Kastamonu ve Mehmed Feyzi Efendi [Safvet Senih]

İhsan Atasoy, “Bediüzzaman’ın Sır Kâtibi MEHMED FEYZİ EFENDİ” isimli eserinde Kastamonu’yu şöyle anlatıyor: “17 bin evliyayı ve Anadolu’nun dört mâneviyat büyüğünün biri olan Şeyh Şaban-ı Veli Hazretlerini Kastamonu sinesinde barındırıyor. Mehmed Feyzi Efendi de Kastamonu’da yetişmiş ve onları temsil etmiş büyük bir veli ve âlim bir zattır.

Kendisini, Kastamonu’da 28 Mart 1912’de bir Ramazan gününde doğdu. Annesi Ayşe Hanım, hâfız-ı Kur’an’dı. Hem anne, hem de bana tarafından Efendimizin (S.A.S.) soyundandır. Dayısı Ali Bey de tanınmış âlimlerdendir.  Mehmet Feyzi Pamukçu (Şallıoğlu), Sinanbey Câmii İmamı Ömer Aköz Efendi’den Kur’an okumayı öğrenmiş ve hafızlığını tamamlamıştır. İslâmî ilimleri tahsilde Ömer Efendi hep mürşidi olmuştur.

“Mehmed Feyzi Efendi okul dönüşlerinde babasının karşısındaki kalaycıları seyre dalar. Kalaycılık hoşuna gider: Önce kaplardaki kir ve pasların silinmesini, sonra onların körük üzerinde ateşe tutularak kalay çubuğunun bir pamuk parçasıyla eritilip kaplar üzerinde gezdirilerek kapların pırıl pırıl yapılmasını büyük bir zevkle seyreder. Kalaycılığa olan merakı, bu mesleği, insanın  manevi bakımdan arınmasına benzetmesinden dolayıdır. Bilindiği gibi insan tasavvuf yolunda önce TÖVBE- İSTİĞFAR  ile kalbini günah kirlerinden arındırır, daha sonra İlahî zikir ve tefekkür nurları ile parlatır. Paslı kaplar KALAY  ile temizlendiği gibi, günahlı kalbler de Tövbe-İstiğfarla temizlenir, zikr-i İlahî ile parlatılır. Evet KALAYCI  USTASI  da Mürşid-i Kâmili temsil eder… Mehmed Feyzi Efendi, hayatının ilerleyen döneminde kendini bütünüyle MÂNEVΠ KALAYCILIK  olan İrşad Hizmetine verir.”

Aslında kalaycılık meselesinde, 500 sene önce Kastamonu’ya halkı irşad için gelen Şeyh Şaban-ı Velî Hazretlerinin rolü de vardır. Çünkü Pîr Hazretlerine, zamanın Kastamonu Valisi, durumunu tetkik için görevli birisini gönderir.  Görevli gider Şeyh Şaban-ı Veli Hazretlerini tefekkür hâlinde bulur. Kendisine ne işle meşgul olduğunu sorunca ‘KALB KALAYLARIM!’  diye cevap verir. Adam KALB  kalaylamayı, KAP kalaylamak olarak anlayıp döner… İşte asırlar sonra Mehmed Feyzi Efendi de bu mânada kalaycılığa ilgi duyar.

Mehmed Feyzi Efendinin, kendisinden talim üzere Kur’an’ı hıfzettiği Hafız Ömer Efendi, Nakşî Tarikatının mâna eri Şeyh Esad Erbilî Hazretlerinin halifesidir. Ömer Efendi Kastamonu Sinan Bey Camiinden, İstanbul Fatih Camii Baş İmamlığına tayin olmuştur.

Askere gitmeden evvel Kastamonu da daha başka hoca efendilerden de Arapça, Kelam, Tefsir ve Hadis dersleri ders alıp bu ilimlerde derinleşip mâhir ve üstad hâle gelen  Mehmed Feyzi Efendi İstanbul’da askerlik yaparken büyük âlimlerden, Bayezid ve Fâtih Camilerinde ders okutan hocalardan da dersler almıştır. 

Mehmed Feyzi Efendi askerden sonra Kastamonu’da  Üstad Bediüzzaman Hazretleriyle tanışır.
Prof. Dr. Hasan Küçük Bey, diyor ki:
“Mehmed Feyzi Efendi denince, şüphesiz Said Nursi Hazretleri akla gelir ki, elhak doğrudur. Çünkü Mehmed Feyzi Hazretleri, Said Nursi Hazretlerinin yetiştirdiği bir DÂHÎ’dir. Nitekim o, Said Nursî Hazretleriyle karşılaşmadan önce, mütevazi bir baba mesleği olan hırdavatçılıkla uğraşan, kendi halinde, masum, terbiyeli, nezih ruhlu, çevresince sevilen, herkesin takdirini kazanmış Kur’an hâdimi, hâfız bir gençtir.

“Mehmed Feyzi Efendi Üstad ile karşılaşınca, artık aradığını bulmuş olarak babasının hırdavatçı dükkanındaki işini bırakmış, bütün vaktini geceli gündüzlü Üstadının hizmetine tahsis etmişti. Artık sobasını yakıyor, yemeğini, çayını, kahvesini hazırlıyor, çeşmeden suyunu dolduruyor, çarşıdan ihtiyaçlarını tedarik ediyor, bir yandan da Üstadını kendisine rehber ve güzel örnek alarak, kendi kendini yetiştirmenin, onun ilminden ve irfanından istifade etmenin çarelerine dikkat ediyordu.

“Mehmed Feyzi Efendi aslen Kastamonu’nun yerlisi olmasına rağmen, şivesi çok değişikti. Beni çok etkilemişti. Bir ara kendimden geçmişim, hiç farkında değildim. O, beni teselli edici ifadelerle ve dünyalar sanki bana verilmişti. Böylece başlayan gönül bağı, askerliğime kadar yaklaşık üç sene sürdü.” 

Hasan Erdoğan  diyor ki:

“1979 Ağustos ayı, mübarek Ramazan günü Ankara Mamak Cezaevinde adım öğrenci olaylarına karıştığımdan aslında mazlum ve masum olduğum halde 72 gün kaldıktan sonra çıkmıştım. Artık kesin bir kararla bir daha SİYÂSΠ OLAYLARA  karışmayacak, kendime bir MÜRŞİD  bularak mânevî ve uhrevî yolda ilerleyecektim.

“1979 Eylül’ünde henüz yeni bir çevre edinemediğimden yine Kastamonu’da Ülkü Ocaklarına takılıyordum. Mürşid aradığımı bilen Said Eroğlu, beni Mehmed Feyzi Efendiye ziyarete götürdü… Sade, fakat mis gibi kokan mânevî haz veren bir odaya girdik. Kimse yoktu. Az sonra bembeyaz sarıklı, güzel sakallı bir zat içeri girdi. Büyük bir tazimle elini öptüm. Ben hayretler içindeydim. Zira Peygamber Efendimizin (S.A.S.) mânevî şahsiyetini aksettiren bir zatla karşı karşıya olduğumu anladım.

“Ben hayran hayran yüzüne bakmaya çalışıyordum. Ama ne mümkün… Güneşe bakar gibi gözüm kamaşıyor. Gözleri sanki röntgen şuaı gibi kalbimin ve ruhumun içini görüyor gibiydi. Yarım saatlik zamanda ruhuma işleyen sohbetinden, hâfızamda ‘Akıl nuru kalbten alır. İman ile kuvve-i akliye tenvir olur.’ cümlesi kalmıştı.

“Yanından ayrılınca Said’e sordum: ‘Bu zât, bu ilmi kimden almış?’  O, dedi ki: ‘Bediüzzaman Hazretlerinden…’  Ben, ‘Talebesi böyle âlim ise, Hoca Bediüzzaman kim bilir nasıl âlimdir?’ diye hayranlığımı dile getirdim.”

Evet merhum Mehmed Feyzi Efendi Ağabeyimizle görüşen hep böyle şeyler söylüyorlar. Ben de kendisiyle görüştüğümde aynı duygularla  hayranlığımı ifade  ettim… 

[Safvet Senih] 11.10.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Fatura kime kesilecek? [Efe Yiğit]

Bir Dünya Kupası hevesimiz daha kursağımızda kaldı. Tarihimizde iki kez katıldığımız Dünya Kupası’nda 2002’de 3. olarak tarihi bir başarıya imza atmıştık. Aradan geçen yıllarda kupayı televizyon ekranların seyrettik. Rusya 2018 kuraları çekildiğinde ümitlerimiz artmıştı. Grupta mutlak favori yoktu. Euro 2016’ya katılmanın havasıyla grupta ilk ikiye gireceğimizi ümit ediyorduk. Ama bir kez daha evdeki hesap çarşıya uymadı.

YAPISAL PROBLEMLER VAR

Türk futbolunun yapısal sorunları bulunuyor. Elde ettiğimiz başarılar kurumsal değil kişilere bağlı olarak gelişiyor. 1990’lı yıllara kadar ‘şerefli mağlubiyetlerle’ övündük durduk. İngiltere, Polonya ve Macaristan gibi ülkelere karşı farklı mağlubiyetler aldık. Arada futbolun büyük ülkelerine karşı aldığımız beraberlik veya hazırlık maçlarındaki galibiyetlerle mutlu olduk. Makus talihimiz 1990’da milli takımın Sepp Piontek’e emanet edilmesiyle döndü. Piontek ilk iş olarak isimlere veya takımına bakmadan milli formayı kalpten giyecek oyuncuları tercih etti. ‘Bu takım başarısız olmaz’ düşüncesinde olan oyuncuları yıldız da olsa birer birer kadrodan çıkartıp, Ogün, Abdullah ve Hakan Şükür gibi gençleri kadroya aldı. Rıdvan Dilmen ve Tanju Çolak gibi o dönemdeki futbolun starlarına milli takım kapılarını kapattı.

PİONTEK’İN ATTIĞI TEMEL

İlk kez bir milli takım hocası olarak Anadolu’yu gezdi. Oyuncuları yerinde izledi. Sadece A Milli Takım ile ilgilenmedi. Genç ve ümit millileri yakından takip etti. Kafasındaki oyun şablonuna uygun sistemin tüm kategorilerde uygulanmasını sağladı. 3 yıllık Piontek dönemi milli takımın aynı zamanda saha sonuçları açısından en başarısız olduğu dönem oldu ama herkes Türkiye’nin doğru yolda olduğunu görüyordu. Piontek’in bu dönüşümü gerçekleştirmesinde dönemin federasyon başkanı Şenes Erzik’in rolü büyüktü. Alman hocanın ne yapmak istediğini çok iyi anlayan Erzik, her yenilgi sonrası soyunma odasına indiğinde ‘Hocam moralini bozma doğru yoldayız’ deyip destek oluyordu.

Piontek, 1993’te ülkemizden ayrılırken geriye kazanma azmi olan bir milli takım bırakmıştı. Nitekim Piontek’in temelini attığı bu kadro ile tarihimizde ilk kez 1996’da Avrupa Şampiyonası’na katıldık, Euro 2000’de çeyrek final oynadık ve 2002’de Dünya Kupası’nda 3. olduk. Piontek – Şenes Erzik ikilisinin 1990’da attığı temeller sayesinde bu başarı geliyordu. Elbette bu süreçte milli takımı çalıştıran Fatih Terim, Mustafa Denizli ve Şenol Güneş’in payı büyüktü ama ilk harcı koyup temeli sağlam atan Piontek taraflı tarafsız herkesin zihninde başarının mimarı olarak görüldü.

POPÜLERLİK ÖN PLANA ÇIKTI

Sonraki yıllarda 1990 öncesi hastalığımız nüksetti. Kurumsallıktan taviz verip popülerliği tercih ettik. Fatih Terim bu süreçte en uzun görev yapan isim oldu. Tam 3 kez milli takımı çalıştıran Terim, Piontek’ten öğrendiklerini maalesef son yıllarda terk etti. Piontek, sadece iyi oynayan bir takım kurmakla kalmayıp Terim’e tüm bildiklerini ve tecrübesini aktarmış ve iyi bir teknik adam olmasının yolunu açmıştı. Terim ise yardımcılarıyla çoğu kez problemler yaşadı. Başarıda aslan payını hep kendi hanesine yazdı. Euro 2008’de çeyrek finalin uzatma devrelerinin son dakikasında Hırvatistan’dan yediğimiz gole bir dakika sonra Semih’le cevap verip, penaltılarla rakibimizi elediğimizde Slaven Bilic, ‘Bugün sahada izah edemeyeceğimiz şeyler oldu’ demişti. Bu açıklama Terim’e sorulduğunda ‘Sahada ben vardım’ deyip, mucizevi gelen golü ve başarıyı kendine bağlamıştı.

DEMİRÖREN’İN FEDERASYONA ATANMASI

Türk futbolunun en talihsiz anlarından biri federasyon başkanlığına Yıldırım Demirören’in seçilmesi veya daha doğru ifadeyle ‘atanması’ oldu. Beşiktaş’ı iflasın eşiğine getiren Demirören, Türk futbolunu da bir enkaza dönüştürdü. İktidarla yakın ilişkisi – siz buna biat ilişkisi deyin – sayesinde koltuğa oturan Demirören döneminin tek başarısı Euro 2016 finallerine katılmak oldu. 24 takım arasına girmek büyük başarı değildi ama bunu büyük başarı gibi lanse etmeyi bildi. Grupta hüsran yaşayıp 3 maç sonra evimize dönmemize rağmen hatalara neşter vurmayı tercih etmedi. Euro 2016 ve Türkiye deyince akıllarda oyuncuların prim kavgası kaldı. Demirören, başarısızlığın faturasını kesmesi gereken Terim’in arkasında durarak 2018 Dünya Kupası biletini kaçırmamızı sağladı. Prim kavgasıyla Euro 2016 başarısızlığını unutturan Fatih Terim, yeni bir takım kurma yerine mevcut oyuncuları kadroya almayıp, polemiklerine devam etti.

2018 Dünya Kupası’na gidememenin faturasını ilk ödemesi gereken isimler Yıldırım Demirören ve Fatih Terim’dir. Bu topraklarda başarısızlık değil başarı cezalandırıldığı için eski tas eski hamam ile yola devam ederiz. Muhtemel Lucescu gönderilir, yeni hocayla biraz daha gaza geliriz. Sonra Euro 2020 bileti kaçar yeniden filmi başa sarıp kaldığımız yerden devam ederiz. Nasılsa hesap soran yok…

[Efe Yiğit] 11.10.2017 [TR724]

MGK Devleti’nin tahkimi ve Demirel [Türk Sağı’nın hikâyesi-14] [Kemal Ay]

1990’lı yıllar Türkiye’si, son dönemde sıklıkla andığımız dönemlerinden birisi. Pek hayırla yâd ettiğimiz söylenemez. Zira terör, ekonomik kriz, işkence, siyasi istikrarsızlık, askerî müdahale gibi başlıklara sahip. Bunların hiçbiri 1990’da şıp diye başlamış bir mesele değil. Hepsinin geçmişe bakan yönleri var. 1978’deki Midnight Express filmini hatırlayın. Türk hapishanelerindeki işkenceleri bütün dünyaya aktarmıştı. Türkiye’nin tepkisi ‘kendi vatandaşlarına’ yasaklamak oldu filmi. Dünyaya aksini ispat edebildi mi? Hayır. 1970’lerdeki işkenceler, 1990’larda da sürdü. Üstelik 1970’lerde işkence nasıl hiçbir şeyi çözmediyse, 1990’larda da çözmedi. Bilakis, problemleri kronik hâle getirdi, insanların hayatlarını kararttı ve toplumsal travmalara sebep oldu.

Adolf Hitler’in doğum yeri olan Salzburg’daki evinin yakınlarına dikilmiş bir anıtta şu sözler yazar: ‘Barış, Özgürlük ve Demokrasi İçin. Bir Daha Asla Faşizm [Olmasın]. Milyonlarca Ölü [Bize] Hatırlatıyor.’ Bu anıttaki sözlerin ‘Bir Daha Asla’ kısmı, meşhurdur. Hitler örneğinin bir daha tekrar etmemesi için hemen her alandaki çabayı sembolleştirir. Ancak bunu diyebilmek için asgari iki şart gerekliydi: (1) Nazi rejiminin rezilce tedavülden kalkması. (2) Alman halkının yöneticilerinin geçmişle yüzleşebilmeleri. İlkini, İkinci Dünya Savaşı’nda ABD-İngiltere öncülüğündeki devletler ittifakı gerçekleştirdi. Hitler’in orduları ağır bir yenilgiye uğratıldı. Nazi Partisi’nin üst yönetimi ya intihar etti ya da ülkeden kaçtı. İkincisini de yine ABD desteğiyle gerçekleştirdi belki Alman siyaseti fakat bu konuda samimiydi. Zira sonraki nesiller, geçmişlerindeki bu lekeyle olgun bir biçimde yüzleşmesini bildi. Şimdilerde Almanya’nın liberal demokrat dünyaya liderliği bile konuşulur oldu.

‘BİR DAHA ASLA’ DİYEBİLMEK İÇİN

Türk sağını, Nazi Almanya’sına benzetmiyorum. Türkiye, 1915’i saymazsak, o seviyede bir vahşete tanık olmadı bugüne dek. Ancak yıllara yayılmış bir şiddet var. Aynı şekilde dönemlere ayrılmış bir baskı rejimi mevcut. Toplumsal travmalar, herkesin içinde canlı. Çünkü hatalarıyla hiçbir zaman yüzleşmek zorunda kalmamış bir toplum Türk toplumu. Almanya, Batı dünyası için önemliydi, onun ‘hayata döndürülmesi’ zaruriydi. Ancak Türkiye için öyle bir durum söz konusu değil. Uzun yıllar bölgede orta halli bir aktör olan Türkiye’de demokrasinin ya da diktatörlüğün olması, sadece bir detay. Küresel serbest piyasa açısından Türkiye’nin ekonomik olarak ithalat ve ihracat konusunda yasakçı olmaması yeterli. NATO ve benzeri ortaklıklar için Türk ordusunun Batı’yla entegrasyonu en önemli mesele. Bir de ABD’nin Ortadoğu politikaları ile uyumlu hareket etmek, gerekliliği var.

Öte yandan Türkiye’de krizler çoğunlukla Gordion Düğümü hikâyesinde olduğu gibi Büyük İskender’in kılıcıyla çözülüyor. Şöyle düşünelim: 1950’lerde Demokrat Parti bir yenilenme ile yola çıkmış, eski hastalıkları tekrar etmişti. Eğer siyasî aktörler bir araya gelip bu sorunu Meclis’te çözebilselerdi, 27 Mayıs’ı yaşamayacaktık. 1960’lar ve 70’lerdeki sağ-sol çatışmaları aynı şekilde sonuçlanmayabilirdi. 12 Eylül’ün acı veren işkenceleri hiçbir sorunu çözmediği gibi Türkiye’nin hep geçmişte takılı kalmasına yol açtı. 1980’lerde yaşayan ortalama bir Türk vatandaşı, ne Menderes ve arkadaşlarının idamını, ne Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını, ne solcu ve sağcı gençlerin birbirini öldürmesini, ne de yaşanan onca travmayı ‘sindirebilmişti’. Tek çaresi, ‘büyüklerin bir bildiği vardır’ diyerek hayatını sürdürme eğilimiydi. Vatandaşın devlet karşısında ‘küçülmesi’ bundandı.

1990’LAR YENİ KAPILAR AÇMIŞTI OYSA…

1950’lerde Demokrat Parti devlet içinde bir alternatif oluşturduğu ölçüde toplumda karşılık buldu. Zira yeni kapılar açacaktı. Benzer şekilde 1990’larda da toplumsal hayatı canlandıran bir şey oldu: Özelleştirmeler. Yeni müteşebbisler, yeni zenginler, yeni iş alanları… Menderes, ‘Her mahalleye 1 milyoner’ mottosuyla girmişti seçimlere. Türk sağı hep onun peşinden gitti. Demirel’in 1991’de kullandığı ‘Kim ne veriyorsa 5 lira fazlasını veriyorum’ popülizmi, Çiller’in onu aratmayan ‘Her eve iki anahtar (biri ev, biri araba)’ vaadi bunlardan bazıları. 1980’lerle birlikte dünyadaki örnekleri takip ederek Türkiye de tüketim ekonomisine geçti. Arz-talep dengesi, yeni pazarlar oluşturma gibi kavramlar literatüre girdi. Tüketim toplumu hâline gelmek, üretimi de arttıracaktı ve zenginleşecektik.

Nitekim öyle de oldu. Beyaz yakalı orta sınıf oluşmaya başladı. ‘Kendi dükkânını açma’ trend hâline geldi. Anadolu’da para kazanmaya başlayan küçük ve orta halli esnaf, tüketim kültürünün de bir parçası olmuştu. Belki onlar değil fakat onların çocukları, iyi üniversitelere gidecek, yurt dışına çıkış konusunda daha cesur davranacak, ‘bürokrat çocukları’ ile aşık atacak seviyeye gelecekti. Bununla beraber yeni gazeteler, dergiler, televizyonlar açılacak, Türk halkı daha önce hiç duymadığı meseleleri buralardan öğrenecekti. TRT’nin filtresinden geçmeyen bilgiler, haberler, tartışma programları evlere misafir olacaktı. 1990’lar boyunca 6 bin olan dernek sayısı (önemli bir kısmı 12 Eylül’de kapanmıştı), 26 bine çıkacaktı. Bu sayı 2000’e yaklaşırken 60 binleri bulacaktı. Bütün bunlar, toplumun aktifleşme sürecine girdiğini söyleyen verilerdi.

1970’LERİN KAVGALARI AYNEN TEKRAR ETTİ

Gelgelelim, Türk siyasetindeki figürler hâlen 1970’lerdeki kavgaları veriyordu. 1991’de DYP-SHP koalisyonu, Demirel gibi sağın lideri olarak görülen biriyle, Erdal İnönü gibi yenilikçi solu temsil eden birini yan yana getirmişti. Bu dönem için ‘umut dönemi’ yorumu yapanlar vardı çünkü sağ-sol çatışmasını tamamen toprağa gömme, barındırdığı Kürt milletvekilleri ile Doğu Sorunu’nu (o zamanlar adı buydu) daha alevlenmeden söndürme şansı vardı. Siyasetin kriz çözme kabiliyetini geliştirme ve kutuplaşma yerine diyalogu tercih etme imkânı sunacaktı. Ancak 1991-1995 yılları arasında iktidarda kalan DYP-SHP hükümeti, çok ciddi problemlerin yaşandığı çalkantılı bir dönemi, tam olarak ne yapacağını bilemeyerek kapattı. En önemlisi 1993’te yaşanan ölümler, suikastlar ve katliamlardı. Gazeteci Muhsin Öztürk’ün deyimiyle 1993, ‘adı konulmamış bir darbe’ yılıydı. Aynı yıl içerisinde, Uğur Mumcu öldürüldü, Turgut Özal’ın yakın mesai arkadaşı Adnan Kahveci trafik kazasında öldü, Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis suikasta uğradı, Madımak Oteli ve Başbağlar katliamları yaşandı, PKK 33 silahsız eri pusuya düşürerek öldürdü ve Cumhurbaşkanı Turgut Özal hayatını kaybetti.

MESELE ZOR ZAMANLARDA NE YAPTIĞIN

Toplumların tarihlerinde bu türlü zorlu dönemler hep vardır. ABD tarihinde 4 başkan görevi başındayken suikasta uğradı, onlarcasına suikast girişiminde bulunuldu ve son anda engellendi. İngiltere de neredeyse yüzyıl süren ‘ayrılıkçı terör’ vakası yaşadı. Avrupa başkentleri defalarca terörle vuruldu. Avrupalı siyasetçiler de suikasta maruz kaldı, ‘karanlık olaylar’ vuku buldu. Katalanlarla İspanyollar arasında, yakın zamanda muttali olduğumuz meseleler, İkinci Dünya Savaşı’na kadar uzanan travmatik hikâyelerle dolu. Unutmayalım, Avrupa’da diktatörlük sadece Hitler Almanya’sıyla sınırlı değildi. Aynı yıllarda Doğu Avrupa’da Sovyet destekli komünist diktatörler hüküm sürerken, İtalya’da Mussolini, İspanya’da Franco, Portekiz’de Salazar görevdeydi. Yani sağlıklı bir toplum olmak, başınıza kötü olaylar gelmemesiyle ilgili değil. Her toplumda benzer hastalıklar baş gösterebilir. Ancak toplumların kaderini, böylesi kriz dönemlerinde yaptıkları ve krizlerin getirdiği travmalarla nasıl mücadele ettikleri belirler.

1991-95 arasında DYP-SHP koalisyonunun başaramadığı şey, Demirel’in ‘idareciliği’ altında yaşanan gelişmelere kulaklarını tıkamasıydı. Oysa koalisyonun kuruluş programında ‘demokratikleşme’ bahsi vardı ve bu yönde ciddi adımlar da atılıyordu. Ancak Kürt meselesi, PKK terörü ile kesiştiği ölçüde, ülkeyi ‘güvenlik’ durumunda aslında kimin yönettiği ortaya çıkacaktı. PKK terörü, MGK Devleti’ni hortlattı. Rütbeli askerlerin öldürülmesi, ordunun siyasete müdahalesini hızlandırdı. Öyle ki 1992’deki MGK’dan çıkan dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, Doğu ve Güneydoğu’daki isyanlar için ‘topyekûn mücadele’ startı vermiş, aynı yıl karanlık cinayetler başlamıştı. 2007’de Fikret Bila’ya röportaj veren Doğan Güreş, ‘1993’te darbeye gerek yoktu, istediğimizi yapıyorduk’ diyecekti. Nitekim 1995’te emekli olduktan sonra, Tansu Çiller’in liderliğindeki Doğru Yol Partisi’nden milletvekili bile seçildi Güreş.

DEMİREL NEDEN BOYUN EĞDİ?

Tansu Çiller muhtemelen kişisel/ailesel zaafları sebebiyle askerlerle ‘yan yana’ duruyordu. Süleyman Demirel’in 27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı ve 12 Eylül’ü yaşadıktan sonra MGK Devleti’ne boyun eğmesinin sebebi neydi peki? Bu süreçte Cumhurbaşkanı olarak ‘devletin başı’ hâline gelen Demirel’in ilk ciddi imtihanı 1993’teki olaylardı. Yıllarca ‘Çoban Sülü’ efsanesiyle kendisini ‘sistem karşıtı’ konumlayan ve Türk sağının lideri olarak çevreden merkeze yürüyüşü temsil ettiğini söyleyen Demirel’in MGK Devleti’ne karşı ‘çaresiz’ kalmasının sebepleri vardı belli ki. Ancak bu tavrının ‘merkez sağ’ kavramını yok edeceğini muhtemelen hesaplamamıştı. Zaten Demirel’in hiçbir döneminde ‘kriz çözmüşlüğü’ de yoktu. Popülizmi iyi biliyordu ve sıkıştığı zaman kutuplaştırma silahına sarılıyordu. Siyasetin topluma yol gösterme değil, toplumun hoşuna gidecek şeyler söyleme olduğunu ‘keşfetmişti’. ‘Barajlar kralı’ görüntüsü, pek çok şeyi kapatıyordu. Şimdi yükselmekte olan PKK trendini görüyor, buna karşılık askerin arkasına sığınarak milliyetçilik kozunu oynamayı düşünüyordu.

Bir Amerikan büyükelçisinin deyimiyle, “Özal iktidarı bir şey yapmak için, Demirel ise kendisi için ister[di]”. Onu en iyi tanıyan gazetecilerden birisi Hasan Cemal’di. Vefatının ardından şu satırları yazdı:

“12 Eylül Demirel’i yıkmış, ama o yine seçim sandığından çıkmış, önce başbakan, sonra cumhurbaşkanı olmuştu. Bütün bu süreçlerde Demirel hiç kuşkusuz demokratik mücadele vermişti. İktidar koltuğuna oturabilmesi elbette bir ‘demokratik hak’kın kullanımıydı.

Ama şimdi bunları yazarken, Demirel’in özellikle 1960’lı yıllardaki anti-komünist siyasetleriyle demokrasiye indirmiş olduğu darbeler de unutulamaz diye bir not düşüyorum. Burada hep aynı soru aklımı kurcalar.

Demirel altı kere gitti, yedi kere geldi ama demokrasi ne oldu?

Demokrasiye köstek olan temel sorunlar çözüm yoluna girebildi mi Demirel iktidarlarında? Asker meselesi… Ekonomide yapısal sorunlar… Kürt sorunu… Kıbrıs… Avrupa Birliği yolu…”

[Kemal Ay] 11.10.2017 [TR724]

‘İnönü bizimdir, direkleri sizindir’ [Barbaros J. Kartal]

Evvelki akşam ampute milli takımın şampiyonluğundan sonra yalakalık için kendisini arayan spor bakanı ile görüşen Erdoğan yine bakanın şirinlik adına Beşiktaş’a stadı verdiği için teşekkür etmesi üzerine “Saha Beşiktaş kulübünün mü ya, ulan bizim verdiğimiz parayla yaptılar” dedi. Bakan da baktı arkası gelecek hemen hoparlörün sesini kapattı. Arkasından neler gelecekti keşke duysaydık. Cumhurbaşkanı ile beraber Ukrayna’da olan Varank da konuşmanın sadece tebrikler kısmını sosyal medyada yayınladı. Gol yiyince beyninden vurulmuşa dönmüş öyle diyor Erdoğan. Ya insanın her sözünde yalan, mübalağa olur mu!

Ama “parasını biz verdik ulan” derken çok samimi. Geçen yazıdan devamla Erdoğan devlet hazinesinin kendisine ait olduğunu sanıyor demek biraz naif kaçar. Öyle olduğuna iman etmiş. Ulü’l emirlik zaten böyle bir şeydir muhakkak. Devlet reisi! Gelen vergileri, haraçları ve hediyeleri de zaten ganimet olarak görüyor. O öyle yapıyor da bir sürü yandaşın da öyle olduğunu düşünmesi trajik. Asgari ücretle ay sonunu zor getiren 5 TL’ye tavuk döner-ayran kuyruğuna giren adam saraydakilerin ihtişamını savunacağım diye kendini helak ediyor.

Şimdi efendim vergi bilinci, o paralarda hepimizin emeği var kısımlarını geçelim. Bunlar kanun devletlerinde, hesap verilebilirliğin olduğu medeni ülkelerde geçerli. “Kimin parasını kime veriyorsun ulan?” demenin de gaz çıkarma dışında bir anlamı yok.

TÜRKİYE’DE FUTBOL DEVLETİNDİR

Araya bir not sıkıştıralım: Türkiye’de futbol devlet tekelindedir. Bakmayın Fenerbahçe’nin ve Beşiktaş’ın stadı biz yaptık açıklamalarına. Arazisinden kredisine her şey devlet sayesindedir. Ligin sponsoru da devlettir kupanın da. Yayıncı kuruluşu biraz deşseniz gerçek sahibi kim ortaya çıkar.  Anadolu’daki statları da devlet yapar çünkü futbol kitlelerle iletişim için iyi bir araçtır. Hem güzel bir rant vardır. Hiçbir kulüp devlete başkaldıramaz. Mesela vergi vermezler. Bilirler ki vergi birikir birikir sonra hep beraber devletin kapısını çalar vergileri kuşa çevirirler ya da affa girer. O sebeple vergi ödemek enayiliktir. Camiaların gücünü kullanarak bunu başarırlar devlette her zaman diyetini alır. Dursun Özbek’in emir eri gibi davranıp efsane oyuncularını atması da bundandır. Aziz Yıldırım’ın kendisine en ağır küfürleri eden Erdoğan’a gidip diz çökmesi de, Fikret Orman’ın 23 Nisan törenlerinde çocuk gibi “Sayın Cumhurbaşkanım” adlı kompozisyonu okuması da. Trabzon’a hiç girmiyorum. Berat’ın, “Kapalı kapılar arkasında Trabzon’a neler yaptığımızı bakan arkadaşlar biliyor” açıklaması ile yetiniyorum.

PARA KİMİN, FİYATI OLAN KİM?

Gelelim asıl meselemize. “Bizim verdiğimiz paralar” ifadesi Türkiye’nin son 10 yılının özetidir. Kim verdi? Devlet verdi. Devlet kim? Biz. Yani biz verdik. Bizim paradan verdik.

Erdoğan kimilerini satın aldı, satın alamadıklarını hapse attı. Kimilerini korkuttu, korkmayanları hapse attı. Ya kendini satacaksın ya da tırsacaksın. İstedikleri bu.

‘Fiyatı olan her şey satın alınır’ beylik lafı Türkiye’de mukteza-i hale mutabıktır. Kimler peylenmedi ki. Gazeteciler, işadamları, milletvekilleri, profesörler, hakimler, savcılar, muhalif sandıklarımız. Bir liste çıkarsak orta ölçekli bir şehir kurulur.

Ama hiçbiri cemaatlerin ve dini grupların satın alınması kadar hazin olmamıştır. Bütün cemaat ve tarikatlara peşkeş yurtlar, araziler, kadrolar imkanlar verildi. Her biri rehin alındı. Mensuplarının kıt kanaat helal paraları ile ayakta kalmaya çalışan yapılar bir anda devlet imkanları ile tanışınca başları döndü. Bazılarına “Yahu siz neden böyle yapıyorsunuz, zulmün yanında yer alıyorsunuz?” dendiğinde şuradaki yurdu verdiler, buradan araziyi verdiler sözleri işitildi. Haklısın Musa ama karnımızı doyuran malum…

Satın alamadıkları büyük çapta Hizmet Hareketi ve birkaç dürüst yapı kaldı. Bakmayın siz düne kadar beraberdiniz, ne istediler de size vermediler laflarına. Cahil cahil konuşan papağanlar. Defalarca tekrar etmekte fayda var. Cemaat, dediğiniz gibi bir yapı olsaydı bin kere anlaşır, pazarlığa oturur bugün paraya para demezdi. Bugün çektiği zulümlerin hiçbirini de çekmezdi.

Şimdi Erdoğan yolda her gördüğüne bu diyetleri işaret ediyor. Fiyatlarını hatırlatıyor. Parayla yapılacak iş değil gerçi ama insan kalitemiz de bu. Sonradan görmelerin lümpenliklerini ve kendilerini satanların köleliklerini izleyerek geçiyor günler. Olan ülkeye oluyor.

Beşiktaş’la başladık onla bitirelim. Her kulübün bir kimyası vardır. Taraftarının da. Öyle çok tahrik etmeyeceksin Beşiktaşlıyı. Bir gün bir bakmışsın bütün stat öyle bir şey söyler ki protokoldeki memurlarının eli ayağına dolaşır. Başlıktaki Beşiktaş tezahüratı bile hafif kalır.

Bu arada madem stat senin bir gün bir maç izlemeye gelsene. Boş tribünlere stat açmaya benzemez.

[Barbaros J. Kartal] 11.10.2017 [TR724]

Ortadoğu’yu anlama yolunda; Şerif Hüseyin İsyanı [Dr. Serdar Efeoğlu]

Birinci Dünya Savaşı’nda Şerif Hüseyin önderliğinde başlayan Arap isyanı, sadece siyasi ayrılıklara yol açmakla kalmayıp Müslüman toplulukların birbirlerine olan güvenlerini de sarstı. İngilizlerin yönlendirdiği isyanla kutsal yerlerin yönetimi de el değiştirdi.

OSMANLI YÖNETİMİNDE HİCAZ

1517’de Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferiyle Osmanlı topraklarına katılan Hicaz, özerk yapısını yüzlerce yıl devam ettirdi. Asıl amaç “hac güvenliği” olduğundan, halk askerlik ve vergiden muaf tutuldu. Hatta Peygamberimize saygıdan dolayı, Mekke ve Medine kalelerine 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar Osmanlı bayrağı çekilmedi.

Hicaz, 1866’da vilayet yapılınca Mekke emirlerinin yanına bir de vali görevlendirilmesi, ikiliğe neden oldu. Emir ve vali arasında yaşanan mücadeleler, emirlerin şikâyetine ve valilerin görevden alınmasına yol açtı.

1869’da Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla Hicaz stratejik yönden önem kazandı ve Hindistan yolunu kontrol etmek isteyen İngilizlerin hedeflerinden birisi oldu. Bundan sonra İngilizlerin amacı, Mekke emirlerini Osmanlı’dan ayırmaktı.

Abdülhamit devrinde Bağdat demiryolunun Medine’ye kadar ulaşması, yerel yöneticileri rahatsız etti. Görünüşte amaç, haccın güvenli bir şekilde yapılması olsa da Hicaz’da merkezi otoritenin kurulması da hedefleniyordu. Bu nedenle, yerel yöneticiler güçlerini kaybedecekleri endişesine kapıldılar. Sıranın demiryolunun Mekke’ye kadar uzatılmasına gelmesi, endişeleri iyice artırdı. Bu durum “Urban” denilen bedevi Arapların kışkırtılarak demiryoluna saldırılar düzenlemesiyle sonuçlandı.

ŞERİF HÜSEYİN’İN EMELLERİ

İsyan etmesinden endişe edilerek Abdülhamit tarafından uzun süre İstanbul’da tutulan Şerif Hüseyin, bir Türk hanımla da evlenmiş ve bu evlilikten en küçük oğlu Zeyd dünyaya gelmişti. Şura-yı Devlet üyesi olarak görev yapan Hüseyin, 2. Meşrutiyetin ilanından sonra Kasım 1908’de Mekke Emiri olarak tayin edildi ve Sadrazam Kamil Paşa tarafından İstanbul’dan gösterişli bir törenle uğurlandı.

Hüseyin, Hicaz’da İttihatçıların merkeziyetçi politikaları nedeniyle valileri sürekli şikâyet etti. İttihat ve Terakki de Hüseyin’in nüfuz alanını daraltmak için Medine’yi müstakil bir sancak statüsüne dönüştürdü.

Hüseyin, Osmanlı’dan ayrılma sırasının kendisine geldiğini düşünmekte ve çocukları da bu isteği körüklemekteydi. Demiryolunun Cidde ve Mekke’ye kadar ulaşması için çalışmaların başlaması, Hüseyin’in tepkisini iyice artırmış ve oğlu Abdullah İstanbul’a giderek endişelerini Babıali ile paylaşmıştı.

Abdullah, İstanbul’a giderken Kahire’de İngiliz Yüksek Komiseri Kitchner ile görüşerek İngilizlerin desteğini almaya çalışmış ve böylece ilk pazarlıklar başlamıştır. Ancak İngilizler henüz İstanbul’u karşılarına almak istemediklerinden bir destek vaat etmediler. Abdullah ise Enver ve Talat Paşalardan; vilayetler kanununun Hicaz’da uygulanmamasını, demiryolunun uzatılmasından vazgeçilmesini ve Hicaz Vali Vekili Vehip Bey’in görevden alınmasını talep etti.

Hicaz’daki Vali-Emir çekişmesi, Vehip Bey’in tayiniyle iyice artmıştı. Enver Paşa’ya yakınlığı ile bilinen Vehip Bey (Paşa-Kaçı), Hüseyin’in emellerinin farkına varınca, onun otoritesini azaltmaya yönelik tedbirler almaya çalıştı. Emir de Urbanı isyan ettirince Babıali, demiryolunun uzatılmasından vazgeçtiğini açıklamak zorunda kaldı. Vehip Bey daha sonra Şerif Hüseyin’in görevden alınmasını teklif ettiyse de Hükümeti ikna edemedi.

CİHAT FETVASI VE ŞERİF HÜSEYİN

İttihat ve Terakki, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Hüseyin’i idare etme yolunu tercih etti. Osmanlı Devleti, 1914 Ağustosunda seferberlik ilan ettiğinde Hicaz seferberlikten muaf tutuldu. Hüseyin ise İngilizlerle temasta olmasına rağmen, İstanbul’un isteği doğrultusunda İtilaf devletlerine karşı Hicaz’ın korunması için Vali Vehip Bey’le bir protokol yaptı.

Osmanlı Devleti’nin “cihat” ilanı, İngiltere’yi Şerif Hüseyin kozunu oynamaya sevk etti. İngiliz yetkililer, isyanla Osmanlı Halifeliğinin prestijini kaybedeceğini ve kutsal beldelerin Osmanlı kontrolünden çıkacağını rapor ederek Hüseyin’e destek verilmesini teklif ettiler.

Hüseyin yaptığı pazarlıklarda, kendisini bütün Arapların kralı olarak görmekte ve çok geniş bir coğrafyayı istemekteydi. İngilizler ise Hüseyin’in çok sonradan öğreneceği gizli antlaşmalarla Ortadoğu’yu paylaşıyorlardı. Şerif Hüseyin’in isyan için İngilizlerin para ve silah yardımına ihtiyacı vardı.

İsyanın önündeki en önemli engel olan Vehip Bey, Kanal Harekâtı’na katılmak üzere Hicaz’dan ayrıldı ve daha sonra yeni bir göreve atandı. Hüseyin, Vehip Bey’in yerine henüz bölgeyi tanımayan Galip Paşa’nın tayiniyle büyük bir fırsat elde etti.

HÜSEYİN’İN İSYANI VE GEREKÇELERİ

İngilizler, Çanakkale cephesinde uğradıkları mağlubiyet sonrasında Şerif Hüseyin kozunu oynamaya karar verdiler. Hüseyin’in isyanıyla; Arapların Osmanlı Devleti’ne desteği sona erecek, Halifelik tartışmaları başlayacak, Suriye ve Kanal cephelerindeki Osmanlı savunması zaafa uğrayacaktı.

Hüseyin, 1916 Haziranında Vali Galip Paşa’nın Taif’te olmasını fırsat bilerek isyan etti. Asiler kısa sürede Mekke ve Cidde’ye hâkim oldular. Ancak Hüseyin’in oğlu Faysal, Medine’yi kuşattıysa da başarılı olamadı. Böylece isyanın Arap yarımadasına kısa zamanda yayılması hedefi gerçekleşmedi.

Hüseyin, İngilizlerin uçaklarla dağıttığı beyannamelerle isyan etme gerekçelerini açıkladı. Beyannamelerde doğrudan Padişah hedef alınmıyor, İttihat ve Terakki yöneticileri suçlanıyordu. Hüseyin’e göre İttihatçılar; ülkeyi gereksiz yere savaşa sokmuşlar, birçok yenilgi yaşanmasına ve Anadolu’nun işgaline neden olmuşlar, Müslüman ve Gayrimüslimlere karşı cinayetler işlemişler, bazı Arapları da tehcir ederek Osmanlı düzenini bozmuşlardı.

Hüseyin ayrıca Cemal Paşa’nın Arap önde gelenlerini idam ettirmesine tepki gösteriyor ve Abdullah Cevdet’in “İctihad” mecmuasındaki İslam aleyhindeki yazılarından şikâyet ediyordu.

OSMANLI DEVLETİ’NİN ALDIĞI TEDBİRLER

Hüseyin’in isyanı üzerine Babıali’nin aldığı ilk tedbir, Şerif Ali Haydar’ı Hicaz Emiri tayin etmek oldu. Ali Haydar, Medine’ye gittiyse de bu girişim sonuçsuz kaldı.

Enver Paşa, savaşın Avrupa cephelerinde neticeleneceğini düşündüğünden Hicaz’ı “tâli” bir cephe olarak görüyordu. Diğer cephelerde sonuç ne olursa olsun, Almanya Avrupa cephelerinde başarılı olursa, İtilaf devletleri kozlarını kaybedecekti. Amaç, isyanın yayılmasını önlemek olarak belirlenmişti.

Bu yaklaşımın etkisiyle Hicaz’daki mücadele, “düşük yoğunluklu” devam etti. Harbiye Nezareti, Medine’yi savunmayı ve şehirle irtibatı devam ettirecek demiryollarını elde tutmayı temel strateji olarak belirledi. Demiryolu sayesinde iaşe ve silah ihtiyacı karşılanacaktı.

Diğer cephelerde yaşanan sıkıntılardan dolayı, buraya takviye kuvvet göndermek çok zordu. Bu nedenle yerel aşiretlerin desteği alınmaya çalışıldı. Süleyman Refade ve İbn-i Reşid gibi yerel liderler, Babıali’nin yanında yer almayı tercih ettiler. Bu desteğin devamı, silah ve erzak ihtiyacının karşılanmasına bağlıydı. Ancak İngilizler, “altın ve erzak” karşılığı birçok aşiret reisini kendi yanlarını çektiler. Buna rağmen isyan, hiçbir zaman büyük bir Arap isyanına dönüşmedi.

İttihat ve Terakki Hükümeti bir tedbir olarak da Medine ve çevresinden isyan etme ihtimali olan 25.000 kişiyi tehcir etti. Ayrıca Medine’deki askerlerin tahliye edilerek kuzeye çekilmesi planı iki defa uygulanmaya çalışıldıysa da vazgeçildi.

İSYANIN VE HÜSEYİN’İN SONU

Osmanlı Devleti’nin aldığı tedbirlere rağmen isyan, Suriye’ye ulaştı. Aşiret liderleri; erzak, silah ve altın karşılığında Osmanlı kuvvetlerine saldırmaya devam ettiler. En önemli hedeflerden birisi olan demiryolu hattında da saldırılar yoğunlaştı.

İsyanın yayılmasında önemli bir aşamayı, İngilizlerin desteğiyle Akabe’nin kaybı oluşturdu. İngilizler böylece Hicaz ile Sina arasında doğrudan bağlantı kurdular. Hüseyin’in oğlu Faysal da İngiliz komutan Allenby’nin emrinde bir ordu kumandanı gibi görev yapmaya başladı. Hatta İngilizler Kudüs, Bağdat, Şam gibi şehirleri ele geçirdiklerinde bu şehirlere önce Hüseyin’in oğullarının emrindeki kuvvetler girdi.

Şerif Hüseyin, Mondros Ateşkes Antlaşması sonrasında 12 Ocak 1919’da Fahrettin Paşa’nın Medine’yi teslim etmesiyle bütün Hicaz’ın hâkimi oldu. Ancak “bütün Arap ülkelerinin Kralı” ve “Müslümanların Halifesi” olma hayalleri hiçbir zaman gerçekleşmedi. Necid’e hâkim olan Vehhabi Suudiler, kısa bir süre sonra Hicaz’ı ele geçirdiler.

Hüseyin kaçarak İngilizlere sığındı ve bir süre Kıbrıs’ta yaşadı. 1931’de oğlu Abdullah’ın kral olduğu Ürdün’de öldü ve Kudüs’e defnedildi. Büyük hayallerle isyan eden ve “Hıristiyanlar nasıl birbirileriyle savaşıyorsa, Müslümanlar da savaşabilir” tezini hayata geçiren Şerif Hüseyin’in ailesi şu anda sadece Ürdün’de hâkimiyetini devam ettiriyor.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 11.10.2017 [TR724]

ABD’li diplomatlar sınır dışı mı edilecek? [Erhan Başyurt]

Türkiye ve ABD ilişkileri en kritik dönemlerinden birini yaşıyor.

Türkiye’nin iki Türk konsolosluk görevlisini ‘casus’ suçlamasıyla tutuklaması ve üçüncü bir isim hakkında da gözaltı kararı alması krizi tetikledi.

ABD’nin Ankara Büyükelçiliği ‘ABD tesislerinin güvenliğine ve personeline yönelik taahhütlerini’ yerine getirmediğini iddia ettiği Türkiye’de ‘göçmen olmayan tüm tüm vize işlemlerini durduğunu’ açıkladı.

Bu sıradan bir karar değil. ABD benzer kapsamlı yaptırımları şu an sadece Venezuela, Yemen, Suriye, Libya, Kuzey Kore ve İran’a uyguluyor.

‘Stratejik ortak’ diye tabir edilen ABD’nin nezdinde iktidarın Türkiye’yi düşürdüğü durum acı verici…

Türkiye’ye bir nevi ‘haydut devlet’ reçetesi yazılmış durumda.

GERİLİM PATLAMASI YAŞANIYOR

Vize krizi, aslında bir süredir biriken gerilim ve sorunlar yumağının patlaması, enerji boşalması.

AK Parti hükümetinden önemli isimler bir süredir 15 Temmuz darbesinin İncirlik’ten, yani ABD üssünden yönetildiğini iddia ediyor.

İktidarın talimatıyla manşetler atan ‘yandaş medya’ da, sık sık CIA darbesi göndermesi yapıyor ve CIA’nin Türkiye’yi karıştırmaya çalıştığını yazıyor.

Gezi Olayları’ndan bu yana ‘CIA komplosu’ sık sık tekrarlanıyor.

Güvensizlik o boyutta ki Türkiye bir süredir, İncirlik’e gelen kargolarda denetim yapıyor…

İki ülke arasındaki ilişkiler, en zayıf ve kırılgan dönemlerinden birini yaşıyor.

ŞANTAJ VE REHİNE DİPLOMASİSİ TERS TEPTİ

AK Parti döneminde ABD ile 1 Mart 2003 tezkere krizi ve 4 Temmuz 2003’de Türk askerinin başına Süleymaniye’de ‘çuval geçirilmesi’ gibi önemli krizler de yaşandı, ancak derinleştirilmeden üstesinden gelindi.

Bu kez durum biraz daha farklı gibi…

AK Parti iktidarı, uzun süredir Gülen Hocaefendi’nin ABD’den ‘delilsiz’ iade edilmesini ve İranlı Rıza Zarrab’ın serbest bırakılmasını istiyor.

Bu amaçla, arka arkaya resmi heyetler gönderildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan bizatihi konuyu Beyaz Saray görüşmelerine taşıdığını açıkladı.

İktidar istediğini elde edemeyince, ‘şantaj’ veya ‘rehine alma’ yöntemine başvurdu.

Türkiye’deki Amerikalı Papaz Andrew Brunson keyfi şekilde tutuklandı ve bizatihi Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından açık açık ABD’ye ‘takas’ teklifinde bulunuldu.

Suçsuz insanların ‘rehin’ alınması ve hukuksuz bir takas için ‘şantaj’ amaçlı kullanılması ters tepti…

Türkiye’de hukukun askıya alınması, NASA’da çalışan bir ABD vatandaşı Türk’ün tatile geldiği sırada ‘cebinde 1 dolar bulunduğu’ için tutuklanması ve ABD’li gazetecilerin keyfi şekilde gözaltına alınması hadiseleri yaşandı.

‘CASUS’ TÜRKLERİN ABD’Lİ AMİRLERİ DE SUÇ İŞLEMİŞ OLUR!

Tüm bunlara ek olarak ABD’nin Türkiye’eki diplomatik misyonlarında çalışan Türklerin ‘casus’ suçlamasıyla tutuklanması bardağı taşıran damla oldu.

Görevi Türk güvenlik görevlileriyle ‘irtibat kurmak’ olan bir elçilik çalışanının, 10 yıldır yürüttüğü bu görevden dolayı tutuklanması akıl ve mantıkla izah edilemez.

Şayet bu Türkler ‘casus’ ise, onların isimlerini verdikleri Amerikalı amirleri de ‘Türkiye’de casusluk faaliyetinde bulunmak ve darbeye müdahil olmaktan’ suçlu hale gelir.

Şayet ABD’nin farklı diplomatik misyonlarında 3 Türk casus ise, onların amirleri 3 Amerikalı ve onların sıralı amirleri de ‘yasadışı casusluk faaliyetinde bulunmuş’ demektir.

Bu durumda, ‘persona non grata’ yani ‘istenmeyen adam’ ilan edilip hepsinin bir an önce sınır dışı edilmeleri gerekir.

Bu durum krizin görünenden derin bir hal alacağını, ABD’nin ‘personel güvenliğine’ ilişkin kaygılarının haksız olmadığının göstergesi…

‘İNTİKAM PEŞİNDEKİ’ TÜRKLER KİM?

Peki kriz neden derinleşiyor…

ABD’nin Ankara Büyükelçisi John Bass’ın vize krizine ilişkin basın açıklamasında yer alan bir paragraf oldukça dikkat çekici.

Bass diyor ki:

‘Bu tutuklama, bazı yetkililerin, Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki uzun zamandır süre gelen işbirliğini bozmak amacında olup olmadığına ilişkin soruları akıllara getirmiştir.’

Eğer doğruysa, bu durum, diplomatik tesislerimizde çalışan ve buraları ziyaret eden kişileri risk altına sokacaktır.

Bu tutuklamaların münferit bir olay mı olduğunu, yoksa başka Türk çalışanlarımızın da sadece görevlerini yerine getirirken Türk hükümeti yetkilileri ve daha geniş kapsamda Türk toplumuyla görüşmeleri nedeniyle tutuklanmalarını mı beklemeliyiz, bilmiyoruz’’.

ABD Büyükelçisi John Bass, vize yaptırımı kararını açıklamadan bir hafta önce bir grup basın mensubuna yaptığı açıklamada şu çarpıcı sözleri dile getirmişti:

‘Türk hükümetinde bazılarının bu davanın hâkim önünde mahkemede takip edilmesi yerine yargılamanın basın organları aracılığıyla yapılmasını tercih etmiş olmalarından derin bir rahatsızlık duyuyorum. Bu bana adaletin değil daha çok intikam peşinde olmak gibi geliyor.’

ZARRAB DAVASI KORKUSU VE AVRASYACI EKSEN KAYMASI

Peki gerçekten Türkiye’de ‘adalet değil intikam peşinde olan’ ve ‘Türkiye ile ABD arasındaki işbirliğini bozmak amacında olanlar’ var mı? Varsa kim bunlar?

Başka bir deyişle, ABD ile kriz çıkarılmasını kimler neden isteyebilir?

İki ‘olağan şüpheli’ öne çıkıyor.

Birincisi, AK Parti iktidarı ve Saray çevresi…

Zira Kasım ayında açık olarak yargılaması başlayacak olan Rıza Zarrab duruşmasında, iktidardan bazı isimlerin daha deşifre olması, hatta somut para trafiğinin ortaya çıkması ihtimali yüksek.

Bu nedenle AK Parti iktidarı, ABD ile bilinçli bir kriz çıkarıp, ilişkileri ‘sorunlu’ hale getirerek, bu davadan çıkacak delilleri, birer ‘iftira’ gibi kendi tabanına lanse etmek istiyor olabilir…

İktidarın ABD’de başını ağrıtan tek unsur İranlı Zarrab davası değil… Cumhurbaşkanı’nın korumalarına yönelik soruşturma, Flynn’e rüşvet ve Gülen’i kaçırma planı için 600 bin dolar ödeme gibi çok ciddi başka davalar da yürüyor…

İkincisi, 15 Temmuz sonrası hassaten TSK’da terfi alan Avrasyacı klik ve Perinçek düşüncesindeki iktidar ile temas halinde olan güçler, Türkiye’yi Batı’dan uzaklaştırmaya çalışıyor olabilir…

Rusya’dan S-400 füzesi alımı, Rusya ve İran ile Suriye’de ortak operasyon Avrasyacı askeri kanadın tercihlerini ortaya koyuyor.

AB ile ilişkilerini koparma noktasına getiren, Almanya ve Hollanda ile kriz yaşayan AK Parti iktidarı, ABD ile de ipleri atarsa, Türkiye’nin eksenini Avrasya’ya çevirebilir.

Hukukun üstünlüğünden uzaklaşan, totaliterleşme eğilimindeki bir hükümet için, demokrasi kulübünden diktatörler kulübüne geçiş fazlasıyla arzu edilebilir bir husus…

İKTİDAR AYAKTA KALIR AMA TÜRK HALKI KAYBEDER!

Sonuçta, ABD ile kriz ve Batı blokundan uzaklaşmak, özgürlükler ve demokrasiden daha fazla uzaklaşmaya, hukukun büsbütün yok edilmesine neden olur.

Ekonomiye ve askeri teknolojiye büyük darbe vurur.

Buna karşılık, yaklaşmakta olan tsunamiyi gören hükümete ayakta kalma ve sırtını Rusya-Çin eksenine dayama imkânı verir.

Kısaca, birileri iddia edildiği gibi ABD’yi bilinçli şekilde krizin içine çekiyor ve ‘intikam amaçlı’ hareket ediyorsa, iktidar ayakta kalmayı başarır ama kaybeden Türkiye ve Türk halkı olacaktır!

[Erhan Başyurt] 11.10.2017 [TR724]

TL’den uzaklaşın raporları kaldığı yerden…[Semih Ardıç]

Dolar 4,20 TL’ye tırmanabilir!

ABD ile Türkiye arasında patlak veren vize krizi kısa vadede mutabakatla neticelenmeyecek. Piyasalarda krizi müteakip ilk 24 saatte yaşananlar yakın vadede olacakların provasıydı. Dolayısıyla ‘tehlike geçti’ demek için henüz çok erken.

Borsa İstanbul’da endeksin toparlanıyor gibi olması da dolar ve Euro’da kısmi gerileme de kalıcı bir toparlanmadan bahsetmek için kâfi değil. THY, Pegasus, Turkcell, Garanti ve Akbank gibi sektörlerinin lider kuruluşlarının krizi müteakip ilk işlem günü olan Pazartesi’nde kaybettiklerini telafi edemediği ortada iken Borsa İstanbul’un nasıl artıya geçtiğine akıl sır ermiyor. Sermaye girişi olmadığına göre tamamen algoritma oyunları ve belli merkezlerden yönlendirilen talimatlarla ‘toparlandık’ mesajı veriliyor.

YÜKSELİNCE SATIP DÜŞÜNCE DOLAR TOPLUYORLAR

Döviz cephesinde ilk hızlı tırmanışın akabinde böyle bir geri çekilme artık hiç yabancı gelmiyor. Düşük seviyeden dolar toplayanlar zirvede biraz satış yapıp kârın tadını çıkarıyor. Bu arada kur biraz gerilediği için yeniden döviz alabiliyor. Alıştıra alıştıra devalüasyonun pençesinde parası olan servetine servet katarken döviz borçlusu şirket ve şahıslar adeta can çekişiyor.

100 BİN DOLARI OLAN İKİ HAFTADA 32 BİN LİRA KAZANDI

Piyasanın ne kadar sert gerileyip bir o kadar hızlı yükseldiğine müşahhas misal vereyim: İki hafta evvel 100 bin dolar için 341 bin lira ödeyen biri dün itibarıyla bu doları 373 bin liradan bozdurabilirdi. 15 gün bile geçmeden 32 bin liralık kazanç. Vergisi yok, derdi, tasası yok. Hal böyle iken elinde parası olan niye fabrika açsın, işçi ile müfettişle uğraşsın?

Türkiye’de rant ekonomisi arsa, imar ve ihale rantlarından buraya meyletti. Bu sahalarda rant ne kadar fazla da olsa ekonomi durgunlaştığı ve hacim düştüğü için para piyasalarında kâh dövizden kâh Türk Lirası faizinden yüksek kazançlar temin edilebiliyor. Piyasa bu kadar kırılgan ve manipülasyona açık hale gelmişse kan kokusu tez yayılır. Uzak diyarlardan bile köpek balıkları hızla o bölgeye akın eder.

ABD MERKEZLİ FONLAR HENÜZ TAVIR ALMADI

ABD gibi bir devle bilek güreşine tutuşmuşsanız olacakları hesap edemezsiniz. Borsa’nın üçte biri hâlâ Amerikalı yatırımcıların elinde. Onlar şu ana dek tavırlarının ne olacağına dair herhangi bir renk vermedi. Seri olarak ‘sat’ talimatı verseler Borsa İstanbul 2001 krizini mumla arar.

Herkes için hesapta olmayan bir krizin ilk şokunu atlatmak kolay olmadı. İlk sarsıntıda kaybeden yine Türkiye oldu. Senelerce emek verilse elde edilemeyecek kadar yüksek tutarda para kaybedildi. Yumuşama emaresi de görülmüyor. İnatlaşma devam ediyor.

Bu yüzden yabancı büyük yatırımcılar hal-i hazırdaki sakin tavırlarını muhafaza ettirmeyecektir.

FRANSIZ FİNANS DEVİ: TÜRK LİRASI’NDAN UZAKLAŞIN

Yatırımcılar vize krizi devam ederken Türkiye ve Türk Lirası mevzuunda kısa ve orta vadede nasıl hareket edeceklerine biraz da muteber kuruluşların raporlarına bakarak karar verecek. Her zaman olduğu gibi akıl hocalarına danışacaklar. Karar vermek için müracaat edecekleri o raporlardan biri yayımlandı bile.

Fransız Societe Generale’in (SocGen) iki analisti, ‘TL’den uzaklaşın’ tavsiyesinde bulundu. Analistler Jason Daw ve Olivier Korber imzalı raporda geçen senenin son üç ayında ABD Doları’nın TL karşısında yüzde 20’den fazla kıymet kazandığına dikkat çekildi. Benzer bir ihtimalin bu sene de olabileceği vurgulandı.

SocGen raporunda Türkiye hakkında şu tespitler var:

-Diplomatik gerginlik arttı,

-Reel faizler önemli ölçüde azaldı,

-Kredi teşviklerinin etkisi kayboldu,

-Erken seçim riski yükseldi,

-Merkez Bankası’nın kredibilitesi baskı altına alındı,

-Yerli yatırımcı döviz almaya (bankalardaki döviz hesapları 169 milyar dolara yükseldi) devam ediyor.

DOLAR/TL YÜZDE 20 ARTABİLİR

SocGen analistleri yukarıdaki tespitleri müteakip TL’de kısa pozisyon alınmasını tavsiye etti: “TL’de 3 aylık ima edilen volatilite (dalgalanma) 12,5’te 16-20 bölgesine yükselebilir.” Bu cümleyle dolar/TL paritesinin 5 Aralık 2017’ye kadar yüzde 20 artabileceğini ima ediyor. Bugünkü kur esas alınsa dolar üç ay içinde 4,20 TL seviyelerine kadar yükselecek demektir.

‘TL SAT, RUS RUBLESİ AL’

SocGen bir başka raporunda Türk Lirası’na karşı Rus rublesini tavsiye etti. Phoenix Kalen imzalı raporda ABD ile diplomatik tansiyonun giderek yükseldiğine dikkat çekilmiş, krizin Türk Lirası’nda kırılganlığı artırdığı ifade edilmişti.

Rapora göre Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) sözcülerinin erken seçimin gündemde olmadığına dair açıklamalarına rağmen, erken seçim riskinin arttı ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan büyüme rakamları daha fazla gerilemeden seçimlere gitmek istiyor.

Benzer raporlar birbirini takip edecek ve bu raporların Türkiye’den sermaye göçünü hızlandırmaktan başka bir neticesi olmayacak. Dünya Gazetesi’nden Alaattin Aktaş’ın şu tespitleri hafife alınmamalı: “Şu gerçeği de kabul etmek durumundayız. Dünyanın herhangi bir ülkesinde ABD’nin Türkiye’ye getirdiği yasak mı daha önemli bir haberdir ve daha çok ilgi görür, yoksa Türkiye’nin buna karşılık vermesi mi?

Türkiye, ABD’nin vize başvurusu kabul etmediği bir ülke sınıfına, şu ya da bu nedenle girmiş durumdadır ve bu durum Türkiye’nin risk priminin artması demektir.

Bundan sonra bize borç verecekler bir yerine üç kez, beş kez düşünecek ve daha yüksek faiz isteyeceklerdir; Türkiye’de doğrudan yatırıma niyetlenenler ise belki de bu kararlarını askıya alacaklardır.

Vize sorununun yol açacağı en büyük sıkıntı da budur zaten. Bir yangın yerinin adeta göbeğinde bulunmaktan dolayı büyük sıkıntı çeken Türkiye’ye bakış daha da olumsuza dönecektir.”

TAMAMEN PİLOTAJ HATASI

Ezcümle uçak ikazları kale almayan pilotun marifeti ile büyük bir türbülansa girdi. Pilot uçağın kanatlarının sarsılmasına, gaz maskelerinin otomatik açılmasına ve diğer tehlike ikazlarına aldırmayacak kadar gözünü karartmış.

Günlük piyasalar, Türkiye uçağının türbülansta yaşadığı tehlikeyi fark etmekte geç kalabilir.

Siz siz olun, her veriyi takip edin. Amma velakin sadece ekranlardaki rakamlara bakarak karar vermeyin.

Zira Türkiye’nin krizi tamamen pilotaj hatasından mütevellit bir krizdir.

[Semih Ardıç] 11.10.2017 [TR724]

Erdoğan’dan ABD’ye karşı 17/25 taktiği [Adem Yavuz Arslan]

ABD’nin Türkiye’ye yönelik vize ambargosu ve iki ülke arasında tırmanan gerginliğe dair analizime geçmeden önce kısa bir hatırlatma yapmak istiyorum.

Bugün Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi olduğum dönemde pozisyonum gereği siyasilerle, özellikle de iktidar partisinden isimlerle yakın temasta bulundum.

Dolayısıyla Ankara’nın karanlık dehlizlerinde çevrilen dolaplar, yakası açılmadık kulisler ve akıl sır ermeyen mücadelelere dair birinci elden bilgilerim/şahitliklerim var.

17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarının hemen akabinde AKP troykasından bir isimle sohbet ediyorduk. Operasyona dair endişelerini dile getirip “Siz Erdoğan’ı yeterince tanımıyorsunuz. Kendini riskte görürse ülkeyi ateşe atmaktan çekinmez” demişti.

Benzeri ifadeleri AKP’nin kurucularından Abdullatif Şener de söylemişti ama benim muhatabımın konumu, söylediklerini daha da anlamlı hale getiriyordu.

Erdoğan ile uzun bir yol arkadaşlığı olan ve o gün itibariyle troykanın en güçlü ayağını oluşturan bu ismin söylediklerini hatırlatmamın nedeni şu: Son 3 yılda yaşadıklarımız ve halen içinde bulunduğumuz krizlerin temel motivasyonu Erdoğan’ın kendini korumak istemesi.

Çünkü aklı başında hiçbir siyasinin hele hele devlet adamının yapmayacağı şeyleri yapan Erdoğan’ın temel bir hedefi var: kişisel geleceği.

Dolayısıyla ABD ile yaşanan vize restleşmesi de benzeri bir kaygının sonucu.

BARDAK TAŞTI

Son gelişme herkesin malumu.

ABD İstanbul Başkonsolosluğu’nda çalışan Metin Topuz’un 5 Ekim’de tutuklanması üzerine ABD tarafı Türkiye’den yapılan vize başvurularının durduğunu açıkladı.

Diplomaside bu olayın anlamı Türkiye’ye vize ambargosu demek.

ABD’nin ‘vize ambargosu’ uyguladığı ülkeler arasında Irak, Suriye, İran, Somali, Yemen ve Libya’nın olduğunu düşünürseniz tepkinin büyüklüğü daha iyi anlaşılır.

Türkiye tarafı tepkiyi aşırı buldu fakat ABD cephesi ‘sizi uyarmıştık’ modunda. ABD, Metin Topuz’un tutuklanmasını ‘siyasi bir hamle’ olarak kabul ediyor ve ‘kötü niyet’ olarak görüyor.

Bu anlayışın arkasında yatan nedenlerden birisi şu: Metin Topuz’un emniyet ve savcılık temasının olması işinin gereği. 32 yıldır konsoloslukta çalışıyor ve resmi olarak narkotik (DEA) biriminde. Yani savcı ve polis şefleri ile temasta olması, görüşmesi son derece normal.

ABD kaynakları Havuz medyasında çıkan haberler sonrası Türk makamlara, Topuz’un pozisyonunu ve ilişkilerini açıklayıp ‘tutuklanması halinde yaşanacak tatsızlıklar’ konusunda uyarıda bulunmuştu.

Fakat Metin Topuz tutuklandı. Karardaki atıfların hepsinin 17/25 ile ilgili olması da ilginç bir ayrıntıydı.

ABD ise tepkisini vize ambargosu ile gösterdi. Bu aşamada Topuz’un tutuklanmasının ‘siyasi bir hamle’ olduğunu teyit eden başka gelişmeler de yaşandı.

Topuz’un eşi ve çocuğu da sorguya alındı.

Türkiye, diplomatik teamüllerde pek olmayan bir şey yapıp ABD’nin açıklamasını – sadece ülke ismi değiştirerek – yeniden yayınladı. Bir adım daha atıp ABD vatandaşlarına vize yasağı koydu.

Türkiye’nin ABD vatandaşlarına vize yasağı koyması pratikte ABD’nin Türkiye vatandaşlarına vize ambargosu koymasıyla aynı değil fakat bu durum bile Kurtlar Vadisi ya da Diriliş Ertuğrul izleyip gerçeklikten tamamen kopan AKP tabanını coşturmaya yetti.

Sosyal medyaya bakarsanız ‘ABD çöküyor’ ve Türkiye yakında Washington’a, New York’a plaka numarası verecek!

ABD’ye geri dönersek:

Washington’daki hava şu:

– Büyükelçi Bass’ın açıklamasında ‘hükümet’ vurgusu dikkat çekiciydi.

– Türkiye vize ambargosundaki mesajı almazsa ardından başka adımlar da gelecek.

Ankara’nın tavrına göre ABD tarafı vize kararını gözden geçirebilir. Fakat bu durum şu gerçeği değiştirmiyor: Washington’da Türkiye’ye sempatiyle bakan kimse kalmadı.

2014’te Kobani ile başlayan görüş ayrılıkları zamanla büyüyen Suriye-PYD anlaşmazlığı, Reza Zarrab ile başlayan Halkbank ve Zafer Çağlayan ile devam eden gelişmeler, Erdoğan’ın korumalarının göstericilere uyguladığı şiddet, rehin alınan ABD vatandaşları ve son olarak 15 Temmuz’un arkasında ABD’nin olduğu yönündeki demeçler, haberler, yayınlar bardağı doldurmaya yetmişti.

Metin Topuz’un tutuklanması ile bardak taştı.

ANKARA SAĞDAN YANAŞTI OLMADI ŞİMDİ KARŞIYA GEÇTİ

Amerika cephesinde hava böyle. Erdoğan tarafı ise bilinçli olarak gerginliği yükseltiyor.

Burada uygulanan taktik şu: Her ne kadar Türkiye ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların listesi uzun olsa da Erdoğan için birinci gündem maddesi Zarrab davası.

Kamuoyu önünde Gülen ve Suriye dile getirilse de kapalı kapılar ardında tek gündem Zarrab.

Erdoğan Zarrab’ı ABD’ye kaptırınca (MİT’ten habersiz adım atmayan Zarrab’ın nasıl olup da ABD’ye uçtuğu hala aydınlanmadı) işin rengi değişti.

Erdoğan önce, ‘Bize ne Zarrab’dan?’ dedi fakat ABD’li makamların soruşturmayı derinleştirmesi üzerine ‘Zarrab, Türk vatandaşı ve ilgilenmek bizim görevimiz’ demeye başladı.

Bu aşamada şöyle bir taktik izledi: İşadamı Ekim Alptekin ve Amsterdam Hukuk Bürosu üzerinden yürüttüğü operasyonlarla Zarrab dosyasına taraftar bulmaya çalıştı.

Trump’ın seçilmesi ile birlikte moralleri düzeldi.

Trump’ın yakın arkadaşı olan eski New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani üzerinden kanal açmaya çalıştı.

Giuliani, Türkiye’ye gitti, Zarrab dosyasını bizzat Erdoğan ile konuştu. Erdoğan ABD’ye gelip Trump’a konuyu açtı. Perde gerisinde ‘kesenin ağzı’ hayli geniş açıldı, lobiler devreye sokuldu. Trump’ın savcı Bharara’yı görevden alması bir an için Erdoğan’ı umutlandırmıştı fakat ilerleyen günlerde ibre yeniden negatife döndü.

Zarrab’tan sonra Halkbank yöneticisi Hakan Atilla tutuklandı. Dönemin ekonomi bakanı Zafer Çağlayan ve evinde dolarlar çıkan Halkbank eski genel müdürü Süleyman Aslan için tutuklama kararı çıktı.

Erdoğan, son ABD seyahatinde yeni bir hamle yapıp ‘Trump’ın kalbine giden yolun cüzdanından geçtiği’ düşüncesinden hareketle 11 milyar dolarlık uçak anlaşması imzaladı.

Yine de Zarrab dosyasında bir türlü istediği gelişmeleri göremedi.

Özetle Erdoğan’ın ‘sağdan yanaşma’ ve ‘Trump’ın gönlünü hoş ederek Zarrab dosyasından kurtulma çalışmaları’ pek sonuç vermedi.

Bu taktiğe paralel olarak başka bir politika daha uygulandı.

O da ABD yasalarında olan ‘mahkûm takası’ndan yararlanmaktı. Zarrab’ı alabilmek için papaz Branson’u tutukladılar. 1 yıldır cezaevinde olan Branson ile Gülen’i takas etmek istediklerini önce perde gerisinde söylediler sonra da mikrofonlara. Fakat asıl takas yapmak istedikleri isim her zaman Zarrab’dı.

NASA çalışanı Serkan Gölge dahil olmak üzere başka Amerikan vatandaşları da bu kapsamda ‘rehin’ alındı.

ABD’YE KARŞI 17/25 TAKTİĞİ

Fakat ABD tarafından şu ana kadar ‘mahkûm takası’na dair yeşil ışık gelmedi.

Erdoğan için zaman daralıyordu. Çünkü önümüzdeki ay Zarrab davası görüşülmeye başlıyor.

Erdoğan, konsolosluk çalışanı Metin Topuz’un tutuklanması ile yeni bir taktiği devreye sokmuş oldu.

Artık ABD ile ‘çatışma politikası’ geçerli olacak.

Buradaki temel motivasyon şu: Malum, 17/25 Aralık öncesi durup dururken Cemaat’e yönelik bir hamle yaptı ve dershanelerin kapatılması kararını aldı. 17 Aralık operasyonunun geldiğini öğrendiği için bir nevi ön almış oldu. Böylece ‘dershaneleri kapattık bize operasyon yaptılar’ söylemini kullanabilecekti.

Nitekim bu taktik işe yaradı.

Şimdi aynı şeyi ABD’ye karşı uyguluyor. Erdoğan’ın en büyük korkusu Zarrab davasına adının karışması.

Şu ana kadar yaşanan gelişmeler bu yöndeki endişesini haklı çıkartıyor. O yüzden Erdoğan doğrudan ABD ile çatışma politikasını devreye soktu.

İlişkileri gerip yarın bir gün ‘bakın ABD’ye kafa tuttuk, Suriye’de kendi çıkarlarımızı koruduk intikam almak için beni Zarrab dosyasına eklediler’ diyecektir.

Yani ABD’ye ‘diklenme’ taktiği yürürlükte. Bu politikanın Zarrab davasına etkisi tartışılır fakat sonucu kesin olan bir şey var Türkiye’ye zararı büyük olacak.

Erdoğan ‘haydut devlet’ kavramının altını dolduracak icraatlarını hızlandırıp Türkiye’nın Batı dünyasından kopuşunu hızlandıracaktır. Rusya ile oynadığı tehlikeli oyun ise Rus ruletinden farksız.

Özetle mesele tamamen Erdoğan’ın kişisel güvenliği ile ilgili. Türkiye’nin itibarı, güvenliği, geleceği, toplumsal barışı gibi konular ikinci, üçüncü planda kalmış vaziyette.

En baştaki anekdota dönerek bitireyim.

AKP troykasından kritik bir ismin yaptığı projeksiyon gerçek oldu: Erdoğan kendi geleceğini riskte gördüğü için ülkeyi ateşe atmaktan çekinmiyor.

Erdoğan için artık tek hedef var o da kendi geleceği. Attığı tüm adımlar bu stratejinin parçası.

Bundan sonra atacağı adımlar da.

[Adem Yavuz Arslan] 11.10.2017 [TR724]