Gazeteci Habib Güler 6 yıl 3 ay ceza aldı. 45 aydır işinden, özgürlüğünden ve sevdiklerinden uzakta... Cezaevinde kalacağı süresi dolmasına rağmen dosya Yargıtay'da işleme alınmadığı için tahliye edilemedi. Tutukluluğu cezaya dönüştürüldü.
KRONOS -30 Nisan 2020
MUSA TAŞ yazdı…
Kimi yerler yoksulluğu, çaresizliği daha erken yaşta öğretir insanlara. Okula karda kışta dağ bayır yürüyerek gitmek zorunda kalınır örneğin. Köy okulu biter gurbette yatılı okul aranır ardından. Yoksulluk daha ağır hissedilir. Tutuklu gazeteci Habib Güler’in hikâyesinde olduğu gibi.
Kendi kuşağından birçok genç gibi ücra bir Kürt kentinde zor bir çocukluk… Ağabeyinin çabalarıyla tıpkı diğer kardeşleri gibi ‘batı illerinde’ yatılı okul… İzmir İmam Hatip, ardından Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetelik Bölümü… Ve mesleğe ilk adım. Habib Güler öğrenciyken Zaman gazetesinin Konya temsilciliğinde muhabir olarak işe başladı. Mezun olduktan sonra Ankara’da önce belediye ardından HDP ve MHP muhabirliği yaptı.
MHP, Meclis dışında kalınca CHP Genel Merkezi’ni takip etmeye başladı. Birçok iyi habere imza attığı için Meclis muhabirliğine geçti. Mecliste CHP ve HDP haberleri yaptı. Çok sayıda özel habere imza attı.
GAZETECİLİK HEYECANI VE HALKIN VİCDANI
Habib, bir yandan Ankara gazeteciliğinin hakkını verirken öykü tadındaki insan portreleriyle de kendini okutmasını biliyordu. Meselâ, Türkiye’nin ilk Roman milletvekili olan Özcan Purçu’nun etkileyici haberi bunun en güzel örneklerinden biridir. Purçu, “İş bulduğum Roman üniformasıyla yatıyor” başlıklı haberi ötekileştirilmiş toplumsal kesimlerin dramını gazetesine taşıyordu.
Öte yandan bir gazeteci olarak toplumsal kutuplaşmanın ne boyutlara geldiğini gazeteci gözlemciliği ile hemen fark edebiliyordu. “Arkadaşımın eşi aşure yapıp binada dağıtmış, başörtülü bir komşu almamış. Kadın evde uzun süre ağlamış. Bu mu Müslümanlık!” derken herkese oturup düşünme çağrısı yapıyordu.
ANKARA’NIN DERİN KORİDORLARINDA KAYBOLMADI
Habib Güler, Ankara’da gazetecilik yaparken derin koridorlarda kaybolmayan nadir gazetecilerden birisidir. Çünkü orada gazetecilik ve siyaset iç içedir. Haber yaparken bir anda kendinizi siyasetin içinde veya danışman olarak bulabilirsiniz. Bir de takip ettiğin kurumun gönüllü halkla ilişkiler elemanına dönüşmek var tabii. Habib Güler uzun süre siyasi parti ve Meclis muhabirliği yaptı ama gazeteci ile siyasetçi arasındaki sınırı hep korudu. Test etmek için Habib ile birlikte CHP muhabirliği yapan isimlerin şu anda ne yaptığına bakın.
SİYASETÇİLERİN REKLAMCISI OLMADI
Güler, siyasetçilerin gazeteci ‘kafalama’ tuzağına düşmedi ve önemli haberlere imza attı. Keşke Ankara’da Habib Güler gibi muhabirlerin sayısı daha çok olsaydı… O sadece gazeteciydi PR elamanı hiçbir zaman olmadı.
Habib’in yazdığı haberleri sosyal medyadan paylaşmak için sıraya girenler ise onun bir gecede ‘terörist!’ olduğunu keşfettiler. Habib’in CHP ve HDP ile ilgili haberlerini sabah saatlerinde sosyal medyadan paylaşan kişilerin tamamı bugün AKP’nin üst kadrolarında görevde. Ama AKP’nin hukuksuzluklarına karşı muhalefete söz hakkı verince ‘terörist’ oldu Güler. Öncesinden belirlenmiş bir liste üzerinden Habib Güler’i 15 Temmuz’un ardından tutukladılar, ailesinden ve çok sevdiği iki oğlundan ayrı bıraktılar.
Gazete yönetimleri için de aranan bir muhabirdi Habib. Kısa süre içerisinde haber üretir. Çalıştığı gazetenin her nedense CHP ve HDP haberlerine sayfalarında küçük yer vermesi Habib’in talihsizliğiydi.
Üniversite birinci sınıftan beri yakından tanıdığım Habib sadece gazeteci ve iyi bir muhabirdir. Aynı zamanda iyi bir baba ve iyi bir eş. Büyük oğlu Akif’in oynadığı tiyatro oyunda heyecanını unutamam. Akif’in iyi bir eğitim alması için gösterdiği fedakârlıkları da.
DOSYA YARGITAY’DA, TUTUKLULUĞU CEZAYA DÖNÜŞTÜRDÜ
İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığı davadan 6 yıl 3 ay ceza aldı Habib Güler. 45 aydır sevdiklerinden uzak ve cezaevinde. Cezaevinde kalacağı süresi dolmasına rağmen dosya Yargıtay’da işleme alınmadığı için tahliye edilemedi. Habib’e ceza veren mahkemeye seslenmek istiyor, sonra ‘değer mi?’ diyorum. Mahkemede cezaları gülerek açıklayan ve üst görevler bekleyen hakim Selami Yılmaz, tenzili rütbe ile Silivri’ye gönderildi.
Ve Habib Güler hala cezaevinde. Oysa bir an önce özgürlüğüne kavuşmalı ve çok sevdiği işine, ailesine ve dostlarına dönmeli.
[Kronos.News] 2.5.2020
Devletin tahsil edemediği vergilerin toplamı 219 milyar lira
Devletin 31 Mart itibariyle tahsil edemediği vergi alacağının 219 milyar liraya ulaştığı, bütçe geliri olarak belirtilip tahsil edilemeyen tutarın 507,8 milyar lira olduğu kaydedildi.
KRONOS -2 Mayıs 2020
Devletin 31 Mart 2020 tarihi itibarıyla tahsil edemediği vergi alacağı tutarın 218 milyar 836 milyon TL olduğu belirtilirken, bütçe geliri olarak ifade edilip, tahsil edilemeyen tutarın ise vergiler dâhil 507 milyar 815 milyon TL olduğu kaydedildi.
Sözcü gazetesi yazarı Nedim Türkmen, tüm yapılandırmalara rağmen vergi mükelleflerinin vadesi geçmiş borçlarının 219 milyar liraya ulaştığını belirterek, “Yapılandırma şart” dedi. Türkmen, yazısında şu bilgileri verdi:
‘TAHSİL EDİLEMEYEN TUTARIN ÖNEMLİ KISMI ESKİ YILLARDAN KALMA’
“Devletin 31 Mart 2020 tarihi itibarıyla tahsil edemediği vergi alacağı tutar 218 milyar 836 milyon TL’dir. Bütçe geliri olarak ifade edilip, tahsil edilemeyen tutar ise vergiler dâhil 507 milyar 815 milyon TL’dir. Devletin tahsil edemediği yukarıdaki tutarlar, 1984 yılından bu yana oluşan toplam tutarları ifade etmektedir.
Tahsil edilemeyen tutarların çok büyük bir bölümü, eski yıllardan gelen fiktif tahakkuklardır. Son üç yılda çıkartılan yukarıdaki yasalar kapsamında en çok tahsilat 6736 ve 7143 sayılı Kanunlarda yer alan; matrah artırımı, stok affı, kasa ve ortaklar cari hesabı düzeltme, vergi ihtilaflarının sona erdirilmesi düzenlemelerinden yapılmıştır.
Eskiye ait tahakkuk etmiş fakat ödenmeyen borçların yeniden yapılandırmasını içeren düzenlemelerin başarı oranı yüzde 8’lerde kalmıştır.
‘ZAMAN AŞIMI SÜRESİ NEREDEYSE SONSUZ’
Vergi Hukuku’nda tahsilat zaman aşımı beş yıl olmasına rağmen; çeşitli yol ve yöntemler ile zaman aşımı süresini neredeyse sonsuz hale getirmeyi bırakıp;
– Vergi mükelleflerinin 31.03.2020 tarihi itibarıyla vadesi geçmiş bütün borçlarını (yapılandırma kapsamında ödenenler dâhil) faizsiz ve ödemeler 2021 yılında başlamak üzere dört yıla yayalım,
– Faiz, zam ve ceza hesaplanmadan ortaya çıkan vergi aslı borcunu başvurudan itibaren üç ay içinde peşin ödeyene yüzde 50 indirim yapalım,
– Beş yıldan uzun süre geçmesine rağmen tahsil edilemeyen alacakları silelim,
– Vadesi geçmiş borçların her mükellef için 50 bin TL’lik kısmını silelim.”
[Kronos.News] 2.5.2020
KRONOS -2 Mayıs 2020
Devletin 31 Mart 2020 tarihi itibarıyla tahsil edemediği vergi alacağı tutarın 218 milyar 836 milyon TL olduğu belirtilirken, bütçe geliri olarak ifade edilip, tahsil edilemeyen tutarın ise vergiler dâhil 507 milyar 815 milyon TL olduğu kaydedildi.
Sözcü gazetesi yazarı Nedim Türkmen, tüm yapılandırmalara rağmen vergi mükelleflerinin vadesi geçmiş borçlarının 219 milyar liraya ulaştığını belirterek, “Yapılandırma şart” dedi. Türkmen, yazısında şu bilgileri verdi:
‘TAHSİL EDİLEMEYEN TUTARIN ÖNEMLİ KISMI ESKİ YILLARDAN KALMA’
“Devletin 31 Mart 2020 tarihi itibarıyla tahsil edemediği vergi alacağı tutar 218 milyar 836 milyon TL’dir. Bütçe geliri olarak ifade edilip, tahsil edilemeyen tutar ise vergiler dâhil 507 milyar 815 milyon TL’dir. Devletin tahsil edemediği yukarıdaki tutarlar, 1984 yılından bu yana oluşan toplam tutarları ifade etmektedir.
Tahsil edilemeyen tutarların çok büyük bir bölümü, eski yıllardan gelen fiktif tahakkuklardır. Son üç yılda çıkartılan yukarıdaki yasalar kapsamında en çok tahsilat 6736 ve 7143 sayılı Kanunlarda yer alan; matrah artırımı, stok affı, kasa ve ortaklar cari hesabı düzeltme, vergi ihtilaflarının sona erdirilmesi düzenlemelerinden yapılmıştır.
Eskiye ait tahakkuk etmiş fakat ödenmeyen borçların yeniden yapılandırmasını içeren düzenlemelerin başarı oranı yüzde 8’lerde kalmıştır.
‘ZAMAN AŞIMI SÜRESİ NEREDEYSE SONSUZ’
Vergi Hukuku’nda tahsilat zaman aşımı beş yıl olmasına rağmen; çeşitli yol ve yöntemler ile zaman aşımı süresini neredeyse sonsuz hale getirmeyi bırakıp;
– Vergi mükelleflerinin 31.03.2020 tarihi itibarıyla vadesi geçmiş bütün borçlarını (yapılandırma kapsamında ödenenler dâhil) faizsiz ve ödemeler 2021 yılında başlamak üzere dört yıla yayalım,
– Faiz, zam ve ceza hesaplanmadan ortaya çıkan vergi aslı borcunu başvurudan itibaren üç ay içinde peşin ödeyene yüzde 50 indirim yapalım,
– Beş yıldan uzun süre geçmesine rağmen tahsil edilemeyen alacakları silelim,
– Vadesi geçmiş borçların her mükellef için 50 bin TL’lik kısmını silelim.”
[Kronos.News] 2.5.2020
Tutuklu eşinin 45 gündür korona tedavisi gördüğünü e-Nabız’dan öğrendi
Konya’da tutuklu eşinden 13 Mart’tan bu yana haber alamayan A.C, eski öğretmen eşinin COVID-19'a yakalandığını ve hastaneye kaldırıldığını e-Nabız uygulamasından öğrendi. Hastane de cezaevi yönetimi de aileye ya da avukatına bilgi vermiyor.
KRONOS -2 Mayıs 2020
Konya E Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan ve son telefon görüşünde eşi A.C’ye cezaevinde koronavirüs önlemi olarak sadece sabah sayımında ateşlerinin ölçüldüğünü söyleyen 43 yaşındaki M.C.’nin hastanede, COVID-19 tedavisi gördiği ortaya çıktı.
DW Türkçe’de Tunca Öğreten imzasıyla yer alan habere göre M.C., Cemaat’e yakın dershanelerden birinde İngilizce öğretmenliği yapıyordu. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Üç yıl boyunca kaçtı. Geçen 2 Mart’ta ailesiyle birlikte bir kafede çay içerken GBT sorgulamasına denk geldi. Kontrol sonrasında gözaltına alındı, tutuklandı.
Eşi ve çocuklarını en son 13 Mart’taki açık görüşte gördü. Sonrasında bir kez de telefonda konuştular. Eşi A.C. tedirgindi, COVID-19 cezaevindeki eşine bulaşabilirdi. Zira cezaevinde ateş ölçmek dışında başka hiçbir önlem alınmamıştı.
A.C., geçen hafta telefon görüşmesi için saatlerce eşinin aramasını bekledi. Ancak kimse aramadı. Eşini sormak için cezaevinin telefonunu çevirdi, üç çocuklu kadın. “Santralde bakım çalışması yapıldığı için görüşmeler ertelendi. Yarın konuşursunuz eşinizle” yanıtı aldı, görevliden. Yarın oldu, arayan soran yoktu. Korkmaya, eşi için endişelenmeye başladı. Bir kez daha telefona sarıldı. Benzer bir yanıt aldı: “Telefon görüşmeleri COVID-19 nedeniyle sınırlandırılıyor. Onun için telefon hattı çalışması yapılıyor. Eşiniz arayacak sizi.” Bir gece sonra eşinin avukatı aradı A.C.’yi. Cezaevinde COVID-19 vakaları olduğuna dair duyum aldığını, öğrenmek için cezaevine gittiğini ancak kimsenin bilgi vermediğini aktardı.
“COVID-19 HASTASI OLDUĞUNU MOBİI UYGULAMADAN ÖĞRENDİ”
Eşinin akıbetini merak eden M.C.’nin aklına Sağlık Bakanlığı’nın “e-Nabız” uygulaması geldi. Eşine ait bilgileri girdi ve eşinin COVID-19 olduğunu, hastaneye kaldırıldığını öğrendi. Ne eşine, ne de avukatına cezaevi yönetimi tarafından günlerce bilgi verildi. A.C., hastaneye götürülürken eşi yanına temiz çamaşır alabilmiş miydi, cebinde harçlık var mıydı bilmiyor. Zira hastane de bilgi vermiyor.
5, 9 ve 15 yaşlarında üç çocuğu bulunan kadın yaşadıklarını anlatıyor, sesi titremiyor. Öfkesi, yaşadıklarının onu güçsüzleştirmesine izin vermiyor. Şöyle konuşuyor: “Ben ev kadınıyım. Çalışmıyorum. Annemin emekli maaşıyla geçiniyoruz. Devletin verdiği bin lira yardımı biz alamıyormuşuz. Zaten başvuru da yapmak istemedim. İstemiyorum onların parasını. En büyük üzüntüm, çocuklarım. Onlara mantıklı açıklamalar yapamıyorum. Başımıza bunlar neden geldi, bundan sonra ne olacak? Hiçbir sorunun yanıtını veremiyorum.”
28 kişilik koğuşta, dış dünyayla ilişkisi olmayan ve yalnızca infaz koruma memurlarıyla temas eden M.C., nasıl oldu da hastalığa yakalandı?
Malatya’daki açık cezaevinde infaz koruma memuru olarak görev yapan A.B., DW Türkçe’ye şunları söyledi: “Mecburen tutuklu ya da hükümlülerin hepsiyle temas ediyoruz. Ateş ölçmek dışında herhangi bir önlem alınmıyor. Bir 15 gün çalışıyor, sonra tahsis edilen bir yerde izin yapıyoruz. İşe geri döndüğümüzde bize test yapılıyor. Ancak virüsü taşısak bile o an testte çıkmamış olabilir. Benim çalıştığım cezaevinde henüz pozitif bir vaka yok. Ama olmayacağının da garantisi yok.”
[Kronos.News] 2.5.2020
KRONOS -2 Mayıs 2020
Konya E Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan ve son telefon görüşünde eşi A.C’ye cezaevinde koronavirüs önlemi olarak sadece sabah sayımında ateşlerinin ölçüldüğünü söyleyen 43 yaşındaki M.C.’nin hastanede, COVID-19 tedavisi gördiği ortaya çıktı.
DW Türkçe’de Tunca Öğreten imzasıyla yer alan habere göre M.C., Cemaat’e yakın dershanelerden birinde İngilizce öğretmenliği yapıyordu. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Üç yıl boyunca kaçtı. Geçen 2 Mart’ta ailesiyle birlikte bir kafede çay içerken GBT sorgulamasına denk geldi. Kontrol sonrasında gözaltına alındı, tutuklandı.
Eşi ve çocuklarını en son 13 Mart’taki açık görüşte gördü. Sonrasında bir kez de telefonda konuştular. Eşi A.C. tedirgindi, COVID-19 cezaevindeki eşine bulaşabilirdi. Zira cezaevinde ateş ölçmek dışında başka hiçbir önlem alınmamıştı.
A.C., geçen hafta telefon görüşmesi için saatlerce eşinin aramasını bekledi. Ancak kimse aramadı. Eşini sormak için cezaevinin telefonunu çevirdi, üç çocuklu kadın. “Santralde bakım çalışması yapıldığı için görüşmeler ertelendi. Yarın konuşursunuz eşinizle” yanıtı aldı, görevliden. Yarın oldu, arayan soran yoktu. Korkmaya, eşi için endişelenmeye başladı. Bir kez daha telefona sarıldı. Benzer bir yanıt aldı: “Telefon görüşmeleri COVID-19 nedeniyle sınırlandırılıyor. Onun için telefon hattı çalışması yapılıyor. Eşiniz arayacak sizi.” Bir gece sonra eşinin avukatı aradı A.C.’yi. Cezaevinde COVID-19 vakaları olduğuna dair duyum aldığını, öğrenmek için cezaevine gittiğini ancak kimsenin bilgi vermediğini aktardı.
“COVID-19 HASTASI OLDUĞUNU MOBİI UYGULAMADAN ÖĞRENDİ”
Eşinin akıbetini merak eden M.C.’nin aklına Sağlık Bakanlığı’nın “e-Nabız” uygulaması geldi. Eşine ait bilgileri girdi ve eşinin COVID-19 olduğunu, hastaneye kaldırıldığını öğrendi. Ne eşine, ne de avukatına cezaevi yönetimi tarafından günlerce bilgi verildi. A.C., hastaneye götürülürken eşi yanına temiz çamaşır alabilmiş miydi, cebinde harçlık var mıydı bilmiyor. Zira hastane de bilgi vermiyor.
5, 9 ve 15 yaşlarında üç çocuğu bulunan kadın yaşadıklarını anlatıyor, sesi titremiyor. Öfkesi, yaşadıklarının onu güçsüzleştirmesine izin vermiyor. Şöyle konuşuyor: “Ben ev kadınıyım. Çalışmıyorum. Annemin emekli maaşıyla geçiniyoruz. Devletin verdiği bin lira yardımı biz alamıyormuşuz. Zaten başvuru da yapmak istemedim. İstemiyorum onların parasını. En büyük üzüntüm, çocuklarım. Onlara mantıklı açıklamalar yapamıyorum. Başımıza bunlar neden geldi, bundan sonra ne olacak? Hiçbir sorunun yanıtını veremiyorum.”
28 kişilik koğuşta, dış dünyayla ilişkisi olmayan ve yalnızca infaz koruma memurlarıyla temas eden M.C., nasıl oldu da hastalığa yakalandı?
Malatya’daki açık cezaevinde infaz koruma memuru olarak görev yapan A.B., DW Türkçe’ye şunları söyledi: “Mecburen tutuklu ya da hükümlülerin hepsiyle temas ediyoruz. Ateş ölçmek dışında herhangi bir önlem alınmıyor. Bir 15 gün çalışıyor, sonra tahsis edilen bir yerde izin yapıyoruz. İşe geri döndüğümüzde bize test yapılıyor. Ancak virüsü taşısak bile o an testte çıkmamış olabilir. Benim çalıştığım cezaevinde henüz pozitif bir vaka yok. Ama olmayacağının da garantisi yok.”
[Kronos.News] 2.5.2020
‘ABD’ye yardım gönderenler cezaevindeki çocuklara bir ekip gönderemiyor’
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği kurucusu Zafer Kıraç cezaevlerindeki çocukların durumu hakkında Adalet Bakanlığı'ndan bilgi alamadıklarını açıkladı.
KRONOS -2 Mayıs 2020
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği kurucu ve uzun yıllardır cezaevindeki çocuklarla ilgili çalışmalar yürüten Zafer Kıraç, yeni tip koronavirüs salgını nedeniyle cezaevindeki çocukların durumu hakkında Adalet Bakanlığı’ndan bilgi alamadıklarını söyledi.
Kıraç “ABD’ye iki kez yardım gönderdiniz; çocuklar için cezaevlerine 3 kişiden oluşan profesyonel bir ekip göndermeniz çok mu zor?” diye sordu.
15 yıldır cezaevleri ve özellikle cezaevindeki çocuklarla ilgili çalışmalar yürüttüğünü belirten Kıraç ”Salgın nedeniyle çocukların durumuyla ilgili bilgi alamıyoruz. Yeterli temizlik malzemelerine ulaşabiliyorlar mı? Sosyal mesafeyi koruyabiliyor mı? Ailelerinden, yakınlarından sağlıklı bilgi alabiliyorlar mı? Bunları bilmiyoruz. Adalet Bakanlığı’na başvurduk ama henüz yanıt alamadık” diye konuştu.
Salgın süreciyle ilgili bilgiyi gardiyan ya da cezaevi müdüründen öğrenmemesi gerektiğini söyleyen Kıraç, “7 çocuk hapishanesini 3 kişiden oluşan uzman bir ekip gezmeli. Rapor hazırlamalı. Onlara kendilerini nasıl koruyacakları bu heyet tarafından anlatılmalı” ifadesini kullandı.
Kıraç, ABD’ye iki kez yapılan tıbbi yardım yapıldığını, cezaevindeki çocuklarla 3 kişilik profesyonel bir ekibin görüşmesini istiyoruz. Bu yapmak bu kadar mı zor?” diye sordu.
[Kronos.News] 2.5.2020
KRONOS -2 Mayıs 2020
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği kurucu ve uzun yıllardır cezaevindeki çocuklarla ilgili çalışmalar yürüten Zafer Kıraç, yeni tip koronavirüs salgını nedeniyle cezaevindeki çocukların durumu hakkında Adalet Bakanlığı’ndan bilgi alamadıklarını söyledi.
Kıraç “ABD’ye iki kez yardım gönderdiniz; çocuklar için cezaevlerine 3 kişiden oluşan profesyonel bir ekip göndermeniz çok mu zor?” diye sordu.
15 yıldır cezaevleri ve özellikle cezaevindeki çocuklarla ilgili çalışmalar yürüttüğünü belirten Kıraç ”Salgın nedeniyle çocukların durumuyla ilgili bilgi alamıyoruz. Yeterli temizlik malzemelerine ulaşabiliyorlar mı? Sosyal mesafeyi koruyabiliyor mı? Ailelerinden, yakınlarından sağlıklı bilgi alabiliyorlar mı? Bunları bilmiyoruz. Adalet Bakanlığı’na başvurduk ama henüz yanıt alamadık” diye konuştu.
Salgın süreciyle ilgili bilgiyi gardiyan ya da cezaevi müdüründen öğrenmemesi gerektiğini söyleyen Kıraç, “7 çocuk hapishanesini 3 kişiden oluşan uzman bir ekip gezmeli. Rapor hazırlamalı. Onlara kendilerini nasıl koruyacakları bu heyet tarafından anlatılmalı” ifadesini kullandı.
Kıraç, ABD’ye iki kez yapılan tıbbi yardım yapıldığını, cezaevindeki çocuklarla 3 kişilik profesyonel bir ekibin görüşmesini istiyoruz. Bu yapmak bu kadar mı zor?” diye sordu.
[Kronos.News] 2.5.2020
Şebnem Korur Fincancı’dan “İbrahim Gökçek’in sesini duyun” çağrısı
TİHV Başkanı Fincancı, ölüm orucunda yaşamlarını yitiren Helin Bölek ve Mustafa Koçak’ın taleplerine karşı sessiz kalarak yaşam hakkı ihlali gerçekleştirildiğini belirtti. Adalet ve İçişleri bakanlarından ölüm orucundaki İbrahim Gökçek’in taleplerini duymaları çağrısında bulundu.
BOLD – 320 gündür ölüm orucunda olan Grup Yorum’un bas gitaristi İbrahim Gökçek için bir çağrı da Türkiye İnsan Hakları Vakfı(TİHV) Başkanı Şebnem Korur Fincancı’dan geldi. Sosyal medya hesabından bir video paylaşan Fincancı, Adalet ve İçişleri bakanlarına İbrahim Gökçek’in talebini duymaları çağrısında bulundu.
“YAŞAM HAKKI İHLALİ GERÇEKLEŞTİRDİNİZ”
Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanı’nın, ölüm orucunda yaşamlarını yitiren Helin Bölek ve Mustafa Koçak’ın taleplerine karşı sessiz kaldığını belirten Fincancı, “Yaşam hakkı ihlali gerçekleştirdiniz. En azın İbrahim Gökçek’in sesinin duyulması ve Grup Yorum’un yeniden konserlerini yapmasını sağlama talebimiz var. İçişleri ve Adalet bakanına bir kez daha yeniden sesleniyorum. Bir insan hakları savunucu olarak, Türkiye İnsan Hakları Vakfı olarak biz bu süreçte İbrahim Gökçek’in talebini duymanızı istiyoruz. Grup Yorum’un konserleri yasaklanmasın diyoruz” dedi.
“GRUP YORUM ÜYELERİ SERBEST BIRAKILSIN”
Abdal grubunun solisti Haluk Tolga İlhan da sosyal medya hesabından paylaştığı video ile Adalet ve İçişleri bakanlarına çağrıda bulunarak Grup Yorum üyelerinin taleplerinin karşılanması çağrısında bulundu. Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek’in ölüme biraz daha yaklaştığını ifade eden İlhan, “Grup Yorum üyeleri üzerindeki yasaklar kaldırılsın ve Grup Yorum üyeleri serbest bırakılsın” dedi.
İKİ GRUP YORUM ÜYESİ HAYATINI KAYBETTİ
2016 yılında tutuklanan Helin Bölek, iki yıl hapiste kaldıktan sonra tahliye edilmiş, tutukluyken başlattığı süresiz, dönüşümsüz açlık grevini tahliye edildikten sonra ölüm orucuna dönüştürmüştü. Bölek ölüm orucunun 288’inci gününde hayatını kaybetti. Gizli tanık ifadesiyle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan Mustafa Koçak da İzmir Kırıklar 1 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi’nde adil yargılanma talebiyle talebiyle başlattığı ölüm orucunun 297’inci gününde yaşamını yitirdi.
[Bold Medya] 2.5.2020
BOLD – 320 gündür ölüm orucunda olan Grup Yorum’un bas gitaristi İbrahim Gökçek için bir çağrı da Türkiye İnsan Hakları Vakfı(TİHV) Başkanı Şebnem Korur Fincancı’dan geldi. Sosyal medya hesabından bir video paylaşan Fincancı, Adalet ve İçişleri bakanlarına İbrahim Gökçek’in talebini duymaları çağrısında bulundu.
“YAŞAM HAKKI İHLALİ GERÇEKLEŞTİRDİNİZ”
Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanı’nın, ölüm orucunda yaşamlarını yitiren Helin Bölek ve Mustafa Koçak’ın taleplerine karşı sessiz kaldığını belirten Fincancı, “Yaşam hakkı ihlali gerçekleştirdiniz. En azın İbrahim Gökçek’in sesinin duyulması ve Grup Yorum’un yeniden konserlerini yapmasını sağlama talebimiz var. İçişleri ve Adalet bakanına bir kez daha yeniden sesleniyorum. Bir insan hakları savunucu olarak, Türkiye İnsan Hakları Vakfı olarak biz bu süreçte İbrahim Gökçek’in talebini duymanızı istiyoruz. Grup Yorum’un konserleri yasaklanmasın diyoruz” dedi.
“GRUP YORUM ÜYELERİ SERBEST BIRAKILSIN”
Abdal grubunun solisti Haluk Tolga İlhan da sosyal medya hesabından paylaştığı video ile Adalet ve İçişleri bakanlarına çağrıda bulunarak Grup Yorum üyelerinin taleplerinin karşılanması çağrısında bulundu. Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek’in ölüme biraz daha yaklaştığını ifade eden İlhan, “Grup Yorum üyeleri üzerindeki yasaklar kaldırılsın ve Grup Yorum üyeleri serbest bırakılsın” dedi.
İKİ GRUP YORUM ÜYESİ HAYATINI KAYBETTİ
2016 yılında tutuklanan Helin Bölek, iki yıl hapiste kaldıktan sonra tahliye edilmiş, tutukluyken başlattığı süresiz, dönüşümsüz açlık grevini tahliye edildikten sonra ölüm orucuna dönüştürmüştü. Bölek ölüm orucunun 288’inci gününde hayatını kaybetti. Gizli tanık ifadesiyle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan Mustafa Koçak da İzmir Kırıklar 1 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi’nde adil yargılanma talebiyle talebiyle başlattığı ölüm orucunun 297’inci gününde yaşamını yitirdi.
[Bold Medya] 2.5.2020
Karantina sürecinde sadece Diyarbakır’da 50 çocuk cinsel istismara maruz bırakıldı
Koronavirüs salgınının başladığı 10 Mart’tan itibaren sadece Diyarbakır’da tam 50 çocuğun cinsel istismar kurbanı olduğu ortaya çıktı. Korkunç gerçeği Diyarbakır Barosu Çocuk Hakları Merkezi açıkladı.
BOLD – Diyarbakır Barosu Çocuk Hakları Merkezi, kentte çocuklara karşı işlenen cinsel suçlarda mağdur çocuk için yapılan avukat görevlendirmesine dair son 5 yıllık verileri paylaştı. MA’nın haberine göre Türkiye’de ilk koronavirüs vakasının görüldüğü 10 Mart ila 29 Nisan 2020 tarihleri arasında Diyarbakır’da tam 50 çocuğun cinsel istismara maruz kaldığı anlaşıldı. Çocuğa karşı cinsel istismar vakalarına dair 10 Mart ile 29 Nisan tarihlerine bakıldığında 2016’da 34, 2017’de 71, 2018’de 130, 2019’da 142, 2020’de ise 50 mağdur çocuğa avukat ataması yapıldı. Rapora göre, şehirde 2020’nin ilk 4 ayında ise 179 çocuk cinsel istismara uğradı.
Çocuk Hakları Merkezi tarafından paylaşılan açıklamada şöyle denildi:
Kovid-19 pandemisinin yayılmasını önlemek için başlatılan önlemlerin, dünyada milyonlarca çocuğun kendi güvenlikleri ve iyilikleri açısından daha fazla tehditle karşılaşma olasılığını da beraberinde getirdiği açıktır. Kötü muamele, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, sömürü, sosyal dışlanma ve kendilerine bakan kişilerden ayrı düşme gibi birçok sorun saymak mümkündür. Okulların kapatılması, hareketin kısıtlanması gibi karantina önlemleri gerekli olmakla birlikte, söz konusu önlemler çocukların rutin yaşantılarını ve destek sistemlerini bozucu etkiler yaratmakta, kadınların ve kız çocuklarının cinsiyete özgü ihtiyaçlarını ve güçlüklerini dikkate almayan kontrol önlemlerinin de cinsel sömürü, istismar ve çocuk evliliği gibi riskleri artırabileceği bilinmektedir.
Halk sağlığıyla ilgili daha önceki olağanüstü durumlarda da çocuk istismarı ve sömürüsü olaylarında artış görüldüğü bilinmektedir. Örneğin; Batı Afrika’da 2014 ile 2016 yılları arasındaki Ebola virüsü salgını sırasında okulların kapanması; çocuk işçiliği, çocuk ihmali, cinsel istismar ve erken yaşta hamilelik gibi olaylarda artışa neden olmuş, Sierra Leone’de çocuk yaşta hamilelik olayları salgın öncesine göre iki katına çıkarak 14 bine ulaşmıştır.
BM’in çocuklarla ilgili kuruluşu olan UNICEF; hükumetlere hastalığın giderek yoğunlaşan sosyo-ekonomik etkilerine karşı çocukların güvenliğini ve esenliğini koruma çağrısında bulunarak, bu hususta önlemlerin yer aldığı bir rehber yayınlamıştır. (www.unicef.org/turkey)
Yine Türkiye’nin de taraf olarak imzaladığı ve 2011 yılında yürürlüğe giren Çocukların Cinsel Sömürü ve Cinsel İstismara Karşı Korunmasına Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi gereği (Lanzarote Sözleşmesi) devletin sorumluluklarını önemle hatırlatmak isteriz. Lanzarote Komitesi Başkanı ve Başkan Yardımcısının Kovid-19 salgını döneminde çocukları cinsel istismara ve suistimale karşı korumak adına önlemlerin artırılması için yayınladıkları bildiride; Taraf devletlere acil çağrıda bulunarak, çocuklar konusunda düzenli bir şekilde durumu gözden geçirmek, ihtiyaçları belirlemek, önlemleri uyumlu hale getirmek için ulusal ve yerel otoriteler, sivil toplum örgütleri ve özel sektör ile diyalog halinde olmalarını, artan şiddet, ihmal ve suistimal risklerine karşı yardım hatlarının çocuklar tarafından bilinmesinin sağlanmasını, bu hatların 24 saat aktif çalışır kılınması için insan kaynaklarına ve ekipmanlarına sahip olmasını, ulusal seviyede çocuk cinsel istismarını engellemeyi amaçlayan farkındalık materyallerini yaygınlaştırmasını, dağıtmasını, ebeveynlere bu hususlarda destek sunmasını, tüm verilerin raporlanmasını içeren bir dizi gerekli uyarıda bulunmuşlardır.
Ülkemizde de Kovid-19 pandemisi kaynaklı alınan önlemler sürecinde, çocukların ev ortamında ya da çocuk işçiliği kapsamında hangi şiddet türlerine maruz kaldığının bilinmediği, çocukların psikolojik etkilenmeleri hususunda somut hiçbir çalışma yapılmadığı, gıda erişimi olmayan çocukların yeterince beslenemediği ve ne yazık ki çocuğun cinsel istismar suçunun önlenemediği görülmektedir. Yine İnfaz düzenlemesi çalışmaları sırasında, iktidarın 2016 yılından beri sıkça gündeme getirdiği, çocuğu tecavüz edenle evliliğin önünü açarak, çocuk istismarının meşrulaştırılması düzenlemesi de bu kriz ortamından faydalanılarak yapılmak istenen ancak sivil toplum örgütlerinin tepkisiyle tekrar askıya alınan bir durumdur. Bu hususta; iktidarın kriz ortamından faydalanarak böyle bir düzenleme yapmasına hiçbir surette izin vermeyeceğimizi bir kez daha vurgulamak isteriz.
Diyarbakır Barosu Çocuk Hakları Merkezi olarak; 10 Mart 2020 – 29.04.2020 tarih aralığında Diyarbakır ilinde CMK kapsamında cinsel istismar mağduru çocuklara atanan avukat görevlendirmesi verilerini geçmiş 5 yıla kıyaslayarak sizlerle paylaşıyoruz. İkinci tabloda ise 2020 yılının ilk dört ayına ilişkin veriler bulunmaktadır.
Çocuğa karşı işlenen cinsel suçlara ilişkin verilerin, pandemi sürecinde devletin yetkili makamlarınca düzenli olarak raporlanması gerektiğini, çocuğa karşı cinsel istismar ve diğer şiddet unsurları kapsamında ulusal ve uluslararası taraf olduğumuz sözleşmeler gereği yetkililerce ne gibi önlemler alındığının tüm kamuoyu ile paylaşılmasını talep ediyoruz.
[Bold Medya] 2.5.2020
BOLD – Diyarbakır Barosu Çocuk Hakları Merkezi, kentte çocuklara karşı işlenen cinsel suçlarda mağdur çocuk için yapılan avukat görevlendirmesine dair son 5 yıllık verileri paylaştı. MA’nın haberine göre Türkiye’de ilk koronavirüs vakasının görüldüğü 10 Mart ila 29 Nisan 2020 tarihleri arasında Diyarbakır’da tam 50 çocuğun cinsel istismara maruz kaldığı anlaşıldı. Çocuğa karşı cinsel istismar vakalarına dair 10 Mart ile 29 Nisan tarihlerine bakıldığında 2016’da 34, 2017’de 71, 2018’de 130, 2019’da 142, 2020’de ise 50 mağdur çocuğa avukat ataması yapıldı. Rapora göre, şehirde 2020’nin ilk 4 ayında ise 179 çocuk cinsel istismara uğradı.
Çocuk Hakları Merkezi tarafından paylaşılan açıklamada şöyle denildi:
Kovid-19 pandemisinin yayılmasını önlemek için başlatılan önlemlerin, dünyada milyonlarca çocuğun kendi güvenlikleri ve iyilikleri açısından daha fazla tehditle karşılaşma olasılığını da beraberinde getirdiği açıktır. Kötü muamele, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, sömürü, sosyal dışlanma ve kendilerine bakan kişilerden ayrı düşme gibi birçok sorun saymak mümkündür. Okulların kapatılması, hareketin kısıtlanması gibi karantina önlemleri gerekli olmakla birlikte, söz konusu önlemler çocukların rutin yaşantılarını ve destek sistemlerini bozucu etkiler yaratmakta, kadınların ve kız çocuklarının cinsiyete özgü ihtiyaçlarını ve güçlüklerini dikkate almayan kontrol önlemlerinin de cinsel sömürü, istismar ve çocuk evliliği gibi riskleri artırabileceği bilinmektedir.
Halk sağlığıyla ilgili daha önceki olağanüstü durumlarda da çocuk istismarı ve sömürüsü olaylarında artış görüldüğü bilinmektedir. Örneğin; Batı Afrika’da 2014 ile 2016 yılları arasındaki Ebola virüsü salgını sırasında okulların kapanması; çocuk işçiliği, çocuk ihmali, cinsel istismar ve erken yaşta hamilelik gibi olaylarda artışa neden olmuş, Sierra Leone’de çocuk yaşta hamilelik olayları salgın öncesine göre iki katına çıkarak 14 bine ulaşmıştır.
BM’in çocuklarla ilgili kuruluşu olan UNICEF; hükumetlere hastalığın giderek yoğunlaşan sosyo-ekonomik etkilerine karşı çocukların güvenliğini ve esenliğini koruma çağrısında bulunarak, bu hususta önlemlerin yer aldığı bir rehber yayınlamıştır. (www.unicef.org/turkey)
Yine Türkiye’nin de taraf olarak imzaladığı ve 2011 yılında yürürlüğe giren Çocukların Cinsel Sömürü ve Cinsel İstismara Karşı Korunmasına Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi gereği (Lanzarote Sözleşmesi) devletin sorumluluklarını önemle hatırlatmak isteriz. Lanzarote Komitesi Başkanı ve Başkan Yardımcısının Kovid-19 salgını döneminde çocukları cinsel istismara ve suistimale karşı korumak adına önlemlerin artırılması için yayınladıkları bildiride; Taraf devletlere acil çağrıda bulunarak, çocuklar konusunda düzenli bir şekilde durumu gözden geçirmek, ihtiyaçları belirlemek, önlemleri uyumlu hale getirmek için ulusal ve yerel otoriteler, sivil toplum örgütleri ve özel sektör ile diyalog halinde olmalarını, artan şiddet, ihmal ve suistimal risklerine karşı yardım hatlarının çocuklar tarafından bilinmesinin sağlanmasını, bu hatların 24 saat aktif çalışır kılınması için insan kaynaklarına ve ekipmanlarına sahip olmasını, ulusal seviyede çocuk cinsel istismarını engellemeyi amaçlayan farkındalık materyallerini yaygınlaştırmasını, dağıtmasını, ebeveynlere bu hususlarda destek sunmasını, tüm verilerin raporlanmasını içeren bir dizi gerekli uyarıda bulunmuşlardır.
Ülkemizde de Kovid-19 pandemisi kaynaklı alınan önlemler sürecinde, çocukların ev ortamında ya da çocuk işçiliği kapsamında hangi şiddet türlerine maruz kaldığının bilinmediği, çocukların psikolojik etkilenmeleri hususunda somut hiçbir çalışma yapılmadığı, gıda erişimi olmayan çocukların yeterince beslenemediği ve ne yazık ki çocuğun cinsel istismar suçunun önlenemediği görülmektedir. Yine İnfaz düzenlemesi çalışmaları sırasında, iktidarın 2016 yılından beri sıkça gündeme getirdiği, çocuğu tecavüz edenle evliliğin önünü açarak, çocuk istismarının meşrulaştırılması düzenlemesi de bu kriz ortamından faydalanılarak yapılmak istenen ancak sivil toplum örgütlerinin tepkisiyle tekrar askıya alınan bir durumdur. Bu hususta; iktidarın kriz ortamından faydalanarak böyle bir düzenleme yapmasına hiçbir surette izin vermeyeceğimizi bir kez daha vurgulamak isteriz.
Diyarbakır Barosu Çocuk Hakları Merkezi olarak; 10 Mart 2020 – 29.04.2020 tarih aralığında Diyarbakır ilinde CMK kapsamında cinsel istismar mağduru çocuklara atanan avukat görevlendirmesi verilerini geçmiş 5 yıla kıyaslayarak sizlerle paylaşıyoruz. İkinci tabloda ise 2020 yılının ilk dört ayına ilişkin veriler bulunmaktadır.
Çocuğa karşı işlenen cinsel suçlara ilişkin verilerin, pandemi sürecinde devletin yetkili makamlarınca düzenli olarak raporlanması gerektiğini, çocuğa karşı cinsel istismar ve diğer şiddet unsurları kapsamında ulusal ve uluslararası taraf olduğumuz sözleşmeler gereği yetkililerce ne gibi önlemler alındığının tüm kamuoyu ile paylaşılmasını talep ediyoruz.
[Bold Medya] 2.5.2020
Sürgünde gazetecilik: Arzu Yıldız ve Hayko Bağdat anlatıyor
Gazeteciler Arzu Yıldız ve Hayko Bağdat, sürgünde neler yaşadıklarını, gazeteciliğe nasıl devam ettiklerini Bold canlı yayınında Fatih Akalan’a anlatıyor. BOLD
[Bold Medya] 2.5.2020
[Bold Medya] 2.5.2020
Koronavirüs tedavisi görürken can veren İBB personelinin ölüm raporuna ‘bulaşıcı hastalık’ yazıldı
Bir süredir koronavirüs tedavisi gören İstanbul Büyükşehir Belediyesi personeli Yıldıray Sarı hayatını kaybetti. Sarı’nın ölüm raporunda Covid-19 yerine bulaşıcı hastalık yazması dikkat çekti.
BOLD -İBB Genel Sekreteri Mehmet Çakılcıoğlu, Strateji Geliştirme Müdürlüğünde görev yapan Yıldıray Sarı’nın koronavirüs nedeniyle hayatını kaybettiğini duyurdu. Twitter hesabından açıklama yapan Çakılcıoğlu, “Başta ailesi olmak üzere hepimizin başı sağolsun” diye yazdı.
KORONAVİRÜS YERİNE BULAŞICI HASTALIK YAZILDI
T24’ün haberine göre KESK’e bağlı Tümbel-Sen’in kurucuları arasında olan Yıldıray Sarı’nın ölüm nedeni raporunda koronavirüs yerine ‘bulaşıcı hastalık’ olarak yazıldı. Tümbel-Sen MYK Üyesi Satı Burunucu “5 Nolu şube olarak ölüm raporunun düzeltilmesi için çalışıyoruz. Çünkü Covid-19 yazılması salgınla ilgili istatistiklerin doğru tutulması hem de emeklilik, tazminat hakkının korunması açısından önemli” dedi. Buruncu, koronavirüs sebebiyle ölümün iş kazası statüsünde olduğunu kaydetti.
6 Nisan’da hastaneye yattıktan birkaç gün sonra yoğun bakıma alınan Yıldıray Sarı(56)’nın, 2 çocuğu ve karısı da karantinaya alındı. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde koronavirüs tedavisi gören Sarı, ölüm raporuna göre bu sabah saat 9.55’te hayatını kaybetti. İBB bünyesinde koronavirüse yakalanan personelin sayısı 471.
[Bold Medya] 2.5.2020
BOLD -İBB Genel Sekreteri Mehmet Çakılcıoğlu, Strateji Geliştirme Müdürlüğünde görev yapan Yıldıray Sarı’nın koronavirüs nedeniyle hayatını kaybettiğini duyurdu. Twitter hesabından açıklama yapan Çakılcıoğlu, “Başta ailesi olmak üzere hepimizin başı sağolsun” diye yazdı.
KORONAVİRÜS YERİNE BULAŞICI HASTALIK YAZILDI
T24’ün haberine göre KESK’e bağlı Tümbel-Sen’in kurucuları arasında olan Yıldıray Sarı’nın ölüm nedeni raporunda koronavirüs yerine ‘bulaşıcı hastalık’ olarak yazıldı. Tümbel-Sen MYK Üyesi Satı Burunucu “5 Nolu şube olarak ölüm raporunun düzeltilmesi için çalışıyoruz. Çünkü Covid-19 yazılması salgınla ilgili istatistiklerin doğru tutulması hem de emeklilik, tazminat hakkının korunması açısından önemli” dedi. Buruncu, koronavirüs sebebiyle ölümün iş kazası statüsünde olduğunu kaydetti.
6 Nisan’da hastaneye yattıktan birkaç gün sonra yoğun bakıma alınan Yıldıray Sarı(56)’nın, 2 çocuğu ve karısı da karantinaya alındı. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde koronavirüs tedavisi gören Sarı, ölüm raporuna göre bu sabah saat 9.55’te hayatını kaybetti. İBB bünyesinde koronavirüse yakalanan personelin sayısı 471.
[Bold Medya] 2.5.2020
“Demokratikleşme süreci ancak mahkemelerin Anayasa’ya sahip çıkmasıyla gerçekleşebilir”
DEVA Partisi, AYM’nin 3 OHAL düzenlemesini iptal etmesinin demokrasi açısından önemli olduğunu vurguladı. Açıklamada, “Türkiye, OHAL’in üzerinden iki sene geçmesine rağmen normalleşme ve demokratikleşme sürecine girememiştir” denildi.
BOLD – Ali Babacan’ın genel başkanı olduğu Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA), Anayasa Mahkemesinin OHAL döneminde çıkarılan üç düzenlemeyi iptal etmesiyle ilgili açıklama yaptı. İktidarın ülkeyi OHAL anlayışı ile yönetmekte ısrar ettiği kaydedilen açıklamada, “OHAL’in kaldırılmasının üzerinden iki yıl geçmesine rağmen normalleşme süreci yaşanamamış, aksine olağanüstü halden kalan kurallara yenileri eklenmiştir” ifadesi kullanıldı.
Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının temel haklar ve demokratik toplumun gereklilikleri açısından önemli olduğu vurgulanarak, “Unutulmamalıdır ki, normalleşme süreci ancak anayasaya sadakatle; mahkemelerin ve yüksek mahkemelerin anayasanın üstünlüğüne sahip çıkması ile gerçekleşebilir” denildi.
DEVA Partisinin açıklamasında şunlar kaydedildi:
İKTİDAR OHAL ANLAYIŞIYLA YÖNETMEKTE ISRAR EDİYOR
“Türkiye, OHAL’in üzerinden iki sene geçmesine rağmen normalleşme ve demokratikleşme sürecine girememiştir. Aksine iktidar ülkeyi OHAL anlayışı ile yönetmekte ısrar etmektedir. Bu ortamda Yüksek Mahkemenin, olağanüstü hâl döneminde çıkarılan üç düzenlemeyi temel haklar ve demokratik toplumun gereklilikleri açısından anayasaya aykırı bulması önemlidir. Anayasa Mahkemesinin bu kararını memnuniyetle karşılıyoruz.
Kararlar ile polise sanal takip yetkisi verilmesi, terör örgütleriyle iltisaklı veya irtibatlı olduğu iddia edilen medya kuruluşlarının lisans başvurularının otomatik olarak reddedilmesi ve işe alınacak sözleşmeli personel hakkında güvenlik soruşturması yapılmasını öngören düzenlemeler iptal edilmiştir.
NORMALLEME YAŞANAMADI
Anayasal bir devlette, olağanüstü dönemlerde dahi keyfi bir yönetime izin verilmez. Hiçbir kimse veya organ, kaynağını Anayasadan almayan bir yetkiyi kullanamaz. Temel hak ve özgürlükler sadece olağanüstü halin gerektirdiği durumlarda ve ölçülü olarak kısıtlanabilir. Maalesef Türkiye’de olağanüstü halin kaldırılmasının üzerinden iki yıl geçmesine rağmen normalleşme süreci yaşanamamış, aksine olağanüstü halden kalan kurallara yenileri eklenmiştir.
AYM’NİN KARARINI MEMNUNİYETLE KARŞILIYORUZ
Unutulmamalıdır ki, normalleşme süreci ancak anayasaya sadakatle; mahkemelerin ve yüksek mahkemelerin anayasanın üstünlüğüne sahip çıkması ile gerçekleşebilir. DEVA Partisi olarak, iktidarın anayasasızlaştırma ve hukuksuzlaştırma politikasına karşı, Anayasa Mahkemesinin hukukun üstünlüğünü ve temel hak ve özgürlükleri koruma görevi çerçevesinde verdiği bu kararları memnuniyetle karşılıyor, bu görevi bundan sonra da layıkıyla yerine getireceğini umut ediyoruz.”
[Bold Medya] 2.5.2020
BOLD – Ali Babacan’ın genel başkanı olduğu Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA), Anayasa Mahkemesinin OHAL döneminde çıkarılan üç düzenlemeyi iptal etmesiyle ilgili açıklama yaptı. İktidarın ülkeyi OHAL anlayışı ile yönetmekte ısrar ettiği kaydedilen açıklamada, “OHAL’in kaldırılmasının üzerinden iki yıl geçmesine rağmen normalleşme süreci yaşanamamış, aksine olağanüstü halden kalan kurallara yenileri eklenmiştir” ifadesi kullanıldı.
Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının temel haklar ve demokratik toplumun gereklilikleri açısından önemli olduğu vurgulanarak, “Unutulmamalıdır ki, normalleşme süreci ancak anayasaya sadakatle; mahkemelerin ve yüksek mahkemelerin anayasanın üstünlüğüne sahip çıkması ile gerçekleşebilir” denildi.
DEVA Partisinin açıklamasında şunlar kaydedildi:
İKTİDAR OHAL ANLAYIŞIYLA YÖNETMEKTE ISRAR EDİYOR
“Türkiye, OHAL’in üzerinden iki sene geçmesine rağmen normalleşme ve demokratikleşme sürecine girememiştir. Aksine iktidar ülkeyi OHAL anlayışı ile yönetmekte ısrar etmektedir. Bu ortamda Yüksek Mahkemenin, olağanüstü hâl döneminde çıkarılan üç düzenlemeyi temel haklar ve demokratik toplumun gereklilikleri açısından anayasaya aykırı bulması önemlidir. Anayasa Mahkemesinin bu kararını memnuniyetle karşılıyoruz.
Kararlar ile polise sanal takip yetkisi verilmesi, terör örgütleriyle iltisaklı veya irtibatlı olduğu iddia edilen medya kuruluşlarının lisans başvurularının otomatik olarak reddedilmesi ve işe alınacak sözleşmeli personel hakkında güvenlik soruşturması yapılmasını öngören düzenlemeler iptal edilmiştir.
NORMALLEME YAŞANAMADI
Anayasal bir devlette, olağanüstü dönemlerde dahi keyfi bir yönetime izin verilmez. Hiçbir kimse veya organ, kaynağını Anayasadan almayan bir yetkiyi kullanamaz. Temel hak ve özgürlükler sadece olağanüstü halin gerektirdiği durumlarda ve ölçülü olarak kısıtlanabilir. Maalesef Türkiye’de olağanüstü halin kaldırılmasının üzerinden iki yıl geçmesine rağmen normalleşme süreci yaşanamamış, aksine olağanüstü halden kalan kurallara yenileri eklenmiştir.
AYM’NİN KARARINI MEMNUNİYETLE KARŞILIYORUZ
Unutulmamalıdır ki, normalleşme süreci ancak anayasaya sadakatle; mahkemelerin ve yüksek mahkemelerin anayasanın üstünlüğüne sahip çıkması ile gerçekleşebilir. DEVA Partisi olarak, iktidarın anayasasızlaştırma ve hukuksuzlaştırma politikasına karşı, Anayasa Mahkemesinin hukukun üstünlüğünü ve temel hak ve özgürlükleri koruma görevi çerçevesinde verdiği bu kararları memnuniyetle karşılıyor, bu görevi bundan sonra da layıkıyla yerine getireceğini umut ediyoruz.”
[Bold Medya] 2.5.2020
İstanbul’da son iki ayda ölüm sayısı 3 bin 600 arttı
İstanbul’da bu sene ve geçen senenin mart-nisan aylarındaki ölüm rakamları karşılaştırıldığında, 3 bin 600 daha fazla ölüm yaşandı.
KRONOS -2 Mayıs 2020
Corona salgını ile birlikte özellikle vakaların yüzde 60’ının görüldüğü İstanbul’daki ölüm oranları tartışma konusu oldu. Mezarlıklar Müdürlüğü’nun verilerine göre mart-nisan aylarında İstanbul’da 3 bin 600 fazla ölüm var gerçekleşti.
Sözcü gazetesinden Özlem Güvemli’nin haberinde İBB Mezarlıklar Daire Başkanlığı’nın tuttuğu ölüm kayıtlarına dair bilgiler paylaşıldı.
Kayıtlarda, 2019 ve 2020 yılının mart-nisan aylarındaki ölüm rakamları karşılaştırıldığında son iki ayda bir önceki yıla göre ölüm oranlarında yükselme göze çarpıyor.
Ancak kayıtlar, İstanbul’da gerçekleşen tüm ölümleri kapsıyor. Koronavirüsüne (Covid 19) bağlı olarak hayatını kaybedenlere ilişkin ayrı bir veri bulunmuyor. Çünkü hastanelerden gelen ölüm raporlarında “Covid-19” bilgisi yer almıyor.
Başkanlığın verilerine göre; geçtiğimiz yıl mart ve nisan ayında İstanbul’da toplam 12 bin 745 kişi, 2020’nin mart ve nisan ayında ise toplam 16 bin 345 kişi öldü. Yani bu yıl aynı dönemde 3 bin 600 daha fazla ölüm gerçekleşti.
2019 mart ayında İstanbul’da 6 bin 630 kişi hayatını kaybetti. 2020 yılının mart ayına gelindiğinde bu rakam 7 bin 281 oldu. Aradaki fark sadece 651 olarak kayıtlara geçti.
2019 nisan ayında 6 bin 115 kişi hayatını kaybederken bu yıl kişi sayısı 9 bin 64’e çıktı. Yani 2020’de hayatını kaybedenlerin sayısında 2 bin 949 kişi arttı.
Günlük ölüm sayılarına bakıldığında nisan ayında en çok ölümün gerçekleştiği 20 Nisan günü 399 kişi hayatını kaybetti. Bir önceki yıl aynı gün hayatını kaybeden kişi sayısı 203 olarak gerçekleşmişti.
[Kronos.News] 2.5.2020
KRONOS -2 Mayıs 2020
Corona salgını ile birlikte özellikle vakaların yüzde 60’ının görüldüğü İstanbul’daki ölüm oranları tartışma konusu oldu. Mezarlıklar Müdürlüğü’nun verilerine göre mart-nisan aylarında İstanbul’da 3 bin 600 fazla ölüm var gerçekleşti.
Sözcü gazetesinden Özlem Güvemli’nin haberinde İBB Mezarlıklar Daire Başkanlığı’nın tuttuğu ölüm kayıtlarına dair bilgiler paylaşıldı.
Kayıtlarda, 2019 ve 2020 yılının mart-nisan aylarındaki ölüm rakamları karşılaştırıldığında son iki ayda bir önceki yıla göre ölüm oranlarında yükselme göze çarpıyor.
Ancak kayıtlar, İstanbul’da gerçekleşen tüm ölümleri kapsıyor. Koronavirüsüne (Covid 19) bağlı olarak hayatını kaybedenlere ilişkin ayrı bir veri bulunmuyor. Çünkü hastanelerden gelen ölüm raporlarında “Covid-19” bilgisi yer almıyor.
Başkanlığın verilerine göre; geçtiğimiz yıl mart ve nisan ayında İstanbul’da toplam 12 bin 745 kişi, 2020’nin mart ve nisan ayında ise toplam 16 bin 345 kişi öldü. Yani bu yıl aynı dönemde 3 bin 600 daha fazla ölüm gerçekleşti.
2019 mart ayında İstanbul’da 6 bin 630 kişi hayatını kaybetti. 2020 yılının mart ayına gelindiğinde bu rakam 7 bin 281 oldu. Aradaki fark sadece 651 olarak kayıtlara geçti.
2019 nisan ayında 6 bin 115 kişi hayatını kaybederken bu yıl kişi sayısı 9 bin 64’e çıktı. Yani 2020’de hayatını kaybedenlerin sayısında 2 bin 949 kişi arttı.
Günlük ölüm sayılarına bakıldığında nisan ayında en çok ölümün gerçekleştiği 20 Nisan günü 399 kişi hayatını kaybetti. Bir önceki yıl aynı gün hayatını kaybeden kişi sayısı 203 olarak gerçekleşmişti.
[Kronos.News] 2.5.2020
TGC: Tutuklu gazetecilerin bir an önce serbest bırakılmalı
3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü dolayısıyla bir açıklama yapan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti yönetim, “Gazeteciler bedel ödeseler de halkı aydınlatmaya devam edecekler” dedi.
KRONOS -2 Mayıs 2020
3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü için bir açıklama yapan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Yönetim Kurulu, “Haberin özgürce dolaşabildiği bir toplum olmalıyız. Ülke barışının sağlanabilmesi adına cezaevinde tutuklu bulunan gazetecilerin bir an önce serbest bırakılması gereğine inanıyoruz” dedi.
Açıklamada şu görüşler yer aldı:
“Bu yıl da Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nü gazeteciler yeni sıkıntılarla ve güçlüklerle karşılıyor. İnsanlık yüzyılın en büyük felaketlerinden koronavirüs salgınıyla mücadele ederken gazeteciler de bu zorlu dönemde halkın haber alma kanallarını açık tutmak için özveriyle çalışıyorlar.
Özellikle sahada görev yapan muhabir, kameraman ve foto muhabirleri bulaşıcı salgından korunmak için ne medya patronlarından ne de devletten yeterli destek görüyor. Cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü bulunan meslektaşlarımız da koronavirüsü karşısında korumasız bir durumda bulunmaktadırlar. İnfaz Yasasıyla çete mensuplarının, katillerin, uyuşturucu satıcılarının yararlandığı indirimden; kalemlerinden başka hiçbir silahı olmayan, yazıp çizmekten başka hiçbir suçu bulunmayan gazeteciler fevkalade güç koşullarda yaşamlarını sürdürmeye çabalıyorlar.
HALKIN HABER ALMA HAKKI ÖRSELENMEMELİ
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu olarak ısrarla her platformda yineliyoruz:
Türkiye cezaevlerinde yüzlerce gazeteci tutan bir ülke ayıbından biran önce kurtarılmalı. Halkın haber alma, bilgilenme hakkı çeşitli yollarla örselenmemeli, düşünceyi ifade özgürlüğünün önüne her geçen gün yeni engeller çıkarılmamalı. Hak ihlallerini yazan, gündeme getiren, olayları halk adına sorgulayan gazeteciler suçlanıp cezalandırılırken, gerçek suçluların, azmettiricilerin toplumda serbestçe dolaşmaları adaletle bağdaşmıyor.
İktidarın basın sektörünün yüzde 90’ına egemen olduğu günümüzde hâlâ gazetecilik damarına sahip yürekli meslektaşlarımız görevlerini yapma uğraşındalar, bunu yaparken de bedeller ödüyorlar. Basın sektöründe 10 binlerce gazeteci işsiz ve mesleğini yapamamanın ızdırabını yaşıyor. Yayın yasakları, sansür ve oto sansürün hızla sürdüğü bir ortamda halkın haber alma, bilgilenme hakkını sağlamaya çalışan bir avuç gazeteciye selam olsun.
GAZETECİLİK SUÇ DEĞİLDİR
Sadece son haftalarda yaşananlar bile gazeteciler üzerinde nasıl ağır bir baskı uygulandığını ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un Kuzguncuk’ta kiraladığı araziye yaptırdığı çardağın İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yıkılmasına ilişkin haberi nedeniyle başlatılan soruşturmada Cumhuriyet Gazetesi’nden dört haberci ifadeye çağrıldı. Yazı İşleri Müdürü İpek Özbey, Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Olcay Büyüktaş Akça, muhabir Hazal Ocak ve foto muhabiri Vedat Arık İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde ifade verdi.
Fox TV ana haber sunucu Fatih Portakal hakkında twitter’da paylaştığı bir mesaj nedeniyle üç yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), Halk TV’de yayınlanan Ayşenur Arslan ile Medya Mahallesi programına 5 kez program durdurma ve yüzde 5 idari para cezası verdi.
Basın İlan Kurumu Sözcü Gazetesi’ne 22 gün, Korkusuz Gazetesi için 19 gün ilan kesme cezası uyguladı.
Şu unutulmamalı ki gazeteciler dönemlerin tanığıdır, tarihe not düşerler. Bu nedenle ısrarla diyoruz ki gazetecilik suç değildir. Gazetecilik halkın haber alma, bilgilenme hakkına hizmet eden saygın, onurlu bir meslektir. Gazeteciler bütün güç koşullara rağmen ayaktadır, ayakta kalmaya da devam edecektir, bedeller ödeseler de kamuoyunu aydınlatmaktan geri durmayacaklardır. Haberin özgürce dolaşabildiği bir toplum olmalıyız. Ülke barışının sağlanabilmesi adına cezaevinde tutuklu bulunan gazetecilerin bir an önce serbest bırakılması gereğine inanıyoruz.
ÜLKEMİZ BU AYIPLARDAN ARINDIRILMALIDIR
Yargı bağımsızlığı, editoryal bağımsızlık işlemiyor. İç barışı sağlamakla yükümlü siyasetçiler nefret söylemleriyle toplumu bölünmeye itiyor. Ülkemiz bu ayıplardan arındırılmalı, bunu gerçekleştirmesi gerekenler ise siyasetçiler ve iktidarlardır.
3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü mesleğini özenle ve özveriyle yapan bütün gazetecilere kutlu olsun. Umuyoruz ki gelecekte, demokrasinin yeşerdiği, cezaevlerinde gazetecisi bulunmayan aydınlık ve barışçıl bir ülkede 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nü gururla kutlayacağız, bu en büyük dileğimiz.”
[Kronos.News] 2.5.2020
KRONOS -2 Mayıs 2020
3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü için bir açıklama yapan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Yönetim Kurulu, “Haberin özgürce dolaşabildiği bir toplum olmalıyız. Ülke barışının sağlanabilmesi adına cezaevinde tutuklu bulunan gazetecilerin bir an önce serbest bırakılması gereğine inanıyoruz” dedi.
Açıklamada şu görüşler yer aldı:
“Bu yıl da Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nü gazeteciler yeni sıkıntılarla ve güçlüklerle karşılıyor. İnsanlık yüzyılın en büyük felaketlerinden koronavirüs salgınıyla mücadele ederken gazeteciler de bu zorlu dönemde halkın haber alma kanallarını açık tutmak için özveriyle çalışıyorlar.
Özellikle sahada görev yapan muhabir, kameraman ve foto muhabirleri bulaşıcı salgından korunmak için ne medya patronlarından ne de devletten yeterli destek görüyor. Cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü bulunan meslektaşlarımız da koronavirüsü karşısında korumasız bir durumda bulunmaktadırlar. İnfaz Yasasıyla çete mensuplarının, katillerin, uyuşturucu satıcılarının yararlandığı indirimden; kalemlerinden başka hiçbir silahı olmayan, yazıp çizmekten başka hiçbir suçu bulunmayan gazeteciler fevkalade güç koşullarda yaşamlarını sürdürmeye çabalıyorlar.
HALKIN HABER ALMA HAKKI ÖRSELENMEMELİ
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu olarak ısrarla her platformda yineliyoruz:
Türkiye cezaevlerinde yüzlerce gazeteci tutan bir ülke ayıbından biran önce kurtarılmalı. Halkın haber alma, bilgilenme hakkı çeşitli yollarla örselenmemeli, düşünceyi ifade özgürlüğünün önüne her geçen gün yeni engeller çıkarılmamalı. Hak ihlallerini yazan, gündeme getiren, olayları halk adına sorgulayan gazeteciler suçlanıp cezalandırılırken, gerçek suçluların, azmettiricilerin toplumda serbestçe dolaşmaları adaletle bağdaşmıyor.
İktidarın basın sektörünün yüzde 90’ına egemen olduğu günümüzde hâlâ gazetecilik damarına sahip yürekli meslektaşlarımız görevlerini yapma uğraşındalar, bunu yaparken de bedeller ödüyorlar. Basın sektöründe 10 binlerce gazeteci işsiz ve mesleğini yapamamanın ızdırabını yaşıyor. Yayın yasakları, sansür ve oto sansürün hızla sürdüğü bir ortamda halkın haber alma, bilgilenme hakkını sağlamaya çalışan bir avuç gazeteciye selam olsun.
GAZETECİLİK SUÇ DEĞİLDİR
Sadece son haftalarda yaşananlar bile gazeteciler üzerinde nasıl ağır bir baskı uygulandığını ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un Kuzguncuk’ta kiraladığı araziye yaptırdığı çardağın İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yıkılmasına ilişkin haberi nedeniyle başlatılan soruşturmada Cumhuriyet Gazetesi’nden dört haberci ifadeye çağrıldı. Yazı İşleri Müdürü İpek Özbey, Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Olcay Büyüktaş Akça, muhabir Hazal Ocak ve foto muhabiri Vedat Arık İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde ifade verdi.
Fox TV ana haber sunucu Fatih Portakal hakkında twitter’da paylaştığı bir mesaj nedeniyle üç yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), Halk TV’de yayınlanan Ayşenur Arslan ile Medya Mahallesi programına 5 kez program durdurma ve yüzde 5 idari para cezası verdi.
Basın İlan Kurumu Sözcü Gazetesi’ne 22 gün, Korkusuz Gazetesi için 19 gün ilan kesme cezası uyguladı.
Şu unutulmamalı ki gazeteciler dönemlerin tanığıdır, tarihe not düşerler. Bu nedenle ısrarla diyoruz ki gazetecilik suç değildir. Gazetecilik halkın haber alma, bilgilenme hakkına hizmet eden saygın, onurlu bir meslektir. Gazeteciler bütün güç koşullara rağmen ayaktadır, ayakta kalmaya da devam edecektir, bedeller ödeseler de kamuoyunu aydınlatmaktan geri durmayacaklardır. Haberin özgürce dolaşabildiği bir toplum olmalıyız. Ülke barışının sağlanabilmesi adına cezaevinde tutuklu bulunan gazetecilerin bir an önce serbest bırakılması gereğine inanıyoruz.
ÜLKEMİZ BU AYIPLARDAN ARINDIRILMALIDIR
Yargı bağımsızlığı, editoryal bağımsızlık işlemiyor. İç barışı sağlamakla yükümlü siyasetçiler nefret söylemleriyle toplumu bölünmeye itiyor. Ülkemiz bu ayıplardan arındırılmalı, bunu gerçekleştirmesi gerekenler ise siyasetçiler ve iktidarlardır.
3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü mesleğini özenle ve özveriyle yapan bütün gazetecilere kutlu olsun. Umuyoruz ki gelecekte, demokrasinin yeşerdiği, cezaevlerinde gazetecisi bulunmayan aydınlık ve barışçıl bir ülkede 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nü gururla kutlayacağız, bu en büyük dileğimiz.”
[Kronos.News] 2.5.2020
Yeni vaka görülmeyen illerde normalleşme başlayacak
Ramazan bayramı sonrasında yeni vaka görülmeyen illerde salgınla ilgili normalleşme adımları atılmaya başlanacak. Sosyal hayatın yeniden başlatılacağı bu iller ile vaka görülmeyen çevre iller arasında seyahatlere de izin verilmesi gündemde.
BOLD – Türkiye’de koronavirüs salgınında bayram sonrası normalleşme adımları için hazırlıklar yapılırken bazı iller için ‘tersine karantina’ planı gündemde. Vaka sayısını sıfıra indiren illerde sosyal hayat yeniden başlatılacak.
YENİ VAKA GÖRÜLMEZSE NORMALLEME BAŞLATILACAK
Hürriyet’ten Nuray Babacan’ın haberine göre bu illerde temel önlemler alınarak, sosyal hayatın yeniden başlatılması gündeme gelebilecek. İşyerlerinin açılması söz konusu olabilecek. Bu illerin ancak kendileriyle benzer verilere sahip komşu illerle iletişime geçebilecek veya sadece il sınırları içerisinde serbesti sağlanacak, şehirlerarası hareketliliğe izin verilmeyecek. Böylece yeni vaka görülmeyen Gümüşhane, Bartın, Burdur, Tunceli gibi iller diğerlerinden korunarak, ‘tersine karantina’ uygulanabilecek.
KARAR İÇİN 5 HAZİRAN VERİLERİNE BAKILACAK
Vaka sayılarının bayramın etkisiyle yükselirse önlemlerin arttırılabileceğine dikkat çeken uzmanlar, bu nedenle Ramazan Bayramı sonrası 5 Haziran rakamlarının, tedbirlerin gevşetilip gevşetilmeyeceği konusunda kilit öneme sahip olduğuna vurgu yapıyor.
SOKAĞA ÇIKMA BAYRAMDA DA SÜREBİLİR
Normalleşme süreci konusunda bakanlıklar arasında yapılan toplantılarda, Sağlık Bakanlığı ve Bilim Kurulu’nun belirlediği çerçevede yapılacak hazırlıklar planlanıyor. Yapılan değerlendirmelere göre vaka sayısı önümüzdeki haftalarda binli rakamlara düşebilir, buna bağlı olarak yeni önlemler alınarak bazı kurallarda gevşemeye gidilebilir. Ancak bunda, 10 Nisan’da sokağa çıkma yasağının duyurulmasında olduğu gibi bayram günlerinde kurallara ne kadar uyulacağı belirleyici olacak. 19 Mayıs ve Ramazan Bayramı dönemlerinde sokağa çıkma yasağı uygulanabileceği öne sürülüyor.
VAKA SAYILARI BAZ ALINACAK
Yapılan değerlendirmelerde, bayramdan önceki vaka sayısı ile bayramdan sonraki vaka sayısının kıyaslanmasının çok önemli olduğu belirtiliyor. Yetkililer, “Eğer 24 Mayıs rakamları, bayram sonrası haziranın ilk haftasının rakamları aynı veya çok az fark olursa, o zaman normalleşmeden söz edilebilir. Vaka sayısının binli rakamlarda veya altında olması çok önemli. Eğer bayramın etkisiyle üstüne çıkarsa, farklı önlemlerin alınması gerekebilir” dedi. Bu nedenle 5 Haziran’da ortaya çıkacak verilerin, yeni kararlar alınmasında etkili olacağı ifade ediliyor.
[Bold Medya] 2.5.2020
BOLD – Türkiye’de koronavirüs salgınında bayram sonrası normalleşme adımları için hazırlıklar yapılırken bazı iller için ‘tersine karantina’ planı gündemde. Vaka sayısını sıfıra indiren illerde sosyal hayat yeniden başlatılacak.
YENİ VAKA GÖRÜLMEZSE NORMALLEME BAŞLATILACAK
Hürriyet’ten Nuray Babacan’ın haberine göre bu illerde temel önlemler alınarak, sosyal hayatın yeniden başlatılması gündeme gelebilecek. İşyerlerinin açılması söz konusu olabilecek. Bu illerin ancak kendileriyle benzer verilere sahip komşu illerle iletişime geçebilecek veya sadece il sınırları içerisinde serbesti sağlanacak, şehirlerarası hareketliliğe izin verilmeyecek. Böylece yeni vaka görülmeyen Gümüşhane, Bartın, Burdur, Tunceli gibi iller diğerlerinden korunarak, ‘tersine karantina’ uygulanabilecek.
KARAR İÇİN 5 HAZİRAN VERİLERİNE BAKILACAK
Vaka sayılarının bayramın etkisiyle yükselirse önlemlerin arttırılabileceğine dikkat çeken uzmanlar, bu nedenle Ramazan Bayramı sonrası 5 Haziran rakamlarının, tedbirlerin gevşetilip gevşetilmeyeceği konusunda kilit öneme sahip olduğuna vurgu yapıyor.
SOKAĞA ÇIKMA BAYRAMDA DA SÜREBİLİR
Normalleşme süreci konusunda bakanlıklar arasında yapılan toplantılarda, Sağlık Bakanlığı ve Bilim Kurulu’nun belirlediği çerçevede yapılacak hazırlıklar planlanıyor. Yapılan değerlendirmelere göre vaka sayısı önümüzdeki haftalarda binli rakamlara düşebilir, buna bağlı olarak yeni önlemler alınarak bazı kurallarda gevşemeye gidilebilir. Ancak bunda, 10 Nisan’da sokağa çıkma yasağının duyurulmasında olduğu gibi bayram günlerinde kurallara ne kadar uyulacağı belirleyici olacak. 19 Mayıs ve Ramazan Bayramı dönemlerinde sokağa çıkma yasağı uygulanabileceği öne sürülüyor.
VAKA SAYILARI BAZ ALINACAK
Yapılan değerlendirmelerde, bayramdan önceki vaka sayısı ile bayramdan sonraki vaka sayısının kıyaslanmasının çok önemli olduğu belirtiliyor. Yetkililer, “Eğer 24 Mayıs rakamları, bayram sonrası haziranın ilk haftasının rakamları aynı veya çok az fark olursa, o zaman normalleşmeden söz edilebilir. Vaka sayısının binli rakamlarda veya altında olması çok önemli. Eğer bayramın etkisiyle üstüne çıkarsa, farklı önlemlerin alınması gerekebilir” dedi. Bu nedenle 5 Haziran’da ortaya çıkacak verilerin, yeni kararlar alınmasında etkili olacağı ifade ediliyor.
[Bold Medya] 2.5.2020
Hastalıklı sağlık sistemi: 58 şehrin 51’inde halk sağlığı başkanları pratisyen hekim!
Korona salgını halk sağlığı hizmetinin önemini ortaya koydu. Ancak 58 ilden 51’inde halk sağlığı başkanlıklarının yöneticisi pratisyen hekim. Buna İstanbul, Ankara ve İzmir de dahil.
BOLD – Türkiye koronavirüs (Kovid-19) ile mücadele ederken, salgına karşı savaşta en önemli alanların başında halk sağlığı hizmetleri geliyor. Fakat 81 şehrin il sağlık müdürlerinden hiçbirinin ‘halk sağlığı uzmanı’ olmadığı ortaya çıktı.
ORGANİZASYON SIKINTISI KORUYUCU HEKİMLİĞE ZARAR VERDİ
58 ildeki halk sağlığı başkanlıklarının 51’inde, tepe idareci pratisyen hekim. Sadece 7 başkan ve 9 başkan yardımcısı halk sağlıkçısı. İstanbul, Ankara ve İzmir’de de halk sağlığı hizmetleri başkanları pratisyen.
Halk sağlığı uzmanı Prof. Dr. Tuğrul Erbaydar, “Hizmet sürecine bizim bilimsel katkımız eksik kalıyor. Karşılıklı bir kayıp söz konusu. Organizasyonsuzluk, koruyucu hekimlik anlayışına zarar verdi” dedi.
FİLYASYON’U UZMANLAR OCAK’TAN BU YANA SÖYLÜYOR
Atamalarda kişiye göre tercih yapıldığını iddia eden Erbaydar ayrıca şunları söyledi: “Sağlık Bakanlığı çevresinde ‘birlikte rahat çalışabileceğimiz arkadaşlar’ terminolojisi var. Yine Bakanlık, teknolojiden çok yararlanıyor. Ama sahada, yerel salgın yöneticilerinin aktif yürütecekleri çalışmaların yerini bilgi işlem sistemi tutmuyor. Aylar sonra Bakanı’nın ağzından ‘filyasyon’ sözcüğünü duyduk. Halk sağlığı uzmanları Ocak’tan bu yana söylüyor.”
[Bold Medya] 2.5.2020
BOLD – Türkiye koronavirüs (Kovid-19) ile mücadele ederken, salgına karşı savaşta en önemli alanların başında halk sağlığı hizmetleri geliyor. Fakat 81 şehrin il sağlık müdürlerinden hiçbirinin ‘halk sağlığı uzmanı’ olmadığı ortaya çıktı.
ORGANİZASYON SIKINTISI KORUYUCU HEKİMLİĞE ZARAR VERDİ
58 ildeki halk sağlığı başkanlıklarının 51’inde, tepe idareci pratisyen hekim. Sadece 7 başkan ve 9 başkan yardımcısı halk sağlıkçısı. İstanbul, Ankara ve İzmir’de de halk sağlığı hizmetleri başkanları pratisyen.
Halk sağlığı uzmanı Prof. Dr. Tuğrul Erbaydar, “Hizmet sürecine bizim bilimsel katkımız eksik kalıyor. Karşılıklı bir kayıp söz konusu. Organizasyonsuzluk, koruyucu hekimlik anlayışına zarar verdi” dedi.
FİLYASYON’U UZMANLAR OCAK’TAN BU YANA SÖYLÜYOR
Atamalarda kişiye göre tercih yapıldığını iddia eden Erbaydar ayrıca şunları söyledi: “Sağlık Bakanlığı çevresinde ‘birlikte rahat çalışabileceğimiz arkadaşlar’ terminolojisi var. Yine Bakanlık, teknolojiden çok yararlanıyor. Ama sahada, yerel salgın yöneticilerinin aktif yürütecekleri çalışmaların yerini bilgi işlem sistemi tutmuyor. Aylar sonra Bakanı’nın ağzından ‘filyasyon’ sözcüğünü duyduk. Halk sağlığı uzmanları Ocak’tan bu yana söylüyor.”
[Bold Medya] 2.5.2020
Koronavirüs Döneminde Basın Özgürlüğü Raporu: Salgında da medyaya abluka var
İktidarın basın özgürlüğünü kısıtlamaya yönelik icraatları durmak bilmiyor. Salgınla ilgili haberleri gerekçe gösterilerek 10 gazeteci gözaltına alındı, 1 gazeteci tutuklandı.
Koronavirüs salgını dönemini kapsayan bir basın özgürlüğü raporu hazırlayan CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, gazetecilere yönelik ablukayı gözler önüne serdi. Gazete Duvar’dan Serkan Alan’ın haberine göre Utku Çakırözer, ‘Koronavirüs Döneminde Basın Özgürlüğü’ başlıklı raporunu açıkladı. Türkiye’de ilk salgın vakasının açıklandığı 11 Mart’tan bu yana salgınla ilgili yaptıkları haber ve yorumlar gerekçe gösterilerek 10 gazeteci gözaltı alındı, 1 gazeteci tutuklandı. Toplam 30 gazeteci hakkında ifade, soruşturma ve dava süreçleri başladı.
YÜZDE 60 TİRAJ KAYBI YAŞANDI
Salgın sürecinde basılı gazetelerin tirajının yüzde 22 ile 60 oranları arasında düştüğünü ifade eden Çakırözer, “Yaşamını sürdürmekte zorlanan gazeteler sansür ve ilan ambargoları ile mücadele ederken, haber peşindeki kanallara da RTÜK ceza yağdırdı” dedi.
Rize’deki Çay-Kur fabrikasında 11 işçinin Kovid-19’a yakalandığı haberini yapan gazeteci Gençağa Karafazlı hakkında Çay İşletmeleri’nin suç duyurusu üzerine soruşturma başlatıldı ve Karafazlı ifadeye çağrıldı.
Mardin, Diyarbakır, Antalya ve Rize’de yerel basında çalışan gazeteciler korona virüs haberleri gerekçe gösterilerek gözaltına alındı ve ifade verdi.
Salgın ile ilgili sosyal medya paylaşımı yapan Nurcan Baysal, Enver Aysever ve Hakan Gülseven hakkında da soruşturma açıldı.
Hakan Aygün sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek bir aydır tutuklu bulunuyor.
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve BDDK’nın suç duyuruları sonrasında açılan davada “Biz Bize Yeteriz” kampanyasına ilişkin eleştirel paylaşım yapan gazeteci Fatih Portakal hakkında 3 yıla kadar hapis cezası istendi.
Cumhuriyet muhabiri Alican Uludağ ile Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Olcay Büyükbaş hakkında 10 Ekim 2015’te Ankara Garı önünde yapılan IŞİD saldırısı öncesinde emniyet birimlerinin ihmal iddialarına ilişkin yaptıkları haber nedeniyle de dava açıldı.
Cumhuriyet gazetesi muhabiri Hazal Ocak ve gazete yöneticilerine de Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un kiraladığı vakıf arazisine “kaçak yapı yaptırdığı” ile ilgili haberden dolayı ‘terör soruşturması’ açıldı.
Ocak hakkında Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Kanal İstanbul güzergâhında arazi almasıyla ilgili haberden dolayı yürütülen soruşturma da bu dönemde tamamlandı. Kabul edilen iddianamede, Ocak’ın 1 yıldan 2 yıla kadar hapsi istendi.
Salgın sürecinde yaklaşık 100 bin hükümlü serbest kalırken Libya’da öldüğü belirtilen bir MİT mensubuna ilişkin haber yapan Odatv’den Barış Terkoğlu, Hülya Kılınç, Barış Pehlivan, Yeni Yaşam’dan Ferhat Çelik, Aydın Keser, Yeniçağ’dan Murat Ağırel’in tutukluluklarında 57 gün geride kaldı.
Pandemi sürecinde Meclisten geçen infaz kanununda bu gazetecilerin yargılandığı ‘MİT Kanununa muhalefet’ suçları indirim kapsamı dışına çıkarıldı.
Tutuklu gazeteciler ve Birgün Yazarı Erk Acerer hakkında hazırlanan iddianamede tutuklanma gerekçeleri olan “İstihbarat faaliyeti ile ilgili bilgi ve belgeleri ifşa etmek” suçlamasına “Devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin gizli kalması gereken bilgileri açıklamak” suçu da eklendi. Böylece Asliye Ceza’lık dava Ağır Ceza Mahkemesine kaydırıldı ve 19 yıla kadar hapis cezası istendi.
Öncelikle görevi Türkiye’de tüm basın organlarının özgürce çalışmasını sağlamak olan Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı, kendisiyle ilgili haberlere açtığı davanın yanı sıra yüzlerce siteye de sansür uygulattı. Başta Cumhuriyet Gazetesi olmak üzere 273 habere getirilen erişim engelinin gerekçesi ise ‘salgınla mücadelede Türkiye’nin algısının gölgelenmesi’ne bağlanması dikkat çekti.
Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, Independent Türkçe’nin de aralarında olduğu bazı yayın organlarına erişim yasağı getirdi.
Salgın nedeniyle yapılan “evde kalın” çağrıları ve alınan önlemler nedeniyle gazete tirajları yüzde 22 ile yüzde 60 arasında düştü.
Cumhurbaşkanı İletişim Başkanlığı, RTÜK ve Basın İlan Kurumu gibi kurumlar “baskı ve sansürün aracı” oldu.
[Samanyolu Haber] 2.5.2020
Koronavirüs salgını dönemini kapsayan bir basın özgürlüğü raporu hazırlayan CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, gazetecilere yönelik ablukayı gözler önüne serdi. Gazete Duvar’dan Serkan Alan’ın haberine göre Utku Çakırözer, ‘Koronavirüs Döneminde Basın Özgürlüğü’ başlıklı raporunu açıkladı. Türkiye’de ilk salgın vakasının açıklandığı 11 Mart’tan bu yana salgınla ilgili yaptıkları haber ve yorumlar gerekçe gösterilerek 10 gazeteci gözaltı alındı, 1 gazeteci tutuklandı. Toplam 30 gazeteci hakkında ifade, soruşturma ve dava süreçleri başladı.
YÜZDE 60 TİRAJ KAYBI YAŞANDI
Salgın sürecinde basılı gazetelerin tirajının yüzde 22 ile 60 oranları arasında düştüğünü ifade eden Çakırözer, “Yaşamını sürdürmekte zorlanan gazeteler sansür ve ilan ambargoları ile mücadele ederken, haber peşindeki kanallara da RTÜK ceza yağdırdı” dedi.
Rize’deki Çay-Kur fabrikasında 11 işçinin Kovid-19’a yakalandığı haberini yapan gazeteci Gençağa Karafazlı hakkında Çay İşletmeleri’nin suç duyurusu üzerine soruşturma başlatıldı ve Karafazlı ifadeye çağrıldı.
Mardin, Diyarbakır, Antalya ve Rize’de yerel basında çalışan gazeteciler korona virüs haberleri gerekçe gösterilerek gözaltına alındı ve ifade verdi.
Salgın ile ilgili sosyal medya paylaşımı yapan Nurcan Baysal, Enver Aysever ve Hakan Gülseven hakkında da soruşturma açıldı.
Hakan Aygün sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek bir aydır tutuklu bulunuyor.
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve BDDK’nın suç duyuruları sonrasında açılan davada “Biz Bize Yeteriz” kampanyasına ilişkin eleştirel paylaşım yapan gazeteci Fatih Portakal hakkında 3 yıla kadar hapis cezası istendi.
Cumhuriyet muhabiri Alican Uludağ ile Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Olcay Büyükbaş hakkında 10 Ekim 2015’te Ankara Garı önünde yapılan IŞİD saldırısı öncesinde emniyet birimlerinin ihmal iddialarına ilişkin yaptıkları haber nedeniyle de dava açıldı.
Cumhuriyet gazetesi muhabiri Hazal Ocak ve gazete yöneticilerine de Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un kiraladığı vakıf arazisine “kaçak yapı yaptırdığı” ile ilgili haberden dolayı ‘terör soruşturması’ açıldı.
Ocak hakkında Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Kanal İstanbul güzergâhında arazi almasıyla ilgili haberden dolayı yürütülen soruşturma da bu dönemde tamamlandı. Kabul edilen iddianamede, Ocak’ın 1 yıldan 2 yıla kadar hapsi istendi.
Salgın sürecinde yaklaşık 100 bin hükümlü serbest kalırken Libya’da öldüğü belirtilen bir MİT mensubuna ilişkin haber yapan Odatv’den Barış Terkoğlu, Hülya Kılınç, Barış Pehlivan, Yeni Yaşam’dan Ferhat Çelik, Aydın Keser, Yeniçağ’dan Murat Ağırel’in tutukluluklarında 57 gün geride kaldı.
Pandemi sürecinde Meclisten geçen infaz kanununda bu gazetecilerin yargılandığı ‘MİT Kanununa muhalefet’ suçları indirim kapsamı dışına çıkarıldı.
Tutuklu gazeteciler ve Birgün Yazarı Erk Acerer hakkında hazırlanan iddianamede tutuklanma gerekçeleri olan “İstihbarat faaliyeti ile ilgili bilgi ve belgeleri ifşa etmek” suçlamasına “Devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin gizli kalması gereken bilgileri açıklamak” suçu da eklendi. Böylece Asliye Ceza’lık dava Ağır Ceza Mahkemesine kaydırıldı ve 19 yıla kadar hapis cezası istendi.
Öncelikle görevi Türkiye’de tüm basın organlarının özgürce çalışmasını sağlamak olan Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı, kendisiyle ilgili haberlere açtığı davanın yanı sıra yüzlerce siteye de sansür uygulattı. Başta Cumhuriyet Gazetesi olmak üzere 273 habere getirilen erişim engelinin gerekçesi ise ‘salgınla mücadelede Türkiye’nin algısının gölgelenmesi’ne bağlanması dikkat çekti.
Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, Independent Türkçe’nin de aralarında olduğu bazı yayın organlarına erişim yasağı getirdi.
Salgın nedeniyle yapılan “evde kalın” çağrıları ve alınan önlemler nedeniyle gazete tirajları yüzde 22 ile yüzde 60 arasında düştü.
Cumhurbaşkanı İletişim Başkanlığı, RTÜK ve Basın İlan Kurumu gibi kurumlar “baskı ve sansürün aracı” oldu.
[Samanyolu Haber] 2.5.2020
Neden bütün uçakların pencereleri yuvarlak?
Uçaklarda bulunan yuvarlak pencereler, gereksiz bir tercih değil. Bu, hayat kurtaran bir mühendislik buluşu. Eğer ticari uçakların pencereleri, evinizdekiler gibi köşegen olsaydı; uçağın tamamı havada parçalara ayrılırdı.
Ticari havayolları, yirminci yüzyılın ortalarında uçaklarını daha yükseklerde uçurmaya başlamıştı. Bu planın nihai amacı para tasarrufu yapmaktı; çünkü daha düşük yoğunluktaki hava, uçak üzerindeki sürüklenme kuvvetinin ve dolayısıyla da tüketilen yakıt miktarının azalması demekti. Üst atmosferde uçmak, daha pürüzsüz bir uçuş anlamına da geliyor.
Uçakları yüksek irtifalara uygun hale getirmek isteyen havayollarının, tasarımda bazı değişiklikler yapması gerekiyordu. İlk önce; yolcuların nefes alabilmesi için uçak kabinine basınç uygulanması gerekiyordu. İkinci olarak ise uçağın, artan bu iç basınca dayanması için silindir gibi olması gerekiyordu. İşte, mükemmel uçak oluşturulmuştu; ya da böyle düşünülmüştü. 1950’li yıllarda, mühendislerin önemli bir tasarım kusurunu gözden kaçırması sebebiyle üç uçağın gövdesi parçalara ayrılmıştı. Bu uçaklarda köşegen pencereler kullanılmıştı.
Köşegen pencereler, atmosfer ile kabin basıncı arasındaki hafif bir farklılıktan dolayı; yüksekte uçan uçaklarda sorun oluşturuyor.
Bu farklılık, kabinin çok az genişlemesine sebep oluyor ancak kabin malzemesine baskı bindiriyor; bu vakada ise baskı, pencere çerçevelerine biniyor. Bu baskı en çok, köşegen bir pencerenin keskin kenarlarında birikiyor. Baskı çok fazla olduğunda, çerçeve çatlıyor. Ancak oval bir pencerede, baskı tüm çerçeve etrafında daha yumuşak şekilde akıyor ve yıkıcı bir birikme ihtimali önleniyor.
Konumuz uçak pencereleri olduğundan, pencereler hakkında garip bir şey daha keşfetmiş olabilirsiniz: Pencereler, genelde koltuk sıralarıyla hizalı değiller. Bunun için uçak üreticilerini suçlamayın; bu konu sadece uçağı satın alan havayoluna bağlı. Sonuçta bu onun mülkü. Üreticiler uçakları; sıra hizalamasını, ayak yerini ve pencere konumunu göz önünde tutarak inşa ediyor ve önerilerini havayoluna iletiyorlar. Fakat havayolları bunları pek dinlemiyor. Havayoluna bağlı olarak; farklı uçaklarda, diğerlerine göre daha fazla sıra konuluyor. Sıra miktarı değiştiği zaman, pencerelerin hizası da pencereden dışarı atılmış oluyor.
Popular Science
[Samanyolu Haber] 2.5.2020
Ticari havayolları, yirminci yüzyılın ortalarında uçaklarını daha yükseklerde uçurmaya başlamıştı. Bu planın nihai amacı para tasarrufu yapmaktı; çünkü daha düşük yoğunluktaki hava, uçak üzerindeki sürüklenme kuvvetinin ve dolayısıyla da tüketilen yakıt miktarının azalması demekti. Üst atmosferde uçmak, daha pürüzsüz bir uçuş anlamına da geliyor.
Uçakları yüksek irtifalara uygun hale getirmek isteyen havayollarının, tasarımda bazı değişiklikler yapması gerekiyordu. İlk önce; yolcuların nefes alabilmesi için uçak kabinine basınç uygulanması gerekiyordu. İkinci olarak ise uçağın, artan bu iç basınca dayanması için silindir gibi olması gerekiyordu. İşte, mükemmel uçak oluşturulmuştu; ya da böyle düşünülmüştü. 1950’li yıllarda, mühendislerin önemli bir tasarım kusurunu gözden kaçırması sebebiyle üç uçağın gövdesi parçalara ayrılmıştı. Bu uçaklarda köşegen pencereler kullanılmıştı.
Köşegen pencereler, atmosfer ile kabin basıncı arasındaki hafif bir farklılıktan dolayı; yüksekte uçan uçaklarda sorun oluşturuyor.
Bu farklılık, kabinin çok az genişlemesine sebep oluyor ancak kabin malzemesine baskı bindiriyor; bu vakada ise baskı, pencere çerçevelerine biniyor. Bu baskı en çok, köşegen bir pencerenin keskin kenarlarında birikiyor. Baskı çok fazla olduğunda, çerçeve çatlıyor. Ancak oval bir pencerede, baskı tüm çerçeve etrafında daha yumuşak şekilde akıyor ve yıkıcı bir birikme ihtimali önleniyor.
Konumuz uçak pencereleri olduğundan, pencereler hakkında garip bir şey daha keşfetmiş olabilirsiniz: Pencereler, genelde koltuk sıralarıyla hizalı değiller. Bunun için uçak üreticilerini suçlamayın; bu konu sadece uçağı satın alan havayoluna bağlı. Sonuçta bu onun mülkü. Üreticiler uçakları; sıra hizalamasını, ayak yerini ve pencere konumunu göz önünde tutarak inşa ediyor ve önerilerini havayoluna iletiyorlar. Fakat havayolları bunları pek dinlemiyor. Havayoluna bağlı olarak; farklı uçaklarda, diğerlerine göre daha fazla sıra konuluyor. Sıra miktarı değiştiği zaman, pencerelerin hizası da pencereden dışarı atılmış oluyor.
Popular Science
[Samanyolu Haber] 2.5.2020
Almanya’dan tarihi basın özgürlüğü kararı
Almanya’da Federal Adalet Mahkemesi (BGH), basın özgürlüğünü destekleyen bir karara imza attı.
Mahkeme, Alman ordusunun “gizli” ibareli belgelerini yayınlayan Westdeutsche Allgemeine gazetesine karşı “telif haklarının ihlali” gerekçesiyle ihtiyati tedbir kararı alınmasını talep eden hükümeti haksız buldu.
Gazetenin Alman ordusunun Afganistan misyonu ile ilgili hazırlanan belgelerini yayınlamasının basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilebileceğine hükmeden mahkeme, belgelerin yayınlanmasının kamu çıkarına olduğuna kanaat getirdi.
Mahkeme Başkanı Thomas Koch, karar gerekçesini okurken, “Basın özgürlüğünün ağırlığı daha fazladır” ifadesini kullandı.
Mahkeme, dış güvenlik tehdidi gerekçesiyle söz konusu raporların yayınlanmasına engel olunması noktasında telif hakları yasasının geçerli olmadığına hükmetti. Mahkeme, bu durumlarda, vatana ihanet gibi suçları düzenleyen farklı yasaların devreye girebileceğini ifade etti. Ancak Alman hükümeti, bu yönde bir suçlamayla dava açmış değil.
Avrupa Adalet Divanı, Temmuz 2019’da aynı davayla ilgili verdiği kararda, Alman hükümetinin ancak sözü edilen belgelerde “fikri yaratıcılık” söz konusu olduğu takdirde telif hakkı ihlali tezini öne sürebileceğine kanaat getirmişti. Mahkeme bu durumda belgelerin siyasi açıdan “özel bir anlam” taşıması halinde de yayınlanmasının yasal olarak mümkün olabileceğini kaydetti.
[Samanyolu Haber] 2.5.2020
Mahkeme, Alman ordusunun “gizli” ibareli belgelerini yayınlayan Westdeutsche Allgemeine gazetesine karşı “telif haklarının ihlali” gerekçesiyle ihtiyati tedbir kararı alınmasını talep eden hükümeti haksız buldu.
Gazetenin Alman ordusunun Afganistan misyonu ile ilgili hazırlanan belgelerini yayınlamasının basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilebileceğine hükmeden mahkeme, belgelerin yayınlanmasının kamu çıkarına olduğuna kanaat getirdi.
Mahkeme Başkanı Thomas Koch, karar gerekçesini okurken, “Basın özgürlüğünün ağırlığı daha fazladır” ifadesini kullandı.
Mahkeme, dış güvenlik tehdidi gerekçesiyle söz konusu raporların yayınlanmasına engel olunması noktasında telif hakları yasasının geçerli olmadığına hükmetti. Mahkeme, bu durumlarda, vatana ihanet gibi suçları düzenleyen farklı yasaların devreye girebileceğini ifade etti. Ancak Alman hükümeti, bu yönde bir suçlamayla dava açmış değil.
Avrupa Adalet Divanı, Temmuz 2019’da aynı davayla ilgili verdiği kararda, Alman hükümetinin ancak sözü edilen belgelerde “fikri yaratıcılık” söz konusu olduğu takdirde telif hakkı ihlali tezini öne sürebileceğine kanaat getirmişti. Mahkeme bu durumda belgelerin siyasi açıdan “özel bir anlam” taşıması halinde de yayınlanmasının yasal olarak mümkün olabileceğini kaydetti.
[Samanyolu Haber] 2.5.2020
Gazeteciler koğuş arkadaşlarını anlattı
Uluslararası Gazeteciler Derneği (IJA) 4 gazeteciyi 3 Mayıs Basın Özgürlüğü günü için ortak yayında buluşturdu. Uluslararası Gazeteciler Derneği (IJA) 4 gazeteciyi 3 Mayıs Basın Özgürlüğü günü için ortak yayında buluşturdu.
Uluslararası Gazeteciler Derneği İnternational Journalists (IJA) cezaevinde kalan 4 gazeteciyi 3 Mayıs Basın Özgürlüğü günü için ortak yayında buluşturdu.
Aylarca hapiste kalan Gazeteciler; Yüksel Durgut, Mehmet Özdemir ve Zafer Özsoy, Gazeteci Bedrettin Uğur’un sorularını cevapladı.
Aylarca hapiste kalan Gazeteciler; Yüksel Durgut, Mehmet Özdemir ve Zafer Özsoy, Bedrettin Uğur’un sorularını cevapladı. Hapisteki gazeteciler neler yaşıyor? Onlar bugün dışarıda olsa ne söylerdi? Koğuş arkadaşlarının hissiyatını paylaşan gazeteciler önemli açıklamalar yaptı.
“Diğer arkadaşlarım da ben de ‘terörist’ olamayız”
13 ay hapis yatan ve ülkesinden ayrılmak zorunda kalan Yüksel Durgut, koğuş arkadaşı Ünal Tanık için, ‘’İyilik yutmuş bir insan. Dışarıda olsa herkesin sesi olurdu. Rotahaber’de masum olduğunu bildiği içerideki arkadaşları yazardı. Hakim bana tek soru sordu, ‘kaç çocuğun var’ dedi, sonra da tutukladı. Diğer arkadaşlarım da ben de ‘terörist’ olamayız. Gazetecilik suç değildir.’’ dedi.
“Hukuka dönün!”
22 ay hapis yatan ve ülkesini terk etmek zorunda kalan Zafer Özsoy, koğuş arkadaşı Prof. Dr Mümtazer Türköne için şunları söyledi: ‘Hukuka dönün. Birilerinin gelecek nesiller için bedel ödemesi gerekiyorsa ben bu bedeli öderim.’ derdi. İçeride kitap yazıyor. Bugün tarihini yazıyor. Gelecek nesiller bugünü onun kaleminden okuyacak.
“Gazeteciliği demokratik dünyada alkışla karşılanıyordu”
22 ay hapis yatan ve ülkesini terk etmek zorunda kalan Mehmet Özdemir, tutuklu gazeteci Büşra Erdal’a dikkat çekti. Özdemir, ‘’ Yıllardır tek kişilik hücrede tuttukları Erdal’ın yanına şu günlerde bir kişi daha vererek işkence etmeye devam ediyorlar. Onun yaptığı gazetecilik demokratik dünyada alkışla karşılanıyordu. Bugün dışarıda olsa mahkemelere gider, birinci ağızdan ‘kim ne diyor?’ onu yazardı. Ceza süresi dolduğu halde serbest bırakmayarak işkence yapıyorlar.’’ ifadelerini kullandı.
“Bu yük çok ağır geliyor”
Gazeteci Bedrettin Uğur ise tutuklu gazetecilerden; Oğuz Usluer, Ali Demirer, Cuma Ulus ve Hüdaverdi Yıldırım’ı hatırlattı. Uğur, ‘’ Bir gazeteci için en zor olanı masumiyetini bildiği birine yeterince ses olamamaktır. Bu yük çok ağır geliyor. Dostlarımızı, arkadaşlarımızı bizden aldılar. Basın özgürlüğünden vazgeçtik! Meslektaşlarımız serbest kalıp, ailelerine kavuşsun başka birşey istemiyoruz.’’ dedi.
[Samanyolu Haber] 2.5.2020
Uluslararası Gazeteciler Derneği İnternational Journalists (IJA) cezaevinde kalan 4 gazeteciyi 3 Mayıs Basın Özgürlüğü günü için ortak yayında buluşturdu.
Aylarca hapiste kalan Gazeteciler; Yüksel Durgut, Mehmet Özdemir ve Zafer Özsoy, Gazeteci Bedrettin Uğur’un sorularını cevapladı.
Aylarca hapiste kalan Gazeteciler; Yüksel Durgut, Mehmet Özdemir ve Zafer Özsoy, Bedrettin Uğur’un sorularını cevapladı. Hapisteki gazeteciler neler yaşıyor? Onlar bugün dışarıda olsa ne söylerdi? Koğuş arkadaşlarının hissiyatını paylaşan gazeteciler önemli açıklamalar yaptı.
“Diğer arkadaşlarım da ben de ‘terörist’ olamayız”
13 ay hapis yatan ve ülkesinden ayrılmak zorunda kalan Yüksel Durgut, koğuş arkadaşı Ünal Tanık için, ‘’İyilik yutmuş bir insan. Dışarıda olsa herkesin sesi olurdu. Rotahaber’de masum olduğunu bildiği içerideki arkadaşları yazardı. Hakim bana tek soru sordu, ‘kaç çocuğun var’ dedi, sonra da tutukladı. Diğer arkadaşlarım da ben de ‘terörist’ olamayız. Gazetecilik suç değildir.’’ dedi.
“Hukuka dönün!”
22 ay hapis yatan ve ülkesini terk etmek zorunda kalan Zafer Özsoy, koğuş arkadaşı Prof. Dr Mümtazer Türköne için şunları söyledi: ‘Hukuka dönün. Birilerinin gelecek nesiller için bedel ödemesi gerekiyorsa ben bu bedeli öderim.’ derdi. İçeride kitap yazıyor. Bugün tarihini yazıyor. Gelecek nesiller bugünü onun kaleminden okuyacak.
“Gazeteciliği demokratik dünyada alkışla karşılanıyordu”
22 ay hapis yatan ve ülkesini terk etmek zorunda kalan Mehmet Özdemir, tutuklu gazeteci Büşra Erdal’a dikkat çekti. Özdemir, ‘’ Yıllardır tek kişilik hücrede tuttukları Erdal’ın yanına şu günlerde bir kişi daha vererek işkence etmeye devam ediyorlar. Onun yaptığı gazetecilik demokratik dünyada alkışla karşılanıyordu. Bugün dışarıda olsa mahkemelere gider, birinci ağızdan ‘kim ne diyor?’ onu yazardı. Ceza süresi dolduğu halde serbest bırakmayarak işkence yapıyorlar.’’ ifadelerini kullandı.
“Bu yük çok ağır geliyor”
Gazeteci Bedrettin Uğur ise tutuklu gazetecilerden; Oğuz Usluer, Ali Demirer, Cuma Ulus ve Hüdaverdi Yıldırım’ı hatırlattı. Uğur, ‘’ Bir gazeteci için en zor olanı masumiyetini bildiği birine yeterince ses olamamaktır. Bu yük çok ağır geliyor. Dostlarımızı, arkadaşlarımızı bizden aldılar. Basın özgürlüğünden vazgeçtik! Meslektaşlarımız serbest kalıp, ailelerine kavuşsun başka birşey istemiyoruz.’’ dedi.
[Samanyolu Haber] 2.5.2020
Sabah ve Akşam Namazlarında Kunut Duası Okumak... [Hüseyin Yağmur]
Hüseyin Yağmur’la Dua Köşesi
Unutulan bir sünneti ihya etmek...
Sabah ve akşam namazlarında Kunut duası okumak
Sevgili dostlar, mübarek Ramazan-ı Şerifin ikinci çeyreğindeki mağfiret günlerine doğru yaklaşıyoruz. Cenab-ı Allah Ramazan'ın bu bağışlanma atmosferinden her birimize azami istifade lütfeylesin.
Sevgili dostlar, bugün sizlere musibet ve felaket zamanlarında okunması sünnet olan Kunut duasından bahsedeceğim.
Hepimizi derinden etkileyen ve sebebiyet verdiği endişe, korku ve hatta evhamlarıyla bütün insanlığı esir alan Koronavirüs Salgını’nın semavi büyük bir musibet olduğunda şüphe yoktur. Böyle musibet ve felaket zamanlarında vitir namazına ilaveten sabah ve akşam namazlarında da Kunut duası okunması Efendimiz'in (sas) sünnetidir. Unutulmuş bu sünneti ihya etmenin tam zamanıdır.
Kunût, sözlükte “ibadet yapmak, itaat etmek, huşû üzere bulunmak, saygıyla ayakta durmak” demektir; vitir ve sabah namazlarında ayakta yapılan duaya da genel olarak “kunût” denilmektedir.
Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in değişik zamanlarda ve namazlarda farklı kunût duaları okuduğuna dair hadisler vardır. Özellikle, kıtlık, salgın hastalık, düşman saldırısı gibi umumi felâket zamanlarında da kunût duaları okunagelmiştir
İmam Şafiî ve İmam Mâlik’e göre, kunût duası, sabah namazının farzında ikinci rekatta, rükûdan doğrulduktan sonra secde yapmadan önce, kıyam halinde iken okunur.
Ebu Hanîfe hazretlerine göre vitir namazından başka sabah ve akşam namazında fitne, belâ ve musîbet vuku bulduğu zamanlarda kunût duası okunabilir.
Eğer cemaatle kılınıyorsa imamın kunut duasını okurken tekil olan zamirleri çoğul halde okuması sünnettir. "İhdini" zamirini "İhdina" şeklinde okumak gibi. En sahih kavle göre, kunutun sonunda Resûlüllah'a salât ve selâm getirmek ve kunutu okurken elleri havada açık tutmak, sonunda elleri yüze sürmemek ve imamın kunutu sesli okuması sünnettir.
"Allah’ım! Hakkı hak, bâtılı da bâtıl olarak görüp doğru yola girmeyi nasip buyurarak beni hidayete eriştirdiklerinden eyle. Afiyete mazhar kıldıkların arasında bana da afiyet bahşeyle. Beni de dost edindiklerinin arasına kat. Bana lütfettiğin nimetleri bereketli kıl. Olmasını takdir buyurduğun hadiselerin şerrinden beni koru. Şüphesiz Sen hükmedersin ve kimse Senin hükmüne karşı gelemez, hükmünün üzerine hüküm olmaz. Senin dost edindiğin talihliler asla zillete düşmez; düşman olduğun kimseler de asla izzete eremez. Verdiğin hükümlere karşı hamd sadece Sana’dır. Rabbimiz, Sen çok mukaddes ve çok yücesin."
Bu dua ile birlikte sabah ve akşam namazlarımızda, Hanefi mezhebince de okunmasına cevaz verilen bazı duaları kunut duası olarak okuyabiliriz. O dualardan bazı örnekleri vererek yazımızı bitirelim.
“İsmi anılarak Kendisine sığınılınca, arz ve semadan gelebilecek afetlerden emin olunan Allah’ın adıyla, kullarını işiten ve onların her halini bilen Allah’a sığınırım.”
“Ey kederleri gideren, tasaları kaldıran, dua ettiklerinde çaresizlerin duasına icabet eden Allah’ım!.. Ey dünya ve ahiretin Rahman ve Rahîm’i! Şu ihtiyacımın giderilmesi ve tamamlanması hususunda -başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde- bana merhamet et”
“Allah’ım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum. Ya Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm), ey efendim, şu hacetimin yerine getirilmesi için seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum. Allah’ım, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i hakkımda şefaatçi eyle.”
Cenabı Allah bütün insanlık ailesi olarak bizi kuşatan bu semavi musibetten en kısa zamanda bizi halas eylesin.Amin!
[Hüseyin Yağmur] 2.5.2020 [Samanyolu Haber]
Unutulan bir sünneti ihya etmek...
Sabah ve akşam namazlarında Kunut duası okumak
Sevgili dostlar, mübarek Ramazan-ı Şerifin ikinci çeyreğindeki mağfiret günlerine doğru yaklaşıyoruz. Cenab-ı Allah Ramazan'ın bu bağışlanma atmosferinden her birimize azami istifade lütfeylesin.
Sevgili dostlar, bugün sizlere musibet ve felaket zamanlarında okunması sünnet olan Kunut duasından bahsedeceğim.
Hepimizi derinden etkileyen ve sebebiyet verdiği endişe, korku ve hatta evhamlarıyla bütün insanlığı esir alan Koronavirüs Salgını’nın semavi büyük bir musibet olduğunda şüphe yoktur. Böyle musibet ve felaket zamanlarında vitir namazına ilaveten sabah ve akşam namazlarında da Kunut duası okunması Efendimiz'in (sas) sünnetidir. Unutulmuş bu sünneti ihya etmenin tam zamanıdır.
Kunût, sözlükte “ibadet yapmak, itaat etmek, huşû üzere bulunmak, saygıyla ayakta durmak” demektir; vitir ve sabah namazlarında ayakta yapılan duaya da genel olarak “kunût” denilmektedir.
Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in değişik zamanlarda ve namazlarda farklı kunût duaları okuduğuna dair hadisler vardır. Özellikle, kıtlık, salgın hastalık, düşman saldırısı gibi umumi felâket zamanlarında da kunût duaları okunagelmiştir
İmam Şafiî ve İmam Mâlik’e göre, kunût duası, sabah namazının farzında ikinci rekatta, rükûdan doğrulduktan sonra secde yapmadan önce, kıyam halinde iken okunur.
Ebu Hanîfe hazretlerine göre vitir namazından başka sabah ve akşam namazında fitne, belâ ve musîbet vuku bulduğu zamanlarda kunût duası okunabilir.
Eğer cemaatle kılınıyorsa imamın kunut duasını okurken tekil olan zamirleri çoğul halde okuması sünnettir. "İhdini" zamirini "İhdina" şeklinde okumak gibi. En sahih kavle göre, kunutun sonunda Resûlüllah'a salât ve selâm getirmek ve kunutu okurken elleri havada açık tutmak, sonunda elleri yüze sürmemek ve imamın kunutu sesli okuması sünnettir.
"Allah’ım! Hakkı hak, bâtılı da bâtıl olarak görüp doğru yola girmeyi nasip buyurarak beni hidayete eriştirdiklerinden eyle. Afiyete mazhar kıldıkların arasında bana da afiyet bahşeyle. Beni de dost edindiklerinin arasına kat. Bana lütfettiğin nimetleri bereketli kıl. Olmasını takdir buyurduğun hadiselerin şerrinden beni koru. Şüphesiz Sen hükmedersin ve kimse Senin hükmüne karşı gelemez, hükmünün üzerine hüküm olmaz. Senin dost edindiğin talihliler asla zillete düşmez; düşman olduğun kimseler de asla izzete eremez. Verdiğin hükümlere karşı hamd sadece Sana’dır. Rabbimiz, Sen çok mukaddes ve çok yücesin."
Bu dua ile birlikte sabah ve akşam namazlarımızda, Hanefi mezhebince de okunmasına cevaz verilen bazı duaları kunut duası olarak okuyabiliriz. O dualardan bazı örnekleri vererek yazımızı bitirelim.
“İsmi anılarak Kendisine sığınılınca, arz ve semadan gelebilecek afetlerden emin olunan Allah’ın adıyla, kullarını işiten ve onların her halini bilen Allah’a sığınırım.”
“Ey kederleri gideren, tasaları kaldıran, dua ettiklerinde çaresizlerin duasına icabet eden Allah’ım!.. Ey dünya ve ahiretin Rahman ve Rahîm’i! Şu ihtiyacımın giderilmesi ve tamamlanması hususunda -başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde- bana merhamet et”
“Allah’ım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum. Ya Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm), ey efendim, şu hacetimin yerine getirilmesi için seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum. Allah’ım, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i hakkımda şefaatçi eyle.”
Cenabı Allah bütün insanlık ailesi olarak bizi kuşatan bu semavi musibetten en kısa zamanda bizi halas eylesin.Amin!
[Hüseyin Yağmur] 2.5.2020 [Samanyolu Haber]
Virüs taşıyan yarasaların neden hasta olmuyor? Bilim adamları açıkladı!
Sars, ebola, koronavirüs gibi dünya genelinde on binlerce insanın ölümüne neden olan güçlü virüsleri taşımasına rağmen yarasaların virüslerden niye etkilenmediğini araştıran bilim adamlara bunun cevabının yarasadaki ‘Sting’ genine bağladı. Bilim adamları ‘Sting’ adı verilen bağışıklık geninde meydana gelen bir mutasyondan dolayı yarasaların güçlü virüslerden etkilenmediğini belirtiyor.
Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının başladığı günden beri çalışmalara devam eden bilim adamları, Kovid-19’un önce yarasadan bir başka hayvana, daha sonra insana bulaşmış olabileceğini öne sürüyor. Bilim adamları güçlü virüslerin olumsuz etkilerinin hem insanlarda hem hayvanlarda birçok semptom gösterirken, bu etkiler yarasalarda mutasyon geçiren ‘Sting’ geni sebebiyle görülmüyor.
STİNG GENİ VİRÜSÜN HÜCREYİ ELE GEÇİRMESİNİ ENGELLİYOR
Webtekno’nun aktardığı habere göre, Wuhan Viroloji Enstitüsü’nde çalışmalarına devam eden Prof. Peng Zhou, başlangıçta yarasalarda güçlü bir antikor olduğunu düşünerek çalışmaya başladıklarını, fakat daha sonra Sting’in, hücrelerin sitoplazmasında bulunmaması gereken DNA’ları tespit ederek hücreyi ele geçirmesine engel olduğunu gösteren bulgular olduğunu söyledi.
İnsan bağışıklık sisteminde ise bu DNA’lar birden çok hücreye yayılıyor, DNA’yı tanıyıp antikor geliştiriyor ve savaşmaya başlıyor. Bu süreçte ise yüksek ateş gibi semptomlar ortaya çıkıyor. Sting’in, daha çok virüslerde bulunan RNA materyalini de tespit edebileceği düşünülüyor. Kovid-19’un önce yarasadan bir başka hayvana, daha sonra insana bulaşmış olabileceğini öne sürüyor.
YARASALAR 130’DAN FAZLA VİRÜS TAŞIYOR
ABD’de bulunan ve kâr amacı taşımayan bilim kuruluşu EcoHealth Alliance’ın başkan yardımcısı Kevin Olival, 30 yıldan daha uzun süre yaşayan dünyanın tek uçan memeli hayvanı yarasaların 130’dan fazla virüs taşıdığını belirtti.
Yarasaların uçuş sırasında vücut ısıları 38 derecenin üstüne çıkarken, kalp atışları da dakikada 1000’i geçiyor.
Singapur’da Duke-NUS Tıp Fakültesi’nde yarasa virüsleri üzerine çalışan Linfa Wang, bu hızın normalde birçok memelinin ölümüne yol açtığını, ancak yarasaların uçmanın zorluklarıyla baş edebilmek için bağışıklıklarında yeni bir sistem geliştirdiklerini söyledi. Yarasalarda mutasyona uğrayan bu sistem sayesinde zarar gören hücre hemen kendini tamir ediyor. Böylece enfeksiyonlara büyük tepkiler vermiyorlar.
Wang, virüslerin olumsuz etkilerine rağmen hayatta kalan yarasaların bağışıklık sistemlerini inceleyerek insanlar için de enfeksiyonlara karşı tedavi geliştirebileceğini düşünüyor.
[TR724] 2.5.2020
Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının başladığı günden beri çalışmalara devam eden bilim adamları, Kovid-19’un önce yarasadan bir başka hayvana, daha sonra insana bulaşmış olabileceğini öne sürüyor. Bilim adamları güçlü virüslerin olumsuz etkilerinin hem insanlarda hem hayvanlarda birçok semptom gösterirken, bu etkiler yarasalarda mutasyon geçiren ‘Sting’ geni sebebiyle görülmüyor.
STİNG GENİ VİRÜSÜN HÜCREYİ ELE GEÇİRMESİNİ ENGELLİYOR
Webtekno’nun aktardığı habere göre, Wuhan Viroloji Enstitüsü’nde çalışmalarına devam eden Prof. Peng Zhou, başlangıçta yarasalarda güçlü bir antikor olduğunu düşünerek çalışmaya başladıklarını, fakat daha sonra Sting’in, hücrelerin sitoplazmasında bulunmaması gereken DNA’ları tespit ederek hücreyi ele geçirmesine engel olduğunu gösteren bulgular olduğunu söyledi.
İnsan bağışıklık sisteminde ise bu DNA’lar birden çok hücreye yayılıyor, DNA’yı tanıyıp antikor geliştiriyor ve savaşmaya başlıyor. Bu süreçte ise yüksek ateş gibi semptomlar ortaya çıkıyor. Sting’in, daha çok virüslerde bulunan RNA materyalini de tespit edebileceği düşünülüyor. Kovid-19’un önce yarasadan bir başka hayvana, daha sonra insana bulaşmış olabileceğini öne sürüyor.
YARASALAR 130’DAN FAZLA VİRÜS TAŞIYOR
ABD’de bulunan ve kâr amacı taşımayan bilim kuruluşu EcoHealth Alliance’ın başkan yardımcısı Kevin Olival, 30 yıldan daha uzun süre yaşayan dünyanın tek uçan memeli hayvanı yarasaların 130’dan fazla virüs taşıdığını belirtti.
Yarasaların uçuş sırasında vücut ısıları 38 derecenin üstüne çıkarken, kalp atışları da dakikada 1000’i geçiyor.
Singapur’da Duke-NUS Tıp Fakültesi’nde yarasa virüsleri üzerine çalışan Linfa Wang, bu hızın normalde birçok memelinin ölümüne yol açtığını, ancak yarasaların uçmanın zorluklarıyla baş edebilmek için bağışıklıklarında yeni bir sistem geliştirdiklerini söyledi. Yarasalarda mutasyona uğrayan bu sistem sayesinde zarar gören hücre hemen kendini tamir ediyor. Böylece enfeksiyonlara büyük tepkiler vermiyorlar.
Wang, virüslerin olumsuz etkilerine rağmen hayatta kalan yarasaların bağışıklık sistemlerini inceleyerek insanlar için de enfeksiyonlara karşı tedavi geliştirebileceğini düşünüyor.
[TR724] 2.5.2020
Şifa kaynağı hurmanın 8 önemli faydası!
Ramazan sofralarının vazgeçilmez iftariyeliği olan hurma lezzetli olmasının yanı sıra zengin içeriğiyle adeta şifa deposu. Orucun, karbonhidrat içeriği yüksek, küçük hacimde yüksek enerji sağlayan hurmayla açılması, boşalan karbonhidrat depolarının hızla yenilenmesine, gün içinde en çok arzulanan besin olan tatlı isteğinin baskılanmasına ve böylelikle iştah kontrolünün sağlanmasına yardımcı olabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Demet Cerit, ancak özellikle kan şekeriyle ilgili problem yaşayan kişilerin orucunu hurma gibi şeker içeriği yüksek bir besin yerine su veya zeytinle açmalarının kan şekerindeki ani yükselmelerin önüne geçmek adına daha sağlıklı olacağına dikkat çekiyor.
Hurmanın yüksek karbonhidrat içeriği nedeniyle yüksek enerji içeren bir meyve olduğunu belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Demet Cerit, “Hurmanın fazla tüketimi kilo artışına ve kan şekerinde dengesizliklere yol açabiliyor. Bu nedenle porsiyonu 2-3 adet olacak şekilde tüketilmeli. Ayrıca hurmalara tatlandırmak ve parlaklık vermek amacıyla glikoz ilave edilmesi söz konusu. Olası ilave şeker içermesi riski nedeniyle diyabet ve insülin direnci gibi sağlık problemleri olan kişilerin hurmayı mümkün olduğunca seyrek ve mutlaka porsiyon kontrolüyle tüketmelerinde fayda var.” diye konuştu.
Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Demet Cerit hurmanın 8 faydasını anlattı, önemli önerilerde bulundu.
İFTAR SONRASINDA TATLI YERİNE HURMA!
Hurma meyvesinin bileşiminin büyük bir kısmını başta glikoz ve fruktoz olmak üzere basit karbonhidratlar oluşturuyor. Yavaş ve geç sindirilen kompleks karbonhidratlar grubunda yer alan diyet lifleri bakımından da oldukça zengin. Ayrıca sıkça tükettiğimiz diğer meyvelerde bulunmayan bir aminoasit çeşitliliğine sahip. Hurma potasyum, fosfor, magnezyum, kalsiyum, sodyum, demir, çinko, bakır ve selenyum gibi birçok mineralin yanı sıra, B1, B2, niacin, B6 gibi B grubu vitaminler, A ve C vitamini ile antioksidan özellikteki fenolik bileşikler ve karotenoitler bakımından da yine zengin bir besin.
Beslenme ve Diyet Uzmanı Demet Cerit hurmanın iftardan sonra oluşan tatlı krizlerini gidermek için sağlıklı bir seçenek olduğunu belirtti. Cerit şöyle konuştu: “Yemekten 1-1,5 saat sonra tüketeceğiniz 2-3 adet hurma ile 3 tam ceviz veya 1 avuç çiğ badem/fındık veya 1 su bardağı süt, tatlı ihtiyacının karşılanmasına yardımcı olacaktır. Tatlı isteğinin en yoğun hissedildiği bu saatlerde yüksek kalori ve şeker içeren besinler yerine hurma tüketmek kilo ve kan şekeri kontrolüne yardım ederken, günlük vitamin, mineral ve lif gereksinimlerinin karşılanmasına katkı sağlıyor. Hurmanın içerdiği diyet lifleri mide boşalmasını geciktirerek tokluk hissinin de uzamasına yardımcı oluyor. Bu nedenle şayet iftar ve sonrasında tüketmediyseniz hurmaya sahurda da yer verebilirsiniz.”
TOKLUK HİSSİ SAĞLIYOR
Hurma, başta pektin olmak üzere çözünür diyet lifleri bakımından zengin bir meyve. “Çözünür diyet lifleri su çekici özellikleri sayesinde mide içeriğinin akışkanlığını artırarak mide boşalmasını geciktirir, doygunluk hissi sağlar” diyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Demet Cerit sözlerine şöyle devam ediyor: “İftar ve sahurda hurma gibi lif içeriği yüksek besinlere yer verir ve lif alımını bol su tüketerek desteklerseniz, iştah kontrolünüzün sağlanmasına ve tokluk sürenizin uzamasına yardımcı olursunuz.”
BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ DESTEKLİYOR
Yapılan araştırmalar, hurmanın bağışıklık sistemini uyarıcı etkilere sahip olabileceğini ortaya koyuyor. Hurmanın bu etkisi; bir polisakkarit olan beta glukan içeriğiyle ilişkilendirilmiş. Buna ek olarak hurmanın bileşiminde yer alan fenolik bileşikler, karotenoitler ve vitaminlerin de gerek antimikrobiyal etkileri gerekse antioksidan özellikleri sayesinde bağışıklık sisteminin desteklenmesinde rol oynadığı düşünülüyor.
TATLI KRİZLERİNİ GİDERİYOR
Uzun süren açlık sonrasında vücudumuz kan şekerinin hızla normal seviyelere gelmesi ve boşalan depoların yerine konulabilmesi için bizi yüksek karbonhidrat içeren kaynaklara, yani tatlı besinlere yönlendiriyor. “Bu nedenle iftar sofralarının vazgeçilmezi tatlılar, sınırlamakta en çok zorlanılan besinlerdir.” diyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Demet Cerit, tatlı krizlerine karşı şu öneride bulundu: “Ancak kilo artışının önlenmesi ve kan şekeriyle ilgili düzensizliklerin yaşanmaması adına, tatlı ihtiyacını gidermek için meyvelerin doğal şeker içeriğinden faydalanmakta yarar var. Kendine özgü aroması ve yüksek tatlılık oranıyla hurma tatlı ihtiyacının karşılanması için iyi bir tercih olabilir.”
KABIZLIĞIN ÖNLENMESİNE YARDIM EDİYOR
Hurma, sağlıklı beslenmenin önemli bir parçası olan diyet lifleri bakımından oldukça zengin bir meyve. Diyetle lif alımdaki artışın dışkı hacmini artırarak bağırsak geçiş süresini kısalttığı ve bu sayede kabızlığın önlenmesine yardımcı olduğu biliniyor. Ramazan’da besin ve su tüketiminin azalmasıyla sıkça karşılaşılan kabızlık problemini önlemek için hurmanın zengin lif içeriğinden faydalanabilirsiniz.
KALP SAĞLIĞININ KORUNMASINA KATKI SAĞLIYOR
Hurma, vücuttaki sıvı ve elektrolit dengesinin korunmasından sorumlu esansiyel bir mineral olan potasyumun mükemmel bir kaynağı olarak biliniyor. Potasyum sinirsel iletimin sağlanması, nabız ve kan basıncının kontrol edilmesinde görev alıyor. Araştırmalar, potasyum bakımından zengin diyetin kan basıncının düşürülmesine yardımcı olarak kalp-damar sağlığının korunmasına ve inme riskinin azaltılmasına yardımcı olduğunu ortaya koyuyor.
GÖZ HASTALIKLARINA KARŞI KORUYUCU
Hurma yaşa bağlı göz hastalıklarının gelişimine karşı koruyucu bileşenler içeriyor. Zeaksantin ve lutein bitkilere sarı-turuncu rengini veren pigmentlerdir. Bu iki bileşik göz dokusunda yer alan karotenoitler olup, antioksidan özelliğe sahip. Bu nedenle zeaksantin ve luteinin yaşlı bireylerde katarakt ve makular dejenerasyon gelişiminin önlenmesinde yararlı olabileceği düşünülüyor. Yapılan çalışmalar hurmanın zeaksantin ve lutein bakımından güçlü bir kaynak olduğunu göstermiş.
ENERJİ SEVİYESİNİN KORUNMASINA YARDIMCI OLUYOR
B1, B2, niacin ve B6 vitaminleri; gıdalarla alınan karbonhidrat, protein ve yağların metabolize edilmesi, yani bu besin öğelerinden enerji elde edilmesinde görev alırlar. Aynı zamanda sinir sistemin sağlıklı işleyişinde önemli yere sahipler. Yeterli miktarda alınmaları, özellikle besin tüketiminin azaldığı bu dönemde enerji seviyesinin düşüşü, halsizlik, yorgunluk ve konsantrasyon bozuklukları gibi şikayetlerin görülmemesi adına önem taşıyor. Başta B6 vitamini olmak üzere orta düzeyde B1, B2 vitamini ve niacin içeren hurma günlük B vitamini gereksinimlerinin karşılanmasına destek oluyor.
GÜÇLÜ KEMİKLER İÇİN ÖNEMLİ
Kemik sağlığı dendiğinde akla ilk gelen besin öğesi kalsiyum oluyor. Ancak kalsiyumunun alımı kadar emiliminin de önem taşıdığını vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Demet Cerit, “Kalsiyum ve fosfor kemik sağlığının korunması için bir arada çalışan ve birlikte alındıklarında emilimleri artan iki mineraldir. Başta fosfor olmak üzere kalsiyum, magnezyum, çinko gibi mineralleri bünyesinde bir arada bulunduran hurmaya günlük beslenmede yer verilmesi, kemik sağlığının korunmasında önemli yere sahip bu besin öğelerinin karşılanmasına katkı sağlıyor.” ifadelerini kullandı.
HEM TAZE HEM KURU HALİYLE HER MEVSİM TÜKETİN
Hurma meyvesinin besin öğeleri; türüne, taze veya kuru oluşuna, olgunluk derecesine ve yetiştirilme-saklanma koşullarına göre çeşitlilik gösteriyor. Erişilebilirlik ve uzun raf ömrü nedeniyle hurmanın çoğunlukla olgunlaşmış ve kurutulmuş hali tüketiliyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Demet Cerit, taze hurma protein ve fenolik bileşikler bakımından daha zenginken, olgunlaşıp kurutulduğunda karbonhidrat içeriğinin arttığını ve antioksidan kapasitesinin bir miktar azaldığını belirterek, “Bu nedenle şifa deposu bu besini sadece Ramazan’da değil, hem taze hem kuru haliyle senenin her döneminde tüketmekte fayda var.” dedi.
[TR724] 2.5.2020
Hurmanın yüksek karbonhidrat içeriği nedeniyle yüksek enerji içeren bir meyve olduğunu belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Demet Cerit, “Hurmanın fazla tüketimi kilo artışına ve kan şekerinde dengesizliklere yol açabiliyor. Bu nedenle porsiyonu 2-3 adet olacak şekilde tüketilmeli. Ayrıca hurmalara tatlandırmak ve parlaklık vermek amacıyla glikoz ilave edilmesi söz konusu. Olası ilave şeker içermesi riski nedeniyle diyabet ve insülin direnci gibi sağlık problemleri olan kişilerin hurmayı mümkün olduğunca seyrek ve mutlaka porsiyon kontrolüyle tüketmelerinde fayda var.” diye konuştu.
Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Demet Cerit hurmanın 8 faydasını anlattı, önemli önerilerde bulundu.
İFTAR SONRASINDA TATLI YERİNE HURMA!
Hurma meyvesinin bileşiminin büyük bir kısmını başta glikoz ve fruktoz olmak üzere basit karbonhidratlar oluşturuyor. Yavaş ve geç sindirilen kompleks karbonhidratlar grubunda yer alan diyet lifleri bakımından da oldukça zengin. Ayrıca sıkça tükettiğimiz diğer meyvelerde bulunmayan bir aminoasit çeşitliliğine sahip. Hurma potasyum, fosfor, magnezyum, kalsiyum, sodyum, demir, çinko, bakır ve selenyum gibi birçok mineralin yanı sıra, B1, B2, niacin, B6 gibi B grubu vitaminler, A ve C vitamini ile antioksidan özellikteki fenolik bileşikler ve karotenoitler bakımından da yine zengin bir besin.
Beslenme ve Diyet Uzmanı Demet Cerit hurmanın iftardan sonra oluşan tatlı krizlerini gidermek için sağlıklı bir seçenek olduğunu belirtti. Cerit şöyle konuştu: “Yemekten 1-1,5 saat sonra tüketeceğiniz 2-3 adet hurma ile 3 tam ceviz veya 1 avuç çiğ badem/fındık veya 1 su bardağı süt, tatlı ihtiyacının karşılanmasına yardımcı olacaktır. Tatlı isteğinin en yoğun hissedildiği bu saatlerde yüksek kalori ve şeker içeren besinler yerine hurma tüketmek kilo ve kan şekeri kontrolüne yardım ederken, günlük vitamin, mineral ve lif gereksinimlerinin karşılanmasına katkı sağlıyor. Hurmanın içerdiği diyet lifleri mide boşalmasını geciktirerek tokluk hissinin de uzamasına yardımcı oluyor. Bu nedenle şayet iftar ve sonrasında tüketmediyseniz hurmaya sahurda da yer verebilirsiniz.”
TOKLUK HİSSİ SAĞLIYOR
Hurma, başta pektin olmak üzere çözünür diyet lifleri bakımından zengin bir meyve. “Çözünür diyet lifleri su çekici özellikleri sayesinde mide içeriğinin akışkanlığını artırarak mide boşalmasını geciktirir, doygunluk hissi sağlar” diyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Demet Cerit sözlerine şöyle devam ediyor: “İftar ve sahurda hurma gibi lif içeriği yüksek besinlere yer verir ve lif alımını bol su tüketerek desteklerseniz, iştah kontrolünüzün sağlanmasına ve tokluk sürenizin uzamasına yardımcı olursunuz.”
BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ DESTEKLİYOR
Yapılan araştırmalar, hurmanın bağışıklık sistemini uyarıcı etkilere sahip olabileceğini ortaya koyuyor. Hurmanın bu etkisi; bir polisakkarit olan beta glukan içeriğiyle ilişkilendirilmiş. Buna ek olarak hurmanın bileşiminde yer alan fenolik bileşikler, karotenoitler ve vitaminlerin de gerek antimikrobiyal etkileri gerekse antioksidan özellikleri sayesinde bağışıklık sisteminin desteklenmesinde rol oynadığı düşünülüyor.
TATLI KRİZLERİNİ GİDERİYOR
Uzun süren açlık sonrasında vücudumuz kan şekerinin hızla normal seviyelere gelmesi ve boşalan depoların yerine konulabilmesi için bizi yüksek karbonhidrat içeren kaynaklara, yani tatlı besinlere yönlendiriyor. “Bu nedenle iftar sofralarının vazgeçilmezi tatlılar, sınırlamakta en çok zorlanılan besinlerdir.” diyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Demet Cerit, tatlı krizlerine karşı şu öneride bulundu: “Ancak kilo artışının önlenmesi ve kan şekeriyle ilgili düzensizliklerin yaşanmaması adına, tatlı ihtiyacını gidermek için meyvelerin doğal şeker içeriğinden faydalanmakta yarar var. Kendine özgü aroması ve yüksek tatlılık oranıyla hurma tatlı ihtiyacının karşılanması için iyi bir tercih olabilir.”
KABIZLIĞIN ÖNLENMESİNE YARDIM EDİYOR
Hurma, sağlıklı beslenmenin önemli bir parçası olan diyet lifleri bakımından oldukça zengin bir meyve. Diyetle lif alımdaki artışın dışkı hacmini artırarak bağırsak geçiş süresini kısalttığı ve bu sayede kabızlığın önlenmesine yardımcı olduğu biliniyor. Ramazan’da besin ve su tüketiminin azalmasıyla sıkça karşılaşılan kabızlık problemini önlemek için hurmanın zengin lif içeriğinden faydalanabilirsiniz.
KALP SAĞLIĞININ KORUNMASINA KATKI SAĞLIYOR
Hurma, vücuttaki sıvı ve elektrolit dengesinin korunmasından sorumlu esansiyel bir mineral olan potasyumun mükemmel bir kaynağı olarak biliniyor. Potasyum sinirsel iletimin sağlanması, nabız ve kan basıncının kontrol edilmesinde görev alıyor. Araştırmalar, potasyum bakımından zengin diyetin kan basıncının düşürülmesine yardımcı olarak kalp-damar sağlığının korunmasına ve inme riskinin azaltılmasına yardımcı olduğunu ortaya koyuyor.
GÖZ HASTALIKLARINA KARŞI KORUYUCU
Hurma yaşa bağlı göz hastalıklarının gelişimine karşı koruyucu bileşenler içeriyor. Zeaksantin ve lutein bitkilere sarı-turuncu rengini veren pigmentlerdir. Bu iki bileşik göz dokusunda yer alan karotenoitler olup, antioksidan özelliğe sahip. Bu nedenle zeaksantin ve luteinin yaşlı bireylerde katarakt ve makular dejenerasyon gelişiminin önlenmesinde yararlı olabileceği düşünülüyor. Yapılan çalışmalar hurmanın zeaksantin ve lutein bakımından güçlü bir kaynak olduğunu göstermiş.
ENERJİ SEVİYESİNİN KORUNMASINA YARDIMCI OLUYOR
B1, B2, niacin ve B6 vitaminleri; gıdalarla alınan karbonhidrat, protein ve yağların metabolize edilmesi, yani bu besin öğelerinden enerji elde edilmesinde görev alırlar. Aynı zamanda sinir sistemin sağlıklı işleyişinde önemli yere sahipler. Yeterli miktarda alınmaları, özellikle besin tüketiminin azaldığı bu dönemde enerji seviyesinin düşüşü, halsizlik, yorgunluk ve konsantrasyon bozuklukları gibi şikayetlerin görülmemesi adına önem taşıyor. Başta B6 vitamini olmak üzere orta düzeyde B1, B2 vitamini ve niacin içeren hurma günlük B vitamini gereksinimlerinin karşılanmasına destek oluyor.
GÜÇLÜ KEMİKLER İÇİN ÖNEMLİ
Kemik sağlığı dendiğinde akla ilk gelen besin öğesi kalsiyum oluyor. Ancak kalsiyumunun alımı kadar emiliminin de önem taşıdığını vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Demet Cerit, “Kalsiyum ve fosfor kemik sağlığının korunması için bir arada çalışan ve birlikte alındıklarında emilimleri artan iki mineraldir. Başta fosfor olmak üzere kalsiyum, magnezyum, çinko gibi mineralleri bünyesinde bir arada bulunduran hurmaya günlük beslenmede yer verilmesi, kemik sağlığının korunmasında önemli yere sahip bu besin öğelerinin karşılanmasına katkı sağlıyor.” ifadelerini kullandı.
HEM TAZE HEM KURU HALİYLE HER MEVSİM TÜKETİN
Hurma meyvesinin besin öğeleri; türüne, taze veya kuru oluşuna, olgunluk derecesine ve yetiştirilme-saklanma koşullarına göre çeşitlilik gösteriyor. Erişilebilirlik ve uzun raf ömrü nedeniyle hurmanın çoğunlukla olgunlaşmış ve kurutulmuş hali tüketiliyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Demet Cerit, taze hurma protein ve fenolik bileşikler bakımından daha zenginken, olgunlaşıp kurutulduğunda karbonhidrat içeriğinin arttığını ve antioksidan kapasitesinin bir miktar azaldığını belirterek, “Bu nedenle şifa deposu bu besini sadece Ramazan’da değil, hem taze hem kuru haliyle senenin her döneminde tüketmekte fayda var.” dedi.
[TR724] 2.5.2020
İşsizlik tsunamisine hazır olun [Yusuf Dereli]
İstanbul’da Esenyurt minibüs durağında işsiz olduğu öğrenilen bir vatandaş bayılarak yere düştü. Çevredekilerin uyandırma çabalarıyla dakikalar sonra gözlerini açan vatandaşın, ilk sözünün “Sadece açım!” olduğu öğrenildi. Sosyal medyada yayınlanan ve görseli de bulunan iddia ne kadar gerçek bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz bir şey var ki, Türkiye’de işsizlik çığ gibi büyüyor.
CHP İstanbul İl Başkanlığı’nın 14-28 Nisan tarihleri arasında yaptırdığı araştırmaya göre sadece İstanbul’da son 1 ayda işsiz kalanların sayısı 800 binden fazla! 2019 yılı sonu verilerine göre 1 milyon 203 bin kişinin işsiz olduğu İstanbul’da, Nisan ayı itibariyle işsiz sayısının 2 milyonu aştığı belirtiliyor. Türkiye genelinde salgın öncesinde 7 milyon civarında olan işsiz sayısının ise 9 milyonu aştığı tahmin ediliyor. Bu arada Merkez Bankası’nın döviz rezervlerini eritmesine rağmen dolar dün yeniden 7 TL’nin üzerine çıktı. Türk lirası eridikçe eriyor.
CHP İstanbul İl Başkanlığı’nın hazırladığı İstanbul’da Çalışma Hayatının Görünümü raporu dün kamuoyuyla paylaşıldı. Çalışma 14-28 Nisan tarihleri arasındaki iki haftalık süreyi kapsıyor. CHP’nin İstanbul’un 39 ilçesinden yaklaşık 3 bin kişinin katılımıyla gerçekleştirdiği araştırmaya göre, Türkiye’de Kovid-19 vakalarının yüzde 60’ının görüldüğü İstanbul, işsizlik ve yoksulluk rakamlarında da zirvede yer alıyor. Rapora göre vatandaşların 3’te 1’i evden çalışmaya geçse de bugün hala çalışanların 3’te 1’i evde kalamıyor iş yerlerine gidip çalışmaya devam ediyor.
SALGINDA HER 4 ÇALIŞANDAN BİRİ İŞSİZ KALDI
CHP raporunda İstanbul’da iş gücünün 5 milyon 778 bin kişi olduğu, söz konusu rakamın yüzde 66,2’sinin yani yaklaşık 4 milyon çalışanın salgın nedeniyle gelirlerinde azalma meydana geldiği anlatılıyor. Salgın döneminde İstanbul’da çalışanların 4’te 1’inin işsiz kaldığı ve bugün hiçbir geliri olmadığının belirtildiği raporda, “2019 yılı sonu verilerine göre 1 milyon 203 bin kişinin işsiz olduğu İstanbul’da, Nisan ayı itibariyle işsiz sayısının 2 milyonu aştığı düşünülmektedir. Çalışmamız neticesinde salgın günlerinde her 4 çalışandan 1’inin işsiz kaldığı tespit edilmiştir.” deniliyor.
İŞSİZ SAYISI 9 MİLYONU AŞTI
TÜİK’in dar tanımlı işsizlik rakamlarına göre salgın öncesindeki işsiz sayısı 4,5 milyon civarındaydı. Ancak DİSK-AR’ın geniş tanımlı işsizlik araştırmasına göre gerçek işsiz sayısı aynı dönemde 7 milyondan fazlaydı. Salgın döneminde 300 bine yakın iş yeri kapandı. Bugün toplam işsiz sayısının 9 milyonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Krizin Haziran sonuna kadar sürmesi halinde işsiz sayısı 10-11 milyonu aşabilir.
SWAP İHTİMALİ KALMADI, DOLAR 7 TL’Yİ AŞTI
Dolar cephesinde de işler hiç iyi gitmiyor. Erdoğan’ın faiz inadı ve yanlış ekonomi politikaları TL’yi eritiyor. Merkez Bankası, dolarır 7 TL’nin altında tutmak için milyarlarca dolar sattı ancak nafile. Dolar dün yine 7 TL’yi aştı. Söz konusu artışın en önemli sebeplerinden biri de ABD Büyükelçisi Satterfield önceki gün yaptığı açıklama. Satterfield, Türkiye’nin Amerikan Merkez Bankası ile döviz takası anlaşması imzalamasının politik değil finansal sebepleri olduğunu söylemişti. Swap kapısının da kapanması doların yeniden tırmanışa geçmesine neden oldu.
SİGORTASİZ ÇALIŞANLAR PERİŞAN
TÜİK verilerine göre Türkiye’de özel sektörde ücret karşılığı çalışanların yaklaşık yüzde 21’i SGK’ya kayıtlı değil. Yani sigortasız çalışıyorlar. Bu kişilerin çalışamamaları durumunda hem maaşlarından oluyor hem de devletin sunduğu gelir desteklerinden veya işsizlik fonlarından mahrum kalıyor. Uzmanların, krizin özellikle düşük gelirli, lise ve altı eğitim seviyesine sahip ve kayıt dışı çalışan kesimleri etkileyeceğini söylemesinin temel sebebi de bu aslında.
[Yusuf Dereli] 2.5.2020 [TR724]
CHP İstanbul İl Başkanlığı’nın 14-28 Nisan tarihleri arasında yaptırdığı araştırmaya göre sadece İstanbul’da son 1 ayda işsiz kalanların sayısı 800 binden fazla! 2019 yılı sonu verilerine göre 1 milyon 203 bin kişinin işsiz olduğu İstanbul’da, Nisan ayı itibariyle işsiz sayısının 2 milyonu aştığı belirtiliyor. Türkiye genelinde salgın öncesinde 7 milyon civarında olan işsiz sayısının ise 9 milyonu aştığı tahmin ediliyor. Bu arada Merkez Bankası’nın döviz rezervlerini eritmesine rağmen dolar dün yeniden 7 TL’nin üzerine çıktı. Türk lirası eridikçe eriyor.
CHP İstanbul İl Başkanlığı’nın hazırladığı İstanbul’da Çalışma Hayatının Görünümü raporu dün kamuoyuyla paylaşıldı. Çalışma 14-28 Nisan tarihleri arasındaki iki haftalık süreyi kapsıyor. CHP’nin İstanbul’un 39 ilçesinden yaklaşık 3 bin kişinin katılımıyla gerçekleştirdiği araştırmaya göre, Türkiye’de Kovid-19 vakalarının yüzde 60’ının görüldüğü İstanbul, işsizlik ve yoksulluk rakamlarında da zirvede yer alıyor. Rapora göre vatandaşların 3’te 1’i evden çalışmaya geçse de bugün hala çalışanların 3’te 1’i evde kalamıyor iş yerlerine gidip çalışmaya devam ediyor.
SALGINDA HER 4 ÇALIŞANDAN BİRİ İŞSİZ KALDI
CHP raporunda İstanbul’da iş gücünün 5 milyon 778 bin kişi olduğu, söz konusu rakamın yüzde 66,2’sinin yani yaklaşık 4 milyon çalışanın salgın nedeniyle gelirlerinde azalma meydana geldiği anlatılıyor. Salgın döneminde İstanbul’da çalışanların 4’te 1’inin işsiz kaldığı ve bugün hiçbir geliri olmadığının belirtildiği raporda, “2019 yılı sonu verilerine göre 1 milyon 203 bin kişinin işsiz olduğu İstanbul’da, Nisan ayı itibariyle işsiz sayısının 2 milyonu aştığı düşünülmektedir. Çalışmamız neticesinde salgın günlerinde her 4 çalışandan 1’inin işsiz kaldığı tespit edilmiştir.” deniliyor.
İŞSİZ SAYISI 9 MİLYONU AŞTI
TÜİK’in dar tanımlı işsizlik rakamlarına göre salgın öncesindeki işsiz sayısı 4,5 milyon civarındaydı. Ancak DİSK-AR’ın geniş tanımlı işsizlik araştırmasına göre gerçek işsiz sayısı aynı dönemde 7 milyondan fazlaydı. Salgın döneminde 300 bine yakın iş yeri kapandı. Bugün toplam işsiz sayısının 9 milyonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Krizin Haziran sonuna kadar sürmesi halinde işsiz sayısı 10-11 milyonu aşabilir.
SWAP İHTİMALİ KALMADI, DOLAR 7 TL’Yİ AŞTI
Dolar cephesinde de işler hiç iyi gitmiyor. Erdoğan’ın faiz inadı ve yanlış ekonomi politikaları TL’yi eritiyor. Merkez Bankası, dolarır 7 TL’nin altında tutmak için milyarlarca dolar sattı ancak nafile. Dolar dün yine 7 TL’yi aştı. Söz konusu artışın en önemli sebeplerinden biri de ABD Büyükelçisi Satterfield önceki gün yaptığı açıklama. Satterfield, Türkiye’nin Amerikan Merkez Bankası ile döviz takası anlaşması imzalamasının politik değil finansal sebepleri olduğunu söylemişti. Swap kapısının da kapanması doların yeniden tırmanışa geçmesine neden oldu.
SİGORTASİZ ÇALIŞANLAR PERİŞAN
TÜİK verilerine göre Türkiye’de özel sektörde ücret karşılığı çalışanların yaklaşık yüzde 21’i SGK’ya kayıtlı değil. Yani sigortasız çalışıyorlar. Bu kişilerin çalışamamaları durumunda hem maaşlarından oluyor hem de devletin sunduğu gelir desteklerinden veya işsizlik fonlarından mahrum kalıyor. Uzmanların, krizin özellikle düşük gelirli, lise ve altı eğitim seviyesine sahip ve kayıt dışı çalışan kesimleri etkileyeceğini söylemesinin temel sebebi de bu aslında.
[Yusuf Dereli] 2.5.2020 [TR724]
Esnaf bitti, destek yok! [İlker Doğan]
Kovid-19 salgını Türkiye’de özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeleri iflasın eşiğine getirdi. Kısa çalışma ödeneğine başvuran firmaların çoğunun 10 ve daha az işçi çalıştıran yerler olmasının temel sebebi de bu. Berberler, kuaförler, güzellik salonları, lokantalar, kafeler, oteller, AVM’ler, kahvehaneler, otobüs işletmeleri 1 aydan fazladır çalışmıyor.
300 bin işyerir kapandı. İşsiz sayısı 8,5 milyonu aştı. Berberler, lokantalar ne kira ödeyebiliyor, ne de işçilerinin maaşını verebiliyor. Tek-çift plaka sistemine geçen taksicilerin çalışma günleri sokağa çıkma yasaklarıyla birlikte ayda 8 güne düştü. Plaka kiralarını bile ödeyemez hale geldiler.
İNSANLARIN GELİRİ YOK!
Açıklanan 200 milyarlık ‘destek’ paketinin yaklaşık 150 milyarlık kısmı borç erteleme! AKP rejimi, söz konusu kesimlerin hiç birine bu güne kadar karşılıksız tek bir kuruş bile destek sağlamadı. İnsanların harcayacak geliri yok! Cumhuriyet Halk Partisi Sözcüsü Faik Öztrak, iktidarın koronavirüs tedbirleri kapsamında verdiği kredi desteklerini, “Millete faizle borç vermenin adı ne zamandan beri destek oldu? Bu borçlar yarın neyle ödenecek?” sözleriyle eleştirdi.
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, önceki gün koronavirüs tedbileri kapsamında şu ana kadar 200 milyar liralık destek yapıldığını açıkladı. Ancak söz konusu paketin içerisinde işyerini kapatmak zorunda kalan küçük ve orta ölçekli işletmelere doğrudan para yardımı yok. Kredi desteği var! O da her esnafa değil. Bugün kredi olarak verilen para, esnaflardan 3 ay sonra faiziyle geri alınacak. Söz konusu paketin yaklaşık 150 milyar lirası borç erteleme! Pakette, esnafa verilecek faizli kredi de ‘destek’ olarak sunuluyor.
MİLLETE FAİZLE BORÇ VERMENİN ADI DESTEK OLDU!
Cumhuriyet Halk Partisi Sözcüsü Faik Öztrak da işte buna tepki gösteriyor. Partisinin genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında konuşan Öztrak, “Millete faizle borç vermenin adı ne zamandan beri destek oldu? Bu borçlar yarın neyle ödenecek? Destek işini kaybeden işçinin alamadığı ücretini, çarkları nasıl döndüreceğini düşünen kobilerin açığını, çiftçinin tarlasını ekmesini desteklemesidir. Devlet yurttaşlarını böyle sahiplenir.” ifadelerini kullandı.
GERÇEK DESTEK MİKTARI 8 MİLYAR TL
Sözcü’den Murat Muratoğlu’da dün konuyla ilgili bir yazı kaleme aldı. Verilen gerçek desteğin 8 milyar lira civarında olduğunu yazdı; “Gelelim şu 200 milyarlık desteğe… Destek falan yok ortada… Faiziyle birlikte alacak ertelemesi var. (Paketin) 192 milyar lirası kamu bankalarının verdikleri kredi ile alacak ötelemeleri…”
KÜÇÜK ESNAF BATIYOR
Durumun vehametini gösteren bir kaç veri daha paylaşalım. Merkez Bankası verilerine göre, vadesi 1 yıldan az olan borç stoğu 168,5 milyar dolar. Söz konusu borcun yaklaşık yüzde 74’ü özel sektöre ait. Bu somut rakamlar, döviz bulmakta zorlanan Türkiye’de özel sektörü zor günlerin beklediğini gösteriyor. Küçük ve orta ölçekli işletmelerin içinde bulunduğu darboğazı gösteren bir başka veri önceki gün açıklanmıştı. Bakan Zehra Zümrüt Selçuk’un verdiği bilgilere göre Kısa Çalışma Ödeneği’ne 291 bin 594 firma ve 3 milyon 194 bin 610 çalışan başvurdu. Bakan’ın geçtiğimiz hafta açıkladı verilere göre başvuruların yüzde 51’ini 3’ten az işçi çalıştıran şirketler yapmış. Toplam başvuru sayısının yaklaşık yüzde 90’ını 50’den az çalışanı olan firmalar oluşturuyor.
TAKSİCİLER, BERBERLER, LOKANTACILAR DESTEK BEKLİYOR
Korona krizinin ardından 300 binden fazla esnaf kepenk kapattı. Sadece berber ve kuaför sayısı 110 bin civarı. Burada çalışanların sayısı ise 500 binden fazla. Bugüne kadar yüzlerce AVM kapandı. Taksiciler tek-çift plaka uygulamasına geçti. Sokağa çıkma yasakları nedeniyle bir ayda çalıştıkları gün sayısı 8’e kadar düştü. Plaka kiralarını bile ödeyemez hale geldiler. Lokantalar, kafeler, oteller, kahvehaneler 22 Mart’tan bu yana müşteri kabul etmiyor. Ancak kimsenin bu esnafların halini sorduğu yok. Söz konusu kesime acilen karşılıksız kira, nakit vs. desteği verilmezse binlerce esnaf bir daha kepenk açamayacak.
[İlker Doğan] 2.5.2020 [TR724]
300 bin işyerir kapandı. İşsiz sayısı 8,5 milyonu aştı. Berberler, lokantalar ne kira ödeyebiliyor, ne de işçilerinin maaşını verebiliyor. Tek-çift plaka sistemine geçen taksicilerin çalışma günleri sokağa çıkma yasaklarıyla birlikte ayda 8 güne düştü. Plaka kiralarını bile ödeyemez hale geldiler.
İNSANLARIN GELİRİ YOK!
Açıklanan 200 milyarlık ‘destek’ paketinin yaklaşık 150 milyarlık kısmı borç erteleme! AKP rejimi, söz konusu kesimlerin hiç birine bu güne kadar karşılıksız tek bir kuruş bile destek sağlamadı. İnsanların harcayacak geliri yok! Cumhuriyet Halk Partisi Sözcüsü Faik Öztrak, iktidarın koronavirüs tedbirleri kapsamında verdiği kredi desteklerini, “Millete faizle borç vermenin adı ne zamandan beri destek oldu? Bu borçlar yarın neyle ödenecek?” sözleriyle eleştirdi.
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, önceki gün koronavirüs tedbileri kapsamında şu ana kadar 200 milyar liralık destek yapıldığını açıkladı. Ancak söz konusu paketin içerisinde işyerini kapatmak zorunda kalan küçük ve orta ölçekli işletmelere doğrudan para yardımı yok. Kredi desteği var! O da her esnafa değil. Bugün kredi olarak verilen para, esnaflardan 3 ay sonra faiziyle geri alınacak. Söz konusu paketin yaklaşık 150 milyar lirası borç erteleme! Pakette, esnafa verilecek faizli kredi de ‘destek’ olarak sunuluyor.
MİLLETE FAİZLE BORÇ VERMENİN ADI DESTEK OLDU!
Cumhuriyet Halk Partisi Sözcüsü Faik Öztrak da işte buna tepki gösteriyor. Partisinin genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında konuşan Öztrak, “Millete faizle borç vermenin adı ne zamandan beri destek oldu? Bu borçlar yarın neyle ödenecek? Destek işini kaybeden işçinin alamadığı ücretini, çarkları nasıl döndüreceğini düşünen kobilerin açığını, çiftçinin tarlasını ekmesini desteklemesidir. Devlet yurttaşlarını böyle sahiplenir.” ifadelerini kullandı.
GERÇEK DESTEK MİKTARI 8 MİLYAR TL
Sözcü’den Murat Muratoğlu’da dün konuyla ilgili bir yazı kaleme aldı. Verilen gerçek desteğin 8 milyar lira civarında olduğunu yazdı; “Gelelim şu 200 milyarlık desteğe… Destek falan yok ortada… Faiziyle birlikte alacak ertelemesi var. (Paketin) 192 milyar lirası kamu bankalarının verdikleri kredi ile alacak ötelemeleri…”
KÜÇÜK ESNAF BATIYOR
Durumun vehametini gösteren bir kaç veri daha paylaşalım. Merkez Bankası verilerine göre, vadesi 1 yıldan az olan borç stoğu 168,5 milyar dolar. Söz konusu borcun yaklaşık yüzde 74’ü özel sektöre ait. Bu somut rakamlar, döviz bulmakta zorlanan Türkiye’de özel sektörü zor günlerin beklediğini gösteriyor. Küçük ve orta ölçekli işletmelerin içinde bulunduğu darboğazı gösteren bir başka veri önceki gün açıklanmıştı. Bakan Zehra Zümrüt Selçuk’un verdiği bilgilere göre Kısa Çalışma Ödeneği’ne 291 bin 594 firma ve 3 milyon 194 bin 610 çalışan başvurdu. Bakan’ın geçtiğimiz hafta açıkladı verilere göre başvuruların yüzde 51’ini 3’ten az işçi çalıştıran şirketler yapmış. Toplam başvuru sayısının yaklaşık yüzde 90’ını 50’den az çalışanı olan firmalar oluşturuyor.
TAKSİCİLER, BERBERLER, LOKANTACILAR DESTEK BEKLİYOR
Korona krizinin ardından 300 binden fazla esnaf kepenk kapattı. Sadece berber ve kuaför sayısı 110 bin civarı. Burada çalışanların sayısı ise 500 binden fazla. Bugüne kadar yüzlerce AVM kapandı. Taksiciler tek-çift plaka uygulamasına geçti. Sokağa çıkma yasakları nedeniyle bir ayda çalıştıkları gün sayısı 8’e kadar düştü. Plaka kiralarını bile ödeyemez hale geldiler. Lokantalar, kafeler, oteller, kahvehaneler 22 Mart’tan bu yana müşteri kabul etmiyor. Ancak kimsenin bu esnafların halini sorduğu yok. Söz konusu kesime acilen karşılıksız kira, nakit vs. desteği verilmezse binlerce esnaf bir daha kepenk açamayacak.
[İlker Doğan] 2.5.2020 [TR724]
Ramazan ayı ve Nebevi bir uygulama geleneği: Mukabele [Prof. Dr. Muhittin Akgül]
İçinden geçtiğimiz bu bereketli Ay’ın güzelliklerinden birisi de, “mukâbele” geleneğidir. “Mukâbele”, karşılıklı okuma demektir. Bilindiği üzere Rabbimizin bizlere hidayet kitabı olarak göndermiş olduğu Kur’ân-ı Kerim, bu ayda, bu ayın KADİR olarak isimlendirilen gecesinde indirilmeğe başlandı. Bu değerli ay, adeta yenilenen bereketlerle her yıl yeniden bir daha bereketlenmiş oldu. Zira her yeni yılın bu ayında Cibril (a.s.), başlangıçtan o zamana kadar getirdiği vahiyleri, yeniden bir daha Allah Resûlüyle karşılıklı olarak birbirlerine okurlardı. Hatta vefat edeceği yılın Ramazan Ayı’nda ise Cebrail‘in Resûlullah (s.a.s.)’e iki defa baştan sona okuttuğunu bildirir. Yine rivayetlere göre bu son mukabelede, vahiy kâtiplerinden Zeyd b. Sâbit de hazır bulunmuştur.
Konuyla ilgili Hz. Peygamber’den de (s.a.s.) sahih bir şekilde gelen rivayetlerden de anlaşıldığı üzere Resûlullah (s.a.s.), her yıl Ramazan ayında bir defa Kur’ân’ı Cibril’e arzediyordu. Hatta vefat edeceği yılın Ramazan ayında da Kur’ân’ın Cibril’e arzı iki defa olmuştu. Bu arzdaki kıraatte, önce baştan sona Cibril okumuş, Allah Resûlü (s.a.s.) dinlemişti; sonra da Allah Resûlü (s.a.s.) okumuş Cibril dinlemişti. Bu şekildeki metod, iki okuyucu arasındaki birliğin pekiştirilip gerçekleştirilmesi içindi. Böyle bir yöntemle bir yılda Kur’ân baştan sona Hz. Peygamber ile (s.a.s.) Cibril arasında iki defa okunmuş oluyordu. Son yılda da bu okuma dört defa olmuştu. Son yıldaki bu okumanın geçmiş yıllardakinin iki katına çıkmış olmasından da Allah Resûlü (s.a.s.), vefatının yaklaştığını anlamıştı. Anladığından dolayı da ashâbını toplamış, en son arzdaki şekliyle Kur’ân’ı baştan sona onlara yeniden okumuştu.
Allah’a en sevimli ibadetlerden birisi de, Kur’ân’ın hatmedilince yeniden başa dönülerek okunmasıdır. Yani Kur’ân’ın en sonunda yer alan NÂS SÛRESİ’ni bitirince, yeniden FÂTİHA’ya dönmektir. Nitekim ibadete düşkün olan ashâb-ı kiram, Allah Resûlüne (s.a.s.) hangi ibadetin Allah Teala’ya daha sevimli olduğunu sorduklarında, onları Kur’ân okumaya teşvik ederdi. Bunlardan birinde yine sorduklarında, Resûlullah (s.a.s.): “el-Hallu’l-Mürtehil” (bitirince tekrar yola başlayan) diye cevap verdi. Bu da nedir deyince: “Kur’ân’ı başından sonuna kadar okumak, bitirince de yeniden başlamaktır.” buyurdular. (Tirmizi)
Mü’minler, Ramazan Ayı’nda böylesine güzel bir Nebevî âdeti yerine getirmek, bu tarihi olayı yeniden hatırlamak ve canlandırmak ve Ramazan Ayı’nda her hayırlı işin sevabının kat kat olacağı müjdesini de arkalarına alarak, mukabele yaparlar. Bu mukâbele, sesi ve kıraati güzel bir kârinin okuması, diğerlerinin de dinlemesiyle hâsıl olacağı gibi, böyle bir imkânı elde edemeyenler de, işaret edilen özelliklere sahip bir okuyucu tarafından, dijital ortamda istifade edebilirler. Fakat daha güzeli ise, müsait olan birkaç kişinin bir araya gelerek, her birerlerinin önceden hazırlanarak, nöbetleşe okuma şeklinde yaptıkları mukâbeledir.
Mukâbelede, dinleyenler açısından dinleme sevabı, okuyanlar açısından da okuma sevabı elde edilir. Resûlullah’ın (s.a.s.) uygulamalarından da bilindiği üzere Kur’ân, okunmakla ibadet edildiği gibi, dinlenilmekle de ibadet edilmiş olur. Zira Allah Resûlü zaman zaman iyi okuyanlardan Kur’ân okumalarını ister, dikkatle okunanları dinler ve zaman zaman da gözyaşları içerisinde okumalarının sonlandırılmasını isterdi.
Selef-i sâlihin arasında her Ramazan Ayı’nda yüksek oranda hatim yapanların sayısı azımsanmayacak kadar fazladır. Öyle ki her dönemdeki İslam bilginleri, ayda bir Kur’ân hatmini az görmüş, haftada bir Kur’ân hatmini ise normal karşılamışlardır.
Bu mübarek zaman dilimlerinde mü’minler, Kur’ân’ın sadık birer talebesi olduklarını hiç değilse, böylesine bir geleneği yaşayarak göstermiş ve Kur’ân’ın hatmedilmesi sevabını da elde etmiş olacaklardır.
Mukâbele geleneğinde dikkat etmemiz gereken hususlardan birisi de, hızlı okumalardan kaçınmaktır. Zira maksat çok okumak değil, asıl maksat, istifadeli okumaktır. İstifadeli okumanın yolu da tane tane, yorulmadan, bıkmadan, anlayarak okumak ve dinlemektir.
Mukâbele’de dikkat etmemiz gereken başka bir konu da, okuduklarımızın anlamını, kısa da olsa anlayabilmenin yolunu aramaktır. Bunun en güzel çözümü ise, lafzı ile beraber, kısa da olsa bir meâli takip etmektir. Hatta bir sayfa orijinal metni okuduktan sonra, aynı sayfanın güzel hazırlanmış bir mealini okuyarak, Rabbimizin bize gönderdiği bu özel mektubu, daha yakından anlamış olmaktır. Bunun bir adım ötesi ise, okunacak cüzde önemli olan kısımların, önceden bakılarak, meâl okunması esnasında kısa da olsa hatırlatılmasıdır.
Yüce Mevla’dan, bereketli ve verimli bir mukâbele geçirmeniz temennisiyle.
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 2.5.2020 [TR724]
Konuyla ilgili Hz. Peygamber’den de (s.a.s.) sahih bir şekilde gelen rivayetlerden de anlaşıldığı üzere Resûlullah (s.a.s.), her yıl Ramazan ayında bir defa Kur’ân’ı Cibril’e arzediyordu. Hatta vefat edeceği yılın Ramazan ayında da Kur’ân’ın Cibril’e arzı iki defa olmuştu. Bu arzdaki kıraatte, önce baştan sona Cibril okumuş, Allah Resûlü (s.a.s.) dinlemişti; sonra da Allah Resûlü (s.a.s.) okumuş Cibril dinlemişti. Bu şekildeki metod, iki okuyucu arasındaki birliğin pekiştirilip gerçekleştirilmesi içindi. Böyle bir yöntemle bir yılda Kur’ân baştan sona Hz. Peygamber ile (s.a.s.) Cibril arasında iki defa okunmuş oluyordu. Son yılda da bu okuma dört defa olmuştu. Son yıldaki bu okumanın geçmiş yıllardakinin iki katına çıkmış olmasından da Allah Resûlü (s.a.s.), vefatının yaklaştığını anlamıştı. Anladığından dolayı da ashâbını toplamış, en son arzdaki şekliyle Kur’ân’ı baştan sona onlara yeniden okumuştu.
Allah’a en sevimli ibadetlerden birisi de, Kur’ân’ın hatmedilince yeniden başa dönülerek okunmasıdır. Yani Kur’ân’ın en sonunda yer alan NÂS SÛRESİ’ni bitirince, yeniden FÂTİHA’ya dönmektir. Nitekim ibadete düşkün olan ashâb-ı kiram, Allah Resûlüne (s.a.s.) hangi ibadetin Allah Teala’ya daha sevimli olduğunu sorduklarında, onları Kur’ân okumaya teşvik ederdi. Bunlardan birinde yine sorduklarında, Resûlullah (s.a.s.): “el-Hallu’l-Mürtehil” (bitirince tekrar yola başlayan) diye cevap verdi. Bu da nedir deyince: “Kur’ân’ı başından sonuna kadar okumak, bitirince de yeniden başlamaktır.” buyurdular. (Tirmizi)
Mü’minler, Ramazan Ayı’nda böylesine güzel bir Nebevî âdeti yerine getirmek, bu tarihi olayı yeniden hatırlamak ve canlandırmak ve Ramazan Ayı’nda her hayırlı işin sevabının kat kat olacağı müjdesini de arkalarına alarak, mukabele yaparlar. Bu mukâbele, sesi ve kıraati güzel bir kârinin okuması, diğerlerinin de dinlemesiyle hâsıl olacağı gibi, böyle bir imkânı elde edemeyenler de, işaret edilen özelliklere sahip bir okuyucu tarafından, dijital ortamda istifade edebilirler. Fakat daha güzeli ise, müsait olan birkaç kişinin bir araya gelerek, her birerlerinin önceden hazırlanarak, nöbetleşe okuma şeklinde yaptıkları mukâbeledir.
Mukâbelede, dinleyenler açısından dinleme sevabı, okuyanlar açısından da okuma sevabı elde edilir. Resûlullah’ın (s.a.s.) uygulamalarından da bilindiği üzere Kur’ân, okunmakla ibadet edildiği gibi, dinlenilmekle de ibadet edilmiş olur. Zira Allah Resûlü zaman zaman iyi okuyanlardan Kur’ân okumalarını ister, dikkatle okunanları dinler ve zaman zaman da gözyaşları içerisinde okumalarının sonlandırılmasını isterdi.
Selef-i sâlihin arasında her Ramazan Ayı’nda yüksek oranda hatim yapanların sayısı azımsanmayacak kadar fazladır. Öyle ki her dönemdeki İslam bilginleri, ayda bir Kur’ân hatmini az görmüş, haftada bir Kur’ân hatmini ise normal karşılamışlardır.
Bu mübarek zaman dilimlerinde mü’minler, Kur’ân’ın sadık birer talebesi olduklarını hiç değilse, böylesine bir geleneği yaşayarak göstermiş ve Kur’ân’ın hatmedilmesi sevabını da elde etmiş olacaklardır.
Mukâbele geleneğinde dikkat etmemiz gereken hususlardan birisi de, hızlı okumalardan kaçınmaktır. Zira maksat çok okumak değil, asıl maksat, istifadeli okumaktır. İstifadeli okumanın yolu da tane tane, yorulmadan, bıkmadan, anlayarak okumak ve dinlemektir.
Mukâbele’de dikkat etmemiz gereken başka bir konu da, okuduklarımızın anlamını, kısa da olsa anlayabilmenin yolunu aramaktır. Bunun en güzel çözümü ise, lafzı ile beraber, kısa da olsa bir meâli takip etmektir. Hatta bir sayfa orijinal metni okuduktan sonra, aynı sayfanın güzel hazırlanmış bir mealini okuyarak, Rabbimizin bize gönderdiği bu özel mektubu, daha yakından anlamış olmaktır. Bunun bir adım ötesi ise, okunacak cüzde önemli olan kısımların, önceden bakılarak, meâl okunması esnasında kısa da olsa hatırlatılmasıdır.
Yüce Mevla’dan, bereketli ve verimli bir mukâbele geçirmeniz temennisiyle.
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 2.5.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Muhittin Akgül
Ali’ye/İnsanlığa Mersiye [Prof. Dr. Salih Hoşoğlu]
Ali’yi daha önce hiç görmedim, hatta bizzat adıyla ve cismiyle varlığını da bilmiyordum. Anlamışsınızdır hangi Ali’den bahsettiğimi. Adana’da sokak ortasında polis kurşunlarıyla vurularak öldürülen Ali Hemdan El Asani’den bahsediyorum. Kendisini bizzat görmemiş, hiç tanımamış ve daha önce varlığından haberdar olmamış olsam bile haberlerde fotoğrafını görüp hikayesini öğrenince içimi tarifsiz bir acı ve hüzün kapladı. İlginç şekilde benim de aynı yaşta ve aynı adda bir oğlum var. Benzeri hüznü daha önce gene haberlerde gördüğüm Kemal Kurkut ve Eren Bülbül için de hissetmiştim. Ali kimbilir ne zaman, Suriye’nin neresinden, hangi sıkıntılarla, ailesiyle beraber Türkiye’ye sığındı ve burada hayata tutunmaya çalışıyordu. Yakışıklı ve masum fotoğrafında böyle bir hüznü de görmek mümkün.
İnsan olmanın en temel öğelerinden biri empati kurmak ve yaşanan acıları hissetmek olmalı, başkalarının acılarını, bizimle hiç ortak noktaları olmayanların acılarını, hatta hayvanların ve bitkilerin acılarını. Günümüzde iletişimin çok hızlandığı, herkesin bilgiye kolayca ulaştığı, duvarların kalktığı vs. gibi çok sayıda gelişmeyi konuşuyoruz. Ancak görülen o ki kimse öğrenmek istemediğini öğrenmiyor, görmek istemediğini görmüyor, duymak istemediğini duymuyor. Ve gene görülüyor ki bütün insani değerler yani topyekün insanlık; ideolojilere, siyasete, menfaate, bağnazlığa, cehalete kurban edilmiş. Yaşanan felaketlerin ve dramların gerçek faili olanlar veya önlemesi gerekenler, bunların üzerinden siyasi rant devşirmeye çalışıyor veya üzerlerindeki sorumluluk tartışmaya açılmasın diye ön alıyorlar. Toplumun kahir ekseriyeti de buna doğrudan veya dolaylı prim veriyor.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Hayatı bir savaş ve kavga olarak kabul edenler için bu savaşta kayıpların olması da kaçınılmazdır. Bu kişiler sorumluluk mevkiinde olsalar bile kendi sorumluluk alanlarında yaşanan olumsuzlukların sorumluluğunu asla üzerlerine almazlar. Zaten onların dili başka bir yere evrilmiştir, savaş diline. Ölenlerin arkasından ağıt yakarken yada sorumluluklarını umursamazken ve toplumsal algıyı saptırırken herşeyi istismar ettikleri gibi bu acıyı da istismar ederler. Çok defa bu tarz acı olayların arkasından kendilerine sempati devşirmeyi bile başarırlar. Bu son olayda olduğu gibi bütün sorumluluk en uçtaki kişiye yüklenir veya olaydan hiç kimse sorumlu değildir, herkes temize çıkar.
Bizim hakim kültürümüzde uzun süreli yas tutma yok. Kültürel kodlarımız yaşanan büyük felaketleri bile uzun süre yad etmeye meyilli değil. Mesela Balkan Faciası ve Birinci Dünya Savaşı’ndaki acıları başka bir millet yaşasaydı binlerce romanı, hikayesi, filmi, hatırası vs. olurdu. Bizde ise çok sınırlı bir kaç hatıra dışında kimse birşey yazmamış, yazılanlar da rağbet görmemiş. Sanat dünyası, devlet aklı vs. buralara zaten hiç uğramadı. Çanakkale Savaşı gibi bir olayı bile bazı münevverlerimiz gündeme taşıdıktan sonra, birileri gerçek bağlamından koparıp siyasi ranta dönüştürmeyi başardılar. Sadece o hadiseleri bizzat yaşayıp yakınlarını kaybedenler bunları kişisel olarak anlatmışlar ama ona da pek rağbet eden olmamış görünüyor. Bu yas tutmama, kin tutmama, geçmiş yıkımları ve acıları devamlı taze tutup yad etmeme bir yönüyle çok doğru ve faydalı olabilir. Toplum olarak ileriye bakıyor, geleceğe yatırım yapıyorsunuzdur. Bazı toplumlar yaşadıkları felaketlere takılıp kalabiliyor ve yeni bir hayat kurmada ciddi şekilde tökezleyebiliyorlar.
Ancak bu kadar çabuk unutma; yaşanan yıkımların ve yapılan yanlışların nedenlerini irdelememeyi ve dolayısıyla sorumluları ve sorumlulukları gözden kaçırmayı sonuç veriyor. Gene bu davranış modeli ile hiç bir şeyden ders alınmıyor, bir nesil sonrasına yaşananlardan hiç bir şey aktarılamıyor. Bizim toplumda bir insan hayatına sığacak şekilde aynı senaryonun bazen aynı aktörlerle üç-dört defa tekrar edilebilmesi de sanırım bununla ilgilidir. Tabir yerindeyse senaryonun içinde ve bizzat olayları yaşadığımız için olsa gerek, senaryonun tamamını merak etmiyor veya bildiğimiz bir kısmını hikayenin tamamı zannederek benzerlerinin yaşanmasının önünü kapatamıyoruz.
Belli bir yaş altındakilere sokağa çıkma yasağı olan bir şehirde sokağa çıktığı için polis kurşunu ile öldürülen bir genç normal bir toplumda neleri tetiklemeliydi? Birileri bütün sorumluluğu oradaki polis memuruna irca ederek meseleyi kapatabiliyor. Ama normalde tartışılması gereken bir dizi konu var ve bu olay bütün bu zincirin son halkası olarak karşımızda duruyor. Suriyeli bir genç niçn Türkiye’ye gelmek zorunda kaldı? Gelmek zorunda kaldı ve bunca sene bu konuya bir çözüm niçin bulunamadı? Niçin 18 yaş altındakilere sokağa çıkma yasağı konulur? Bu hastalığı sadece onlar mı bulaştırıyor? Sokağa çıkma yasağı koyduğumuz bu kişiler nasıl geçinecekler, devlet bu konuda yeterli desteği sağladıktan sonra mı bu yasağı koydu ve kolluk gücüyle herkesin boğazına çöküp ceza kesiyor? Polis silahsız biri kaçıyorken silah kullanmalı mıydı? Hele de hedef alması ve öldürücü atışlar yapması neyle izah edilebilir? Belli ki bu kaçış sokağa çıkma yasağıyla ilgiliydi, herhangi bir saldırı vs. ile ilgili değildi. Polisin bu kadar rahat ve gözü kara silah kullanması nasıl bir güven ve psikolojiye dayanıyor? Polise nasıl bir motivasyon ve kanuni güvence sağladınız? Daha önce defalarca benzer şekilde kadın ve çocukların da polis kurşunu ile öldürülmesi normal midir?
Bu soruların hemen hiç birini sorup doğru dürüst tartışmadık. O zaman toplumsal hafıza ve refleksleriniz masum bir gencin öldürülmesini doğru analiz etmiyor, yeterince sukünetle tartışamıyor, hesabını soramıyor ve sorumluluğu bütün bir toplum hissetmiyor demektir. Öyleyse daha büyük yıkımlar ve kayıplarla karşılaşmanız normaldir. Aslında orada öldürülen sadece bir genç değil bütün bir insanlıktır. Olayın tek sorumlusu da sadece o polis memuru değil, ona o motivasyonu veren yetkililer başta olmak üzere bütün bir toplumdur. Küçük gibi görülen böyle bir olay ve sonrasında yaşananlar o toplumun adeta röntgenini çekmeye yeterlidir. Ben bu görüntüyü sağlıklı bulmadığımı söylemek isterim.
[Prof. Dr. Salih Hoşoğlu] 2.5.2020 [TR724]
İnsan olmanın en temel öğelerinden biri empati kurmak ve yaşanan acıları hissetmek olmalı, başkalarının acılarını, bizimle hiç ortak noktaları olmayanların acılarını, hatta hayvanların ve bitkilerin acılarını. Günümüzde iletişimin çok hızlandığı, herkesin bilgiye kolayca ulaştığı, duvarların kalktığı vs. gibi çok sayıda gelişmeyi konuşuyoruz. Ancak görülen o ki kimse öğrenmek istemediğini öğrenmiyor, görmek istemediğini görmüyor, duymak istemediğini duymuyor. Ve gene görülüyor ki bütün insani değerler yani topyekün insanlık; ideolojilere, siyasete, menfaate, bağnazlığa, cehalete kurban edilmiş. Yaşanan felaketlerin ve dramların gerçek faili olanlar veya önlemesi gerekenler, bunların üzerinden siyasi rant devşirmeye çalışıyor veya üzerlerindeki sorumluluk tartışmaya açılmasın diye ön alıyorlar. Toplumun kahir ekseriyeti de buna doğrudan veya dolaylı prim veriyor.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Hayatı bir savaş ve kavga olarak kabul edenler için bu savaşta kayıpların olması da kaçınılmazdır. Bu kişiler sorumluluk mevkiinde olsalar bile kendi sorumluluk alanlarında yaşanan olumsuzlukların sorumluluğunu asla üzerlerine almazlar. Zaten onların dili başka bir yere evrilmiştir, savaş diline. Ölenlerin arkasından ağıt yakarken yada sorumluluklarını umursamazken ve toplumsal algıyı saptırırken herşeyi istismar ettikleri gibi bu acıyı da istismar ederler. Çok defa bu tarz acı olayların arkasından kendilerine sempati devşirmeyi bile başarırlar. Bu son olayda olduğu gibi bütün sorumluluk en uçtaki kişiye yüklenir veya olaydan hiç kimse sorumlu değildir, herkes temize çıkar.
Bizim hakim kültürümüzde uzun süreli yas tutma yok. Kültürel kodlarımız yaşanan büyük felaketleri bile uzun süre yad etmeye meyilli değil. Mesela Balkan Faciası ve Birinci Dünya Savaşı’ndaki acıları başka bir millet yaşasaydı binlerce romanı, hikayesi, filmi, hatırası vs. olurdu. Bizde ise çok sınırlı bir kaç hatıra dışında kimse birşey yazmamış, yazılanlar da rağbet görmemiş. Sanat dünyası, devlet aklı vs. buralara zaten hiç uğramadı. Çanakkale Savaşı gibi bir olayı bile bazı münevverlerimiz gündeme taşıdıktan sonra, birileri gerçek bağlamından koparıp siyasi ranta dönüştürmeyi başardılar. Sadece o hadiseleri bizzat yaşayıp yakınlarını kaybedenler bunları kişisel olarak anlatmışlar ama ona da pek rağbet eden olmamış görünüyor. Bu yas tutmama, kin tutmama, geçmiş yıkımları ve acıları devamlı taze tutup yad etmeme bir yönüyle çok doğru ve faydalı olabilir. Toplum olarak ileriye bakıyor, geleceğe yatırım yapıyorsunuzdur. Bazı toplumlar yaşadıkları felaketlere takılıp kalabiliyor ve yeni bir hayat kurmada ciddi şekilde tökezleyebiliyorlar.
Ancak bu kadar çabuk unutma; yaşanan yıkımların ve yapılan yanlışların nedenlerini irdelememeyi ve dolayısıyla sorumluları ve sorumlulukları gözden kaçırmayı sonuç veriyor. Gene bu davranış modeli ile hiç bir şeyden ders alınmıyor, bir nesil sonrasına yaşananlardan hiç bir şey aktarılamıyor. Bizim toplumda bir insan hayatına sığacak şekilde aynı senaryonun bazen aynı aktörlerle üç-dört defa tekrar edilebilmesi de sanırım bununla ilgilidir. Tabir yerindeyse senaryonun içinde ve bizzat olayları yaşadığımız için olsa gerek, senaryonun tamamını merak etmiyor veya bildiğimiz bir kısmını hikayenin tamamı zannederek benzerlerinin yaşanmasının önünü kapatamıyoruz.
Belli bir yaş altındakilere sokağa çıkma yasağı olan bir şehirde sokağa çıktığı için polis kurşunu ile öldürülen bir genç normal bir toplumda neleri tetiklemeliydi? Birileri bütün sorumluluğu oradaki polis memuruna irca ederek meseleyi kapatabiliyor. Ama normalde tartışılması gereken bir dizi konu var ve bu olay bütün bu zincirin son halkası olarak karşımızda duruyor. Suriyeli bir genç niçn Türkiye’ye gelmek zorunda kaldı? Gelmek zorunda kaldı ve bunca sene bu konuya bir çözüm niçin bulunamadı? Niçin 18 yaş altındakilere sokağa çıkma yasağı konulur? Bu hastalığı sadece onlar mı bulaştırıyor? Sokağa çıkma yasağı koyduğumuz bu kişiler nasıl geçinecekler, devlet bu konuda yeterli desteği sağladıktan sonra mı bu yasağı koydu ve kolluk gücüyle herkesin boğazına çöküp ceza kesiyor? Polis silahsız biri kaçıyorken silah kullanmalı mıydı? Hele de hedef alması ve öldürücü atışlar yapması neyle izah edilebilir? Belli ki bu kaçış sokağa çıkma yasağıyla ilgiliydi, herhangi bir saldırı vs. ile ilgili değildi. Polisin bu kadar rahat ve gözü kara silah kullanması nasıl bir güven ve psikolojiye dayanıyor? Polise nasıl bir motivasyon ve kanuni güvence sağladınız? Daha önce defalarca benzer şekilde kadın ve çocukların da polis kurşunu ile öldürülmesi normal midir?
Bu soruların hemen hiç birini sorup doğru dürüst tartışmadık. O zaman toplumsal hafıza ve refleksleriniz masum bir gencin öldürülmesini doğru analiz etmiyor, yeterince sukünetle tartışamıyor, hesabını soramıyor ve sorumluluğu bütün bir toplum hissetmiyor demektir. Öyleyse daha büyük yıkımlar ve kayıplarla karşılaşmanız normaldir. Aslında orada öldürülen sadece bir genç değil bütün bir insanlıktır. Olayın tek sorumlusu da sadece o polis memuru değil, ona o motivasyonu veren yetkililer başta olmak üzere bütün bir toplumdur. Küçük gibi görülen böyle bir olay ve sonrasında yaşananlar o toplumun adeta röntgenini çekmeye yeterlidir. Ben bu görüntüyü sağlıklı bulmadığımı söylemek isterim.
[Prof. Dr. Salih Hoşoğlu] 2.5.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Salih Hoşoğlu
Bir yükseliş ve çöküş hikayesi; Esad’ın kuzeni Rami Mahluf [Cumali Önal]
Suriye’nin en zengin kişisi olarak adlandırılan, aynı zamanda ülkenin en büyük GSM operatörü Syriatel’in de sahibi olan Rami Mahluf hafta içinde Facebook üzerinden ilginç bir video paylaştı.
Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın da anne tarafından kuzeni olan Mahluf, mallarına el konulması için Esad’ın emir verdiğini söyledi.
Ülkedeki pek çok yolsuzluğun arkasındaki isim olarak bilinen ve 2008 yılında rejime verdiği destektn dolayı uluslararası yaptırımlara maruz kalan Mahluf paylaşımında Ramazan dolayısıyla halka yardım etmek istediğini, ancak şirketlerine yönelik tehditler aldığını da söyledi.
11 milyon abonesi olan Syriatel’in devlete her yıl 12 milyar Suriye Lirası vergi ödediğini ve rejimin toplam gelirlerinin yarısını karşıladığını belirten Mahluf hükümetin kendisinden vergi yolsuzluğu gerekçesiyle 125 ile 130 milyar Suriye Lirası arasında ceza çıkardığını anlattı. Mahluf, şirketlerinin batmaması için bu paranın taksitler halinde tahsil edilip Devlet Başkanı Esad gözetiminde fakir insanlara dağıtılmasını da isteyen Mahluf ülkede hiç kimseye güvenmediğini söyledi.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
“Bir insan kendi ülkesinde nasıl hırsızlık yapar?‘ diyen Mahluf hükümetin aldığı kararı da adaletsiz olarak tanımladı.
Suriye iç savaşının başladığı 2011 yılından itibaren mal varlığını daha da artıran Mahluf, ancak uzayan savaşın maliyetlerinin artmasıyla Esad rejiminin hedefi haline gelmeye başladı.
Mahluf’un hedef tahtasına konmasında Rusya’nın da payı bulunuyor. Geçtiğimiz yıl başında Rusya Suriye’den, alacağı olan milyarlarca doların 3 milyarının acilen ödenmesini talep etti. Ancak Esad süre isteyince Rusya Savunma Bakanlığı, Mahluf’un 3 milyar dolardan fazla mal varlığı bulunduğunu hatırlattı.
Bu hatırlatmadan sonra Mahluf’a sıkı bir medya yasağı getirildi ve konuşması durumunda ‘halasının evi’nin ziyaret edileceği tehdidinde bulunuldu. ‘Halanın evi’ halk arasında hapishane anlamına geliyor Suriye’de…
Suriye rejimi özellikle son birkaç yıldır çok büyük bir ekonomik sıkıntı ile yüz yüze bulunuyor. Savaşı da Rusya ve İran’ın desteğiyle sürdürebilen rejim ülkenin önde gelen işadamlarından Merkez Bankası’na acilen para yardımında bulunmalarını istiyor.
Suriye Maliye Bakanlığı geçtiğimiz hafta aldığı kararla Mahluf’a ait Beyrut merkezli Abar Petrol’ün mal varlığına el koyma kararı almıştı. Kararın gerekçesinde şirketin yaptığı ithalatta 1.9 milyar Liralık yolsuzluk yapması gösteriliyor.
Yıllarca rejimin en büyük finansörlerinden olan, onun izni ya da ortaklığı olmadan hiçbir yabancı firmanın Suriye’de iş yapamadığı Mahluf (1969 doğumlu), benzer rejimler açısından ciddi dersler çıkarılması gereken bir figür.
Mahluf’un halası olan ve 2016 yılında ölen Beşar Esad’ın annesi Enise Mahluf, hem Hafız Esad ve hem de oğlu Beşar Esad döneminde saraydaki etkinliğiyle biliniyordu.
Tıpkı Tunus devrik lideri Zeynel Abidin bin Ali’nin eşi Leyla Trabelsi’nin aile üyelerinin hızla zenginleşmelerine izin vermesi gibi hem baba ve hem de oğul Esad, Mahluf ailesinin Enise Mahluf’un himayesinde hızla zenginleşmelerine göz yumdu.
Suriye iç savaşının kızışmasında ve muhaliflerin çok kanlı bir şekilde bastırılmasında Enise Mahluf’un rolünün olduğu biliniyor. Beşar Esad neredeyse her önemli kararını annesine danışarak aldığı da bilinen bir gerçekti.
Syriatel’in yanısıra emlaktan bankacılığa, lüks mağazalardan duty free shoplara ülke ekonomisinin yarısından fazlasına hükmeden Mahluf’un oğullarının lüks hayatları sık sık sosyal medyada sergileniyor.
Mahluf’un mallarına Beşar Esad’ın eşi Esma Esad ve akrabalarının konduğu yönünde de sık sık medyada haberler yayınlanıyor. Son olarak ülkede başgösteren ekmek ve buğday krizi üzerine getirilen ‘akıllı kart’ uygulaması da Mahluf ve Esma Esad’ın akrabalarını karşı karşıya getirmişti. Ekonomik krizin boyutları son günlerde oluşan ekmek kuyruklarında da kendini gösteriyor. Ülke ciddi bir koronavirüs tehdidi altında bulunmasına rağmen insanlar saatlerce kuyrukta bekleyerek devlet destekli ucuz ekmekten almaya çalışıyor. Ülkenin önemli bir kısmının devlet kontrolünde olmaması, kontrol altındaki bölgelerin de büyük bir harabeye dönmesinden dolayı tarımdan sanayiye ticarete ekonomi neredeyse durma noktasında bulunuyor.
Son günlerde savaşın maliyetinin gittikçe artması ve Suriye ekonomisinin maliyetleri karşılayamamasından dolayı Rusya’nın Esad rejimi ile yollarını ayırmak istediğine dair de özellikle Batı medyasında haberler yayınlanıyor.
Ancak Esad rejimini Şii hilali için hayati olarak değerlendiren İran’ın yanı sıra son günlerde Suriye’de etkin olmaya çalışan Birleşik Arap Emirlikleri de Esad rejiminin ayakta kalması için büyük bir çaba sarfediyor.
[Cumali Önal] 2.5.2020 [TR724]
Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın da anne tarafından kuzeni olan Mahluf, mallarına el konulması için Esad’ın emir verdiğini söyledi.
Ülkedeki pek çok yolsuzluğun arkasındaki isim olarak bilinen ve 2008 yılında rejime verdiği destektn dolayı uluslararası yaptırımlara maruz kalan Mahluf paylaşımında Ramazan dolayısıyla halka yardım etmek istediğini, ancak şirketlerine yönelik tehditler aldığını da söyledi.
11 milyon abonesi olan Syriatel’in devlete her yıl 12 milyar Suriye Lirası vergi ödediğini ve rejimin toplam gelirlerinin yarısını karşıladığını belirten Mahluf hükümetin kendisinden vergi yolsuzluğu gerekçesiyle 125 ile 130 milyar Suriye Lirası arasında ceza çıkardığını anlattı. Mahluf, şirketlerinin batmaması için bu paranın taksitler halinde tahsil edilip Devlet Başkanı Esad gözetiminde fakir insanlara dağıtılmasını da isteyen Mahluf ülkede hiç kimseye güvenmediğini söyledi.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
“Bir insan kendi ülkesinde nasıl hırsızlık yapar?‘ diyen Mahluf hükümetin aldığı kararı da adaletsiz olarak tanımladı.
Suriye iç savaşının başladığı 2011 yılından itibaren mal varlığını daha da artıran Mahluf, ancak uzayan savaşın maliyetlerinin artmasıyla Esad rejiminin hedefi haline gelmeye başladı.
Mahluf’un hedef tahtasına konmasında Rusya’nın da payı bulunuyor. Geçtiğimiz yıl başında Rusya Suriye’den, alacağı olan milyarlarca doların 3 milyarının acilen ödenmesini talep etti. Ancak Esad süre isteyince Rusya Savunma Bakanlığı, Mahluf’un 3 milyar dolardan fazla mal varlığı bulunduğunu hatırlattı.
Bu hatırlatmadan sonra Mahluf’a sıkı bir medya yasağı getirildi ve konuşması durumunda ‘halasının evi’nin ziyaret edileceği tehdidinde bulunuldu. ‘Halanın evi’ halk arasında hapishane anlamına geliyor Suriye’de…
Suriye rejimi özellikle son birkaç yıldır çok büyük bir ekonomik sıkıntı ile yüz yüze bulunuyor. Savaşı da Rusya ve İran’ın desteğiyle sürdürebilen rejim ülkenin önde gelen işadamlarından Merkez Bankası’na acilen para yardımında bulunmalarını istiyor.
Suriye Maliye Bakanlığı geçtiğimiz hafta aldığı kararla Mahluf’a ait Beyrut merkezli Abar Petrol’ün mal varlığına el koyma kararı almıştı. Kararın gerekçesinde şirketin yaptığı ithalatta 1.9 milyar Liralık yolsuzluk yapması gösteriliyor.
Yıllarca rejimin en büyük finansörlerinden olan, onun izni ya da ortaklığı olmadan hiçbir yabancı firmanın Suriye’de iş yapamadığı Mahluf (1969 doğumlu), benzer rejimler açısından ciddi dersler çıkarılması gereken bir figür.
Mahluf’un halası olan ve 2016 yılında ölen Beşar Esad’ın annesi Enise Mahluf, hem Hafız Esad ve hem de oğlu Beşar Esad döneminde saraydaki etkinliğiyle biliniyordu.
Tıpkı Tunus devrik lideri Zeynel Abidin bin Ali’nin eşi Leyla Trabelsi’nin aile üyelerinin hızla zenginleşmelerine izin vermesi gibi hem baba ve hem de oğul Esad, Mahluf ailesinin Enise Mahluf’un himayesinde hızla zenginleşmelerine göz yumdu.
Suriye iç savaşının kızışmasında ve muhaliflerin çok kanlı bir şekilde bastırılmasında Enise Mahluf’un rolünün olduğu biliniyor. Beşar Esad neredeyse her önemli kararını annesine danışarak aldığı da bilinen bir gerçekti.
Syriatel’in yanısıra emlaktan bankacılığa, lüks mağazalardan duty free shoplara ülke ekonomisinin yarısından fazlasına hükmeden Mahluf’un oğullarının lüks hayatları sık sık sosyal medyada sergileniyor.
Mahluf’un mallarına Beşar Esad’ın eşi Esma Esad ve akrabalarının konduğu yönünde de sık sık medyada haberler yayınlanıyor. Son olarak ülkede başgösteren ekmek ve buğday krizi üzerine getirilen ‘akıllı kart’ uygulaması da Mahluf ve Esma Esad’ın akrabalarını karşı karşıya getirmişti. Ekonomik krizin boyutları son günlerde oluşan ekmek kuyruklarında da kendini gösteriyor. Ülke ciddi bir koronavirüs tehdidi altında bulunmasına rağmen insanlar saatlerce kuyrukta bekleyerek devlet destekli ucuz ekmekten almaya çalışıyor. Ülkenin önemli bir kısmının devlet kontrolünde olmaması, kontrol altındaki bölgelerin de büyük bir harabeye dönmesinden dolayı tarımdan sanayiye ticarete ekonomi neredeyse durma noktasında bulunuyor.
Son günlerde savaşın maliyetinin gittikçe artması ve Suriye ekonomisinin maliyetleri karşılayamamasından dolayı Rusya’nın Esad rejimi ile yollarını ayırmak istediğine dair de özellikle Batı medyasında haberler yayınlanıyor.
Ancak Esad rejimini Şii hilali için hayati olarak değerlendiren İran’ın yanı sıra son günlerde Suriye’de etkin olmaya çalışan Birleşik Arap Emirlikleri de Esad rejiminin ayakta kalması için büyük bir çaba sarfediyor.
[Cumali Önal] 2.5.2020 [TR724]
İkinci câhiliyye [Dr. Reşit Haylamaz]
“Haram” aylardan birisiydi.
Daha gün yeni doğmuştu ki gözleri Ebû Kubeys dağına kilitleyen bir feryat koptu; dünya adına bitik, ancak her halinden haklılık okunan birisi, vicdanı olan herkesi yanına çağırıyordu!
Belli ki her şeyini yitirmiş ve âdeta kaybedecek bir şeyi de kalmamıştı, Zebîd kabilesine mensup adamın.
Yanına ilk yaklaşan, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) amcası Zübeyr oldu ve sordu:
“Ne oldu sana, bu kadar öfkenin sebebi ne?”
Dert küpü adam konuşmaya başladı; işin vahameti, konuştukça anlaşılıyordu!
Meğer, “ödeyeceğim” vaadiyle Âs İbn-i Vâil, adamın getirdiği bütün malları almıştı ama aradan yıllar geçmesine rağmen terâküm eden borcunu bir türlü ödemiyor, ‘Bugün ödeyeceğim, yarın çözeceğim!’ diye oyalayıp duruyordu!
Belli ki ödemeyecekti.
Ödemeyeceğini anladığı günden itibaren başka kapıları da çalmıştı ama ne derdini dinleyen vardı ne de yarasına merhem olan!
Açık ve net; dolandırılmıştı!
Üstelik bu, Âs İbn-i Vâil için ilk değildi; belli ki son da olmayacaktı. Yıllar sonra, çilekeş sahâbî Hazreti Habbâb’ın da (radıyallahu anh) alacağını vermeyecek, tahsil için her yanına geldiğinde, “Muhammed’i ve dinini inkâr etmediğin sürece sana borcunu ödemem!” diye tutturacaktı.
Derler ya, can çıkmadan huy çıkmazmış!
Kendisine, şaşmaz terazinin geleceği gün hatırlatıldığında daha da şirretleşecek ve alayvârî bir üslupla Hazreti Habbâb’a, “Hani, öldükten sonra ben dirileceğim ya, sana olan borcumu o gün öderim; çünkü o gün benim birçok çocuğum ve malım olacak!” deme küstahlığında bulunacak, akıl hocası Şeytan ile aynı yolu tutup, üstüne bir de diyalektik yapacaktı.
Şüphesiz bu, semayı titretecek bir alçaklıktı ve bu hâdise üzerine o gün Cibrîl-i Emîn, herkesin kulağına küpe olması gereken şu mesajları getirdi:
“Baksana, şu âyetlerimizi inkâr edip ‘Mutlaka malım mülküm de olacak, çoluk çocuğum da olacak!’ diyen adamın haline!
Ne o, bu adam gaybı öğrenmenin yolunu mu buldu yoksa Rahmân’dan kesin bir söz mü aldı?
Asla! İşte onun bu sözünü deftere kaydedeceğiz ve azabını da artırdıkça artıracağız.
Sözünü ettiği o mal ve evlada Biz vâris olacağız, nesi var nesi yoksa Bize kalacak ve o, huzurumuza (ilk yarattığımız gibi mal ve mülkten, makam ve mevkiden hatta elbiseden bile soyunmuş olarak çırılçıplak) tek başına gelecektir.”
Şüphe yok, o gün mutlaka gelecekti ama bugünün zalimi karşısında herkes korkuyordu.
Ebû Cehil’in kankası ve Sehm oğullarının reisi Âs İbn-i Vâil’i kimse karşısına almak istemiyordu.
Amcasına gitmiş, dayısının kapısını çalmış, yandaşının kapısında sabahlamıştı ama hiçbirinden cevâb-ı sevâb bulamamıştı.
Belki de kimsenin tanımadığı bir yabancı için riske girmiyor, aralarının bozulmasını da menfaatlerinin zarar görmesini de istemiyorlardı!
Çünkü “reis” merkezli bir hayatları vardı. Menfaatlerinin zarar görmemesi için reisin orada durması ve aralarının da iyi olması gerekiyordu!
Tıpkı Firavun avenesi gibi; menfaat devşirmelerinin tek sebebi, zalim olduğu kadar aptal da olsa Firavun’un varlığına bağlıydı!
Yani, tepeye yakınlık nispetinde bir hayat standardı vardı ortada.
Hele, “yandaş” değil ise hiç tanımadıkları Zebîdli birisi için tepilir miydi bunlar?
Bütün bunların farkında olan Âs İbn-i Vâil, iki de bir başını ağrıtan bu adamı şimdi kapısından kovmuş ve borcunu da inkâr etmişti.
“Ödemeyeceğim!” diyordu!
Tek çaresi kalmıştı adamın; ‘Bir umut’ deyip bağırmak!
İşte şimdi o da bunu yapıyordu.
Benzeri çığlıkları bugün sanırım duymayanımız kalmadı. Üstelik bugünkü çığlıklar, Ebû Kubeys dağıyla da sınırlı değil; adam kameranın karşısına geçip dile gelmiş, dünyaya tur üstüne tur bindiriyor!
Sanırım, duymayan, seyretmeyen kalmadı.
Duyması gerekip de duyan var mı?
O da yok!
Hatta, yüzlerce, binlerce hâdise gösterdi ki aralarında, ayyuka çıkmış zulme “dur” diyecek aklı başında kimse de yok!
Âs İbn-i Vâil de yiyici takımı “yandaş” da sarmaş-dolaş ve yine sessiz!
O günlerin aksine başka bir sessizlik daha var; haksızlık ve zulmü görse de rahatsızlığını kimse dışa vuramıyor!
Mum tahtaya dayanmış!
Hayat belirtisi yok; insanlık ölmüş!
O gün öyle olmadı; vicdan sahibi Mekke ileri gelenleri, yaşı-başı ve Mekke’deki konumundan dolayı Abdullah İbn-i Cüd’ân’ın evinde bir araya geldiler.
Aynı zamanda Âişe Validemiz’in amcası Züheyr’in babası olan Abdullah İbn-i Cüd’ân, cömert bir insandı ve o akşam da mükellef bir sofra hazırlamıştı.
Lamı-cimi yoktu ve her şey açıktı. Üstelik bu, ilk defa da olmuyordu. Zebîdli adamın şahsında çok temel bir problemi masaya yatırdı ve enine-boyuna görüştüler.
Maya tutmuştu.
Bıçak kemiğe dayanıp zulüm ayyuka çıkınca, ehl-i insaf saf tutmuş, yeni bir ittifak kurmuştu. Bundan böyle mazlum ve mağdurun sesi duyulacak ve zalimin kapısında da olsa adalet aranacak, hak yerini bulacaktı.
Bundan böyle zulme maruz kalan herkesin muhatabı bu meclisti. Kabile gücü, şeref ve konumuna bakılmadan adil bir değerlendirme yapılacak ve zulmü yapan kim olursa olsun gidilip ondan, mazlumun hakkı talep edilecekti.
Faziletliler hareketiydi bunun adı ve aidiyetten ziyade hakkaniyet merkezli insanî bir hamleye dönüşmüştü.
Şüphesiz bu görüşmede, haksızlık karşısında “Kızım Fâtıma da…” diyecek ve “hakkı alınana kadar mazlumun yanında olduğunu ilan edecek olan Muhammedü’l-Emîn de bulunuyordu ki O (sallallahu aleyhi ve sellem), yıllar sonra bir gün, “O gün, Abdullah İbn-i Cüd’ân’ın evindeki sözleşmeye ben de şahit olmuştum; benim için o, vadi dolusu kırmızı develerden daha hayırlıdır. Vallahi de ben, böyle bir gayret için şimdi de davet alsam, tereddüt etmez ve bu davete icabet ederim.” buyuracaktı.
Şimdi sırada icraat vardı; hep birlikte Âs İbn-i Vâil’in kapısına dayanmış, Zebîdli mazlumun hakkını talep ediyorlardı.
Âs İbn-i Vâil için bu, büyük bir şoktu; karşısında Mekke ileri gelenlerini ittifak halinde gördüğünde nutku tutuldu. Uzun uzadıya bir Zebîdliye bir de onlara baktı; kaçacak yeri yoktu ve istemeyerek de olsa Zebîdli zâtın alacaklarını geri verdi.
Ne garip günlerdeyiz!
Saraydan susamlı simit devşirenlerin sessiz olması artık sıradanlaştı; normal olmayan, memleketin insafını da vicdanını da kaybetmiş olması!
Haklının hakkını istirdâd edecek, kapısına dayanıp terazi kuracak bir yürek çıkmadığına göre mesele, Ahkemü’l-Hâkimîn’e kalmış gözüküyor!
Hiç tereddüdünüz olmasın; bütün zalimler gibi sermayesi “yalan” ve “iftira”, üslubu da “diyalektik” olanların sonu da gelecek!
Hem de her şeyleri sıfırlanmış bir müflis, yalnız ve üryan olarak.
Ne diyelim?
Bir değil ki! Hangi cihetten baksanız, bir mazlumun âhı yükseliyor!
Anlaşılan, bugünkü cehaletin renk, desen ve tonu, Câhiliyye günlerinden daha koyu.
Evet, Kur’ân’ın, “Onlar gibi olmayın!” ikazıyla bahsini ettiği “ilk câhiliyye” gerilerde kaldı.
Sanırım, memleket olarak biz, haberi verilen câhiliyyenin -hem de katmerli cinsinden- “ikincisi”ni yaşıyoruz!
[Dr. Reşit Haylamaz] 2.5.2020 [TR724]
Daha gün yeni doğmuştu ki gözleri Ebû Kubeys dağına kilitleyen bir feryat koptu; dünya adına bitik, ancak her halinden haklılık okunan birisi, vicdanı olan herkesi yanına çağırıyordu!
Belli ki her şeyini yitirmiş ve âdeta kaybedecek bir şeyi de kalmamıştı, Zebîd kabilesine mensup adamın.
Yanına ilk yaklaşan, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) amcası Zübeyr oldu ve sordu:
“Ne oldu sana, bu kadar öfkenin sebebi ne?”
Dert küpü adam konuşmaya başladı; işin vahameti, konuştukça anlaşılıyordu!
Meğer, “ödeyeceğim” vaadiyle Âs İbn-i Vâil, adamın getirdiği bütün malları almıştı ama aradan yıllar geçmesine rağmen terâküm eden borcunu bir türlü ödemiyor, ‘Bugün ödeyeceğim, yarın çözeceğim!’ diye oyalayıp duruyordu!
Belli ki ödemeyecekti.
Ödemeyeceğini anladığı günden itibaren başka kapıları da çalmıştı ama ne derdini dinleyen vardı ne de yarasına merhem olan!
Açık ve net; dolandırılmıştı!
Üstelik bu, Âs İbn-i Vâil için ilk değildi; belli ki son da olmayacaktı. Yıllar sonra, çilekeş sahâbî Hazreti Habbâb’ın da (radıyallahu anh) alacağını vermeyecek, tahsil için her yanına geldiğinde, “Muhammed’i ve dinini inkâr etmediğin sürece sana borcunu ödemem!” diye tutturacaktı.
Derler ya, can çıkmadan huy çıkmazmış!
Kendisine, şaşmaz terazinin geleceği gün hatırlatıldığında daha da şirretleşecek ve alayvârî bir üslupla Hazreti Habbâb’a, “Hani, öldükten sonra ben dirileceğim ya, sana olan borcumu o gün öderim; çünkü o gün benim birçok çocuğum ve malım olacak!” deme küstahlığında bulunacak, akıl hocası Şeytan ile aynı yolu tutup, üstüne bir de diyalektik yapacaktı.
Şüphesiz bu, semayı titretecek bir alçaklıktı ve bu hâdise üzerine o gün Cibrîl-i Emîn, herkesin kulağına küpe olması gereken şu mesajları getirdi:
“Baksana, şu âyetlerimizi inkâr edip ‘Mutlaka malım mülküm de olacak, çoluk çocuğum da olacak!’ diyen adamın haline!
Ne o, bu adam gaybı öğrenmenin yolunu mu buldu yoksa Rahmân’dan kesin bir söz mü aldı?
Asla! İşte onun bu sözünü deftere kaydedeceğiz ve azabını da artırdıkça artıracağız.
Sözünü ettiği o mal ve evlada Biz vâris olacağız, nesi var nesi yoksa Bize kalacak ve o, huzurumuza (ilk yarattığımız gibi mal ve mülkten, makam ve mevkiden hatta elbiseden bile soyunmuş olarak çırılçıplak) tek başına gelecektir.”
Şüphe yok, o gün mutlaka gelecekti ama bugünün zalimi karşısında herkes korkuyordu.
Ebû Cehil’in kankası ve Sehm oğullarının reisi Âs İbn-i Vâil’i kimse karşısına almak istemiyordu.
Amcasına gitmiş, dayısının kapısını çalmış, yandaşının kapısında sabahlamıştı ama hiçbirinden cevâb-ı sevâb bulamamıştı.
Belki de kimsenin tanımadığı bir yabancı için riske girmiyor, aralarının bozulmasını da menfaatlerinin zarar görmesini de istemiyorlardı!
Çünkü “reis” merkezli bir hayatları vardı. Menfaatlerinin zarar görmemesi için reisin orada durması ve aralarının da iyi olması gerekiyordu!
Tıpkı Firavun avenesi gibi; menfaat devşirmelerinin tek sebebi, zalim olduğu kadar aptal da olsa Firavun’un varlığına bağlıydı!
Yani, tepeye yakınlık nispetinde bir hayat standardı vardı ortada.
Hele, “yandaş” değil ise hiç tanımadıkları Zebîdli birisi için tepilir miydi bunlar?
Bütün bunların farkında olan Âs İbn-i Vâil, iki de bir başını ağrıtan bu adamı şimdi kapısından kovmuş ve borcunu da inkâr etmişti.
“Ödemeyeceğim!” diyordu!
Tek çaresi kalmıştı adamın; ‘Bir umut’ deyip bağırmak!
İşte şimdi o da bunu yapıyordu.
Benzeri çığlıkları bugün sanırım duymayanımız kalmadı. Üstelik bugünkü çığlıklar, Ebû Kubeys dağıyla da sınırlı değil; adam kameranın karşısına geçip dile gelmiş, dünyaya tur üstüne tur bindiriyor!
Sanırım, duymayan, seyretmeyen kalmadı.
Duyması gerekip de duyan var mı?
O da yok!
Hatta, yüzlerce, binlerce hâdise gösterdi ki aralarında, ayyuka çıkmış zulme “dur” diyecek aklı başında kimse de yok!
Âs İbn-i Vâil de yiyici takımı “yandaş” da sarmaş-dolaş ve yine sessiz!
O günlerin aksine başka bir sessizlik daha var; haksızlık ve zulmü görse de rahatsızlığını kimse dışa vuramıyor!
Mum tahtaya dayanmış!
Hayat belirtisi yok; insanlık ölmüş!
O gün öyle olmadı; vicdan sahibi Mekke ileri gelenleri, yaşı-başı ve Mekke’deki konumundan dolayı Abdullah İbn-i Cüd’ân’ın evinde bir araya geldiler.
Aynı zamanda Âişe Validemiz’in amcası Züheyr’in babası olan Abdullah İbn-i Cüd’ân, cömert bir insandı ve o akşam da mükellef bir sofra hazırlamıştı.
Lamı-cimi yoktu ve her şey açıktı. Üstelik bu, ilk defa da olmuyordu. Zebîdli adamın şahsında çok temel bir problemi masaya yatırdı ve enine-boyuna görüştüler.
Maya tutmuştu.
Bıçak kemiğe dayanıp zulüm ayyuka çıkınca, ehl-i insaf saf tutmuş, yeni bir ittifak kurmuştu. Bundan böyle mazlum ve mağdurun sesi duyulacak ve zalimin kapısında da olsa adalet aranacak, hak yerini bulacaktı.
Bundan böyle zulme maruz kalan herkesin muhatabı bu meclisti. Kabile gücü, şeref ve konumuna bakılmadan adil bir değerlendirme yapılacak ve zulmü yapan kim olursa olsun gidilip ondan, mazlumun hakkı talep edilecekti.
Faziletliler hareketiydi bunun adı ve aidiyetten ziyade hakkaniyet merkezli insanî bir hamleye dönüşmüştü.
Şüphesiz bu görüşmede, haksızlık karşısında “Kızım Fâtıma da…” diyecek ve “hakkı alınana kadar mazlumun yanında olduğunu ilan edecek olan Muhammedü’l-Emîn de bulunuyordu ki O (sallallahu aleyhi ve sellem), yıllar sonra bir gün, “O gün, Abdullah İbn-i Cüd’ân’ın evindeki sözleşmeye ben de şahit olmuştum; benim için o, vadi dolusu kırmızı develerden daha hayırlıdır. Vallahi de ben, böyle bir gayret için şimdi de davet alsam, tereddüt etmez ve bu davete icabet ederim.” buyuracaktı.
Şimdi sırada icraat vardı; hep birlikte Âs İbn-i Vâil’in kapısına dayanmış, Zebîdli mazlumun hakkını talep ediyorlardı.
Âs İbn-i Vâil için bu, büyük bir şoktu; karşısında Mekke ileri gelenlerini ittifak halinde gördüğünde nutku tutuldu. Uzun uzadıya bir Zebîdliye bir de onlara baktı; kaçacak yeri yoktu ve istemeyerek de olsa Zebîdli zâtın alacaklarını geri verdi.
Ne garip günlerdeyiz!
Saraydan susamlı simit devşirenlerin sessiz olması artık sıradanlaştı; normal olmayan, memleketin insafını da vicdanını da kaybetmiş olması!
Haklının hakkını istirdâd edecek, kapısına dayanıp terazi kuracak bir yürek çıkmadığına göre mesele, Ahkemü’l-Hâkimîn’e kalmış gözüküyor!
Hiç tereddüdünüz olmasın; bütün zalimler gibi sermayesi “yalan” ve “iftira”, üslubu da “diyalektik” olanların sonu da gelecek!
Hem de her şeyleri sıfırlanmış bir müflis, yalnız ve üryan olarak.
Ne diyelim?
Bir değil ki! Hangi cihetten baksanız, bir mazlumun âhı yükseliyor!
Anlaşılan, bugünkü cehaletin renk, desen ve tonu, Câhiliyye günlerinden daha koyu.
Evet, Kur’ân’ın, “Onlar gibi olmayın!” ikazıyla bahsini ettiği “ilk câhiliyye” gerilerde kaldı.
Sanırım, memleket olarak biz, haberi verilen câhiliyyenin -hem de katmerli cinsinden- “ikincisi”ni yaşıyoruz!
[Dr. Reşit Haylamaz] 2.5.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Reşit Haylamaz
Sokağın gizemli gözü: Vivian Maier [M.Nedim Hazar]
“Harabat ehline hor bakma” der İbrahim Hakkı… Nice hazineler var ki, viraneler içinde keşfedilmeyi beklerler. Bir sokak fotoğrafçısı olan Vivan Maier tam da böyle bahtsız bir sanatçı. Ömrü boyunca sıradan bir insan gibi yaşamış, yaşadığı dünyayı fotoğraf makinasıyla sonsuzlaştırsa da kendisi sadece çektiği fotoğraflarda birer yansıma ayrıntısı olarak kalmış. Ta ki tesadüf eseri keşfedilinceye kadar…
Sıradan ama etkileyici bir belgesel olan “Finding Vivian Maier / Vivian Maier’in Peşinde”, çok enteresan bir keşfin hikâyesi olmakla beraber, ölümünden sonra fark edilen ve belki eserlerin sahibi sanatçının bile farkında olmadığı sanatsal bir hazinenin gün yüzüne çıkış hikâyesini anlatır.
Belki hikâyenin en başına gitmek en güzeli olacak. John Maalof, bir emlakçı… Ama klasik ev satıcılarından değil.
Chicago’da sattığı evlere değer katmak için bölgenin (özellikle parkın) tarihsel açıdan önemini anlatan bir kitap hazırlamak istiyor. Bunun için önce malzeme toplamak lazım. En önemlisi de görseller. Ve elbette küçük-büyük demeden müzayedelere katılıyor Maloof. Ucuz bir açık artırmada kutular dolusu yıkanmamış fotoğraf ruloları görüyor. Bunların birkaçını satın alıyor. 400 dolar ödediği kutuları açınca 30 binden fazla negatif fotoğraf karesi buluyor. Taradıkça aslında işine yaramayacak şeyler olduğunu fark ediyor ve kutuları bir köşeye atıyor. Ancak bir süre sonra merak galip geliyor ve bazı kareleri tarayıp dijital ortama, bazı fotoğraf sitelerine yüklüyor. Ne oluyorsa bundan sonra oluyor ve internet üzerinden muazzam bir geri dönüş alıyor Maloof. Mesleğin pek çok profesyoneli, yüklenen karelerin enfes olduğunu söyleyip, devamı olup olmadığını soruyor. Sene 2007…
Maloof, bulduğu fotoğrafları kitabında kullanamıyor ama kimin çektiği belli olmayan elindeki birkaç negatifin sahibine dair bir merak oluşuyor. Acaba kim çekmiştir o fotoğrafları?
İlk iş olarak açık artırmayı düzenleyen müzayede evine sorar ancak oradan bir netice alamaz. Tek öğrendiği; bütün kutuların, boşaltılan kiralık bir depodan alındığıdır. Maloof’un burnu kokuyu almıştır. Yaptığı araştırmalar sayesinde benzer negatiflerden satın alan kişileri de bulur ve onlardaki negatifleri de alır. Bir bodrum katını ya da tavan arasını dolduracak kadar fotoğraf sahibi olmuştur ama hâlâ bütün bunları kimin çektiği hakkında en ufak bir fikri yoktur. İsimsizliğe ise şüphesiz kimse para vermeyecektir! Aldığı kutuları tek tek incelemeye başlar ve bir kutudan, yıpranmış bir zarf çıkar. Üzerinde de kurşun kalemle silik ve yorgun bir el yazısıyla yazılmış bir isim: Vivian Maier.
Modern çağın araştırmacılarının yaptığı ilk şeyi yapar ve hemen Google’ı açıp, ismi yazar. Tek bir sonuç çıkar: Bir kadının birkaç gün öncesine ait vefat ilanı. Parçaları birleştirir. İhtimal ki, fotoğrafları çeken Vivian öldükten sonra, kiraladığı deponun sahibi kirasını çıkarmak için ona ait eşyaları üç-on paraya satmıştır!
Biraz da geç kalma hissinin verdiği buruklukla fotoğrafları taramaya devam eden Maloof, ilginin büyüklüğüyle beraber Maier’i araştırmaya başlar. Üzerine yerleştiği bu altın dolu hazineyi kimseye kaptırmamak için, herkesten önce Maier’in kim olduğunu bulmak zorundadır.
Yokluk, belki hiçbir zaman ortaya çıkmayacak, ondan kalanlar bir çöp konteynırında kaybolacak olan müteveffa bir sokak fotoğrafçısını bir anda popüler yapmıştır. Kimseyi rahatsız etmeden, sessiz ve gizemli bir hayat yaşayan Vivian Maier, ölümünden sonra muazzam bir üne kavuşur. Dile kolay pek çoğunu kendisinin bile görmediği (zira negatiflerin bir kısmı banyo bile edilememiştir) 100 binden fazla film makarası kalmıştır ondan geriye. Birkaç fotoğraf makinesi, birkaç şapka ve yıpranmış birkaç ayakkabı.
Peki kimdir bu Vivian Maier?
John Maloof’un hayatını değiştiren bu keşif, yaşadığı bile zar-zor belli olan fotoğrafçının peşine düşmesine sebep olmakla beraber onun da fotoğraf sanatına ilgi duymasını sağlar. Maloof, artık neredeyse hayatını bu işe adamaya başlamıştır. Fotoğraflar eşliğinde geçmişe doğru araştırmayı derinleştirdikçe en az eserleri kadar ilginç bir kişilik çıkar ortaya.
Vivian Maier, Fransız bir anne ve Avusturya-Macaristan kökenli babanın kızı olarak 1926 yılında New York’ta doğuyor ama çocukluk ve gençlik yılları Fransa ile Amerika arasında mekik dokuyarak geçiyor. Hayatının ayrıntılarıyla ilgili hep bir sis perdesinin olması biraz da anne-babasının gizeminden kaynaklanıyor. Hiç yakın arkadaşı ya da akrabası olmuyor Vivian’ın. Kısa süre sonra Amerika / New York’a taşınan ailede önce baba ortadan kayboluyor. Babasıyla ilgili hiçbir kayda rastlanmıyor Maier’in. Ardından anne çıkıyor resimden. Yapayalnız kalıyor Vivian. Belki de bu sebepten dolayı daha sonraki hayatında kilidin önemi büyük. Odasının kapısı hep kilitli ve bambaşka, kendine ait bir dünyası oluşuyor. Herkesten gizlediği gizemli ve nispeten ürkütücü bir dünya.
1940 nüfus sayımında ailece New York’ta kayıtlı olduklarını görüyoruz. Ancak özellikle anne Marie, sıklıkla Avrupa’ya gidip geliyor. Bir erkek kardeşinin olduğunu ve erken yaşta öldüğünü yine bu kayıtlardan öğrenmek mümkün. Fotoğrafçılığa tutkusu ise bir dönem beraber yaşadıkları ödüllü portre fotoğrafçısı Jeanne Betrand’dan kaynaklanıyor olsa gerek. Giderek yoksullaşan Vivian, mecburen çocuk bakıcılığı yapıyor. Kamerasını alıp sokağa çıktığı anlar ise kendini en özgür hissettiği zamanlar. Özellikle sınıf kontrastı üzerinde duruyor ilk zamanlarda. Kürk mantolu zenginler ile sefaleti yaşayanları peş peşe çekiyor.
Fotoğraf çekme merakı New York’tan Chicago’ya taşıyor sonra. Dadılık yaptığı ailenin kendisine ayırdığı oda, tıka basa fotoğraf makaralarıyla doluyor. Öyle ki, yokluktan, çok azını yıkatıp, tab ettirebiliyor. Yaşadığı çağın sokaklarını doğrudan yansıtıyor kadrajına. Bir süre sonra gölge ve yansımayı keşfediyor sanki. Karelerinde belirginleşen kendi gölgesi kesinlikle acemiliğinden değil. Ve bir sonraki aşamada, kendi yansımasını da katıyor kompozisyonlarına. Hemen her karede bir şekilde var kendi sureti. Belki bu yansımalar Vivian Maier’in fotoğraflarını ilginç kılan en önemli unsur. Ve yansımalardaki ürkütücü ifadesizlik… Neredeyse hiçbir şey hissetmeyen soğuk bir vizör gibi Vivian’ın yüzü. Çok az fotoğrafta ‘tebessüm eder gibi’ bir duygu ifadesi var. Çektikleri tek tek incelendiğinde, her ne kadar basıldığında onun yansımasını görüyorsak da, çekilenlerin sanki fotoğraf çektiği ortamda yokmuş gibi poz verildiğini ya da habersizlermiş gibi olduklarını şaşırarak görüyoruz.
Makineyi göze tutmamak ilk çektiği fotoğraflar açısından büyük bir kolaylaştırıcılık aslında. Vivian, belki de yukarıdan bakılan bu makineler olmasa cesaret edip bu sanatta ilerleyemezdi. Zira tepeden bakılan makinelerde muhatabınız sizin fotoğraf çektiğinizi çok fark edemiyor. Bu durum Vivian Maier’in fotoğraflarına çok ciddi anlamda bir sahicilik hissi de ekliyor. Sanatçı, poz verdirmek gibi bir zahmete girmediği gibi, mevcut en doğal haliyle peliküle yansıtıyor kadrajı.
Amerika’ya ait fotoğrafların pek azında gerçeğin yansımasını görürüz. Özellikle New York, Chicago gibi kentlerin semtlerinde o meşhur Parliament mavisi, yüksek binalar, bitimsiz gökyüzü filan hakimdir. Ancak Maier’in objektifi aşağı doğru hep eğik ve insan odaklı. Üstelik sanki fotoğrafçıyı görmüyor muhatapları. Şüphesiz bundaki en önemli etken biraz önce bahsini ettiğimiz vizöre bakışın tepeden olması. Ancak var olanı görmek de bambaşka bir yetenek ve lütuf. Vivian Maier, kalabalığın içindeki çarpıcı gerçeği ayıklayabilecek Allah vergisi bir sanatçı yeteneğine sahip.
Yaşlandıkça sürecin tersine döndüğünü, önce kendi yansımasını sildiğini görüyoruz çektiği fotoğraflardan. Ardından gölgesi de çekiliyor. Ve nihayet insansız çekimler geliyor. Vivian, 2008 yılında Chicago’da buz üzerinde kayıp, başını yere çarpıyor. Bu kaza sonrası tam olarak iyileşiyor iyileşmesine ama bakım evinde yaşamını sürdürmek zorunda kalması, onun özgürlüğünü ciddi anlamda kısıtlıyor ve sağlığı bozulmaya başlıyor. Ardında ses, görüntü ve yüz binlerce fotoğraf karesi bırakarak 2009 yılının 21 Nisan’ında hayata gözlerini yumuyor. Bundan tam üç gün sonra ise keşfedilmesi ayrı bir hüzün içeriyor elbette.
John Maloof, Vivian Maier’in üzerindeki esrar tabakasını kaldırdıkça, bir alt ve daha kalın tabakayla karşılaşıyor. Sanatçıya yaklaştıkça uzaklaşmak gibi bir şey bu. Hayatının en olmadık anında kendini bir anda mücevher dolu bir hazinenin tepesinde bulan Maloof, bir yandan avuçladıkça çoğalan bu hazinenin sefasını sürerken, diğer yandan Vivian Maier’in bilinmeyen hikâyesinin esrarengiz koridorlarında hâlâ yol almaya devam ediyor.
Son olarak “Finding Vivian Maier / Vivan Maier’in Peşinde” isimli bir de belgesel çeken Maloof, filmde Maier ile tanışma ve sanat âlemini tanıştırmanın öyküsünü şahitleriyle görüşerek anlatıyor. Şu sözler ona ait: “Galiba hiçbir şey sonsuza kadar sürmüyor. Başka insanlara da yer açmamız lazım. Bir çark gibi. Biniyorsunuz ve sonuna kadar gitmek zorundasınız. Sonra başka birisi de aynı fırsata sahip olacak ve o da sonuna kadar gidecek, bu böyle devam edecek.”
[M.Nedim Hazar] 2.5.2020 [TR724]
Sıradan ama etkileyici bir belgesel olan “Finding Vivian Maier / Vivian Maier’in Peşinde”, çok enteresan bir keşfin hikâyesi olmakla beraber, ölümünden sonra fark edilen ve belki eserlerin sahibi sanatçının bile farkında olmadığı sanatsal bir hazinenin gün yüzüne çıkış hikâyesini anlatır.
Belki hikâyenin en başına gitmek en güzeli olacak. John Maalof, bir emlakçı… Ama klasik ev satıcılarından değil.
Chicago’da sattığı evlere değer katmak için bölgenin (özellikle parkın) tarihsel açıdan önemini anlatan bir kitap hazırlamak istiyor. Bunun için önce malzeme toplamak lazım. En önemlisi de görseller. Ve elbette küçük-büyük demeden müzayedelere katılıyor Maloof. Ucuz bir açık artırmada kutular dolusu yıkanmamış fotoğraf ruloları görüyor. Bunların birkaçını satın alıyor. 400 dolar ödediği kutuları açınca 30 binden fazla negatif fotoğraf karesi buluyor. Taradıkça aslında işine yaramayacak şeyler olduğunu fark ediyor ve kutuları bir köşeye atıyor. Ancak bir süre sonra merak galip geliyor ve bazı kareleri tarayıp dijital ortama, bazı fotoğraf sitelerine yüklüyor. Ne oluyorsa bundan sonra oluyor ve internet üzerinden muazzam bir geri dönüş alıyor Maloof. Mesleğin pek çok profesyoneli, yüklenen karelerin enfes olduğunu söyleyip, devamı olup olmadığını soruyor. Sene 2007…
Maloof, bulduğu fotoğrafları kitabında kullanamıyor ama kimin çektiği belli olmayan elindeki birkaç negatifin sahibine dair bir merak oluşuyor. Acaba kim çekmiştir o fotoğrafları?
İlk iş olarak açık artırmayı düzenleyen müzayede evine sorar ancak oradan bir netice alamaz. Tek öğrendiği; bütün kutuların, boşaltılan kiralık bir depodan alındığıdır. Maloof’un burnu kokuyu almıştır. Yaptığı araştırmalar sayesinde benzer negatiflerden satın alan kişileri de bulur ve onlardaki negatifleri de alır. Bir bodrum katını ya da tavan arasını dolduracak kadar fotoğraf sahibi olmuştur ama hâlâ bütün bunları kimin çektiği hakkında en ufak bir fikri yoktur. İsimsizliğe ise şüphesiz kimse para vermeyecektir! Aldığı kutuları tek tek incelemeye başlar ve bir kutudan, yıpranmış bir zarf çıkar. Üzerinde de kurşun kalemle silik ve yorgun bir el yazısıyla yazılmış bir isim: Vivian Maier.
Modern çağın araştırmacılarının yaptığı ilk şeyi yapar ve hemen Google’ı açıp, ismi yazar. Tek bir sonuç çıkar: Bir kadının birkaç gün öncesine ait vefat ilanı. Parçaları birleştirir. İhtimal ki, fotoğrafları çeken Vivian öldükten sonra, kiraladığı deponun sahibi kirasını çıkarmak için ona ait eşyaları üç-on paraya satmıştır!
Biraz da geç kalma hissinin verdiği buruklukla fotoğrafları taramaya devam eden Maloof, ilginin büyüklüğüyle beraber Maier’i araştırmaya başlar. Üzerine yerleştiği bu altın dolu hazineyi kimseye kaptırmamak için, herkesten önce Maier’in kim olduğunu bulmak zorundadır.
Yokluk, belki hiçbir zaman ortaya çıkmayacak, ondan kalanlar bir çöp konteynırında kaybolacak olan müteveffa bir sokak fotoğrafçısını bir anda popüler yapmıştır. Kimseyi rahatsız etmeden, sessiz ve gizemli bir hayat yaşayan Vivian Maier, ölümünden sonra muazzam bir üne kavuşur. Dile kolay pek çoğunu kendisinin bile görmediği (zira negatiflerin bir kısmı banyo bile edilememiştir) 100 binden fazla film makarası kalmıştır ondan geriye. Birkaç fotoğraf makinesi, birkaç şapka ve yıpranmış birkaç ayakkabı.
Peki kimdir bu Vivian Maier?
John Maloof’un hayatını değiştiren bu keşif, yaşadığı bile zar-zor belli olan fotoğrafçının peşine düşmesine sebep olmakla beraber onun da fotoğraf sanatına ilgi duymasını sağlar. Maloof, artık neredeyse hayatını bu işe adamaya başlamıştır. Fotoğraflar eşliğinde geçmişe doğru araştırmayı derinleştirdikçe en az eserleri kadar ilginç bir kişilik çıkar ortaya.
Vivian Maier, Fransız bir anne ve Avusturya-Macaristan kökenli babanın kızı olarak 1926 yılında New York’ta doğuyor ama çocukluk ve gençlik yılları Fransa ile Amerika arasında mekik dokuyarak geçiyor. Hayatının ayrıntılarıyla ilgili hep bir sis perdesinin olması biraz da anne-babasının gizeminden kaynaklanıyor. Hiç yakın arkadaşı ya da akrabası olmuyor Vivian’ın. Kısa süre sonra Amerika / New York’a taşınan ailede önce baba ortadan kayboluyor. Babasıyla ilgili hiçbir kayda rastlanmıyor Maier’in. Ardından anne çıkıyor resimden. Yapayalnız kalıyor Vivian. Belki de bu sebepten dolayı daha sonraki hayatında kilidin önemi büyük. Odasının kapısı hep kilitli ve bambaşka, kendine ait bir dünyası oluşuyor. Herkesten gizlediği gizemli ve nispeten ürkütücü bir dünya.
1940 nüfus sayımında ailece New York’ta kayıtlı olduklarını görüyoruz. Ancak özellikle anne Marie, sıklıkla Avrupa’ya gidip geliyor. Bir erkek kardeşinin olduğunu ve erken yaşta öldüğünü yine bu kayıtlardan öğrenmek mümkün. Fotoğrafçılığa tutkusu ise bir dönem beraber yaşadıkları ödüllü portre fotoğrafçısı Jeanne Betrand’dan kaynaklanıyor olsa gerek. Giderek yoksullaşan Vivian, mecburen çocuk bakıcılığı yapıyor. Kamerasını alıp sokağa çıktığı anlar ise kendini en özgür hissettiği zamanlar. Özellikle sınıf kontrastı üzerinde duruyor ilk zamanlarda. Kürk mantolu zenginler ile sefaleti yaşayanları peş peşe çekiyor.
Fotoğraf çekme merakı New York’tan Chicago’ya taşıyor sonra. Dadılık yaptığı ailenin kendisine ayırdığı oda, tıka basa fotoğraf makaralarıyla doluyor. Öyle ki, yokluktan, çok azını yıkatıp, tab ettirebiliyor. Yaşadığı çağın sokaklarını doğrudan yansıtıyor kadrajına. Bir süre sonra gölge ve yansımayı keşfediyor sanki. Karelerinde belirginleşen kendi gölgesi kesinlikle acemiliğinden değil. Ve bir sonraki aşamada, kendi yansımasını da katıyor kompozisyonlarına. Hemen her karede bir şekilde var kendi sureti. Belki bu yansımalar Vivian Maier’in fotoğraflarını ilginç kılan en önemli unsur. Ve yansımalardaki ürkütücü ifadesizlik… Neredeyse hiçbir şey hissetmeyen soğuk bir vizör gibi Vivian’ın yüzü. Çok az fotoğrafta ‘tebessüm eder gibi’ bir duygu ifadesi var. Çektikleri tek tek incelendiğinde, her ne kadar basıldığında onun yansımasını görüyorsak da, çekilenlerin sanki fotoğraf çektiği ortamda yokmuş gibi poz verildiğini ya da habersizlermiş gibi olduklarını şaşırarak görüyoruz.
Makineyi göze tutmamak ilk çektiği fotoğraflar açısından büyük bir kolaylaştırıcılık aslında. Vivian, belki de yukarıdan bakılan bu makineler olmasa cesaret edip bu sanatta ilerleyemezdi. Zira tepeden bakılan makinelerde muhatabınız sizin fotoğraf çektiğinizi çok fark edemiyor. Bu durum Vivian Maier’in fotoğraflarına çok ciddi anlamda bir sahicilik hissi de ekliyor. Sanatçı, poz verdirmek gibi bir zahmete girmediği gibi, mevcut en doğal haliyle peliküle yansıtıyor kadrajı.
Amerika’ya ait fotoğrafların pek azında gerçeğin yansımasını görürüz. Özellikle New York, Chicago gibi kentlerin semtlerinde o meşhur Parliament mavisi, yüksek binalar, bitimsiz gökyüzü filan hakimdir. Ancak Maier’in objektifi aşağı doğru hep eğik ve insan odaklı. Üstelik sanki fotoğrafçıyı görmüyor muhatapları. Şüphesiz bundaki en önemli etken biraz önce bahsini ettiğimiz vizöre bakışın tepeden olması. Ancak var olanı görmek de bambaşka bir yetenek ve lütuf. Vivian Maier, kalabalığın içindeki çarpıcı gerçeği ayıklayabilecek Allah vergisi bir sanatçı yeteneğine sahip.
Yaşlandıkça sürecin tersine döndüğünü, önce kendi yansımasını sildiğini görüyoruz çektiği fotoğraflardan. Ardından gölgesi de çekiliyor. Ve nihayet insansız çekimler geliyor. Vivian, 2008 yılında Chicago’da buz üzerinde kayıp, başını yere çarpıyor. Bu kaza sonrası tam olarak iyileşiyor iyileşmesine ama bakım evinde yaşamını sürdürmek zorunda kalması, onun özgürlüğünü ciddi anlamda kısıtlıyor ve sağlığı bozulmaya başlıyor. Ardında ses, görüntü ve yüz binlerce fotoğraf karesi bırakarak 2009 yılının 21 Nisan’ında hayata gözlerini yumuyor. Bundan tam üç gün sonra ise keşfedilmesi ayrı bir hüzün içeriyor elbette.
John Maloof, Vivian Maier’in üzerindeki esrar tabakasını kaldırdıkça, bir alt ve daha kalın tabakayla karşılaşıyor. Sanatçıya yaklaştıkça uzaklaşmak gibi bir şey bu. Hayatının en olmadık anında kendini bir anda mücevher dolu bir hazinenin tepesinde bulan Maloof, bir yandan avuçladıkça çoğalan bu hazinenin sefasını sürerken, diğer yandan Vivian Maier’in bilinmeyen hikâyesinin esrarengiz koridorlarında hâlâ yol almaya devam ediyor.
Son olarak “Finding Vivian Maier / Vivan Maier’in Peşinde” isimli bir de belgesel çeken Maloof, filmde Maier ile tanışma ve sanat âlemini tanıştırmanın öyküsünü şahitleriyle görüşerek anlatıyor. Şu sözler ona ait: “Galiba hiçbir şey sonsuza kadar sürmüyor. Başka insanlara da yer açmamız lazım. Bir çark gibi. Biniyorsunuz ve sonuna kadar gitmek zorundasınız. Sonra başka birisi de aynı fırsata sahip olacak ve o da sonuna kadar gidecek, bu böyle devam edecek.”
[M.Nedim Hazar] 2.5.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)