Ekonomide erken bahar havası daha ağır krizlerin önünü açabilir [Harun Odabaşı]

Kasım ayı enflasyon verileri beklentilerinde altında gelerek hükümet cephesinde büyük bir memnunluk yarattı. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın pozitif bir veriyi piyasayı yönlendirmek için sonuna kadar kullanmasına diyecek sözümüz yok, siyaseten hakkıdır. Ancak sadece Kasım verilerine bakılarak faiz oranlarının düşürülmesini istemek çok aceleci bir tutum olur. Türkiye ekonomisi AKP’nin iddia ettiği gibi kısa süreli bir türbülanstan geçmiyor, bir eksen kayması yaşıyor. Merkez Bankası’nın yüzde 5 diye hedeflediği enflasyon yüzde 20’lerin üstüne demir atması, faiz ve kur seviyesi bunun en büyük kanıtı. Mahşerin bu üç atlısını dizginlemeden bahar havası estirmek bedeli daha ağır olacak krizlerin önünü açabilir. Dünyada petrol fiyatlarının düşmesi, FED’in faiz artışını daha geniş zamana yayması gibi faktörler Türkiye’nin kısa süreli döviz sorununu çözmesinde etkili olsa da şahsi yorumum Rahip Brunson krizinin tatlıya bağlanması sıcak paranın önünü açan en önemli hamle oldu. Tabiki mevzu spekülasyona açıktır ama ABD Brunson’u almak için çok yönlü ve etkili bir abluka uyguladı. Ekonomik yaptırımlar ve muslukların kısılması en can alıcı kısımdı. Türkiye’yi adeta nefessiz bıraktı. Neticede kendisini bağlayan büyük laflar etmesine rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı dize getirdi ve Brunson uçağa bindirilip vatanına gönderildi.

Türkiye’de bir süredir Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinin güvenilirliği tartışılıyor. Muhalif çevrelerde hükümet baskısı ile ekonomiye yön veren rakamların makyajlanarak açıklandığı iddia ediliyordu. En son açıklanan Kasım ayı enflasyon rakamlarının ardından bu tartışmaya bürokrasiyi çok iyi bilen en aklı başında en sağduyulu isimlerinde katılması dikkat çekici. Zannediyorum Türkiye tarihinde TÜİK ilk defa bu kadar ciddi bir güven bunalımı yaşıyor. Faiz oranlarından tutunda işçiye memura ve emekliye verilecek zamma kadar her alanı etkileyen bu rakamların gerçek dışı olma ihtimali bile çıldırtıcı. Ama maalesef AKP iktidarının yargı kararlarından en küçük ihalelere kadar her alanı kontrol etme temayülü bu neticeyi doğurdu. Gerçek olmayan veriler üzerinden analiz yapmanın dayanılmaz ağırlığı üzerimizde olsa da alternatif bir bilgi kaynağı olana kadar TÜİK verilerini baz alarak yorum yapmak durumundayız.

Yunanistan ve Arthur Andersen örneği

Ekonomik verilerle oynamanın nasıl yıkıcı etkilerinin olduğunu yakın zamanda iki örnek ile tecrübe ettik. Birincisi tarihinin en ağır ekonomik krizinden çıkmak isteyen Yunanistan. Yunanistan Avrupa Birliği fonlarından istifade etmek ve yaptırımlardan kurtulmak amacıyla ekonomi verilerini hiç olmadığı kadar güzel gösterdi. Başlangıçta her şey yolunda gitti. Karşımızda Türkiye dahil Balkanlarda bir çok şirket satın alan ve bölgesel güç olmaya giden bir Yunanistan vardı. Fakat gerçeklerin böyle olmadığı anlaşılınca ülke nerede ise iflas etme noktasına geldi.

Enrongate Skandalı

İkinci örnek Amerika’dan. Arthur Andersen Skandalı. Enrongate adı ile anılan olayda dünyanın en büyük beş mali müşavirlik şirketlerinden Arthur Andersen, enerji devi Enron şirketinin bilanço bilgilerini değiştirmişti. Mahkemece de sabit görülen bu suç ortaya çıkınca uluslararası piyasalar, etkileri bugün bile devam eden bir kriz dalgasına maruz kaldı. Skandalın boyutlarının görünenin çok ötesinde olmasına rağmen piyasalara güvensizliğin bir noktada bitirilmesi için el birliği ile başka skandalların üstü örtüldüğü ise yaygın bir kanaattir. Zira A&A’nın ABD ve Avrupa’da çok geniş bir şirket pörtföyü vardı…

AKP günü ve seçimi kurtarmak adına böyle bir suçun parçası olmuşsa, eğer böyle bir şey varsa kaydıyla ‘Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkma gibi kötü bir huyu vardır’ sözünü Erdoğan başta olmak üzere hatırlamalı.

[Harun Odabaşı] 4.12.2018 [Kronos.News]

'Tabutu logosuz, naaşı memlekete ilaçsız gönderildi'

İspanya'da yayınlanan Eldiario Gazetesine röportaj veren merhum Öğretmen Gökhan Açıkkollu'nun eşi Mümine Açıkkollu, yaşadıkları süreci ayrıntılarıyla anlattı...

Mümine Hanım'ın verdiği röportajın tercümesi şöyle:

Bir devlet okulunda tarih öğretmeni olan Gökhan Açıkkolu, Temmuz 2016'da Türkiye'deki darbe girişiminden sonra tutuklandı ve 13 gün gözaltında tutulduktan sonra işkence sonucu öldü. Öldükten sonra eşi için işkence devam etti: Cenaze işlemleri, cenaze arabası, bir tabut ve eşini onuruyla defnetmek için bir yer ona çok görüldü. Hatta cenazenin defnedilene kadar bozulmaması için yapılması gereken tahnit işlemlerini yapmayı bile reddettiler.

"Kızım 7 yaşındaydı eşim vefat ettiğinde, şimdi 9 yaşında “ben ‘baba’ demeyi özledim” dediği zaman çaresiz kalıyorum”, diyor gözyaşları içinde Mümine Açıkkollu.

Gökhan Açıkkolu, on üç gününü gözaltında geçirdi. Henüz polis tarafından resmi bir ifadesi dahi alınmadan işkenceyle öldürüldü. Bir devlet okulunda tarih öğretmeniydi, ama Gülen hareketine yakın olması onu tehlikeli bir "hain" yapıyordu, bunun için ne yargılamalara, ne kanıtlara, ne ifadelere ne de diğer ‘önemsiz’ şeylere gerek yoktu. İşkence ölümünden sonra da devam etti: Cenaze işlemleri, cenaze arabası, bir tabut ve eşini onuruyla gömmek için bir yer ona çok görüldü. Hatta cenazenin defnedilene kadar bozulmaması için yapılması gereken tahnit işlemlerini bile reddettiler.

Kendisi de o dönem bir devlet okulunda öğretmen olan Mümine hanıma, eşinin cenaze töreni yapılmadan "hainler mezarlığına" gömüleceği söylendiğinde bunu reddetti. İşte o an ölümden sonraki işkence başlamış oldu. Üstelik, eşine atfedilen suçu devralmışçasına, kocasının tutuklanmasını emreden aynı savcı tarafından ifadeye çağrıldı. Eşinin dosyasından dolayı sorgulamak istiyordu: "Kocan darbe gecesi tanklara emir verdi" dedi. Vefatının üzerindense altı ay geçmişti.

Gökhan Açıkkollu'nun vefatından bir buçuk yıl sonra, 22 Şubat 2018'de Mümine hanım, kocasının çalıştığı okuldan arandı. Millî Eğitim Bakanlığı, gözaltındayken açığa alınan eşini görevine iade ediyordu.

Muhalefet bu garip durumu Meclis'e taşırken, hükümet yanlısı havuz medyası Mümine hanımı kocası gibi "hain" ilan ederek saldırmaya başladı. Hakkında açılan davada ise 31 Mayıs 2018 tarihine duruşma için gün verildi. Dehşete düşmüştü. İki çocuğuyla beraber Meriç nehrini geçerek ülkeyi terk etmeye karar verdi. Güvenlik endişesinden dolayı nerede olduğunu şu an söylemek istemiyor.

"Ağabeyim kendi elleriyle eşimin cesedini ilaçladı”

Açıkkolu ailesi İstanbul'da yaşıyordu ve Gökhan'ı oraya defnetmek istiyorlardı. Mümine hanım eldiario.es’e verdiği demeçte, ‘Eşimi İstanbul'da defnetmek istediğimiz taktirde cesedini bize vermeyip cenaze işlemleri yapılmadan 'hainler mezarlığı’na gömeceklerini söylediler. Henüz yargılama bile yapılmadığını söyleyerek bunu reddettiler. “O an kimsenin bize yardımcı olmak istemediğini anladık. Yukarıdan aldıkları emirleri yerine getirmek istiyorlardı”. diyor.

Bahsi geçen bu hainler mezarlığının amacını, zamanın İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı Kadir Topbaş şöyle tarif etmişti: “Bir yer ayıracaksınız ve vatan hainleri mezarlığı diyeceksiniz, geçenler lanet okuyacak. Her giden lanet okusun ve kabirlerinde yatamasınlar.” Bu işi en iyi yapansa yetkililerdi.

Onu, İstanbul'a yedi saat mesafede bulunan memleketi Konya’da defnetmeye karar verdiler. Yetkililer bu şartla cenazeyi aileye verdiler, ancak garip bir şekilde Gökhan Açıkkollu’nun boyuna orantısız biçimde çok büyük bir tabutla vermişlerdi. “Üzerinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi mührü olmayan tabut bulmaya çalıştık” dediler.
Gökhan öğretmen bunu da hak etmemişti çünkü...
Mümine hanım ağlayarak anlatıyor: “Çok acı verici zor bir durum. Vatanına, milletine bu kadar sahip çıkan, seven, hizmet etmeye çalışan bir insana yapılan bu muamele, bir tabutu bile çok görmeleri, ‘üzerinde Büyükşehir Belediyesi logosu olmamalı’ ifadeleri çok ağırdı''

Cenazenin ilaçlanması (tahnit) gerektiğini ama ilaçlama hizmeti de vermeyeceklerini söylediler. Yaz sıcağında yedi saatlik yol boyunca cenaze bozulmaya başlayacaktı. Kardeşleri “Madem öyle ilacın ismini verin, biz temin edelim ve kendimiz ilaçlayalım” deyince "Memurlardan biri gizlice ilacı vererek nereye nasıl enjekte edeceğimizi tarif etti. Ağabeyim kendi elleriyle ilaçladı eşimin cenazesini" diye ekliyor.

Kendi mezarını kazmak

Ebatları normal dışında çok büyük olan tabutu arabaya yükleyip Konya'ya doğru yola koyuldular. Köy muhtarından cenazenin defni için izin aldılar, ama mezar kazmak için iki ilçe belediyesinden kepçe talep etmelerine rağmen ikisinden de olumsuz yanıt aldılar.

“Ailem mezar kazımı için bir akrabamızın tanıdığından kepçe kiralayıp mezar yerini hazırladı. Cenaze namazı için imam da bulamadılar, namazı köy ahalisinden biri kıldırdı.''

“İki gün sonra, kaymakam ve ilçe savcısı köy muhtarını çağırıp bu cenazeden neden haberdar edilmediklerini sormuşlar. Muhtar daha önce hiçbir zaman cenaze için izin istemediğini söylemiş. Bu olayı duyduğumda zaman, -zaten acınızı yaşatmıyorlar, o acının üstüne tekrar be tekrar başka sıkıntılar yaşatıyorlar-, o kadar korktum ki o esnada Üstad Bediüzzaman Hz. döneminden çok daha zor zamanlardan geçtiğimizi ve (aynı Üstad’a yaptıkları gibi) eşimi kabrinden çıkarıp başka bilinmeyen bir yere götürecekleri aklıma geldi.” diyor.

Mümine hanım Ekim ayında yayınlanan bir KHK ile öğretmenlik mesleğinden ihraç edildi:
“Bir taraftan ev kredisi ödüyorduk. Evde erişte keserek, örgü örerek, bir şeyler yapıp satmaya çalışarak geçinmeye çalıştık. 24 Şubat’ta gözaltına alındım. Zaten sürekli diken üstünde yaşıyorduk. Her asansör sesinde her kapı çalınışında irkiliyorduk. Kızım bazen endişelenmemem için asansör sesini duyunca ‘Anne korkma bizim katta durmadı’ diyerek beni teselli etmeye çalışırdı. "Kızım 7 yaşındaydı eşim vefat ettiğinde, şimdi 9 yaşında “ben ‘baba’ demeyi özledim” dediği zaman çaresiz kalıyorum”, diyor gözyaşları içinde.

“İlaçlarını verdiğim gibi iade ettiler”

15 Temmuz 2016 Cuma günü Türkiye'de bir darbe girişimi yaşandı. Açıkkolu ailesi şehir dışındaydı, ancak çocuklarının okuduğu okulların Gülen Hareketi'ne yakın olduğu gerekçesiyle kapatıldığı haberini aldılar. Gökhan bey, kayıt parasını geri almak için tek başına İstanbul'a döndü. Ve her şey burada başladı.

Mümine hanım sabah saat yedide bilmediği bir numaradan arandı: “Eşiniz Terörle Mücadele Şubesi tarafından gözaltına alındı, bilginiz olsun” dediler ve telefon kapandı. Mümine hanım günler boyunca, Gökhan beyin nerede olduğunu bulmak için aynı numarayı arayıp durdu ama hiçbir cevap alamıyordu. Eşinin ismini bile sormadan sadece “Eşiniz iyidir, burada bakıyorlar” dediler. Sayılı günleri kalmıştı Gökhan Açıkkolu’nun.

En sonunda dördüncü gün eşinin nerede gözaltında tutulduğunu söylediler ve Mümine hanım eşinin ilaçlarını götürebildi. Eşi diyabet hastasıydı. “Eşimin vefatından sonra bu ilaçlarının hiç kullanılmadığını fark ettim çünkü ben nasıl verdiysem ilaçları aynı şekilde geri aldım.'' diyor.

“Evin altını üstüne getirmişlerdi.” diyor Mümine hanım. “Balkondaki saksılardaki toprakları topraklara varana kadar her şeyi yerlere saçmışlardı, ne bulmayı umuyorlardı bilemiyorum.”

Eşi tutuklanırken orada bulunan bir tanığın anlattığına göre, Gökhan bey avukat talep ettiğinde polis “Avukat tutamazsın, gerekirse biz sana avukat temin ederiz” diyor.

Türk makamlarının işkenceyi reddetmesine rağmen, aksine kanıtlayan çok sayıda delil var. Gözaltında bulunanların darp ve cebir raporları alınmak zorunda. Doktor kendisine “Darp var mı? diye sorduğu zaman Gökhan bey hem evde hem arabada darp edildiğini doktora anlatıyor ve bu ifadeler doktor raporlarında bulunuyor.

Gökhan beyin cenazesi teslim edildiğinde gözlükleri de kırılmıştı. Gözaltında beraber kaldığı Gürol Berber'in ifadesine göre, Gökhan beyin gözlüğü sorgu için nezarethane dışına çıkarıldığında darp neticesinde kırılmış:
''Etrafını saran 8-10 tane polis vardı. İçlerinden biri 'Neden yüzüme bakıyorsun?' diyerek vurmaya başlıyor. Yüzüne bakmayıp yere baktığında, 'Neden yere bakıyorsun? Yüzüme bak!' diye vurmaya başladılar. Yüzüne yüzlerce kez darbe alıyor Gökhan bey. Sonra yere yatırıp sırtına dizleriyle bastırarak kaburgalarına tekme atmaya başladılar''

Gözaltında tutulduğu 13 gün boyunca Gökhan Açıkkollu panik atak ve krizler yaşadı, bayıldı... Vücudunda şişlikler ve morluklar vardı... Göğsünde ve kaburgalarında ise dayanılmaz bir acı… Bunların hepsi doktor raporlarında var. Kaburgalarındaki ağrıdan dolayı ise hiç röntgen filmi çekilmedi, nihayet otopside kaburgaların kırık olduğu ortaya çıktı.

Bu yazı http://proderechos.org/ sitesinin katkılarıyla hazırlanmıştır.

Kaynak: https://www.eldiario.es/internacional/Morir-torturado-carceles-Turquia-condenada_0_841316162.html

[Samanyolu Haber] 5.12.2018

Hizmet-i İmaniye nedir? [Safvet Senih]

Şualarda On Beşinci Şua’nın sonunda Ahmed Feyzi Kul Ağabeyimizin, MÜCEDDİTLER  hakkında bir Takriznâme’si var. Orada diyor ki: “Her asır başında hadisçe geleceği müjdelenen dinin yüksek hâdimleri; mübtedi’  (bid’atçı, aslı dinde olmayan, dinin ruhuna aykırı bid’atları ortaya atan kimse)  değil, müttebidirler. (tâbî olan, ittiba eden kişilerdir).  Yani (dine) kendilerinden ve yeniden bir şey uydurup getirmezler, dine ait yeni hükümler ortaya koymazlar. Dinin ahkâmlarına ve esaslarına ve Muhammed Aleyhiselamın sünnetlerine harfiyyen uymak suretiyle dini takvim (en ideal hâle getirme) ve tahkim (sağlamlaştırma ve güçlendirme gayret, içinde olurlar)… Dinin hakikat ve asliyetini izhar… Dine karıştırılmak istenilen bâtıl, asılsız ve boş şeyleri kaldırma ve ve ibtâl… Dine gelen tecavüzleri red ve imhâ… İlâhi emirleri yerleştirme… İlâhi hükümlerin şerefini ve ulviyetini izhâr ve ilân ederler. Ancak genel tavır ve hâli bozmadan ve aslî ruhu rencide etmeden yeni izah tarzlarıyla zamanın anlayışına uygun yeni ikna usulleriyle ve yeni tevcihat (hitap şekilleri) ve tafsilat ile vazifelerini yerine getirirler.

Bu Rabbânî memurlar, fiilleri ve amelleriyle de memuriyetlerinin tasdikcisi ve isbatlayıcısı olurlar. İmanî değerlere bağlılıkta gösterdikleri kararlılık, sağlam duruş ve ihlâslarının aynası olma görevini bizzat îfa ederler. İman mertebelerini fiilen izhâr ederler. Muhammedî (S.A.S.) ahlâk ile tam ahlâklanan, Onun (S.A.S.) üslubu ve genel tavır ve tarzını ve hilyesinin (vasıflarının, özelliklerinin) hakîki olarak temsilcisi olduklarını gösterirler… Bunlar, doğrudan doğruya vahiy menbaı olan Muhammed Aleyhisselamın mânevi ilham ve telkinatıdır. Celcelûtiye ve Mesnevi-i Şerif ve Fütûhu’l-Gayb ve emsâli eserler, hep bu nevidendir. (…) Yani bu kudsî zatlar, o mânânın mazharı, aynası ve yansıtıcısı hükmündedirler. Risale-i Nur ve Tercümânına gelince, bu şanı yüce eserde şimdiye kadar emsaline rastlanmamış,  bir ulvî feyiz ve nâmütenâhî bir kemâl  mevcut olduğundan, hiçbir eserin nâil olmadığı bir şekilde İlâhî meşale ve hidayet güneşi, pırıl pırıl saadet olan Hz. Kur’an’ın feyizlerine vâris olduğu görüldüğünden; onun esası, tamamen Kur’an’a mahsus nur olduğu… evliyaullahın eserlerinden ziyade Peygamber Efendimizin (S.A.S.) nurlarının feyzini ve bereketini taşıdığı… Efendimizin (S.A.S.) ondaki hisse ve alâkasının ve kudsî tasarrufunun evliyaullahın eserlerinden ziyade olduğu ve onun mazharı ve tercümanı olan mânevi  zâtın mazhariyeti ve kemâlâtı ise o nisbette âlî ve emsâlsiz olduğu güneş gibi âşikâr  bir hakikattır.”

Evet bu tecdit vazifesiyle görevli olanlar, insanların seçimleriyle gelmezler, devletin atamasıyla vazifeye başlamış değillerdir. Onun için Üstad Bediüzzaman, “Vazifem bitmiş midir?” diye sorunca, Albay Hulusi Ağabeyimizin Barla Lâhikasındaki cevabî mektubunda belirttiği gibi onların vazifesi ancak vefatları ile sona erer… Onlar bir cami derneği başkanı değil ki, dernek üyeleri görevden  alsın veya Diyanet İşleri Başkanı değil ki, onları devlet bakanı vazifeden azletsin, bir partinin başkanı değiller ki, partinin delegeleri tarafından değiştirilsinler. Kendilerinin, görevden istifa etmeleri de mümkün değildir. Çünkü onlar Mücedditlerdir.

[Safvet Senih] 5.12.2018 [Samanyolu Haber]

Kara delik büyüyor, SGK iflasın eşiğinde [İlker Doğan]

Seçim yaklaştıkça iktidarın popülist vaatleri de artıyor. SGK, bu seçim öncesinde de siyasi malzeme olmaktan kurtulamadı. Hazırlanan yeni ‘torba kanuna’ göre asker ailelerine ücretsiz sağlık hizmeti geliyor. Yandaş gazeteler bunu ‘müjde’ olarak sunuyor. Geçtiğimiz yıl bütçeden aktarılan para 51.7 milyar liraya rağmen SGK’nın bütçesi 24.1 milyar TL açık vermişti. 2018 bütçe sunumunda ise açığın 34 milyar lirayı geçeceği belirtildi. Bu yıl bütçeden SGK’ya aktarılan para ise yaklaşık 150 milyar lira. İktidar, seçim malzemesi olarak kullanmaktan vazgeçmezse, SGK çok yakın bir zamanda emekli maaşlarını bile veremeyecek hale gelebilir.

Partili Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik en büyük suçlaması ‘SGK’yı batırmaktı. Bu iddiasını her seçim öncesinde miting meydanlarında dillendirdi. Erdoğan’a göre Kılıçdaroğlu, SGK genel müdürlüğü yaptığı dönemde kurumu batırmıştı. Hatta Çalışma ve Sosyal Politikalar Bakanı Jülide Sarıeroğlu da geçtiğimiz yılki bütçe açığından CHP liderini sorumlu tutmuştu! Kemal Kılıçdaroğlu, 1992 ve 1999 yılları arasında 7 yıl bu görevde bulundu. Kemal Kılıçdaroğlu görevi bıraktığında kurumun bütçe açığı 2 milyar liranın biraz üzerindeydi. Peki bugün bütçe açığı ne kadardır dersiniz?

KARA DELİK HER GEÇEN YIL BÜYÜYOR

Sosyal güvenlik sistemindeki kara delik AKP iktidarı ile birlikte her geçen yıl büyüdü. Kurum bütçeden her yıl aktarılan milyarlarca lira ile ayakta tutuluyor. Öyle ki, eğer bugün itibariyle bütçeden para aktarılmazsa, bir ay sonra emekli maaşlarını, ilaç parasını ve tedavi giderlerini ödeyemeyecek halde. AKP, 2002’de iktidara geldi. 2003 yılında bütçeden SGK’ya bir yılda aktarılan toplam kaynak 15 milyar 884 milyon liraydı. Ancak bu rakam yıllar itibariyle arttı.

2018 İÇİN BEKLENEN BÜTÇE AÇIĞI 34 MİLYAR LİRA

CHP Ankara Milletvekili Murat Emir, Başbakanlık İletişim Merkezi’ne (BİMER) bütçeden SGK’ye son 10 yılda yıllar itibariyle ne kadar para aktarıldığını sormuştu. BİMER’den gelen yanıtlara göre, SGK’ya bütçeden yapılan transferler her yıl düzenli olarak arttı. Buna göre, bütçeden SGK’ya 2012’de 58.7 milyar, 2013’te 71.2 milyar, 2014’te 77.3 milyar, 2015’te 79 milyar, 2016’da 108 milyar, geçtiğimiz yıl ise 128 milyar para aktarıldı. Ancak bu kadar para aktarılmasına rağmen kurum her yıl ardan oranlarda açık verdi. 2015’te 11.4 milyar lira olan bütçe açığı, bir yıl sonra 20,6 milyar liraya, geçtiğimiz yıl ise -aktarılan 128 milyara rağmen- 24,1 milyar liraya yükseldi. 2018’de ise SGK finansman açığının tarihi zirve yaparak yüzde 29’luk bir artışla 34 milyar liraya çıkacağı 2018 bütçe sunumunda açıklandı.

2019’DA 185 MİLYAR AKTARILACAK

2018 bütçesinde ise 135.6 milyar lira aktarılması öngörülmüştü SGK’ya.  Ancak hesaplar yine tutmadı. Bakanlığın sunumuna göre bu yılın sonunda rakam 149 milyar liraya çıkacak. 2019 bütçesinde ise SGK’nin 47 milyar lira açık vermesi bekleniyor. Gelecek yıl, bütçeden kuruma aktarılacak para ise 185 milyar lira olarak açıklandı. SGK’nin 2018 yıl sonunda 384.6 milyar lira olması tahmin edilen bütçesi de gelecek yıl 462.3 milyar liraya çıkacak.

İŞSİZLİK ARTIYOR

Yandaş gazeteler, ‘torba kanuna’ göre artık işsizlere daha kolay maaş verileceğini yazıyor. Nasıl ve nereden verecek? Kurumun resmi verilerine göre, SGK’nin mali bütçe gelirgider arasındaki dengesizlik kronik hale geldi. Açığı her geçen yıl daha da büyüyen bir kurum SGK. Açığı kapatmak için bütçeden aktarılan pay da her yıl katlanarak artıyor. Ancak iktidar, iflasın eşiğindeki kurumu siyasi malzeme olarak kullanmaktan çekinmiyor. SGK’nin mali gelir gider dengesinin bozulması işçiler, emekliler ve sağlık işletmeleri açısından sıkıntılı günlerin geleceğinin haberini veriyor.

Sayıştay: Kurum iyi yönetilmiyor

Sayıştay’ın 2017 yılına dair denedim raporları geçtiğmiz aylarda yayınlandı. Raporlarda kamu idarelerine yönelik çok sayıda eleştiri yer alıyordu. En fazla eleştiri alan kurum ise SGK olarak kayıtlara geçti. Tam 64 hata tespit edilmişti raporlarda. Örneğin 369 kişiye öldükten sonra da aylık ödenmeye devam edildiği belirtiliyordu. Ayrıca sigortasız işçi çalıştıran patronların teşviklerden yararlanmaya devam ettiklerine dikkat çekildi raporlarda. Ve daha bir çok yönetimsel hatalar sıralanmıştı.

Sayıştay’ın 2016 yılı denetim raporunda ise SGK’nın hesaplarının tam ve doğru tutulmadığı tespitinde bulunulmuş ve şu ifadeler kullanılmıştı: “İdari takip sürecini tamamlamış ve henüz tahsil edilememiş alacak dosyalarının icrai takip için hukuk birimlerine intikal ettirilmemesi, hukuk birimlerince bazı dosyaların HUYAP sistemine girilmemesi, (…) nedenleriyle; hesaplarının gerçek durumu tam ve doğru olarak yansıtmadığı görülmüştür.”

[İlker Doğan] 5.12.2018 [TR724]

Devlet neden bu kadar acımasız? [Dr. Serdar Efeoğlu]

Tam mahiyetini belki de hiç öğrenemeyeceğimiz 15 Temmuz darbe teşebbüsü, devletin hukuku ayaklar altına alan “acımasız” yönünü bir kez daha ortaya çıkardı. Darbeyle hiçbir ilgisi olmamasına rağmen yüzbinlerce insan bir gecede “terörist” ilan edildi.

Bu süreçte yaşanan işkenceler korkunç boyutlara ulaştı. Baba bulunamayınca anne, anne baba bulunamayınca çocuklar, akrabalar gözaltına alındı, mahkûmiyet kararları verildi.

“Beraat-ı zimmet asıldır” kaidesi yerine gazeteler ve internet sitelerinde binlerce kişi fotoğraflarıyla ilan edilerek bir “toplumsal linç” ortamı oluşturuldu.

Bu aşamada pek çok kişi de şu soruyu sordu: Devlet nasıl bu kadar acımasız olabilir? Hukuku ayaklar altına alarak suçlu suçsuz ayırımı yapmadan bebekleri bile nasıl hapse gönderebilir?

Osmanlı’dan günümüze kadar devletin bu acımasız ve masum-suçlu ayırımı yapmadan binlerce kişiyi açlığa, yokluğa, ölüme mahkûm ettiği pek çok örnek bulunuyor ve ne yazık ki “baba” olarak görülen devletin acımasızca “şiddet” uyguladığı bu olaylar tarihimizde önemli bir yer tutuyor.

İşte Celâli İsyanları da bu olaylardan birisi. Yüz elli yıl kadar devam edip Anadolu’yu kasıp kavuran bu olaylarda insanımız devletin “suçlu suçsuz ayrımı yapmadan kuvvet ve şiddete” başvuran yönünü çok acı bir şekilde yaşamıştı.

CELÂLİ NE DEMEK?

“Celâl’e mensup” anlamına gelen Celâli ifadesi ilk defa Yavuz’un Mısır seferi sırasında Bozok (Yozgat) bölgesinde Celâl adlı bir kişinin isyanı için kullanılmış ve daha sonra Anadolu’da 17. Yüzyılın sonuna kadar görülen isyanların genel adı olmuştur.

İsyanlar Safevi-Osmanlı mücadelesinden kaynaklanan Şii-Alevi Türkmen gruplarının isyanı şeklinde başlamış, fakat zamanla “çok farklı” gayrimemnun kişi ve kitlelerin isyanına dönüşmüştür.

İsyanların başında genellikle daha önce devlet hizmetinde bulunmuş, ancak “zulme veya haksızlığa uğramış” kişiler yer almış, devlet idaresinden memnun olmayan binlerce kişi de kendilerine destek vermiştir.

İsyanlarda sadece Alevi Türkmen kitle yer almamıştır. Bu nedenle Celâlileri yalnızca bir mezhep veya etnik grubun tepkisi şeklinde değerlendirmek yanlıştır. Zaten asilerin içinde Sünni halk kitleleri ve medrese öğrencileri yani suhteler de yer almıştır.

İSYANLAR NEDEN ÇIKTI?

İsyanların çıkmasında çok farklı nedenler etkili olmuş, dönemin şartları ve çeşitli olaylar isyanları körüklemiştir. Başlangıçta Safevi etkisiyle genellikle Alevi Türkmenlerin isyan ettikleri görülmektedir. Ancak dini sebepler yanında adem-i merkeziyetle yaşayan Türkmenlerin merkeziyetçi yapıya tepkileri de etkili olmuştur.

16.Yüzyılda Avrupa ve Osmanlı coğrafyasında yaşanan hızlı nüfus artışı, coğrafya keşifleriyle ipek yolunun önemini kaybetmesi, Amerikan gümüşünün illegal olarak piyasaya girmesiyle paranın değerini düşmesi ve “züyuf” akçenin yaygınlaşması, isyanların ekonomik nedenlerini oluşturmuştur.

Bunların yanında tımar sisteminin bozulmasıyla köylünün toprağını terk ederek “çiftbozan” olması, işsiz gençlerin medreselere dolması, rüşvetin yaygınlaşması, ehl-i örf denilen mahalli yöneticilerin halka karşı haksız ve yanlış uygulamaları da isyanlarda etkili olmuştur.

Anadolu’da otoritenin bozulmasıyla eşkıyalık artmış, “büyük kaçgunluk” denilen bu dönemde halk büyük şehirlere göç etmek zorunda kalmıştır.

Bu durum köylü, eski tımar sahibi, medrese öğrencisi gibi çok farklı grupların “gayrimemnun” olmasına yol açtı. Harpten kaçan “başıbozuk” askerler bunlara katıldığı gibi görevden alınan veya haksızlığa uğrayan devlet görevlileri de bu gruplara lider olarak devlete isyan ettiler. Özellikle uzun süren İran ve Avusturya savaşları asilerin güçlenmesine yol açtı.

Bu isyanlar içinde en meşhurları eski bir sekban ve subaşı olan Karayazıcı, ondan sonra isyanı devam ettiren kardeşi Deli Hasan, yine sekbanlıktan gelen Tavil Ahmet, amcası Canbolatoğlu Hüseyin Paşa’nın intikamını almak için isyan eden Canbolatoğlu Ali, eski bir mütesellim olan Kalenderoğlu ve II. Osman’ın kanını dava ederek ayaklanan Abaza Mehmet Paşa ile Sultan İbrahim devrinde isyan eden Sivas valisi Varvar Ali Paşa’dır.  Bu örnekler isyanların liderlerinin genellikle devlet görevlilerinden çıktığını göstermektedir.

Celâli liderlerinin bazıları da Ağaçtan Piri, Tanrıbilmez, İnciryemez, Kabresığmaz, Kâfir Murat ve Domuzoğlan gibi tuhaf isimler taşıyorlardı.

Bu liderlerin bir kısmı hükümdar gibi davranarak ele geçirdikleri şehirlerde adlarına hutbe okutup para bile kestirdiler. Ama hiçbirinin yeni bir devlet kurabilecek bir ideali ve potansiyeli yoktu.

KUYUCU MURAT PAŞA

Osmanlı devlet adamları isyanların asıl nedenlerini araştırıp çözmek yerine “kuvvet ve şiddet” yolunu seçtiler. Yönetim ve fetva makamı, isyanları “hurûc ale’s-Sultan” yani meşru hükümete karşı isyan şeklinde yorumladılar ve suçlu suçsuz ayrımı yapmadan binlerce insanı topyekûn yok etme yoluna gittiler.

Celâlilere karşı çok ağır şiddet uygulayan kişilerin en meşhuru Kuyucu Murat Paşa’dır. Bir Hırvat devşirme olan Murat Paşa, Yemen beylerbeyi iken haksız yolla servet edindiği iddiasıyla görevden uzaklaştırılmış ve malları müsadere edilmişti. Ancak sonradan affedilerek I. Ahmet devrinde Sadrazam tayin edildi ve görev süresi daha çok Celâlilerle mücadelelerle geçti.

Kaynaklarda Paşa’nın Nakşibendi olduğu, hacca gittiği, Halid b. Velid’in bir kılıcını yanından hiç ayırmadığı belirtilmektedir. Paşa’nın dindar kişiliğine karşılık Osmanlı devlet nizamına son derece bağlı olması, Celâlilere karşı ifrata varan yanlış uygulamalara başvurmasına ve 60.000-70.000 kişiyi öldürtmesine yol açmıştır.

Bir rivayete göre “Kuyucu” lakabının İran seferinde kuyuya düşerek esir olmasından dolayı verildiği belirtilse de genellikle Celâlileri suçlu suçsuz ayrımı yapmadan öldürttükten sonra defnedilmelerine izin vermeyerek cesetlerini kuyulara doldurtmasından dolayı verildiği görüşü kabul görmektedir.

Paşa’nın icraatlarına örnek olarak Naima Tarihi’nde şöyle bir olay nakledilir: Asilerin yanında bir çocuk bulunur ve Paşa yanındaki askerlere çocuğun öldürülmesini emreder. Ancak askerler bir masuma kıyamayacaklarını söylerler. Bunun üzerine Murat Paşa, “asinin çocuğu da asidir” diyerek çocuğu kendi elleriyle boğar ve kuyuya atar.

1609’da Sultanahmet Camii’nin temeli atılırken Paşa da merasimde yer almış ve 1611’de doksan yaşında vefat etmiştir.

NEDEN SORGULANMIYOR?

1550’lerde başlayan Anadolu’da yoğunlaşan Celali isyanları zaman zaman önemini kaybetse de 17. Yüzyıl sonuna kadar devam etti.

Devlet, genellikle ilk adım olarak asi liderlerini bir makam teklif ederek kendi safına çekmeye çalıştı. Daha sonraki adımda ise şiddetli bir şekilde “tedip” etmeyi tercih etti.

İsyanların uzun sürmesinin önemli bir nedeni devletin kuvvet ve şiddet yoluyla Anadolu’da otorite kuracağına inanmasıydı. Sosyal bir patlama olan isyanlara karşı bu “sığ” bakış açısı, Anadolu’nun harap olmasına yol açtı.

Ne yazık ki Osmanlı tarihinin bir dönemini çok ciddi şekilde etkileyen Celali isyanları yeterince incelenmemiş, bu konuda ilk çalışmaları yapan Mustafa Akdağ’dan sonra tarihçilerce kapsamlı çalışmalar yapılmamıştır.

YÖK Ulusal Tez Merkezi verilerine göre 1987’den 2018’e kadar doğrudan Celâlileri ele alan sadece beş yüksek lisans tezi hazırlanmış ve bir tane bile doktora tezi yapılmamıştır.

EN KOLAY YÖNTEM ŞİDDET

Celali isyanları örneği devletin Anadolu’yu mahveden böyle geniş çaplı bir hadiseyi etraflıca inceleyip çözmek yerine şiddetle bastırmayı tercih ettiğini göstermektedir.

Dönemin idarecileri en kolay yol olan “şiddet” yolunu tercih etmişler ve suçlunun yanında suçsuz binlerce insanı da katletmişlerdir. Bunu yaparken de devletin kutsallığı söylemi önemli bir hareket noktası olmuş, otoritenin yanlışlarına karşı isyan etmeleri göz ardı edilerek binlerce kişi “hain” ilan edilmiş ve sonrakilere ibret olması için de topluca cezalandırma yoluna gidilmiştir. Bu durum halkın devletten soğumasına da yol açmıştır.

Bugün, 15 Temmuz’dan sonra başta Hizmet Hareketi olmak üzere bütün muhalif kesimlere karşı uygulanan ve bebekleri hapse göndermeyi meşru görecek kadar hukuktan uzaklaşan siyasetin izlerini yüzlerce yıl önce bile görmek gerçekten düşündürücüdür.

Elbette böyle problemlerin önemli bir çaresi, devletin yaptığı bu tür yanlışlarla yüzleşmesidir. Ama bu düşünceleri savunan Ahmet Altan, Mümtaz’er Türköne, Şahin Alpay gibi yazar ve gazetecilerin başlarına gelenleri gördükten sonra bu yüzleşmenin çok yakın bir dönemde gerçekleşmesi bir hayal gibi gözükmektedir.

Kaynaklar: M. İlgürel, “Celâli İsyanları”, TDV İA, C. 7; M. Akdağ, “Celâli İsyanlarının Başlaması”, TAD, C. 4, S. 1; “Celâli İsyanlarından Büyük Kaçgunluk”, TAD, S. 2-3; F. Acun, “Celâli İsyanları”, Türkler, C. ; Ö. İşbilir, “Kuyucu Murat Paşa”, TDV İA, C.  26.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 5.12.2018 [TR724]

Osmanlı’ya bütüncül bakış (2) [Prof. Dr. Osman Şahin]

Bediüzzaman’a göre Osmanlı….

Bediüzzaman Hazretleri, Osmanlı’dan bahsederken, hep alemi İslamın bayraktarı olarak ele almaktadır.  Beşinci Şua’ya aldığı bir hadisi şerifi yorumlarken ise şu açıklamaları yapmaktadırlar: “Rivayette var ki, “Ümmetim istikametle gitse, ona bir gün var.”  Yani فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ âyetinin sırrıyla, bin sene hâkimâne ve mükemmel yaşayacak. Eğer istikamette gitmezse, ona yarım gün var. Yani, ancak beş yüz sene kadar hâkimiyeti ve galibiyeti muhafaza eder. Allahu  a’lem; bu rivâyet kıyametten haber vermek değil, belki İslâmiyetin galibâne hâkimiyetinden ve hilâfetin saltanatından bahseder ki, ayn-ı hakikat ve bir mu’cize-i gaybiye olarak aynen öyle çıkmış. Çünkü hilâfet-i Abbâsiyenin âhirinde, onun ehl-i siyaseti istikameti kaybettiği için, beş yüz sene kadar yaşamış. Fakat ümmetin heyet-i mecmuası ise, istikameti kaybetmediğinden, hilâfet-i Osmaniye imdada gelip bin üç yüz sene kadar hâkimiyeti devam ettirmiş. Sonra Osmanlı siyasiyyunları dahi istikameti muhafaza edemediğinden, o da ancak (hilâfetle) beş yüz sene yaşayabilmiş. Bu hadîsin mu’cizâne  ihbarını, hilâfet-i Osmâniye kendi vefatıyla tasdik etmiş.”

Üstad Hazretleri, Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar ümmetin heyet-i mecmuasının istikameti kaybetmediğini ve Osmanlı sayesinde, ümmetin galibane hakimiyetinin, devam ettiğini haber vermektedir. Osmanlı idarecileri, son dönemlerinde, istikameti kaybettikleri için, kader, Osmanlı Devleti’nin de yıkılmasına fetva vermiştir.

Osmanlı’da Kardeş Katli

Üstad Hazretleri, Osmanlı Devleti’nin bu müstesna yerine dikkat çekerken, Osmanlı Devleti’ndeki bazı menfi uygulamalara da dikkat çekmeyi ihmal etmemişlerdir. 23. Lema’da ve 30. Lema’da “hâkimiyetin en esaslı hassası istiklâldir, infiraddır. Hattâ hâkimiyetin zayıf bir gölgesi, âciz insanlarda dahi, istiklâliyetini muhafaza etmek için, gayrın müdahalesini şiddetle reddeder “ hakikatını izahını yaparken şu tesbiti yaparlar: “Çok padişahlar, bu redd-i müdahale haysiyetiyle mâsum evlâtlarını ve sevdiği kardeşlerini merhametsizce kesmişler. Demek, hakikî hâkimiyetin en esaslı hassası ve infikâk kabul etmez bir lâzımı ve daimî bir muktezası istiklâldir, infiraddır, gayrın müdahalesini reddir.” Fakat bu menfi uygulamalar, Osmanlı Devleti hakkında verdikleri umumi hükmü değiştirmemektedir.

Kardeş Katli ile ilgili kanun, aynı zamanda Üstadın Emirdağ Lahikasında, ifade ettikleri adalet-i izafiye karşısında, her zaman doğru olan adâlet-i mahzaya aykırı düşmektedir. Bu yüzden, bu kanunu, kuru kuruya savunmak kolay değildir. Hele bu kanunun, bir de su-i istimal edilerek ve yine birilerinin yönlendirmesiyle yapılan, yanlış uygulamalarını savunmak, hiç mümkün olmayacaktır.

Manevi yönden donanımlı ve hakiki dindar olan bu padişahlar neden böyle bir yola girmişlerdir ?

Bu hususu anlayabilmek için, o dönemdeki insanları ve niyetlerini, anlamaya çalışmak hayati bir öneme sahiptir. Bediüzzaman Hazretleri, Mektubat’ta Hakikat Çekirdeklerinde, Osmanlı Devletinin yıkılışını değerlendirirken şu tesbitleri yapmaktadırlar: “Eskidenberi î’la-yı kelimetullah ve beka-yı istiklaliyet-i İslam için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhde ile kendini yekvücud olan âlem-i İslama fedaya vazifedar ve hilafete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslamiye felâketi, âlem-i İslâmın saadet  ve hürriyet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir.”   Fethullah Gülen Hocaefendi de aynı hakikatı ifade ederler. Ona göre: “Osmanlı’nın büyüklüğe yürümesindeki asıl sâik, i’lâ-yı kelimetullah aşkı ve dini ihya sevdasıdır. Osmanlı Devleti’nin temel gayesi î’la-yı kelimetullah ve beka-yı istiklaliyet-i İslamdır ve bu uğurda kendilerini İslama feda etmeye vazifeli görmüşlerdir.”

Hadisi şeriflerde, âdil meliklerin makamının, çok yüksek olduğundan bahsedilmektedir. Güç ve kuvveti ele geçiren insanlar, eğer gerekli keyfiyet ve donanıma sahip değillerse, ekseriyet itibarıyla bu imkanı menfaatlerine hizmet için kullanmışlardır. Bu hususda, kendini aşabilmiş ve bu imkanları hakkın ikamesi için kullanabilen melikler ve idarecilerin sayısı istisna denebilecek kadar az olmuştur. Bundan dolayı âdil melikler çok değerlidir ve hak katındaki dereceleri de çok yüksektir. Bu özelliklere sahip Hulefayı Raşidin efendilerimizden sonra, Emevi ve Abbasi’de böyle idareciler, az sayıda görülebilmektedir. Bu hususta Osmanlı Devleti, bir istisna oluşturmaktadır. Ekseriyeti itibarıyla baştakiler, bu keyfiyeti ihraz edebildikleri için Osmanlı Devleti, yeryüzünde, en azından dört asır boyunca, eşine ender rastlanır bir adaleti teessüs edebilmişlerdir.

Pozitivist düşüncelerin hakim olduğu bir dünyada yaşayan, bugünün insanları için, yeryüzünde bir toplumun  ekseriyetinin ve hele de başlarındaki idarecilerinin, böyle bir âli gaye etrafında birleşmiş olabileceklerini anlamak ve kabul edebilmek kolay değildir. Tarih hakkında, yazılan ve çizilen şeylerde kullanılan kaynakların, ekseriyetinin, maneviyattan uzak ve İslam medeniyetleri hakkında garazlı ve şartlı  bakış açısına sahip, batı dünyası menşeli olduğu da nazara alınacak olursa, denebilir ki bu hususu idrak, neredeyse imkansız hale gelmektedir.

Buna binaen, bu arıza ile malül tarih yazarlarına göre, Osmanlı’nın icraatları ve fetihleri arkasındaki temel saik, savaşlardan elde edilen ganimet gibi maddi sebeplerdir. Yine, bu husus idrak edilemediğinden dolayı, onlara göre, devletlerin başına gelen bütün idareciler, menfaat düşkünü, bu uğurda zülmeden ve başkalarının haklarını, bu uğurda gasp eden zalimlerdir. Daha başlarken, bütün yöneticiler, onların yaklaşımı içerisinde ademe mahkum edilmişlerdir. Böyle bir çarpık anlayışa sahip olan insanların, doğru bir tarih yorumu, ortaya koyabilmeleri mümkün olamayacaktır.

Osmanlı değerlendirmeleri ve bütüncül bakış kahramanları hakkında önemli bir kaç hatırlatma…

İşte bu noktada, hadiselere bütüncül yaklaşabilmek, önem kazanmaktadır. Bu bakış açısıyla, tarihi yorumlayacak insanlar, içinde bulundukları zaman diliminin kayıtlarından sıyrılabilmeli ve yorumunu yaptıkları zamana giderek, o zaman dilimindeki insanları ve onların kültürlerini çok iyi anlayabilmeliler ki, verdikleri hükümlerinde isabet kaydedebilsinler. Aksi takdirde, verdikleri yanlış hükümlerle, tarihte yaşamış o insanların hakkı gasp edilmiş, hakikate karşı zülmedilmiş ve onların fikirlerine değer veren kitleler, aldatılmış olacaktır.

Ayrıca bütüncül bakış açısını, hadiseleri detaylı bir şekilde ele alma olarak anlamamak lazım. Bu bakış açısına göre, olayların sadece bir kaç yönüyle değerlendirilmesi değil, bütün boyutlarıyla ele alınabilmesi, hadiselerin fizik boyutunun yanında, metafizik boyutları da olduğunun farkında olarak,  hadiseleri, günümüz şartları ve bakış açısıyla değil, zamanda yolculuk yaparak, olayların gerçekleştiği ortamın, zamanın, kültür ortamının, insanların değer yargılarının, niyetlerinin vs. anlaşılarak yorumlanması gerekmektedir. Maalesef, günümüzde hadiseleri, bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirebilenlerin sayısı  çok azdır. Bugünkü akademisyenlerin ve düşünürlerin, ekseriyetinin ve belki de tamamına yakın, buna muvaffak olamadıkları görülmektedir. Buna binaen, hadiselere bütüncül bakabilen şahsiyetlerin, ortaya koydukları prensipler ve vardıkları hükümler, büyük öneme sahiptir. Bunlar, yanlışlara düşmemek için, deniz fenerleri gibidirler.

Ayrıca günümüzde, Siyasal İslamcılar’ın, Osmanlı’yı menfaatlerine alet etmeleri, Osmanlı’ya cephe almamızı gerektirmez. Nasıl ki, aynı Siyasal İslamcı’lar, İslam dinini ve değerlerini de, amaçlarına hizmet etmeleri için, su-i istimal etmektedirler. Bu su-i istimallerden dolayı, bizim İslam’ın güzelliklerini anlatmamıza bir engel yoktur.

Osmanlı değerlendirilirken, meseleye etraflıca bakabilme açısından önceki yazılara bakılmasının, faydalı olacağını düşünüyorum. Önceki yazılar, aynı zamanda, Osmanlı’ya bütüncül bakış’ın alt yapısını oluşturmaktadırlar. O yazılarda, hadiselere bütüncül bakış, devletin kutsallaştırılmaması gerektiği, tarihi yorumlamadaki zorluklar, Cemel ve Sıffın hadiselerinin yorumu, bugün için İslam devlet eliyle mi temsil edilmeli gibi konular, işlenmiştir. Yazılar birbirlerinin devamı mahiyetindedir.

Sonraki yazıda, kardeş katli konusuna devam edelim inşaAllah…

[Prof. Dr. Osman Şahin] 5.12.2018 [TR724]

Hey Patron! [Naci Karadağ]

Yaşananları aslında benden çok daha iyi biliyorsun ama ülkeyi çepeçevre kuşatan alevin sana dokunmayacağını umarak endişeyle izlediğini biliyorum. Öyle olmasa, yardımcını arayıp, “Şu tibittırda bir şeyler paylaşmak lazımmış. Yoksa bize de çökebilirlermiş” demezdin.

Hani yardımcın sana, “Tibıttır ne patron? Twitter mi?” diye sormuştu da sen “Ha eve ne haltsa o işte” demiştin.

Sonra, çizdirdiğin en fazla yüz bin liralık imar planının geçersiz olduğunu öğrenmiştin yerel yönetimden, ancak onların gösterdiği mimarlık ofisine çizdirerek onaylatabileceğini de… Milyon istemişlerdi, vermiştin hatta içinden lanetler okuyarak. Ve paylaşmıştınız “tibıttırda” şirketçe demokrasi nöbeti ‘selfi’lerinizi de yine işe yaramamıştı. Rakibiniz, tank önünde hatıra resmini “Feys”e yükleyince sizden bir adım öne geçmişti ya hani…

Evet sen… Sıranın sana geleceğini biliyorsun değil mi?

Bugün şeytanlaştırılanların üzerine çökme işi bitince yeni şeytanlara ihtiyaç duyulacağını ve ‘Yeni Türkiye’ devletin bekasının bu şeytanlaştırma üzerine inşa edileceğinin çok idrakinde olmayabilirsin. Yeni şeytan, yeni rant demek anlamına gelecek zira.

Bugün bir şekilde cemaat ile ilişkilendirilip çökülen koca koca sanayicilerin işi bitince yeni şeytanlar ve yeni kurbanlara ihtiyaç olacak. Çark böyle dönmek zorunda zira…

Telefonda ağlaman da çok anlam ifade etmeyecek, nihayetinde “kucağımıza gelecekler” sözü senin için de geçerli olacak.  Ve sen kırk yıllık arkadaşını arayıp, “senden ne kadar istiyorlar?” diye soracaksın. O da anlatacak sana sesi ufaktan tir tir titreyerek…

Varsa eğer elinde medya. Ergenekon’a sonuna kadar koltuk çıkman da işe yaramayacak, günün şeytanlaştırılanlarını taşlaman da, başka türlü yıkama yağlamaların da işe yaramayacak. İster köşe yazarın boylu boyunca önüne yatsın güçlünün, ister manşetlerin havuzun suyuna istediği kadar efsunlu klor katsın, fark etmeyecek.

Bir gün seninle ilgili bir haber de servis edilecek. Mesela, PKK terör örgütüyle bağlantın kurulacak. Şeytanlaştırılan Kürtler ile işbirliği yaptığın, Doğu’yu, Güneydoğu’yu senin karıştırdığın filan. Adamlarının kellesini birer birer isteyecekler. O zaman bağırış çağırışları da fayda etmeyecek omurgasız gazetecilerinin.

Yarının şeytanı Kürtler olacak belki. Önce siyasilerine çullanacak havuz medyası ve iktidar hukuku, ardından Kürt işadamları… Kürt aydınları vs… Sırayla girecekler iktidar bıçağının altına. Hiç öyle ‘tanıdığım var, dostum var’ diye kendi kendini de teselli etme. Dostluğun, akrabalığın işe yaramadığını şu günlerde görüyorsun işte. Adam, ‘Hainler Mezarlığı’ yapıyor, ertesi gün damadının şirketine çöküp içeri alabiliyorlar gördüğün gibi. Ya da “bağırta bağırta çıkartacağız hepsini” diye hönküren kişileri bile bağıra çağıra hain ilan edip derdest etmek için arıyorlar işte. ‘kripto’ kelimesini çok duyacaksın daha. Kimin kriptosu olduğun önemli olmayacak zaten.

Sonra “Gezici” patronlara, aydınlara, gazetecilere, yazar, çizerlere sıra gelecek… Ardından Alevi ya da başkaları… Çok önemli değil.

Bak ‘Mehdi Hoca’ bile kedicikleriyle miyavlayıp, ciyaklamasını yükseltmişti korkudan ‘sıra bana mı geliyor’ endişesiyle… Onlar belki listenin altlarında olmanın lüksünü yaşadılar bir süre…

Ancak makus talihlerini yenemediler… Şu anda nasıl yaparız da sıyırırız telaşıyla onlar da cemaate saydırıp kurtarabileceklerini zannediyor, zavallılar!

Millete hiç kızmaya hakkın yok patron. Onlara dokunmadan çok fazla ses çıkarmayacaklarını sen de çok iyi biliyorsun. Tıpkı şimdi sana dokunmadıkça sesini çıkarmadığın gibi.

Senin anlayacağın patron, galiba artık ne yaparsan yap seni bekleyen akıbetten çok fazla kurtulma şansın yok. Bu saatten sonra demokrasi, hukuk, yatırım özgürlüğü vs. gibi kavramların sadece aşağılama, küfür ve alayla karşılık bulacak.

İster soy ismin Demirören olsun, ister Doğan, ister Ülker, ister Eczacıbaşı, istersen Koç. Fark etmeyecek patron hiç fark etmeyecek…

‘Üzgünüm’ diyemeyeceğim patron çünkü üzgün değil çok üzgünüm çok! Bir milletin toplu halde yuvarlandığı felaket çukuruna bu kadar gönüllü koşmasına az üzülmek yetmez zira!

[Naci Karadağ] 5.12.2018 [TR724]

Gücün kaynağı diskur – “Fetö” kavramı üzerine [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye’de rejim, diskur üzerinde oturuyor. Diskur ise “Feto” kategorisi üzerinde! Yani, bugünkü rejim, kendi diskurunu (dilini, anlatısını, söylemini) insanlara kabul ettirdiği ölçüde konsolide oluyor. Bu dilin temeli ise, “Feto”. Kullanılan dili belirleyen iktidar, en büyük gücü elinde bulunduruyor demektir. Mesela Hitler, Yahudilerin “aşağılık ırk” olduğunu Alman toplumuna kabul ettirerek, korkunç Holokost’u, yani Yahudi soykırımını gerçekleştirdi. Almanları bu ırkçı nefret söylemine alıştırmak için medyayı kullandı. Stalin rejim muhaliflerini yok etmek için onları vatan hainliği ile itham etti ve bunun Sovyet toplumuna yerleşmesi için Komünist partisini, yani ülkenin yönetiminde bulunan tek partiyi ve onun diktatörlüğünün tüm olanaklarını seferber etti. Hedefteki muhalifler ve etnik gruplardan 2. Dünya Savaşı’nda üstün hizmetlerinden dolayı madalyaya layık görülenleri bile fişlendi, hain ilan edildi ve madalyalarına el kondu! Yani savaşta canını riske atmış Sovyet vatandaşlarının hain olduğuna insanlar inandırıldı. Böylelikle Sibirya’daki çalışma kamplarına gönderilirlerken toplumun büyük bir çoğunluğu yapılanın “olağan” olduğunu düşündü. Hitler rejiminin Yahudilere yaptıkları veya Stalin rejiminin muhaliflere ve hedefteki etnik gruplara yaptıkları normal miydi? Elbette değildiler. Ancak insanlar bu uygulamaların normal olduğuna ikna edildiler. Nasıl mı? Rejim, kendi diskurunu topluma kabul ettirmeyi başardı da ondan!

Bugün Türkiye’de bu taktik çok başarılı şekilde uygulanmaktadır. Başarının göstergesi nedir? Rejimin kendi yandaşlarına bu jargonu kabul ettirmesi mi? Ne alakası var! Elbette ki rejimin kayıtsız şartsız yanında ve arkasında yer alan Milli Görüş’çü, İslamcı, radikal sağcı önemli oranda bir kitle var. Ama bunların Erdoğan rejimini desteklemelerine şaşırmıyorum. Benim garipsediğim, MHP, CHP ve hatta HDP gibi partilerin de bu söylemi benimsemesi. Hatta çok daha ilginç olan ne biliyor musunuz? Rejim tarafından zulüm gören, tutuklanan veya takibata alınan bazı isimlerin de bu dili kullanması! Öyle ki, bazıları hakkında rejim “FETÖ’cü” olduklarını iddia ediyor. Örnek mi? Can Dündar örneğin! Ya da Eren Erdem!

Eren Erdem, haksız yere hapis yatıyor

Eren Erdem, eski bir CHP milletvekili! Aylardır haksız yere hapis yatıyor. Hakkında birçok asılsız iddia var. Başta “Feto” üyesi olmak gibi! Alman Bild gazetesinin Türkçe servisi Eren Erdem’le yaptıkları bir röportajı yayınladı. Hemen okudum tabii. Çünkü durumuna hem üzülüyordum, hem de zeki bir insan olduğunu düşündüğüm Erdem’in yorumlarını merak ediyordum. Tüm röportaj boyunca Erdem “Feto” terimini tırnak içine almadan kullanıyor. Diyebilirsiniz ki, röportajı yazıya döken bunu kasten yapmış olabilir mi? Birincisi Almanya’daki medya organlarının Gülen Cemaati konusunda nesnel kavramlar kullandığı biliniyor. Yani Almanlar, Erdoğan rejiminin dilini kendi özgür medyalarında kullanmazlar. İlke olarak diktatörlüklerin keyfi terörizm tanımlamaları özgür dünyaca kabul görmez. Yani “Feto” teriminin tırnak içinde kullanılmaması redaksiyon tarafından verilmiş bir kadar değildir kanımca. O halde nedir? Metni okuyunca, Erdem’in Gülen Cemaati’ni Erdoğan rejiminden farksız şekilde algıladığı anlaşılıyor. Mesela röportajın ortalarında Erdem kendisinin “eto’cü” olmadığını kanıtlamak için, Fethullah Gülen karşıtı olduğunu, bu konuda dokuz kitabının yayınlandığını, 2009’dan bu yana 3000 sayfa Gülen karşıtı yazmış ve konuşmuş biri olduğunu ileri sürüyor. Sadece Gülen’e değil, tüm dini yapılara mesafeli olduğunu da ekliyor. Diyor ki “… Türkiye’de Feto’cülük iddiası bir moda (!). Herkes bu örgüte üye olabilir. Erdoğan’a karşı herkes bu gerekçelerle tutuklanıyor.” Durum o kadar vahim ki, bu cümleyi kuran biri, “Feto” diye bir örgütün (terör örgütünün) varlığından bahsedebiliyor.

Eren Erdem gibiler şunu diyor aslında: evet Feto diye bir örgüt vardır, ama ben bu örgütün üyesi veya destekçisi değilim. Gidin destekçileriyle uğraşın. Benimle neden uğraşıyorsunuz? Yani bir taraftan rejim bu “örgüt” ile bağlantılı diyerek herkesle uğraşabilir diye bir tespitte bulunuyor, diğer taraftansa hemen bir cümle sonrasında o “örgütten” bahsediyor ve ona üye olmadığını söylüyor. Mantık silsilesi bakımından bu yaklaşımın ne kadar sakat olduğunu sanırım aklı başında herkes görüyordur.

Adama demezler mi, kardeşim, madem ki herkesi “Feto” kılıfıyla tutukluyorlar, yani bu bahsi geçen örgüt uydurma bir kategori, sen neden bu “örgütle” bağın olmadığını söylemek için yırtınıyorsun? Örgüt palavra, yok böyle bir şey de, geç. Engizisyon mahkemesine cadı olmadığını ispat etmeye çalışan bir zavallı durumuna neden düşüyorsun? Cadı yok der geçersin. Engizisyon yakmaya karar verdiyse seni, sen istediğin kadar “ben cadı değilim!” diye sızlan, fayda eder mi?

Eren Erdem gibilerin anlaşılamayan tutumu ve tutarsız söylemleri…

Erdem gibilerin bir de anlaşılamayan tutumu, mahkemelere ilişkin tutarsız söylemleri. Evet mahkemelerin kurgulu olduğunu, rejime bağlı olduklarını söylüyorlar açıkça. Ama sonra, sanki bunu hiç söylememişler gibi çıkıp dosyalarından, kanıt olmamasından, yalancı şahitlerden falan yakınıyor, beraat falan bekliyorlar. Yani çok içler acısı bir savunma yapıyorlar. Bu durum da rejimin değirmenine su taşıyor. Bir tek Ahmet Altan var, dik duran ve yargılayan savunma yapan! Kardeşim, almışlar işte seni içeri. “Feto’cü” olduğunu iddia ediyorlar. Ben Feto’cü değilim, asıl Feto’cüleri almadılar zaten vb. türden söylemlerle hem şahsiyetlerini sıfırlıyorlar, hem rejimin diskurunu kullanarak ona biat etmiş oluyorlar, hem de siyaseten bitiyorlar. İnanın Saray’dan kıs-kıs gülme sesleri benim kulaklarıma kadar geliyor! Kardeşim, sen madem iki dönem milletvekilliği yapmışsın, çık bir manifesto gibi savunmanı yap. Dünyaya uğradığın haksızlığı anlar. Mazlum insanların sözcüsü ol! O insanları dolaylı olarak suçlamakla eline ne geçebilir? Yani sen “Feto’cü” değilsin, o halde kim “Feto’cü”? O zavallı dershane öğretmenleri mi, yoksa Bank Asya’ya para yatıranlar mı? Sakın Fatih Üniversitesi’nde ders veren veya okuyanlar olmasın? Ya Zaman’da yazanlar? Hah, buldum: kermesçi kadınlardır o halde! Kim yahu bu “Feto” mensupları?

GÜLEN CEMAATİ KENDİSİNE HİZMET HAREKETİ DİYOR. “FETO” NE DEMEK? HEM “FETHULLAHÇI TERÖR ÖRGÜTÜ” DİYE BİR İSMİ KENDİNE NEDEN VERSİN? PKK “KÜRDİSTAN İŞÇİ PARTİSİ DİYOR KENDİSİNE. PKK KISALTMASI, BU ÖRGÜT İSMİNİN KISALTMASI! KENDİSİNE AYRILIKÇI KÜRT TERÖR ÖRGÜTÜ MÜ DİYOR? DEMİYOR! DEVLET BU ÖRGÜTE PKK DİYOR, YANİ ÖRGÜTÜN KENDİ ADINI KULLANIYOR. PEKİ DEVLET NEDEN GÜLEN CEMAAT’İNİ CEMAATİN KENDİ KULLANDIĞI İSİMLE NİTELEMİYOR?

Arkadaş, terör örgütü terimi öyle önüne gelen her grup veya hareket için kullanılabilir mi? Dahası, kendisine o ismi vermemiş bir yapıya devlet isim babası olabilir mi? Öyle ya, tüm terörist örgütler kendilerine isim verir: PKK veya El-Kaide gibi. Gülen Cemaati kendisine Hizmet Hareketi diyor. “Feto” ne demek? Hem “Fethullahçı Terör Örgütü” diye bir ismi kendine neden versin? PKK “Kürdistan İşçi Partisi diyor kendisine. PKK kısaltması, bu örgüt isminin kısaltması! Kendisine Ayrılıkçı Kürt Terör Örgütü mü diyor? Demiyor! Devlet bu örgüte PKK diyor, yani örgütün kendi adını kullanıyor. Peki devlet neden Gülen Cemaat’ini cemaatin kendi kullandığı isimle nitelemiyor? Çünkü o zaman endoktrine etmek zor olacak toplumu değil mi? Peki bunları Eren Erdem veya Can Dündar gibi eğitimli ve düşünebilme yetisine sahip olan “aydınlar” bilmez mi? Bilmez olurlar mı! Bal gibi biliyorlar. O halde neden pozisyonlarını açıkça almıyorlar? Neden ikili oynuyorlar? Neden mazlumun dünya görüşüne bakmaksızın hak ihlallerini eleştiremiyorlar?

Ben, bu yaklaşımın Türkiye’deki rejimin ana gıdası, ana varoluş nedenlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Dahası, rejimin karşısındaymış gibi görünenlerin asıl dertlerinin rejimin insan haklarıyla sorunlu tutumu veya demokratik olmayışı değil, güç olduğuna inanıyorum. Amaçları gücü elde etmektir, başka bir şey değil! Yani bugün rejimin başında onlar olsa, zannediyor musunuz ki demokratikleşme olacak? Sanır mısınız ki zülüm sonlanacak?

Rejimin dilini kullandıkları sürece rejim devam edecek. Gücün kaynağı diskurdur.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 5.12.2018 [TR724]

Nostalji ve hayatın gerçekleri [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Hepimizin burnunda tüter, gözünde buğulanır eski günler. Hayatı beklentisiz paylaştığımız, paraya, pula, makama, konuma önem vermediğimiz zamanları ararız. “Bir arkadaş memleketten gelse de eve biraz erzak girse, kursağımız bazı yiyecekleri görse” diye çok yol gözlemişizdir. Elimizdeki cüz’i parayı kendimize değil gönlünü kazanmaya çalıştığımız öğrenciye harcadığımız günleri; yeni arkadaşlara iş yaptırmayalım diye her gün yemek yapıp bulaşık yıkadığımız günleri; yazları talebelerimiz için memlekete gitmeyip domates-ekmeğe talim ettiğimiz, yarı aç geçirdiğimiz günleri; yokluk içinde her şeyi ortaya döküp kardeşlerimizle paylaştığımız günleri; badanasını, boyasını kendimizin yaptığı, ikinci el eşyalarla döşenmiş mütevazi öğrenci evlerini; sabah namazına kalkınca hela kuyruğunda uyuklamayı, pazar günleri hep birlikte yapılan ev temizliklerini, her gün patatesli yumurtaya talim etmelerimizi, herkesin hasbi, fedakar, beklentisiz olduğu ve safi duygularla koşturduğu günleri elbette özlüyoruz. Konumun, makamın, imkanın, maaşın olmadığı sadece insanlara hizmet düşüncesiyle dolu olduğumuz, her ortamda bir şeyler anlatmaya odaklandığımız o günleri hasretle anıyoruz.

Kimilerinin parasını, servetini, kimilerinin gençliğini, ömrünü adadığı, insanların zamanını, sağlığını verdiği ve karşısında hiçbir beklentiye girmediği, bir hesap yapmadığı, amatör ruhun hakim olduğu, profesyonelleşmediğimiz o günleri yad ediyor ve tekrar aynı hazzı yaşamayı, aynı duygulara sahip olmayı istiyoruz. “Hey gidi günler!” diyoruz. Hakkı-hakikatı anlatmak için arabalara doluşup kasabalara, köylere gitmeleri tekrar yaşamak istiyoruz.

Hocaefendi Tahta Kulübe’sini özlüyor. Esnaflar öğrencilerle iç içe yaşadığı günleri özlüyor. Öğrencilikte yokluk içindeki safiyeti ve samimiyeti özlüyoruz. Bazen cebimizde belediye otobüsüne verecek paramız, ekmek alacak imkanımız olmazdı. Üniversiteyi kazandım. Kalacak yerim yok, Kredi Yurtlar çıkmamış, arkadaşlarla ev bulamamışız. Mecburiyetten ve son çare İzmir Bit Pazarı’ndaki OYEV’e gittim. Onlar da beni Buca’da TÖV’e, kütüphaneye gönderdiler. Önüme bir liseli genç kattılar ve “bu arkadaş seni kalacağın yere götürecek” dediler. Elimde bavullar, eşyalar. İzmir’in yaz sıcağı. Liseli genç: “abi çok uzak değil, yürüyerek gideriz” dedi. Düştü önüme habire gidiyoruz. Sıcak bastırıyor, yol uzuyor. Geldik, geliyoruz derken elimizdeki yüklerle Buca Heykel’den Şirinyer’e kadar yürüttü beni. Sanırım 3 kilometre var. Kan ter içinde kaldım. Liseli arkadaşa epeyce kızdım, moralim bozuldu, içimden bir sürü şey geçirdim. Bir sene sonra o arkadaşla aynı evde kaldık. Vakayı unutmam mümkün değil. Sordum: “İbrahim! Sen beni o zaman niye o kadar yürüttün? Belediye otobüsüne binsek olmuyor muydu?” dedim. Mahçubiyetle: “abi cebimde hiç param yoktu, size parayı ödettirmek de ayıp olur diye düşündüm ve yürümeyi tercih ettim” dedi. Kaç kuruş daha ucuzdu bilmiyorum ama tasarruf edelim diye akşamüstü fırınlarda kalan bayat ekmekleri alırdık. Pazar harcını mutlaka pazardan yapardık ve geç vakit her şeyin ucuz olduğu sırada alarak iaşeyi batırmadan idare etmeye, ayın sonunu getirmeye çalışırdık. Aylarca parası gelmeyen arkadaşlar olurdu, o yoklukta tek kelam etmeden birbirimizi idare ederdik. Memleketlerden gelecek tarhana bulgurun yolunu gözlerdik.

Ama yokluk içindeki bu safiyet, ilk dönemlerdeki samimiyet her zaman korunamıyor. Değişiyoruz. Beklentilerimiz farklılaşıyor, hayat standardımız değişiyor. Herkesin birbirini tanıdığı, birbirine güvendiği küçük gruplardan devasa kalabalık yapılara dönüşüyorsunuz. Amatör ruh zamanla yitiriliyor ve profesyonelleşme ortaya çıkıyor. Gelişmeye, genişlemeye, büyümeye rağmen profesyonellik içinde amatör ruhu, dayanışmayı, paylaşmayı, takım ruhunu devam ettirmek elbette çok önemli. Ancak bir zaman sonra kurallar koymanız, sınırlar çizmeniz, ilkeler belirlemeniz ve bunlara uyumu denetlemeniz gerekiyor. Geniş yapılarda sadece kişilerin iyi niyetine, sabrına, basiretine, fedakarlığına güvenerek işler yürümüyor. İyiniyetlileri istismar eden art niyetliler çıkıyor. Fedakarlıkları enayilik olarak görenler olabiliyor. Artan imkanlar nedeniyle bünyede asalaklar türüyor. Farklı amaçlarla içeriye sızmışlar yanında sonradan bazı taahhütlerle iğfal edilmişi, satın alınmışı çıkıyor. Küçük bir ailede, herkesin birbirini bildiği-tanıdığı yapılarda güvene, hüsnü zanna, hasbîliğe dayalı olarak işler yürüse de yapı büyüdükçe istismar alanları, boşluklar çoğalıyor ve suistimaller artıyor. Bu noktadan sonra safiyeti samimiyeti amatör ruhu koruyarak nasıl sürdürülebilir ve istismara kapalı yapı oluşturulabilir diye düşünmek gerekiyor. Bunu yapmamak büyük hasarlara, ciddi tahribatlara, suistimallere neden olabiliyor. Denetim mekanizmaları kurmazsanız art niyetliler insanların inancını, safiyetini kullanabiliyor

Bu biraz da küçük aile şirketinden daha büyük şirketlere, holdinglere geçmeye benziyor. Konumuz ticaret değil ama teşbihte hata olmaz derler. Etrafınızda çok görmüşsünüzdür aile şirketi olarak çok başarılı olan bazı şirketler bir türlü bir üst klasmana çıkamaz. Çıkmaya çalışanların çoğu ya birbirine girer veya şirketi yönetilemez hale getirip batırır. Aile şirketinde herkes birbirini bilir, tanır. Herkes herkesin kabiliyetini, kapasitesini, tahammülünü kestirebilir. Hesap-kitap işleri güvene dayalıdır. Arada ufak tefek istismarlar olsa da aile içindendir, problem edilmez, tolere edilir. Ama Anadolu’da pek çok şirket yüzlerce insanın çalıştığı, büyük cirolara sahip şirketleri de aile şirketi gibi güvene, fedakarlığa dayalı ve amatörce yönetmeye çalışır. Görev taksimatı tam yapılmaz, kurallar-sınırlar tam belirlenmez. Kimin ne yapacağı, kimin ne alacağı muğlaktır. Denetim mekanizması yoktur, düzenli toplantı yapılmaz, işler gündeme alınıp takip edilmez. Böyle bir ortamda kardeşlerin evleri, arabaları, eve aldıkları mobilyalar, hanımların kıyafetleri bile tartışma ve niza konusu olur. Gelinler, damatlar, oğlanlar araya girer herkesin gözü ötekinin özel hayatında, harcamasında olur. Huzurları kalmaz, akrabalık ilişkileri zarar görür. Çok vergi vermemek için her şeyi açık, aleni, resmi yapmaya yanaşmazlar. Küçük aile şirketi iken canla başla çalışan oğlanlar, damatlar şirketten para götürmenin, daha çok kazanmanın yolunu ararlar. Resmi kayıtların olmaması, muhasebenin iyi tutulmaması, denetimsizlik nedeniyle başta aile bireyleri olmak üzere herkes şirketi tırtıklamaya başlar.

Oysa biraz dünya görmüş, aklı başında aile şirketleri vergi kaçırmayı, resmiyetten kaçmayı düşünmeyip her şeyi resmi, kayıtlı hale getirirler. İş bölümü yapar, profesyonel yöneticiler tutarlar. Kendilerine belirli işler ve karşılığında maaşlar belirlerler. Böylece hem aile bireyleri arasındaki suizanların, ihtilafların önüne geçer, hem de şirketi sağlıklı şekilde büyütürler. Bu durum gerek aile bireylerinin, gerekse art niyetli çalışanların çalmasını, suistimalini engellerler. Aile şirketlerinin bir aşamadan sonra büyümesi, gelişmesi şeffaf ve resmi olmalarına, işlerini açık-aleni yürütmelerine bağlıdır. “Biz kardeşiz samimiyetle işleri yürütürüz! Kurala kaideye ne gerek var? Birbirimizi mi denetleyeceğiz? Kardeşime güvenmeyecek miyim?” diyenler hem birbirine düşman olmuş, hem de işlerini batırıp dağıtmışlardır. Anadolu’dan pek çok başarılı aile şirketi çıkmıştır ama bunlardan pek azı holdingleşebilmiş, sürdürülebilir başarıyı, kurumsallaşmayı yakalayabilmiştir.

İnsan zamanının çocuğudur. Zamanı yakalayamaz, ıskalarsa herşeyi ıskalar, hayattan, tarihte silinir gider. Hayallerle yaşamak, avunmak, eskileri yadetmek insana kendini iyi hissettirir, nostaljik muhabbetler, dost meclislerinde eskiyi anmalar psikolojimize iyi gelir. Zaman zaman onu yapmakta fayda davar. Ben de sık sık yapıyorum. Ama eskiden kurtulamaz, oraya takılır kalırsak bugünü kaçırırız. Yapılması gerekenleri yapamayız. Artık işler arkadaş ilişikleriyle, gönül koymakla, sitemle yürütülecek halde değil. Objektif, herkes için geçerli ve bağlayıcı kurallara, ilkelere ihtiyaç var.

Nostalji, eskiyi anma güzeldir ama hatıraları yadetmek için. Oraya takılıp kalmak için değil!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 5.12.2018 [TR724]

Bundesliga ve La Liga’da değişimin ayak sesleri [Hasan Cücük]

Almanya Bundesliga ve İspanya La Liga’da bu sezon enteresan skolar görüyoruz. La Liga’da Barcelona ve Real Madrid alışık olmadığımız bir performans ortaya koyuyor. Keza Bundesliga’da Bayern Münih nazar değmiş gibi oynuyor. İki ligde de şampiyonun kim olacağını konuşmak erken ama bir değişim yaşanırsa sürpriz olmaz.

La Liga’da Real Sociedad, Athletic Bilbao, Deportivo La Coruna ve Valencia gibi takımların şampiyonlukları tarih öncesinde kalmış gibi geliyor. Böyle düşünenler haksızda değil. Real Sociedad 1982, Athletic Bilbao 1984, Deportivo 2000 ve Valencia 2004’de son kez şampiyonluk gördü. Şampiyonluk sürekli Barcelona – Real Madrid arasında gitti geldi. Bu geleneği 2014’te Atletico Madrid bozdu. İki kutuplu bir lig haline gelen La Liga’da bu yıl rüzgar biraz farklı esiyor.

La Liga’da 14 hafta sonunda zirvede 28 puanla Barcelona bulunuyor. Barcelona’nın lider olması değil ancak 14 maçta topladığı puanların azlığı sürpriz oldu. Geçen sezonun şampiyonu Barcelona koca bir sezon boyunca sadece bir kez yenilgi görmüştü. Bu sezon ise daha 14. haftada iki maçta sahadan yenilgiyle ayrıldı. Rakiplerin korkulu rüyaso Nou Camp’ta 2 maçta beraberlik, bir maçta ise yenilgiyle tanıştı. Geçen sezon 14 haftayı, 11 galibiyet ve 3 beraberlik geçip 36 puan toplamıştı. Bu sezon bunun 8 puan gerisinde kaldı.

Barcelona’nın takipçileri 27 puanla Sevilla, 25 puanla Atletico Madrid ve 24 puanla Deportivo Alaves. Son 3 yılın Şampiyonlar Ligi şampiyonu ancak 5. sırada bulunuyor. Topladığı puan ise 23. Barcelona’nın takipçisi olması gereken normalde Real Madrid olmalıydı. Bu sezon zirve yarışı veren Sevilla geçen sezonu 7., Alaves ise 14. sırada tamamlamıştı. Real Madrid geçen sezona da iyi başlamamıştı. Ancak 14 hafta sonunda 28 puan toplamayı bilmişti. İyi başlamadığı sezonda bile 14. hafta sonunda 28 puan toplamış olması, bu yıl gösterdiği kötü performansın boyutunu ortaya çıkarıyor. 14 haftada 5 yenilgi alması Real Madrid’in yaşadığı facia durumu net bir şekilde özetliyor. Geçen yıl tüm sezon boyunca 6 yenilgi almıştı.

Barcelona ve Real Madrid dışında bu yıl bir şampiyon görür müyüz? Bu soruya şimdiden evet demek oldukça zor. Ancak Real Madrid’in şampiyonluk şansının Sevilla ve Atletico Madrid’ten daha az olduğu su götürmez bir gerçek. Messi’nin performansında görülecek düşüş Barcelona’nın başarısını doğrudan etkileyecek.

Almanya Bundesliga’da rüzgar La Liga’dan daha ters tersten esiyor. Zirvede Borussia Dortmund bulunuyor. Bu durum pek sürpriz sayılmaz. Asıl sürpriz Dortmund’un takipçilerine baktığımızda karşımıza çıkıyor. Son 6 yılın şampiyonu Bayern Münih ancak kendine 4. sırada yer bulurken, ikinci sırada Mönchengladbach, üçüncü sırada RB Leipzig yer alıyor. Bayern Münih geçen sezonu en yakın rakibinin 21 puan önünde şampiyon tamamlamıştı. Ligin bitimine haftalar kala şampiyonluğunu ilan etmişti. Bu yıl ‘o eski halinden eser yok şimdi’ şarkısını söylüyor.

Borussia Dortmund 14 hafta sonunda topladığı 33 puanla en yakın rakibinin 7 puan önünde zirvede oturuyor. Dortmund geçen sezona da fırtına gibi başlamıştı. İlk 7 haftayı 6 galibiyet ve bir beraberlikle tamamlayan Dortmund, yine rakiplerine fark atarak liderlik koltuğuna kurulmuştu. Ancak 8. haftadan itibaren rüzgar tersten esmiş puan kayıpları üst üste gelmişti. Tam 8 hafta 3 puana hasret kalmıştı. Geçen yıl 14 hafta sonunda 22 puan toplamıştı. Tüm sezon boyunca 55 puan toplayan Dortmund, bu sezon 14 haftada 33 puana ulaşarak oldukça başarılı bir performans ortaya koydu.

Bu sezon 14 hafta sonunda 24 puan toplayan Bayern Münih, aldığı 3’er yenilgi ve beraberlikle puan dağıtmada oldukça cömert davrandı. Geçen sezon 24 maçta 3 beraberlik ve 4 yenilgi almıştı. Devre bitmeden bir yenilgi daha alırsa, geçen yılki puan kaybettiği maçlar sayısına bu yıl yarım devrede ulaşmış olacak. Geçen yıl 14 maçta 32 puan toplamıştı. Bu sezon 26 puanla ikinci sırada bulunan Mönchengladbach geçen sezonu 9. sırada, 25 puanla üçüncü sıradaki RB Leipzig ise 6. sırada bitirmişti.

Son 6 yıldır şampiyonluğun sahibi Bayern Münih ilk kez bu sezon ciddi bir şekilde tökezledi. Yeni hocayla sezona başladı. Yıldızların formsuzluğu ve yaşlanmasını derinden etkiledi. Borussia Dortmund uzun bir aradan sonra şampiyonluk hayali kurmaya başladı. Dortmund geçen yılın 8. haftasından itibaren yaşadığı hüsranı tekrarlamazsa sezon sonunda Bundesliga’da Bayern Münih dışında bir şampiyon görmüş olacağız. Bu hiçte uzak bir ihtimal değil.

[Hasan Cücük] 5.12.2018 [TR724]

Erdoğan elini yıkayıp çıkacak ya siz? [Adem Yavuz Arslan]

Türkiye’yi sarsan 17 Aralık yolsuzluk operasyonunu takip eden günlerdi.

AKP troykasından çok önemli bir isimle laflarken “Siz Erdoğan’ı tanımazsınız. Kendini riskte görürse ülkeyi ateşe atmaktan çekinmez” demişti.

Benzeri ifadeleri Abdullatif Şener’den de dinlemiştik ama muhatabımızın konumu bu tespiti daha da önemli hale getiriyordu.

Nitekim haklı da çıktı.

Erdoğan, 17 Aralık 2013 büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası ülkeyi ateşe attı. Eğer hukuk işlese yakın halkasındaki isimlerin bazıları yargı önüne çıkabilirdi.

Kendini kurtarmak adına ülkeyi alt üst etti.

Polis ve yargıyı dağıttı. Bürokrasiyi ezip geçti. Anayasayı askıya aldı, benzeri Esad Suriye’si ya da Saddam Irak’ın da olan ‘muhaberat devleti’ kurdu.

Hatta rejim değişikliğini yapabilmek için 15 Temmuzu bile kurgulattı. Bu yüzden onbinlerce masum insan cezaevlerinde zulüm görüyor.

İşkencenin, hukuksuzluğun haddi hesabı yok.

Türkiye’de Cemaat’e ait ne varsa yağmalayıp, müntesiplerini, sevenlerini hapislere dolduran Erdoğan şimdilerde ultra lüks uçaklarıyla dünyayı dolaşıp öğretmenleri, esnafları kaçırabilmek için rüşvet dağıtıyor.

Ben bu yazıyı yazdığım saatlerde Venezuela’daydı ve Caracas’ta bulunan iki Cemaat okulunun Maarif Vakfı’na devredildiğini övünerek anlatıyordu.

Yazının konusu Erdoğan’ın yurt dışında sürdürdüğü örtülü operasyonlar olmadığı için bu transferlerin nasıl yapıldığına dair detayları başka bir yazıya bırakıyorum.

Ama şu kadarını söyleyeyim; özellikle ABD gibi ülkelerde yaptıkları her türlü dalavere yerel makamların radarlarına takıldı, takılmaya devam ediyor.

Pılını pırtısını toplayıp apar topar Amerika’dan Türkiye’ye kaçan -Damat’ın yakın ekibi başta olmak üzere-AKP’li sayısız az değil.

İLK BAĞIMSIZ MAHKEMEDE TÜM SUÇLAMALAR ÇÖKTÜ

Bu anektodu aktarmamın nedeni şu; Türkiye’de hukuk olmadığı, Pekinçek’in tabiriyle ‘siyasetin köpeği’ haline geldiği için Erdoğan açısından bir sorun olmuyor. Fakat ne zaman ki gerçek bir mahkemeyle karşılaşıyorlar o zaman işler karışıyor.

Son ve çok önemli bir örneği Londra’da yaşandı.

Malum olduğu üzere Akın İpek ve Cemaat’in İngiltere’de bulunan bazı yöneticilerinin iadesine yönelik mahkeme geçtiğimiz günlerde sonuçlandı.

Beklendiği gibi mahkeme iade taleplerini reddetti.

Beklendiği gibi diyorum çünkü Türkiye’de yaşanan hukuksuzluklar, işkenceler tüm dünyanın gündeminde.

Bırakın Akın İpek’i yada herhangi bir Cemaat mensubunu, gerçek bir suçluyu bile iade etmez medeni ülkeler.

Erdoğan rejimi açısından ise asıl şok mahkemenin gerekçesindeydi. İngiliz mahkemesi doğrudan ‘dava siyasi, adil yargılama yok, deliller yetersiz ve cezaevlerinde kötü muamele var’ dedi.

Üstelik bunu Erdoğan’ın gün be gün takip ettiği, adeta üzerine titrediği ‘çatı davası’ için yaptı.

Böyle bir kararın İngiliz mahkemesinden çıkması çok önemli. Cemaat davaları için bir dönüm noktası. Bu kararın gerekçesi dünyanın medeni ülkeleri için bir referans olacaktır.

Gelinen nokta Akın İpek için de tartışmasız bir zafer.

Bütün şirketleri gasp edilen, kardeşi rehin tutulan, ailesine zulmedilen Akın İpek örnek bir mücadele sergileyerek, hukuki sınırlar içinde nasıl savunma yapılacağını gösterdi.

AKP ve Havuzu delirten de Akın İpek’in -yaşadığı bütün mağduriyetlere rağmen-çizgisini bozmaması. En hızlı yandaş işadamlarının bile kendi aralarında yaptıkları sohbetlerde Akın İpek’in hukuk mücadelesinden övgüyle bahsediyor.

Londra’da ki mahkemenin ‘manşeti’ ise Adalet Bakanlığı’nan gönderdiği evraktı. Evrağı medyada görmüşsünüzdür.

İpek’in Türkiye’ye iadesi durumunda ‘adil yargılanacağını’ ispatlamaya çalışan Adalet Bakanlığı, ‘Cemaatle iltisaklı olmanın’, ‘Bylock kullanmanın’ ‘Cemaat kurumlarıyla finansal ilişki içinde olmanın’ suç olmadığını, ‘gizli tanık ifadelerinin tek başına delil olmayacağını’ resmi yazıyla bildirdi.

Belge bu dört başlıkta onbinlerce Cemaat mensubunun hukuksuz bir şekilde cezaevinde tutulduğunun itirafıydı.

Sonrasında yaşananlarsa daha büyük skandal.

Malum olduğu üzere Adalet Bakanlığı suçu Londra’daki hukuk müşaviri Abdullah Murat’ın üzerine atıp skandalı örtmeye çalıştı.

Fakat daha büyük bir skandala imza attı.

Bakanlık, hem belgenin gerçek olduğunu kabul edip hem de ‘fakat bakanlığımız değil bir hukuk müşavirimizin bireysel eylemidir’ diyerek ‘resmi evrakta sahtecilik’ yaptığını itiraf etmiş oldu.

Mahkeme Türkiye’de hukuk olmadığını zaten kararı ile tescillemişti, gelinen noktada siyasilerin pervasızca yalan söylediklerini de görmüş oldular. Bu arada hatırlatayım; ABD ve İngiltere gibi ülkelerde mahkemeye yalan söylemek ağır suçtur.

BU NEYİN SİNYALİ ?

Asıl gelmek istediğim yer ise şurası;

Her ne kadar Adalet Bakanlığı işi Londra’da ki hukuk müşaviri Abdullah Murat’ın üzerine yıkıp çıkmaya çalışsa da söz konusu belge bir zihniyetin yansıması ve ‘geleceğe dair’ önemli bir ipucu.

Şöyle ki;

Erdoğan ve AKP yönetimi de biliyor ki bugün Türkiye mahkemelerinde verilen kararların tamamı AİHM’de bozulacak.

AİHM’den dönen tazminat yükü ise kararı veren mahkemelerin hakimlerine, soruşturmayı yürüten savcılara kalacak.

O aşamaya geldiğimizde AKP (bu evrağı unutmayın, yarın bir gün lehlerine kullanacaklar) belgeyi gösterip “suç bizim değil ilk derece mahkemelerinin, savcıların’ diyecek.

Aynı şeyi polis operasyonlarında, bürokraside yapılan kıyımlarda, akademide yapılan sürgünlerde de yaşayacağız.

Kabul etmek gerekir ki Erdoğan usta bir oyuncu. Amacına ulaşmak için, hiçbir etik kaygı gözetmeden, kullanabildiği herkesi istismar edebiliyor.

Mesela askeri vesayetle mücadele döneminde Cemaate yakın olduğu söylenen bürokratları ustaca kullandı. Onların sırtını sıvazladı, gaz verdi, işini bitirdiğine inandığı anda uyduruk suçlamalarla hepsini hapse attı.

2013 sonrası bütün kirli işlerini yaptırdığı bürokratlara, yargıçlara, medya mensuplarına da aynısını yapacak.

Bu açıdan Galip Öztürk kararı da bir karinedir. Cemaate karşı yürüttüğü cadı avı için Galip Öztürk’ü ustaca kullandı, amacına ulaştıktan sonra bir kalemde Öztürk’ü sattı.

Aynı şeyi başkalarına da yapacak.

Erdoğan ‘ben yapmadım,  hukuksuz tutuklamalar, işkenceler ve hapisleri bürokratlar, yargıçlar-savcılar yaptı, yalan haberleri gazeteciler yazıp çizdi’ diyecek ellerini yıkayıp çıkacak.

O zaman bütün fatura Erdoğan’ın talimatlarını uygulayan bürokratlara kalacak. İtibarlarını kaybettikleri gibi doğan tazminatlar yüzünden ekonomik olarak da kabus yaşayacaklar.

Hatta aileleri bile tazminat davalarından kurtulabilmek için reddi miras yapmak zorunda kalacak.

Londra örneğinden hareketle tekrar hatırlatayım;
Kendi çıkarları için herkesi, herşeyi istismar etmekten çekinmeyen Erdoğan tipi siyasetçileri değil, evrensel hukuki ve ahlaki değerleri takip ederseniz ‘acaba bana ne olacak?’ kaygısı yaşamazsınız.

[Adem Yavuz Arslan] 5.12.2018 [TR724]