniyet sübablarından olan De Gea’nın ikinci goldeki hatası moralleri bozmuş olsa da oyun kalitesi İspanya’nın kupanın favorilerinden biri olduğunu tescil etti. Hem de son gün yapılan teknik adam değişikliğine rağmen.
Portekiz’in Ronaldo, Ronaldo’nun ise hala tek başına bir takım olduğunu yine gördük. Portekizli yıldız 3 golle kupaya çok iyi bir başlangıç yaptı. Bireysel kariyerinde tek eksik olan Dünya Kupası gol krallığı yolunda çok önemli bir avantaj sağladı.
[Hasan Cücük] 16.6.2018 [TR724]
İspanya’nın oynadığı oyun üzerine biraz durmak gerekiyor. İspanya, 1964’de Avrupa Şampiyonu olduktan sonra sessizliğe bürünmüş bir takımdı. Eleme gruplarında fırtına gibi esen İspanya sıra turnuvalara gelince çok başarısız bir görüntü çiziyordu. İspanya’nın makus talihini değiştiren isim Luis Aragones oldu. Takımın iskeletini değiştiren Aragones, Raul gibi dokunulmaz bir oyuncunun bile üzerini bir çırpıda sildi. Takımın iskeletini Barcelonalı oyuncular oluşturduğu için oyun sistemini Katalan ekibinden kopyaladı. Sonuçta İspanya, 44 yıl aradan sonra Euro 2008’de zirveye çıkarken, orta saha David Silva, Marcos Senna, Andres İniesta ve Xavi başarının anahtarıydı. Sahanın her tarafında birbirine yakın oynayan bu oyuncular presle topu kapıyor, kısa alanda hızlı paslaşmalarla rakiplerini ekarte ediyordu.
Luis Aragones’in temelini attığı bu kadro ve sistemi Vicente Del Bosque aynen devam ettirince Matadorlar, 2010 Dünya Kupası ve Euro 2012’de zirveyi kimseye bırakmıyordu. Yaşlanan ve mental yorgunluğu 2014 Dünya Kupası’nda ortaya çıkınca İspanya grup maçları sonunda evinde dönüp, tüm dünyayı şaşkına çeviriyordu. Del Bosque sonrası göreve gelen Julen Lopetegui, kadroya yeni isimler takviye ediyor ama sistemden taviz vermiyordu. İtalya’nın önünde grubu lider bitirip Rusya’ya adını yazdıran İspanya, kupanın başlangıcına iki gün kala teknik direktör Lopetegui’nin görevine son verilmesiyle sarsılıyordu. Yerine fazla bir teknik adamlık tecrübesi olmayan Fernando Hierro’nun getirilmesi İspanya’yı favori gösterenlerin kafasında soru işaretleri oluşturuyordu.
Ancak Portekiz karşısında ortaya konan oyun İspanya’nın sistem takımı olduğunu gösterdi. Orta sahada Andres İniesta komutasında İsco, David Silva ve Koke Euro 2008 esintileri sundu. Özellikle dar alanda müthiş becerili David Silva, Iniesta ve İsco, İspanya’nın defans yapan takımların kilidini kolay açacağını gösterdi. İspanya’nın en zayıf halkası iki golüne rağmen Diego Costa’dır. İsco, Silva ve İniesta gibi hızlı düşünüp, hızlı oynayan oyunculara ayak uydurmada sorun yaşayan bir Diego Costa vardı. Diego Costa’nın yerinde David Villa olmuş olsaydı bugün skor çok daha farklı olurdu.
İspanya, 2014 Dünya Kupası’nmda yaşattığı hüsranın izlerini silmek için Rusya’ya geldiğini gösterdi. Takımın emniyet sübablarından olan De Gea’nın ikinci goldeki hatası moralleri bozmuş olsa da oyun kalitesi İspanya’nın kupanın favorilerinden biri olduğunu tescil etti. Hem de son gün yapılan teknik adam değişikliğine rağmen.
Portekiz’in Ronaldo, Ronaldo’nun ise hala tek başına bir takım olduğunu yine gördük. Portekizli yıldız 3 golle kupaya çok iyi bir başlangıç yaptı. Bireysel kariyerinde tek eksik olan Dünya Kupası gol krallığı yolunda çok önemli bir avantaj sağladı.
[Hasan Cücük] 16.6.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)