Döviz adeta Mehter yürüyüşündeki gibi iki adım ileri bir adım geri temposunda yukarı yönlü inatçı çıkışını sürdürüyor. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın günlük görevinin arasında 4 liraya düşen doların fiyatını 3,90’larda tutmak var. Bu müdahaleler sırasında önemli bir maddi kayıp da göze alınıyor. Peki niçin? Tamamen duygusal tamamen psikolojik.
Doların 4,01 lira olması ile 3,99 lira olması arasında psikolojik etkisinin dışında bir fark yok. Mağazalarda sonu 0,99 ile biten etiket fiyatlarındaki gibi bir algı yönetimi söz konusu. Merkez Bankası algdaı kaybetmemek için doları 4 TL’nin altında tutmak anacıyla kendini paraladı ama olmadı…
Cumhurbaşkanı Ekonomi Başdanışmanı Cemil Ertem, bir gece ansızın dolar 4,03 TL olduğunda “Kurdaki hareket, Türkiye ekonomisinin makro temellerine uygunsuz, 3.85 üzerindeki çıkışlar spekülatif, burada köpükler oluşuyor. Dolar 4’e çıktı diye bir algı oluşturmak çok yanlış” demiş ve ciddi eleştiri almıştı. Ekonomi yönetiminin tansiyonu düşürmek gibi bir görevi olduğunu kabul etmekle birlikte Cemil Ertem’in ‘algı’ ifadesi elbette doğru değildi. Çünkü netice itibarı ile ekranda o rakamı herkes gördü. Ancak haklı olduğu bir nokta vardı. Doların 4,03’ü gördüğü saatlerde Türkiye piyasaları açık değildi. Uzak doğu piyasasında herkesin uykuda olduğu bir saatte hacimsiz bir hareket gerçekleşmişti. Hatta Merkez Bankası’nın müdahalesi bile olmadan fiyat kendiliğinden kısa bir sürede 3, 97’ye geri geldi. Türkiye piyasalarının açık olmadığı saatlerdeki iniş ve çıkışlar küçümsenemez ama AB, Türkiye ve hatta Şangay borsasının dahi açık olmadığı bir andaki spekülatif bir hesap kapatma olayını çok büyütmek de doğru değildi. Önemli olan Türk piyasalarının açık olduğu saatlerde dövizin fiyatı idi. Ve geçen hafta iç piyasada Merkez Bankası’nın yoğun müdahalesine rağmen dolar 4 liranın üstünde işlem gördü. Bu yazının kaleme alındığı saatlerde dolar yine MB müdahalesi ile 3,95 TL’den işlem görüyordu ancak eğilimin yukarı yönlü olduğu da bir gerçek.
BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ ÇALIŞMIYOR
Bağışıklık sistemi canlıları hastalıklara karşı korur, hastalık yapacak virüsleri, maddeleri tanır ve yok eder. Bağışıklık sistemi vücuda giren veya dışarıdan vücuda temas eden maddeleri tarar vücuda yararlıyı sağlam hücrelere verir ve zararlıyı ayırt eder. Bağışıklık sisteminin çökmesi ise şu anlama geliyor: Herhangi bir hastalık mikrobuna karşı vücut kendini koruyamadığı gibi iyileşmesi de mümkün olamıyor. Yani hastalığı meydana getiren virüs dün olduğu gibi bugün de var, ancak bünye zayıf düştüğü için artık hastalık büyük bir tehdide dönüşüyor.
Türkiye ekonomisinin nabız atışını veren döviz piyasasındaki uzun süreden beri var olan oynaklık bu örneğe tam uyuyor. 2003-2013 arasında FED yine kararlar alıyor, ABD başkanı piyasayı etkileyen beyanatlar veriyordu ancak döviz böyle kıpır kıpır değildi. Şimdi ise piyasalar içeride ve dışarıdaki her gelişmeye anında tepki veriyor. Trump Çin’e ek vergi paketi açıklıyor bizim dolar 4 liranın üstüne çıkıyor. Başka hiçbir para birimi bu ölçüde etkilenmiyor. Bünyenin zayıf düştüğünün açık bir göstergesi. Karşılaştırmalı grafiklere göre TL diğer para birimlerinden negatif yönde ayrışmış durumda. Yani Türkiye şu anda dünyadaki hiçbir ülke gibi hareket etmiyor. Hikayesi, formatı, riskleri değişti. Dövizdeki değer kaybının önüne geçilememesinin en önemli sebebi aşırı döviz talebinin önüne geçilememesi. Dövizi kısa vadede durdurmanın tek yolu faizlerle oynamak görünüyor. Yani yabancıların tatmin edecek bir faiz artışı. Ancak onunda ekonominin enflasyon ve faiz gibi diğer unsurlarını raydan çıkarması kaçınılmaz.
Türkiye’nin kendine özel koşullarının dışında dünya piyasaları ısınıyor, ticaret savaşlarının ayak sesleri var. Bu durumda iş bir kat daha çetrefilleşiyor.
[Harun Odabaşı] 1.4.2018 [KronosHaber.com]
Yeni MİT operasyonları kapıda mı? [Arman Yavuz]
Tarih 6 Şubat 2018.
Başkent Priştine’deki Fehmi Agani ve Migjeni caddelerinin kesiştiği noktada konumlu Kosova Başsavcılık Ofisi’nin o gün önemli misafirleri vardı.
Misafirler, savcılık ofisine kuş uçuşu sadece 500 metre mesafede olan İsmail Kemali caddesindeki bir rezidanstan geliyordu: Türkiye Cumhuriyeti Priştine Büyükelçiliği’nden…
Türk heyetinde yer alan isimler:
Denizli Milletvekili ve Adalet Bakanı Yardımcısı Bilal Uçar, Priştine Büyükelçisi Kıvılcım Kılıç, Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürü Harun Mert,
Tetkik Hakimi Mustafa Dündar, Bazı bakanlık bürokratları,
ve ataşe kimlikleriyle MİT görevlileri…
Sebeb-i ziyaret, o günlerde Türk makamları tarafınca şu cümlelerle duyuruldu:
“Adalet Bakan Yardımcısı Bilal UÇAR 6 Şubat 2018 tarihinde Kosova’ya resmi bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Bakan Yardımcısı Uçar, ziyaret kapsamında Kosova Devlet Başsavcısı Aleksander Lumezi ile görüşme yapmıştır. İki ülke arasındaki tarihi ve kültürel bağlara vurgu yapılan görüşmelerde; ikili ilişkiler, ülkeler arası adlî yardımlaşma ile çeşitli adlî konular ele alınmıştır.”
Kosova Başsavcılığı ise bu görüşmeye dair bir el sıkışma fotoğrafı eşliğinde şu bilgileri verdi:
“Başsavcı Aleksander Lumezi bugün Bakan Yardımcısı Bilal Uçar başkanlığında Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı heyeti ile bir araya geldi. Toplantıya bu ülkenin büyükelçisi, Kıvılcım Kılıç da katıldı.
(…)
Başsavcı Lumezi, adli işbirliğinin geliştirilmesinin yasadışı iki ülke için yararlı olacağını söyledi. Bakan Yardımcısı Uçar, Kosova’nın savcılık sistemini desteklemeye devam etmeye hazır olduğunu ifade etti.”
Açıklamalar her ne kadar yuvarlak da olsa, Bakan Yardımcısı Bilal Uçar aslında Başsavcı Lumezi’nin önüne oldukça “keskin” bir kırmızı dosya koymuştu. O dosyanın kapağının altında ne olduğu 28 Mart günü güpegündüz yapılacak olan “adam kaçırma” operasyonuyla ortaya çıkacaktı.
Bakan Yardımcısı Bilal Uçar, Büyükelçi Kıvılcım Kılıç’ın Kosova temasları bununla kalmadı. Ziyaret kapsamında Kosova Adalet Bakanı Abelard Tahiri, Kosova Yüksek Mahkeme Başkanı Enver Peci ile de görüşüldü.
Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü’nden bu ziyaretlere dair şu açıklama yapıldı: “İki ülke arasındaki tarihi ve kültürel bağlara vurgu yapılan görüşmelerde; ikili ilişkiler, ülkeler arası adlî yardımlaşma ile çeşitli adlî konular ele alınmıştır.”
İşin enteresan tarafı, bu ziyarette ikram edilen kahvelerin daha telveleri kurumadan 6 Mart’ta peşi sıra gerçekleşen ikinci ziyaretti. Bu kez Enver Peci ve ekibi geldi Türkiye’ye…
Yine Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü’nden şu açıklama yapıldı: “Kosova Cumhuriyeti Yüksek Yargı Mahkemesi Başkanı Enver Peci ve beraberindeki heyet 6 Mart 2018 tarihinde Bakan Yardımcımız Sayın Bilal Uçar’ı ziyaret etmişlerdir. İki ülke arasındaki tarihi ve kültürel bağlara vurgu yapılan görüşmede; ikili ilişkiler, ülkeler arası adlî yardımlaşma ile çeşitli adlî konular ele alınmıştır.”
Önce 6 Şubat tarihli Priştine, ardından 6 Mart tarihli Ankara toplantıları…
Şüphe yok ki, tüm bu toplantıların ana konusu 28 Mart günü yapılacak olan “adam kaçırma” operasyonu idi.
Adam kaçırma operasyonunun ardından Kosova Başbakanı Ramush Haradinaj “Operasyondan benim bilgim yok” açıklaması yaptı. Ve İçişleri Bakanı Flamur Sefaj ile Kosova İstihbarat Ajansı Başkanı Driton Gashi’yi görevden aldı.
Ancak Haradinaj, Adalet Bakanı Abelard Tahiri, Kosova Yüksek Mahkeme Başkanı Enver Peci ile Kosova Devlet Başsavcısı Aleksander Lumezi’ye dokunmadı.
Her ne kadar görevden alınmasalar da Adalet Bakanı ve Yüksek Mahkeme Başkanı adam kaçırma operasyonunun neresindeydi bu henüz bilinmiyor. Ama bir iddiaya göre Savcılık kanadı “illegal” olduğu açıkça belli olan bu operasyona karşı durdu. Gazeteci Adelina Sfishta bu iddiaya ilişkin şu twiti paylaştı:
“Kosova’da tutuklanıp sınır dışı edilen 6 Türk vatandaşının sınır dışı edilmesi talebi, Kosova Adalet bakanlığınca, bir kaç gün önce özel savcılığa iletilmiş, Özel Savcılık Bürosu Başsavcısı Reshat Millak’ın açıklamasına göre bu talep reddedilmiş.”
Kosova Başbakanı Ramuş Haradinaj, Başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere tepki çeken “adam kaçırma” operasyonuna karışan görevliler hakkında soruşturma başlattıklarını açıkladı. Görünen o ki önümüzdeki günlerde operasyonun yankıları daha da sürecek.
Peki benzer başka operasyonlar kapıda mı?
Kosova’da şu an pek mümkün görünmüyor. Ama komşu ülkelerdeki benzer operasyonların ayak sesleri yine Ankara mahreçli şu açıklamalarda saklı gibi:
“Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, Bosna Hersek Adalet Bakanı Josip Grubesa ile bir araya geldi. Dost iki ülke arasındaki tarihi ve kültürel bağların karşılıklı olarak vurgulandığı ziyarette, ikili ilişkilerin geliştirilmesi ve başta terörle mücadele olmak üzere özellikle suçluların iadesi alanındaki adli işbirliğinin güçlendirilmesinin önemi belirtilmiştir. Anılan ziyaret sırasında Genel Müdürlüğümüz temsilcileri de hazır bulunmuştur.”
“Müsteşarımız Sayın Selahaddin Menteş başkanlığındaki Bakanlığımız heyeti, 08-11 Mart 2018 tarihlerinde Makedonya Cumhuriyeti’ne resmî bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Bakanlığımız heyeti, ziyaret kapsamında Makedonya Cumhuriyeti Adalet Bakanı Bilen Saliji, Cumhuriyet Başsavcısı Lyubomir Joveski ve Hâkimler ve Savcılar Akademisi Başkanı Aneta Arnaudovska ile görüşmeler gerçekleştirmiştir.
Yapılan görüşmelerde; ikili adli ilişkiler ile ülkeler arası adlî yardımlaşma konuları ele alınmış ve işbirliğinin geliştirilmesi konusunda mutabık kalınmıştır. Ziyaret çerçevesinde, Makedonya Büyükelçimiz Sayın Tülin Erkal Kara tarafından Bakanlığımız heyeti onuruna yemek tertip edilmiştir.
Bakanlığımız heyeti tarafından ayrıca Makedonya’da bulunan Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) da ziyaret edilmiştir.”
[Arman Yavuz] 1.4.2018 [KronosHaber.com]
Başkent Priştine’deki Fehmi Agani ve Migjeni caddelerinin kesiştiği noktada konumlu Kosova Başsavcılık Ofisi’nin o gün önemli misafirleri vardı.
Misafirler, savcılık ofisine kuş uçuşu sadece 500 metre mesafede olan İsmail Kemali caddesindeki bir rezidanstan geliyordu: Türkiye Cumhuriyeti Priştine Büyükelçiliği’nden…
Türk heyetinde yer alan isimler:
Denizli Milletvekili ve Adalet Bakanı Yardımcısı Bilal Uçar, Priştine Büyükelçisi Kıvılcım Kılıç, Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürü Harun Mert,
Tetkik Hakimi Mustafa Dündar, Bazı bakanlık bürokratları,
ve ataşe kimlikleriyle MİT görevlileri…
Sebeb-i ziyaret, o günlerde Türk makamları tarafınca şu cümlelerle duyuruldu:
“Adalet Bakan Yardımcısı Bilal UÇAR 6 Şubat 2018 tarihinde Kosova’ya resmi bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Bakan Yardımcısı Uçar, ziyaret kapsamında Kosova Devlet Başsavcısı Aleksander Lumezi ile görüşme yapmıştır. İki ülke arasındaki tarihi ve kültürel bağlara vurgu yapılan görüşmelerde; ikili ilişkiler, ülkeler arası adlî yardımlaşma ile çeşitli adlî konular ele alınmıştır.”
Kosova Başsavcılığı ise bu görüşmeye dair bir el sıkışma fotoğrafı eşliğinde şu bilgileri verdi:
“Başsavcı Aleksander Lumezi bugün Bakan Yardımcısı Bilal Uçar başkanlığında Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı heyeti ile bir araya geldi. Toplantıya bu ülkenin büyükelçisi, Kıvılcım Kılıç da katıldı.
(…)
Başsavcı Lumezi, adli işbirliğinin geliştirilmesinin yasadışı iki ülke için yararlı olacağını söyledi. Bakan Yardımcısı Uçar, Kosova’nın savcılık sistemini desteklemeye devam etmeye hazır olduğunu ifade etti.”
Açıklamalar her ne kadar yuvarlak da olsa, Bakan Yardımcısı Bilal Uçar aslında Başsavcı Lumezi’nin önüne oldukça “keskin” bir kırmızı dosya koymuştu. O dosyanın kapağının altında ne olduğu 28 Mart günü güpegündüz yapılacak olan “adam kaçırma” operasyonuyla ortaya çıkacaktı.
Bakan Yardımcısı Bilal Uçar, Büyükelçi Kıvılcım Kılıç’ın Kosova temasları bununla kalmadı. Ziyaret kapsamında Kosova Adalet Bakanı Abelard Tahiri, Kosova Yüksek Mahkeme Başkanı Enver Peci ile de görüşüldü.
Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü’nden bu ziyaretlere dair şu açıklama yapıldı: “İki ülke arasındaki tarihi ve kültürel bağlara vurgu yapılan görüşmelerde; ikili ilişkiler, ülkeler arası adlî yardımlaşma ile çeşitli adlî konular ele alınmıştır.”
İşin enteresan tarafı, bu ziyarette ikram edilen kahvelerin daha telveleri kurumadan 6 Mart’ta peşi sıra gerçekleşen ikinci ziyaretti. Bu kez Enver Peci ve ekibi geldi Türkiye’ye…
Yine Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü’nden şu açıklama yapıldı: “Kosova Cumhuriyeti Yüksek Yargı Mahkemesi Başkanı Enver Peci ve beraberindeki heyet 6 Mart 2018 tarihinde Bakan Yardımcımız Sayın Bilal Uçar’ı ziyaret etmişlerdir. İki ülke arasındaki tarihi ve kültürel bağlara vurgu yapılan görüşmede; ikili ilişkiler, ülkeler arası adlî yardımlaşma ile çeşitli adlî konular ele alınmıştır.”
Önce 6 Şubat tarihli Priştine, ardından 6 Mart tarihli Ankara toplantıları…
Şüphe yok ki, tüm bu toplantıların ana konusu 28 Mart günü yapılacak olan “adam kaçırma” operasyonu idi.
Adam kaçırma operasyonunun ardından Kosova Başbakanı Ramush Haradinaj “Operasyondan benim bilgim yok” açıklaması yaptı. Ve İçişleri Bakanı Flamur Sefaj ile Kosova İstihbarat Ajansı Başkanı Driton Gashi’yi görevden aldı.
Ancak Haradinaj, Adalet Bakanı Abelard Tahiri, Kosova Yüksek Mahkeme Başkanı Enver Peci ile Kosova Devlet Başsavcısı Aleksander Lumezi’ye dokunmadı.
Her ne kadar görevden alınmasalar da Adalet Bakanı ve Yüksek Mahkeme Başkanı adam kaçırma operasyonunun neresindeydi bu henüz bilinmiyor. Ama bir iddiaya göre Savcılık kanadı “illegal” olduğu açıkça belli olan bu operasyona karşı durdu. Gazeteci Adelina Sfishta bu iddiaya ilişkin şu twiti paylaştı:
“Kosova’da tutuklanıp sınır dışı edilen 6 Türk vatandaşının sınır dışı edilmesi talebi, Kosova Adalet bakanlığınca, bir kaç gün önce özel savcılığa iletilmiş, Özel Savcılık Bürosu Başsavcısı Reshat Millak’ın açıklamasına göre bu talep reddedilmiş.”
Kosova Başbakanı Ramuş Haradinaj, Başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere tepki çeken “adam kaçırma” operasyonuna karışan görevliler hakkında soruşturma başlattıklarını açıkladı. Görünen o ki önümüzdeki günlerde operasyonun yankıları daha da sürecek.
Peki benzer başka operasyonlar kapıda mı?
Kosova’da şu an pek mümkün görünmüyor. Ama komşu ülkelerdeki benzer operasyonların ayak sesleri yine Ankara mahreçli şu açıklamalarda saklı gibi:
“Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, Bosna Hersek Adalet Bakanı Josip Grubesa ile bir araya geldi. Dost iki ülke arasındaki tarihi ve kültürel bağların karşılıklı olarak vurgulandığı ziyarette, ikili ilişkilerin geliştirilmesi ve başta terörle mücadele olmak üzere özellikle suçluların iadesi alanındaki adli işbirliğinin güçlendirilmesinin önemi belirtilmiştir. Anılan ziyaret sırasında Genel Müdürlüğümüz temsilcileri de hazır bulunmuştur.”
“Müsteşarımız Sayın Selahaddin Menteş başkanlığındaki Bakanlığımız heyeti, 08-11 Mart 2018 tarihlerinde Makedonya Cumhuriyeti’ne resmî bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Bakanlığımız heyeti, ziyaret kapsamında Makedonya Cumhuriyeti Adalet Bakanı Bilen Saliji, Cumhuriyet Başsavcısı Lyubomir Joveski ve Hâkimler ve Savcılar Akademisi Başkanı Aneta Arnaudovska ile görüşmeler gerçekleştirmiştir.
Yapılan görüşmelerde; ikili adli ilişkiler ile ülkeler arası adlî yardımlaşma konuları ele alınmış ve işbirliğinin geliştirilmesi konusunda mutabık kalınmıştır. Ziyaret çerçevesinde, Makedonya Büyükelçimiz Sayın Tülin Erkal Kara tarafından Bakanlığımız heyeti onuruna yemek tertip edilmiştir.
Bakanlığımız heyeti tarafından ayrıca Makedonya’da bulunan Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) da ziyaret edilmiştir.”
[Arman Yavuz] 1.4.2018 [KronosHaber.com]
Hawking’in ölümüne üzülmeli miyim? [Kadir Gürcan]
Geçtiğimiz hafta ölen dünyaca ünlü İngiliz fizikçi, Stephan Hawking asıl branşı ile alakalı neler yaptığından daha çok geleceğe ait kehanetleri ile dikkat çekiyordu. Dış bir gezegenden gelecek uzaylıların, dünyayı istila edeceğini çok sık dile getirenlerden biriydi. Trump’ın başkan olması onun da kimyasını bozdu ve yakın gelecek için daha ürpertici kehanetleri de oldu ama, büyük kıyametten önce ilahi takdir onu da yakaladı. Sahamız olmadığı için, fiziğe yaptığı katkıları meslektaşlarına bırakmak durumundayız.
Sebebi sonradan farkedilen bir hastalıktan dolayı, fizyolojik bazı arızalarla dünyaya gelen bir bebek, başka gezegenden dünyaya düştüğü teorilerine malzeme olmuştu. Kaderin cilvesi Hawking’in ölümünden bir kaç gün sonra, sözkonusu cesedin, nadir rastlanan bir hastalıkla dünyaya gelen bir bebeğe ait olduğu ortaya çıktı. Ceset üzerinde uzun çalışmalar yapan uzmanlar “Bu zavallının, bir daha rahatsız edilmemek üzere, istirahatgahına terkedilmesinin zamanı geldi!” itirafında bulundular. Hawking’in uzaylılar teorisinde bu zavallının bir payı var mıydı, bilemiyoruz.
Hayatının büyük bölümünü yakalandığı bir rahatsızlıktan dolayı tekerlekli sandalyede geçirmek zorunda kalan Hawking, kehanetleri ile sürekli gündemden hiç düşmedi. Hatta çok seyredilen, günlük ve oldukça popüler komedi programlarına (Bing Bang Theory) da konuk oldu. Dizi kahramanlarından birisi onun, bilgisayar-digital sesini taklid edince seyircinin kahkahalarını bir görmelisiniz. Fizik Dünyası’nın bu meşhur siması, kendi vatandaşları tarafından Fizik İlminin bir Aziz’i değil, komedi programlarına bile konu olabilecek bir meşhur olarak ilgi gördü. O da üşenmemiş, tekerlekli sandalye ile espri malzemesi olmaya rıza göstermiş.
Hadiseleri kendi mecrasından koparıp, komplekslerimizi tatmin noktasında kimse elimize su dökemez. Hawking’in ölümünden sonra,“Allah Rahmet eylesin!” diyen mi ararsınız, arkasından lokma döktüren mi? Hazret kendi inanç sistemi içinde, yapılacak techiz-tekvin işlemlerini önceden belirlemiş iken, bu tür gayretkeşlikleri biraz ağırdan almak gerekmez mi? Adamcağızın hayatında pirim vermediği dini tercihlere onu zorlamak, mevtaya saygısızlık değil mi? Yabancı basın, mevta’nın küllerinin, meslektaşı İsaac Newton ve biyolog Darwin’in yakınlarında bir yere bırakılacağını yazdı.
Modern bilimler ile İslam düşüncesi arasında paralellikler bulmak için fırsatlar kollayan genç hevesler de “Bir Stefen Hawking’imiz olmadı!” diye iç geçiriyorlar. Bu, Hawking’in ölümü sebebiyle anlık duygusal bir hayıflanma değil. Temenni ve realiteleri birbirine karıştırıp ütopik bir gelecek hayali kurmanın yaşanan zaman dilimini anlamaya engel teşkil ettiği ortada. Müsbet ilimlerin İslamileştirmesi projesi ütopik idi ve yarım kaldı. Belki de daha mütevazi uğraşlar bulmak gerekiyordu, kimbilir?
Müslümanların geri kalma meselesini, dinden başlatıp, son sığınak olarak modern bilimlerin şemsiyesi altında moral bulan mütedeyyin sayısı az değil. Halbuki, ne İslam’ın ne de müslüman bilim adamlarının herşeyin anahtarını ellerinde tutma, bütün ilimlerin şifrelerini çözüyor olma gibi bir iddiaları olmamış. Kendi zamanlarına hakim olan ilmi gelişmeleri, kabiliyetleri nisbetinde anlamaya çalışmaları takdirlerin ötesinde. Rönasansı tetikleyen ilmi aşkınlığın Müslüman İlim Adamlarına çok şey borçlu olduğunu söyleyen Batılı sayısı az değil. Geçmiş mefahirimizi okşama noktasında bununla yetinmemiz gerekiyor.
Bilim ve teknoloji açısından fazla bir şey yapamamış olmak elbette affedilir bir kusur değil ama, hiç olmazsa duygularımızı kontrol altında tutabilme becerisi göstersek. Mac bilgisayarlarının mucidi ve Iphone ile akılllı telefon teknolojisine yön veren Steve Jobs’ın ölümünden sonra, göz yaşlarına hakim olamayan bir tanıdığımın duygusallığını hala anlamış değilim. Bereket versin kimse onun arkasından mevlüt okutup, lokma döktürmedi.
Hawking’in gelecek kehanetleri, hazret hayatta iken de dikkatimi çekmedi. Aslında, kendisiyle dalga geçilen bir komedi dizisine konuk olması çok daha ilginç. Akıllı telefon tercihim her zaman Iphone ama, Steve Jobs’ın hayranlarından değilim.
Teknolojinin imkanlarından faydalanırken, hissiyatımızı işin içine katmadan, medeni bir insan ciddiyeti ile kendimize hakim olsak, modern çağın Azizlerine (!) saygısızlık etmiş olur muyuz?
[Kadir Gürcan] 2.4.2018 [Samanyolu Haber]
Sebebi sonradan farkedilen bir hastalıktan dolayı, fizyolojik bazı arızalarla dünyaya gelen bir bebek, başka gezegenden dünyaya düştüğü teorilerine malzeme olmuştu. Kaderin cilvesi Hawking’in ölümünden bir kaç gün sonra, sözkonusu cesedin, nadir rastlanan bir hastalıkla dünyaya gelen bir bebeğe ait olduğu ortaya çıktı. Ceset üzerinde uzun çalışmalar yapan uzmanlar “Bu zavallının, bir daha rahatsız edilmemek üzere, istirahatgahına terkedilmesinin zamanı geldi!” itirafında bulundular. Hawking’in uzaylılar teorisinde bu zavallının bir payı var mıydı, bilemiyoruz.
Hayatının büyük bölümünü yakalandığı bir rahatsızlıktan dolayı tekerlekli sandalyede geçirmek zorunda kalan Hawking, kehanetleri ile sürekli gündemden hiç düşmedi. Hatta çok seyredilen, günlük ve oldukça popüler komedi programlarına (Bing Bang Theory) da konuk oldu. Dizi kahramanlarından birisi onun, bilgisayar-digital sesini taklid edince seyircinin kahkahalarını bir görmelisiniz. Fizik Dünyası’nın bu meşhur siması, kendi vatandaşları tarafından Fizik İlminin bir Aziz’i değil, komedi programlarına bile konu olabilecek bir meşhur olarak ilgi gördü. O da üşenmemiş, tekerlekli sandalye ile espri malzemesi olmaya rıza göstermiş.
Hadiseleri kendi mecrasından koparıp, komplekslerimizi tatmin noktasında kimse elimize su dökemez. Hawking’in ölümünden sonra,“Allah Rahmet eylesin!” diyen mi ararsınız, arkasından lokma döktüren mi? Hazret kendi inanç sistemi içinde, yapılacak techiz-tekvin işlemlerini önceden belirlemiş iken, bu tür gayretkeşlikleri biraz ağırdan almak gerekmez mi? Adamcağızın hayatında pirim vermediği dini tercihlere onu zorlamak, mevtaya saygısızlık değil mi? Yabancı basın, mevta’nın küllerinin, meslektaşı İsaac Newton ve biyolog Darwin’in yakınlarında bir yere bırakılacağını yazdı.
Modern bilimler ile İslam düşüncesi arasında paralellikler bulmak için fırsatlar kollayan genç hevesler de “Bir Stefen Hawking’imiz olmadı!” diye iç geçiriyorlar. Bu, Hawking’in ölümü sebebiyle anlık duygusal bir hayıflanma değil. Temenni ve realiteleri birbirine karıştırıp ütopik bir gelecek hayali kurmanın yaşanan zaman dilimini anlamaya engel teşkil ettiği ortada. Müsbet ilimlerin İslamileştirmesi projesi ütopik idi ve yarım kaldı. Belki de daha mütevazi uğraşlar bulmak gerekiyordu, kimbilir?
Müslümanların geri kalma meselesini, dinden başlatıp, son sığınak olarak modern bilimlerin şemsiyesi altında moral bulan mütedeyyin sayısı az değil. Halbuki, ne İslam’ın ne de müslüman bilim adamlarının herşeyin anahtarını ellerinde tutma, bütün ilimlerin şifrelerini çözüyor olma gibi bir iddiaları olmamış. Kendi zamanlarına hakim olan ilmi gelişmeleri, kabiliyetleri nisbetinde anlamaya çalışmaları takdirlerin ötesinde. Rönasansı tetikleyen ilmi aşkınlığın Müslüman İlim Adamlarına çok şey borçlu olduğunu söyleyen Batılı sayısı az değil. Geçmiş mefahirimizi okşama noktasında bununla yetinmemiz gerekiyor.
Bilim ve teknoloji açısından fazla bir şey yapamamış olmak elbette affedilir bir kusur değil ama, hiç olmazsa duygularımızı kontrol altında tutabilme becerisi göstersek. Mac bilgisayarlarının mucidi ve Iphone ile akılllı telefon teknolojisine yön veren Steve Jobs’ın ölümünden sonra, göz yaşlarına hakim olamayan bir tanıdığımın duygusallığını hala anlamış değilim. Bereket versin kimse onun arkasından mevlüt okutup, lokma döktürmedi.
Hawking’in gelecek kehanetleri, hazret hayatta iken de dikkatimi çekmedi. Aslında, kendisiyle dalga geçilen bir komedi dizisine konuk olması çok daha ilginç. Akıllı telefon tercihim her zaman Iphone ama, Steve Jobs’ın hayranlarından değilim.
Teknolojinin imkanlarından faydalanırken, hissiyatımızı işin içine katmadan, medeni bir insan ciddiyeti ile kendimize hakim olsak, modern çağın Azizlerine (!) saygısızlık etmiş olur muyuz?
[Kadir Gürcan] 2.4.2018 [Samanyolu Haber]
Savcı Doğan Öz ve kontrgerilla eylemleri [Ali Emir Pakkan]
24 Mart 1978, saat 08.10’da, Türkiye’yi sarsan bir cinayet işlendi. Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Doğan Öz, Kızılırmak Caddesi’nde 20 DE 855 plakalı aracında uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Öz, Afyon Sultandağı nüfusuna kayıtlı ve 1934 doğumluydu. Soruşturma sonucunda, Ankara Ticaret ve Turizm Yüksek Öğretmen Okulu 1. sınıf öğrencisi İbrahim Çiftçi yakalanarak gözaltına alındı.
Ankara Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz, Türkiye’de kontrgerillayı soruşturan ilk savcıydı.
Turizm Ticaret Meslek Yüksekokulu öğrencisi Levent Özyürek öldürülmüştü. Cinayet, ülkücülerin kaldığı Site Öğrenci Yurdu’nun önünde işlenmiş ve sanık yurda kaçmıştı. Savcı Doğan Öz, polisin giremediği yurdu aratmak için mahkeme kararı çıkarttı. 60 öğrenci gözaltına alındı. Cinayet silahı bulundu. Fail Naci Üner tutuklandı.
Savcı Öz, bu olayı araştırdıkça cinayetlerin arkasında devletin içinde yuvalanmış bir gizli örgütün (kontrgerilla) izlerini gördü. Bir gün eşine şöyle dedi: “Olayların inanılmaz boyutları var. Daha da büyüyecek. İlk kez korkuyorum ama birisi bunların üzerine gitmeli, bir şeyler yapmalı.”
Öz, elde ettiği bilgileri bir rapor hâlinde Başbakan Bülent Ecevit’e sundu. 12 Eylül öncesinin yaygın terör eylemlerinin devletin içindeki bir gizli örgüt tarafından yönlendirildiğini söylüyor ve darbeye zemin hazırlandığını haber veriyordu. Şu satırları dikkat çekiciydi:
“İlk bakışta can ve mal güvenliğini tehdit eder gibi görünen şiddet eylemleri anarşik olaylar olarak nitelenecek kadar basit değildir. Amacı ülkemizde demokrasinin işlerlik kazanacağına dair umutları yok etmek onun yerine faşist düzeni bütün unsurları ile yürürlüğe koymaktır. Bize göre bu sonuca ulaşmada istihbarat örgütleri kontrgerilla gibi gizli örgütler, yönlendirici rol oynamakta olup bu örgütler, 1. ve 2. Milliyetçi Cephe hükümetleri ile devlet aygıtını büyük ölçüde kendilerine uygun şekle dönüştürerek demokrasi düşmanı akımları iktidar etmeyi amaçlamaktadırlar.
Bütün bu çatışmalar içerisinde askerî ve sivil güvenlik güçleri vardır. Sivil güvenlik güçleri, MİT elemanları ve 1. Şube görevlileri kullanılmaktadır.”
Bu rapor Savcı Öz’ün ölüm fermanı oldu.
12 Eylül 1980’de askerler yönetime el koydu. Öz’ü öldüren İbrahim Çiftçi’nin davası dünya hukuk tarihine geçecek şekilde seyir değiştirdi. Çiftçi, 4 defa idam cezası verildiği hâlde beraat etti. Oysa Çiftçi, suçunu itiraf etmiş, tanıkların hepsi kendisini teşhis etmişti.
Yıllar sonra...
Ergenekon davalarına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi (26 Temmuz 2012) Ankara Cumhuriyet Savcılığı’ndan Doğan Öz’ün hazırladığı ve Bülent Ecevit’e verdiği kontrgerilla raporunu istedi. Öz ailesinin cinayetin yeniden incelenmesi (Temmuz 2013) müracaat kabul edildi. Dönemin Genelkurmay Özel Harp Dairesi Başkanı, dönemin 1. Ordu Komutanı Bedrettin Demirel, dönemin Millî Savunma Bakanı, Askerî Adalet İşleri Bakanı Fahrettin Kibritçioğlu, dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in özel kalem müdürü, Büyükelçi Üstün Dinçmen’in ifadesine başvurulması isteniyordu.
Savcılık, ilk ifadeyi (7 Şubat 2014) Üstün Dinçmen’den aldı. Dinçmen’e, Çiftçi’nin müdafi avukatları tarafından yazılan 4 Ağustos 1983 tarihli dilekçe soruldu. Dilekçede; “Tesis edilen ölüm cezasına rağmen gerek sanık İbrahim Çiftçi ve gerekse maktul Doğan Öz haklarında, Millî Savunma Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı’nda bir kısım belgelerin mevcut olup, dosyaya ibraz edilmediğini tespit ettik.” ifadesi yer alıyordu. Millî Savunma Bakanlığı’ndaki o gizli belgeler Çiftçi’yi idamdan kurtarmıştı.
Ergenekon savcıları, somut bilgi ve belgelere ulaşmış, açılan davalardan mahkumiyet kararları çıkmaya başlamıştı.
Ama yine ilginç gelişmeler yaşandı. Yolsuzluklara bulaşan siyasi irade (Erdoğan ve yakın çevresi) derin yapılarla anlaştı! Özel yetkili mahkemeler kapatıldı. Hüküm giymiş Ergenekon sanıkları ve katiller salıverildi. Dosyalar rafa kalktı. Ergenekon’un üzerine giden emniyetçiler, hakim ve savcılar görevlerinden alındı. Bir çoğu şimdi Silivri toplama kampında esir tutuluyor.
Doğan Öz’ün işaret ettiği derin yapı, bir daha hukuk karşısına çıkmamak için Türk devletini yok ediyor. Hizmet hareketi de demokrasi ve hukukun yanındaki duruşunun bedelini ağır şekilde ödüyor.
Artık gizlilikleri kalmadı. En son Kosova’da, dünyanın sözü önünde, öğretmenler kaçırıldı... Türkiye, ne yazık ki, "Eşkiyanın gece ne yapacağı belli olmaz!” (İsmet İnönü) denecek günlerden geçiyor.
[Ali Emir Pakkan] 2.4.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Ankara Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz, Türkiye’de kontrgerillayı soruşturan ilk savcıydı.
Turizm Ticaret Meslek Yüksekokulu öğrencisi Levent Özyürek öldürülmüştü. Cinayet, ülkücülerin kaldığı Site Öğrenci Yurdu’nun önünde işlenmiş ve sanık yurda kaçmıştı. Savcı Doğan Öz, polisin giremediği yurdu aratmak için mahkeme kararı çıkarttı. 60 öğrenci gözaltına alındı. Cinayet silahı bulundu. Fail Naci Üner tutuklandı.
Savcı Öz, bu olayı araştırdıkça cinayetlerin arkasında devletin içinde yuvalanmış bir gizli örgütün (kontrgerilla) izlerini gördü. Bir gün eşine şöyle dedi: “Olayların inanılmaz boyutları var. Daha da büyüyecek. İlk kez korkuyorum ama birisi bunların üzerine gitmeli, bir şeyler yapmalı.”
Öz, elde ettiği bilgileri bir rapor hâlinde Başbakan Bülent Ecevit’e sundu. 12 Eylül öncesinin yaygın terör eylemlerinin devletin içindeki bir gizli örgüt tarafından yönlendirildiğini söylüyor ve darbeye zemin hazırlandığını haber veriyordu. Şu satırları dikkat çekiciydi:
“İlk bakışta can ve mal güvenliğini tehdit eder gibi görünen şiddet eylemleri anarşik olaylar olarak nitelenecek kadar basit değildir. Amacı ülkemizde demokrasinin işlerlik kazanacağına dair umutları yok etmek onun yerine faşist düzeni bütün unsurları ile yürürlüğe koymaktır. Bize göre bu sonuca ulaşmada istihbarat örgütleri kontrgerilla gibi gizli örgütler, yönlendirici rol oynamakta olup bu örgütler, 1. ve 2. Milliyetçi Cephe hükümetleri ile devlet aygıtını büyük ölçüde kendilerine uygun şekle dönüştürerek demokrasi düşmanı akımları iktidar etmeyi amaçlamaktadırlar.
Bütün bu çatışmalar içerisinde askerî ve sivil güvenlik güçleri vardır. Sivil güvenlik güçleri, MİT elemanları ve 1. Şube görevlileri kullanılmaktadır.”
Bu rapor Savcı Öz’ün ölüm fermanı oldu.
12 Eylül 1980’de askerler yönetime el koydu. Öz’ü öldüren İbrahim Çiftçi’nin davası dünya hukuk tarihine geçecek şekilde seyir değiştirdi. Çiftçi, 4 defa idam cezası verildiği hâlde beraat etti. Oysa Çiftçi, suçunu itiraf etmiş, tanıkların hepsi kendisini teşhis etmişti.
Yıllar sonra...
Ergenekon davalarına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi (26 Temmuz 2012) Ankara Cumhuriyet Savcılığı’ndan Doğan Öz’ün hazırladığı ve Bülent Ecevit’e verdiği kontrgerilla raporunu istedi. Öz ailesinin cinayetin yeniden incelenmesi (Temmuz 2013) müracaat kabul edildi. Dönemin Genelkurmay Özel Harp Dairesi Başkanı, dönemin 1. Ordu Komutanı Bedrettin Demirel, dönemin Millî Savunma Bakanı, Askerî Adalet İşleri Bakanı Fahrettin Kibritçioğlu, dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in özel kalem müdürü, Büyükelçi Üstün Dinçmen’in ifadesine başvurulması isteniyordu.
Savcılık, ilk ifadeyi (7 Şubat 2014) Üstün Dinçmen’den aldı. Dinçmen’e, Çiftçi’nin müdafi avukatları tarafından yazılan 4 Ağustos 1983 tarihli dilekçe soruldu. Dilekçede; “Tesis edilen ölüm cezasına rağmen gerek sanık İbrahim Çiftçi ve gerekse maktul Doğan Öz haklarında, Millî Savunma Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı’nda bir kısım belgelerin mevcut olup, dosyaya ibraz edilmediğini tespit ettik.” ifadesi yer alıyordu. Millî Savunma Bakanlığı’ndaki o gizli belgeler Çiftçi’yi idamdan kurtarmıştı.
Ergenekon savcıları, somut bilgi ve belgelere ulaşmış, açılan davalardan mahkumiyet kararları çıkmaya başlamıştı.
Ama yine ilginç gelişmeler yaşandı. Yolsuzluklara bulaşan siyasi irade (Erdoğan ve yakın çevresi) derin yapılarla anlaştı! Özel yetkili mahkemeler kapatıldı. Hüküm giymiş Ergenekon sanıkları ve katiller salıverildi. Dosyalar rafa kalktı. Ergenekon’un üzerine giden emniyetçiler, hakim ve savcılar görevlerinden alındı. Bir çoğu şimdi Silivri toplama kampında esir tutuluyor.
Doğan Öz’ün işaret ettiği derin yapı, bir daha hukuk karşısına çıkmamak için Türk devletini yok ediyor. Hizmet hareketi de demokrasi ve hukukun yanındaki duruşunun bedelini ağır şekilde ödüyor.
Artık gizlilikleri kalmadı. En son Kosova’da, dünyanın sözü önünde, öğretmenler kaçırıldı... Türkiye, ne yazık ki, "Eşkiyanın gece ne yapacağı belli olmaz!” (İsmet İnönü) denecek günlerden geçiyor.
[Ali Emir Pakkan] 2.4.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Kur'an'ın Çelik Zırhı [Abdullah Aymaz]
Üstad Bediüzzaman Hazretleri 1900’ün başlarında gördüğü meşhur rüyasını şöyle anlatıyor:
“Eski Harb-i Umumî’den evvel ve öncelerinde, sâdık bir rüyada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ müthiş infilak etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: ‘Ana, korkma!’ Cenab-ı Hakkın emridir, O Rahîm’dir ve Hakîmdir.’ Birden, o halette iken baktım ki, mühim bir zât bana âmirâne diyor ki; ‘Kur’an’ın mucizeliğini BEYAN et!’ Uyandım, anladım ki, bir büyük infilak olacak… o infilak ve İNKILAP’tan sonra Kur’an etrafındaki surlar kırılacak… doğrudan doğruya KUR’AN kendi kendini müdafaa edecek… ve Kur’an’a hücum edilecek… MUCİZELİĞİ, O’nun çelik bir zırhı olacak… ve şu mucizeliğin bir nev’ini şu zamanda izharına, hadimin fevkinde olarak benim gibi bir adam namzet olacak… ve namzet olduğumu anladım.”
Bu müthiş olay, Tevrat’ta Ararat, Kur’an’da Cûdî denilen Ağrı Dağında görülüyor. Ağrı Dağı, inkârcı ve yoldan çıkmış bir toplumun yerden çıkan gökten gelen âfatlı sularla yok edildikten sonra Hz. Nuh Aleyhisselamın gemisinin demir attığı yer. İkinci Âdem denilen Hz. Nuh ve azıcık ümmeti ile yeni bir dünya kuruluyor. Yepyeni bir medeniyet inşâ ediliyor. Ama Üstad’ın bu rüyasında Ağrı Dağı müthiş infilak ediyor. Dağ gibi değil “dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıtıyor.” O dehşet içinde babası değil de “annesi yanında.” Annesine “Korkma! Bu, merhamet ve hikmet Sahibi Cenab-ı Hakkın emri” diyor. Cenab-ı Hak, hikmetsiz ve merhametsiz iş yapmaz. O sırada “Mühim bir zât” kendisine emrederek “Kur’an’ın mucizeliğini BEYAN et” diye fermanda bulunuyor. Uyanınca bu sâdık rüyayı Üstad kendisi: “Bir büyük infilak olacak ilâhiri” diyerek yorumluyor.
Demek ki, senelerdir bütün dünyadaki, okullarımızın öğrencilerinin dil olimpiyatlarında hep birden söyledikleri YENİ BİR DÜNYA, kuruluyor. Yepyeni bir medeniyet ortaya çıkacak… Sulh-i umumî tesis edilecek… Bunun merkezi Kur’an’da “Cûdî” diye isimlendirilen Anadolu olacak. Cûd, cömertliktir… Anadolu, bütün dünyaya cömertçe hem dağlar gibi yiğitlerini, adanmış ruhlarını, hem de verilecek eğitimin masraflarını gönderdi… O dağlar gibi parçalarımız gitmedik yer bırakmadılar âdeta… Ayaklarını sağlam bastılar. Çünkü cehalet, fakirlik ve tefrika ile savaşmak üzere eğitimle ilgili teçhizatlar donatılıp gönderilmişlerdi…
Evet rüyada ifade edildiği üzere, büyük bir infilak ve INKILAP olmuş, Kur’an’ı koruyan surlar kırılmıştı. Onu koruyacak bir Osmanlı devlet-i aliyyesi kalmamıştı. Onun ve ilimlerinin okutulacağı kaynaklar kurutulmuş, medreseler kapatılmıştı. Artık Kur’an’ın müdafaası Kur’an’ın Kendisine kalmıştı… Onun korunmasının garantisi Allah tarafından verilmişti. “O Zikri (Kur’an’ı) Biz indirdik, Biz koruyacağız” (Hıcr, 15/9) buyuruluyordu… Artık âhir zamanda Kur’an’ın bütün gizli hazineleri ortaya çıkarılacak, bütün cevherleri sergilenecek, kırkı aşkın mucizelik yönleri beyan edilecekti. Çünkü bu BEYAN meselesinin garantisi de ilk dönemde verilmişti: “(Ey Muhammed) Sana vahyedileni unutmamak için tekrarlarken, hemen anında bellemek için dilini kımıldatma. Çünkü vahiy mesajını senin kalbinde toplamak ve onu okutmak Bize ait bir iştir. O halde, Biz Kur’an’ı okuduğumuzda sen de onun okunuşunu izle. Ayrıca sonra onu BEYAN etmek de Bize ait bir iştir.’ (Kıyamet Suresi, 75/16-19)
İşte Hz. Ali’nin Kur’an’ın mucizeliğini BEYAN et emrinin Kıyamet Sûresinde vaad edilen bu BEYAN ile ciddi alâkası vardır.
Bir müceddid olarak Mevlana Celâleddin Rumî Hazretleri Sıddîkî’dir. Yani Hz. Ebu Bekir Sülalesindendir. İmam-ı Rabbanî Fârûkîdir. Yani Hz. Ömer sülâlesindendir. Üstad’dan yüz sene önce gelen Mevlânâ Halid Bağdadî Osmanî’dir. Yani Hz. Osman sülalesindendir. Üstad Bediüzzaman’da Hz. Ali sülalesindendir. Üstadımızın üveysî yolla imamıdır. Pek çok şeyin dersini Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’den ders almıştır. Kur’an’ın mucizelik vecihleri üzerinde çok duran Üstad Hazretleri ikiyüz çeşit mucizelik veçhi keşfetmiştir. Bu hususu Yirmi Dokuzuncu Mektubun Üçüncü Risale Olan Üçüncü Kısmın hemen ilk cümlesinde “Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan’ın İKİ YÜZ AKSÂM-I İ’CÂZİYESİNDEN…” diye bahsetmektedir. Bunlardan sadece 40 Mucizelik veçhini Yirmi Beşinci Söz’de beyan etmiştir.
Yirmi Sekizinci Mektub’un Yedinci Risalesinde o meşhur rüyada, annesinin yanında olması da üzerinde durulması gereken bir husustur… Kur’an-ı Kerim Mekke’den “Ümmü’l-Kurâ” yani kasabaların, şehirlerin anası diye bahsediyor. “Ebü’l-Kurâ” yani şehirlerin babası diye bahsetmiyor. İnsan vefat edince, telkin verilirken annesinin ismiyle söylenir. Anneler şefkat kahramanıdır. Rahîm ismine mazhar olan Hizmetimizde de şefkat esastır.
Ayrıca Üstad Hazretleri, Dördüncü Mektup’ta “Bir parça mahrem bir sırdır, fakat senden (Hulusî Yahyagil) sır saklanmaz, şöyle ki: Ehl-i hakikatin bir kısmı, nasıl ki VEDÛD ismine mazhardırlar ve âzamî bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcudatın pencereleriyle Vacibü’l-Vücud olan Cenab-ı Hakka bakıyorlar; öyle de şu hiç-ender hiç olan kardeşinize de yalnız Kur’an hizmetine istihdamı hengâmında ve o nihayetsiz hazinenin dellâl olduğu bir vakitte Rahîm ve Hakîm isimlerinin mazhariyetine vesile bir vaziyet verilmiş. Bütün Sözler (Risaleler), o mazhariyetin cilveleridir. İnşaallah o Sözler, ‘Kime hikmet verilmişse, muhakkak ki ona çok hayır verilmiştir.’ (Bakara Suresi, 2/269) sırrına mazhardır.” diyor.
İşte bu isimler vesilesiyle, Hizmetin işleri hep hikmet üzere ve merhamet ve şefkat ile olmalıdır. Sulh ve sevgi esastır. Hizmet erleri, dünyanın her yerinde sulh-i umumînin temsilcisi ve muhabbet fedaisi olmak zorundadır. En üst seviyeden, dünya çapında bu süreçte uygulanan bu ağır testi elhamdülillah alnının akıyla bu Hizmet vermiştir kanaatındayım. Kolları kanatları kırılan, hapislere doldurulan bütün mallarına ve mülklerine çökülen Hizmet mensupları hiçbir menfi harekete temessül etmeden kaderlerin teslim olarak yollarına devam etmişlerdir…
[Abdullah Aymaz] 2.4.2018 [Samanyolu Haber]
“Eski Harb-i Umumî’den evvel ve öncelerinde, sâdık bir rüyada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ müthiş infilak etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: ‘Ana, korkma!’ Cenab-ı Hakkın emridir, O Rahîm’dir ve Hakîmdir.’ Birden, o halette iken baktım ki, mühim bir zât bana âmirâne diyor ki; ‘Kur’an’ın mucizeliğini BEYAN et!’ Uyandım, anladım ki, bir büyük infilak olacak… o infilak ve İNKILAP’tan sonra Kur’an etrafındaki surlar kırılacak… doğrudan doğruya KUR’AN kendi kendini müdafaa edecek… ve Kur’an’a hücum edilecek… MUCİZELİĞİ, O’nun çelik bir zırhı olacak… ve şu mucizeliğin bir nev’ini şu zamanda izharına, hadimin fevkinde olarak benim gibi bir adam namzet olacak… ve namzet olduğumu anladım.”
Bu müthiş olay, Tevrat’ta Ararat, Kur’an’da Cûdî denilen Ağrı Dağında görülüyor. Ağrı Dağı, inkârcı ve yoldan çıkmış bir toplumun yerden çıkan gökten gelen âfatlı sularla yok edildikten sonra Hz. Nuh Aleyhisselamın gemisinin demir attığı yer. İkinci Âdem denilen Hz. Nuh ve azıcık ümmeti ile yeni bir dünya kuruluyor. Yepyeni bir medeniyet inşâ ediliyor. Ama Üstad’ın bu rüyasında Ağrı Dağı müthiş infilak ediyor. Dağ gibi değil “dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıtıyor.” O dehşet içinde babası değil de “annesi yanında.” Annesine “Korkma! Bu, merhamet ve hikmet Sahibi Cenab-ı Hakkın emri” diyor. Cenab-ı Hak, hikmetsiz ve merhametsiz iş yapmaz. O sırada “Mühim bir zât” kendisine emrederek “Kur’an’ın mucizeliğini BEYAN et” diye fermanda bulunuyor. Uyanınca bu sâdık rüyayı Üstad kendisi: “Bir büyük infilak olacak ilâhiri” diyerek yorumluyor.
Demek ki, senelerdir bütün dünyadaki, okullarımızın öğrencilerinin dil olimpiyatlarında hep birden söyledikleri YENİ BİR DÜNYA, kuruluyor. Yepyeni bir medeniyet ortaya çıkacak… Sulh-i umumî tesis edilecek… Bunun merkezi Kur’an’da “Cûdî” diye isimlendirilen Anadolu olacak. Cûd, cömertliktir… Anadolu, bütün dünyaya cömertçe hem dağlar gibi yiğitlerini, adanmış ruhlarını, hem de verilecek eğitimin masraflarını gönderdi… O dağlar gibi parçalarımız gitmedik yer bırakmadılar âdeta… Ayaklarını sağlam bastılar. Çünkü cehalet, fakirlik ve tefrika ile savaşmak üzere eğitimle ilgili teçhizatlar donatılıp gönderilmişlerdi…
Evet rüyada ifade edildiği üzere, büyük bir infilak ve INKILAP olmuş, Kur’an’ı koruyan surlar kırılmıştı. Onu koruyacak bir Osmanlı devlet-i aliyyesi kalmamıştı. Onun ve ilimlerinin okutulacağı kaynaklar kurutulmuş, medreseler kapatılmıştı. Artık Kur’an’ın müdafaası Kur’an’ın Kendisine kalmıştı… Onun korunmasının garantisi Allah tarafından verilmişti. “O Zikri (Kur’an’ı) Biz indirdik, Biz koruyacağız” (Hıcr, 15/9) buyuruluyordu… Artık âhir zamanda Kur’an’ın bütün gizli hazineleri ortaya çıkarılacak, bütün cevherleri sergilenecek, kırkı aşkın mucizelik yönleri beyan edilecekti. Çünkü bu BEYAN meselesinin garantisi de ilk dönemde verilmişti: “(Ey Muhammed) Sana vahyedileni unutmamak için tekrarlarken, hemen anında bellemek için dilini kımıldatma. Çünkü vahiy mesajını senin kalbinde toplamak ve onu okutmak Bize ait bir iştir. O halde, Biz Kur’an’ı okuduğumuzda sen de onun okunuşunu izle. Ayrıca sonra onu BEYAN etmek de Bize ait bir iştir.’ (Kıyamet Suresi, 75/16-19)
İşte Hz. Ali’nin Kur’an’ın mucizeliğini BEYAN et emrinin Kıyamet Sûresinde vaad edilen bu BEYAN ile ciddi alâkası vardır.
Bir müceddid olarak Mevlana Celâleddin Rumî Hazretleri Sıddîkî’dir. Yani Hz. Ebu Bekir Sülalesindendir. İmam-ı Rabbanî Fârûkîdir. Yani Hz. Ömer sülâlesindendir. Üstad’dan yüz sene önce gelen Mevlânâ Halid Bağdadî Osmanî’dir. Yani Hz. Osman sülalesindendir. Üstad Bediüzzaman’da Hz. Ali sülalesindendir. Üstadımızın üveysî yolla imamıdır. Pek çok şeyin dersini Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’den ders almıştır. Kur’an’ın mucizelik vecihleri üzerinde çok duran Üstad Hazretleri ikiyüz çeşit mucizelik veçhi keşfetmiştir. Bu hususu Yirmi Dokuzuncu Mektubun Üçüncü Risale Olan Üçüncü Kısmın hemen ilk cümlesinde “Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan’ın İKİ YÜZ AKSÂM-I İ’CÂZİYESİNDEN…” diye bahsetmektedir. Bunlardan sadece 40 Mucizelik veçhini Yirmi Beşinci Söz’de beyan etmiştir.
Yirmi Sekizinci Mektub’un Yedinci Risalesinde o meşhur rüyada, annesinin yanında olması da üzerinde durulması gereken bir husustur… Kur’an-ı Kerim Mekke’den “Ümmü’l-Kurâ” yani kasabaların, şehirlerin anası diye bahsediyor. “Ebü’l-Kurâ” yani şehirlerin babası diye bahsetmiyor. İnsan vefat edince, telkin verilirken annesinin ismiyle söylenir. Anneler şefkat kahramanıdır. Rahîm ismine mazhar olan Hizmetimizde de şefkat esastır.
Ayrıca Üstad Hazretleri, Dördüncü Mektup’ta “Bir parça mahrem bir sırdır, fakat senden (Hulusî Yahyagil) sır saklanmaz, şöyle ki: Ehl-i hakikatin bir kısmı, nasıl ki VEDÛD ismine mazhardırlar ve âzamî bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcudatın pencereleriyle Vacibü’l-Vücud olan Cenab-ı Hakka bakıyorlar; öyle de şu hiç-ender hiç olan kardeşinize de yalnız Kur’an hizmetine istihdamı hengâmında ve o nihayetsiz hazinenin dellâl olduğu bir vakitte Rahîm ve Hakîm isimlerinin mazhariyetine vesile bir vaziyet verilmiş. Bütün Sözler (Risaleler), o mazhariyetin cilveleridir. İnşaallah o Sözler, ‘Kime hikmet verilmişse, muhakkak ki ona çok hayır verilmiştir.’ (Bakara Suresi, 2/269) sırrına mazhardır.” diyor.
İşte bu isimler vesilesiyle, Hizmetin işleri hep hikmet üzere ve merhamet ve şefkat ile olmalıdır. Sulh ve sevgi esastır. Hizmet erleri, dünyanın her yerinde sulh-i umumînin temsilcisi ve muhabbet fedaisi olmak zorundadır. En üst seviyeden, dünya çapında bu süreçte uygulanan bu ağır testi elhamdülillah alnının akıyla bu Hizmet vermiştir kanaatındayım. Kolları kanatları kırılan, hapislere doldurulan bütün mallarına ve mülklerine çökülen Hizmet mensupları hiçbir menfi harekete temessül etmeden kaderlerin teslim olarak yollarına devam etmişlerdir…
[Abdullah Aymaz] 2.4.2018 [Samanyolu Haber]
Kosova’da yaşananlar mafya devletinin tescili [Erman Yalaz]
Beş öğretmen ve bir doktorun Kosova istihbaratı eliyle MİT tarafından kaçırılması Türkiye’nin mafya devleti olduğunun tescilidir. TR724 olarak daha bir ay önce ‘Erdoğan’ın Kirli Türkiyesi’ yazı dizisiyle bu çetenin Kosova ve Balkan coğrafyası başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde, başkent Ankara, İzmir başta olmak üzere yurt içi ve yurt dışındaki insan kaçakçılığı, işkence, kötü muamele ve yasadışı faaliyetlerini detaylıca kaleme almıştık.
Gelinen nokta gerçekten vahim. Malezya ve Pakistan gibi ülkelerde siyasi nüfuz ve yüksek rüşvetlerle Türk eğitim gönüllülerini o ülkelerin zayıf yapıları eliyle hedef alan MİT ve insan kaçırma çetesi pisliğini Avrupa’ya da sıçratmış oldu. Kosova, Avrupa Birliği üyeliği için izleme sürecine girmiş, ülkede AB’nin resmi temsilcisinin bulunduğu, iç ve dış siyasette Amerika Birleşik Devletleri’nin de bir o kadar baskın olduğu genç bir Balkan ülkesi. Öğretmenlerin ve bir doktorun kaçırılmasıyla ilgili yaşananlar, çetenin muammalarını az çok ortaya çıkardı. Ayrıntılar önümüzdeki süreçte daha da netleşecek.
KOSOVA’DAKİ DEVLET KRİZİ VE SONRASI
AKP istihbarat teşkilatı MİT ve uzantılarının Kosova’da bu kadar rahat hareket etmesinin altında 1999’lara kadar uzanan bir ilişki ağı var. Biraz detaylandıralım. Kaçırılma olayının sosyal medya ve Kosova basını eliyle bütün dünyaya mal olmasıyla; Erdoğan rejiminin kontrolündeki MİT’in operasyonu adeta elde patladı. Cumhurbaşkanı Haşim Taçi’nin önce demokratik söylem ve tavırlar takınmasına karşın, birgün sonra öğretmenleri Erdoğan ağzıyla ‘ülkenin milli güvenlik problemi’ olarak zikretmesi, olaya hakim olduğunu ve gelişmelerin kendi bilgisi dahilinde yaşandığının göstergesi. Başbakan Ramuş Haradinay’ın antidemokratik ve mafyatik kaçırma olayını durdurmaya yönelik hamlesi başarılı olamadı maalesef. Ancak Haradinay ‘bilgilendirilmedim’ diyerek İçişleri Bakanı ve Kosova İstihbarat Başkanını görevinden aldı. Kosova’da tam manasıyla bir devlet krizi yaşandı.
MECLİS BAŞKANI DA CUMHURBAŞKANINA TAVIR ALDI
Kosova Meclis Başkanı Kadri Veseli’nin dün yaptığı “6 Türk vatandaşının hukuka müracaat edilmeden ve başbakana yanlış bilgi vererek Türkiye’ye iade edilmesinde kimler görev aldıysa, bu şahıslar hükümet ve bürokraside uzaklaştırılacak” sözleri de bir yere not edilmeli. Çünkü Meclis Başanı Veseli, Cumhurbaşkanı Taci ile aynı partiden olmasına karşın farklı görüşte. Taci, Başbakan Ramuş Haradinay’ın görevden almalarını henüz onaylamadı. Kosova devletini yönetenler imtihanı kazanamadı, ancak ülkenin medyası ve hukukçularının tavırları benzer mafyatik girişim ve insan hakları ihlallerinin kolay yaşanmayacağının güvencesi. Ancak yaşananlar Avrupa ve Amerika başta olmak üzere dünya ülkeleri nezdinde hem Kosova’yı hem Türkiye’yi zorda bırakacak ve çokça konuşulacak.
OPERASYONUN İÇİNDEKİ ÇETEDE KİMLER VAR?
6 Hizmet gönüllüsünün kaçırılması süreci bir anda ortaya çıkmış bir hadise değil. Kosovalı gazetecilerin ortaya çıkarttığı bilgiye göre, Türkiye Adalet Bakanlığı ile Kosova Adalet Bakanlığı arasında yazışmalar yaşanıyor. Savcılık Türkiye’nin 5 öğretmen ve bir doktorla ilgili iddialarını hukuki bulmuyor ve reddediyor. Daha sonra mafyatik girişim hayata geçiriliyor. Operasyonu Türkiye’den gelen bir ekiple birlikte MİT’in Kosova temsilcisi Nurettin Canay Kavuncu yönetiyor. Elçilik başkatibi Atakan Ertaş ve tabi ki bütün bunlara göz yuman, mafyatik kaçırma olayında diplomatik mekanları kullandırtan Büyükelçi Kıvılcım Kılıç bu işin merkezinde. Kosova’da kaçırılanların ailelerinin ve öğrencilerinin hızlı refleksi ile bu çete ilk esnada adeta köşeye sıkıştı. Anadolu Ajansı eliyle elçilikte kurgulanan Türk bayraklı fotoğraflar da olayı kurtarmadı. Havalimanında 6 kişiyi tutabilmek ve göz boyamak adına elinden geleni yaptı çete. Ve maalesef sonunda başarılı oldu.
HAŞİM TACİ’NİN TÜRKİYE İLİŞKİLERİ
BM yetkililerinin, ülke ombudsmanının ve Başbakanın üstüne çıkan bir irade vardı. Ülkenin araştırmacı ve saygın gazetecilerinden Berat Buzhala, kaçırılan öğretmenlerin ailelerin yanıbaşındaydı. Bu iradeyi açıkça tarif etti. Buzhala; Cumhurbaşkanı Taçi’nin kaçırılanların yerini bildiğini açıkladı. Cumhurbaşkanı Haşim Taçi’nin oğlu da Kosova’daki kolejin öğrencilerindendi. Avrupa Parlamentosu milletvekillerinden Rebecca Harms kayıt altına aldı bu bilgiyi.
Haşim Taçi, genç Kosova Devleti’nin en bilindik siyasi figürlerinden biri. Ülkenin ilk başbakanı. Kosova Kurtuluş Ordusu, UÇK’nın bir kanadının yöneticisiydi. 1999’da savaş yıllarında Türkiye ile Kosova arasında en çok mekik dokuyan isimlerden biriydi. Bir grup gazeteci olarak o yıllarda Haşim Taçi ile tanıştığımızda, Kosova Sağlık Bakanı, UÇK liderlerinden biri olarak tanıtılmıştı kendisi biz gazetecilere. Yaralı UÇK askerlerinin İstanbul ‘da tedavilerini yaparken, MİT, İHH gibi yapılarla yakın dirsek teması olmuştu. Adı farklı zamanlarda farklı başlıklar altında birçok olayda geçti.
Ülke siyasetinde olmasını ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’e borçlu. NATO bombardımanı ile Sırbistan’ın geri adım attırılmasından sonraki süreçte UÇK dağıtıldı. Taçi ise Kosova Demokratik Partisi ismiyle kurduğu yeni yapıyla siyasete atıldı. Cumhurbaşkanı seçilirken Meclis’te muhalifler onun seçilmesini protesto etmek için gaz bombası atmıştı. O görüntü akıllarda kaldı. Muhalefet onu çok yakın takip ediyordu. Şimdi muhalefetin onu yakın takibine Başbakan ile Meclis başkanının tavırları eklenecek. Kosova’da ‘insan kaçırma’ tartışma kolayca ve hemen bitmeyecek. Konu Avrupa Birliği ülkelerinin baskısıyla da canlı kalacak.
BAŞBAKAN İLE YAŞANAN GÜVEN KRİZİ
Başbakan Haradinay, Cumartesi günü Ulusal Güvenlik Konseyi ‘nin acil toplantısı sonrasında yaptığı açıklamada, İçişleri Bakanı Flamur Sefaj ve şu anda görevi kaybedecek olan istihbarat şefi Driton Gashi’nin “onu bilgilendirmek” zorunda olduğunu söyleyerek “Güvenimi kaybettin” diyerek ikisini de görevden almıştı. Açılan soruşturma, uluslararası toplumun; dünya insan hakları ve sivil toplum kuruluşlarının baskısıyla iç tartışma epeyce büyüyecek ve sürecek.
MİT’İN VE ÇETENİN DİĞER İCRAATLARI…
Gelelim olayın Türkiye ayağındaki gelişmelere. Bu bölümde daha önce yazı dizimizde yer alan bilgileri hatırlatarak güncel notlar ekleyeceğim. MİT’in Dış Operasyonlar Birimi, 15 Temmuz’dan sonra adam kaçırma ve suikast faaliyetleri amacıyla yapılandırıldı. ‘F..ö’ dairesi adıyla yapılandırılan bir başka yapı da Türkiye’deki kaçırma olaylarının bizzat merkezinde yer alıyor.
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan talimatı ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın desteğiyle, Dışişleri Bakanı Mevlit Çavuşoğlu ve Damat Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın katılımıyla bu çetenin hedeflediği en büyük operasyon Amerika’dan Fethullah Gülen’in kaçırılmasıydı. Bizzat CIA eski şefinin bilgileri ve açıklamalarıyla olay patladı. ABD Başkanı Donald Trump’ın danışmanı Michael Flynn’e ve Gülen’i kaçırma karşılığında milyon dolarlar alacaktı. Flynn’in ABD Rusya Büyükelçisi ve diğer ilişkilerinin soruşturulmaya başlamasından sonra işin seyri değişti. Flynn’i soruşturan özel yetkili savcı Robert Mueller, Fethullah Gülen’in kaçırılarak Türkiye’ye götürülmesi karşılığında eski Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Flynn ve oğluna AKP iktidarı tarafından 15 milyon dolar verileceğini ortaya koydu.
Görüntüde Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) operasyonları olarak sunulsa da aslında Erdoğan’ın kurduğu dar kadrolu özel ekip başka ülkelerde de mafyavari yöntemlerle eğitimcileri, eşlerini, çocuklarını hedef aldı. Malezya, Pakistan, Kazakistan, Suudi Arabistan, Kosova, Dubai, Gürcistan ve Afrika ülkelerini de kapsayan geniş çaplı operasyonlar planladı.
ÇETENİN ASYA’DAKİ İLK KİRLİ İŞİ; MALEZYA
Malezya’da 13 Ekim 2016 tarihinde Hizmet Hareketi’ne yakın 2 Türk vatandaşı sokak ortasında kaçırıldı. Bunlardan biri Malaysian Turkish Chamber Of Commerce And Industry genel sekreteri Tamer Tıbık (43), diğeri de Time International School’un kurucularından Alettin Duman’dı (45). Dün Duman’ın koğuş arkadaşının tarihe not düştüğü işkence bilgileri detayları bu suç çetesinin karnesine işlendi. Savcılar hiçbir kayıt tutmadan eğitim gönüllülerini tutuklayıp hapse atıyor. Çete işkence yapıyor. Malezya’da öldü deriz, camdan atarız kendi atladı deriz, tehditleri, kafaya dayanan silahlar… Türkiye’ye neden kimsenin iade edilmemesi gerektiğinin somut delilleri. Bu delilleri Türkiye’nin içindekiler duymasa da bütün dünya duydu ve konuştu son 5 günde.
MİT eliyle Malezya’da Mayıs 2017’de aynı yöntemle iki kişiye yönelik daha benzer operasyon daha yapılmıştı. Bu kez Ipoh şehrinde yeni açılan Türk okulu Time International School’un müdürü Turgay Karaman (43), diğeri de uzun süredir Kuala Lumpur’da esnaflık yapan İhsan Arslan (39) sivil giyimli 5 Malezya’lı tarafından kaçırılmıştı. 4 Mayıs’ta İsmet Özçelik benzer şekilde gözaltına alınıp, bir müddet sonra deport edilerek bu ekiplere teslim edilmişti. Malezya’da da tıpkı Amerika ve muhtemelen Kosova’da olduğu şekliyle yerli işbirlikçiler ve yüksek rüşvet paralarıyla eğitim gönüllüleri Türkiye’ye kaçırıldı.
KAÇMAZ AİLESİNİN KAÇIRILMASI PAKİSTAN KAMUOYUNA DERS…
27 Eylül 2017 Çarşamba günü saat 2.40’ta, Pakistan’ın Lahore eyaletindeki Wapda Kasabası E2 Blokunda ikamet eden Mesut Kaçmaz ve eşi Meral Kaçmaz ile iki kızı zorla evlerinden alınıp bilinmeyen bir yere götürüldü.
Öğretmen Mesut kaçmaz ve ailesi, Kasım 2016’dan bu yana Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) himayesine giren ve UNHCR sığınmacı sertifikaları bulunan bir sığınmacı olmalarına ve 28 Eylül 2017 tarihinde Lahor Yüksek Mahkemesi Mesut Kaçmaz ve ailesinin deport edilmesi kararını durdurmasına rağmen, 14 Ekim 2017 Cumartesi günü gözleri bağlı bir şekilde İslamabad’dan Türkiye’ye işaretsiz bir uçakla gönderildi.
Mesut Kaçmaz ve ailesinin Pakistan yargısı kararına rağmen Türkiye’ye kaçırılmaları üzerine Lahore Yüksek Mahkemesi Pakistan hükümetinin mahkeme izni olmadan hiçbir Türk vatandaşını sınırdışı edemeyeceğine hükmetti. Ayrıca buradaki Türk vatandaşlarının kaçırılması riskine karşı Pakistan Polis Teşkilatı’nın mahkeme kararında ismi bulunan her bir kişinin evlerinin önüne polis koruması yerleştirilmesine karar verdi. Kaçmaz ailesi de iade edilmişti. Ancak MİT eliyle benzer icraatların önüne kısmen de olsa geçilmiş oldu.
SARAY’IN YANIBAŞINDA VE KONTROLÜNDEKİ İŞKENCELER
Sınır ötesindeki bir başka kirli iş Kazakistan-Kırgızistan hattında yaşanmıştı. Kırgızistan’da mukim Enver Kılıç ve Zabit Kişi 16 Eylül 2017 günü Kazakistan Almatı havalimanından uçağa binecekken burada alıkonuldu. İki ismin 30 Eylül 2017 günü Almatı’da mahkemeleri olduğu ailesinin irtibatlarıyla ortaya çıktı. Mahkeme Kılıç ve Kişi’nin Kırgızistan’ın Bişkek şehrine deport edilmelerine karar vermişti. 30 Eylül 2017 günü KG 109 sefer sayılı Airastana havayolu şirketine ait 18:00 Bişkek uçağına bindikten hemen sonra, uçak henüz kalkmadan indirildiler. Enver Kılıç ve Zabit Kişi’den bir daha haber alınamadı.
Yenimahalle’deki MİT’e ait Beştepe Sarayı’na 4 kilometre uzaklıktaki işkence merkezi, nam-ı diğer ‘Çiftlik’, sadece Ankara ve İzmir’den kaçırılan isimlerin değil, yurtdışından mafyavari yöntemlerle getirilen eğitimci ve işadamlarının da tutulduğu mekanlar arasındaydı. Turgay Karaman, Mesut Kaçmaz ve ailesi, illegal bu yapının hukuk dışı eylem ve sorgularının mağduru oldu. Daha önce yazdığımız gibi burası Milli İstihbarat Teşkilatı Özel Faaliyetler Başkanlığı’nın yerleşkesiydi. İşkence merkezi 1000 odalı Saray’ın dibinde. Erdoğan’ın Cumartesi günü Kosova Başbakanını tehdit etmesi, bu çetenin faaliyetlerini adım adım bildiğinin ve yönettiğinin de göstergesi.
Kosova’da yaşanan olayların dünya ve özellikle Avrupa Birliği ülkeleri ve kamuoyuna öğrettiği önemli bir bilgi ise Erdoğan’ın devleti mafyatik yöntemlerle kullanma biçimiyle artık Avrupa topraklarında bir güvenlik problemi haline geldiğidir. Bu noktadan sonra AP, demokrasiye inanan kurumlar, insan hakları örgütleri ve medyanın Erdoğan’ı ve ekibinin kabahatlerini adım adım takip etmesi ve deşifre etmesi gerekiyor.
[Erman Yalaz] 2.4.2018 [TR724]
Gelinen nokta gerçekten vahim. Malezya ve Pakistan gibi ülkelerde siyasi nüfuz ve yüksek rüşvetlerle Türk eğitim gönüllülerini o ülkelerin zayıf yapıları eliyle hedef alan MİT ve insan kaçırma çetesi pisliğini Avrupa’ya da sıçratmış oldu. Kosova, Avrupa Birliği üyeliği için izleme sürecine girmiş, ülkede AB’nin resmi temsilcisinin bulunduğu, iç ve dış siyasette Amerika Birleşik Devletleri’nin de bir o kadar baskın olduğu genç bir Balkan ülkesi. Öğretmenlerin ve bir doktorun kaçırılmasıyla ilgili yaşananlar, çetenin muammalarını az çok ortaya çıkardı. Ayrıntılar önümüzdeki süreçte daha da netleşecek.
KOSOVA’DAKİ DEVLET KRİZİ VE SONRASI
AKP istihbarat teşkilatı MİT ve uzantılarının Kosova’da bu kadar rahat hareket etmesinin altında 1999’lara kadar uzanan bir ilişki ağı var. Biraz detaylandıralım. Kaçırılma olayının sosyal medya ve Kosova basını eliyle bütün dünyaya mal olmasıyla; Erdoğan rejiminin kontrolündeki MİT’in operasyonu adeta elde patladı. Cumhurbaşkanı Haşim Taçi’nin önce demokratik söylem ve tavırlar takınmasına karşın, birgün sonra öğretmenleri Erdoğan ağzıyla ‘ülkenin milli güvenlik problemi’ olarak zikretmesi, olaya hakim olduğunu ve gelişmelerin kendi bilgisi dahilinde yaşandığının göstergesi. Başbakan Ramuş Haradinay’ın antidemokratik ve mafyatik kaçırma olayını durdurmaya yönelik hamlesi başarılı olamadı maalesef. Ancak Haradinay ‘bilgilendirilmedim’ diyerek İçişleri Bakanı ve Kosova İstihbarat Başkanını görevinden aldı. Kosova’da tam manasıyla bir devlet krizi yaşandı.
MECLİS BAŞKANI DA CUMHURBAŞKANINA TAVIR ALDI
Kosova Meclis Başkanı Kadri Veseli’nin dün yaptığı “6 Türk vatandaşının hukuka müracaat edilmeden ve başbakana yanlış bilgi vererek Türkiye’ye iade edilmesinde kimler görev aldıysa, bu şahıslar hükümet ve bürokraside uzaklaştırılacak” sözleri de bir yere not edilmeli. Çünkü Meclis Başanı Veseli, Cumhurbaşkanı Taci ile aynı partiden olmasına karşın farklı görüşte. Taci, Başbakan Ramuş Haradinay’ın görevden almalarını henüz onaylamadı. Kosova devletini yönetenler imtihanı kazanamadı, ancak ülkenin medyası ve hukukçularının tavırları benzer mafyatik girişim ve insan hakları ihlallerinin kolay yaşanmayacağının güvencesi. Ancak yaşananlar Avrupa ve Amerika başta olmak üzere dünya ülkeleri nezdinde hem Kosova’yı hem Türkiye’yi zorda bırakacak ve çokça konuşulacak.
OPERASYONUN İÇİNDEKİ ÇETEDE KİMLER VAR?
6 Hizmet gönüllüsünün kaçırılması süreci bir anda ortaya çıkmış bir hadise değil. Kosovalı gazetecilerin ortaya çıkarttığı bilgiye göre, Türkiye Adalet Bakanlığı ile Kosova Adalet Bakanlığı arasında yazışmalar yaşanıyor. Savcılık Türkiye’nin 5 öğretmen ve bir doktorla ilgili iddialarını hukuki bulmuyor ve reddediyor. Daha sonra mafyatik girişim hayata geçiriliyor. Operasyonu Türkiye’den gelen bir ekiple birlikte MİT’in Kosova temsilcisi Nurettin Canay Kavuncu yönetiyor. Elçilik başkatibi Atakan Ertaş ve tabi ki bütün bunlara göz yuman, mafyatik kaçırma olayında diplomatik mekanları kullandırtan Büyükelçi Kıvılcım Kılıç bu işin merkezinde. Kosova’da kaçırılanların ailelerinin ve öğrencilerinin hızlı refleksi ile bu çete ilk esnada adeta köşeye sıkıştı. Anadolu Ajansı eliyle elçilikte kurgulanan Türk bayraklı fotoğraflar da olayı kurtarmadı. Havalimanında 6 kişiyi tutabilmek ve göz boyamak adına elinden geleni yaptı çete. Ve maalesef sonunda başarılı oldu.
HAŞİM TACİ’NİN TÜRKİYE İLİŞKİLERİ
BM yetkililerinin, ülke ombudsmanının ve Başbakanın üstüne çıkan bir irade vardı. Ülkenin araştırmacı ve saygın gazetecilerinden Berat Buzhala, kaçırılan öğretmenlerin ailelerin yanıbaşındaydı. Bu iradeyi açıkça tarif etti. Buzhala; Cumhurbaşkanı Taçi’nin kaçırılanların yerini bildiğini açıkladı. Cumhurbaşkanı Haşim Taçi’nin oğlu da Kosova’daki kolejin öğrencilerindendi. Avrupa Parlamentosu milletvekillerinden Rebecca Harms kayıt altına aldı bu bilgiyi.
Haşim Taçi, genç Kosova Devleti’nin en bilindik siyasi figürlerinden biri. Ülkenin ilk başbakanı. Kosova Kurtuluş Ordusu, UÇK’nın bir kanadının yöneticisiydi. 1999’da savaş yıllarında Türkiye ile Kosova arasında en çok mekik dokuyan isimlerden biriydi. Bir grup gazeteci olarak o yıllarda Haşim Taçi ile tanıştığımızda, Kosova Sağlık Bakanı, UÇK liderlerinden biri olarak tanıtılmıştı kendisi biz gazetecilere. Yaralı UÇK askerlerinin İstanbul ‘da tedavilerini yaparken, MİT, İHH gibi yapılarla yakın dirsek teması olmuştu. Adı farklı zamanlarda farklı başlıklar altında birçok olayda geçti.
Ülke siyasetinde olmasını ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’e borçlu. NATO bombardımanı ile Sırbistan’ın geri adım attırılmasından sonraki süreçte UÇK dağıtıldı. Taçi ise Kosova Demokratik Partisi ismiyle kurduğu yeni yapıyla siyasete atıldı. Cumhurbaşkanı seçilirken Meclis’te muhalifler onun seçilmesini protesto etmek için gaz bombası atmıştı. O görüntü akıllarda kaldı. Muhalefet onu çok yakın takip ediyordu. Şimdi muhalefetin onu yakın takibine Başbakan ile Meclis başkanının tavırları eklenecek. Kosova’da ‘insan kaçırma’ tartışma kolayca ve hemen bitmeyecek. Konu Avrupa Birliği ülkelerinin baskısıyla da canlı kalacak.
BAŞBAKAN İLE YAŞANAN GÜVEN KRİZİ
Başbakan Haradinay, Cumartesi günü Ulusal Güvenlik Konseyi ‘nin acil toplantısı sonrasında yaptığı açıklamada, İçişleri Bakanı Flamur Sefaj ve şu anda görevi kaybedecek olan istihbarat şefi Driton Gashi’nin “onu bilgilendirmek” zorunda olduğunu söyleyerek “Güvenimi kaybettin” diyerek ikisini de görevden almıştı. Açılan soruşturma, uluslararası toplumun; dünya insan hakları ve sivil toplum kuruluşlarının baskısıyla iç tartışma epeyce büyüyecek ve sürecek.
MİT’İN VE ÇETENİN DİĞER İCRAATLARI…
Gelelim olayın Türkiye ayağındaki gelişmelere. Bu bölümde daha önce yazı dizimizde yer alan bilgileri hatırlatarak güncel notlar ekleyeceğim. MİT’in Dış Operasyonlar Birimi, 15 Temmuz’dan sonra adam kaçırma ve suikast faaliyetleri amacıyla yapılandırıldı. ‘F..ö’ dairesi adıyla yapılandırılan bir başka yapı da Türkiye’deki kaçırma olaylarının bizzat merkezinde yer alıyor.
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan talimatı ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın desteğiyle, Dışişleri Bakanı Mevlit Çavuşoğlu ve Damat Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın katılımıyla bu çetenin hedeflediği en büyük operasyon Amerika’dan Fethullah Gülen’in kaçırılmasıydı. Bizzat CIA eski şefinin bilgileri ve açıklamalarıyla olay patladı. ABD Başkanı Donald Trump’ın danışmanı Michael Flynn’e ve Gülen’i kaçırma karşılığında milyon dolarlar alacaktı. Flynn’in ABD Rusya Büyükelçisi ve diğer ilişkilerinin soruşturulmaya başlamasından sonra işin seyri değişti. Flynn’i soruşturan özel yetkili savcı Robert Mueller, Fethullah Gülen’in kaçırılarak Türkiye’ye götürülmesi karşılığında eski Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Flynn ve oğluna AKP iktidarı tarafından 15 milyon dolar verileceğini ortaya koydu.
Görüntüde Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) operasyonları olarak sunulsa da aslında Erdoğan’ın kurduğu dar kadrolu özel ekip başka ülkelerde de mafyavari yöntemlerle eğitimcileri, eşlerini, çocuklarını hedef aldı. Malezya, Pakistan, Kazakistan, Suudi Arabistan, Kosova, Dubai, Gürcistan ve Afrika ülkelerini de kapsayan geniş çaplı operasyonlar planladı.
ÇETENİN ASYA’DAKİ İLK KİRLİ İŞİ; MALEZYA
Malezya’da 13 Ekim 2016 tarihinde Hizmet Hareketi’ne yakın 2 Türk vatandaşı sokak ortasında kaçırıldı. Bunlardan biri Malaysian Turkish Chamber Of Commerce And Industry genel sekreteri Tamer Tıbık (43), diğeri de Time International School’un kurucularından Alettin Duman’dı (45). Dün Duman’ın koğuş arkadaşının tarihe not düştüğü işkence bilgileri detayları bu suç çetesinin karnesine işlendi. Savcılar hiçbir kayıt tutmadan eğitim gönüllülerini tutuklayıp hapse atıyor. Çete işkence yapıyor. Malezya’da öldü deriz, camdan atarız kendi atladı deriz, tehditleri, kafaya dayanan silahlar… Türkiye’ye neden kimsenin iade edilmemesi gerektiğinin somut delilleri. Bu delilleri Türkiye’nin içindekiler duymasa da bütün dünya duydu ve konuştu son 5 günde.
MİT eliyle Malezya’da Mayıs 2017’de aynı yöntemle iki kişiye yönelik daha benzer operasyon daha yapılmıştı. Bu kez Ipoh şehrinde yeni açılan Türk okulu Time International School’un müdürü Turgay Karaman (43), diğeri de uzun süredir Kuala Lumpur’da esnaflık yapan İhsan Arslan (39) sivil giyimli 5 Malezya’lı tarafından kaçırılmıştı. 4 Mayıs’ta İsmet Özçelik benzer şekilde gözaltına alınıp, bir müddet sonra deport edilerek bu ekiplere teslim edilmişti. Malezya’da da tıpkı Amerika ve muhtemelen Kosova’da olduğu şekliyle yerli işbirlikçiler ve yüksek rüşvet paralarıyla eğitim gönüllüleri Türkiye’ye kaçırıldı.
KAÇMAZ AİLESİNİN KAÇIRILMASI PAKİSTAN KAMUOYUNA DERS…
27 Eylül 2017 Çarşamba günü saat 2.40’ta, Pakistan’ın Lahore eyaletindeki Wapda Kasabası E2 Blokunda ikamet eden Mesut Kaçmaz ve eşi Meral Kaçmaz ile iki kızı zorla evlerinden alınıp bilinmeyen bir yere götürüldü.
Öğretmen Mesut kaçmaz ve ailesi, Kasım 2016’dan bu yana Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) himayesine giren ve UNHCR sığınmacı sertifikaları bulunan bir sığınmacı olmalarına ve 28 Eylül 2017 tarihinde Lahor Yüksek Mahkemesi Mesut Kaçmaz ve ailesinin deport edilmesi kararını durdurmasına rağmen, 14 Ekim 2017 Cumartesi günü gözleri bağlı bir şekilde İslamabad’dan Türkiye’ye işaretsiz bir uçakla gönderildi.
Mesut Kaçmaz ve ailesinin Pakistan yargısı kararına rağmen Türkiye’ye kaçırılmaları üzerine Lahore Yüksek Mahkemesi Pakistan hükümetinin mahkeme izni olmadan hiçbir Türk vatandaşını sınırdışı edemeyeceğine hükmetti. Ayrıca buradaki Türk vatandaşlarının kaçırılması riskine karşı Pakistan Polis Teşkilatı’nın mahkeme kararında ismi bulunan her bir kişinin evlerinin önüne polis koruması yerleştirilmesine karar verdi. Kaçmaz ailesi de iade edilmişti. Ancak MİT eliyle benzer icraatların önüne kısmen de olsa geçilmiş oldu.
SARAY’IN YANIBAŞINDA VE KONTROLÜNDEKİ İŞKENCELER
Sınır ötesindeki bir başka kirli iş Kazakistan-Kırgızistan hattında yaşanmıştı. Kırgızistan’da mukim Enver Kılıç ve Zabit Kişi 16 Eylül 2017 günü Kazakistan Almatı havalimanından uçağa binecekken burada alıkonuldu. İki ismin 30 Eylül 2017 günü Almatı’da mahkemeleri olduğu ailesinin irtibatlarıyla ortaya çıktı. Mahkeme Kılıç ve Kişi’nin Kırgızistan’ın Bişkek şehrine deport edilmelerine karar vermişti. 30 Eylül 2017 günü KG 109 sefer sayılı Airastana havayolu şirketine ait 18:00 Bişkek uçağına bindikten hemen sonra, uçak henüz kalkmadan indirildiler. Enver Kılıç ve Zabit Kişi’den bir daha haber alınamadı.
Yenimahalle’deki MİT’e ait Beştepe Sarayı’na 4 kilometre uzaklıktaki işkence merkezi, nam-ı diğer ‘Çiftlik’, sadece Ankara ve İzmir’den kaçırılan isimlerin değil, yurtdışından mafyavari yöntemlerle getirilen eğitimci ve işadamlarının da tutulduğu mekanlar arasındaydı. Turgay Karaman, Mesut Kaçmaz ve ailesi, illegal bu yapının hukuk dışı eylem ve sorgularının mağduru oldu. Daha önce yazdığımız gibi burası Milli İstihbarat Teşkilatı Özel Faaliyetler Başkanlığı’nın yerleşkesiydi. İşkence merkezi 1000 odalı Saray’ın dibinde. Erdoğan’ın Cumartesi günü Kosova Başbakanını tehdit etmesi, bu çetenin faaliyetlerini adım adım bildiğinin ve yönettiğinin de göstergesi.
Kosova’da yaşanan olayların dünya ve özellikle Avrupa Birliği ülkeleri ve kamuoyuna öğrettiği önemli bir bilgi ise Erdoğan’ın devleti mafyatik yöntemlerle kullanma biçimiyle artık Avrupa topraklarında bir güvenlik problemi haline geldiğidir. Bu noktadan sonra AP, demokrasiye inanan kurumlar, insan hakları örgütleri ve medyanın Erdoğan’ı ve ekibinin kabahatlerini adım adım takip etmesi ve deşifre etmesi gerekiyor.
[Erman Yalaz] 2.4.2018 [TR724]
Şirketlere 140 milyar TL borç takan Maliye! [Semih Ardıç]
Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın iş âlemine ‘müjde’ diye duyurduğu Katma Değer Vergisi (KDV) tasarısında son anda geri adım atıldı.
Kanun tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu’nda müzakere edilirken iadelerin ödenmesine imkân veren maddeler Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) teklifi ile tasarıdan çıkarıldı.
AKP bizzat kendisinin hazırladığı değişikliği iptal etti. Bir nevi kendi kendisini tekzip eden hükûmetin son medcezirinde sofistike sebepler aramaya lüzum yok.
Evvela bayram havası estiren, akabinde şirketleri hüsrana uğratan AKP iktidarının KDV düzenlemesinde geri adım atmasının tek sebebi var o da nakit sıkıntısı.
MALİYE 170 MİLYAR TL KDV İADESİNİ ÖDEMEDİ
Kasa boş ve şirketlere KDV iadesi yapmak şu şartlarda mümkün değil. Maliye Bakanlığı’na bağlı Gelir İdaresi toplam 170 milyar TL KDV iade borcunu ödemiyor.
Kamu idareleri ile mahallî idarelerin (belediyeler) 30 milyar TL KDV alacağı olduğu tahmin ediliyor.
Geri kalan 140 milyar lira holding ve şirketlere ait. Güya kangren haline gelen bu alacakların ödenmesi için düğmeye basılmıştı.
Kanun çıkar çıkmaz Maliye borcunu ödeyecekti. 12 ay içinde tahakkuk eden vergi borcundan indirilemeyen (mahsuplaşma) KDV en geç 6 ay içinde iade edilecekti.
Bu geriye dönük alacaklara dair yenilik olacaktı. Bundan böyle KDV iadesinin üç ay içinde yapılmaması halinde mükellefe gecikme faizi ödenecekti.
EKONOMİK KOORDİNASYON KURULU ACİLEN TOPLANDI
Kanun marifeti ile Maliye Bakanlığı’na yetki verilecek ve ödemeler süratle gerçekleştirilecekti. Amma velakin bu maddeler tasarıdan çıkarıldı.
Ekonomik Koordinasyon Kurulu hassaten bu mevzu için Başbakan Binali Yıldırım başkanlığında alelacele toplandı. Bütçede böyle bir imkân olmadığından bahseden Maliye Bakanı Naci Ağbal’a Yıldırım’ın, “Bu şimdi mi söylenir?” dediği iddia ediliyor.
KDV iadeleri şirketlerin yana yakıla nakit aradığı şu günlerde ilaç gibi gelecekti. Son dakika golü herkesi şoke etti.
İş âleminin hayal kırıklığını Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı (TİM) Mehmet Büyükekşi, “Üreticinin, ihracatçının maliyeden 140 milyar lira bekleyen alacağı var. Bu konuda çalışma yaptırdık, bir kitapçık halinde arz ettik. Kanun hazırlandı. Plan Bütçe Komisyonundan geçti. Fakat Genel Kurulda KDV’nin iade maddesi geri çekildi. Biz dört gözle bu iadeyi bekliyorduk,” sözleri ile ifade etti.
‘KREDİ YERİNE DURAN ÖZ SERMAYEMİZİ KULLANALIM’
Büyükekşi ödemelerin yapılmasının ne kadar elzem olduğunu şöyle aktardı: “Kanun tasarısının yeniden Meclise gelmesini talep ediyoruz. İhracatın artması bununla ilgili. Yeni yatırımlara ihtiyacımız var. Yeni yatımları yapabilmek için kaynak ihtiyacı var. Gidip kredi kullanmak yerine duran öz sermayemizi kullanalım. Bize ödenip yatırım olarak ekonomiye dönmesi gerekiyor.”
Şirketlerin Gelir İdaresi aleyhine dava açmaya hazırlandığı da konuşuluyor.
Bazı faaliyet türlerinde mal veya hizmetin satışında KDV uygulanmıyor ya da düşük oranlı KDV uygulanıyor. İşte bu tür durumlarda satıcı kendisinden önceki aşamada yüklendiği KDV’yi yansıtamıyor. Yani vergi üzerinde kalıyor.
Bazen de alıcı mevzuat gereği KDV’nin bir kısmını satıcıya ödemez; onu adına vergi dairesine yatırıyor. İşte bütün bu durumlarda KDV iadesi söz konusu oluyor.
Bu durumların tamamını kapsamak üzere ‘iade hakkı doğuran işlemler’ ifadesi kullanılıyor.
NE ZAMAN ÖDENECEĞİ MEÇHUL
İhracatçılar başta olmak üzere pek çok şirketin iade hakkı doğuran işlemlerden mütevellit 140 milyar lira alacağını devlet yine ödemeyecek.
Hal böyle iken ‘Nefes Kredisi’ diye bir balon uçuruluyor. Zordaki şirketlere kredi verilecekmiş. Ana para ve faiz ödemesinin şirkete maliyetinden bahsedilmiyor.
Güya şirketler nakit dar boğazından böyle kurtarılacak.
Oraya gelinceye kadar şirketlerin senelerdir bekledikleri ödeme yine meçhul bir tarihe tehir ettiriliyor.
TL olarak tutulan o alacaklar enflasyon ve kur artışı yüzünden kuşa dönecek. Devlet kendi alacağı mevzu bahis olduğunda günlük gecikme faizi tatbik ederken KDV iadelerinde aynı kural cari değil!
Adaletle hükmetmesi elzem olan devlet kurnazlığa tenezzül ederse orada söz tükenir.
Hükûmet, Türkiye’nin yüzde 7,4 büyüdüğünü açıkladığı gün şirketlere 140 milyar TL KDV iadesini ödemekten vazgeçti.
Şirketlere KDV’de sağ gösterip sol vuruldu. Ekonominin hal-i pür melalini gösteren ibretlik bir tablo!
Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu deyimi bile kabak tadı verdi artık.
KDV İADE HAKKI DOĞURAN İŞLEMLERDEN BAZILARI:
*İhracat istisnası
*Liman ve havaalanı hizmetleri
*Değerli maden arama işletme
*Petrol arama
*Boru hatlarıyla taşıma
*Teşvik belgeli yatırım malları
*Uluslararası taşımacılık
*Engellilere araç teslimi
NOT: İade hakkı doğuran işlemlerde, bu işlemler için yüklenilen KDV, öncelikle indirim konusu yapılır. İndirime rağmen satıcının üzerinde KDV kalması halinde bu miktar için iade talep edilebiliyor.
[Semih Ardıç] 2.4.2018 [TR724]
Kanun tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu’nda müzakere edilirken iadelerin ödenmesine imkân veren maddeler Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) teklifi ile tasarıdan çıkarıldı.
AKP bizzat kendisinin hazırladığı değişikliği iptal etti. Bir nevi kendi kendisini tekzip eden hükûmetin son medcezirinde sofistike sebepler aramaya lüzum yok.
Evvela bayram havası estiren, akabinde şirketleri hüsrana uğratan AKP iktidarının KDV düzenlemesinde geri adım atmasının tek sebebi var o da nakit sıkıntısı.
MALİYE 170 MİLYAR TL KDV İADESİNİ ÖDEMEDİ
Kasa boş ve şirketlere KDV iadesi yapmak şu şartlarda mümkün değil. Maliye Bakanlığı’na bağlı Gelir İdaresi toplam 170 milyar TL KDV iade borcunu ödemiyor.
Kamu idareleri ile mahallî idarelerin (belediyeler) 30 milyar TL KDV alacağı olduğu tahmin ediliyor.
Geri kalan 140 milyar lira holding ve şirketlere ait. Güya kangren haline gelen bu alacakların ödenmesi için düğmeye basılmıştı.
Kanun çıkar çıkmaz Maliye borcunu ödeyecekti. 12 ay içinde tahakkuk eden vergi borcundan indirilemeyen (mahsuplaşma) KDV en geç 6 ay içinde iade edilecekti.
Bu geriye dönük alacaklara dair yenilik olacaktı. Bundan böyle KDV iadesinin üç ay içinde yapılmaması halinde mükellefe gecikme faizi ödenecekti.
EKONOMİK KOORDİNASYON KURULU ACİLEN TOPLANDI
Kanun marifeti ile Maliye Bakanlığı’na yetki verilecek ve ödemeler süratle gerçekleştirilecekti. Amma velakin bu maddeler tasarıdan çıkarıldı.
Ekonomik Koordinasyon Kurulu hassaten bu mevzu için Başbakan Binali Yıldırım başkanlığında alelacele toplandı. Bütçede böyle bir imkân olmadığından bahseden Maliye Bakanı Naci Ağbal’a Yıldırım’ın, “Bu şimdi mi söylenir?” dediği iddia ediliyor.
KDV iadeleri şirketlerin yana yakıla nakit aradığı şu günlerde ilaç gibi gelecekti. Son dakika golü herkesi şoke etti.
İş âleminin hayal kırıklığını Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı (TİM) Mehmet Büyükekşi, “Üreticinin, ihracatçının maliyeden 140 milyar lira bekleyen alacağı var. Bu konuda çalışma yaptırdık, bir kitapçık halinde arz ettik. Kanun hazırlandı. Plan Bütçe Komisyonundan geçti. Fakat Genel Kurulda KDV’nin iade maddesi geri çekildi. Biz dört gözle bu iadeyi bekliyorduk,” sözleri ile ifade etti.
‘KREDİ YERİNE DURAN ÖZ SERMAYEMİZİ KULLANALIM’
Büyükekşi ödemelerin yapılmasının ne kadar elzem olduğunu şöyle aktardı: “Kanun tasarısının yeniden Meclise gelmesini talep ediyoruz. İhracatın artması bununla ilgili. Yeni yatırımlara ihtiyacımız var. Yeni yatımları yapabilmek için kaynak ihtiyacı var. Gidip kredi kullanmak yerine duran öz sermayemizi kullanalım. Bize ödenip yatırım olarak ekonomiye dönmesi gerekiyor.”
Şirketlerin Gelir İdaresi aleyhine dava açmaya hazırlandığı da konuşuluyor.
Bazı faaliyet türlerinde mal veya hizmetin satışında KDV uygulanmıyor ya da düşük oranlı KDV uygulanıyor. İşte bu tür durumlarda satıcı kendisinden önceki aşamada yüklendiği KDV’yi yansıtamıyor. Yani vergi üzerinde kalıyor.
Bazen de alıcı mevzuat gereği KDV’nin bir kısmını satıcıya ödemez; onu adına vergi dairesine yatırıyor. İşte bütün bu durumlarda KDV iadesi söz konusu oluyor.
Bu durumların tamamını kapsamak üzere ‘iade hakkı doğuran işlemler’ ifadesi kullanılıyor.
NE ZAMAN ÖDENECEĞİ MEÇHUL
İhracatçılar başta olmak üzere pek çok şirketin iade hakkı doğuran işlemlerden mütevellit 140 milyar lira alacağını devlet yine ödemeyecek.
Hal böyle iken ‘Nefes Kredisi’ diye bir balon uçuruluyor. Zordaki şirketlere kredi verilecekmiş. Ana para ve faiz ödemesinin şirkete maliyetinden bahsedilmiyor.
Güya şirketler nakit dar boğazından böyle kurtarılacak.
Oraya gelinceye kadar şirketlerin senelerdir bekledikleri ödeme yine meçhul bir tarihe tehir ettiriliyor.
TL olarak tutulan o alacaklar enflasyon ve kur artışı yüzünden kuşa dönecek. Devlet kendi alacağı mevzu bahis olduğunda günlük gecikme faizi tatbik ederken KDV iadelerinde aynı kural cari değil!
Adaletle hükmetmesi elzem olan devlet kurnazlığa tenezzül ederse orada söz tükenir.
Hükûmet, Türkiye’nin yüzde 7,4 büyüdüğünü açıkladığı gün şirketlere 140 milyar TL KDV iadesini ödemekten vazgeçti.
Şirketlere KDV’de sağ gösterip sol vuruldu. Ekonominin hal-i pür melalini gösteren ibretlik bir tablo!
Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu deyimi bile kabak tadı verdi artık.
KDV İADE HAKKI DOĞURAN İŞLEMLERDEN BAZILARI:
*İhracat istisnası
*Liman ve havaalanı hizmetleri
*Değerli maden arama işletme
*Petrol arama
*Boru hatlarıyla taşıma
*Teşvik belgeli yatırım malları
*Uluslararası taşımacılık
*Engellilere araç teslimi
NOT: İade hakkı doğuran işlemlerde, bu işlemler için yüklenilen KDV, öncelikle indirim konusu yapılır. İndirime rağmen satıcının üzerinde KDV kalması halinde bu miktar için iade talep edilebiliyor.
[Semih Ardıç] 2.4.2018 [TR724]
‘Haydut devlet’ ve yaklaşan feci akıbet… [Erhan Başyurt]
Türkiye uluslararası medyada son dönemlerde hiç hayırlı bir haber ile anılmıyor. Neden?
‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yok’ onun için mi sanıyorsunuz?
Madem öyle, ABD ve Avrupa basınında, Arap ve dünya basınında 2012’ye kadar olan övgülerin nedeni neydi?
Kendinizi kandırmayın. Dünya değişmedi.
AK Parti iktidarı ‘gömlek değiştirdi’…
Unutmadan söyleyelim, kimsenin Türkiye’nin başarılarını kıskandığı filan da yok! Bu laflara kıs kıs gülüyor insanlar.
Bu beylik laflar, sadece Türk halkını ve seçmeni kandırmaya yarıyor o kadar…
***
Peki ne değişti?
AK Parti iktidarı, reformcu ve özgürlükçü yönetim anlayışından, hukukun üstünlüğü, şeffaflık ve hesap verilebilirlik gibi ileri demokrasinin tüm rükünlerinden uzaklaştı.
Kopenhag Siyasi Kriterleri diye yapılan o reformlar var ya; ‘tamamladık’ derken şimdi başladığımız noktanın da fersah fersah gerisindeyiz.
Evrensel insan hakları ve Avrupa’nın ortak değerlerinin artık esamesi okunmuyor.
AB İlerleme Raporlarına bakarak bile Türkiye’nin ne kadar gerilediğini görebilirsiniz.
BM İnsan Hakları Komiserliği’nin son 2017 Türkiye Raporu’nu bir okuyun. Türkiye değil de sanki Saddam’ın Irak’ı, Mübarek’in Mısır’ı anlatılıyor.
***
AK Parti iktidarı Türkiye’yi ileri demokrasi yolundan alarak özetle ‘otoriter bir tek adam rejimine’ sürükledi.
Üstelik bunu tüm dünyanın gözü önünde, Hitler’in Almanya’da yakın dönemde yaptığı tüm yöntemleri kopya ederek gerçekleştirdi.
Düşmanlaştırarak, bölerek, kutuplaştırarak, yargıyı hukuksuzluklar için bir silah olarak kullanarak, bir siyasi kült oluşturup kitleleri sürükleyerek…
2011’deki ‘model ülke’ Türkiye’den, 7 yılda nasıl bu kadar geriye gidebildik anlamak mümkün değil.
Popülist söylemlerle ülke bir uçuruma sürükleniyor.
Seçimler, Aristo’nun ‘şehir devletlerinde doğrudan demokrasi, demogogların elinde ayak takımının yönetimidir’ gözlem ve tezini iki bin yıl sonra hayata geçirmek için kullanılıyor.
Goebbels, yandaş medyanın yalan ve iftiralarını, ‘siyahı beyaz beyazı siyah’ gösterme becerisini görseydi şapka çıkarırdı. Emin olun kıskanırdı…
Yazık! Bu ülkeye bu ülkenin güzel insanlarına yazık ediliyor!
***
Yönetim anlayışı makas değiştirince, sadece ulusal değil uluslararası hukuk da çiğnenir oldu.
MİT’in masum sivilleri yurtdışından kaçırması gibi…
Pakistan’da, Endonezya’da, Gürcistan’da, Malezya’da, Azerbaycan’da ve son olarak Kosova’da.
‘Masum’ diyorum, çoğu hakkında Türkiye’de açılmış bir dava bile yok.
Haklarında ‘kırmızı bülten’ çıkarılmamış.
Hiçbirinin iadesi, yasal yollardan istenmemiş.
Kaldı ki, söz konusu ülkeler yasal yollardan istense de ortada sağlam suçlama delilleri bulunmadığı, Türkiye’de işkence olduğu ve yargı bağımsız olmadığı için iade etmek zorunda değiller.
Türkiye, hukuken eli zayıf olduğu için ‘haydut devlet’ olarak nitelenen bir uygulamayı, bulunduğu ülkede yasal oturumu olan suça bulaşmamış, çoğu yıllarca yurt dışında gönüllü hizmet vermiş öğretmenleri kaçırıyor.
***
Sıcak gündem olduğu için Kosova’da en son yaşanan ‘adam kaçırma’ işte böyle bir ‘haydut devlet’ operasyonu…
Kaçırılan öğretmenler orada hukuki oturumları olan şahıslar.
15 Temmuz sonrası da değil, kimisi 13 yıldır orada yaşıyor.
Türkiye’de haklarında bir dava yok.
Haklarında ‘kırmızı bülten’ yok. İadeleri hukuki yollarla talep edilmemiş.
Talep edilenler de ilgili savcılık tarafından incelenip reddedilmiş.
Türkiye buna rağmen Kosova hükümetine haber vermeden, ‘suç birliği’ yaptığı istihbaratçılar ile sokak ortasında bu 6 kişiyi kaçırdı.
Yetmedi, ülkesinde hukuksuz ‘adam kaçıranlar’ hakkında işlem yapan Kosova Başbakanı’nı da açıktan tehdit ediyor iktidar, ‘hesap verecek’…
‘Haydut devlet’ işte uluslararası hukuku bu şekilde çiğnemeye deniyor.
Kaldı ki, Prof. Dr. İzzet Özgenç yazdı Türkiye’de cari hukuka göre, bulundukları ülkeden zor kullanılarak kaçırılan insanlar Türkiye’ye getirilseler bile yargılanamazlar.
O halde sadece ‘işkence’ ve ‘kötü muamele’ kalacak ellerinde…
Kötü şöhret ve kabadayılık kalacak geriye…
İktidar, ‘haydut devlet’ yönteminin bumerang gibi gelip kendisini vuracağından bihaber…
***
Eğer bu insanlar iddia edildiği gibi ‘silahlı terör örgütü’ mensubu olsalardı, iddia ediyorum, değil kaçırmak yanlarına yaklaşamazlardı.
Neden mi bu kadar iddialıyım? Çünkü Türkiye’nin karnesi ortada…
Bugüne kadar, MİT’in Avrupa’dan kaçırıp Türkiye’ye getirdiği tek bir PKK yöneticisi, tek bir DHKP-C militanı var mı?
MİT kendi müsteşar yardımcıları dahil PKK silahlı terör örgütü tarafından kaçırılan elemanlarını bile kurtarmaya yeltenemezken, karıncayı bile incitmekten içtinap eden insanları kaçırmaktadır.
MİT silahlı terör örgütleri karşısındaki yetersizliğini, masum insanları kaçırıp propaganda yaparak örtmeye çalışmaktadır.
***
Uluslararası hukuku hiçe sayarak ‘adam kaçırma ve suikast yapmak’ şeklindeki ‘haydut devlet’ yöntemini Rusya ve İsrail uygulamaktadır.
Kuzey Kore ve İran’ın da zaman zaman bu yöntemlere başvurduğu biliniyor.
Rusya’nın arkasında olduğu düşünülen İngiltere’deki son suikast, Soğuk Savaş’tan bu yana Batı’nın en kapsamlı diplomatik yaptırımlarına sebep oldu.
Türkiye’nin kendisine evrensel hukuku değil de ‘haydut devletleri’ örnek alması ne kadar acı verici.
İfade ve fikir hürriyetine, çalışma ve seyahat özgürlüğüne, adil yargılanma hakkına OHAL ve KHK’lar ile keyfi sınırlamalar getiren iktidar, şimdi de aynı keyfiliği uluslararası hukuka karşı ortaya koyuyor.
***
İktidar, Türkiye’yi ileri demokrasi liginden otoriter bir üçüncü dünya ülkesi haline getirmesi yetmedi, şimdi de Türkiye’yi ‘haydut devletler’ ligine sürüklüyor.
Türkiye’nin adı yakında Kuzey Kore ile birlikte anılmaya başlarsa şaşırmayın…
İlginç olan iktidara ‘adam kaçırma’ ve ‘suikast’ yöntemlerine başvurması için gaz verenlerin, ‘derin devlet’ olarak bilinen ‘ulusalcı’ eski askerler veya onların kulaklarına fısıldadığı ‘istihbarat elemanı gazeteci’ olarak bilinen kesimlerden geliyor olması…
Bir taraftan ‘yolsuzluk’ batağında kündeye gelmiş iktidarı ‘perde yapıp’ kendilerince bir sosyal gruptan ‘intikam’ alıyorlar, diğer taraftan da iktidarı uluslararası suçlara bulaştırıp kendi sonunu hazırlatıyorlar.
Ne var ki, bu kirli ortaklık ve ‘haydut devlet’ icraatlarıyla, ülkeyi de bir uçuruma götürüyorlar…
***
Yazının girişinde dikkat çektiğim, son dönemde uluslararası medyada Türkiye’nin adının ve iktidarın dozajı artan oranda hep menfi haberlere konu olması rastlantı değil.
İktidarın gönüllü olarak ‘taşeronluğunu’ üstlendiği, ülkeyi ‘haydut devlet’ haline getirip uçuruma sürükleme görevinin sonucu.
‘Demedi’ demeyin!
‘Haydut devlet’ sınıfına düşmek Türkiye’nin gücünün göstergesi veya bir ‘diriliş muştusu’ değil, yaklaşan feci akıbetin acı acı çalan ikaz sirenleridir!
[Erhan Başyurt] 2.4.2018 [TR724]
‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yok’ onun için mi sanıyorsunuz?
Madem öyle, ABD ve Avrupa basınında, Arap ve dünya basınında 2012’ye kadar olan övgülerin nedeni neydi?
Kendinizi kandırmayın. Dünya değişmedi.
AK Parti iktidarı ‘gömlek değiştirdi’…
Unutmadan söyleyelim, kimsenin Türkiye’nin başarılarını kıskandığı filan da yok! Bu laflara kıs kıs gülüyor insanlar.
Bu beylik laflar, sadece Türk halkını ve seçmeni kandırmaya yarıyor o kadar…
***
Peki ne değişti?
AK Parti iktidarı, reformcu ve özgürlükçü yönetim anlayışından, hukukun üstünlüğü, şeffaflık ve hesap verilebilirlik gibi ileri demokrasinin tüm rükünlerinden uzaklaştı.
Kopenhag Siyasi Kriterleri diye yapılan o reformlar var ya; ‘tamamladık’ derken şimdi başladığımız noktanın da fersah fersah gerisindeyiz.
Evrensel insan hakları ve Avrupa’nın ortak değerlerinin artık esamesi okunmuyor.
AB İlerleme Raporlarına bakarak bile Türkiye’nin ne kadar gerilediğini görebilirsiniz.
BM İnsan Hakları Komiserliği’nin son 2017 Türkiye Raporu’nu bir okuyun. Türkiye değil de sanki Saddam’ın Irak’ı, Mübarek’in Mısır’ı anlatılıyor.
***
AK Parti iktidarı Türkiye’yi ileri demokrasi yolundan alarak özetle ‘otoriter bir tek adam rejimine’ sürükledi.
Üstelik bunu tüm dünyanın gözü önünde, Hitler’in Almanya’da yakın dönemde yaptığı tüm yöntemleri kopya ederek gerçekleştirdi.
Düşmanlaştırarak, bölerek, kutuplaştırarak, yargıyı hukuksuzluklar için bir silah olarak kullanarak, bir siyasi kült oluşturup kitleleri sürükleyerek…
2011’deki ‘model ülke’ Türkiye’den, 7 yılda nasıl bu kadar geriye gidebildik anlamak mümkün değil.
Popülist söylemlerle ülke bir uçuruma sürükleniyor.
Seçimler, Aristo’nun ‘şehir devletlerinde doğrudan demokrasi, demogogların elinde ayak takımının yönetimidir’ gözlem ve tezini iki bin yıl sonra hayata geçirmek için kullanılıyor.
Goebbels, yandaş medyanın yalan ve iftiralarını, ‘siyahı beyaz beyazı siyah’ gösterme becerisini görseydi şapka çıkarırdı. Emin olun kıskanırdı…
Yazık! Bu ülkeye bu ülkenin güzel insanlarına yazık ediliyor!
***
Yönetim anlayışı makas değiştirince, sadece ulusal değil uluslararası hukuk da çiğnenir oldu.
MİT’in masum sivilleri yurtdışından kaçırması gibi…
Pakistan’da, Endonezya’da, Gürcistan’da, Malezya’da, Azerbaycan’da ve son olarak Kosova’da.
‘Masum’ diyorum, çoğu hakkında Türkiye’de açılmış bir dava bile yok.
Haklarında ‘kırmızı bülten’ çıkarılmamış.
Hiçbirinin iadesi, yasal yollardan istenmemiş.
Kaldı ki, söz konusu ülkeler yasal yollardan istense de ortada sağlam suçlama delilleri bulunmadığı, Türkiye’de işkence olduğu ve yargı bağımsız olmadığı için iade etmek zorunda değiller.
Türkiye, hukuken eli zayıf olduğu için ‘haydut devlet’ olarak nitelenen bir uygulamayı, bulunduğu ülkede yasal oturumu olan suça bulaşmamış, çoğu yıllarca yurt dışında gönüllü hizmet vermiş öğretmenleri kaçırıyor.
***
Sıcak gündem olduğu için Kosova’da en son yaşanan ‘adam kaçırma’ işte böyle bir ‘haydut devlet’ operasyonu…
Kaçırılan öğretmenler orada hukuki oturumları olan şahıslar.
15 Temmuz sonrası da değil, kimisi 13 yıldır orada yaşıyor.
Türkiye’de haklarında bir dava yok.
Haklarında ‘kırmızı bülten’ yok. İadeleri hukuki yollarla talep edilmemiş.
Talep edilenler de ilgili savcılık tarafından incelenip reddedilmiş.
Türkiye buna rağmen Kosova hükümetine haber vermeden, ‘suç birliği’ yaptığı istihbaratçılar ile sokak ortasında bu 6 kişiyi kaçırdı.
Yetmedi, ülkesinde hukuksuz ‘adam kaçıranlar’ hakkında işlem yapan Kosova Başbakanı’nı da açıktan tehdit ediyor iktidar, ‘hesap verecek’…
‘Haydut devlet’ işte uluslararası hukuku bu şekilde çiğnemeye deniyor.
Kaldı ki, Prof. Dr. İzzet Özgenç yazdı Türkiye’de cari hukuka göre, bulundukları ülkeden zor kullanılarak kaçırılan insanlar Türkiye’ye getirilseler bile yargılanamazlar.
O halde sadece ‘işkence’ ve ‘kötü muamele’ kalacak ellerinde…
Kötü şöhret ve kabadayılık kalacak geriye…
İktidar, ‘haydut devlet’ yönteminin bumerang gibi gelip kendisini vuracağından bihaber…
***
Eğer bu insanlar iddia edildiği gibi ‘silahlı terör örgütü’ mensubu olsalardı, iddia ediyorum, değil kaçırmak yanlarına yaklaşamazlardı.
Neden mi bu kadar iddialıyım? Çünkü Türkiye’nin karnesi ortada…
Bugüne kadar, MİT’in Avrupa’dan kaçırıp Türkiye’ye getirdiği tek bir PKK yöneticisi, tek bir DHKP-C militanı var mı?
MİT kendi müsteşar yardımcıları dahil PKK silahlı terör örgütü tarafından kaçırılan elemanlarını bile kurtarmaya yeltenemezken, karıncayı bile incitmekten içtinap eden insanları kaçırmaktadır.
MİT silahlı terör örgütleri karşısındaki yetersizliğini, masum insanları kaçırıp propaganda yaparak örtmeye çalışmaktadır.
***
Uluslararası hukuku hiçe sayarak ‘adam kaçırma ve suikast yapmak’ şeklindeki ‘haydut devlet’ yöntemini Rusya ve İsrail uygulamaktadır.
Kuzey Kore ve İran’ın da zaman zaman bu yöntemlere başvurduğu biliniyor.
Rusya’nın arkasında olduğu düşünülen İngiltere’deki son suikast, Soğuk Savaş’tan bu yana Batı’nın en kapsamlı diplomatik yaptırımlarına sebep oldu.
Türkiye’nin kendisine evrensel hukuku değil de ‘haydut devletleri’ örnek alması ne kadar acı verici.
İfade ve fikir hürriyetine, çalışma ve seyahat özgürlüğüne, adil yargılanma hakkına OHAL ve KHK’lar ile keyfi sınırlamalar getiren iktidar, şimdi de aynı keyfiliği uluslararası hukuka karşı ortaya koyuyor.
***
İktidar, Türkiye’yi ileri demokrasi liginden otoriter bir üçüncü dünya ülkesi haline getirmesi yetmedi, şimdi de Türkiye’yi ‘haydut devletler’ ligine sürüklüyor.
Türkiye’nin adı yakında Kuzey Kore ile birlikte anılmaya başlarsa şaşırmayın…
İlginç olan iktidara ‘adam kaçırma’ ve ‘suikast’ yöntemlerine başvurması için gaz verenlerin, ‘derin devlet’ olarak bilinen ‘ulusalcı’ eski askerler veya onların kulaklarına fısıldadığı ‘istihbarat elemanı gazeteci’ olarak bilinen kesimlerden geliyor olması…
Bir taraftan ‘yolsuzluk’ batağında kündeye gelmiş iktidarı ‘perde yapıp’ kendilerince bir sosyal gruptan ‘intikam’ alıyorlar, diğer taraftan da iktidarı uluslararası suçlara bulaştırıp kendi sonunu hazırlatıyorlar.
Ne var ki, bu kirli ortaklık ve ‘haydut devlet’ icraatlarıyla, ülkeyi de bir uçuruma götürüyorlar…
***
Yazının girişinde dikkat çektiğim, son dönemde uluslararası medyada Türkiye’nin adının ve iktidarın dozajı artan oranda hep menfi haberlere konu olması rastlantı değil.
İktidarın gönüllü olarak ‘taşeronluğunu’ üstlendiği, ülkeyi ‘haydut devlet’ haline getirip uçuruma sürükleme görevinin sonucu.
‘Demedi’ demeyin!
‘Haydut devlet’ sınıfına düşmek Türkiye’nin gücünün göstergesi veya bir ‘diriliş muştusu’ değil, yaklaşan feci akıbetin acı acı çalan ikaz sirenleridir!
[Erhan Başyurt] 2.4.2018 [TR724]
Hayalkırıklıkları ve insan gerçekliği [Veysel Ayhan]
Bir otomobili en iyi, onu imal eden mühendis bilir.
Bir bilgisayar programını en iyi, yazılımcısı bilir.
“İnsan”ın gerçekte nasıl bir varlık olduğunu, iradesiyle nasıl bir sosyoloji oluşturduğunu Yaratan’ının kelamından yani Kur’an’dan öğreniyoruz. Vaktiyle Ali Bulaç derlemişti. (Allah bir an önce tahliye ve beraat lütfetsin.)
Bu ayetler insan gerçekliğini, insanların ne kadarının ne ölçüde “insan” olduğunu çok net anlatıyor:
“Ancak insanların çoğu inanmazlar.” (Hud,17);
“İnsanların çoğu iman etmezler.” (Yusuf, 103);
“Fakat insanların çoğu inanmaz.” (Ra’d,1)
“İnsanların çoğu şükretmiyor.” (Bakara, 243)
“İnsanların çoğu şükretmez.” (Yusuf, 38)
“İnsanların çoğu bilmiyor. (A’raf, 187)
“İnsanların çoğu bilmez.” (Rum, 30)
“Fakat insanların çoğu bilmez.” (Yusuf, 40)
“İnsanların çoğu hakkı/hakikati kerih görür, hoşlanmaz.” (Zuhruf, 78)
“İnsanların çoğu cahillik ediyor.” (En’am, 111)
“İnsanların çoğu zanna uyuyor.” (Yunus, 36)
“İnsanların çoğu aklını kullanmıyor.” (Ankebut, 63)
“İnsanların çoğu yoldan çıkmış fasıklardır.” (A’raf, 102)
“İnsanların çoğu ahde vefa göstermiyor.” (A’raf, 102)
“İnsanların çoğu Allah’ın nimetini bilir ama nankörlük eder. (Nahl, 83)
“İnsanların çoğu (hak sözü) işitir, yine yalanlar.” (Şuara, 223)
“Yeryüzünde olanların çoğuna uyacak olursan seni (haktan ve doğru yoldan) saptırırlar” (En’am, 116)
Şimdi bu ayetlerin ötesinde ne söylenebilir?
“İnsan” malzemesi olarak buyuz.
Bunun istisnası bir zaman dilimi yok.
Hayalkırıklıkları ile moral bozmaya gerek yok.
Kur’an diyor. İnsan dediğimiz varlık “çoğunluk” olarak bu “tıynet”tedir.
Hz. Bediüzzaman kendi zamanı için şu sözlerle teyid eder:
“Bu asırdaki ehl-i İslâm’ın fevkalâde safderunluğu (kolayca aldatılabilmesi) ve dehşetli canileri de âlîcenâbâne afvetmesi; ve bir tek haseneyi (iyiliği) binler seyyiatı işleyen ve binler mânevî ve maddî hukuk-u ibadı (kul hakkını) mahveden adamdan görse dahi ona bir nevi taraftar çıkmasıdır. Bu suretle ekall-i kalîl olan ehl-i dalâlet ve tuğyan; safdil (aldatılabilen) taraftar ile ekseriyet(çoğunluk) teşkil ederek…” (Kastamonu Lahikası)
Tarihin her döneminde iyilik hareketleri ve kadroları; vefasızlık, kadirnâşinaslık, iyilikleri unutma, kıskançlık, ihtiras, haset, çekememezlik… gibi davranışlara toslamıştır. Ama bu hareketlerin misyonu, böyle bir sosyolojiden “iyilik ve güzelliğe peşinde olan azınlık”ı toplamaktır.
Bu demek değildir ki iyilik hareketleri yekpare yüzde yüz “insanlar”dan oluşur. Kendi içinde o da belli bir yüzde malum “çoğunluktan” nasiplenir! Ama bu daima marjinal kalır.
Kur’an’ın dolaylı olarak “azınlık” olarak ifade ettiği “insan azınlığı” her toplum kesiminde bir miktar bulunabilir. Önemli olan bunları bulmak, bunlarla konsensüs temin etmeye çalışmak, bunlarla köprüler inşa etmek ve içinde bulunduğumuz her atmosfere toplumun bütünü için adalet, hak ve hukuk tesis etmeye gayret etmektir.
“Necip millet” bir duadır. “İyisin, iyisin!” diyerek tüm insanları “iyi insan olmaya” çağırmaktır.
Onun ötesinde hayal kurmak yanlıştır. Çünkü maalesef “İnsanların çoğu cahillik ediyor./… zanna uyuyor./… aklını kullanmıyor.”
Sonuç olarak insanların çoğunluğu bilgiyi önemsemez, su-i zan ve vehimlerle, önyargılarla hareket eder ve en önemlisi aklını kullanmaz. Başkalarının aklına teslim olur.
Bu sosyolojide çoğunlukların kandırılması, aldatılması çok kolay görünüyor.
Çoğunluğun kandırıldığı, kolayca yanıltıldığı bir dünyada “iyi”nin ve “iyilik”in hakkı hayatı yoktur.
O zaman ne olacak?
Çoğunluk diktasına karşı bir sigorta var mı?
Yeni bir Hizmet dönemine girerken buna karşı nasıl tedbir almak lazım?
(Devamı var)
[Veysel Ayhan] 2.4.2018 [TR724]
Bir bilgisayar programını en iyi, yazılımcısı bilir.
“İnsan”ın gerçekte nasıl bir varlık olduğunu, iradesiyle nasıl bir sosyoloji oluşturduğunu Yaratan’ının kelamından yani Kur’an’dan öğreniyoruz. Vaktiyle Ali Bulaç derlemişti. (Allah bir an önce tahliye ve beraat lütfetsin.)
Bu ayetler insan gerçekliğini, insanların ne kadarının ne ölçüde “insan” olduğunu çok net anlatıyor:
“Ancak insanların çoğu inanmazlar.” (Hud,17);
“İnsanların çoğu iman etmezler.” (Yusuf, 103);
“Fakat insanların çoğu inanmaz.” (Ra’d,1)
“İnsanların çoğu şükretmiyor.” (Bakara, 243)
“İnsanların çoğu şükretmez.” (Yusuf, 38)
“İnsanların çoğu bilmiyor. (A’raf, 187)
“İnsanların çoğu bilmez.” (Rum, 30)
“Fakat insanların çoğu bilmez.” (Yusuf, 40)
“İnsanların çoğu hakkı/hakikati kerih görür, hoşlanmaz.” (Zuhruf, 78)
“İnsanların çoğu cahillik ediyor.” (En’am, 111)
“İnsanların çoğu zanna uyuyor.” (Yunus, 36)
“İnsanların çoğu aklını kullanmıyor.” (Ankebut, 63)
“İnsanların çoğu yoldan çıkmış fasıklardır.” (A’raf, 102)
“İnsanların çoğu ahde vefa göstermiyor.” (A’raf, 102)
“İnsanların çoğu Allah’ın nimetini bilir ama nankörlük eder. (Nahl, 83)
“İnsanların çoğu (hak sözü) işitir, yine yalanlar.” (Şuara, 223)
“Yeryüzünde olanların çoğuna uyacak olursan seni (haktan ve doğru yoldan) saptırırlar” (En’am, 116)
Şimdi bu ayetlerin ötesinde ne söylenebilir?
“İnsan” malzemesi olarak buyuz.
Bunun istisnası bir zaman dilimi yok.
Hayalkırıklıkları ile moral bozmaya gerek yok.
Kur’an diyor. İnsan dediğimiz varlık “çoğunluk” olarak bu “tıynet”tedir.
Hz. Bediüzzaman kendi zamanı için şu sözlerle teyid eder:
“Bu asırdaki ehl-i İslâm’ın fevkalâde safderunluğu (kolayca aldatılabilmesi) ve dehşetli canileri de âlîcenâbâne afvetmesi; ve bir tek haseneyi (iyiliği) binler seyyiatı işleyen ve binler mânevî ve maddî hukuk-u ibadı (kul hakkını) mahveden adamdan görse dahi ona bir nevi taraftar çıkmasıdır. Bu suretle ekall-i kalîl olan ehl-i dalâlet ve tuğyan; safdil (aldatılabilen) taraftar ile ekseriyet(çoğunluk) teşkil ederek…” (Kastamonu Lahikası)
Tarihin her döneminde iyilik hareketleri ve kadroları; vefasızlık, kadirnâşinaslık, iyilikleri unutma, kıskançlık, ihtiras, haset, çekememezlik… gibi davranışlara toslamıştır. Ama bu hareketlerin misyonu, böyle bir sosyolojiden “iyilik ve güzelliğe peşinde olan azınlık”ı toplamaktır.
Bu demek değildir ki iyilik hareketleri yekpare yüzde yüz “insanlar”dan oluşur. Kendi içinde o da belli bir yüzde malum “çoğunluktan” nasiplenir! Ama bu daima marjinal kalır.
Kur’an’ın dolaylı olarak “azınlık” olarak ifade ettiği “insan azınlığı” her toplum kesiminde bir miktar bulunabilir. Önemli olan bunları bulmak, bunlarla konsensüs temin etmeye çalışmak, bunlarla köprüler inşa etmek ve içinde bulunduğumuz her atmosfere toplumun bütünü için adalet, hak ve hukuk tesis etmeye gayret etmektir.
“Necip millet” bir duadır. “İyisin, iyisin!” diyerek tüm insanları “iyi insan olmaya” çağırmaktır.
Onun ötesinde hayal kurmak yanlıştır. Çünkü maalesef “İnsanların çoğu cahillik ediyor./… zanna uyuyor./… aklını kullanmıyor.”
Sonuç olarak insanların çoğunluğu bilgiyi önemsemez, su-i zan ve vehimlerle, önyargılarla hareket eder ve en önemlisi aklını kullanmaz. Başkalarının aklına teslim olur.
Bu sosyolojide çoğunlukların kandırılması, aldatılması çok kolay görünüyor.
Çoğunluğun kandırıldığı, kolayca yanıltıldığı bir dünyada “iyi”nin ve “iyilik”in hakkı hayatı yoktur.
O zaman ne olacak?
Çoğunluk diktasına karşı bir sigorta var mı?
Yeni bir Hizmet dönemine girerken buna karşı nasıl tedbir almak lazım?
(Devamı var)
[Veysel Ayhan] 2.4.2018 [TR724]
Hayaller ‘hukuk devleti’, gerçekler ‘haydut devleti’ [Nurullah Albayrak]
AKP iktidarı uzunca bir süredir hukuk devleti olmaktan uzaklaşarak içerde ve dışarda ‘haydut devlet’ tanımına uyan yasadışı faaliyetler içerisine girmektedir. 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminden bu yana, Gülen Hareketine mensup kişileri, bazı militer ya da paramiliter gruplar eliyle kaçırarak, illegal şekilde Türkiye’ye getirdiği bilinmektedir. Bizzat iktidar tarafından yurtdışında organize edilen bu kaçırma faaliyetleri alt alta sıralandığında karşımızda bir hukuk devleti değil haydut devleti olduğu anlaşılmaktadır.
YURT DIŞINDAN ADAM KAÇIRMA VAKALARI
Mayıs 2017 tarihinde; biri akademisyen, diğerleri işadamı, üç Türk vatandaşı Malezya’da beş silahlı kişi tarafından kaçırılmış, bir süre Malezya’da tutulmuşlar ve daha sonra da Türk Devletine ait özel bir uçakla zorla Türkiye’ye getirilmişlerdir.
Pakistan’da uzun yıllar öğretmenlik yapmış Kaçmaz çifti ile iki çocukları, 27 Eylül 2017 tarihinde Pakistan polislerince, gece saat 2’de, hiçbir mahkeme kararı olmadan evlerinden alınıp adresi bilinmeyen bir yerde 17 gün tutulmuş, daha sonra da MİT’e ait bir uçağa bindirilerek illegal şekilde Türkiye’ye getirilmişlerdir.
30 Eylül 2017 gecesi ise, Zabit Kişi ve Enver Kılıç isimli öğretmen iki Türk vatandaşı Kazakistan Almatı Havaalanında Kırgızistan uçağına binmek üzere iken kaçırılarak MİT’e ait bir uçağa zorla bindirilip illegal şekilde Türkiye’ye getirilmişlerdir.
19 Şubat 2018 tarihinde iki Türk vatandaşı Azerbaycan’da önce tutuklanmış sonra mahkeme tarafından serbest bırakılmış ve mahkeme çıkışında kimliği belirsiz kişiler tarafından kaçırılarak Türkiye getirilmişlerdir.
15 Mart 2018 tarihinde İsviçre Savcılığı tarafından, ülkede görevli Türk diplomatların İsviçre ve Türk vatandaşı olan bir işadamını kaçırma girişiminde bulundukları iddiasının soruşturulduğu açıklanmıştır.
Son olarak ise 29 Mart 2018 tarihinde, Avrupa Birliği değerlerine bağlı olduğunu ifade eden Kosova’da; Türk Hükümetinin İstihbarat ve Büyükelçilik teşkilatı tarafından Gülen Hareketi mensubu olarak nitelendirilen 5’i öğretmen 1’i doktor 6 Türk vatandaşı yasadışı bir şekilde Türkiye’ye kaçırılmıştır.
İÇ VE ULUSLARARASI HUKUKA AYKIRI
Uluslararası boyutta gerçekleşen tüm bu eylemler hem Türkiye’nin iç hukukuna hem de uluslararası hukuka aykırıdır. Türkiye’ye kaçırılarak götürülmek istenen bu kişiler Türkiye yasalarına göre suç işlemiş ve hukuken aranan kişiler ise; bu kişilerin Türkiye’ye iade edilmesi için uluslararası adli yardımlaşma ve suçluların iadesi anlaşmaları çerçevesinde iadeleri istenmelidir. Bunun dışında yapılacak her türlü girişim ve operasyonlar yasadışı olup kişilerin zorla kaçırılması eylemi olarak kabul edilecektir.
Türk Ceza Kanununun hazırlayıcısı Prof. Dr. İzzet Özgenç tarafından Kosova’da gerçekleştirilen hukuk dışı eylemle ilgili sosyal medya üzerinden yapılan açıklamada, ‘yasadışı bir şekilde başka bir ülkeden kaçırılarak getirilen kişilerin Türkiye’de herhangi bir suç nedeniyle soruşturulamayacağı’, belirtilmiştir. Hukuken yurtdışından kaçırılan insanlarla ilgili soruşturma ya da yargılama yapılamayacaksa, hiç kimse kaçırma eyleminin yargılanma amacıyla yapıldığını iddia edemez.
Yurtdışında ikamet eden Türkiye’de yaşanan süreçle hiçbir ilgisi olmayan öğretmenlerin, doktorların, ev hanımlarının Türkiye’ye kaçırılması için istihbaratın ve büyükelçilik teşkilatı mensuplarının hukuk ilkelerini yok sayarak hareket etmeleri yapılanın hukuki olduğunu değil bu hukuksuzluğun içerisine girenlerin haydut devletinin ‘haydutları’ olduğunu göstermektedir.
Kosova’da yaşanan olayın hemen ardından Cumhurbaşkanı tarafından yapılan açıklamada; her zaman ki anlayış ve tonlamayla, ‘neresi olursa olsun, onları paketleyip buraya getireceğiz’ diyerek yasadışı bu faaliyetleri kabul etmekle yetinmeyip, aynı hukuksuzluğun devam edeceğini de söylemiştir. Bu ifade AKP kitlesi için alkışlanacak nitelikte olsa da yurtdışında ‘haydut devleti’ olunduğunun kabulü için önemli bir karine olacaktır.
BİZE DÜŞEN…
Yaşananlara bakıldığında iktidar, hukuk devleti olma vasfını çoktan kaybettiği için, muhatap ülkelerle ilişkilerini sınıflandırmaya tabi tutarak; parayla iş yapabildikleriyle para, illegal faaliyet yürütebildiği ülkelerde illegaliteyle hareket etmektedir. Bunları yapamayacağını bildiği ülkelerde ise İnterpol gibi kurumları aracı kılmaya çalışarak kırmızı bülten ve iade gibi hukuki argümanları hukuk dışı yöntemlerle kullanmaya çalışarak illegal faaliyetlerini yürütmek istemektedir.
Haydut devlete karşı bize düşen ise tüm bu yasadışı faaliyetlere karşı hukuki mücadeleyi sonuna kadar takip etmek ve öncelikle de ‘haydutluk’ yapılmasına izin veren ve yapanlarla ilgili hukuk nezdinde gereğinin yapılmasını sağlamaktır.
[Nurullah Albayrak] 2.4.2018 [TR724]
YURT DIŞINDAN ADAM KAÇIRMA VAKALARI
Mayıs 2017 tarihinde; biri akademisyen, diğerleri işadamı, üç Türk vatandaşı Malezya’da beş silahlı kişi tarafından kaçırılmış, bir süre Malezya’da tutulmuşlar ve daha sonra da Türk Devletine ait özel bir uçakla zorla Türkiye’ye getirilmişlerdir.
Pakistan’da uzun yıllar öğretmenlik yapmış Kaçmaz çifti ile iki çocukları, 27 Eylül 2017 tarihinde Pakistan polislerince, gece saat 2’de, hiçbir mahkeme kararı olmadan evlerinden alınıp adresi bilinmeyen bir yerde 17 gün tutulmuş, daha sonra da MİT’e ait bir uçağa bindirilerek illegal şekilde Türkiye’ye getirilmişlerdir.
30 Eylül 2017 gecesi ise, Zabit Kişi ve Enver Kılıç isimli öğretmen iki Türk vatandaşı Kazakistan Almatı Havaalanında Kırgızistan uçağına binmek üzere iken kaçırılarak MİT’e ait bir uçağa zorla bindirilip illegal şekilde Türkiye’ye getirilmişlerdir.
19 Şubat 2018 tarihinde iki Türk vatandaşı Azerbaycan’da önce tutuklanmış sonra mahkeme tarafından serbest bırakılmış ve mahkeme çıkışında kimliği belirsiz kişiler tarafından kaçırılarak Türkiye getirilmişlerdir.
15 Mart 2018 tarihinde İsviçre Savcılığı tarafından, ülkede görevli Türk diplomatların İsviçre ve Türk vatandaşı olan bir işadamını kaçırma girişiminde bulundukları iddiasının soruşturulduğu açıklanmıştır.
Son olarak ise 29 Mart 2018 tarihinde, Avrupa Birliği değerlerine bağlı olduğunu ifade eden Kosova’da; Türk Hükümetinin İstihbarat ve Büyükelçilik teşkilatı tarafından Gülen Hareketi mensubu olarak nitelendirilen 5’i öğretmen 1’i doktor 6 Türk vatandaşı yasadışı bir şekilde Türkiye’ye kaçırılmıştır.
İÇ VE ULUSLARARASI HUKUKA AYKIRI
Uluslararası boyutta gerçekleşen tüm bu eylemler hem Türkiye’nin iç hukukuna hem de uluslararası hukuka aykırıdır. Türkiye’ye kaçırılarak götürülmek istenen bu kişiler Türkiye yasalarına göre suç işlemiş ve hukuken aranan kişiler ise; bu kişilerin Türkiye’ye iade edilmesi için uluslararası adli yardımlaşma ve suçluların iadesi anlaşmaları çerçevesinde iadeleri istenmelidir. Bunun dışında yapılacak her türlü girişim ve operasyonlar yasadışı olup kişilerin zorla kaçırılması eylemi olarak kabul edilecektir.
Türk Ceza Kanununun hazırlayıcısı Prof. Dr. İzzet Özgenç tarafından Kosova’da gerçekleştirilen hukuk dışı eylemle ilgili sosyal medya üzerinden yapılan açıklamada, ‘yasadışı bir şekilde başka bir ülkeden kaçırılarak getirilen kişilerin Türkiye’de herhangi bir suç nedeniyle soruşturulamayacağı’, belirtilmiştir. Hukuken yurtdışından kaçırılan insanlarla ilgili soruşturma ya da yargılama yapılamayacaksa, hiç kimse kaçırma eyleminin yargılanma amacıyla yapıldığını iddia edemez.
Yurtdışında ikamet eden Türkiye’de yaşanan süreçle hiçbir ilgisi olmayan öğretmenlerin, doktorların, ev hanımlarının Türkiye’ye kaçırılması için istihbaratın ve büyükelçilik teşkilatı mensuplarının hukuk ilkelerini yok sayarak hareket etmeleri yapılanın hukuki olduğunu değil bu hukuksuzluğun içerisine girenlerin haydut devletinin ‘haydutları’ olduğunu göstermektedir.
Kosova’da yaşanan olayın hemen ardından Cumhurbaşkanı tarafından yapılan açıklamada; her zaman ki anlayış ve tonlamayla, ‘neresi olursa olsun, onları paketleyip buraya getireceğiz’ diyerek yasadışı bu faaliyetleri kabul etmekle yetinmeyip, aynı hukuksuzluğun devam edeceğini de söylemiştir. Bu ifade AKP kitlesi için alkışlanacak nitelikte olsa da yurtdışında ‘haydut devleti’ olunduğunun kabulü için önemli bir karine olacaktır.
BİZE DÜŞEN…
Yaşananlara bakıldığında iktidar, hukuk devleti olma vasfını çoktan kaybettiği için, muhatap ülkelerle ilişkilerini sınıflandırmaya tabi tutarak; parayla iş yapabildikleriyle para, illegal faaliyet yürütebildiği ülkelerde illegaliteyle hareket etmektedir. Bunları yapamayacağını bildiği ülkelerde ise İnterpol gibi kurumları aracı kılmaya çalışarak kırmızı bülten ve iade gibi hukuki argümanları hukuk dışı yöntemlerle kullanmaya çalışarak illegal faaliyetlerini yürütmek istemektedir.
Haydut devlete karşı bize düşen ise tüm bu yasadışı faaliyetlere karşı hukuki mücadeleyi sonuna kadar takip etmek ve öncelikle de ‘haydutluk’ yapılmasına izin veren ve yapanlarla ilgili hukuk nezdinde gereğinin yapılmasını sağlamaktır.
[Nurullah Albayrak] 2.4.2018 [TR724]
Milyarlarca benzeri varken, insan neden yegâne sayar kendini? [Hakan Zafer]
Falanca inançtan olması ise sebep, inananı çok olan dinlerde daha fazla karşılaşılan bir durum bu. Ait olduğu ırksa eğer, diğerlerini değersizleştiren, tek kişilik ırk yok. İşten, aldığı eğitimden, şekilden şemaildense eğer bunlar, ne kul yanında ne Hakk katında eşsiz saydırmaz insanı.
Sahiplenip dava güder insan. Haliyle tüm kapıların anahtarları kendindeymiş gibi kimini dışarda bırakıp, kimini içeri almakla şereflendirir. Dışardakilerden davasının devamı için mücadele edilecek düşmanlar arar bulur. İçerdekilerin sınırsız kabulü, dışardakilerin üzerine döktüğümüz nefretle günden güne ne kadar seçkin ve seçilmiş olduğuna inanır.
İnsan, kendine ait olanı kutsayınca cevazlar da ardından gelir. Kendine döndüğünde mutlaka bir yolu bulunan aynı mesele diğerlerinde olunca, cevaz aradığı kaynağın etrafında beraber bulunsa bile diğerlerine tüm kapıları kapatır. Yeganelik zannı, çiğnediği hakları, başkalarının diye tepe tepe kullanılacak ganimet saydırırken kendi elinin altındakilere hep birilerinin gözü olan kutsal sandık muamelesi yaptırır.
Eğer seçilmiş biri olarak kimsenin yapamayacağı ulvi görevlerinizin varlığına inanıyorsanız, kontrolsüz kullandığınız güçle eşkıyalık yapar zulmedersiniz adı fedakarlık olur.
Sizi yeganeleştiren görevinizi yaparken elbette her türlü imkan uğrunuza feda olmalıdır diye düşünür, bu bahane ile çalar çırpar, gasp edersiniz adı itibar olur.
Başka bilmez, etrafı tanımaz, uyaranı umursamaz, kırdıkça kırarsınız da kabalığınızın adı yöntem olur.
Ne kadar hoyrat ve sorumsuz davransa, arkasını toplanmaz bıraksa da adı “bir bildiği vardır” olur.
İçinde bulunmaktan yana yüksündüğünüz civarınızı her fırsatta ezer durursunuz, adı izzet olur, şeref olur.
Öyle sağlam bağırır, sıkı örgüler ve tekrarla kuvvetlendirirsiniz ki döktüğünüz cehaletin adı “boş değil” olur.
***
Karşımızda biri bizim bilmediğimiz bir formda seçilmişliğini bize dayatırken gösterdiğimiz direncin aynısını bizim de bir ferdi olduğumuz, sayısı hiç önemli olmayan bir topluluğun seçilmiş olduğuna inanırken de göstermek durumundayız.
Bir “ilk gelen alır pazarı” değil ki diğerleri kendini seçtirememiş olsun. Aynı anda, aynı yönde bir çok seçilmişlik iddiasında bulunan kimseden haberdar olduğu halde “ilk ben geldim” demek en hafifiyle bencilcedir.
***
Ne ulaşılmaz görene dek büyütmeli insan başkasını gözünde ne de kendine ulaşamasın diye küçültmeli. Esas olan aynı görmektir. Bu, üçüncü bir noktadan ancak ölçülebilir. Yaratılmışlığın kontrol noktası olarak alınması bizi “insanlar içinden bir insan” yapabilir. Bu kimsenin değerini düşürmeyeceği gibi, liyakat sorunlarını da çözebilir.
“Hiç” olma merdiveninin ilk basamağını adımlayan kişi, “bir şey” olduğuna inanan kişidir. Kendi gözüne kendini büyük gösteren şey(ler)i elinden atabilmesi, sahip olduğunu bilmesiyle başlar. Kendine ait bildiğine karşı hesapsız tasarruf hakkının doğduğunu zanneden insan için elindekini atmak, elindekini kendinden bilmemektir, ziyan etmek değil.
[Hakan Zafer] 2.4.2018 [TR724]
Sahiplenip dava güder insan. Haliyle tüm kapıların anahtarları kendindeymiş gibi kimini dışarda bırakıp, kimini içeri almakla şereflendirir. Dışardakilerden davasının devamı için mücadele edilecek düşmanlar arar bulur. İçerdekilerin sınırsız kabulü, dışardakilerin üzerine döktüğümüz nefretle günden güne ne kadar seçkin ve seçilmiş olduğuna inanır.
İnsan, kendine ait olanı kutsayınca cevazlar da ardından gelir. Kendine döndüğünde mutlaka bir yolu bulunan aynı mesele diğerlerinde olunca, cevaz aradığı kaynağın etrafında beraber bulunsa bile diğerlerine tüm kapıları kapatır. Yeganelik zannı, çiğnediği hakları, başkalarının diye tepe tepe kullanılacak ganimet saydırırken kendi elinin altındakilere hep birilerinin gözü olan kutsal sandık muamelesi yaptırır.
Eğer seçilmiş biri olarak kimsenin yapamayacağı ulvi görevlerinizin varlığına inanıyorsanız, kontrolsüz kullandığınız güçle eşkıyalık yapar zulmedersiniz adı fedakarlık olur.
Sizi yeganeleştiren görevinizi yaparken elbette her türlü imkan uğrunuza feda olmalıdır diye düşünür, bu bahane ile çalar çırpar, gasp edersiniz adı itibar olur.
Başka bilmez, etrafı tanımaz, uyaranı umursamaz, kırdıkça kırarsınız da kabalığınızın adı yöntem olur.
Ne kadar hoyrat ve sorumsuz davransa, arkasını toplanmaz bıraksa da adı “bir bildiği vardır” olur.
İçinde bulunmaktan yana yüksündüğünüz civarınızı her fırsatta ezer durursunuz, adı izzet olur, şeref olur.
Öyle sağlam bağırır, sıkı örgüler ve tekrarla kuvvetlendirirsiniz ki döktüğünüz cehaletin adı “boş değil” olur.
***
Karşımızda biri bizim bilmediğimiz bir formda seçilmişliğini bize dayatırken gösterdiğimiz direncin aynısını bizim de bir ferdi olduğumuz, sayısı hiç önemli olmayan bir topluluğun seçilmiş olduğuna inanırken de göstermek durumundayız.
Bir “ilk gelen alır pazarı” değil ki diğerleri kendini seçtirememiş olsun. Aynı anda, aynı yönde bir çok seçilmişlik iddiasında bulunan kimseden haberdar olduğu halde “ilk ben geldim” demek en hafifiyle bencilcedir.
***
Ne ulaşılmaz görene dek büyütmeli insan başkasını gözünde ne de kendine ulaşamasın diye küçültmeli. Esas olan aynı görmektir. Bu, üçüncü bir noktadan ancak ölçülebilir. Yaratılmışlığın kontrol noktası olarak alınması bizi “insanlar içinden bir insan” yapabilir. Bu kimsenin değerini düşürmeyeceği gibi, liyakat sorunlarını da çözebilir.
“Hiç” olma merdiveninin ilk basamağını adımlayan kişi, “bir şey” olduğuna inanan kişidir. Kendi gözüne kendini büyük gösteren şey(ler)i elinden atabilmesi, sahip olduğunu bilmesiyle başlar. Kendine ait bildiğine karşı hesapsız tasarruf hakkının doğduğunu zanneden insan için elindekini atmak, elindekini kendinden bilmemektir, ziyan etmek değil.
[Hakan Zafer] 2.4.2018 [TR724]
Aksiyon zamanı [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
15 Temmuz’da hiç şaşkınlık yaşamayan tek kişi sanırım Erdoğan’dı. O ve çevresinde senaryoyu bilen az sayıda kişi hariç herkes şok yaşadı. Üretilen söylemlerin aksine 15 Temmuz ve sonrası gelişmelerde en büyük şaşkınlığı Hizmet insanları yaşadı. Çok ağır ithamla karşı karşıya kaldılar ve önceden hazırlanmış listeler üzerinden büyük bir tasfiyeye maruz kaldılar. Ağır ve tahammülü zor, travmatik bir sürece girildi. 15 Temmuz kanlı tiyatrosunda yaşananlar, ithamlar, iftiralar, devletin bütün gücüyle sıradan hayat yaşayan insanlara abanması, hayatları cehenneme çevirmesi Hizmet mensuplarını uzun süre eylemsiz, hareketsiz bıraktı. Pek çoğumuz sanki dünyadan kopmuş gibi, korkunç bir hikaye ile hipnoz edilmiş gibi durgundu, suskundu, içe dönüktü. Yaşanan her bir zulüm taş gibi insanların yüreğine oturuyor, boğazına düğümleniyordu. İçimizde değirmen taşları dönüyor, damarlarımızdan kan çekiliyor, beyinlere her vakıayla zehirli kıymıklar batıyordu. İnsanlar yüzüne hüzün ifadesi resmedilmiş robotlar gibi dolanıyordu ortalıkta.
15 Temmuz ve sonrasında yaşananlar Hizmet insanlarını sadece ağır bir zulme maruz bırakmadı; eskiye dair eleştiriler, sonraya dair acabalar çıktı ortaya. Birlikte hareket etmeye alışmış, aksiyonu hep düşüncenin önünde olmuş, hayatı koşuşturmayla geçen kitle bir anda büyük bir boşluk, eylemsizlik, koordinasyonsuzluk içinde kaldı. Kafalara bir sürü soru üşüştü. Herkes bir yerlere dağıldı, imkanlarını, kabiliyetlerini kaybetti. Bağlantılar koptu, adeta küçük bir kıyamet yaşandı. İlk 6 ayda insanlar ne olduğunu anlamaya çalıştı. Şoktan sıyrılma çabalarına rağmen net olarak 1 yıl Hareket eylemsiz, donuk vaziyette kaldı. Akademisyenler, gazeteciler neler olduğu, geleceği nasıl inşa etmek gerektiği, neleri tekrar etmemek, neleri nasıl yapmak gerektiği konusunda konuşmaya, yazmaya başladılar.
İLK DEFA YAŞANAN BİR SÜREÇ
Zalim bütün hışmıyla zulmüne devam ettiği, acılar, baskılar sürdüğü için bazıları bu sorgulamaları, düşünceleri yersiz ve zamansız buldu. Hizmet ilk defa eylemin olmadığı veya pek az olduğu ama söylemin/konuşmanın öne çıktığı bir dönem yaşıyordu. Dışarıdan çok eleştirilere, ithamlara maruz kalmıştı ama içten ilk defa böyle sarsılıyor, sorgulanıyordu. Yaşanan ağır süreç sarsılmalara, huzursuzluklara neden oluyordu. Zira Hizmet insanları 40 yıldır önüne hedeflerin konduğu bir ortamda ve mutlak bir uyum, ahenk içinde iş yapmışlardı. “Harekette bereket vardır”, “Kervan yolda düzülür” mantığı ile hedefe doğru yola çıkılıyor, karşılaşılan duruma göre revizyonlar yapılıyordu. İnisiyatif kullanma zayıftı; otonom hareket etme kabiliyeti yeterince gelişmemişti. İnsanların zihin dünyası, dava düşüncesi, idealleri koşturmacanın, aksiyonun içinde şekilleniyordu.
15 Temmuz ve sonrası yaşananlar, dünyanın her yerine tohum gibi saçılmalar, hapislere atılmalar Hizmetin yerleşik düzenini, kurallarını, teamüllerini değişmeye zorluyor. Hizmet insanlarının en önemli vasfı hareket, aksiyon. Aksiyon olmadığında boş konuşmalar, hedeften uzaklaşmalar başlıyor. Birlikte bir yöne doğru koşturma olmayınca ittihadı korumakta zorlanıyor, atalet ve umutsuzluk girdabına saplanıyoruz. Şu sıralar mağduriyetler, acılar, Türkiye’de yaşananlar, gurbette çekilenler, maruz kaldığımız ithamlar ve iftiralar kafası karışıklardan zihni berraklara, umutsuzlardan küskünlere kadar hepimizi birarada tutacak ve aynı yönde aksiyon almaya neden olacak en güçlü ortak noktamız. Kosova’da yaşanan kaçırma olayı aksiyon tarafımızı tekrar ortaya çıkardı. Her türden arkadaşımızı mağduriyetler etrafında, zulme karşı tekrar tek bilek yaptı. Kendisini nerede konumlandırırsa konumlandırsın, hiç bir arkadaşımızın mağduriyetlere duyarsız kaldığını düşünmüyorum. En sert eleştirileri yapanlar dahi bir mağdur arkadaşımız söz konusu olunca bir şeyler yapma mecburiyeti hissediyor. Eylem, aksiyon olunca küskünlükler bitiriyor, farklı mülahazalar önemsizleşiyor; tulumbasını alan yardıma koşuyor.
HÂLÂ ŞOKTAN KURTULABİLMİŞ DEĞİLİZ
Yaklaşık 2 yıl olmak üzere ve 15 Temmuz’la girdiğimiz şoktan kurtulabildiğimiz, derde deva çözümler, projeler üretebildiğimiz söylenemez. Binaları imkanları kaybetsek de insan unsuru, insana dayalı potansiyel aynen duruyor. Ama bu potansiyeli yeni hale göre, yeni bir heyecanla harekete geçirmekte geciktik. İnsanlara heyecan veren genel kabul görecek projelere, eylem planlarına, aksiyon almalara ihtiyaç var. Mağdurlara muavenet, hapistekilere destek olmak çok önemli ve vicdani görevler. Açıktan, örtülü, bireysel, kolektif; herkes bu noktada bir şeyler yapmaya çalışıyor. Ancak mağduriyet sarmalından çıkıp insanları harekete geçirecek, yeni bir dinamizm oluşturacak projeler, hedefler koymalıyız önümüze. Bunun artık bir merkezden ve talimatla olması gerekmiyor. “İhtiyaçlar icatların rehberidir” derler. Ülkelerin, coğrafyaların durumuna, kültürüne göre insanlarımızı durağanlıktan, yılgınlıktan kurtaracak eylem planları yapmalıyız. Bu konuda bireysel kabiliyetlerin önünü açmalı, insanları arayışa yönlendirmeli, cesaretlendirmeliyiz. Bizler koştururken tatmin olan, aksiyon halinde iken derinleşen insanlarız. İki yıllık süreç ortaya koydu ki aksiyon yoksa atalalate, umutsuzluğa gömülüyoruz; ittihadı korumakta da zorluk çekiyoruz.
Peki, eleştiri sorgulama olmamalı mı?
Onu engellemenin artık imkanı yok. İnsanlar soracak, sorgulayacak ve pek çok şeye cevap arayacak. Bundan sonra “sizin bilmediğiniz şeyler var” bir cevap olmaktan çıktı. “Vardır bir hikmeti” dendiğinde insanlar artık sükut etmeyecek, o hikmetin ne olduğunu öğrenmek isteyecekler. “Falan abi, falan büyüğümüz böyle dedi” dendiğinde artık insanlar sözleri başta İslamın esaslarına ve Hizmetin temel ilkelerine vuracak ve ona göre değer verecekler. Sorgulayanları susturmak, dışlamak, rencide etmek çözüm değil. Onların fikirlerinden de yararlanarak yeni eylem planları ortaya koymaya, aksiyon almaya ihtiyaç var. Böylece sorular, sorgulamalar kuru ve teorik eleştiri olmaktan çıkar, derde çare çözümlere, rasyonel, yararlı projelere dönüşür.
Hizmet elbette düşünen, üreten ve bir makuliyet etrafında biraraya gelen insanlar hareketi. Ama herşeyi ayrıntılı planlayıp yola çıkmak yerine temel hedefler belirleyerek yola çıkma, yolun durumuna göre hedefleri-usulü revize etme hizmetin genel tavrı oldu. Artık her işin merkezden planlanması, ayrıntılı iş planları, herşeyin sorulup edilerek yapılması dönemi geride kaldı. Genel ilkeler ve prensipler çerçevesinde global düşünüp yerel hareket ederek (think global, act local), yeni eylem planlarıyla insan potansiyelemizi tekrar harekete geçirmeliyiz. Durağanlık, durgunluk yozlaşmayı, kokuşmayı ve ihtilafları artıracaktır. Hariçten ahkam kesmek yerine sorgulamaları, tartışmaları eylem halindeyken, koştururken yaparsak daha rasyonel olacak ve işe yarayacaktır. Kosova’da bir grup arkadaşımızın kaçırılması ve buna karşı gelişen spontane tepki bir aksiyon oluşturdu ve herkesi bu amaç etrafında kenetledi.
DÜN DÜNDE KALDI, YENİ SÖZ SÖYLEMEK LAZIM
İki yıldır ağırlıklı olarak duygusal ve reaksiyoner davranıyoruz. Her gün Erdoğan’a sövmek, tepkisel davranmak içimizi soğutsa da sonrasına dair bize bir fayda getirmeyecek. Başkalarının belirlediği gündemin peşinden gitmek, onların ürettiği söylemlere cevap yetiştirmek yerine kendi gündemimizi oluşturmalı, kendi söylemimizi kendimiz üretmeliyiz. Hizmet hep müspet hareket oldu, birilerine sövmek, karşıt olmak yerine alternatifler üretti, güzel şeyler ortaya koydu. Ürettiği yolları bugün AKP dahil pek çok kesim kullanıyor. Şimdi yeniden ve yeni şeyler üretme, ortaya koyma, aksiyon zamanı.
Mevlana’nın dediği gibi: “Ne kadar söz varsa düne ait, dünle beraber gitti cancağızım; şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”
Neler yapılabilir?
Pek çok insanın aklına pek çok şey geliyordur; maddeleri uzatmaya gerek yok. İnsanları dikkate alıp düşüncelerini sağabilirsek çok alternatif ve çözüm çıkacaktır ortaya. Yeterki saplandığımız reaksiyoner halden kurtulup potansiyelimizi aksiyona, harekete, üretime tevcih edelim.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 2.4.2018 [TR724]
15 Temmuz ve sonrasında yaşananlar Hizmet insanlarını sadece ağır bir zulme maruz bırakmadı; eskiye dair eleştiriler, sonraya dair acabalar çıktı ortaya. Birlikte hareket etmeye alışmış, aksiyonu hep düşüncenin önünde olmuş, hayatı koşuşturmayla geçen kitle bir anda büyük bir boşluk, eylemsizlik, koordinasyonsuzluk içinde kaldı. Kafalara bir sürü soru üşüştü. Herkes bir yerlere dağıldı, imkanlarını, kabiliyetlerini kaybetti. Bağlantılar koptu, adeta küçük bir kıyamet yaşandı. İlk 6 ayda insanlar ne olduğunu anlamaya çalıştı. Şoktan sıyrılma çabalarına rağmen net olarak 1 yıl Hareket eylemsiz, donuk vaziyette kaldı. Akademisyenler, gazeteciler neler olduğu, geleceği nasıl inşa etmek gerektiği, neleri tekrar etmemek, neleri nasıl yapmak gerektiği konusunda konuşmaya, yazmaya başladılar.
İLK DEFA YAŞANAN BİR SÜREÇ
Zalim bütün hışmıyla zulmüne devam ettiği, acılar, baskılar sürdüğü için bazıları bu sorgulamaları, düşünceleri yersiz ve zamansız buldu. Hizmet ilk defa eylemin olmadığı veya pek az olduğu ama söylemin/konuşmanın öne çıktığı bir dönem yaşıyordu. Dışarıdan çok eleştirilere, ithamlara maruz kalmıştı ama içten ilk defa böyle sarsılıyor, sorgulanıyordu. Yaşanan ağır süreç sarsılmalara, huzursuzluklara neden oluyordu. Zira Hizmet insanları 40 yıldır önüne hedeflerin konduğu bir ortamda ve mutlak bir uyum, ahenk içinde iş yapmışlardı. “Harekette bereket vardır”, “Kervan yolda düzülür” mantığı ile hedefe doğru yola çıkılıyor, karşılaşılan duruma göre revizyonlar yapılıyordu. İnisiyatif kullanma zayıftı; otonom hareket etme kabiliyeti yeterince gelişmemişti. İnsanların zihin dünyası, dava düşüncesi, idealleri koşturmacanın, aksiyonun içinde şekilleniyordu.
15 Temmuz ve sonrası yaşananlar, dünyanın her yerine tohum gibi saçılmalar, hapislere atılmalar Hizmetin yerleşik düzenini, kurallarını, teamüllerini değişmeye zorluyor. Hizmet insanlarının en önemli vasfı hareket, aksiyon. Aksiyon olmadığında boş konuşmalar, hedeften uzaklaşmalar başlıyor. Birlikte bir yöne doğru koşturma olmayınca ittihadı korumakta zorlanıyor, atalet ve umutsuzluk girdabına saplanıyoruz. Şu sıralar mağduriyetler, acılar, Türkiye’de yaşananlar, gurbette çekilenler, maruz kaldığımız ithamlar ve iftiralar kafası karışıklardan zihni berraklara, umutsuzlardan küskünlere kadar hepimizi birarada tutacak ve aynı yönde aksiyon almaya neden olacak en güçlü ortak noktamız. Kosova’da yaşanan kaçırma olayı aksiyon tarafımızı tekrar ortaya çıkardı. Her türden arkadaşımızı mağduriyetler etrafında, zulme karşı tekrar tek bilek yaptı. Kendisini nerede konumlandırırsa konumlandırsın, hiç bir arkadaşımızın mağduriyetlere duyarsız kaldığını düşünmüyorum. En sert eleştirileri yapanlar dahi bir mağdur arkadaşımız söz konusu olunca bir şeyler yapma mecburiyeti hissediyor. Eylem, aksiyon olunca küskünlükler bitiriyor, farklı mülahazalar önemsizleşiyor; tulumbasını alan yardıma koşuyor.
HÂLÂ ŞOKTAN KURTULABİLMİŞ DEĞİLİZ
Yaklaşık 2 yıl olmak üzere ve 15 Temmuz’la girdiğimiz şoktan kurtulabildiğimiz, derde deva çözümler, projeler üretebildiğimiz söylenemez. Binaları imkanları kaybetsek de insan unsuru, insana dayalı potansiyel aynen duruyor. Ama bu potansiyeli yeni hale göre, yeni bir heyecanla harekete geçirmekte geciktik. İnsanlara heyecan veren genel kabul görecek projelere, eylem planlarına, aksiyon almalara ihtiyaç var. Mağdurlara muavenet, hapistekilere destek olmak çok önemli ve vicdani görevler. Açıktan, örtülü, bireysel, kolektif; herkes bu noktada bir şeyler yapmaya çalışıyor. Ancak mağduriyet sarmalından çıkıp insanları harekete geçirecek, yeni bir dinamizm oluşturacak projeler, hedefler koymalıyız önümüze. Bunun artık bir merkezden ve talimatla olması gerekmiyor. “İhtiyaçlar icatların rehberidir” derler. Ülkelerin, coğrafyaların durumuna, kültürüne göre insanlarımızı durağanlıktan, yılgınlıktan kurtaracak eylem planları yapmalıyız. Bu konuda bireysel kabiliyetlerin önünü açmalı, insanları arayışa yönlendirmeli, cesaretlendirmeliyiz. Bizler koştururken tatmin olan, aksiyon halinde iken derinleşen insanlarız. İki yıllık süreç ortaya koydu ki aksiyon yoksa atalalate, umutsuzluğa gömülüyoruz; ittihadı korumakta da zorluk çekiyoruz.
Peki, eleştiri sorgulama olmamalı mı?
Onu engellemenin artık imkanı yok. İnsanlar soracak, sorgulayacak ve pek çok şeye cevap arayacak. Bundan sonra “sizin bilmediğiniz şeyler var” bir cevap olmaktan çıktı. “Vardır bir hikmeti” dendiğinde insanlar artık sükut etmeyecek, o hikmetin ne olduğunu öğrenmek isteyecekler. “Falan abi, falan büyüğümüz böyle dedi” dendiğinde artık insanlar sözleri başta İslamın esaslarına ve Hizmetin temel ilkelerine vuracak ve ona göre değer verecekler. Sorgulayanları susturmak, dışlamak, rencide etmek çözüm değil. Onların fikirlerinden de yararlanarak yeni eylem planları ortaya koymaya, aksiyon almaya ihtiyaç var. Böylece sorular, sorgulamalar kuru ve teorik eleştiri olmaktan çıkar, derde çare çözümlere, rasyonel, yararlı projelere dönüşür.
Hizmet elbette düşünen, üreten ve bir makuliyet etrafında biraraya gelen insanlar hareketi. Ama herşeyi ayrıntılı planlayıp yola çıkmak yerine temel hedefler belirleyerek yola çıkma, yolun durumuna göre hedefleri-usulü revize etme hizmetin genel tavrı oldu. Artık her işin merkezden planlanması, ayrıntılı iş planları, herşeyin sorulup edilerek yapılması dönemi geride kaldı. Genel ilkeler ve prensipler çerçevesinde global düşünüp yerel hareket ederek (think global, act local), yeni eylem planlarıyla insan potansiyelemizi tekrar harekete geçirmeliyiz. Durağanlık, durgunluk yozlaşmayı, kokuşmayı ve ihtilafları artıracaktır. Hariçten ahkam kesmek yerine sorgulamaları, tartışmaları eylem halindeyken, koştururken yaparsak daha rasyonel olacak ve işe yarayacaktır. Kosova’da bir grup arkadaşımızın kaçırılması ve buna karşı gelişen spontane tepki bir aksiyon oluşturdu ve herkesi bu amaç etrafında kenetledi.
DÜN DÜNDE KALDI, YENİ SÖZ SÖYLEMEK LAZIM
İki yıldır ağırlıklı olarak duygusal ve reaksiyoner davranıyoruz. Her gün Erdoğan’a sövmek, tepkisel davranmak içimizi soğutsa da sonrasına dair bize bir fayda getirmeyecek. Başkalarının belirlediği gündemin peşinden gitmek, onların ürettiği söylemlere cevap yetiştirmek yerine kendi gündemimizi oluşturmalı, kendi söylemimizi kendimiz üretmeliyiz. Hizmet hep müspet hareket oldu, birilerine sövmek, karşıt olmak yerine alternatifler üretti, güzel şeyler ortaya koydu. Ürettiği yolları bugün AKP dahil pek çok kesim kullanıyor. Şimdi yeniden ve yeni şeyler üretme, ortaya koyma, aksiyon zamanı.
Mevlana’nın dediği gibi: “Ne kadar söz varsa düne ait, dünle beraber gitti cancağızım; şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”
Neler yapılabilir?
- Hizmet bir eğitim hareketi. En önemli insan potansiyeli öğretmenlerden oluşuyor. Ama Türkiye’de kurumlar yitirildi. Dünyada pek çok coğrafyada sıkıntılar var. Eğitimde Hizmet yeni bir paradigma geliştirmek zorunda. Kurumsal eğitime alternatif, kurumsuz eğitim, internet üzerinden eğitim-okul-üniversite modelleri ortaya konmalı. E-eğitim modelleri bir ülkeyle, sınırla, mesafe ile bağımlı olmaksızın çalışabiliyor ve dünyada giderek yükselen trend. Bu konuda eğitimciler ve IT’ciler müşterek projeler üretebilirler.
- E-ticaret her geçen gün dünya ticaretinde ağırlığını artırıyor. Bilgisayarla, teknoloji ile yakınlığı olan arkadaşlarla ticareti bilenler pekala birlikte projeler geliştirebilirler ve bunu dostlarıyla paylaşabilirler. Mevcut insan stokumuzu dikkate alarak, Hizmet yönü de olan iş planları üretebilirler. Bu konuda platformların ve güzel çalışmaların olduğunu biliyoruz. Fakat burada klasik tüccar mantığıyla rekabetçi değil; paylaşımcı bir zihniyete ihtiyaç var. Tecrübe sahibi olanlar başka arkadaşlara, coğrafyalara tecrübelerini transfer edebilirler.
- İnsanların bildiği ve yaptığı işi yeni coğrafyalarda yapması, mesleği ile hizmet düşüncesini beraber yürütmesi en kolay ve verimli yol. Ancak pek çok arkadaş ya dil bilmiyor ya ülkelerin kurallarını. Türkiye’de veya dışarda aynı meslekten insanlar biraraya gelerek, ülkeyi ve kuralları bilenlerden destek alarak yeni çözümler, projeler, çıkış yolları bulabilirler. Yurt dışına çıkan insanlar genellikle el yordamıyla yol, usul öğreniyorlar. Bu yönüyle yerleşik insanların desteği ve rehberliği çok hayati.
- Başarılı örneklerin paylaşılıp farklı coğrafyalara uyarlanması deneme yanılma maliyetini ve tecrübe için gereken zamanı azaltacaktır. Başarılı olmuş bireysel iş modellerini veya hizmet modellerini farklı coğrafyalara tatbik etmeye çalışmak lazım. İstişareleri tek yönlü olmaktan çıkarıp bu türden paylaşımların da yapıldığı, çok yönlü ve etkileşime, katılıma açık hale getirmek çözümü kolaylaştıracaktır.
- Kreatif (creative) olma ve inovasyon, yeniliğe açık olma dünyada en çok itibar gören kavramlar. Muhafazakar, kapalı yapıların değişim yaşaması kolay değildir. Ayrıca bürokrasilerin tamamı tutucudur, değişime karşıdır. Hizmet son dönemleri itibariyle epeyce bir bürokratikleşmiş ve muhafazakarlaşmıştı. Bu tıkanmayı uçuk-kaçık gibi görünse de farklı fikri-projesi olanları dinleyerek, değerlendirerek aşmak mümkün olabilir. Farklı olana, farklı düşünene imkan tanıma, sıra dışı fikirlere prim verme yeni yollar bulmaya, yöntemler geliştirmeye kapı açar. Benzer düşünen insanlarla beraber olma, konuşma zihin konforu açısından rahat olsa da çözüm üretmeye, açılım yapmaya fayda sağlamaz. Bu noktada hizmet öncülerinin daha açık fikirli, geniş düşünceli olmasına ihtiyaç var.
- Hizmeti kurumsal yapılar olarak düşünmekten vazgeçip ilişkiler ağı, bireylerden oluşan bir sermaye ve zenginlik olarak düşünmeliyiz. Artık bireylere yapılan katma değeri, kazandırılan özellikleri de Hizmet olarak görmeliyiz.
Pek çok insanın aklına pek çok şey geliyordur; maddeleri uzatmaya gerek yok. İnsanları dikkate alıp düşüncelerini sağabilirsek çok alternatif ve çözüm çıkacaktır ortaya. Yeterki saplandığımız reaksiyoner halden kurtulup potansiyelimizi aksiyona, harekete, üretime tevcih edelim.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 2.4.2018 [TR724]
Kalede Petr Cech varsa sorun yok [Hasan Cücük]
Boyu ve fiziğiyle doğuştan kaleciydi. Spor tercihini futboldan yana kullanırken, mevkii kale olacaktı. Akranlarına tepeden bakan bir boya sahipti. Kalecilik için elbette sadece boy yetmezdi. Çevik ve ataktı. Kurtarılmaz denen şutları ustalıkla çıkarıp, kumaşının kalitesini daha küçük yaşlarda ortaya koyuyordu. Dünyanın sayılı kalecilerinden biri olmasına ise daha yıllar vardı. O yıllarda böyle bir hayali var mıydı bilinmez ama bugün futbola az aşina olan herkesin bildiğim bir isim Petr Cech.
Adını futbol tarihine yazdırdı. Çek Cumhuriyeti’nin gururu oldu. Yıllardır oynadığı Premier Lig’de kırılması zor bir rekora imza attı. Dünyanın en iyi liginde, karşısındaki yıldız golcülere rağmen tam 200 maçta kalesini gole kapattı. Kaleye Cech geçtiğinde, kalenizi dert etmenize gerek kalmıyordu!
GENÇ YAŞTA KALEYİ DEVRALDI
Futbolda kalecilerin ustalığı 20’li yaşların sonlarına doğru başlar. Takımlar kolay kolay genç isimlere kalede yer vermez. Bunun istisnaları olmuyor mu? Elbette var. Real Madrid kalesini yıllarca Iker Casillas gibi, Petr Cech de daha 17 yaşında rakiplerin korkulu rüyası oldu.
Profesyonel kariyerine 17 yaşındayken 1999’da FK Chmel Blsany’de başlayan Cech sadece 2 yıl sonra kendini Çek futbolunun lider takımı Sparta Prag’da buldu. Türk futbolu için Galatasaray veya Fenerbahçe neyse Çek futbolu için de Sparta Prag o demekti. 2 yıl gibi kısa sürede ülkenin bir numaralı takımının kalesini korumak için adınızın Petr Cech olması gerekti! Sparta Prag’daki performansıyla yurtdışındaki kulüplerin dikkatini çekti ve ilk durağı Fransa Ligue 1 takımlarından Rennes oldu.
Çek Ligi’nden Avrupa’nın en iyi 5. Ligi olarak gösterilen Fransa Ligue 1’e transfer olan Petr Cech için sorun yoktu. Rakibin adı önemli değildi. Onun görevi kalesini gole kapatmaktı. Bunu başarıyla yerine getirirken, adı her geçen gün Avrupa devlerinin transfer listesine giriyordu. Her takımın kadrosunda görmek istediği bir isim olmaya koşar adım ilerliyordu.
CHELSEA’YLE ŞAMPİYONLAR LİGİ KUPASI
2003’te Rus milyarder Roman Abramovich, İngiltere’nin köklü kulüplerinden Chelsea’yi satın alınca transfer piyasasını yerinden oynatmıştı. İngiliz kulübü, Cech için 13 milyon Euro bonservis öderken, uzun yıllar kalenin bir numarası olacak bir ismi transfer ettiğini nerden bilecekti ki? Cech, Chelsea kadrosuna katıldığında kalenin sahibi Carlo Cudicini’ydi. Ancak yediği hatalı gollerden dolayı kısa sürede bir numaralı forma Cech’e geçti. Bir kez devraldığı kaleyi üzerine tapulayıp, takımın değişmezi hâline gelmişti.
Chelsea 50 yıl aradan sonra Premier Lig’de şampiyonluk yaşarken, bunda altın eldiven Cech’in katkısı büyüktü. Kalede Cech’i gören savunma oyuncuları daha bir özgüvenle oynuyordu. Savunma geçilse de geçilmez engel kale çizgisinde duruyordu. Chelsea lig, kupa ve Şampiyonlar Ligi’nde başarıya koşarken, takımın emniyet subabı hep Cech’ti. Onlarca oyuncu gelip gidiyordu ama Cech hancı olarak kalıp, kalesini korumaya devam ediyordu.
Cech’in Chelsea’deki hakimiyeti 2014’te Thibaut Courtois’nın takıma katılmasıyla sarsılacaktı. Artık takımın ikinci kalecisiydi. Bu durum Cech için veda anlamına geliyordu. 2015’te 14 milyon Euro bonservis ücretiyle bir başka Premier Lig devi Arsenal’e transfer olurken, 11 yıllık Chelsea defterini kapatmıştı. Chelsea formasıyla 15 kupa kaldırmıştı. Bunlar arasında 4 Premier Lig ve bir Şampiyonlar Ligi kupası vardı.
ARSENAL’DE REKOR KIRDI
Arsenal bu sezon can sıkan skorlar alırken, Petr Cech kalesini gole kapatmakta zorlanıyordu. Yılların tecrübesine sanki nazar değmişti. 11 maç üst üste kalesini gole kapatamayan bir Arsenal vardı. Yenilgiler peş peşe geliyordu. Cech kalesini gole kapatamayınca Arsenal’in ligin üstlerinde yer bulması zor oluyordu. Bu sezon 9 maçta kalesini gole kapatan Cech, toplamda 199 Premier Lig maçını gol yemeden tamamlıyordu. 200 maçı gol yemeden bitirip dalya demek isteyen Cech’in 30. hafta oynanacak Watford maçını beklemesi gerekecekti. Arsenal rakibini 3 golle yenerken, Cech 11 maç sonra gol yemeden bir 90 dakikayı tamamlamıştı. Arsenal 3 hafta aradan sonra yeniden 3 puanla tanışırken, Cech ise 200 maçı gol yemeden tamamlayıp Premier Lig’de yeni bir rekorun sahibi oldu.
Türk futbolseverler Cech’i Euro 2008’de Hamit Altıntop’un yumuşak ortasını elinden kaçırarak Nihat’a gol imkânı sağlamasıyla hatırlar. Son yıllarda Cech’in eski performansı kalmasa da, başarılı maçlar çıkarmaya devam ediyor. 14 Ekim 2006’daki Reading-Chelsea maçı ise Cech için dönüm noktasıydı. Maçın 20. saniyesinde topu almaya çalışırken Stephen Hunt’ın diz darbesiyle beyin travması geçirmiş, kafatasında çatlak oluşmuştu. Adeta ölümden dönen Cech, ancak 20 Ocak 2007’deki Liverpool maçıyla sahalara dönebildi. O günden bu yana da özel bir kask ile maçlara çıkıyor.
Formasını giydiği takımlarda 695 maçta kaleyi koruyan Petr Cech, Çek Milli Takımı’nda ise 124 maçta forma giydi. Premier Lig’de Chelsea adına 333, Arsenal’le ise 99 maça çıkan Cech, 432 maçın 200’ünde 90 dakikayı gol yemeden (clean sheets) tamamladı.
PREMİER LİG’DE KALESİNİ GOLE KAPATANLAR
1: Petr Cech – 200 maç
2: David James – 169 maç
3: Mark Schwarzer – 151 maç
4: David Seaman – 140 maç
5: Nigel Martyn – 137 maç
6: Pepe Reina – 134 maç
7: Edwin van der Sar – 132 maç
8: Tim Howard – 132 maç
9: Brad Friedel – 132 maç
10: Peter Schmeichel – 128 maç
[Hasan Cücük] 2.4.2018 [TR7249
Adını futbol tarihine yazdırdı. Çek Cumhuriyeti’nin gururu oldu. Yıllardır oynadığı Premier Lig’de kırılması zor bir rekora imza attı. Dünyanın en iyi liginde, karşısındaki yıldız golcülere rağmen tam 200 maçta kalesini gole kapattı. Kaleye Cech geçtiğinde, kalenizi dert etmenize gerek kalmıyordu!
GENÇ YAŞTA KALEYİ DEVRALDI
Futbolda kalecilerin ustalığı 20’li yaşların sonlarına doğru başlar. Takımlar kolay kolay genç isimlere kalede yer vermez. Bunun istisnaları olmuyor mu? Elbette var. Real Madrid kalesini yıllarca Iker Casillas gibi, Petr Cech de daha 17 yaşında rakiplerin korkulu rüyası oldu.
Profesyonel kariyerine 17 yaşındayken 1999’da FK Chmel Blsany’de başlayan Cech sadece 2 yıl sonra kendini Çek futbolunun lider takımı Sparta Prag’da buldu. Türk futbolu için Galatasaray veya Fenerbahçe neyse Çek futbolu için de Sparta Prag o demekti. 2 yıl gibi kısa sürede ülkenin bir numaralı takımının kalesini korumak için adınızın Petr Cech olması gerekti! Sparta Prag’daki performansıyla yurtdışındaki kulüplerin dikkatini çekti ve ilk durağı Fransa Ligue 1 takımlarından Rennes oldu.
Çek Ligi’nden Avrupa’nın en iyi 5. Ligi olarak gösterilen Fransa Ligue 1’e transfer olan Petr Cech için sorun yoktu. Rakibin adı önemli değildi. Onun görevi kalesini gole kapatmaktı. Bunu başarıyla yerine getirirken, adı her geçen gün Avrupa devlerinin transfer listesine giriyordu. Her takımın kadrosunda görmek istediği bir isim olmaya koşar adım ilerliyordu.
CHELSEA’YLE ŞAMPİYONLAR LİGİ KUPASI
2003’te Rus milyarder Roman Abramovich, İngiltere’nin köklü kulüplerinden Chelsea’yi satın alınca transfer piyasasını yerinden oynatmıştı. İngiliz kulübü, Cech için 13 milyon Euro bonservis öderken, uzun yıllar kalenin bir numarası olacak bir ismi transfer ettiğini nerden bilecekti ki? Cech, Chelsea kadrosuna katıldığında kalenin sahibi Carlo Cudicini’ydi. Ancak yediği hatalı gollerden dolayı kısa sürede bir numaralı forma Cech’e geçti. Bir kez devraldığı kaleyi üzerine tapulayıp, takımın değişmezi hâline gelmişti.
Chelsea 50 yıl aradan sonra Premier Lig’de şampiyonluk yaşarken, bunda altın eldiven Cech’in katkısı büyüktü. Kalede Cech’i gören savunma oyuncuları daha bir özgüvenle oynuyordu. Savunma geçilse de geçilmez engel kale çizgisinde duruyordu. Chelsea lig, kupa ve Şampiyonlar Ligi’nde başarıya koşarken, takımın emniyet subabı hep Cech’ti. Onlarca oyuncu gelip gidiyordu ama Cech hancı olarak kalıp, kalesini korumaya devam ediyordu.
Cech’in Chelsea’deki hakimiyeti 2014’te Thibaut Courtois’nın takıma katılmasıyla sarsılacaktı. Artık takımın ikinci kalecisiydi. Bu durum Cech için veda anlamına geliyordu. 2015’te 14 milyon Euro bonservis ücretiyle bir başka Premier Lig devi Arsenal’e transfer olurken, 11 yıllık Chelsea defterini kapatmıştı. Chelsea formasıyla 15 kupa kaldırmıştı. Bunlar arasında 4 Premier Lig ve bir Şampiyonlar Ligi kupası vardı.
ARSENAL’DE REKOR KIRDI
Arsenal bu sezon can sıkan skorlar alırken, Petr Cech kalesini gole kapatmakta zorlanıyordu. Yılların tecrübesine sanki nazar değmişti. 11 maç üst üste kalesini gole kapatamayan bir Arsenal vardı. Yenilgiler peş peşe geliyordu. Cech kalesini gole kapatamayınca Arsenal’in ligin üstlerinde yer bulması zor oluyordu. Bu sezon 9 maçta kalesini gole kapatan Cech, toplamda 199 Premier Lig maçını gol yemeden tamamlıyordu. 200 maçı gol yemeden bitirip dalya demek isteyen Cech’in 30. hafta oynanacak Watford maçını beklemesi gerekecekti. Arsenal rakibini 3 golle yenerken, Cech 11 maç sonra gol yemeden bir 90 dakikayı tamamlamıştı. Arsenal 3 hafta aradan sonra yeniden 3 puanla tanışırken, Cech ise 200 maçı gol yemeden tamamlayıp Premier Lig’de yeni bir rekorun sahibi oldu.
Türk futbolseverler Cech’i Euro 2008’de Hamit Altıntop’un yumuşak ortasını elinden kaçırarak Nihat’a gol imkânı sağlamasıyla hatırlar. Son yıllarda Cech’in eski performansı kalmasa da, başarılı maçlar çıkarmaya devam ediyor. 14 Ekim 2006’daki Reading-Chelsea maçı ise Cech için dönüm noktasıydı. Maçın 20. saniyesinde topu almaya çalışırken Stephen Hunt’ın diz darbesiyle beyin travması geçirmiş, kafatasında çatlak oluşmuştu. Adeta ölümden dönen Cech, ancak 20 Ocak 2007’deki Liverpool maçıyla sahalara dönebildi. O günden bu yana da özel bir kask ile maçlara çıkıyor.
Formasını giydiği takımlarda 695 maçta kaleyi koruyan Petr Cech, Çek Milli Takımı’nda ise 124 maçta forma giydi. Premier Lig’de Chelsea adına 333, Arsenal’le ise 99 maça çıkan Cech, 432 maçın 200’ünde 90 dakikayı gol yemeden (clean sheets) tamamladı.
PREMİER LİG’DE KALESİNİ GOLE KAPATANLAR
1: Petr Cech – 200 maç
2: David James – 169 maç
3: Mark Schwarzer – 151 maç
4: David Seaman – 140 maç
5: Nigel Martyn – 137 maç
6: Pepe Reina – 134 maç
7: Edwin van der Sar – 132 maç
8: Tim Howard – 132 maç
9: Brad Friedel – 132 maç
10: Peter Schmeichel – 128 maç
[Hasan Cücük] 2.4.2018 [TR7249
Avusturya, 18 bin kişiden Türk vatandaşı olmadıkları yönünde kanıt istedi; İspatlamayan sınır dışı edilecek!
Avusturya’da yaşayan 18 bin 500 Türkiye kökenli göçmen, sınır dışı edilme tehlikesiyle karşı karşıya.
Hükümet ortağı aşırı sağcı Özgürlük Partisi’ne (FPÖ), bu kişilerden “Türk vatandaşı olmadıklarını” kanıtlamalarını istiyor.
Hollanda’da yayımlanan Trouw gazetesinin haberine göre, Türk vatandaşı olmadığını kanıtlayamayanlar Avusturya pasaportunu ve bu ülkedeki bütün haklarını kaybedecek.
Nasıl ortaya çıktı?
BBC’nin haberine göre, Avusturya’daki Türkiye kökenli göçmenleri huzursuz eden gelişme, geçen yıl yapılan anayasal değişikliği referandumundan kısa bir süre sonra ortaya çıktı.
Aşırı sağcı FPÖ, kimliği belirsiz kişilerce Avusturya’da oy kullanan 95 bin Türk seçmenin isimlerinin yer aldığı bir liste gönderildi. FPÖ, bu listede aynı zamanda Avusturya vatandaşı da olan seçmenlerin bulunup bulunmadığını öğrenmek istedi.
Çünkü Avusturya’da çifte vatandaşlık yasak. FPÖ, listeyi Göçmenlik Bürosu’na gönderdi.
Yapılan araştırmada Türkiye kökenli seçmenlerin oturma iznine sahip olduğu, 18 bin 500’ünün de Avusturya pasaportu taşıdığı belirlendi.
Sınır dışı edilme tehlikesi
Avusturya makamlarına göre bu kişiler muhtemelen çifte vatandaş.
Göçmen Bürosu ise, 30 Türkiye kökenli göçmenin çifte vatandaş olduğunu belgeledi. Şimdi sağcı hükümet, Avusturya pasaportuna sahip bu onbinlerce kişiden “Türk vatandaşı olmadıklarını” kanıtlamalarını istiyor.
Bunu resmî olarak kanıtlayamayanlar Avusturya vatandaşlığını kaybedecek ve sınır dışı edilme riskiyle karşı karşıya kalacak.
‘Kanıtlamak neredeyse imkansız’
Gazeteye göre, çifte vatandaşlığa sahip Türklerin varlığı bir sır değil. Avusturya vatandaşı olmak için başvuran herkes, önceki uyruğundan vazgeçmek zorunda.
Ancak Türkiye’deki yasalar, vatandaşlıktan çıkan kişilerin bir süre sonra yeniden Türk vatandaşlığına başvurmasına izin veriyor. Birçok Türkiye kökenli göçmen, miras ve mülk edinme gibi konularda sorun yaşamamak için Avrupa ülkelerinde vatandaşlık elde ettikten sonra yeniden Türk vatandaşlığına geçiyor.
Sınır dışı edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalan göçmenlerin davasına bakan Viyanalı avukat Kazım Yılmaz, Türk vatandaşı olmadığını kanıtlamanın neredeyse imkansız olduğunu söylüyor.
Türkiye’nin, “vatandaş değildir” diye bir belge vermediğini belirten Yılmaz’a göre, bu kişiler sadece Avusturya vatandaşı.
Binlerce Türkiye kökenli göçmenin panik içinde olduğunu söyleyen Yılmaz, bu kişilerin sınır dışı edilmesini beklemiyor.
Bunların birçoğunun Avusturya doğumlu olduğuna işaret eden avukata göre, bu yüzden oturma izni alabilecekler.
Ancak Avusturya pasaportunun iptali ile binlerce kişinin Avrupa Birliği’ndeki haklarını da kaybedeceğini vurgulayan Yılmaz, “Müşterilerimden ikisinin yaptığı iş, Avusturya vatandaşı olmayı zorunlu kılıyor. Eğer vatandaşlığı kaybederlerse, bütün her şeyleri gidecek” diyor.
[TR724] 1.4.2018
Hükümet ortağı aşırı sağcı Özgürlük Partisi’ne (FPÖ), bu kişilerden “Türk vatandaşı olmadıklarını” kanıtlamalarını istiyor.
Hollanda’da yayımlanan Trouw gazetesinin haberine göre, Türk vatandaşı olmadığını kanıtlayamayanlar Avusturya pasaportunu ve bu ülkedeki bütün haklarını kaybedecek.
Nasıl ortaya çıktı?
BBC’nin haberine göre, Avusturya’daki Türkiye kökenli göçmenleri huzursuz eden gelişme, geçen yıl yapılan anayasal değişikliği referandumundan kısa bir süre sonra ortaya çıktı.
Aşırı sağcı FPÖ, kimliği belirsiz kişilerce Avusturya’da oy kullanan 95 bin Türk seçmenin isimlerinin yer aldığı bir liste gönderildi. FPÖ, bu listede aynı zamanda Avusturya vatandaşı da olan seçmenlerin bulunup bulunmadığını öğrenmek istedi.
Çünkü Avusturya’da çifte vatandaşlık yasak. FPÖ, listeyi Göçmenlik Bürosu’na gönderdi.
Yapılan araştırmada Türkiye kökenli seçmenlerin oturma iznine sahip olduğu, 18 bin 500’ünün de Avusturya pasaportu taşıdığı belirlendi.
Sınır dışı edilme tehlikesi
Avusturya makamlarına göre bu kişiler muhtemelen çifte vatandaş.
Göçmen Bürosu ise, 30 Türkiye kökenli göçmenin çifte vatandaş olduğunu belgeledi. Şimdi sağcı hükümet, Avusturya pasaportuna sahip bu onbinlerce kişiden “Türk vatandaşı olmadıklarını” kanıtlamalarını istiyor.
Bunu resmî olarak kanıtlayamayanlar Avusturya vatandaşlığını kaybedecek ve sınır dışı edilme riskiyle karşı karşıya kalacak.
‘Kanıtlamak neredeyse imkansız’
Gazeteye göre, çifte vatandaşlığa sahip Türklerin varlığı bir sır değil. Avusturya vatandaşı olmak için başvuran herkes, önceki uyruğundan vazgeçmek zorunda.
Ancak Türkiye’deki yasalar, vatandaşlıktan çıkan kişilerin bir süre sonra yeniden Türk vatandaşlığına başvurmasına izin veriyor. Birçok Türkiye kökenli göçmen, miras ve mülk edinme gibi konularda sorun yaşamamak için Avrupa ülkelerinde vatandaşlık elde ettikten sonra yeniden Türk vatandaşlığına geçiyor.
Sınır dışı edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalan göçmenlerin davasına bakan Viyanalı avukat Kazım Yılmaz, Türk vatandaşı olmadığını kanıtlamanın neredeyse imkansız olduğunu söylüyor.
Türkiye’nin, “vatandaş değildir” diye bir belge vermediğini belirten Yılmaz’a göre, bu kişiler sadece Avusturya vatandaşı.
Binlerce Türkiye kökenli göçmenin panik içinde olduğunu söyleyen Yılmaz, bu kişilerin sınır dışı edilmesini beklemiyor.
Bunların birçoğunun Avusturya doğumlu olduğuna işaret eden avukata göre, bu yüzden oturma izni alabilecekler.
Ancak Avusturya pasaportunun iptali ile binlerce kişinin Avrupa Birliği’ndeki haklarını da kaybedeceğini vurgulayan Yılmaz, “Müşterilerimden ikisinin yaptığı iş, Avusturya vatandaşı olmayı zorunlu kılıyor. Eğer vatandaşlığı kaybederlerse, bütün her şeyleri gidecek” diyor.
[TR724] 1.4.2018
Prof. Dr. İzzet Özgenç: “Kosova’dan kaçırılanlar Türkiye’de yargılanamaz”
Kosova yerel istihbarat örgütü tarafından kaçırılan ve MİT’e teslim edilen 5 eğitimci ve bir doktorun hukuki durumunu değerlendiren TCK’nın mimarlarından Prof. Dr. İzzet Özgenç önemli açıklamalarda bulundu. Kosova Başbakanı’nın olaydan haberi olmadığı için İçişleri Bakanı ve İstihbarat Şefini görevden alması üzerinde bir değerlendirmede bulunan Özgenç, “Bulunduğu yabancı ülke devletinin muvafakati olmadan, herhangi bir şekilde “paketlenerek” Türkiye’ye getirilmiş ise, bu yabancı devlete rağmen, Türkiye’de herhangi bir suç sebebiyle soruşturulamaz ve kovuşturulamaz. Bu durumda kişi hangi devletten getirilmişse bu devlete teslim edilerek, Türkiye ile bu devlet arasında usulüne uygun iade prosedürünün işletilmesi gerekir. Aksi uygulama, milletlerarası hukuk bakımından bir sorun oluşturur.” dedi.
İzzet Özgenç’in konuyla ilgili paylaşımları şöyle:
İADE VE SINIR DIŞI ETME İLE İLGİLİ İKİ OLAY ÜZERİNE HUKUKİ DEĞERLENDİRMELER
(1) Son zamanlarda medyada yer alan haberler itibarıyla, iade hukuku ile ilgili iki ilginç olaya muttali olmuş bulunmaktayız.
(2) Olay 1. Pakistan’da bir özel okulda yönetici olarak görev yapan ve “F..Ö” ile irtibatlı olduğu değerlendirilen bir Türk vatandaşı hakkında, Pakistan makamlarınca sınır dışı etme kararı verilir.
(3) Bu karar üzerine kişi henüz Pakistan’dan sınır dışı edilmeden önce, Türkiye Cumhuriyeti otoriteleri tarafından, hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmak üzere Türkiye’ye getirilir.
(4) Olay 2. Kosova’da bulunan ve Türkiye’de “F..Ö” ile irtibatlı olduğu şüphesiyle haklarında soruşturma yapılan altı Türk vatandaşı, Türk istihbarat ve Kosova emniyet görevlilerinin müşterek operasyonuyla yakalanarak, Kosova’dan Türkiye’ye getirilirler.
(5) Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile gerek Pakistan gerek Kosova arasında ikili iade anlaşmaları bulunmaktadır:
(6) – “Türkiye Cumhuriyeti ile Pakistan İslam Cumhuriyeti Arasında Suçluların Geri Verilmesi Anlaşması” (Anlaşma metninin yayımlandığı RG: 3 Eylül 1984/18508).
(7) – “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Kosova Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Suçluların İadesi Anlaşması” ile söz konusu Anlaşmaya ilişkin “Notalar” (Anlaşma metninin yayımlandığı RG: 26 Şubat 2018/30344 Mükerrer).
(8) Her iki olayda da “terör örgütü” ile ilişkileri bulunduğu şüphesiyle Türkiye’de haklarında soruşturma yapılan kişiler mevcuttur.
(9) Ancak söz konusu anlaşmalar çerçevesinde bu kişilerin bulundukları ülkeden
Türkiye’ye iadesine yönelik süreç işletilmemiştir. Başka bir ifadeyle bu kişiler, milletlerarası ceza hukuku kurallarının dışına çıkılarak Türkiye’ye getirilmişlerdir.
(10) Her iki olayın ortak bir özelliği daha bulunmaktadır. Bu kişiler, haklarında soruşturma ve kovuşturma yapılmak üzere, bulundukları ülke devletinin açık veya zımni muvafakatiyle Türkiye’ye getirilmişlerdir.
(11) Bu devletlerin açık veya zımni muvafakati bulunduğu için, iade anlaşmaları hükümleri bir kenara itilerek Türkiye’ye getirilmiş olsalar bile, bu kişiler hakkında Türkiye’de soruşturma ve kovuşturma yapılmasına hukuki bir engel bulunmamaktadır.
(12) Abdullah Öcalan’nın Kenya’dan Türkiye’ye getirilmesi ve yargılanarak cezaya mahkûm edilmesi, bu bakımdan bir örnektir.
(13) Ancak, kişi, bulunduğu yabancı ülke devletinin muvafakati olmadan, herhangi bir şekilde “paketlenerek” Türkiye’ye getirilmiş ise, bu yabancı devlete rağmen, Türkiye’de herhangi bir suç sebebiyle soruşturulamaz ve kovuşturulamaz.
(14) Bu durumda kişi hangi devletten getirilmişse bu devlete teslim edilerek, Türkiye ile bu devlet arasında usulüne uygun iade prosedürünün işletilmesi gerekir. Aksi uygulama, milletlerarası hukuk bakımından bir sorun oluşturur.
(15) Getirildiği devletin kişinin Türkiye’den kendisine teslim edilmesini istemesine rağmen, bu isteğe olumlu cevap verilmemesi, milletlerarası ceza hukuku uygulamalarında Türkiye’nin hukuk kurallarına sadık kalmadığı yönünde bir yargının oluşmasına sebebiyet verir.
(16) Bu örnekler gerekçe gösterilerek, Türkiye’nin çeşitli suçlar sebebiyle kişilerle ilgili
olarak başka devletlerden bulunduğu veya bulunacağı iade taleplerine olumlu cevap verilmekten imtina edilecektir.
(17) Hatta, iade talebinin sebebini oluşturan suç, iade edilebilecek bir suç olmasına rağmen, Türkiye’nin milletlerarası ceza hukuku kurallarına ve özellikle insan haklarına riayet etmesi hususunda taşınan endişeler sebebiyle, vaki talepler kabul görmeyecektir.
(18) 15 Temmuz 2016 tarihli “darbe” teşebbüsüne iştirak ettikleri için haklarında soruşturma yapılan askerler, bilahare kaçarak sığınma talebinde bulundukları Yunanistan tarafından bu gerekçeyle Türkiye’ye iade edilmemişlerdir.
(19) Ayrıntılı bilgi için bkz. Özgenç, Suç Örgütleri, 11. bası, Ankara, Şubat 2018, sh. 82 vd.
(20) Oysa, iade talebinin sebebini oluşturan söz konusu suç (“darbe” teşebbüsü) bakımından, Türkiye ve Yunanistan’ın taraf olduğu Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi ve bu Sözleşmeye ek Protokoller hükümlerine göre iade engeli bulunmamaktadır.
(21) Hatırlatmak gerekir ki, 15 Temmuz 2016 tarihli “darbe” teşebbüsüne iştirakleri sebebiyle çeşitli devletlerden iadesi talep edilen kişilerden hiçbiri henüz Türkiye’ye iade edilmiş değildir.
(22) Milletlerarası ceza hukuku kurallarına ve özellikle insan haklarına riayet konusunda taşınan endişeler sebebiyle iade taleplerinin reddedilmesi,Türkiye’nin, Rusya’nın özellikle Türkiye’de ve çeşitli Arap ülkelerinde bulunan Çeçen direnişçilerin ya da İran’ın çeşitli ülkelere kaçan rejim muhalifi kişilerin bulundukları ülkede infazı yöntemine başvurmasını akla getirebilir.
(23) Hatırlatmak gerekir ki, İsrail, bu yönteme en fazla başvurmuş ve başvuran bir haydut “devlet”tir.
24) Bütün bu gelişmelerin, devletler arasında barış esasına dayalı dostane ilişkilerin zamanla kaybolmasına sebebiyet vermesinden endişe duymaktayız.
(25) Bu nedenle, özlem ve beklentimiz, ülkemiz uygulamalarında hukukun esas alınmasıdır.
(26) Bu bilgiler, Sayın Cumhurbaşkanına bir Bilgi Notu olarak arz edilmiştir.
[TR724] 1.4.2018
İzzet Özgenç’in konuyla ilgili paylaşımları şöyle:
İADE VE SINIR DIŞI ETME İLE İLGİLİ İKİ OLAY ÜZERİNE HUKUKİ DEĞERLENDİRMELER
(1) Son zamanlarda medyada yer alan haberler itibarıyla, iade hukuku ile ilgili iki ilginç olaya muttali olmuş bulunmaktayız.
(2) Olay 1. Pakistan’da bir özel okulda yönetici olarak görev yapan ve “F..Ö” ile irtibatlı olduğu değerlendirilen bir Türk vatandaşı hakkında, Pakistan makamlarınca sınır dışı etme kararı verilir.
(3) Bu karar üzerine kişi henüz Pakistan’dan sınır dışı edilmeden önce, Türkiye Cumhuriyeti otoriteleri tarafından, hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmak üzere Türkiye’ye getirilir.
(4) Olay 2. Kosova’da bulunan ve Türkiye’de “F..Ö” ile irtibatlı olduğu şüphesiyle haklarında soruşturma yapılan altı Türk vatandaşı, Türk istihbarat ve Kosova emniyet görevlilerinin müşterek operasyonuyla yakalanarak, Kosova’dan Türkiye’ye getirilirler.
(5) Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile gerek Pakistan gerek Kosova arasında ikili iade anlaşmaları bulunmaktadır:
(6) – “Türkiye Cumhuriyeti ile Pakistan İslam Cumhuriyeti Arasında Suçluların Geri Verilmesi Anlaşması” (Anlaşma metninin yayımlandığı RG: 3 Eylül 1984/18508).
(7) – “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Kosova Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Suçluların İadesi Anlaşması” ile söz konusu Anlaşmaya ilişkin “Notalar” (Anlaşma metninin yayımlandığı RG: 26 Şubat 2018/30344 Mükerrer).
(8) Her iki olayda da “terör örgütü” ile ilişkileri bulunduğu şüphesiyle Türkiye’de haklarında soruşturma yapılan kişiler mevcuttur.
(9) Ancak söz konusu anlaşmalar çerçevesinde bu kişilerin bulundukları ülkeden
Türkiye’ye iadesine yönelik süreç işletilmemiştir. Başka bir ifadeyle bu kişiler, milletlerarası ceza hukuku kurallarının dışına çıkılarak Türkiye’ye getirilmişlerdir.
(10) Her iki olayın ortak bir özelliği daha bulunmaktadır. Bu kişiler, haklarında soruşturma ve kovuşturma yapılmak üzere, bulundukları ülke devletinin açık veya zımni muvafakatiyle Türkiye’ye getirilmişlerdir.
(11) Bu devletlerin açık veya zımni muvafakati bulunduğu için, iade anlaşmaları hükümleri bir kenara itilerek Türkiye’ye getirilmiş olsalar bile, bu kişiler hakkında Türkiye’de soruşturma ve kovuşturma yapılmasına hukuki bir engel bulunmamaktadır.
(12) Abdullah Öcalan’nın Kenya’dan Türkiye’ye getirilmesi ve yargılanarak cezaya mahkûm edilmesi, bu bakımdan bir örnektir.
(13) Ancak, kişi, bulunduğu yabancı ülke devletinin muvafakati olmadan, herhangi bir şekilde “paketlenerek” Türkiye’ye getirilmiş ise, bu yabancı devlete rağmen, Türkiye’de herhangi bir suç sebebiyle soruşturulamaz ve kovuşturulamaz.
(14) Bu durumda kişi hangi devletten getirilmişse bu devlete teslim edilerek, Türkiye ile bu devlet arasında usulüne uygun iade prosedürünün işletilmesi gerekir. Aksi uygulama, milletlerarası hukuk bakımından bir sorun oluşturur.
(15) Getirildiği devletin kişinin Türkiye’den kendisine teslim edilmesini istemesine rağmen, bu isteğe olumlu cevap verilmemesi, milletlerarası ceza hukuku uygulamalarında Türkiye’nin hukuk kurallarına sadık kalmadığı yönünde bir yargının oluşmasına sebebiyet verir.
(16) Bu örnekler gerekçe gösterilerek, Türkiye’nin çeşitli suçlar sebebiyle kişilerle ilgili
olarak başka devletlerden bulunduğu veya bulunacağı iade taleplerine olumlu cevap verilmekten imtina edilecektir.
(17) Hatta, iade talebinin sebebini oluşturan suç, iade edilebilecek bir suç olmasına rağmen, Türkiye’nin milletlerarası ceza hukuku kurallarına ve özellikle insan haklarına riayet etmesi hususunda taşınan endişeler sebebiyle, vaki talepler kabul görmeyecektir.
(18) 15 Temmuz 2016 tarihli “darbe” teşebbüsüne iştirak ettikleri için haklarında soruşturma yapılan askerler, bilahare kaçarak sığınma talebinde bulundukları Yunanistan tarafından bu gerekçeyle Türkiye’ye iade edilmemişlerdir.
(19) Ayrıntılı bilgi için bkz. Özgenç, Suç Örgütleri, 11. bası, Ankara, Şubat 2018, sh. 82 vd.
(20) Oysa, iade talebinin sebebini oluşturan söz konusu suç (“darbe” teşebbüsü) bakımından, Türkiye ve Yunanistan’ın taraf olduğu Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi ve bu Sözleşmeye ek Protokoller hükümlerine göre iade engeli bulunmamaktadır.
(21) Hatırlatmak gerekir ki, 15 Temmuz 2016 tarihli “darbe” teşebbüsüne iştirakleri sebebiyle çeşitli devletlerden iadesi talep edilen kişilerden hiçbiri henüz Türkiye’ye iade edilmiş değildir.
(22) Milletlerarası ceza hukuku kurallarına ve özellikle insan haklarına riayet konusunda taşınan endişeler sebebiyle iade taleplerinin reddedilmesi,Türkiye’nin, Rusya’nın özellikle Türkiye’de ve çeşitli Arap ülkelerinde bulunan Çeçen direnişçilerin ya da İran’ın çeşitli ülkelere kaçan rejim muhalifi kişilerin bulundukları ülkede infazı yöntemine başvurmasını akla getirebilir.
(23) Hatırlatmak gerekir ki, İsrail, bu yönteme en fazla başvurmuş ve başvuran bir haydut “devlet”tir.
24) Bütün bu gelişmelerin, devletler arasında barış esasına dayalı dostane ilişkilerin zamanla kaybolmasına sebebiyet vermesinden endişe duymaktayız.
(25) Bu nedenle, özlem ve beklentimiz, ülkemiz uygulamalarında hukukun esas alınmasıdır.
(26) Bu bilgiler, Sayın Cumhurbaşkanına bir Bilgi Notu olarak arz edilmiştir.
[TR724] 1.4.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)