Rahmetiyle, mağfiretiyle ehl-i îmanı Firdevslere hazırlayan, Allah’ın rahmetinin sağanak sağanak üzerimize döküldüğü, mânevî atmosferinin ruhumuzu okşadığı mübârek ay Ramazan-ı Şerif, içimizde hüzün bırakarak ayrıldı.
Ehl-i îmanın uhrevîleşmesini temin eden, şer düşüncelerin önünü kesen, bizlere huzur iklimini tattırıp mânevî bahar mevsimi yaşatan; oruç, terâvih namazı, iftar, sahur, muhtevâyı anlama niyet ve gayretiyle okunan mukâbeleler, sohbetler, zikir ve fikirler, ziyâretler, hizmetler, zekât, sadaka, sadaka-i fıtır ile fakirlerin, gariplerin, yetimlerin imdâdına koşulan, insî ve cinnî şeytanları çatlatan, yapılan hayır ve hasenâtın coşkulu bir şekilde hayâta yansımasına vesile olan Ramazan-ı Şerif, içimizde ayrılık ateşini yakıp hüzün bırakarak gitti.
Ramazan-ı Şerif; kalblere inşirah vererek, ümitle coşturarak, bir meltem esintisiyle, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hiç kimsenin tahayyül ve tasavvur edemediği sürpriz nimetlerin vâdedildiği, ölümsüz ve ebedî âlemin güzelliklerini ruhlara üfleyerek ve ömrü olanlara, ‘seneye tekrar buluşmak üzere’ diyerek vedâ etti.
Bütün bunları ve daha nice güzellikleri insanlığa kazandıran, ilâhî rahmetin, af ve mağfiretin gönülleri yıkayarak, âhiret hesâbına yatırım yapma fırsatının yakalandığı; rahmet, mağfiret ve günahlardan arınma imkanı kazandıran ve Allah’ın husûsî lütuflarının ruhları sardığı bu atmosferle, her ne kadar hüzünlü de olsa Allah (cc) bayrama kavuşmayı lütfeyledi.
Sevincin, sevginin en uygun mevsimi, neş’e ve sürur günü olan bayramı yine hüzünle kutluyoruz. Çünkü dünyânın bir çok yerinde husûsiyle ülkemizde; parçalanmış aileler, mağdur, mazlum, mahkum durumda bulunan boynu bükük, gözü yaşlı, yetim, özürlü ve buruk hale getirilen insanlar olduğunu,değişik sebeplerden vefât eden kardeşlerimizi görmekteyiz. Bu nedenle idrak ettiğimiz bu bayramda elbette sevinemiyor ve gülemiyoruz.
Bütün bunlara rağmen, -inşaallah- şafak söküyor, ortalık ağarıyor, nesl-i cedîdle dünya kurtuluş arefesinde, günler yavaş yavaş gerçek bayrama kayıyor. Bizler için önemli olan, Allah’ın lütfettiği, ikram ettiği nimetlere şükürle mukâbelede bulunma ve, musîbetlere de sabırla katlanmak olmalıdır.
Mübârek Ramazan-ı Şerif’te, bir ay emre itaat şuuruyla, helâl nimetlere bile el uzatmadan, mânevî latîfeleri öne çıkararak, mânevî hayatı güçlendirme, bütün maddî-mânevî uzyvlarımızı ve duygularımızı rızâ-yı İlâhî’ye açık tutarak oruç tutmanın, bin aydan daha hayırlı Kadir gecesini ihyâ etmenin ve bir aylık orucun sonunda toplu iftara ermenin, Allah’ın affına ve mağfiretine mazhar olmanın bir neticesi ve sevinci olan Bayram da bir nimettir. Bu nimetin şükrü de, bir yıl boyu hayatımızın her gününü Ramazan bilip, her gecesini de Kadir gecesi gibi değerlendirmekle mümkündür.
Gecelerin gündüz, kışların bahar olması, gönüllerin ve hayallerin bir daha kirlenmemesi, cennet kapılarının aralanması; emr-i ilahi olan ötelere dâvet henüz vuku bulmadan Allah’ın lütfettiği imkanların en iyi şekilde değerlendirilmesine ve ‘bu günüm hayatımın son günü ve son gecesi’ müâahazasıyla hayâtı tanzim etmeye bağlıdır.
Ramazan-ı Şerif’e ve orucuna, Kadir gecesine ve Bayram’a bir daha ulaşmak ya nasip olur ya olmaz. Nice sevdiklerimiz, dost ve akrabalarımız, komşu ve arkadaşlarımızdan bu yıl kaybettiklerimiz, hatta Ramazan-ı Şerif’e beraber başladığımız halde bizlere ‘elvedâ’ deyip, bayrama kavuşamadan ölümsüz âleme, sevdiklerine ulaşan kardeşlerimiz ve yakınlarımız vardır. Bu insanlar gibi bizler de, her an bu dâvetin namzetleriyiz.
Evet, insanların hâkimler Hakimi Allah huzurunda zerre kadar hayır ve şerden hesap verecekleri gün ve kıyâmetin vukû bulacağı muhakkaktır. Her geçen gün sırların çözüleceği, hesapların sür’atle görüleceği o büyük mahkemeye doğru yaklaştığını bilmem kaç insan düşünüyor ve kaç insan hayâtını ona göre tanzim ediyor?
Cenâb-ı Hak Enbiya sûresi 35.âyette, “Her can ölümü tadacaktır. Biz, sizi sınamak için gâh şerle, gâh hayırla imtihan ederiz. Sonunda Bizim huzûrumuza getirileceksiniz.” ve Müddessir sûresi 38.-39.âyetlerde; “Ashab-ı yeminden, hesap defterini sağ tarafından alan cennetlikler dışında herkes, yaptığı işlerin rehini ve esiri olacaktır.” Buyurmaktadır. Ve yine Müddessir sûresi 40.-47. Âyetlerde şu hakîkatler anlatılmaktadır:
“Onlar mutlaka cennetlerde mücrimlerin hallerini hatırlarını soracaklar: ‘Neydi bu cehenneme sizi sürükleyen?’ Onlar şöyle cevap verecekler: ‘Biz namaz kılanlardan değildik. Fakirleri doyurmaz, onların ihtiyaçlarıyla ilgilenmezdik. Batıl sözlere dalanlarla beraber biz de dalardık. Bu hesap gününü yalan sayardık. Ölüm bizi yakalayıncaya kadar hep böyle idik.”
Rabbimiz; Bakara sûresi 207.âyette, “İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için kendisini fedâ eder. Allah da kullarına pek merhametlidir.”
Hud sûresi 117.âyette de,
“…onlar hayırlı işlere koşuşur, iyilikte yarışır, hem ümit, hem de endişe içinde Bize yakarırlardı. Rabbin, halkı dürüst hareket eden, hem kendi nefislerini, hem de birbirlerini düzeltmeye çalışan diyarları, haksız yere asla helâk etmez.” Buyurmaktadır.
Dünyânın mâhiyetini bize hatırlatan günlük hayat o kadar sür’atli geçiyor ki, insanın eli ayağı dolaşıyor, yapmak istediği nice hayırlı işler ve kulluk vazifelerinin hakkını vermekte zorlanıyor. Buna rağmen mü’minin vazifesi, zorlukları sabırla aşmak ve başarmak olmalıdır.
Zaman durmuyor, sür’atle gidiyor. Bize emânet edilen paha biçilmez nice kıymetler, değerler ve fırsatlar bir bir elimizden kaçıyor. Şu an Ramazan-ı Şerif’in bize vedâ edip ayrıldığı gibi..
Görülüyor ki, bizden evvel dünyâya sâhip olanlar bırakıp gittiler. Bizler de gidenleri takip ediyoruz. İnkar edenler ebediyyen sevdiklerini kaybetmiş olarak haşredilecek ve azâb-ı elimle kucaklaşacaklardır. İnandığı halde inandığı gibi yaşamayanlar bütün dostlarından, sevdiklerinden mahrum kalarak ebedi bir haps-i münferit içinde yaşamaya mahkum edileceklerdir.
İnancını gönülden, ihlâs ve samîmiyetle yerine getirenler, dünya açısından her türlü mihnet ve sıkıntılara rağmen Allah’ın rızâsını hedefleyenler ise; vâd edilen cennet saraylarına açılan bir koridor durumunda bulunan kabire, -inşâallah- emniyet ve huzur içinde girecekler ve bütün dostları ile beraber cennetin nimetlerine mazhar olacaklardır. Orada herkes inancına, niyetine göre muâmele görecek, kimseye zulmedilmeyecektir.
İnsanların cehennemden korunması ve kurtulması, ölümsüz, elemsiz cennet hayatına kavuşabilmesi; iman, sâlih amel, vefâ ve sadâkatle istikâmetlerini korumak ve îmanlarının hakkını vermekle mümkün olacaktır.
İnsan, evvelâ Allah’a ve âhirete îman ederek, rızây-ı İlâhi’yi elde etme niyetiyle, âhirette bütün sevdiklerine kavuşma, onlarla cennette buluşma yolunda, ciddi gayret göstermek sûretiyle, ebedî hayâtı kazanma imkanını elde edecektir. Yoksa, kabir kapısında insanı yalnız bırakacak olan dünyânın geçici lezzet ve menfaatleri, makam, mansıb, şan ve şöhretleri, haram ve günahları, insana hiçbir şey kazandıramayacaktır.
İnanmış gönüller, Bayram günlerini âhiret hazinelerinin kapılarının açılmasına vesîle olacak şekilde değerlendirmeli; büyüklere saygı ve hürmeti, küçüklere sevgi, şefkat ve merhametle muâmeleyi, kötülük yapanlara karşı bile dişini sıkıp iyilikle mukâbelede bulunmayı yâni, imkanlar ölçüsünde barışa, huzur ve güvene katkıda bulunmayı ihmal etmemelidirler.
Her bayram; geleceğin rengârenk şehrayinleriyle gelir, en tatlı ve en çarpıcı tarihî levhaları insanın kalbine aksettirir, öyle gider..
Mefkûre insanları büyük ruhlar; bayramlarda, maddî- mânevî irfâna ermiş, duyguları itibariyle incelmiş, ruhuyla bütünleşmiş ve birbiriyle sarmaş dolaş, geleceğin mutlu nesillerini hayalen seyredip mest olurlar. Gözleri önünde, kafası fen ve teknikle, kalbi Yüce Yaratıcı’ya iman, O’na muhabbet ve varlığa sevgiyle dolu, itminâna ermiş insanlar belirirler.
Bu hak dostlarının ideallerindeki iklimde; yaşlıları, çok muhterem ve insanlığa yükselmiş, gençleri iffetli ve nefsini frenlemiş, çocukları rengârenk ve yukarıdan gelen ışıklarla yüzleri hep aydın, kadınları bu sihirli cümbüşün hazırlayıcısı olarak tahayyül eder, bayramda iliklerine kadar hazlara gömülürler.
Yine arzulanan o iklimde idâre, en hassas ve usta ellerin işlediği gergefler gibi ölçülü, nizâm ve âsayiş kaneviçeden çıkmış bir nakış mevzuniyeti içinde belirir. Adâlet, coşkun ve şehbal açmıştır her tarafta, zulüm sarsık, yılgın ve mecalsizdir. Ne zâlimin hay huyu duyulur, ne de mazlumun iniltisi..
Mü’minler, bilhassa bu günlerin gecelerini, günahları yıkayacak, marziyât-ı ilâhîyeye yaklaştıracak, namazları Allah’ı görüyor şuuruyla ikâme edip, O’na en yakın olunan secde halinde; ‘Tesbih ederim yüce Rabbimi; her çeşit kusurdan münezzehdir O! ’ zikirlerini, “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan Vehhab Sensin Sen!(Ali İmran- 8) ’ duâlarını ve başka bilinen duâları bol bol yapmalıdırlar. Allah’a, her türlü şerirlerin şerrinden, şeytan ve nefs-i emmârenin, zâlim ve münâfıkların tuzaklarından koruması adına yalvarıp yakarmalı, âcizliklerini, sıfır olduklarını, hiçliklerini Allah’a karşı ifâde etmelidirler.
Başta Efendiler Efendisi Efendimiz Hz.Muhammed (Sallallahu Aleyhi vesellem), Sahâbe Efendilerimiz (Radiyallahu Anhüm) ve bütün hak dostlarının, gecelerini hep kıyamla, tezekkür ve tefekkürle geçirdiklerini ve mü’minlere örnek olduklarını görüyoruz. Mü’minler de, bütün samîmiyetiyle gelecek nesillere, hüsn-ü misâl olacak şekilde hayâtını ve ömrünü değerlendirmeli, bu mevzûda gayret göstermelidirler.
“İslâm’da birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensar ile onlara güzelce tâbi olanlar yok mu?Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan râzı oldular. Allah onlara içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırladı. Onlar oralara devamlı kalmak üzere gireceklerdir. İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı!” (Tevbe sûresi, 100)
“Allah mümin erkeklere de, mümin kadınlara da, ebedî kalmak üzere girecekleri, içinden ırmaklar akan cennetler vaad etti. Hem Adn cennetlerinde hoş hoş konaklar! Hepsinden âlası ise Allah’ın kendilerinden razı olmasıdır. İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı budur.” (Tevbe sûresi, 72)
Hele amel ve davranışların ötesinde, kalblerdeki hâlis niyetlere terettüp eden ilâhî hediyeler vardır ki, onlar bütün bütün tasavvurlar üstüdür, bunlara nâil olmak bambaşka bir bayramdır.
“İyi ve güzel davranışlarda bulunan ihsan ehline en güzel mükâfat Cennet.. ve daha da fazlası olarak, Allah’ın cemâlini rü’yet.. Onların yüzlerine ne bir leke bulaşır, ne de bir zillet! Onlar ashab-ı Cennet, hep orada muhalled” (Yunus, 10/26)
Nihâyet, keyfiyetsiz, idraksiz, ihâtasız ve misalsiz olarak Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini müşâhede etme devletine erenler, Cennet’te olduklarını ve Cennet nimetlerini de unutacaklar; gayri sadece O’nu görecek, O’nu bilecek, O’nu duyacak, O’nun varlığının ziyâsına bağlanacak ve pâr pâr parlamaya başlayacaklar. İşte, bu tarife gelmez bahtiyarlık da tasavvurları aşkın bir bayramdır.
Mü’minler de; bu mazhariyetlerin ötesinde ‘Rıdvan’ iltifâtı ile de müjdelenmektedirler ki, belki de en büyük bayram onunla olacaktır. İşte içinde bulunduğumuz şu bayramlar, bütün o muhteşem bayramların küçük bir örneği.
Buradaki bayramları, şükre ve zikrullaha vesîle kılanlar, vicdanında îmanın zevkine uyananlar, İslâmî heyecânını hayâtının sonuna kadar koruyanlar ve o büyük saâdete erene kadar, sadece îmar ve ıslah için yaşayanlar; hâsılı, bir ömür boyu kulluk orucuna devam edip, Hz.Azrâil’in (ra) ‘gel’ demesini iftâr vakti sayanlar, peşi peşine o hârika bayramlara da kavuşacaklar inşâallah..
Bu vesileyle, bütün kardeşlerimizin ve Ümmet-i Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi Ve selem) bayramlarını tebrik ediyor, bütün insanlık hakkında hayırlara vesîle olmasını, sulh-u umûminin gerçekleşmesini; mazlum, mağdur, mahkum, câniler gibi elleri ayakları zincirli hücre hapislerinde yatmakta olan, haklarında müebbet hapis cezâları kesilen masumlar, mahcur ve gaybûbet içindeki bütün kardeşlerimizin necâtını, asırlarca dîn-i mübîn-i İslâm’a hizmet vermiş ve âlem-i İslâm’a bayraktarlık yapmış şerefli milletimizin torunlarına Allah’ın basiret vermesini diliyor ve duâ ediyorum.
Bayramınız mübârek, ömrünüz, yuvalarınız ve hizmetleriniz bereketlerle dolsun. Âmin.
[Mehmet Ali Şengül] 15.6.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
15 Temmuz bir darbe girişimi değil bizzat MİT-Saray ve Genelkurmay eliyle kurgulanmış bir operasyondu. [Adem Yavuz Arslan]
#AKP ve #Havuz seçime doğru Adil Öksüz dosyası açmış. Bende gece gece Adil Öksüz dosyasının kapağını açtım. Bakın içinden neler çıktı. Madde madde yazıyorum ;
Adil Öksüz'ü hepsi tanıyormuş! Erdoğan'ın Cemaat konusundaki rehberi Kemalettin Özdemir, 2012'de anlatmış. Sadece Kemalettin Özdemir değil, Hanefi Avcı'da Adil Öksüz'ün ismini, pozisyonunu daha 2008'de ilgililere anlatmış. Üstelik 15 Temmuz öncesi yazılan 'çatı iddianamede 'hava kuvvetleri imamı' olduğu açıkça yazıyor. Yani Adil Öksüz'ü hepsi biliyor, tanıyormuş.
Bu kadar bilinen bir ismin istihbaratın takibinde olmaması mümkün değil. Sıradan bir ilahiyat hocasının 17/25 Aralık 2013'ten sonra bile 12 kez ABD'ye gitmesi ve 111 gün kalması dikkatlerinden kaçmış olamaz.
17/25 sonrası ev kadınlarının bile pasaportu iptal edilirken Adil Öksüz'ün pasaportuna nasıl yasak konmadı? THY kayıtlarının MİT'e online aktarıldığı herkesin malumu. İddia ettikleri gibi önemli biri ise THY ile nasıl rahat rahat uçtu?
İddia ettikleri gibi hava kuvvetleri imamı ise para trafikleri nasıl bu kadar tedbirsizdi. Güya darbe hazırlığı yapıyor ama attığı her adım MOBESE kameralarına takılacak şekilde. Adeta 'görüntü vermiş'. MİT'in takibinde iken Ankara'da toplantı yapmış? Ama kimse yakalamamış?
17-25 sonrası piknik yapan cemaatçi öğretmeni bile tutuklayanlar, Adil Öksüz'ün Ankara'nın göbeğinde askerlerle buluşmasına nasıl göz yumdular?
Adil Öksüz 'arsa bakmak' gibi saçma bir savunma yapmasına rağmen nasıl serbest kaldı. O gün beraber olduğu 99 kişi tutuklanırken bir tek Adil Öksüz'ün serbest kalmasının izahı var mı ? Üstelik daha karakolda iken polisler 'bu hava kuvvetleri imamıymış' diye konuşuyorlar.
Cemaate yönelik operasyonlarda 500’den fazla avukat tutuklanmışken, Adil Öksüz’ün avukatı M.C hakkında hiç bir işlem yapılmadı. Adil Öksüz'ü serbest bırakan hakim Köksal Çelik serbest, yoğun kamuoyu tartışmalarına rağmen ihraç bile edilmedi.
Adil Öksüz'ün elindeki GPS cihazını devletin hangi kurumu ithal etti? Söz konusu gelişmiş cihazı sivillerin temin etmesi mümkün değil. Bu cihazı ona hangi istihbarat örgütü verdi?
Adil Öksüz'ün AKP'li bir vekil ve belediye başkanı tarafından kaçırıldığı iddiası üzerine jet hızıyla habere yayın yasağı getirildi. Ne saklanıyordu? Adil Öksüz ile ilgili sorulara neden hemen yayın yasağı getiriliyor?
Erdoğan’ın çok güvendiği bürokratlardan Ali İhsan Sarıkoca bir yıl boyunca darbenin hemen ardından Adil Öksüz ile görüştüğünü sakladı. Adil Öksüz'le gözaltında iken görüşmesine rağmen bunu gizleyen Başbakanlık Müşaviri, gerçekler ortaya çıkınca görevine nasıl devam etti?
Adil Öksüz'ün serbest bırakılmasında rol oynayan 27 asker ve polisten hiç kimsenin tutuklanmaması, 2’si hariç hepsinin görevlerine devam etmesi nasıl mümkün oluyor?
Öksüz gözaltında iken cep telefonunu nasıl kullandı? Savcı Cihan Ergün 'arsa bakmak' gibi bir iddiayı absürt bulup tutuklama talep ederken hakim Köksal Çelik, Öksüz'ü nasıl serbest bıraktı. 99 kişi tutuklanırken bir tek Öksüz nasıl bırakıldı?
Adil Öksüz serbest kaldıktan sonra serbestçe dolaşmaya devam etti. Telefonu elinde, uçağa binip İstanbul'a evine gitti. Oradan Sakarya'ya geçti. 5 gün telefonu açıktı. Ona tutuklanmayacağı garantisi mi verilmişti? Öksüz'deki rahatlığın nedeni neydi?
Fikri Sağlar, Başbakan Yıldırım'a "Adil Öksüz'ün yakalandığında dosyasının devlet eli ile boşaltılıp salıverilmesi MİT elemanı olmasından mı kaynaklanmaktadır? diye sordu. Bu tip sorulara neden hiç cevap verilmedi?
Adil Öksüz darbe gecesi Akıncı Üssü’nde ise neden hiç görüntüsü yok? Adil Öksüz’ü sorgulayan, tutuklanması için mahkemeye sevk eden ve salıverilme kararına itiraz eden savcı Cihan Ergün, neden tenzili rütbe ile Ankara’dan Kırıkkale’ye gönderildi?
Tanık Turgay Berke’nin ifadesinde de görüleceği gibi Adil Öksüz daha sorguya girmeden “Asker imamı olduğu, darbe organizasyonunda yer aldığı ve iki gün önce ABD’den döndüğü” biliniyordu. Buna rağmen nasıl serbest kalabildi?
Adil Öksüz gerçekten darbenin sivil planlayıcısı ise başta Org. Akın Öztürk olmak üzere, iddia edilen Yurtta Sulh Konseyi üyeleri ile teması neden yok? Hiç bir iddianamede bu ilişkiye dair bir ipucu yok. Öksüz'ün yaptığı söylenen plan neden bulunamadı?
Varsayalım iktidarın tezi doğru ve Adil Öksüz darbenin planlayıcısı. Peki Adil Öksüz gibi bir ilahiyat hocası nasıl oldu da Adem Huduti yada Akın Öztürk gibi generalleri harekete geçirebildi? İrtibatlarını kim nasıl ve ne zaman sağladı?
MİT tüm enerjisini Cemaati yok etmeye harcarken, doğum yapan kadınları hastane kapılarında takip ederken darbenin en kritik ismi Adil Öksüz’le ilgili hiç bir ipucu bulamaması ne kadar mantıklı? Adil Öksüz gerçekten aranıyor mu?
Akıncı İddianamesi’nde Hakan Evrim’in Adil Öksüz’ü 143. Filo bölgesinde gördüğü yazıyor. Oysa ki Hakan Evrim 29 Mayıs 2017’de mahkemeye çıktığında bu ifadeyi reddetti. Peki Akıncı İddianamesi’ne giren ve Hakan Evrim’e ait olduğu iddia edilen sözler sonradan ifadeye mi eklendi?
Eski MİT Kontr-Terör Daire Başkanvekili Mehmet Eymür, Adil Öksüz’ün angaje edilmiş bir MİT elemanı olduğunu öne sürdü. Öksüz, MİT’e mi çalışıyordu?
Cemaatin eski üst düzey isimlerinden K. Özdemir, mahkemede ifadesinde Adil Öksüz’ün Hava Kuvvetleri imamı olduğunu 2012-2013 yıllarında MİT’e bildirdiğini ve resminin de olduğunu açıkladı. Buna rağmen darbe sabahı Öksüz nasıl iki ayrı hâkim kararıyla serbest kaldı?
17 Aralık sonrası cemaate yönelik tasfiyeler başladığında kritik görevleri olan birçok ismin yurtdışına çıktığı biliniyor. Adil Öksüz gibi bir ismin, üstelik adı kayıtlara girmişken darbe girişimine kadar Türkiye’den ayrılmamış olmasının sebebi MİT’le bağlantıları olabilir mi?
Erdoğan'ın yakın adamlarından, Başbakanlık Müşaviri Ali İhsan Sarıkoca'nın Adil Öksüz ile karakolda görüştüğü 1 yıl neden saklandı? Sarıkoca hala görevine nasıl devam ediyor? Sarıkoca kim adına karakola gitti, Öksüz'le konuştu?
Başbakanlık müşaviri Sarıkoca, karakolda Öksüz ile konuşuyor. Öksüz serbest kalıp İstanbul'a gidiyor. Sarıkoca da İstanbul'a gidiyor ve telefonları aynı bölgeden baz veriyor. Tuhaf bir tesadüf (!) değil mi?
Adil Öksüz serbest kaldıktan sonra, polis asker ve MİT tarafından bilinmesine rağmen neden takip edilmedi? Elini kolunu sallayarak günlerce nasıl gezdi? Karakolu arayıp GPS cihazını geri isteyecek özgüveni kim verdi?
Öksüz ile ilgili başka sorularda sıralamak mümkün. ama bu kadarı bile düşündürücü. Bu vesile ile 15 Temmuz tezimi bir daha hatırlatayım; 15 Temmuz bir darbe girişimi değil bizzat MİT-Saray ve Genelkurmay eliyle kurgulanmış bir operasyondu. 250 kişi bilerek ölüme yollandı.
Şahsi fikrim; Adil Öksüz 'başarısızlığa göre kurgulanmış 15 Temmuz'a Cemaati bulaştırma' misyonunu yapıp çekildi. Yaptıklarının hiç bir mantıklı izahı yok. Her adımı 'iz bırakma' amaçlı. Serbest bırakılması ve bulunamaması da projenin bir parçası.
İki yıldır söylüyorum; 15 Temmuz'un rantını yiyenler gerçekler ortaya çıkmasın diye her şeyi yapıyorlar. Cemaate düşen ise bu kumpası aydınlatmak. Aksi halde ne TR de ne dünyada geleceği yok. Darbeye bulaşmış bir sivil toplum hareketi olamaz.
Cemaat o kadar çok dayak yedi, zulme uğradı ki artık 'yapmadığı darbeyi' kabullenmiş görünüyor. Bende bunu anlamıyorum.!
Adil Öksüz'ü hepsi tanıyormuş! Erdoğan'ın Cemaat konusundaki rehberi Kemalettin Özdemir, 2012'de anlatmış. Sadece Kemalettin Özdemir değil, Hanefi Avcı'da Adil Öksüz'ün ismini, pozisyonunu daha 2008'de ilgililere anlatmış. Üstelik 15 Temmuz öncesi yazılan 'çatı iddianamede 'hava kuvvetleri imamı' olduğu açıkça yazıyor. Yani Adil Öksüz'ü hepsi biliyor, tanıyormuş.
Bu kadar bilinen bir ismin istihbaratın takibinde olmaması mümkün değil. Sıradan bir ilahiyat hocasının 17/25 Aralık 2013'ten sonra bile 12 kez ABD'ye gitmesi ve 111 gün kalması dikkatlerinden kaçmış olamaz.
17/25 sonrası ev kadınlarının bile pasaportu iptal edilirken Adil Öksüz'ün pasaportuna nasıl yasak konmadı? THY kayıtlarının MİT'e online aktarıldığı herkesin malumu. İddia ettikleri gibi önemli biri ise THY ile nasıl rahat rahat uçtu?
İddia ettikleri gibi hava kuvvetleri imamı ise para trafikleri nasıl bu kadar tedbirsizdi. Güya darbe hazırlığı yapıyor ama attığı her adım MOBESE kameralarına takılacak şekilde. Adeta 'görüntü vermiş'. MİT'in takibinde iken Ankara'da toplantı yapmış? Ama kimse yakalamamış?
17-25 sonrası piknik yapan cemaatçi öğretmeni bile tutuklayanlar, Adil Öksüz'ün Ankara'nın göbeğinde askerlerle buluşmasına nasıl göz yumdular?
Adil Öksüz 'arsa bakmak' gibi saçma bir savunma yapmasına rağmen nasıl serbest kaldı. O gün beraber olduğu 99 kişi tutuklanırken bir tek Adil Öksüz'ün serbest kalmasının izahı var mı ? Üstelik daha karakolda iken polisler 'bu hava kuvvetleri imamıymış' diye konuşuyorlar.
Cemaate yönelik operasyonlarda 500’den fazla avukat tutuklanmışken, Adil Öksüz’ün avukatı M.C hakkında hiç bir işlem yapılmadı. Adil Öksüz'ü serbest bırakan hakim Köksal Çelik serbest, yoğun kamuoyu tartışmalarına rağmen ihraç bile edilmedi.
Adil Öksüz'ün elindeki GPS cihazını devletin hangi kurumu ithal etti? Söz konusu gelişmiş cihazı sivillerin temin etmesi mümkün değil. Bu cihazı ona hangi istihbarat örgütü verdi?
Adil Öksüz'ün AKP'li bir vekil ve belediye başkanı tarafından kaçırıldığı iddiası üzerine jet hızıyla habere yayın yasağı getirildi. Ne saklanıyordu? Adil Öksüz ile ilgili sorulara neden hemen yayın yasağı getiriliyor?
Erdoğan’ın çok güvendiği bürokratlardan Ali İhsan Sarıkoca bir yıl boyunca darbenin hemen ardından Adil Öksüz ile görüştüğünü sakladı. Adil Öksüz'le gözaltında iken görüşmesine rağmen bunu gizleyen Başbakanlık Müşaviri, gerçekler ortaya çıkınca görevine nasıl devam etti?
Adil Öksüz'ün serbest bırakılmasında rol oynayan 27 asker ve polisten hiç kimsenin tutuklanmaması, 2’si hariç hepsinin görevlerine devam etmesi nasıl mümkün oluyor?
Öksüz gözaltında iken cep telefonunu nasıl kullandı? Savcı Cihan Ergün 'arsa bakmak' gibi bir iddiayı absürt bulup tutuklama talep ederken hakim Köksal Çelik, Öksüz'ü nasıl serbest bıraktı. 99 kişi tutuklanırken bir tek Öksüz nasıl bırakıldı?
Adil Öksüz serbest kaldıktan sonra serbestçe dolaşmaya devam etti. Telefonu elinde, uçağa binip İstanbul'a evine gitti. Oradan Sakarya'ya geçti. 5 gün telefonu açıktı. Ona tutuklanmayacağı garantisi mi verilmişti? Öksüz'deki rahatlığın nedeni neydi?
Fikri Sağlar, Başbakan Yıldırım'a "Adil Öksüz'ün yakalandığında dosyasının devlet eli ile boşaltılıp salıverilmesi MİT elemanı olmasından mı kaynaklanmaktadır? diye sordu. Bu tip sorulara neden hiç cevap verilmedi?
Adil Öksüz darbe gecesi Akıncı Üssü’nde ise neden hiç görüntüsü yok? Adil Öksüz’ü sorgulayan, tutuklanması için mahkemeye sevk eden ve salıverilme kararına itiraz eden savcı Cihan Ergün, neden tenzili rütbe ile Ankara’dan Kırıkkale’ye gönderildi?
Tanık Turgay Berke’nin ifadesinde de görüleceği gibi Adil Öksüz daha sorguya girmeden “Asker imamı olduğu, darbe organizasyonunda yer aldığı ve iki gün önce ABD’den döndüğü” biliniyordu. Buna rağmen nasıl serbest kalabildi?
Adil Öksüz gerçekten darbenin sivil planlayıcısı ise başta Org. Akın Öztürk olmak üzere, iddia edilen Yurtta Sulh Konseyi üyeleri ile teması neden yok? Hiç bir iddianamede bu ilişkiye dair bir ipucu yok. Öksüz'ün yaptığı söylenen plan neden bulunamadı?
Varsayalım iktidarın tezi doğru ve Adil Öksüz darbenin planlayıcısı. Peki Adil Öksüz gibi bir ilahiyat hocası nasıl oldu da Adem Huduti yada Akın Öztürk gibi generalleri harekete geçirebildi? İrtibatlarını kim nasıl ve ne zaman sağladı?
MİT tüm enerjisini Cemaati yok etmeye harcarken, doğum yapan kadınları hastane kapılarında takip ederken darbenin en kritik ismi Adil Öksüz’le ilgili hiç bir ipucu bulamaması ne kadar mantıklı? Adil Öksüz gerçekten aranıyor mu?
Akıncı İddianamesi’nde Hakan Evrim’in Adil Öksüz’ü 143. Filo bölgesinde gördüğü yazıyor. Oysa ki Hakan Evrim 29 Mayıs 2017’de mahkemeye çıktığında bu ifadeyi reddetti. Peki Akıncı İddianamesi’ne giren ve Hakan Evrim’e ait olduğu iddia edilen sözler sonradan ifadeye mi eklendi?
Eski MİT Kontr-Terör Daire Başkanvekili Mehmet Eymür, Adil Öksüz’ün angaje edilmiş bir MİT elemanı olduğunu öne sürdü. Öksüz, MİT’e mi çalışıyordu?
Cemaatin eski üst düzey isimlerinden K. Özdemir, mahkemede ifadesinde Adil Öksüz’ün Hava Kuvvetleri imamı olduğunu 2012-2013 yıllarında MİT’e bildirdiğini ve resminin de olduğunu açıkladı. Buna rağmen darbe sabahı Öksüz nasıl iki ayrı hâkim kararıyla serbest kaldı?
17 Aralık sonrası cemaate yönelik tasfiyeler başladığında kritik görevleri olan birçok ismin yurtdışına çıktığı biliniyor. Adil Öksüz gibi bir ismin, üstelik adı kayıtlara girmişken darbe girişimine kadar Türkiye’den ayrılmamış olmasının sebebi MİT’le bağlantıları olabilir mi?
Erdoğan'ın yakın adamlarından, Başbakanlık Müşaviri Ali İhsan Sarıkoca'nın Adil Öksüz ile karakolda görüştüğü 1 yıl neden saklandı? Sarıkoca hala görevine nasıl devam ediyor? Sarıkoca kim adına karakola gitti, Öksüz'le konuştu?
Başbakanlık müşaviri Sarıkoca, karakolda Öksüz ile konuşuyor. Öksüz serbest kalıp İstanbul'a gidiyor. Sarıkoca da İstanbul'a gidiyor ve telefonları aynı bölgeden baz veriyor. Tuhaf bir tesadüf (!) değil mi?
Adil Öksüz serbest kaldıktan sonra, polis asker ve MİT tarafından bilinmesine rağmen neden takip edilmedi? Elini kolunu sallayarak günlerce nasıl gezdi? Karakolu arayıp GPS cihazını geri isteyecek özgüveni kim verdi?
Öksüz ile ilgili başka sorularda sıralamak mümkün. ama bu kadarı bile düşündürücü. Bu vesile ile 15 Temmuz tezimi bir daha hatırlatayım; 15 Temmuz bir darbe girişimi değil bizzat MİT-Saray ve Genelkurmay eliyle kurgulanmış bir operasyondu. 250 kişi bilerek ölüme yollandı.
Şahsi fikrim; Adil Öksüz 'başarısızlığa göre kurgulanmış 15 Temmuz'a Cemaati bulaştırma' misyonunu yapıp çekildi. Yaptıklarının hiç bir mantıklı izahı yok. Her adımı 'iz bırakma' amaçlı. Serbest bırakılması ve bulunamaması da projenin bir parçası.
İki yıldır söylüyorum; 15 Temmuz'un rantını yiyenler gerçekler ortaya çıkmasın diye her şeyi yapıyorlar. Cemaate düşen ise bu kumpası aydınlatmak. Aksi halde ne TR de ne dünyada geleceği yok. Darbeye bulaşmış bir sivil toplum hareketi olamaz.
Cemaat o kadar çok dayak yedi, zulme uğradı ki artık 'yapmadığı darbeyi' kabullenmiş görünüyor. Bende bunu anlamıyorum.!
[Adem Yavuz Arslan] 14.6.2018 [https://twitter.com/ademyarslan/status/1007179694205259776]
Seçim öncesi, Çom-Ar’ın dev anketini açıklıyoruz! [Naci Karadağ]
Evet, yanlış okumadanız. Siz TR724 takipçilerine hayatınızın kıyağını çekiyor ve başka hiçbir yerde bulamayacağınız ‘Dev Anket’i dikkatinize sunuyoruz. Araştırmayı her seçim öncesi başarılı tahminleriyle dikkat çeken ülkenin en saygın araştırma şirketi Çom-Ar yaptı. Çom-Ar bu kıymetli anketi 72 İl, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Dış temsilciliklerimizde toplam 3,5 kişi üzerinden seçmen eğilimleri, bükümleri, dönüşüm ve dürümleri üzerinden yaptı ve hata payı ± %93,7 olarak açıkladı. Dev anketin sonuçları sizi çok şaşırtacak onu söyleyelim en baştan.
Sizleri çok fazla merakla bekletmiyoruz ve anketin sonuçlarını hemen şuracığa yazıyoruz. Ekranlarımızdan tanıdığımız siyasi yorumcular, rakamları en güzel şekilde sizler için yoracaklar. Onlar da azıcık daha aşağıda olacak. Hazırsanız tutun nefeslerinizi işte dev anket ve o rakamlar: (Inınının)
Biliyoruz ‘OHAL filan’ oldunuz, biz de öyle olduk ama araştırmayı yapan şirket ÇOMAR olunca sıkıysa yayınlamayın kuralı gereği mecburen üzerinize boca ettik. Şimdi bir takım dış mihraklar yok efendim bu nasıl anketmiş, hiç de inandırıcı değilmiş, bu nasıl yüzdeliklermiş, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası niye protesto etsinmiş, Putin bizim dostumuzmuş, filan şeklinde hainlikler yapıp anket üzerinde oyunlar oynayacaktırlar ama şunu söyleyelim; niye?
Yerli uçağımızın göklerde olduğuna inanıyorsunuz da bu ankete mi inanmıyorsunuz?
‘Dünya bizi kıskanıyora, inanıyorsunuz da Putin’in seçmeninin Ankara’da yaşadığına mı inanmıyorsunuz?
Trafoya giren kedilere inanıyorsunuz da ümmetin liderinin partisinin % 85 (Evet düzelttik n’olmuş? Son dakikada YSK imzasız anketleri de sayabileceğimiz söyleyince bu rakam çıktı!) aldığına mı inanmıyorsunuz?
IMF’in bizden borç istediğine inanıyorsunuz da, Cumhuriyetçi Parti’nin bizi kıskanıp Türkiye’den seçimlere katıldığına mı inanmıyorsunuz?
Millet parkında, bahçelerinde yuvarlanıyorsunuz da iş ankete inanmaya gelince mi kıvırıyorsunuz?
Tek parti döneminde 75 kişilik sınıfta, hastayı kızakla çektirildiğine inanıyorsunuz, mevzu anket olunca mı awww?
Şu arkadaşa inanıyorsunuz da bize mi inanmıyorsunuz?
Çom-Ar Araştırma şirketinin sorumlusu Melih Cevdet Yandaş, Seçmen eğilimlerini araştırdıklarını, bulmak için çok uğraştıklarını ama aslında buna gerek kalmadığını, “at atabildiğin kadar yerler efendim” yöntemiyle yapılan anketlerinin tıpkı geçen seçimlerde olduğu gibi yanılma paylarının sınırında kalabileceğini, ayrıca Saray’a hürmetlerini söyledi.
Diyanet yaptığı açıklamada bu ankete inanmanın bir Müslümanlık görevi olduğunu, birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan bu dönemde, aksini söyleyenlerin terörist ve vatan haini olduğunu ayet ve hadislerle anlattı. Ayrıca bu Cuma namazında değerli cami hocalarım bu anketin önemine dair hutbe irad edecekler.
Kürtaj Dede’nin desteklediği ankete katılan bazı katılımcılar, kendileri için rol model olan Dede’yi yedirmeyeceğini kendilerinin de birer kürtaj Dede olduğunu kamuoyuna deklare ettiler.
Anket üzerine Saray’da bir araya gelen Konyalı bilim adamları borla çalışan anket üzerinde son aşamaya geldiklerini, Allah’ın izniyle çok yakında dünya çapında anketlerimiz olacağını ifade ettiler. Konyalı bilim insanları, anketten sonra kendi kendine oy atabilen seçim sandığı konusunda da 6 günlük geceli gündüzlü bir çalışma yapacaklarını, sabah erken gelen Konyalı bilim elemanının sandığı ele geçirme modelinde karar kılındığını açıkladı. Bu açıklama üzerine 500 kadar Norveçli balıkçı ve İsviçreli bilim insanının intihar ettiği bildirildi.
Havuzdan babam çıksa linç ederim isimli programda konuşan gazeteci-yazar ve kuruyemiş şirketler topluluğu CEO’su Hüseyin Şevkiy Alama, Türk halkının vatan hainlerine en iyi cevabı bu anketle vermiş olduğunu söyledi. Alama, anketi bir grup üzeri çıplak deri eldivenli çapulcunun sabote etmek isteğinin ve anket kağıtlarının üzerine küçük apteslerinin yapıldığını da sözlerine ekledi.
Seçmen eğilimlerine bakıldığında verilen kömür ve makarnaların azalmaması yönünde vatandaşta büyük bir bilinç oluştuğu, “buzdolabı filan deniyor, bize bir şey gelmedi, ne iş” şeklinde ortak bir itirazın dillendirildiği de söyleniyor.
Ahmet Özal, bu anketin babasının katilinin ortaya çıkarılması konusunda belirleyici bir hamle olduğunu ve artık Özal Suikastiyle ilgili gizli saklı hiçbir şeyin kalmadığını söyleyerek “Her şey kabak gibi ortada” açıklamasını yaptı. Büyük düşünce ve fikir adamı Nedim Şener ise, “anketi bırakın beni alın” diyerek örnek bir gazetecilik modeli gösterdi.
Emekli Başgan İ. Melih Bey ise, Çom-Ar’ın güvenilir bir şirket olduğunun daha önceden kanıtlandığını söyleyerek, “Bizim fışkıyeyi kimin kırdığı konusunda kendileriyle bir ortak çalışma yapmıştık, yüzde yüzlük bir oranda başarı kaydettiler” şeklinde konuştu.
Nasuhi Güngör, ankette AKP’ye oy verdim ama Reis aksini söylerse o doğrudur, diyerek anket güvenirliliğinin teminatı olduğu söyledi.
Yavuz Bingöl ise anketin yandaş değil uyumlu olduğuna dikkat çekerek, “özgür bir ülke olduğumuzun en iyi kanıtı bu ankettir. Bakın batıda bu tür anketler yayınlanabiliyor mu? Hayır, özgürüz işte!” dedi.
TR724 sizler için hiçbir fedakarlıktan kaçınmadı ve anket katılımcılarının görüntülerini ele geçirdi. Buyrun izleyin de gözünüz biraz insanlık görsün!
[Naci Karadağ] 15.6.2018 [TR724]
Sizleri çok fazla merakla bekletmiyoruz ve anketin sonuçlarını hemen şuracığa yazıyoruz. Ekranlarımızdan tanıdığımız siyasi yorumcular, rakamları en güzel şekilde sizler için yoracaklar. Onlar da azıcık daha aşağıda olacak. Hazırsanız tutun nefeslerinizi işte dev anket ve o rakamlar: (Inınının)
Biliyoruz ‘OHAL filan’ oldunuz, biz de öyle olduk ama araştırmayı yapan şirket ÇOMAR olunca sıkıysa yayınlamayın kuralı gereği mecburen üzerinize boca ettik. Şimdi bir takım dış mihraklar yok efendim bu nasıl anketmiş, hiç de inandırıcı değilmiş, bu nasıl yüzdeliklermiş, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası niye protesto etsinmiş, Putin bizim dostumuzmuş, filan şeklinde hainlikler yapıp anket üzerinde oyunlar oynayacaktırlar ama şunu söyleyelim; niye?
Yerli uçağımızın göklerde olduğuna inanıyorsunuz da bu ankete mi inanmıyorsunuz?
‘Dünya bizi kıskanıyora, inanıyorsunuz da Putin’in seçmeninin Ankara’da yaşadığına mı inanmıyorsunuz?
Trafoya giren kedilere inanıyorsunuz da ümmetin liderinin partisinin % 85 (Evet düzelttik n’olmuş? Son dakikada YSK imzasız anketleri de sayabileceğimiz söyleyince bu rakam çıktı!) aldığına mı inanmıyorsunuz?
IMF’in bizden borç istediğine inanıyorsunuz da, Cumhuriyetçi Parti’nin bizi kıskanıp Türkiye’den seçimlere katıldığına mı inanmıyorsunuz?
Millet parkında, bahçelerinde yuvarlanıyorsunuz da iş ankete inanmaya gelince mi kıvırıyorsunuz?
Tek parti döneminde 75 kişilik sınıfta, hastayı kızakla çektirildiğine inanıyorsunuz, mevzu anket olunca mı awww?
Şu arkadaşa inanıyorsunuz da bize mi inanmıyorsunuz?
Çom-Ar Araştırma şirketinin sorumlusu Melih Cevdet Yandaş, Seçmen eğilimlerini araştırdıklarını, bulmak için çok uğraştıklarını ama aslında buna gerek kalmadığını, “at atabildiğin kadar yerler efendim” yöntemiyle yapılan anketlerinin tıpkı geçen seçimlerde olduğu gibi yanılma paylarının sınırında kalabileceğini, ayrıca Saray’a hürmetlerini söyledi.
Diyanet yaptığı açıklamada bu ankete inanmanın bir Müslümanlık görevi olduğunu, birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan bu dönemde, aksini söyleyenlerin terörist ve vatan haini olduğunu ayet ve hadislerle anlattı. Ayrıca bu Cuma namazında değerli cami hocalarım bu anketin önemine dair hutbe irad edecekler.
Kürtaj Dede’nin desteklediği ankete katılan bazı katılımcılar, kendileri için rol model olan Dede’yi yedirmeyeceğini kendilerinin de birer kürtaj Dede olduğunu kamuoyuna deklare ettiler.
Anket üzerine Saray’da bir araya gelen Konyalı bilim adamları borla çalışan anket üzerinde son aşamaya geldiklerini, Allah’ın izniyle çok yakında dünya çapında anketlerimiz olacağını ifade ettiler. Konyalı bilim insanları, anketten sonra kendi kendine oy atabilen seçim sandığı konusunda da 6 günlük geceli gündüzlü bir çalışma yapacaklarını, sabah erken gelen Konyalı bilim elemanının sandığı ele geçirme modelinde karar kılındığını açıkladı. Bu açıklama üzerine 500 kadar Norveçli balıkçı ve İsviçreli bilim insanının intihar ettiği bildirildi.
Havuzdan babam çıksa linç ederim isimli programda konuşan gazeteci-yazar ve kuruyemiş şirketler topluluğu CEO’su Hüseyin Şevkiy Alama, Türk halkının vatan hainlerine en iyi cevabı bu anketle vermiş olduğunu söyledi. Alama, anketi bir grup üzeri çıplak deri eldivenli çapulcunun sabote etmek isteğinin ve anket kağıtlarının üzerine küçük apteslerinin yapıldığını da sözlerine ekledi.
Seçmen eğilimlerine bakıldığında verilen kömür ve makarnaların azalmaması yönünde vatandaşta büyük bir bilinç oluştuğu, “buzdolabı filan deniyor, bize bir şey gelmedi, ne iş” şeklinde ortak bir itirazın dillendirildiği de söyleniyor.
Ahmet Özal, bu anketin babasının katilinin ortaya çıkarılması konusunda belirleyici bir hamle olduğunu ve artık Özal Suikastiyle ilgili gizli saklı hiçbir şeyin kalmadığını söyleyerek “Her şey kabak gibi ortada” açıklamasını yaptı. Büyük düşünce ve fikir adamı Nedim Şener ise, “anketi bırakın beni alın” diyerek örnek bir gazetecilik modeli gösterdi.
Emekli Başgan İ. Melih Bey ise, Çom-Ar’ın güvenilir bir şirket olduğunun daha önceden kanıtlandığını söyleyerek, “Bizim fışkıyeyi kimin kırdığı konusunda kendileriyle bir ortak çalışma yapmıştık, yüzde yüzlük bir oranda başarı kaydettiler” şeklinde konuştu.
Nasuhi Güngör, ankette AKP’ye oy verdim ama Reis aksini söylerse o doğrudur, diyerek anket güvenirliliğinin teminatı olduğu söyledi.
Yavuz Bingöl ise anketin yandaş değil uyumlu olduğuna dikkat çekerek, “özgür bir ülke olduğumuzun en iyi kanıtı bu ankettir. Bakın batıda bu tür anketler yayınlanabiliyor mu? Hayır, özgürüz işte!” dedi.
TR724 sizler için hiçbir fedakarlıktan kaçınmadı ve anket katılımcılarının görüntülerini ele geçirdi. Buyrun izleyin de gözünüz biraz insanlık görsün!
[Naci Karadağ] 15.6.2018 [TR724]
Garipler, amatör ruh ve biraz nostalji! [Mahmut Akpınar]
Öğrenciliğim 1980’lerin sonlarına rastlar. Üniversiteyi İzmir’de okudum. O dönemde hiç kaloriferli evimiz yoktu. “İzmir sıcaktır kalorifere ne hacet!” deyip geçmeyin, kışın nemle birlikte soğuk baya üşütür. Hele eviniz güneş görmüyorsa, biraz da nem varsa soğuğu çekilmez olur. Hala öyle sanırım, İzmir’de evlerin çoğunun çatısı yoktur. O nedenle kışın soğuk olur, yazın ise beton tavan sıcağı aynen alta yansıtır ve hararetten evlerde durulmaz. Çekilmez yaz sıcaklarına karşı teknik okulda okuyan bir arkadaş amatör bir vantilatör yapmıştı, yazları onunla serinlemeye çalışırdık.
Evlerimizde tahtadan “tabut” denilen kasalar ve üzerine basit süngerden yapılmış, ucuz kumaşla kaplanmış yataklar vardı, onlarda yatardık. Bir mobilyacı abinin ürettiği alta yatak, yorgan, eşya konulabilecek çekyatımsı, daha gelişmiş kasalar geldiğinde müthiş sevinmiştik. Salon dahil evlerde halı olmazdı, zeminlere bağış olarak toplanmış Uşak kilimleri serilirdi. En zor işlerden birisi kışın sabah erken kömür sobalarını yakmak, soba kovasını değiştirmekti. Kalitesiz kömürden veya sobayı yakmaktaki acemiliğimizden dolayı çoğu zaman sobanın olduğu salon dumanla dolardı.
1980’lerde Anadolu’dan gelmiş öğrencilere bağrını açan ışık evlerde peynirle zeytini aynı anda bulmak zordu. Sofraya hep birlikte oturulur, herkes gelmeden başlanmazdı. Zaten sınırlı olan yiyeceklerin diğer arkadaşlara kalmama ihtimali vardı zira. “Zeytini bir ısırıkta yemeyin arkadaşlar!” diye uyarılar alırdık. Çünkü zeytin pahalıydı ve ancak yarım kilo alabiliyorduk. Bazıları az içmesin diye çaylar aynı anda doldurulurdu. Patatesli yumurta bütün öğünlerin en favori yemeğiydi. Zira patates ucuzdu, üzerine çakılan iki yumurta ona lezzet katardı. Herşeyden önemlisi hazırlaması kolaydı; ustalık ve zaman istemezdi.
İzmir’in en çok neyini özlersin deseler tereddütsüz esnaflarını derim. Heryerin esnafı öyledir ama İzmir’in esnafı bir başkadır. Fevkalade sıcak kanlı, cömert ve fedakar insanlardır. Ramazanlarda 30 günde 32-33 iftar yapardık. Bazen karışıklık, yanlış anlaşılmalar olur ve bazı evlere iftara gidilemezdi. Sonraki yemekleri riske atmamak, ablaları kızdırmamak, ev sahibi abileri zor durumda bırakmamak için –fedakarlık yapıp- aynı gün iki iftar ederdik. Esnaflar, ablalar o kadar cömertti ki herkes her gün mutlaka iftara giderdi. Bugün dünyanın bu en güzel insanlarının “terör”den tutuklandığını, hapislere doldurulduğunu duydukça sadece kahrolmuyorum onlara bunu yapanları Kahhar olan Allaha havale etmekten kendimi alamıyorum.
Şimdi ne hallerdedir bilemiyorum. Bir N. amcamız vardı. Yaşı daha o zamanlar epeyce vardı. Belki vefat etmiştir. Belki de İslamcı soslu Zulüm Düzeni yaşlı, hasta haliyle O’nu da hapse koymuştur; şu an hapislerde çile çekiyordur. N. Abi mütahitlik yapıyordu; öğrenciler için yemeğe gidilecek favori esnaflardandı. Özellikle hafta sonları geç vakitte esnaf abilerin evinde kahvaltı yapmak bizim için müthiş bir lükstü, hazdı. Sucuğu, balı baba evinde zor bulan, öğrenci evinde patatese talim eden bizim gibi Anadolu çocukları için N. Abi gibi insanların evindeki kahvaltılar/yemekler harika şeylerdi. Sanırım biraz gözümüzü de doyurmak için kahvaltıda onlarca çeşit koyarlardı . Sucuktan, petek balından, peynir, zeytin çeşitlerinden kaymağa, tereyağından kavurmaya, yeni gördüğümüz yerel tatlara kahvaltıda herşey bulunurdu.
Benim öğrenciliğim döneminde hiç unutamadığım yemeklerden birisi de İsmail abinin yemekleriydi. Sanırım Tokatlıydı, bir deri atölyesinde asgari ücretle çalışan genç bir işçiydi. Şu anda apartmanlarla doldurulmuş Buca’nın Kozağaç tarafındaki gecekondulardan birinde yaşıyordu. Evi bir göz odadan ve bir mutfaktan ibaretti ve iki çocuğu vardı. İmkanları çok sınırlıydı ama her yıl bizi mutlaka ve ısrarla iftara davet ederdi. Mönüsü hep aynıydı: kuru fasulye, pilav. Evinin yolu yoktu, az yağmurda her yer çamur olurdu. Ama biz 45 dakika yürüyerek gidilebilen bu iftarı her yıl iple çekerdik ve mutlaka onun davetlerine iştirak ederdik. Onda yediğimiz kuru fasulye-bulgur pilavı bize her şeyden lezzetli gelirdi. Yemeklerden öte, O’nun tebessümü, yokluk içindeki cömertliği, candan hali hepimizi mest ederdi.
Kurbanlar en nostaljik, en unutulmaz zaman dilimleriydi. Ana baba eli öpmeye bayramın ikinci üçüncü günü giderdik. Memleketi uzak olanlar bazen hiç gidemez, kalırdı. Ama Kurbanlarda esnafından öğrencisine herkeste müthiş ve tatlı bir telaş olurdu. Deri toplama ve kesim ekipleri oluşturur, sokak sokak mahalleleri paylaşır ve deri toplardık, insanların kurbanlarına yardım ederdik. Bağırsakları dahi zayi etmez, “bağırsak toplama ekipleri” kurardık. Bir dönem İzmir’in zenginleri arasında olan ve en çok yardım eden X kardeşlerin, şirketin tüm arabalarını tahsis etme yanında bizzat deri-bağırsak topladıklarına şahit olmak biz öğrencileri müthiş teşvik eder, bitirirdi. Üstelik bütün bunlar deri-kurban toplamanın yasak olduğu, yakalananın hapse atıldığı dönemde yapılırdı. Deri toplamak, kurban bağışı kabul etmek yıllarca THK tekelinde oldu. THK araçları sokakları dolaşır, deri toplardı. Camilere/vakıflara deri toplamanın suç olduğunu ve cezalarını hapörlerden tehdit şeklinde ilan ederdi. Hamdolsun(!) AKP’nin son dönemlerinde de kaçak deri toplama, baskı altında kurban toplama/ kesme hazzını yeniden yaşadı millet. Şu sıralar yaşananlar ise her daim oy toplamakta kullandıkları Tek Parti dönemine rahmet okutacak, Hitler uygulamalarıyla kıyaslanacak türden!
Hadis-i Şerifte: “İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!” (Müslim, İman/232; Tirmizî, İman/13) deniliyor. Hizmet Hareketi amatör ruhla, yokluklar sıkıntılar içinde başladı. Dertli insanların derdini, yüreğinin coşkusunu paylaşmasıyla dünyaya yayıldı. Yaşatmak için yaşayanların çabasıyla, kendi ihtiyaç içinde iken isar hasletiyle evini, imkanlarını açanların gayretiyle bir yerlere geldi. Hizmetin hedefi gönüllerdi, insanlardı. En zengini o kentte orta ölçekli esnaf olan, pek çoğu işçi, memur, emekçi olan insanların omuzlarında yeşerdi, gelişti Hizmet. Öğrencilere bakmak için köy köy öşür toplanır ve yıl boyunca kullanılırdı. Esnaflardan oluşan gıda ünitelerinin işi öğrencilerin iaşesi için malzeme tedarik etmek, bağış bulmak ve temel gıda ihtiyaçlarını karşılamaktı. Pek çoğumuz öğrenci iken meteliksiz dolaşırdık, evde yiyecek bir şey bulamadığımız zamanlar az değildi. Belediye otobüsüne binecek paramız olmadığı için saatlerce yürürdük. Derme çatma, soğuk, nemli ve ucuz evlerde kalabilirdik.
Sonra imkanlar genişledi. Lüks binalar dikildi. Toplumda “itibar” sahibi olduk. İnsanlar Hizmet çatısı altında poz verebilmek için yarışır oldu. Programlara her seviyeden siyasiler, bakanlar, milletvekilleri doluşmaya başladı. Yaptığımız her şeyde en iyi oluyor, dünya çapında başarılara imza atıyorduk. Uluslararası bilim olimpiyatlarında, ÖSS’lerde, TÜBİTAK sınavlarında her daim birinciler çıkarıyorduk. Okullarımız marka, dershanelerimiz efsaneydi. Biz yaptık mı en iyisini yapardık! Bireysel olmasa da bir miktar kollektif egomuz vardı. Allah bir Zalimi musallat etti ve bu Zalim bütün harmanı yaktı, kül etti. Yetmedi ömrünü milletin evladına, onların ahlakına, eğitimine vermiş dünyanın en güzel insanlarını hapislere doldurdu, sürgünlere yolladı, işkencelerden geçirdi. Allah’ın verdiği rızkı kesip “aç bırakmakla” tehdit etti. Zenginlerin malına çöktü, insanların namusuna, onuruna tasallut etti.
Bir amansız fırtına esti ve bütün bağları bozdu, bahçeleri talan etti. Ama bu durum hep bahsettiğimiz ama pek başaramadığımız “kendini sıfırlama”, Allaha tam tevekkül ve teveccüh etme imkanını bahşetti bizlere. Yaşadıklarımız, ilk zamanlardaki gibi amatör ruhla, heyecanla ve ümitle yeniden başlama fırsatı sundu bize. Şimdilerde herkes herşeyini kaybetmiş durumda. Mallar, makamlar, konumlar lüks binalar, kaliteli araçlar, apoletler hepsi gitti. Marka okullara, efsane kurumlara çöktüler. Dünyanın en çok madalyasını toplayan o okullar talan edildi. Sanırım harami güruh olimpiyat madalyalarını bile yağmalamıştır.
Zalimin zulmü, hırsızın çaldıkları bir tarafa, Allah bize faturası biraz ağır olsa da, canımızı yaksa da Hadisi Şerifte bahsedildiği gibi yeniden garipliğe dönme imkanı sundu. Tekrar amatör ruhu kazanma fırsatı bulduk. Umudu yitirmeden, enseyi karartmadan çok kıymetli olan bu amatör ruhu, müjdelenmiş garipliği iyi değerlendirerek “çay koy keçeli yeniden başlıyoruz” deyip her şeye yeniden başlama iradesi sergilemeliyiz. Bizim işimiz ıslah etmek. İfsat edenlerin fesadına, tahribine, tahkirine takılmadan daha duru bir gönülle tamire başlamalı, ıslaha, tebliğe, sulha, Hizmete devam etmeliyiz.
İçinde bulunduğumuz şartlar bize tekrar eski günlerdeki gibi sıcak, samimi, beklentisiz koşturma, hizmet etme imkanları sunuyor. “Nerde o eski günler!” dediğimiz günler şu an önümüzde ve bizden eylem, hareket bekliyor!
Bayramını gurbet, yokluk, zorluk içinde geçiren tüm gariplerin bayramını kutlarım.
[Mahmut Akpınar] 15.6.2018 [TR724]
Evlerimizde tahtadan “tabut” denilen kasalar ve üzerine basit süngerden yapılmış, ucuz kumaşla kaplanmış yataklar vardı, onlarda yatardık. Bir mobilyacı abinin ürettiği alta yatak, yorgan, eşya konulabilecek çekyatımsı, daha gelişmiş kasalar geldiğinde müthiş sevinmiştik. Salon dahil evlerde halı olmazdı, zeminlere bağış olarak toplanmış Uşak kilimleri serilirdi. En zor işlerden birisi kışın sabah erken kömür sobalarını yakmak, soba kovasını değiştirmekti. Kalitesiz kömürden veya sobayı yakmaktaki acemiliğimizden dolayı çoğu zaman sobanın olduğu salon dumanla dolardı.
1980’lerde Anadolu’dan gelmiş öğrencilere bağrını açan ışık evlerde peynirle zeytini aynı anda bulmak zordu. Sofraya hep birlikte oturulur, herkes gelmeden başlanmazdı. Zaten sınırlı olan yiyeceklerin diğer arkadaşlara kalmama ihtimali vardı zira. “Zeytini bir ısırıkta yemeyin arkadaşlar!” diye uyarılar alırdık. Çünkü zeytin pahalıydı ve ancak yarım kilo alabiliyorduk. Bazıları az içmesin diye çaylar aynı anda doldurulurdu. Patatesli yumurta bütün öğünlerin en favori yemeğiydi. Zira patates ucuzdu, üzerine çakılan iki yumurta ona lezzet katardı. Herşeyden önemlisi hazırlaması kolaydı; ustalık ve zaman istemezdi.
İzmir’in en çok neyini özlersin deseler tereddütsüz esnaflarını derim. Heryerin esnafı öyledir ama İzmir’in esnafı bir başkadır. Fevkalade sıcak kanlı, cömert ve fedakar insanlardır. Ramazanlarda 30 günde 32-33 iftar yapardık. Bazen karışıklık, yanlış anlaşılmalar olur ve bazı evlere iftara gidilemezdi. Sonraki yemekleri riske atmamak, ablaları kızdırmamak, ev sahibi abileri zor durumda bırakmamak için –fedakarlık yapıp- aynı gün iki iftar ederdik. Esnaflar, ablalar o kadar cömertti ki herkes her gün mutlaka iftara giderdi. Bugün dünyanın bu en güzel insanlarının “terör”den tutuklandığını, hapislere doldurulduğunu duydukça sadece kahrolmuyorum onlara bunu yapanları Kahhar olan Allaha havale etmekten kendimi alamıyorum.
Şimdi ne hallerdedir bilemiyorum. Bir N. amcamız vardı. Yaşı daha o zamanlar epeyce vardı. Belki vefat etmiştir. Belki de İslamcı soslu Zulüm Düzeni yaşlı, hasta haliyle O’nu da hapse koymuştur; şu an hapislerde çile çekiyordur. N. Abi mütahitlik yapıyordu; öğrenciler için yemeğe gidilecek favori esnaflardandı. Özellikle hafta sonları geç vakitte esnaf abilerin evinde kahvaltı yapmak bizim için müthiş bir lükstü, hazdı. Sucuğu, balı baba evinde zor bulan, öğrenci evinde patatese talim eden bizim gibi Anadolu çocukları için N. Abi gibi insanların evindeki kahvaltılar/yemekler harika şeylerdi. Sanırım biraz gözümüzü de doyurmak için kahvaltıda onlarca çeşit koyarlardı . Sucuktan, petek balından, peynir, zeytin çeşitlerinden kaymağa, tereyağından kavurmaya, yeni gördüğümüz yerel tatlara kahvaltıda herşey bulunurdu.
Benim öğrenciliğim döneminde hiç unutamadığım yemeklerden birisi de İsmail abinin yemekleriydi. Sanırım Tokatlıydı, bir deri atölyesinde asgari ücretle çalışan genç bir işçiydi. Şu anda apartmanlarla doldurulmuş Buca’nın Kozağaç tarafındaki gecekondulardan birinde yaşıyordu. Evi bir göz odadan ve bir mutfaktan ibaretti ve iki çocuğu vardı. İmkanları çok sınırlıydı ama her yıl bizi mutlaka ve ısrarla iftara davet ederdi. Mönüsü hep aynıydı: kuru fasulye, pilav. Evinin yolu yoktu, az yağmurda her yer çamur olurdu. Ama biz 45 dakika yürüyerek gidilebilen bu iftarı her yıl iple çekerdik ve mutlaka onun davetlerine iştirak ederdik. Onda yediğimiz kuru fasulye-bulgur pilavı bize her şeyden lezzetli gelirdi. Yemeklerden öte, O’nun tebessümü, yokluk içindeki cömertliği, candan hali hepimizi mest ederdi.
Kurbanlar en nostaljik, en unutulmaz zaman dilimleriydi. Ana baba eli öpmeye bayramın ikinci üçüncü günü giderdik. Memleketi uzak olanlar bazen hiç gidemez, kalırdı. Ama Kurbanlarda esnafından öğrencisine herkeste müthiş ve tatlı bir telaş olurdu. Deri toplama ve kesim ekipleri oluşturur, sokak sokak mahalleleri paylaşır ve deri toplardık, insanların kurbanlarına yardım ederdik. Bağırsakları dahi zayi etmez, “bağırsak toplama ekipleri” kurardık. Bir dönem İzmir’in zenginleri arasında olan ve en çok yardım eden X kardeşlerin, şirketin tüm arabalarını tahsis etme yanında bizzat deri-bağırsak topladıklarına şahit olmak biz öğrencileri müthiş teşvik eder, bitirirdi. Üstelik bütün bunlar deri-kurban toplamanın yasak olduğu, yakalananın hapse atıldığı dönemde yapılırdı. Deri toplamak, kurban bağışı kabul etmek yıllarca THK tekelinde oldu. THK araçları sokakları dolaşır, deri toplardı. Camilere/vakıflara deri toplamanın suç olduğunu ve cezalarını hapörlerden tehdit şeklinde ilan ederdi. Hamdolsun(!) AKP’nin son dönemlerinde de kaçak deri toplama, baskı altında kurban toplama/ kesme hazzını yeniden yaşadı millet. Şu sıralar yaşananlar ise her daim oy toplamakta kullandıkları Tek Parti dönemine rahmet okutacak, Hitler uygulamalarıyla kıyaslanacak türden!
Hadis-i Şerifte: “İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!” (Müslim, İman/232; Tirmizî, İman/13) deniliyor. Hizmet Hareketi amatör ruhla, yokluklar sıkıntılar içinde başladı. Dertli insanların derdini, yüreğinin coşkusunu paylaşmasıyla dünyaya yayıldı. Yaşatmak için yaşayanların çabasıyla, kendi ihtiyaç içinde iken isar hasletiyle evini, imkanlarını açanların gayretiyle bir yerlere geldi. Hizmetin hedefi gönüllerdi, insanlardı. En zengini o kentte orta ölçekli esnaf olan, pek çoğu işçi, memur, emekçi olan insanların omuzlarında yeşerdi, gelişti Hizmet. Öğrencilere bakmak için köy köy öşür toplanır ve yıl boyunca kullanılırdı. Esnaflardan oluşan gıda ünitelerinin işi öğrencilerin iaşesi için malzeme tedarik etmek, bağış bulmak ve temel gıda ihtiyaçlarını karşılamaktı. Pek çoğumuz öğrenci iken meteliksiz dolaşırdık, evde yiyecek bir şey bulamadığımız zamanlar az değildi. Belediye otobüsüne binecek paramız olmadığı için saatlerce yürürdük. Derme çatma, soğuk, nemli ve ucuz evlerde kalabilirdik.
Sonra imkanlar genişledi. Lüks binalar dikildi. Toplumda “itibar” sahibi olduk. İnsanlar Hizmet çatısı altında poz verebilmek için yarışır oldu. Programlara her seviyeden siyasiler, bakanlar, milletvekilleri doluşmaya başladı. Yaptığımız her şeyde en iyi oluyor, dünya çapında başarılara imza atıyorduk. Uluslararası bilim olimpiyatlarında, ÖSS’lerde, TÜBİTAK sınavlarında her daim birinciler çıkarıyorduk. Okullarımız marka, dershanelerimiz efsaneydi. Biz yaptık mı en iyisini yapardık! Bireysel olmasa da bir miktar kollektif egomuz vardı. Allah bir Zalimi musallat etti ve bu Zalim bütün harmanı yaktı, kül etti. Yetmedi ömrünü milletin evladına, onların ahlakına, eğitimine vermiş dünyanın en güzel insanlarını hapislere doldurdu, sürgünlere yolladı, işkencelerden geçirdi. Allah’ın verdiği rızkı kesip “aç bırakmakla” tehdit etti. Zenginlerin malına çöktü, insanların namusuna, onuruna tasallut etti.
Bir amansız fırtına esti ve bütün bağları bozdu, bahçeleri talan etti. Ama bu durum hep bahsettiğimiz ama pek başaramadığımız “kendini sıfırlama”, Allaha tam tevekkül ve teveccüh etme imkanını bahşetti bizlere. Yaşadıklarımız, ilk zamanlardaki gibi amatör ruhla, heyecanla ve ümitle yeniden başlama fırsatı sundu bize. Şimdilerde herkes herşeyini kaybetmiş durumda. Mallar, makamlar, konumlar lüks binalar, kaliteli araçlar, apoletler hepsi gitti. Marka okullara, efsane kurumlara çöktüler. Dünyanın en çok madalyasını toplayan o okullar talan edildi. Sanırım harami güruh olimpiyat madalyalarını bile yağmalamıştır.
Zalimin zulmü, hırsızın çaldıkları bir tarafa, Allah bize faturası biraz ağır olsa da, canımızı yaksa da Hadisi Şerifte bahsedildiği gibi yeniden garipliğe dönme imkanı sundu. Tekrar amatör ruhu kazanma fırsatı bulduk. Umudu yitirmeden, enseyi karartmadan çok kıymetli olan bu amatör ruhu, müjdelenmiş garipliği iyi değerlendirerek “çay koy keçeli yeniden başlıyoruz” deyip her şeye yeniden başlama iradesi sergilemeliyiz. Bizim işimiz ıslah etmek. İfsat edenlerin fesadına, tahribine, tahkirine takılmadan daha duru bir gönülle tamire başlamalı, ıslaha, tebliğe, sulha, Hizmete devam etmeliyiz.
İçinde bulunduğumuz şartlar bize tekrar eski günlerdeki gibi sıcak, samimi, beklentisiz koşturma, hizmet etme imkanları sunuyor. “Nerde o eski günler!” dediğimiz günler şu an önümüzde ve bizden eylem, hareket bekliyor!
Bayramını gurbet, yokluk, zorluk içinde geçiren tüm gariplerin bayramını kutlarım.
[Mahmut Akpınar] 15.6.2018 [TR724]
Şevval oruçları [Cemil Tokpınar]
Rabbimize sonsuz şükürler olsun, bir Ramazan ayını daha idrak ve ihya edip bayrama kavuştuk. Cenâb-ı Hak, bayramların gerçek bayram olduğu, bütün mağdurların, mahpusların, mazlumların, mahrumların ferah ve felaha erdiği bayramları da görmeyi nasip etsin.
Bugün Ramazan ayından sonra tutulan Şevval orucu ve diğer sünnet oruçlar üzerinde durmak istiyoruz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
“Kim Ramazan orucunu tutar ve ona Şevval ayından altı gün ilâve ederse, sanki yıl orucu tutmuş olur.” (Müslim, Sıyâm: 204; Tirmizî, Savm: 53; Ebu Dâvud, Savm: 58)
Bu hadisten anlıyoruz ki, Ramazan ayı ve bayramından sonra Şevval ayı içinde “altı gün orucu” adıyla bilinen orucu tutmak sünnettir.
Şevvâl ayının ilk gününde yani Ramazan Bayramı’nın birinci gününde oruç tutulması tahrimen mekruhtur, yani harama yakındır. Bayramın diğer günlerinde ve Şevvâl ayında kaza veya nafile oruç tutulabilir. Oruç ayı Ramazanın tamamlayıcısı durumunda olan Şevvâl ayında tutulacak altı günlük oruç, bir Müslüman’a bütün bir yıllık oruç sevabı kazandıracaktır. Bu altı günlük orucun hiç ara vermeden peş peşe tutulması mecburiyeti yoktur; Şevval ayı içinde olmak şartıyla aralıklarla da tutulabilir.
Bir yılı oruçlu geçirmek gibi
Bazı kimseler Şevval orucuna hemen Ramazan bayramının ikinci günü başlamaktadır ki, bu caiz olsa bile doğru değildir, en azından tenzihen mekruhtur. Çünkü gelen misafirlere ikramda bulunurken ev sahibinin “Ben oruçluyum” demesi misafirler tarafından hoş karşılanmayacağı gibi, ikramlara karşı da bir isteksizlik meydana getirecektir. En iyisi Ramazan bayramının ilk üç günü geçtikten sonra başlamaktır.
Şevvâl ayında tutulacak altı günlük oruçla, bir yıl oruç sevabının nasıl elde edileceği hususunu ise âlimlerimiz şöyle açıklamaktadırlar:
Dinimizde, bir iyilik yapana on sevap verileceği yolundaki hadis esas alındığında, bir Müslüman otuz günlük Ramazan orucuna ilâveten Şevvâl ayındaki altı günlük oruçla otuz altı gün tutmuş olmaktadır. Bu otuz altı günlük oruç, hadiste ifade edilen on sevap ile çarpıldığı zaman 360 gün elde edilir. Böylece kamerî yıl hesabıyla bütün bir yıl oruçla geçirilmiş gibi olur.
Şevval orucu tutanlar, dost ve akrabalarını iftara davet ederlerse, hem bu orucu tutmak isteyenlere hatırlatıp teşvik etmiş olurlar, hem de iftar sevabı kazanırlar.
Şevval orucunun fazileti
Büyük âlim, fazıl ve velilerden Süfyanı Sevrî Hazretleri Şevval orucuyla ilgili yaşadığı ibretli bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
Ben Mekke-i Mükerreme’de üç sene oturdum. Mekkelilerden bir kimse her gün Harem-i şerife gelir, tavaf eder, namaz kılar ve sonra bana selam verip giderdi. Ben bu kimse ile tanıştım. Bir gün o kimse beni yanına çağırdı. Bana şöyle dedi:
“Ben öldüğüm vakitte kendi elinle beni yıka, namazımı kıl ve defneyle. O gece beni terk etmeyip kabrimde gecele. Münkireyn suali anında bana tevhidi telkin et.”
Ben de o kimsenin istediklerini yapmayı kabul ettim. Bana emrettiğinin aynını yaptım. Kabrinde geceledim. O gece uyku ile uyanıklık arasında iken:
“Ya Süfyan! Beni korumaya ve senin telkinine ihtiyaç kalmadı, diye bir ses işittim.”
O zaman merak edip sordum:
“Ne sebeple bu lütfa eriştin?”
Bana cevap olarak:
“Ramazan-ı şerifin orucunu tutup Şevval’den altı gün daha eklemem sebebiyle” dedi.
O zaman ben uyandım. Yanımda kimseyi göremedim. Abdest aldım, namaz kıldım, uyudum; böylece üç kere aynı rüyayı gördüm. Bildim ki bu Rahmanîdir; şeytandan değildir. O zaman da kabrin yanından ayrıldım ve “Ya Rabbi! Beni Ramazanın orucuna ve Şevval’den altı gün oruca muvaffak kıl” diye dua ettim. Allahü Teala Hazretleri beni de muvaffak kıldı.
Sünnet oruçlar
Sünnet olan Şevval orucu vesilesiyle diğer sünnet oruçları da kısaca hatırlatalım ki, oruçla ilişkimiz sadece Ramazan’dan ibaret olmasın. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1- Muharrem ayının 9 ve 10’uncu veya 10 ve 11’inci günleri oruç tutmak sünnettir. Bu oruca Aşûre Orucu denir.
Hadîs-i şerîfte, “Aşûre orucunun geçmiş yılın günahlarına kefâret olacağı” (Tirmizî, Savm: 47)) belirtilmiştir. Bu oruç, aşûre günü olan Muharrem`in 10’uncu gününe, öncesinden veya sonrasından bir gün ilâve ile birlikte tutulmalıdır. Çünkü sadece Muharrem’in onuncu günü oruç tutmak mekruhtur. Ancak sadece onuncu gün müsait olan terk etmek yerine bir gün de tutabilir.
2- Her kamerî ayın 13, 14 ve 15’inci günü tutulan oruçlar menduptur. Bu günlere eyyâm-ı bîz (aydınlanma günleri) denir. (Tirmizî, Savm: 44)
3- Her haftanın pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmak sünnettir. (Tirmizi, Savm: 44; Nesai,Sıyam: 36, 70; İbn Mace, Sıyam: 42)
Resûl-i Ekreme (s.a.v.) pazartesi günü oruç tutmak hakkında sorulunca, şöyle buyurmuştur:
“Bu, benim doğduğum, Peygamber olarak gönderildiğim ve bana Kur’an indirilen gündür.” (Müslim, Sıyam:197)
4- Hz. Dâvut (as)’ın yaptığı gibi, bir gün oruç tutup bir gün iftar etmek de menduptur. Bu tarz tutulan oruca “Savm-ı Dâvud” denir.
Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.), “Allah indinde en makbûl oruç, kardeşim Dâvud`un orucudur. Bir gün yer, bir gün tutardı.” (Gazali, İhya, 1/673) buyurarak, ümmetini bu şekilde oruç tutmaya teşvik etmiştir.
5- Şaban ayı, oruç tutmak bakımından, en sevaplı ve faziletli aylardan biridir. Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.), hiçbir ayda, Şaban ayındaki kadar çok oruç tutmamıştır. Sebebi kendisine sorulunca şöyle izah etmişlerdir:
“Bu ay, Receb ile Ramazan ayı arasında insanların kendisinden gafil oldukları bir aydır. Halbuki o, içerisinde amellerin Rabbü`l-Âlemîn’e arz olunduğu bir aydır. Binaenaleyh, ben, amelimin, oruçlu olduğum halde Allah’a arz olunmasını dilerim.” (Nesâî, Sıyâm: 70; İbn Ebû Şeybe, el-Musannef, nr. 9858)
Rabbim mümkün oldukça sünnet oruçlardan tutmayı bizlere nasip etsin, oruçtan hissemizi sadece Ramazan ayına mahsus kılmasın, bütün bir yıla yaysın. Âmin.
[Cemil Tokpınar] 15.6.2018 [TR724]
Bugün Ramazan ayından sonra tutulan Şevval orucu ve diğer sünnet oruçlar üzerinde durmak istiyoruz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
“Kim Ramazan orucunu tutar ve ona Şevval ayından altı gün ilâve ederse, sanki yıl orucu tutmuş olur.” (Müslim, Sıyâm: 204; Tirmizî, Savm: 53; Ebu Dâvud, Savm: 58)
Bu hadisten anlıyoruz ki, Ramazan ayı ve bayramından sonra Şevval ayı içinde “altı gün orucu” adıyla bilinen orucu tutmak sünnettir.
Şevvâl ayının ilk gününde yani Ramazan Bayramı’nın birinci gününde oruç tutulması tahrimen mekruhtur, yani harama yakındır. Bayramın diğer günlerinde ve Şevvâl ayında kaza veya nafile oruç tutulabilir. Oruç ayı Ramazanın tamamlayıcısı durumunda olan Şevvâl ayında tutulacak altı günlük oruç, bir Müslüman’a bütün bir yıllık oruç sevabı kazandıracaktır. Bu altı günlük orucun hiç ara vermeden peş peşe tutulması mecburiyeti yoktur; Şevval ayı içinde olmak şartıyla aralıklarla da tutulabilir.
Bir yılı oruçlu geçirmek gibi
Bazı kimseler Şevval orucuna hemen Ramazan bayramının ikinci günü başlamaktadır ki, bu caiz olsa bile doğru değildir, en azından tenzihen mekruhtur. Çünkü gelen misafirlere ikramda bulunurken ev sahibinin “Ben oruçluyum” demesi misafirler tarafından hoş karşılanmayacağı gibi, ikramlara karşı da bir isteksizlik meydana getirecektir. En iyisi Ramazan bayramının ilk üç günü geçtikten sonra başlamaktır.
Şevvâl ayında tutulacak altı günlük oruçla, bir yıl oruç sevabının nasıl elde edileceği hususunu ise âlimlerimiz şöyle açıklamaktadırlar:
Dinimizde, bir iyilik yapana on sevap verileceği yolundaki hadis esas alındığında, bir Müslüman otuz günlük Ramazan orucuna ilâveten Şevvâl ayındaki altı günlük oruçla otuz altı gün tutmuş olmaktadır. Bu otuz altı günlük oruç, hadiste ifade edilen on sevap ile çarpıldığı zaman 360 gün elde edilir. Böylece kamerî yıl hesabıyla bütün bir yıl oruçla geçirilmiş gibi olur.
Şevval orucu tutanlar, dost ve akrabalarını iftara davet ederlerse, hem bu orucu tutmak isteyenlere hatırlatıp teşvik etmiş olurlar, hem de iftar sevabı kazanırlar.
Şevval orucunun fazileti
Büyük âlim, fazıl ve velilerden Süfyanı Sevrî Hazretleri Şevval orucuyla ilgili yaşadığı ibretli bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
Ben Mekke-i Mükerreme’de üç sene oturdum. Mekkelilerden bir kimse her gün Harem-i şerife gelir, tavaf eder, namaz kılar ve sonra bana selam verip giderdi. Ben bu kimse ile tanıştım. Bir gün o kimse beni yanına çağırdı. Bana şöyle dedi:
“Ben öldüğüm vakitte kendi elinle beni yıka, namazımı kıl ve defneyle. O gece beni terk etmeyip kabrimde gecele. Münkireyn suali anında bana tevhidi telkin et.”
Ben de o kimsenin istediklerini yapmayı kabul ettim. Bana emrettiğinin aynını yaptım. Kabrinde geceledim. O gece uyku ile uyanıklık arasında iken:
“Ya Süfyan! Beni korumaya ve senin telkinine ihtiyaç kalmadı, diye bir ses işittim.”
O zaman merak edip sordum:
“Ne sebeple bu lütfa eriştin?”
Bana cevap olarak:
“Ramazan-ı şerifin orucunu tutup Şevval’den altı gün daha eklemem sebebiyle” dedi.
O zaman ben uyandım. Yanımda kimseyi göremedim. Abdest aldım, namaz kıldım, uyudum; böylece üç kere aynı rüyayı gördüm. Bildim ki bu Rahmanîdir; şeytandan değildir. O zaman da kabrin yanından ayrıldım ve “Ya Rabbi! Beni Ramazanın orucuna ve Şevval’den altı gün oruca muvaffak kıl” diye dua ettim. Allahü Teala Hazretleri beni de muvaffak kıldı.
Sünnet oruçlar
Sünnet olan Şevval orucu vesilesiyle diğer sünnet oruçları da kısaca hatırlatalım ki, oruçla ilişkimiz sadece Ramazan’dan ibaret olmasın. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1- Muharrem ayının 9 ve 10’uncu veya 10 ve 11’inci günleri oruç tutmak sünnettir. Bu oruca Aşûre Orucu denir.
Hadîs-i şerîfte, “Aşûre orucunun geçmiş yılın günahlarına kefâret olacağı” (Tirmizî, Savm: 47)) belirtilmiştir. Bu oruç, aşûre günü olan Muharrem`in 10’uncu gününe, öncesinden veya sonrasından bir gün ilâve ile birlikte tutulmalıdır. Çünkü sadece Muharrem’in onuncu günü oruç tutmak mekruhtur. Ancak sadece onuncu gün müsait olan terk etmek yerine bir gün de tutabilir.
2- Her kamerî ayın 13, 14 ve 15’inci günü tutulan oruçlar menduptur. Bu günlere eyyâm-ı bîz (aydınlanma günleri) denir. (Tirmizî, Savm: 44)
3- Her haftanın pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmak sünnettir. (Tirmizi, Savm: 44; Nesai,Sıyam: 36, 70; İbn Mace, Sıyam: 42)
Resûl-i Ekreme (s.a.v.) pazartesi günü oruç tutmak hakkında sorulunca, şöyle buyurmuştur:
“Bu, benim doğduğum, Peygamber olarak gönderildiğim ve bana Kur’an indirilen gündür.” (Müslim, Sıyam:197)
4- Hz. Dâvut (as)’ın yaptığı gibi, bir gün oruç tutup bir gün iftar etmek de menduptur. Bu tarz tutulan oruca “Savm-ı Dâvud” denir.
Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.), “Allah indinde en makbûl oruç, kardeşim Dâvud`un orucudur. Bir gün yer, bir gün tutardı.” (Gazali, İhya, 1/673) buyurarak, ümmetini bu şekilde oruç tutmaya teşvik etmiştir.
5- Şaban ayı, oruç tutmak bakımından, en sevaplı ve faziletli aylardan biridir. Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.), hiçbir ayda, Şaban ayındaki kadar çok oruç tutmamıştır. Sebebi kendisine sorulunca şöyle izah etmişlerdir:
“Bu ay, Receb ile Ramazan ayı arasında insanların kendisinden gafil oldukları bir aydır. Halbuki o, içerisinde amellerin Rabbü`l-Âlemîn’e arz olunduğu bir aydır. Binaenaleyh, ben, amelimin, oruçlu olduğum halde Allah’a arz olunmasını dilerim.” (Nesâî, Sıyâm: 70; İbn Ebû Şeybe, el-Musannef, nr. 9858)
Rabbim mümkün oldukça sünnet oruçlardan tutmayı bizlere nasip etsin, oruçtan hissemizi sadece Ramazan ayına mahsus kılmasın, bütün bir yıla yaysın. Âmin.
[Cemil Tokpınar] 15.6.2018 [TR724]
Enes Kanter ile dudakdeğmez (lebdeğmez) atışması [Bekir Salim]
Enes kardeşim sadece iyi bir sporcu değil, aynı zamanda şiir müptelâsı, sanat ehli, gönül ehli bir insan… Bu kaçıncı oldu, bilemiyorum, benimle hemen her dalda atışma yaptı. İlk atışmalarımız daha kolaydı. Ama, ondaki yeteneği görünce ‘Âşık Edebiyatı’nın en zor dallarına geçmekte tereddüt etmedim. ‘Zorlama’ tabir ettiğimiz ve pek çok şiir biçiminin, edebî sanatın kullanıldığı atışma şekillerini denedik. İlk olarak ‘cinaslı atışma’ yaptık. Hemen redifin önünde gelen kafiyeyi, yani ‘ayak’ ı, yazılışları söylenişleri aynı, fakat mânâları farklı kelimelerle kurgulamak hatırı sayılır ölçüde, zorun da zoru bir tecrübeydi. Hele bunu irticalen (doğaçlama) söylemek…
Zoralamaların en zorlarından biri şüphesiz âşıklık geleneğinin miftahı sayılan “Divan” ile atışmaktır. 15’li hece vezniyle yapılan (ki Aruz vezninin -Fâilâtün Fâilâtün Fâilâtün Fâilün- kalıbına uyar.) bu irticali atışma dörtlüklerin içini anlamlı sözlerle doldurabilme açısından pek çok âşığın ulaşabildiği bir zirve değildir. İnşallah Enes kardeşimden ilerisi için bunun da sözünü şimdiden almış olalım.
Bir başka zorlama çift ayak, üçlü ayak, dörtlü ayak zorlamasıdır ki, bu da bütün girdileri verseniz en mütekâmil bilgisayarlara bile kafa yedirecek ölçüde karışık bir atışma biçimidir. ‘Zor’ kelimesi bundaki zorluğu ifadeye kâfi gelmez. Burada, âşığın derya gibi bir kelime hazinesinin olması, çok hızlı düşünebilme, muhakeme edebilme kaabiliyetine sahip olması lâzımdır ki doğaçlama olarak böyle bir atışmaya cesaret edebilsin.
“Yüce dağın zirvesini kapladım,
Lapa lapa yağamadım başına.
Eteğinden türlü çiçek topladım,
Bir seherde ağamadım döşüne…”
Çift ayağa güzel bir örnek olan bu dörtlükte “yağamadım”a “ağamadım”, “başına” kelimesine de “döşüne” kelimesi ayak olarak uyum göstermiş. Bir de bunun üçlüsünü dörtlüsünü hesap edin…
Muamma da zorlamaların en bilinen türlerinden biridir.
Bu türlerin her biri uzun makalelere konu olacak ağırlıktadır. Ama biz bugün “dudakdeğmez”e misâl vereceğiz. Malûm, b-p-m-v-f harflerini içinde barındırmayan kelimelerle örgülenen şiirlere dudakdeğmez veya divan edebiyatında lebdeğmez deniyor. Bunu doğaçlama yapmak da babayiğit işidir. Ben, Enes ilk kez deneyeceği için, daha kolay sayılabilecek 8’li hece vezniyle ayak açtım. Vezin ne kadar kolay olsa da konu o derece derin…
BEKİR SALİM:
Âşık Leylâsını arar,
Çöle anlatır aşkını…
Her geçene yari sorar,
Yola anlatır aşkını…
ENES KANTER:
Gerçek âşık gözden akan,
Sele anlatır aşkını…
İnleyerek yürek yakan,
Tele anlatır aşkını…
BEKİR SALİM:
Âşıkta yansa da sine,
Dertten derde koşar yine,
Dalar hicran ateşine,
Küle anlatır aşkını…
ENES KANTER:
Âşık olur elâ göze,
Diyar diyar geze geze,
Şiir yazar dize dize,
Ele anlatır aşkını…
BEKİR SALİM:
Dertler kuşansa da nardan,
Uzak durur ah ü zârdan,
Hâlini gizler ağyardan,
Yele anlatır aşkını…
ENES KANTER:
Kokusu her yerde tüter,
Aşkı gönüllere yeter,
Diller O’nun için öter,
Güle anlatır aşkını…
*****
BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN
Ramazanda ve bayramda adettir, maniler söylenir. Bakalım Enes ne demiş ben ne cevap vermişim:
ENES KANTER:
Ülkemin hâli yaman,
Zalim vermiyor aman,
Yüzbinlerce mazluma,
Acep bayram ne zaman!
BEKİR SALİM:
Ümidimiz tastamam,
İnanlar çekmez gam,
Allah razıysa şayet
Bize o zaman bayram…
*****
Huzur içinde nice bayramlara…
[Bekir Salim] 15.6.2018 []TR724
Zoralamaların en zorlarından biri şüphesiz âşıklık geleneğinin miftahı sayılan “Divan” ile atışmaktır. 15’li hece vezniyle yapılan (ki Aruz vezninin -Fâilâtün Fâilâtün Fâilâtün Fâilün- kalıbına uyar.) bu irticali atışma dörtlüklerin içini anlamlı sözlerle doldurabilme açısından pek çok âşığın ulaşabildiği bir zirve değildir. İnşallah Enes kardeşimden ilerisi için bunun da sözünü şimdiden almış olalım.
Bir başka zorlama çift ayak, üçlü ayak, dörtlü ayak zorlamasıdır ki, bu da bütün girdileri verseniz en mütekâmil bilgisayarlara bile kafa yedirecek ölçüde karışık bir atışma biçimidir. ‘Zor’ kelimesi bundaki zorluğu ifadeye kâfi gelmez. Burada, âşığın derya gibi bir kelime hazinesinin olması, çok hızlı düşünebilme, muhakeme edebilme kaabiliyetine sahip olması lâzımdır ki doğaçlama olarak böyle bir atışmaya cesaret edebilsin.
“Yüce dağın zirvesini kapladım,
Lapa lapa yağamadım başına.
Eteğinden türlü çiçek topladım,
Bir seherde ağamadım döşüne…”
Çift ayağa güzel bir örnek olan bu dörtlükte “yağamadım”a “ağamadım”, “başına” kelimesine de “döşüne” kelimesi ayak olarak uyum göstermiş. Bir de bunun üçlüsünü dörtlüsünü hesap edin…
Muamma da zorlamaların en bilinen türlerinden biridir.
Bu türlerin her biri uzun makalelere konu olacak ağırlıktadır. Ama biz bugün “dudakdeğmez”e misâl vereceğiz. Malûm, b-p-m-v-f harflerini içinde barındırmayan kelimelerle örgülenen şiirlere dudakdeğmez veya divan edebiyatında lebdeğmez deniyor. Bunu doğaçlama yapmak da babayiğit işidir. Ben, Enes ilk kez deneyeceği için, daha kolay sayılabilecek 8’li hece vezniyle ayak açtım. Vezin ne kadar kolay olsa da konu o derece derin…
BEKİR SALİM:
Âşık Leylâsını arar,
Çöle anlatır aşkını…
Her geçene yari sorar,
Yola anlatır aşkını…
ENES KANTER:
Gerçek âşık gözden akan,
Sele anlatır aşkını…
İnleyerek yürek yakan,
Tele anlatır aşkını…
BEKİR SALİM:
Âşıkta yansa da sine,
Dertten derde koşar yine,
Dalar hicran ateşine,
Küle anlatır aşkını…
ENES KANTER:
Âşık olur elâ göze,
Diyar diyar geze geze,
Şiir yazar dize dize,
Ele anlatır aşkını…
BEKİR SALİM:
Dertler kuşansa da nardan,
Uzak durur ah ü zârdan,
Hâlini gizler ağyardan,
Yele anlatır aşkını…
ENES KANTER:
Kokusu her yerde tüter,
Aşkı gönüllere yeter,
Diller O’nun için öter,
Güle anlatır aşkını…
*****
BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN
Ramazanda ve bayramda adettir, maniler söylenir. Bakalım Enes ne demiş ben ne cevap vermişim:
ENES KANTER:
Ülkemin hâli yaman,
Zalim vermiyor aman,
Yüzbinlerce mazluma,
Acep bayram ne zaman!
BEKİR SALİM:
Ümidimiz tastamam,
İnanlar çekmez gam,
Allah razıysa şayet
Bize o zaman bayram…
*****
Huzur içinde nice bayramlara…
[Bekir Salim] 15.6.2018 []TR724
Kürtleri Ahıska Türkleri ile sınamak [Ebubekir Işık]
İskan politikası Türk devlet geleneğinin önemli donelerinden biri olarak varlığını günümüze kadar sürdürmeyi başardı. Bir devlet geleneği olarak iskan politikası, özellikle Osmanlılar döneminde fethedilen yerlerin İslamlaşması amacıyla devreye konulurken, cumhuriyetin kuruluşundan bu tarafa ise daha çok Kürtlerin toplumsal yapısını ‘çeşitlendirmek’ ve bir yönüyle Kürt yoğun şehirlerdeki demografiyi bozmak için kullanılageldi.
***
Cumhuriyetin ilk yıllarından bu tarafa devlet aygıtı Kürtlerin temel hak ve hürriyetleri noktasında ortaya koydukları talepleri iskan politikasını iki farklı şekilde çalıştırmak suretiyle bertaraf etmeyi başardı. Bir tarafta, Kürt-yoğun bölgelerdeki etkili Kürt aileler sürgün marifetiyle Türk-yoğun şehirlere gönderilip, buralarda asimile olmaları hedeflenirken; diğer taraftan Kürt-yoğun bölgelere farklı etnik gruplardan ailelerin bilinçli olarak yerleştirilmesi on yıllar boyunca devam etti.
***
Bu hareketliliğe yakın dönem Türkiye tarihinden verilebilecek en başat örnek 1982’de Kenan Evren tarafından Van’ın Erciş ilçesine 1150 Kırgız’ın yerleştirilmesi hadisesidir. Şüphesiz bu iskan hareketi birtakım ideolojik ve politik amaçlara istinaden gerçekleştirilmişti.
Ahıska Türkleri: Kürdistan’ın yeni sakinleri
Ahıska Türkleri, 1944’te Stalin tarafından yük trenleri içinde anayurtları olan Gürcistan’dan Orta Asya’ya sürgüne yollanmış bir topluluk. Sovyet arşivlerine baktığımızda, Stalin’in Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin (SSCB) Karadeniz’e olan kıyılarını ‘temizlemek’ amacıyla Ahıska Türklerinin ve Kırım Tatarlarının yaşadıkları yerlerden sürgün edilmesi kararı aldığını görmekteyiz. “Sınır güvenliğini tehdit ettikleri” gerekçesiyle sürgün edilen Ahıska Türkleri, yalnızca Orta Aysa’nın içlerine değil; ABD, Kanada, Avustralya, Ukrayna, Kıbrıs ve Türkiye gibi bir çok ülkeye dağılmak zorunda kaldılar ve yaşadıkları problemler malesef son yetmiş yıldır çözülemedi.
***
Bir çok ilintili akademik makalenin beyan ettiği tarihselliği ve rakamları dikkate aldığımızda, Ahıska Türklerinin Türkiye’ye ilk resmi göçü 1992’de çıkarılan bir yasa çerçevesinde devlet eliyle organize edildi ve 150 kadar aile Iğdır’a yerleştirildi. Bu öncü iskan hareketini mütakiben Ahıska Türkleri kendi imkânlarıyla da Türkiye’ye gelmeye devam etti.
Daha sonra 2015 yılının Aralık ayında dönemin başbakan yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın açıkladığı ve 622 Ahıska Türkü ailesinin Erzincan ve Bitlis’e yerleştirilmesini öngören iskan kararı, o dönem gündemin yoğunluğu sebebi ile kamuoyu tarafından çok fazla takip edilmedi. Bu iki şehre getirilen Ahıska Türkleri bölgede TOKİ’nin inşaa ettiği konutlara yerleştirildi. Bu iskan kararı o günlerde “Terörden dolayı boşalan köylere Ahıska Türkleri yerleştiriliyor” şeklinde bölge insanları tarafından algılanmış ve tepkiyle karşılanmıştı.
***
Benzer şekilde, 24 Haziran seçimlerine on günden az bir zamanın kaldığı şu günlerde kırk binden fazla Ahıska Türküne vatandaşlık verilmesinin gündeme gelmesi ve yeni gelecek Ahıska Türklerinin de bu kapsamda vatandaşlık hakkının olacağı söylentileri bu meseleyi takip edenler için şimdiden heyecan uyandırdı bile. Dışişleri bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 3 Haziran günü Dünya Ahıska Türkleri Birliği’nin düzenlediği etkinliklerde mevcut ve yeni gelecek soydaşlara vatandaşlık verileceği ve yeni yerleşim beldelerine iskanlarında da tüm imkanların seferber edileceğini vurgulaması, akıllara ‘’yeni bir Ahıska Türkü dalgasının Kürt-yoğun illerde son bulup bulmayacağı’’ sorusunu getirdi.
***
Hali hazırda 4 milyonun üzerinde Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapan Türkiye, bu insanların önemli bir kısmını Kürt ve Alevi-yoğun şehirlerde iskan etmeyi tercih etti. Yer yer bir takım sosyolojik patlamaların yaşanmasına rağmen, ortaya çıkan problemlerin ulusal medyada yer almaması bu insanlara dair yaşanılan sıkıntıların geniş manada bilinmemesi sonucunu doğurdu.
Suriyeli mülteciler ile kıyaslandığında sayıları son derece az olacağı düşünülen yeni gelecek Ahıska Türkerinin doğu ve güneydoğuya yerleştirilmeleri arkaik bir çok problemin yeniden hortlamasına sebep olacağa benziyor. Bu insanların yerleştirilecekleri bölge ve şehir seçimleri, bölgede yaşayan insanlara sunulan devlet desteğinden farklı olarak ve çok üzerinde imkanlarla Ahıska Türklerinin desteklenecek olması, şüphesiz bu bölgelerde yoğun olarak yaşayan Kürtlerin Ahıska Türkleri’ni adeta bir devlet projesi’ olarak görmelerine sebep olacak ve belkide son derece nahoş gelişmelerin yaşanmasına kapı aralayacaktır.
Bu insanların önemli bir kısmının İstanbul, Bursa ya da İzmir gibi şehirlerde yaşayan akrabalarının yanlarına yerleşmek istemelerine rağmen, bir takım devlet teşvikleri ve ısrarı nedeniyle Kürt-yoğun bölgelere belirli bir siyasal ajanda çerçevesinde yerleştirilmeleri, maalesef bu iki toplumun birbirlerine karşı orta ve uzun vadede hasmane tutumlar geliştirmeleri sonucunu doğurabilir.
[Ebubekir Işık] 15.6.2018 [TR724]
***
Cumhuriyetin ilk yıllarından bu tarafa devlet aygıtı Kürtlerin temel hak ve hürriyetleri noktasında ortaya koydukları talepleri iskan politikasını iki farklı şekilde çalıştırmak suretiyle bertaraf etmeyi başardı. Bir tarafta, Kürt-yoğun bölgelerdeki etkili Kürt aileler sürgün marifetiyle Türk-yoğun şehirlere gönderilip, buralarda asimile olmaları hedeflenirken; diğer taraftan Kürt-yoğun bölgelere farklı etnik gruplardan ailelerin bilinçli olarak yerleştirilmesi on yıllar boyunca devam etti.
***
Bu hareketliliğe yakın dönem Türkiye tarihinden verilebilecek en başat örnek 1982’de Kenan Evren tarafından Van’ın Erciş ilçesine 1150 Kırgız’ın yerleştirilmesi hadisesidir. Şüphesiz bu iskan hareketi birtakım ideolojik ve politik amaçlara istinaden gerçekleştirilmişti.
Ahıska Türkleri: Kürdistan’ın yeni sakinleri
Ahıska Türkleri, 1944’te Stalin tarafından yük trenleri içinde anayurtları olan Gürcistan’dan Orta Asya’ya sürgüne yollanmış bir topluluk. Sovyet arşivlerine baktığımızda, Stalin’in Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin (SSCB) Karadeniz’e olan kıyılarını ‘temizlemek’ amacıyla Ahıska Türklerinin ve Kırım Tatarlarının yaşadıkları yerlerden sürgün edilmesi kararı aldığını görmekteyiz. “Sınır güvenliğini tehdit ettikleri” gerekçesiyle sürgün edilen Ahıska Türkleri, yalnızca Orta Aysa’nın içlerine değil; ABD, Kanada, Avustralya, Ukrayna, Kıbrıs ve Türkiye gibi bir çok ülkeye dağılmak zorunda kaldılar ve yaşadıkları problemler malesef son yetmiş yıldır çözülemedi.
***
Bir çok ilintili akademik makalenin beyan ettiği tarihselliği ve rakamları dikkate aldığımızda, Ahıska Türklerinin Türkiye’ye ilk resmi göçü 1992’de çıkarılan bir yasa çerçevesinde devlet eliyle organize edildi ve 150 kadar aile Iğdır’a yerleştirildi. Bu öncü iskan hareketini mütakiben Ahıska Türkleri kendi imkânlarıyla da Türkiye’ye gelmeye devam etti.
Daha sonra 2015 yılının Aralık ayında dönemin başbakan yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın açıkladığı ve 622 Ahıska Türkü ailesinin Erzincan ve Bitlis’e yerleştirilmesini öngören iskan kararı, o dönem gündemin yoğunluğu sebebi ile kamuoyu tarafından çok fazla takip edilmedi. Bu iki şehre getirilen Ahıska Türkleri bölgede TOKİ’nin inşaa ettiği konutlara yerleştirildi. Bu iskan kararı o günlerde “Terörden dolayı boşalan köylere Ahıska Türkleri yerleştiriliyor” şeklinde bölge insanları tarafından algılanmış ve tepkiyle karşılanmıştı.
***
Benzer şekilde, 24 Haziran seçimlerine on günden az bir zamanın kaldığı şu günlerde kırk binden fazla Ahıska Türküne vatandaşlık verilmesinin gündeme gelmesi ve yeni gelecek Ahıska Türklerinin de bu kapsamda vatandaşlık hakkının olacağı söylentileri bu meseleyi takip edenler için şimdiden heyecan uyandırdı bile. Dışişleri bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 3 Haziran günü Dünya Ahıska Türkleri Birliği’nin düzenlediği etkinliklerde mevcut ve yeni gelecek soydaşlara vatandaşlık verileceği ve yeni yerleşim beldelerine iskanlarında da tüm imkanların seferber edileceğini vurgulaması, akıllara ‘’yeni bir Ahıska Türkü dalgasının Kürt-yoğun illerde son bulup bulmayacağı’’ sorusunu getirdi.
***
Hali hazırda 4 milyonun üzerinde Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapan Türkiye, bu insanların önemli bir kısmını Kürt ve Alevi-yoğun şehirlerde iskan etmeyi tercih etti. Yer yer bir takım sosyolojik patlamaların yaşanmasına rağmen, ortaya çıkan problemlerin ulusal medyada yer almaması bu insanlara dair yaşanılan sıkıntıların geniş manada bilinmemesi sonucunu doğurdu.
Suriyeli mülteciler ile kıyaslandığında sayıları son derece az olacağı düşünülen yeni gelecek Ahıska Türkerinin doğu ve güneydoğuya yerleştirilmeleri arkaik bir çok problemin yeniden hortlamasına sebep olacağa benziyor. Bu insanların yerleştirilecekleri bölge ve şehir seçimleri, bölgede yaşayan insanlara sunulan devlet desteğinden farklı olarak ve çok üzerinde imkanlarla Ahıska Türklerinin desteklenecek olması, şüphesiz bu bölgelerde yoğun olarak yaşayan Kürtlerin Ahıska Türkleri’ni adeta bir devlet projesi’ olarak görmelerine sebep olacak ve belkide son derece nahoş gelişmelerin yaşanmasına kapı aralayacaktır.
Bu insanların önemli bir kısmının İstanbul, Bursa ya da İzmir gibi şehirlerde yaşayan akrabalarının yanlarına yerleşmek istemelerine rağmen, bir takım devlet teşvikleri ve ısrarı nedeniyle Kürt-yoğun bölgelere belirli bir siyasal ajanda çerçevesinde yerleştirilmeleri, maalesef bu iki toplumun birbirlerine karşı orta ve uzun vadede hasmane tutumlar geliştirmeleri sonucunu doğurabilir.
[Ebubekir Işık] 15.6.2018 [TR724]
Dünya Kupaı’nda gözler bu gençlerin üzerinde olacak [Hasan Cücük]
Dünya Kupası, genç yıldızların kendilerini gösterme imkanı buldukları önemli sahnelerden biri. Futbolun efsanesi Pele’nin de adını ilk kez tüm dünyaya duyurması 1958 Dünya Kupası olmuştu. Henüz 17 yaşında olan Pele, finalde İsveç’i 5-2 yendikleri maçta 2 gole imza atmıştı. Keza 4 yıl Kolombiyalı James Rodriguez kupada ortaya koyduğu oyun ve attığı gollerle herkesin dikkatini çekmişti. 22 yaşındaki Rodriguez’in bu başarısı Real Madrid’e 80 milyon Euro’ya transferinin yolunu açmıştı. İşte Dünya Kupası’nda ciddi patlama yapması beklenen genç yıldızlardan bazıları.
Marco Asensio (22 – İspanya)
Ofansif kanat oyuncusu olan Marco Asensio’yu Real Madrid 3 yıl önce 3 milyon Euro gibi cuzi bir ücrete Mallorca’dan kadrosuna katmıştı. Geldiği yıl Espanyol’a kiralık verilen Asensico özellikle bu sezon Real Madrid kadrosunda yer bulmaya başladı. Topa ilk dokunmada La Liga’nın en iyilerinden biri olan Asensio, stresi yüksek maçlarda soğukkanlı oyunuyla dikkat çekti. Asensio, zorlu Şampiyonlar Ligi maçlarında Zidane tarafından sahneye sürüldü. Tekniği ve mesafe tanımadan sol ayağıyla çektiği şutlarla bir çok yetenek avcısının gözü Asensio üzerinde olacak.
Hirving Lozano (22 – Meksika)
Meksika futbolunun yükselen değeri olan Lozano, geçen sezon başında Hollanda’nın PSV takımına CF Pachura takımından transfer oldu. Kanat oyuncusu daha ilk sezonunda 29 lig maçında attığı 17 golle dikkatleri üzerine çekti. Meksika milli formasını 2 yıl içinde 26 maçta giyen Lozano 7 gole imza attı. Bir sezonda gösterdiği başarıyla Avrypa’nın büyük kulüpleri tarafından izlemeye alınan Hirving Lozano, PSV performansını Dünya Kupası performansına taşırsa dev kulüplerinden birine gider.
Giovani Lo Celso (22 – Arjantin)
PSG formasını giyen Lo Celso, dinamik oyun stiliyle dikkat çekiyor. Arjantin milli takımında hucüma yönelik orta saha oyuncusu olarak kullanılıyor. Yıldızlar topluluğu Arjantin formasını 4 kez giyen Giovani Lo Celso, çalımları, hızlı oyunu ve adrese teslim paslarıyla dikkat çekiyor. Bu sezon PSG formasıyla 36 maça çıkan Lo Celso, modern Avrupa futbolunun aradığı bir orta saha oyuncusu. Arjantin’de ilk 11’de sahaya sürülecek adaylar arasında yer almıyor ancak yedek olarak oyuna girdiğinde ortaya koyacağı performansla takımın aslarından biri olabilir.
Alvaro Odriozola (22 – İspanya)
La Liga’nın orta sıra takımlarından Real Sociedad’da sağ bek oynayan Odriozola, harika bir sezonu geride bıraktı. Milli takımda önünde iki Real Madrid’li Carvajal ve Nacho bulunuyor geçip, formayı kapması için. Ancak genç oyuncunun özelliği, sadece defans değil hucümda da çok iyi olmasıdır. Tıpkı Dani Alves gibi ilk dakikadan son dakikaya kadar hucümu düşünüyor. Özellikle İspanya’nın baskı altında kaldığı maçlarda Odriozola büyük avantaj olur.
Trent Alexander-Arnold (19 – İngiltere)
Jürgen Klopp’un bu sezon sahneye sürdüğü isimlerden biri olan genç yıldız, Liverpool formasıyla yaşını aşan bir performans ortaya koydu. Klopp’un ’kaos futboluna’ başarıyla uyum sağlayan Alexander-Arnold defansif özelliğinden ziyade hucümcu yönüyle dikkat çekti. Teknik patron Gareth Southgate, Rusya’da hucümu düşünen bir anlayışı benimserse, genç Alxander-Arnold tam aradığı isimlerden biri olur. Atletik yapısı, güçlü fiziğiyle uzun yıllar sağ bekte göreceğimiz bir isim olacak.
Goncalo Guedes (21 – Portekiz)
PSG’nin Valencia’ya kiraladığı genç yıldız Guedes, La Liga’da gösterdiği performansla Rusya kadrosunda yer buldu. Valencia’nın 4-4-2 oyun sisteminde orta sahada oynayan Guedes’i, Portekiz’in 4-3-3 sisteminde Cristiano Ronaldo’nun yanında hucümda görebiliriz. Ronaldo’nun gençlik dönemini hatırlatan Guedes, patlama yapması beklenen isimlerin başında yer alıyor. Bu performansını devam ettirirse bir kaç yıla Real Madrid formasıyla görmemiz sürpriz olmaz.
Gabriel Jesus (21 – Brezilya)
Manchester City ile Premier Lig şampiyonu olmanın moraliyle Rusya’ya gelen Gabriel Jesus, Brezilya’nın uzun yıllar hasretini çektiği pivot forvet olma yolunda ilerliyor. Brezilya’nın 4 yıl önce evinde yaşadığı hayal kırıklığını unutturmak için geldiği Rusya’da Gabriel Jesus önemli kozlarından biri olacak. Neymar, Coutinho gibi yıldızların yanında gol yollarında Gabriel Jesus’u da göreceğiz. Pep Guardiola’nın gözdesi olan Jesus, Rusya performansıyla City’nin değişmezi olacaktır.
[Hasan Cücük] 15.6.2018 [TR724]
Marco Asensio (22 – İspanya)
Ofansif kanat oyuncusu olan Marco Asensio’yu Real Madrid 3 yıl önce 3 milyon Euro gibi cuzi bir ücrete Mallorca’dan kadrosuna katmıştı. Geldiği yıl Espanyol’a kiralık verilen Asensico özellikle bu sezon Real Madrid kadrosunda yer bulmaya başladı. Topa ilk dokunmada La Liga’nın en iyilerinden biri olan Asensio, stresi yüksek maçlarda soğukkanlı oyunuyla dikkat çekti. Asensio, zorlu Şampiyonlar Ligi maçlarında Zidane tarafından sahneye sürüldü. Tekniği ve mesafe tanımadan sol ayağıyla çektiği şutlarla bir çok yetenek avcısının gözü Asensio üzerinde olacak.
Hirving Lozano (22 – Meksika)
Meksika futbolunun yükselen değeri olan Lozano, geçen sezon başında Hollanda’nın PSV takımına CF Pachura takımından transfer oldu. Kanat oyuncusu daha ilk sezonunda 29 lig maçında attığı 17 golle dikkatleri üzerine çekti. Meksika milli formasını 2 yıl içinde 26 maçta giyen Lozano 7 gole imza attı. Bir sezonda gösterdiği başarıyla Avrypa’nın büyük kulüpleri tarafından izlemeye alınan Hirving Lozano, PSV performansını Dünya Kupası performansına taşırsa dev kulüplerinden birine gider.
Giovani Lo Celso (22 – Arjantin)
PSG formasını giyen Lo Celso, dinamik oyun stiliyle dikkat çekiyor. Arjantin milli takımında hucüma yönelik orta saha oyuncusu olarak kullanılıyor. Yıldızlar topluluğu Arjantin formasını 4 kez giyen Giovani Lo Celso, çalımları, hızlı oyunu ve adrese teslim paslarıyla dikkat çekiyor. Bu sezon PSG formasıyla 36 maça çıkan Lo Celso, modern Avrupa futbolunun aradığı bir orta saha oyuncusu. Arjantin’de ilk 11’de sahaya sürülecek adaylar arasında yer almıyor ancak yedek olarak oyuna girdiğinde ortaya koyacağı performansla takımın aslarından biri olabilir.
Alvaro Odriozola (22 – İspanya)
La Liga’nın orta sıra takımlarından Real Sociedad’da sağ bek oynayan Odriozola, harika bir sezonu geride bıraktı. Milli takımda önünde iki Real Madrid’li Carvajal ve Nacho bulunuyor geçip, formayı kapması için. Ancak genç oyuncunun özelliği, sadece defans değil hucümda da çok iyi olmasıdır. Tıpkı Dani Alves gibi ilk dakikadan son dakikaya kadar hucümu düşünüyor. Özellikle İspanya’nın baskı altında kaldığı maçlarda Odriozola büyük avantaj olur.
Trent Alexander-Arnold (19 – İngiltere)
Jürgen Klopp’un bu sezon sahneye sürdüğü isimlerden biri olan genç yıldız, Liverpool formasıyla yaşını aşan bir performans ortaya koydu. Klopp’un ’kaos futboluna’ başarıyla uyum sağlayan Alexander-Arnold defansif özelliğinden ziyade hucümcu yönüyle dikkat çekti. Teknik patron Gareth Southgate, Rusya’da hucümu düşünen bir anlayışı benimserse, genç Alxander-Arnold tam aradığı isimlerden biri olur. Atletik yapısı, güçlü fiziğiyle uzun yıllar sağ bekte göreceğimiz bir isim olacak.
Goncalo Guedes (21 – Portekiz)
PSG’nin Valencia’ya kiraladığı genç yıldız Guedes, La Liga’da gösterdiği performansla Rusya kadrosunda yer buldu. Valencia’nın 4-4-2 oyun sisteminde orta sahada oynayan Guedes’i, Portekiz’in 4-3-3 sisteminde Cristiano Ronaldo’nun yanında hucümda görebiliriz. Ronaldo’nun gençlik dönemini hatırlatan Guedes, patlama yapması beklenen isimlerin başında yer alıyor. Bu performansını devam ettirirse bir kaç yıla Real Madrid formasıyla görmemiz sürpriz olmaz.
Gabriel Jesus (21 – Brezilya)
Manchester City ile Premier Lig şampiyonu olmanın moraliyle Rusya’ya gelen Gabriel Jesus, Brezilya’nın uzun yıllar hasretini çektiği pivot forvet olma yolunda ilerliyor. Brezilya’nın 4 yıl önce evinde yaşadığı hayal kırıklığını unutturmak için geldiği Rusya’da Gabriel Jesus önemli kozlarından biri olacak. Neymar, Coutinho gibi yıldızların yanında gol yollarında Gabriel Jesus’u da göreceğiz. Pep Guardiola’nın gözdesi olan Jesus, Rusya performansıyla City’nin değişmezi olacaktır.
[Hasan Cücük] 15.6.2018 [TR724]
Güney Afrika’nın ‘Nizamiye’si [Türkmen Terzi]
Güney Afrika’nın Johannesburg ve Pretoria şehirleri arasında yükselen Nizamiye Camisi, bünyesinde bulunan hafız kursu ve kolejiyle modern bir medrese olma yolunda ilerliyor. Güney Afrika ve çevre ülkelerden gelerek burada hafız olan öğrencilere, akıllı tahtalı sınıflarda modern bilimlerde eğitim de veriliyor.
2009 yılının sonunda temeli atılan ve iki yıl gibi kısa bir sürede tamamlanan Nizamiye Kompleksi, şu ana kadar kalabalık Cuma Namazları, Bayram namazları, her kesimden insanların ziyaret ettiği çarşısı, Ramazanlarda yüzlerce insana her gün verilen iftarları, yerli ve yabancı basında çok gündeme geliyor. Güney Afrikalı bir çok Müslüman aile Nizamiye’nin giriş katında düğünlerini yapıyor, Hacca giderken, Kutsal topraklardan dönünce Türk camisi olarak bilinen Nizamiye’yi ziyaret ediyor. Geniş avlusunda ebru sanatı kursları verilen, özel odalarında yerlilerin de İslami seminerler verdiği, iftarların düzenlendiği Nizamiye, bütün bu faaliyetleri yanında artık hem dini ilimlerde, hem fen-matematik alanlarında başarılı öğrenciler yetiştirmeye başladı.
Nizamiye Koleji bu yıl, Gauteng eyaletinde üniversite girişlerinde en başarılı okullar arasına girerken, Hafızlık kursunu tamamlayan öğrenciler belgelerini, Nizamiye’nin ev sahipliği yaptığı, Güney Afrika Ulusal Kur’an Konseyi’nin Kuran Okuma Yarışması’nda, ünlü Karilerden aldı.
‘Hafızlık zihnimi açtı’
Nizamiye’nin hafızlarından 16 yaşındaki Mustafa Thwala, Nizamiye’de Hizmet gönüllerinin kendisine hafızlık ve lise eğitimi için burs verdiğini söylüyor. Hafızlığın zihnini açtığını belirten Mustafa, matematik derlerini sevdiğinin altını çiziyor. Güzel sesiyle Kuran okuyan Mustafa, Nizamiye lisesini başarıyla bitirerek, üniversitede ekonomi eğitimi almak istediğini ve ticaret hayatına atılarak başarılı bir işadamı olmak için gece gündüz çalıştığı ifade ediyor.
Nizamiye Hafızlık Kursu muallimlerinden Mısırlı Hafız ve Arapça öğretmeni Mahmut Zeki ise şunları anlatıyor: “Nizamiye’de 44 öğrenci var ve bunlar üç grup halinde Kuran ezberliyor. İlk grup hafızlığını burada bitirip burslu bir şekilde Nizamiye Lisesi’nde okuyan öğrenciler. Bunlar hem hafızlığını tekrar edip hem okul derslerine çalışıyor, çünkü biz onların dini bilgiler yanında pozitif bilimlerini de okumalarını istiyoruz. İkinci grup hafızlık yapan öğrenciler, üçüncü grup ise yeni gelen öğrenciler, bu öğrenciler de kuran öğrenip hafızlığa başlayacak olan öğrenciler. Ayrıca öğrenciler kitap okuma alışkanlığı kazandırma gibi bir gayret içindeyiz.”
[Türkmen Terzi] 15.6.2018 [TR724]
2009 yılının sonunda temeli atılan ve iki yıl gibi kısa bir sürede tamamlanan Nizamiye Kompleksi, şu ana kadar kalabalık Cuma Namazları, Bayram namazları, her kesimden insanların ziyaret ettiği çarşısı, Ramazanlarda yüzlerce insana her gün verilen iftarları, yerli ve yabancı basında çok gündeme geliyor. Güney Afrikalı bir çok Müslüman aile Nizamiye’nin giriş katında düğünlerini yapıyor, Hacca giderken, Kutsal topraklardan dönünce Türk camisi olarak bilinen Nizamiye’yi ziyaret ediyor. Geniş avlusunda ebru sanatı kursları verilen, özel odalarında yerlilerin de İslami seminerler verdiği, iftarların düzenlendiği Nizamiye, bütün bu faaliyetleri yanında artık hem dini ilimlerde, hem fen-matematik alanlarında başarılı öğrenciler yetiştirmeye başladı.
Nizamiye Koleji bu yıl, Gauteng eyaletinde üniversite girişlerinde en başarılı okullar arasına girerken, Hafızlık kursunu tamamlayan öğrenciler belgelerini, Nizamiye’nin ev sahipliği yaptığı, Güney Afrika Ulusal Kur’an Konseyi’nin Kuran Okuma Yarışması’nda, ünlü Karilerden aldı.
‘Hafızlık zihnimi açtı’
Nizamiye’nin hafızlarından 16 yaşındaki Mustafa Thwala, Nizamiye’de Hizmet gönüllerinin kendisine hafızlık ve lise eğitimi için burs verdiğini söylüyor. Hafızlığın zihnini açtığını belirten Mustafa, matematik derlerini sevdiğinin altını çiziyor. Güzel sesiyle Kuran okuyan Mustafa, Nizamiye lisesini başarıyla bitirerek, üniversitede ekonomi eğitimi almak istediğini ve ticaret hayatına atılarak başarılı bir işadamı olmak için gece gündüz çalıştığı ifade ediyor.
Nizamiye Hafızlık Kursu muallimlerinden Mısırlı Hafız ve Arapça öğretmeni Mahmut Zeki ise şunları anlatıyor: “Nizamiye’de 44 öğrenci var ve bunlar üç grup halinde Kuran ezberliyor. İlk grup hafızlığını burada bitirip burslu bir şekilde Nizamiye Lisesi’nde okuyan öğrenciler. Bunlar hem hafızlığını tekrar edip hem okul derslerine çalışıyor, çünkü biz onların dini bilgiler yanında pozitif bilimlerini de okumalarını istiyoruz. İkinci grup hafızlık yapan öğrenciler, üçüncü grup ise yeni gelen öğrenciler, bu öğrenciler de kuran öğrenip hafızlığa başlayacak olan öğrenciler. Ayrıca öğrenciler kitap okuma alışkanlığı kazandırma gibi bir gayret içindeyiz.”
[Türkmen Terzi] 15.6.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)