Siyasal İslam İslam Değildir [Mevlüt Karakaplan]

25 Nisan günü haber manşetlerine göz gezdirirken Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un ''Siyasal İslam, Fransız Cumhuriyeti'ni bölmeye yönelik bir tehdittir'' ifadesini okuyunca büyük bir ürperti duydum. Söze neresinden bakarsanız bakın art niyet kokuyordu.

Çünkü henüz Müslümanların bizzat kendilerinin bile ''din'' olan ''İslam'' ile bir ''ideoloji'' olan Siyasal İslam’ın ne gibi farklarla birbirinden ayrıldığını bilememelerine karşın, zaten büyük çoğunluğu İslam’a önyargılı düşüncelere sahip olan Avrupa halkının, hele de Fransa’nın, bu ayrımı kendiliğinden anlaması mümkün gözükmüyor. Dolayısıyla bu ifade ile oluşacak olan muhtemel algı, bizzat İslam’ın kendisinin Fransa İçin bir tehdit teşkil ediyor olmasıydı. İkinci olarak da Fransa’da ve neredeyse tüm Avrupa’da, İslam’ın siyasi olarak Avrupa siyasetinde etkin olabilecek seviyede olmadığı da gün gibi ortadayken, yapılan bu alakasız açıklamanın bir hedef gösterme olduğu izlenimi oluşuyordu.

Nitekim sonraki günlerde beklenildiği gibi bu ifadeler birçok insanın dikkatini çekmiş, medya ve sosyal medyada birçok kişi ''siyasal İslam''a ve ''siyasal İslamcılar''a methiyeler(!) dizmişti.  Belirtmeliyim ki bu tavır ve eleştirilerin neredeyse hepsine hak vermek gerekir. Çünkü İçeriği ve maksadı her ne olursa olsun bir dinin siyasete alet edilerek siyasallaştırılması kesinlikle tasvip edilemez. Ve bugün dünyada oluşan İslam algısındaki bu olumsuz anlayışın ciddi sebeplerinden birisi de siyasal İslamcıların tavır ve tutumlarıdır.

Madem öyle, Siyasal İslam dediğimiz şey nedir ve din olarak İslam'dan farkı nedir? Kısaca bu kavramlara değinmek yerinde olacaktır. Daha çok 18 ve 19. asırlara dayanan modern ideolojiler ile birlikte İslamcılık ideolojisi de arz-ı endam etti. İslam devletlerinin geri kalması ve batının hızlı yükselişi karşısında eski ihtişamlı günlere geri dönüş maksadıyla acil çözüm arayışları, İslamcılık görüşünü doğurdu. Çünkü yükselen Avrupa ve Batı toplumlarının çoğu yeni düşünce ve ideolojiler ile bunu gerçekleştirmişti. Maalesef ''kopyalama'' hastalığının başlangıcı sayılan bu tarihlerde, kopyalayıp ''ideolojileştirme'' ile İslam bir din olmaktan ziyade bir ideoloji olarak işlenip ele alındı. Pozitivizm gibi, Sosyalizm gibi, Darwinizm gibi bir ideolojiye indirgenen İslam, toplum nezdinde de büyük oranda ruhunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

Bu dönemde İslamcılar İslam'ı, bireyleri ilgilendiren bir inançtan ziyade büyük ve güçlü devletler şeklinde uygulanmış ve uygulanması gereken bir din şeklinde algıladılar. Bu ideolojinin tek gayesi hâkimiyete dayalı güçtür ve tüm olaylar bu mücadele gayesi etrafında döner. İslam'ın ancak devlet bazında ve dolayısıyla siyasi olarak güçlenebileceğine inanan bu düşünce, her şeyden önce üstünlüğü önceler, bununla da klasik siyaset teorilerinin idealize ettiği gayeleri amaçlayarak aynı yanlışa düşer. Çünkü bu amacın neticesinde din devreden çıkar, devlet tüm varlığı ile sahaya iner, devletin kendisi bizzat amaçlaşır ve devlet tüm gücüyle dinden ziyade kendi varlığını korumaya çalışır, bunun neticesinde de milliyetçilikler doğar. Arzu edilen bu üstünlük için ise sürekli mücadele ve çekişmeler kaçınılmaz olacağından, 1. ve 2. Dünya savaşlarında olduğu gibi sürekli bir mücadele ve bu mücadelelerden dolayı savaşlar, sefalet, demokrasiden uzaklaşma ve nihayet büyük yıkımların olması kaçınılmaz olur.  Çünkü bu yıkımların sebebi modern ideolojilerin toplumlarda oluşturduğu tazyiktir ve siyasal İslam’da modern bir ideoloji olduğundan, bu açıdan bakınca temayülleri ve neticeleri de aynı olacaktır.
Evet, Siyasal İslam budur.
Fakaaaat!
Fakat İslam kesinlikle bu değildir ve olamaz. Daha önce defalarca belirttiğim gibi İslam bir dindir. Devletle, siyasetle, ideoloji ile -hatta epey iddialı olacak belki ama- 'bilim'le bile pek işi yoktur. İslam'ı bir medeniyet olarak ele alacaksak bu tespitlerin neticesi değişir elbette ama din olarak ele alacaksak durum böyledir. Uygun olanın da bu olması icap eder. Aksi takdirde İslam'ın ''evrenselliği'' ve ''ebediliği''ne tezat neticeler ile karşılaşmamız kaçınılmaz olacaktır.

Ne yazık ki İslam’ın imajı hâlihazırda çok problemlidir. Bu algının oluşmasında en büyük sorumluların bizzat müslümanların kendilerinin olduğuna elbette şüphe yok. Fakat mevcut anlayış ve algıyı değiştirmek için meseleye belki de buradan başlamak, bu algı sahiplerinin yönünü algıların dünyasından gerçekliğin dünyasına çevirmemiz gerekir. Siyasal İslamcıların İslam dünyasına verdiği büyük zararı görmemize ve bilmemize rağmen yapılması gerekli olan şey Siyasal İslam ile ilgili eleştiri ve tespitlerinden ziyade, bizzat İslam'ın kendisini nazara verip ondan daha fazla bahsetmek olacaktır. İslam'ın bu olumsuz algısı, ancak ve ancak İslam'ın gerçek yüzünün görülüp gösterilmesi ile mümkün olabilir.

Esasında İslam'ın siyasallaşması olarak özetleyebileceğimiz siyasal İslam’a yönelik tespit ve açıklamalarda bulunmak son günlerin en moda davranışlarından biri oldu. Bu akım dünya genelinde olduğu gibi Türkiye'de de çok popüler. Türkiye’deki siyasal iktidara muhalif herkesin ortak paydalarından birisi de Siyasal İslam karşıtlığı. Fakat öyle anlaşılıyor ki bu karşıtlık ve tavır alma bazen maksadını aşıp çok uç noktalara ulaşabiliyor. Bazen de bu konudaki eleştiriler normal olsa bile, etkileri çok farklı sonuçlar doğurabiliyor. Dolayısıyla oluşan bu ''Siyasal İslam'' karşıtlığı, bazen bizzat İslam karşıtlığına dönüşebiliyor ya da İslam karşıtlığı doğuracak neticelere sebebiyet verebiliyor. Macron'un açıklamalarına biraz da bu zaviyeden bakmak gerekir.

Oysa başından beri bizim siyasal kültürümüzün özelliklerinden birisi de taraftarlıkta ayarı tutturamadığımız gibi, muhalefette de dengeyi ayarlayamayıp tavırlarımızı ifrat tefrit sınırlarında göstermemizdir. Maalesef toplum olarak, yaşanan bunca tecrübe, atlatılan bunca badire, siyasi kültür ahlakımıza hala pek katkı sağlamamışa benziyor. İslam toplumlarının büyük çoğunluğunda görülen ''Ya hep, ya hiç'' felsefesi,  bu iki yol haricinde üçüncü bir yolun oluşturulmasına müsaade etmiyor: Bir düşünceye ya da tarafa, ya çok keskin bir karşı duruş sergileyeceğiz; ya da ölesiye taraftarı olacağız. Fakat kendimize üçüncü bir yol oluşturup önceki paragraflarda belirtildiği gibi kimseye ve hiçbir şeye karşı olmadan, sadece İslam'ın kendisinden ve güzelliklerinden bahsederek de sergileyebiliriz tavırlarımızı.

Tekrar ediyorum; her ne maksatla ve her kim tarafından yapılırsa yapılsın, bir dinin siyasete alet edilip politize edilmesi, o dine verilecek en büyük zararlardan biridir ve siyasal İslam’ın İslam’a yaptığı tam da budur. Fakat İslam bu değildir. Bize düşen ise sürekli siyasal İslam'dan bahsetmek yerine (akademik çalışmalar hariç), daha çok İslam'ın güzelliklerini anlatıp yaşamak olmalıdır. Dünya insanına verebileceğimiz elimizdeki tek sermayemiz budur. Netice-i kelam; İslam eşit değildir Siyasal İslam ve Siyasal İslam ise sadece ve sadece İslamiyet'le alakası olmayan ve sonradan peyda edilmiş bir ideolojidir, hepsi bu!

[Mevlüt Karakaplan] 2.5.2019 [Samanyolu Haber]

Besicinin tabutuna son çivi [İlker Doğan]

Zaten zor günler geçiren çiftçiler, geçtiğimiz hafta sonu yeme yapılan yüzde 10’luk zamla yıkıldı. Çiğ süt/yem paritesi oranı zamdan önce resmi rakamlara göre 1.06’ya kadar düşmüştü. Çok değil, 4 yıl önce bir kilo çiğ sütle 1,5 kilo yem alabilen üretici, bugün 1 kilo yem karşılığında 1 kilo yem bile alamayacak hale geldi. Ulusal Süt Konseyi, 1,70 TL olan çiğ sütün litre fiyatını 1 Mayıs’tan itibaren 2 lira olarak belirledi. Ancak son zamlardan sonra 2 lira da üreticiyi kurtarmayacak. Zira yine resmi rakamlara göre bir ineğin günlük yem maliyeti sadece 4 yılda 14 liradan 25 liraya kadar çıktı!

Patates, soğan derken süt üretiminde de ciddi bir kriz kapıda bekliyor. Zira girdi maliyetlerindeki artış süt üreticilerini içinden çıkılmaz bir krizin tam ortasında bıraktı. Bugün marketlerde litresi 3,5 lira ile 5 lira arasında değişen hazır sütlerin fiyatları önümüzdeki birkaç hafta içinde yüzde 15’lere varan oranlarda zamlanabilir. Çünkü yem fiyatlarına geçtiğimiz cuma günü yüzde 10 daha zam geldi. Zaten zor durumda olan ve zarar ettiği için süt ineklerini kesime gönderen besiciler, yeme gelen yeni zam haberiyle yıkıldı.

KONSEYDEN SÜTE 30 KURUŞ ZAM TAVSİYESİ!

Türkiye’de süt fiyatlarını Ulusal Süt Konseyi (USK) belirliyor. Ancak USK’nın belirlediği fiyatın piyasada çok da bir önemi yok! Asıl belirleyici olanlar büyük kooperatifler. USK’nın ‘tavsiyesi’ olan rakamın altında ürününü satmak zorunda olan binlerce besici var. Konsey, soğutulmuş çiğ süt tavsiye fiyatını 1 Mayıs 2019’dan itibaren 1,70 TL’den 2 liraya çıkardı. 30 kuruşluk bir zam tavsiyesi kararı aldı. Ancak bu zam oranı üreticilerin derdine derman olmaktan çok uzak.

2015’DE 700 LİRA OLAN YEM BUGÜN 1700 TL

Üretimin devam etmesi için çiftçinin de kazanması lazım. Ancak çiftçi çiğ sütü 2 liradan satabilse bile kar etmesi mümkün değil. Şöyle ki; 2015’de süt yeminin tonu ortalama 700 liraydı. Kilosu yaklaşık 60 kuruş. Aynı dönemde çiğ sütün üretici satış fiyatı ise 1,15 liraydı. Yani üretici 1 kilo süte karşılık yaklaşık 1 kilo 600 gram yem alıyordu. SETBİR’in verilerine göre bu oran sonraki yıl 1,5 seviyelerine geriledi. Süt/yem paritesinin 2019 yılı ortalaması ise Et ve Süt Kurumu’nun verilerine göre 1’e 1,06. Son gelen yüzde 10’luk zamla bu oranın 1’e 1’in bile altına düştüğü tahmin ediliyor.

1 İNEĞİN YEM MALİYETİ NE KADAR ARTTI?

Ulusal Süt Konseyi’nin ineklerin günlük yem maliyetlerine ilişkin verileri var. Buna göre 2015 yılı ocak ayında çiftçinin 1 inek için günlük yem maliyeti 14,5 TL. Bu rakam yıllar içerisinde yükselerek 2019 Nisan ayında 23 lirayı buluyor. Son zamlardan sonra bu rakamın 25 liraya dayandığı belirtiliyor. Ancak çiftçiler, konseyin rakamının gerçeği yansıtmadığını, bir ineğin yem maliyetinin güncel rakamlarla 28 lirayı bulduğunu söylüyor.

YEM FİYATI YÜZDE 110 ARTTI

Sadece 4 yıl önce tonu 700 lira olan süt yemi fiyatları ise son zamlardan sonra 1.600 liraya kadar fırladı. Artış oranı yüzde 100’ün bile üzerinde. Ancak süt fiyatı 4 yılda 1,15 kuruştan, yüzde 48’lik bir artışla 1,70 kuruşa çıktı. 1 Mayıs’tan itibaren ise 2 liradan satılması yönünde tavsiye kararı var. Ancak bu rakam da çiftçiyi kurtarmayacak! Zira resmi rakamlar bile dikkate alınsa bir süt ineğinin sadece yem maliyeti günlük 25 lira. Verdiği ortalama süt 15 kilo. Üretici çiğ sütü 2 liradan bile satsa alacağı para 30 lira. Elektrik, su, veteriner ve işçilik gibi işletme giderlerini de koyduğunuzda bir ineğin günlük maliyeti 35 lirayı buluyor. Yani çiftçi 35 liraya mal ettiği sütü, 30 liradan vermek zorunda!

İNEKLER KESİME GİDİYOR, SÜT ÜRETİMİ AZALDI

Zarar üretici çareyi süt ineklerini kesime göndermekte buldu. Ve bu durum süt üretim rakamlarına da yansıdı. TÜİK’in verilerine göre, Türkiye genelinde toplanan inek sütü miktarı, şubatta geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 7.8 azalarak 751 bin tona geriledi. Ticari süt işletmeleri tarafından paketlenen içme sütü üretimi yüzde 16.5 azalarak 128 bin 986 tona indi. Yem fiyatları böyle artmaya ve iktidar çiftçinin sorunlarını görmezden gelmeye devam ederse, yakında marketlerde içecek süt bulamayacağız!

[İlker Doğan] 2.5.2019 [TR724]

Neresini düzeltelim bu üfürmenin! [Hasan Cücük]

Adamın biri etrafındakilere ‘kurban’ meselesini şöyle anlatıyormuş: Hz Musa, Allah’a dua etmiş. ‘Ya Rabbi, bana bir kız evlat bahşedersen onu sana kurban edeyim.’ Bir zaman sonra Hz Musa’nın bir kızı olmuş, adını Ayşe koymuş. Çocuğun kurban edileceği zaman gelince Hz Musa bıçağı yavrucağın boynuna dayamış. Tam kesecekken Azrail gökten elinde bir keçiyle gelmiş… Hikâyenin tam bu noktasında dinleyenlerden biri dayanamamış ve şöyle demiş: ‘Ben bunun neresini düzelteyim? Hz Musa değil Hz İbrahim, kız değil erkek, Ayşe değil İsmail, Azrail değil Cebrail, keçi değil koç.’ Yazıya bir fıkra ile başlamamanın sebebi Arda Turan’ın Barcelona’ya nasıl transfer olduğuyla ilgili son günlerde sosyal medyada dönen bir paylaşım oldu.

Önce Facebook’ta sonra Twitter’da gördüm. İlk okuduğumda ‘Yılmaz Özdil yazmış’ diye düşündüm. Üslup ve stil Özdil diyordu. Twitter’da da gördükten sonra araştırma gereği duydum. Zira, atılan twit sosyal medya jargonoyla ‘yürümüştü’. Twit yaklaşık 8 bin 700 küsür kez RT edilmiş, 18 bin 700 küsür kez de beğenilmişti. @Mduringa hesabından flod olarak yazılanları RT eden veya beğenenler arasında tanıdık simalarda vardı. Flod twitte yazının kime ait olduğu yine yoktu. @Mduringa, twit geniş kitlelere ulaştıktan bir kaç gün sonra, floda ilave yapılıp ‘alıntı’ yazma gereği duydu. Profil resminde Atatürk olan hesabı incelediğimde biosunda ‘Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve inkılaplarını esas alan NEFER!’ yazıyordu. Klasik bir Kemalist hesaptı.

Yazının izlerini sürmeye devam ettiğimde nihayet yazarına ulaştım. Yazı Turan Akıncı’ya aitti. Hakkında kısa bir ‘Google’ yaptığımda, mimarlık okumuş, Almanya’da doktora yapmış, çevre ve Osmanlı üzerine kitap yazmış 1952 doğumlu birisi çıktı. Sosyal medyada paylaşım rekorları kıran yazıyı Facebook’ta yazdığını gördüm. Yazı fazla uzun değil. Aynen alıp, neresini düzelteyim bu üfürme kısmına geçelim.

‘İspanya’nın Atletico Madrit takımında, bir Türk topçu oynar. Ülkenin siyasetçileri bu topçunun Barcelona’da oynamasını isterler. Türk Hava Yolları Barcelona’ya zaten sponsordur. 10 milyon Euro vermiştir. Araya bazı kişileri sokarlar. Bu topçuyu Barcelona’ya alın, diye. Barcelona’nın bu topçuyu Atletico Madrit’ten almak için 15 milyon Euro’ya ihtiyacı vardır. Barcelona, Fair-Play çerçevesinde bu parayı ödeyemez. Türk Hava Yolları bir kılıf bulur, Bir şeye daha sponsor olur ve Barcelona’ya 15 milyon Euro öder ve transfer gerçekleşir. Barcelona bedavadan topçu almış olur. Oynarsa oynar, oynamazsa oynamaz. Nasılsa maliyet SIFIR.

Ama Türk topçu Barcelona’nın kıymetini bilmez, Fırsat buldukça İstanbul’a kaçar. Dünyası İstanbul’daki hatunlardır. 200’ye yakın antrenmana çıkmaz. Barcelona bunu kapının önüne koyar. 12,5 milyon Euro’yu getiren bu topçuyu alır der. İşin mizahı. Bacelona bu topçuya kasasından 1.-Euro ödememiştir. Topçu için 12,5 milyon Euro ister. Müşteri çıkmaz. Topçunun Avrupa piyasasında vukuatları ayyuka çıkmıştır. Galatasaray ilgilenir ama 12,5 milyon ödeme şansı yoktur. İşe yine siyasiler girer.

Yukarıdan emir gelir, Başakşehir bu topçuyu alsın. Başakşehir’in imkanları kısıtlı. Bütçeden verecekleri para 3,5 milyon Euro’dur. Açık olan 9 milyon Euro’yu birisi vermelidir. Bir kuruma yukarıdan emir gelir. Kurum 9 milyon Euro’yu öder. Kim?

Bir ipucu vereyim. Bu kurumun ucuz ürünlerini almak için, garibanlar sabah 6’da kuyruğa giriyor. Ürünleri halk için. Ama bu kurum 9 milyon Euro ödüyor. Halbuki bu parayı fiyatına yansıtsa. Ne güzel olur.’

Yazının tamamı bu. Gelelim düzeltmelere. THY, Barcelona’ya Ocak 2010’da 2,5 yıllığına 7,9 milyon Euro karşılığında ulaşım sponsoru oldu. Sözleşme süresi bitince aynı şartlarda 1 yıl daha uzaltıldı. THY, sadece Barcelona’ya değil Manchester United ve Borussia Dortmund’da da ulaşım sponsoru olmuştu. Doğrusu THY’nin bu sponsorluğu akıllıcaydı. THY, sponsorluk süresi bitince sadece Barcelona için değil diğer takımlarlada ortaklığı sonlandırma kararı aldı. Barcelona’nın yeni sponsoru Katar Havayolları olurken, ödenen rakam yıllık 35 milyon Euro oldu. 1 Temmuz 2013’ten itibaren Katar Havayolları, Barcelona formasında yerini aldı.

Peki o dönemde Arda Turan nerede oynuyordu? Atletico Madrid. Diego Simeone yönetiminde farklı bir kimliğe bürünen Atletico Madrid, 2013-14 sezonunda La Liga şampiyonluğu ve Şampiyonlar Ligi’nde final yaşarken Arda Turan başarının mimarları arasında yer alan isimlerin başındaydı. Real Madrid ve Barcelona’dan sonra İspanya’nın 3. büyüğü olan Atletico’nun kadrosu sayılırken Arda Turan yerini alıyordu. Barcelona’ya transfer olacağı sezon öncesi Atletico Madrid formasını 32’si lig olmak üzere toplam 46 maçta giyen bir Arda Turan vardı.

Temmuz 2015’te Arda Turan, Barcelona yolunu tutarken ödenen bonservis ücreti 34 milyon Euro idi. Yazıda üfürüldüğü gibi değil yani. THY’nin sponsorluğu Arda’nın Barcelona’ya gelmesinden tam 2 yıl önce sonlanmıştı. THY, sponsor değil, nasıl ödeme yapsın? Barcelona’nın ’Fair-play çerçevesinde bu parayı ödeyemez’ demek en hafif tabirle cahillik! Barcelona’dan bahsediyoruz. Dünyanın en çok kazanan kulübü listesinde ilk 3’te olan bir kulüpten.

Arda Turan’ı, Barcelona’ya Atletico’da gösterdiği performans getirdi. En büyük hatası, FİFA’nın 18 yaşından küçük oyuncularla sözleşme yapmasından dolayı Barcelona’ya verdiği 1 yıllık transfer yasağı döneminde gelmesiydi. Barcelona’ya temmuz 2015’te geldi ama yasaktan dolayı 6 ay forma giyemedi. Bu Arda’nın formunu çok olumsuz etkiledi. Zaten yer bulmanın zor olduğu oturmuş bir kadroya sahip Barcelona’da forma şansını daha gelirken yaptığı hatadan zora soktu. Benzer hatayı aynı yıl Sevilla’dan transfer edilen Aleix Vidal’da yaptı. Ne Arda ne Aleix Barcelona’da tutundu.

Burada bir parantez açmak gerekiyor. Barcelona’nın kulüp yapısı ve oyun anlayışından dolayı transfer edilen bir çok yıldız oyuncu bünyeye uyum sağlayamıyor. Son yıllarda gelen Andre Gomez, Paco Alcacer, Philippe Coutinho, Ousmane Dembele ödenen milyonlarca Euro’ya rağmen başarılı olamadı. Liverpool’dan 135 milyon Euro’ya transfer edilen ve La Liga’nın en pahalı ismi olan Coutinho, uyum sorunu yaşadığı için ayrılacaklar listesinde ilk sırada yer alıyor.

YANLIŞLARLA DOLU

Arda Turan’la ilgili üfürmenin son kısmında yer alan Başakşehir’e gelmesi de yanlışlarla dolu. Arda, kiralık geldi, satın alınmadı. Bonservis ödenmedi yani. Ha bu kiralamayla ilgili soru işaretleri var mı? Evet var. Ama 12,5 milyonluk bir bonservis yok. Başakşehir, kiralamanın sponsorlar aracılığıyla olduğunu söyledi ama kim olduğunu açıklamadı. Arda’ya ödenecek yıllık ücretin 4 milyon euro olduğunu söyledi. Barcelona’ya herhangi bir ödeme yapılmadı.

Son olarak, yazıda belirtilen ‘Fırsat buldukça İstanbul’a kaçar. Dünyası İstanbul’daki hatunlardır. 200’ye yakın antrenmana çıkmaz.’ cümleleri aklıma ‘Cehalet ne güzel herşeyi biliyorsun’ cümlesini getirdi. ‘200’e yakın antremana çıkmaz’ cümlesini yazmak için sağlam cehalet lazım. Bu kulüp Barcelona, Çemişgezekspor değil.

Arda, yeteneğini heba etti. Yanlış zamanda yanlış takıma gitti. Hata üstüne hata yaptı. Ama Arda’ya da haksızlık etmemek lazım. 2011-15 arasında ortaya koyduğu futbolla La Liga’nın iyilerinden biri oldu. Bir tarafta ‘siyasal İslamcı’ yobazlar, digger tarafta Kemalist yobazlar. Ülkenin beka sorunu yok ama ciddi bir cehalet sorunu var. Bilgiye ulaşmanın bir tuş uzaklığında olduğu günümüzde bu cehalet hakikaten beka sorunudur!

[Hasan Cücük] 2.5.2019 [TR724]

Kapalı devre Türkiye [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Dünyadan değil sadece, kendi gerçekliğinden de kopuk bir Türkiye’dir, bu günlerde başta gelen sorunlardan biri. Ciddi bir problem, tahribatı siyasi iktidar ömürleriyle sınırlı olmayan sosyolojik bir heyelandır. Yıllarca dişiniz-tırnağınızla emek vererek, toplu iğneyle kuyu kazarak, iki adım ileri bir adım geri giderek mesafe aldığınız her sahanın, heyelanın yığdığı çamur deryasının altında kalarak yok olduğunu görmek gibi, Türkiye’deki kazanımların bir daha belki de geri gelmemek üzere yittiğini görmek önemsenmez mi?

İçe kapanmak, bu gidişatın önde gelen belirleyicilerinden biri. Vuku bulan her şeye kendi penceresinden bakan, kendisini dünyadan izole eden bir ülke kaldı bir enkaz olarak, bu heyelanın ardından. Vikipedi’nin bile yıllardır yasak ve kapalı olduğu, taraf olunan uluslararası sözleşmelere uymayan, hatta kendi anayasasını fiilen rafa kaldırmış olan bir ülkeden bahsediyoruz. Avrupa Birliği ile müzakere aşamasına gelmiş bir ortaklığa sahip hiçbir ülke, bugün Türkiye kadar alt klasmanda değil, özgürlükler bakımından.

Üniversiteleri, orta ve ilköğretim kalitesi, cinsiyetler eşitliği ve yaşam koşul ve standartları bakımından baş döndürücü bir serbest düşüşte olan bir ülke bugün Türkiye. Hapishanelerinde yüzlerce bebek ve çok küçük yaşta çocuğun olduğu, onlarca milletvekilinin ve yüzlerce belediye başkanı ve yerel yöneticinin mahpusta çürüdüğü, cumhurbaşkanına eleştiri yapan binlerce insanın siyasi takibata uğratıldığı ve derdest edildiği, sokaklarından adam kaçırmanın neredeyse standartlaştırılmış günlük olaya dönüştüğü bir Üçüncü Dünya ülkesi, bir otoriter ve ceberut memleket!

Böyle bir rejimi içe kapanmadan kuramaz, konsolide edemez, yaşatamazsın!

Bu tür bir kanun tanımaz rejim, ancak etrafı jiletli demir tellerle çevrilerek, polis coplarının ve tüfek namlularının ucunda, dibine kadar siyasallaştırılmış yargıç tokmaklarının tok seslerinin ve savcı mütalaalarının leş gibi siyasi diskur kokan yankılarının çok sesliliği tek ses bir saplantı çölüne dönüştürdüğü iklimlerde var olabilir. İçe kapanmadan, penceresi olmayan sorgu hanelerde başlayan kaba dayağın bir sonraki aşamasında ses geçirmez sağır odaların küf ve kan kokulu işkence hanelerinde bitirilemez yaşamları zavallıların. İçe kapanma psikolojisinin arka planında bunlar vardır. Gizleyecek bir şeyi olmayanlar içe kapanmaz. İçe kapanmayan ülkelerde en basit ve rutin karar süreçlerinin bile nasıl işlediğini, ne kadar süreceğini, sonucunun ne olacağını film izler gibi beklemezsiniz. İçe kapalı olmayan bir rejimde yazdıklarından ve okuduklarından, hatta sosyal medyada yaptığı bırakın paylaşımları falan, başka birisinin paylaşımını beğenmiş olmaktan dolayı mahkemelik olmazsınız devletle! Dünyadan kopmamış rejimlerde kimse size yapmak istemediğiniz bir şeyi yaptıramaz, kanunlara dayandırmadan. İçe kapanmak bu bakımdan hayati öneme sahiptir, kurulmak istenen her hukuksuz rejim için!

Türkiye içe kapanıyor. Öncelikle uzun demokratikleşme ve insan hakları evrimi içinde ne kadar kazanım varsa, son yıllarda birbiri ardına kaybedildi. Sonrasında, kanunsuzluk üzerine inşa edilen polis devleti üzerinden, bu demokratik kazanımların kaybedildiğini söyleyenler, yazanlar-çizenler bertaraf edildi. Devletin kutsandığı, güvenliğin sanki özgürlüğün zıt anlamlısıymış gibi kullanıldığı bir korku imparatorluğu, insanların kafasına inşa edildi. Böylece oto-sansür mekanizması oluşturuldu.

Bu içe kapanma yönteminin uygulanması için, dış düşman üretmek çok yaygın ve bilindik bir Üçüncü Dünya devleti stratejisidir. Bu stratejiye göre, dış güçler ülkede herhangi bir çıkar veya menfaatleri olduğu için “içeriyi karıştırmak” ister. Bunu yaparken mutlaka içerideki bazı hainleri maşa olarak kullanır. Hainler elbette rejim muhalifleridir! Böylece bir taşla iki kuş vurulur. Bir taraftan dışarıda üretilen “dış düşman”, rejimin ve toplumun ulusal “ötekisi” olur. Böylece var olan kimlik üzerinde gereken oynamalar yapılır, yeni bir kimlik inşa edilir. İnşa edilen bu kimlik, farklı değerlerle yeniden programlanır. Böylelikle o “öteki” ülkedeki değerler üzerinden, rejimin kendisini kapatması için gereken “yerli ve milli” değerler inşa edilir. Bu, dışarıdaki “öteki” ne işe yarar sorusunun yanıtı. Şimdi gelelim içeride üretilen “hain” cephesine! Rejime muhalif olanların ötekileştirilmesi, değersizleştirilmesi ve şeytanlaştırılması sonrası devreye sokulan acımasız bir takibat politikası, “bizi sorgularsanız bunlar olur!” mesajından başka bir şey değildir. Her otoriter rejim, bu “mostralığa” cidden ihtiyaç duyar. Böylece potansiyel rejim muhaliflerine gözdağı verilir. Dahası, kendi içinde çatlak oluşması karşısında bir tür Japon yapıştırıcısı üretilir. Nasıl, bir yerlerden tanıdık geldi mi?

İçe kapanarak, dışarıdan gelecek diğer “düşman etkileri” savuşturulmuş olur. Böylelikle, dışarıdan gelebilecek değerler temelli eleştiriler, derhal “bizi yıkma çabaları” veya “dış operasyonlar” olarak içeride takdim edilir. Böylelikle insan hakları konusu görecelileştirilir ve “yerli ve milli menfaatler” için – siz bunu rejimin kendi beka sorunu olarak okuyun – gerekirse özgürlüklerden “feragat edilebileceği” anlayışı topluma kabul ettirilir. Varsa – ki Türkiye örneğinde vardı – uluslararası kurumsal platformlar bu strateji üzerinden gittikçe artan bir biçimde işlevsizleştirilir. Mesela Türkiye’nin AB sürecinin akamete uğratılması veya NATO’nun işlevsizleştirilmesi ve NATO üyeliğinin içinin boşaltılması, bu bağlamda değerlendirilmeli. Böylelikle gittikçe derinleşen kopuş, ülkeyi daha da içe kapatır, içe kapandığı oranda ülkedeki siyaset, bürokrasi, askeriye, istihbarat, hatta ticaret karanlığa gömülür.

İçe kapanan ülkelerde ortalama vatandaşın olayları analiz etme yetisi ağır hasar görür. Birbirinden kopuk olayları bu kurgulanmış olan senaryonun algı perdesi üzerinden okuyan vatandaşlar, rejimin en anlamsız, en saçma, en gülünç teorilerine bile inanır olur! “Yahudi sermayesi”, “geziciler”, “faiz lobisi”, “FETÖ’cüler”, “Haşhaşiler”, “Atlantikçiler”, “emperyalistler”, “Hristiyanlar”, “Ermeniler” ve daha bilimum öcüleştirilmiş, hatta külliyen fabrike edilmiş, özenle anlam kaymasına uğratılmış birçok operasyonel kavram, markette teşhire konan ürün gibi, potansiyel müşterilerin önüne sürülür. Böylece mesela sol kesimden olanlar “emperyalistler” üzerinden içe kapanıcılığı haklı bulurken, İslamcı-muhafazakârlar “Yahudiler” ve “Hristiyanlar” üzerinden kaşınan alerjik döküntüler üzerinden rejimin içe kapanmasını haklı bulur olur. Zaten her iki grup da “FETÖ’cü” maşaların devleti yıkmak isteyen ve yabancılar tarafından satın alınan iç düşmanlar olduğuna inanmaktadır. Kısacası her şey tamamdır artık. Rejim, birbirinden çok farklı olan tabanları bile, kullandığı diskurun ürettiği ortak kimlik platformunda birleştirmeyi başarmıştır!

İçe kapanan toplumlar, bu olan bitenleri görür. Ama anlayamaz. Çünkü sistem kendisini yeniden üretmektedir. Hem de durmak bilmeden, tekrar üzerine tekrar yöntemi ile! Bu “veri girişinin” siyasal ve sosyal anlamda “çıktısı” rejimin kabul görmesidir. Öyle ki, rejim muhalefet için bile olağan hal almıştır. Rejimin kendisini doğrudan kişiselleştirmemesi, aksine perde arkasından kendi önceliklerini dayatarak, vitrinden özellikle uzak durması, kırmızı pelerini süsen boğa gibi, muhalefetin devamlı kişisel seviyede muhalefet yapmasına yol açar. Hatta belki de rejimin gücünden dolayı rejimin ana taşıyıcı kolonlarını hedefe almamak muhalefetin hayatta kalma dürtüsü ile olduğu kadar, vitrine çıkma amacı ile alakalıdır! Böylece kapalı devre bir ülke oluşturulur. Siyasal değişim minimum seviyeye indirilir. Bu durumu eleştiren herkes ötekileştirilir ve şeytanlaştırılır. Ardından tasfiye edilir. Oh! Artık kalan sağlar bizimdir!

Bir defa böyle bir kapalı devre toplum inşa edildiğinde, bu sürecin geriye çevrilmesi çok zordur ve uzun zaman alır. Çünkü demokratik mekanizmayı bozmak kolaydır, onarmak güçtür. Tıpkı yere düşen ve paramparça olan mekanik bir saat gibi! Saatin kırılması çok sınırlı bir zaman sürecinde gerçekleşmiş olsa da, saatin yeniden onarımı ve işler hale getirilmesi – o da eğer mümkünse tabii – çok uzun zaman alır! Demokratik düzenler de böyledir.

Kapalı devre toplumun sona erdirilmesi çok önemli! Her türlü demokratikleşme çabasının, Türkiye’nin içe kapanmasını sonlandırmak üzerine kurgulanması gerekiyor.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 2.5.2019 [TR724]

Gaybubette bir Yahudi aile [Alper Ender Fırat]

Anne Frank 1929 yılında Almanya’nın Frankfurt kentinde doğmuş Yahudi bir genç kızdı. Naziler Almanya’da iktidara geldikten bir müddet sonra ailece Hollanda’ya taşındılar ancak ikinci dünya savaşı başladıktan sonra Naziler orayı da işgal etti.

Almanya’da olduğu gibi işgali altındaki diğer ülkelerde de Yahudiler toplama kamplarına alınmaya başlandı. 1942 yılında daha önce fişlenen ablası Margot’un, SS merkezine gitmesini isteyen bir celp kağıdı geldi evlerine. Artık tehlike kapılarını çalmıştı, işler her geçen gün biraz daha zıvanadan çıkıyordu.

Frank ailesi İsviçre’ye kaçtıklarını bildiren bir not bırakarak ortalıktan kayboldu. Ancak pek uzağa gitmemişlerdi. Babası Otto’nun Amsterdam’ın Prinsengracht semtindeki ofisinin gizli bölmesinde saklanmaya başlamışlardı. Yakın dost oldukları 4 kişiyle beraber gönüllü hapis hayatı yaşıyorlardı. Onların dış dünya ile bağlantısını sağlayan, temel ihtiyaçlarını karşılayan Otto’nun sekreteri Miep Gies idi.

1942’den sonra iki yıl boyunca var ile yok arasında bir hayata sürdüler yani bizim ifademizle ‘Gaybubet’te yaşıyorlardı.

Anna o tarihten sonra bütün yaşadıklarını günlüğüne yazmaya başladı. 22 Haziran 1942 tarihli sayfasında şöyle diyordu:

“Hatıra defteri tutmak benim gibi biri için tuhaf bir duygu. Yalnızca daha önce hiç yazmadığımdan değil. İleride ben de dahil hiç kimse on üç yaşında bir kızın içinden geçenlerle ilgilenmeyecekmiş gibi geliyor. Ama aslında bunun hiçbir önemi yok, ben yazmak ve daha da önemlisi kalbimden geçen bir sürü şeyi ortaya dökmek istiyorum.

Bugün kendi hayatlarımızla ilgili hepimize öyle geldiği gibi küçük Anna da yazdıklarıyla kimsenin ilgilenmeyeceğini düşünüyordu. Ama her gün yazıyordu, düşündüklerini, duygularını, yaşadıklarını…

Frank ailesinin 25 ay süren ‘gaybubet’ hayatı bir ihbar sonucu son bulacak ve eve yapılan baskınla gözaltına alınıp her biri farklı kamplara gönderilecekti.  Anne, gönderildiği Polonya’daki Auschwitz kampının gayri insani şartlarında tifüse yakalanacak ve savaşın son bulmasına iki ay kala, Şubat 1945’te, hayatını kaybedecekti.

Sadece ve sadece aidiyetinden dolayı insanların cezalandırılmanın ne demek olduğunu insan ancak maruz kalınca tam anlamıyla anlayabiliyor. Ne yasaların yazdığı ne de evrensel değerlerin kötü gördüğü hiçbir şeyi yapmamasına rağmen bir kişinin, bir ailenin ya da bir topluluğun cezalandırılmasını normal görmek ya da bunu istemek, yapanları desteklemek düşüncesi… İşte bunun içinden çıkamıyorum. Bir de bunları ihbar edenler yok mu, bence onlar zalimlerden çok daha aşağılık canlılar.

Memleketimden ve herkesten uzakta yaşadığım (günlerimi geçirdiğim) Yunan adasında yakın zamanda bir Türk çiftle karşılaşmıştım. Gezmek için geldikleri bu adada ayaküstü başlayan sohbet uzadıkça uzamış uzun bir sohbete dönüşmüştü. Sohbet sohbeti açıyordu ama söz dönüp dolaşmadan Türkiye’nin durumuna, memleketin sıkıntılarına, ekonominin kötülüğüne, Recep T. Erdoğan’ın tek başına yönetimine gelmişti. Söylediklerine bakılırsa sıkı bir AKP karşıtıydılar. Sohbet esnasında adam ‘ama’ dedi ve ekledi ‘bu fetöcülerle de ondan başkası başa çıkamazdı.’

15 Temmuzu hiç de inandırıcı olmayan bir tiyatroya benzetiyordu ama cemaatin hakkından geldiği için çok kurcalamanın gerekli olmadığını düşünüyordu.

“Çok mu kötü insanlar, size çok mu zarar verdiler, onları niye sevmiyorsunuz?” diye soruyorum. Bugüne kadar hiçbir zararlarını görmemiş ama “kardeşim, her yerde onlar var, nerede başarılı adam var bakıyorsun onlarla ilişkisi ortaya çıkıyor.” diyor. İşte bu yüzden hükümetin yaptığı her şeyi olması gereken olarak görüp normal buluyor.

Anne Frank’ın ailesini ve yüzbinlerce Yahudi’yi zalime ihbar eden Nazi Toplumu ile bunlar arasında bir fark var mı? Ya da doğru soru şu mudur; böylesine bir vahşete Alman toplumu ve 80 yıl sonra Türk toplumu nasıl rıza gösterir? Yalan ne kadar büyükse inanan o kadar çok olur sözü bütün bu olup biteni açıklamaya yeter mi?

Evet Nazi Almanya’sında bu kadar yanlışlar yapılır, insanlar kimliklerinden, aidiyetlerinden dolayı evlerinden alınır, kamplara tıkılır, fırınlara atılırken, sıradan Almanların bu yapılanlara neden itiraz etmediği hep sorulur. Bugünkü Türkiye’de bizim sorduğumuz gibi. Kimileri biz bilmiyorduk mazeretine sığınır, bazıları bilsek de bu boyutta olduğunun farkında değildik, diye kendini savunur. Nürnberg Mahkemesi filminde de bu konu gündeme geldiğinde Yargıç Ernst Janning karakteri kalkar ‘evet’ der, “Hepimiz suçluyuz, neler olup bittiğini anlamamak mümkün değildi, Hitler ve avanesi ülkeyi aşırılıklara sürüklerken sesimizi çıkarabilseydik, güçlü bir biçimde itiraz edebilseydik, bu hallere düşmezdik.”

Bosna’da en fazla insanın katledildiği köylerin birine yollar sonra gittiğimde hayatta kalanların gözündeki korkuyu görmüştüm. Komşuları tarafından ihanete uğramak, öldürülmek insanların yaşayabileceği en büyük travmalardan biri. O Boşnakların gözündeki korkudan başka bir şeydi. İnanmak istememe, şaşkınlık ve korkunun karışımıydı. İdeolojik körlük ya da etnik ve dinsel bağnazlık nelere mal oluyor… Almanya ve Bosna örneklerinin yanına şimdi Türkiye eklendi.

Frank ailesinin gaybubette yaşadığı ev bugün Amsterdam’da müze haline getirilmiş ve her yıl milyonlarca insanın ziyaret ettiği bir yer. Daha sonra kitaplaştırılarak milyonlarca adet satılan ve birçok ülkede ders programlarına konulan Anne’nin günlükleri bir katliama sürekli olarak tanıklık ediyor.

Bizim de bunun gibi binlerce hikayemiz var, hapisteki babasına sarılamadan araba altında kalan, Meriç’te, Ege’de boğulan bebelerin hikayeleri…

Kimbilir; Anna Frank’ın hikayesi gibi daha bilinmedik ne hikayelerimiz vardır zamanı gelince gün yüzüne çıkacak. Bugünü yarın anlatabilmemiz için mutlaka ama mutlaka yazıp kayıt altına almamız lazım.

[Alper Ender Fırat] 2.5.2019 [TR724]

Başladığı yerde bitiyor [Levent Kenez]

Anlamadığım, bir çok kişinin de merak ettiği, madem İstanbul seçimlerinde sandıklarda görev yapan kişilerin durumu seçimlerin iptaline sebep olacak kadar önemli bir hukuki gerekçe, peki AKP neden başka illerde benzer çalışmayı yapmıyor ya da aynı itirazlarda bulunmuyor? Mesela, Ankara’da ya da az farkla kaybettiği diğer yerlerde. Koskoca Türkiye’de sadece İstanbul’da mı bu iddia ettikleri sözde kanuna aykırı şeyler olmuş. Bütün gün İstanbul seçimlerinin neden iptal edilmesi gerektiği için zihni sinir şeyler söyleyen eli kalem tutan tetikçilerin bir tanesi bile yahu başka şehirlerde de hakkımız yenmiş demiyor. Elbette sorunun cevabı herkesçe malum. İstanbul’u kaybetmiş olmanın egoya verdiği zarar tarifsiz.

“İşte bakın Türkiye’de seçimler var, İstanbul-Ankara muhalefetin elinde, diktatörlük olsa böyle mi olur” bile diyecek halleri yok, gözleri kör olmuş. Ya da “sıkma canını patron, bütün yetkiler bir KHK’lık iş, kurdele kesmekten fotoğraf vermekten başka bir şey yaptırmayız” diyenlere bile pas vermiyorlar. Adam da inadına gidip havaalanında, cenazelerde karşısına çıkıyor. Delirtmek için yapıyor sanki.

Devlet Bahçeli’nin Binali Yıldırım’dan ve Erdoğan’dan bile daha fazla istanbul seçimleri ile ilgilenmesi dikkat çekici.

İstanbul seçimlerinin iptali ya da iptal edilmeyecek olması gibi her açıdan Erdoğan’ın hanesine zarar yazacak bir olay için Bahçeli’nin bu kadar bastırıyor olmasının bir anlamı olmalı.

MHP’li olup da Erdoğan’ın kuyruğuna takılıp en iğrenç hakaretleri yutanlar, en büyük günahların ortağı olanlar biraz da çanağı biz yalayalım gibi küçük hesap yapıyor olabilirler. Ancak Bahçeli’nin bu kadar değişim göstererek Erdoğan’a destek veriyor oluşunun basit bir çıkara dayandığını sanmıyorum.

MHP eliyle ülke referanduma gitti. Hileli bir seçimle referandumda cumhurbaşkanlığı sistemine geçildi, yine MHP’nin desteği ile Erdoğan cumhurbaşkanı seçildi. Yeni sistemle beraber yüzde 51 şart olduğu için AKP’nin MHP’ye ihtiyacı MHP’nin ona ihtiyacından çok daha fazla ve işin komik yanı giderek AKP’den MHP’ye bir kayma olduğu da aşikar.

Ülkedeki iklim 4,5 yıl seçim olmayacak gibi durmuyor uzaktan. Erdoğan ve hanedanlığın yeni bir tavşan ya da ülkede gündemi darmadağın edecek yeni bir mağduriyet veya kahramanlık hikayesi çıkarmadan devam etmesi de zor görünüyor. Ekonominin bir yerde artık patlayacağını söylemeyen saygın uzman kalmadı.

İstanbul seçimlerinin iptal edilmesini isteyerek bir şeyleri tetiklemek istediğini düşünüyorum Bahçeli’nin.

YSK’nın vereceği karara göre her iki durumda kaybeden Erdoğan olacak demiştim şöyle ki;

Bu kadar baskı ve tehditten sonra eğer YSK, AKP aleyhine karar verirse ki asla cesaretlerinden dolayı bunu yapmış olmayacak, Erdoğan’ın mutlak hakimiyetine güçlü bir çizik gelmiş olacak. Bunun, yeni oluşumlar peşinde olanlar ve yeni bir dalgayla gemiyi batmadan terk etmek lazım diyecekler tarafından not edileceğini tahmin etmek zor değil.

Ancak İstanbul seçimleri iptal olursa bunun, ekonomiye etkisinin ve muhaliflerin isyanının nasıl bir seyir izleyeceğini tahmin etmek zor. Durdurulamaz bir döviz artışı ve bunun tetikleyeceği gelişmeler ya da sokaklarda seferberlik tetkik kurulu prodüksiyonlu şiddet olayları. İstanbul iptali ile acaba bir hareketliliğin planları mı yapılıyor  diye sormadan edemiyor insan çünkü 7 Haziran-1 Kasım benzeri bir sürecin içerisinde gibiyiz.

Amerika ile yine etkisi çok olacak bir kriz, Rusya ile ters düşme, terör olaylarının bir anda düğmeye basılmış gibi artma ihtimalini de ekleyelim.

Erdoğan’ı götürecek bir yangını ya da Erdoğan’ın bir kez daha kontrollü yangın başlatıp söndüren kahraman olup olamayacağını göreceğiz.

Velhasıl Bahçeli, Erdoğan’ın ipini çekecek bir görevli izlenimi veriyor bana. İstanbul belediye seçimlerinin kaderi bir sonun başlangıcının ilk karesi olabilir. Çıktığı yere geri gelebilir.

[Levent Kenez] 2.5.2019 [TR724]

Hâkim Bey! Allah da senin kalemini kırsın! [Av. Osman Ertürk]

Bazı anlar vardır ki unutulmamalı, tarihe not düşülmelidir. Nesiller boyunca bu ibretlik haller hatırlanmalı ki ders alınsın. Sonradan görenler “Bu da olmuş mu ya?” desin. İçinde bulunduğumuz ifritten dönemde de numune binlerce hadise oluyor desek abartı olmaz. Benim de şahit olduğum onlarca örnek var. Bunlardan biri de İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde, bir duruşma esnasında yaşanılan isyan haliydi.

Hatırlarsınız, yaklaşık altı yıl önce bir Ramazan günü, sahur vaktinde yüzden fazla polis gözaltına alınmış, bir kısmı tutuklanmıştı. Bayrama denk gelen günlerde, sorgu süreci bitirilemediği için bir grup polis de serbest bırakılmıştı. Çok geçmeden bırakılan polislerin tekrar peşine düşmüşler, yakalama kararı çıkarmışlardı. Bu polislerden biri de İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Terörle Mücadele Şube Müdürü Ömer Köse’ydi.

Günler sonra teslim olduğunda takvimler 20 Ağustos 2014 tarihini göstermektedir. Duruşması ibretlik bir vakıaydı. Gözlemci avukat olarak izleyici sıralarında duruşmayı takip etmiştim. Öğlen saat iki sularında adliyeye gelerek teslim olan Köse’nin sorgusu akşam 8’e kadar sürmüştü. Sorguyu yapan nöbetçi Sulh Ceza Hâkimi Recep Uyanık’tı. İlk defa görmüştüm onu.  Bu hâkim sulh cezalara sonradan atanmış, diğerlerine nazaran vicdansızca bir kararına denk gelmemiştim. Genelde büyük kararlı dosyaları sistemin kadrolu hâkimlerine veriyorlar, işi şansa bırakmıyorlardı. Dönemin kadrolu hâkimlerden serbest kalmanız mümkün değildi.

Üç avukat meslektaşım savundu Ömer müdürü. Av. Kemal Şimşek, Av. Ömer Turanlı, Av. Sıddık Filiz mahkeme salonunda mesleklerinin hakkını vermek için çırpınıyorlardı. O sahur operasyonlarında gördüğüm en etkileyici savunmalarını sergilediler. Ağızlarından bal damlar gibi hukuki argümanlar dökülüyordu. Belki de  mahkeme duvarları da dikkat kesilmiş bu resitali seyrediyordu. Gösterdikleri Yargıtay kararları, doktrindeki görüşlere hâkimiyetleri, ortaya koydukları deliller, “İşte bu kadar olur.” denecek cinstendi. Belki de birçok sorguya girdikleri için suçlama konularında profesyonel olmuşlar, savunmaları otomatikleşmişti.

Ömer Köse’nin ifadesi ve avukatların detaylı beyanları yaklaşık 7-8 saat sürdü. Tüm sorular ve konular ayrıntılı olarak değerlendirildi. Savunma adına bir duruşmada olması gereken her şey fazlasıyla yapıldı. En son olarak hâkim, avukatlara tekrar dönüp “Ekleyeceğiniz bir şey var mı?” diyerek son sözlerini talep etti. Avukatlar son eklemeleri yaptıktan sonra hâkim karar için süre talep etti. Savunma yapacağını yapmıştı artık. Hep beraber mahkeme salonundan dışarı çıktık. Salonun önünde oturup ne karar çıkacağını değerlendirmeye başladık.

Hakkaniyetli karar, Ömer Köse’nin serbest bırakılmasıydı. En kötü ihtimal adli kontrol şartıyla bırakılması olabilirdi belki de.  Avukatları ümitliydi. Hâkimi etkilediklerini, serbest bırakılmanın uygun bir karar olduğunu düşünüyorlardı. Delil olmayan bir dosyada hâkim başka ne karar verebilirdi ki?

Yaklaşık yarım saatlik heyecanlı bekleyişi mübaşirin sesi böldü. “Avukat beyler, buyurun, hakim bey kararını tefhim edecek.” diye bizleri salona davet etti. Ömer müdürü alıp çıkabilecek miydik o salondan? Yoksa çekindiğimiz karar mı verilecekti? Bilmiyorduk. Birazdan görecektik. Herkes salondaki yerini aldı. Heyecan üst seviyelere çıkmıştı artık. Hâkim de kürsüdeki yerine oturdu. Hakimin hemen önünde katibi, tam karşısında Ömer Köse, Köse’nin hemen arkasında da ben oturuyordum. Üç avukat da hakimin sol tarafında yerlerini almıştı. Hakime yakın sandalyede Av. Ömer Turanlı, ortada Av. Kemal Şimşek, diğer başta da Av. Sıddık Filiz vardı. Salonda karar sessizliği ve merakın oluşturduğu kurşun ağırlığı herkesin üzerine çökmüş gibiydi. Tüm yargılamalarda en çok beklenilen zaman, insanın içini kıpır kıpır eden anlar yaşanmaktaydı. Karar vaktiydi.

Bende yerimden ortamı gözlüyor, insanların ruh halini sezmeye çalışıyordum. Bir taraftan hâkime, diğer taraftan meslektaşlarıma bakıyor, hemen önümde duran Ömer müdürün nefes alış verişini duyabiliyordum. Hâkimin yüzündeki endişe, duruşundaki tedirginlik gözlerden kaçmıyordu. Sesinin titremesi, ilerleyen dakikalarda farkına varacağımız tuhaf halin sinyali gibiydi. Yaşanılan duygu seli içinde karar okunmaya başladı. Yaklaşık iki-üç dakikalık okuma sonrasında, biz avukatların en nefret ettiği, hele de algı operasyonlarından sonra daha da sevimsiz hale gelen “Tutuklanmasına” kelimesi duyuldu. Evet, hâkim “Tutuklanmasına” demişti. Hiç istenilmeyen, kalbi daraltan sevimsiz kelime duyulmuştu. Ömer Köse tutuklanacaktı. Böyle bomboş dosyada tutuklanma olur muydu hiç? Serbest bırakılma münasip olandı. Herkeste derin bir hayal kırıklığı, üzüntü oluştu.

Tutuklanma kelimesini duyunca avukat arkadaşlar ayağa fırlayıp “Hakim Bey, bu dosyada tutuklanmayı gerektirecek bir delil var mı? Siz dik duramazsanız kim dik duracak Allah aşkına? Verdiğiniz karara siz de inanmıyorsunuz” diye haykırırken, hâkimin yüzünü, karşısında olduğum halde göremiyordum. Nerdeyse masanın altına girecekti. O kadar ezik, belki de yaptığı haksızlığın bilincinde bir haldi bu. Yüzü, utancından kıpkırmızıydı. Nasıl bir portre vardı karşımızda? Hukuk adına üzüntü duyulacak, kahredici bir gündü. Verdiği karara kendisinin de inanmadığı, yüzünü yerden kaldırıp bir kelam etmemesinden belliydi. Öyle değil mi? Salondaki herkes size bir şeyler söylerken, “Hayır öyle değil. Bu doğru bir karardır” dersiniz. Dik durur, hiç yoktan bir kelime sarf edersiniz. Yok, bir kelime bile söyleyemedi. Mahkeme salonundaki bu durum yaklaşık 10 dakika kadar sürdü. Hâkim hiç gözlerini yerden kaldıramadı, avukatları dinledi. Kararın örnekleri print ediliyor, bir taraftan da usulü imzalar atılıyordu.

Sonlara yaklaştığımız anlaşılıyordu. Dışarı çıkacağımız, hazırlıkların bittiği anlardı. Herkes eteğindeki taşı dökmüş, söyleyeceğini söylemişti. Hâkimde sessizliği, yüzünün kızarıklığı ile yerini almıştı bu fotoğrafta.

Salonda bir tek kişi sessiz sessiz olan biteni takip ediyordu. Önümde duran Ömer Köse’den başkası değildi bu. İçinde fırtınalar kopuyordu belki ama dışa yansıyan bir şey olmadı o hengâmede. Yılların polis müdürü, teröristin, hırsızın korkulu rüyası, vesayet odaklarının belalısı, demir parmaklıkların ardına gidecekti sükûnetle. Bir yanlışlık vardı bu işte. Teslim olurken kameralara yansıyan, o salına salına yürüyüş,  yakışıklı dik duran adam portresi, kafası önde bir tutuklanma ile mi veda edecekti? Olamazdı böyle bir son.

O sessiz adam, sona yaklaştığımız anlarda birden hareketlendi. Ayağa kalktı. En uygun anı kolluyordu demek ki. Tok bir sesle, hâkim bey diyerek; salondaki havayı bir anda dağıttı ve dikkatleri kendisine çekti. Günün mağdur kişisi oydu nihayetinde. Son noktayı koymak onun hakkıydı belki de. Herkes oradan evine, ailesinin yanına giderken, o demir parmaklıkların arkasına gidecekti. Hâkimi muhatap alan ses, dakikalarca yüzü yerde olan hâkim Recep Uyanık’ın kafasını kaldırmasına yetti. Hiç yüzünü yerden kaldırmayan adam, bir anda tutukladığı adamla göz göze geldi. Yüzündeki utanma ve stresin verdiği kızarma karşıdan apaçık görülür oldu. Herkesin gözü Ömer müdürün üstündeydi. Ne söyleyecekti acaba.

Siniri her kelimesine işleyen, içindeki fırtınayı durduramadığı hal şu sözlerle mahkeme salonunun duvarlarında yankılandı. “Hakim Bey! O şerefli cübbenin içinde, bu milletin sana verdiği görevi yaparken, delili olmayan böyle boş bir dosyada, avukatlarımın anlatıp hakikati gösterdiği halde, o kürsüdeki halinden açıkça anlaşılan, inanmadığın, içine sinmeyen böyle bir kararı verdiğin için, Allah da senin kalemini kırsın!” dedi. “Allah da senin kalemini kırsın!” derken sesin tonu bir derece daha artmış ve hiç beklenilmeyen haykırış salonda soğuk duş etkisi yapmıştı. Saatlerce sessiz sakin duran polis müdürü artık daha fazla içindeki volkanı zapt edemedi demek ki! Bir mahkeme salonunda “Allah’ta senin kalemini kırsın” sözü,  bir insana denilebilecek en ağır beddua olsa gerekti. Haklıydı tabii. Yirmi yıldan fazla gece gündüz demeden çalışan, biz huzurlu uyuyalım diye hayatını ortaya koyan bir adam tutuklanıyordu. En kötüsü de, dosyasında hiçbir delil olmadan bunun yapılmasıydı. Sabırlı ve vefalı insanların üzerine çıkmış tepinen bir zalim güruha ne yapılabilirdi ki başka? En doğrusu, onları Allah’a havale etmek değil miydi?

Evet, bizde Ömer müdür gibi diyelim. Allah, onların kalemlerini kırsın. Evet kırsın! Bizim gücümüz yetmedi, yetmiyor bu zalimlerle baş etmeye. Ne hukuk bilinci, ne evrensel normlar, ne ahlaki değerleri var bu zalim güruhun. Bunlardan hiçbiri olmayınca kavganın da bir kuralı olmuyor. Bebekleri, hamile kadınları, yaşlıları, hastaları tutuklayıp hücrelerde katleden bu Yezit nesliyle eşit şartlarda bir mücadele mümkün olmuyor. Bu zavallıları, O’na havale etmek en güzeli. Hukuk terörü estirip, mazlum insanların çocuklarına, eşlerine zulmeden bu vicdansızların kalemlerini tez elden kırsın mevla. Biz de o günleri en yakın zamanda görelim.

[Av. Osman Ertürk] 2.5.2019 [TR724]

Para bitti, gelsin zamlar [Semih Ardıç]

İstanbul’da seçimlerin yenilenmeyeceği şuradan belli: Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan her gün yeni bir zam paketi açıyor.

Seçimden evvel tehir edilen zamlar için Saray’da hazırlıklar son sürat. Acilen para lazım! Maaşları ödemek için Hazine yakında tahvil ihraç ederse hiç şaşırmam.

EVVELA ÇADIRLAR KALKTI

31 Mart Mahallî İdareler Genel Seçimi’nin hemen akabinde zararına sebze satılan tanzim satış çadırları kaldırıldı. Güya çadırlar hazirana kadar açık kalacaktı. Ateş pahası bakliyat bile satılacaktı.

Tanzimin sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne maliyeti 4,5 milyon TL. Tarım Kredi Kooperatifleri’nin zararı daha fazla.

Ankara Büyükşehir ve diğer şehirlerdeki fatura alt alta yazıldığında göstermelik ucuzluğun astarından pahalıya geldiği ayan beyan anlaşılacaktır.

ZAM TORBASININ AĞZI AÇILDI

Hükûmet oy kaybına uğramamak için enflasyonu seçime kadar suni bir şekilde düşmüş gibi göstermek maksadıyla kurduğu o çadırları kaldırmakla iktifa etmedi.

Seçimden evvel belirttiğim gibi zam torbasının ağzı açıldı.

Avrasya Tüneli geçiş ücreti, ekmek, toptan elektrik, akaryakıt ve Ramazan pidesi gibi kalemlere zam yapıldı. 1 Mayıs’tan itibaren de cep telefonları ile tütün mamûllerine zam geldi.

ÖTV ARTIŞININ DEVAMI GELECEK

Cumhurbaşkanı kararnamesiyle cep telefonlarındaki Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) oranında değişikliğe gidildi.

ÖTV matrahı 640 TL’den fazla olan telefonlarda yüzde 25 olan ÖTV, yüzde 40’a çıktı. ÖTV matrahı 1.500 TL ve üzeri cep telefonlarında ise ÖTV yüzde 50’ye yükseltildi.

Şu ana kadar vergisiz fiyatı 700 lira olan en ucuz telefonun perakende fiyatı 1.094 TL’den 1.226 TL’ye çıkacak. En ucuz telefonda bile 131 liralık zam!

Akıllı telefonların fiyatı ise vergi artışı sebebiyle 938 TL ila 2 bin 189 TL arasında değişen tutarlarda artacak.

SİGARAYA YİNE ZAM

Sigaradan alınan asgari maktu vergi ocak ayında sigara başına 0,28 TL’den sıfıra indirilmişti. Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile sigara başına asgari maktu vergi 0,2679 TL olarak belirlendi.

Buna göre en ucuz sigaradan alınan ÖTV tutarı 5,36 liradan az olamayacak. Dolayısıyla sigara fiyatları da zamlanacak.

İki gün evvel Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Çetinkaya 2019 senesinin 2’nci enflasyon raporunu açıklamıştı.

BU ZAMLARLA O HEDEFLER NE MÜMKÜN!

O raporda sene sonu tüketici fiyatları (TÜFE) tahmini yüzde 14,17 idi. Ocakta ilan edilen oranla aynı. Ocaktan bu yana TL, dolara mukabil yüzde 17 eridi.

Petrol fiyatları bütün dünyada yükselişte. Son üç ayda varil başına fiyatlar yüzde 10’dan fazla arttı. Enerjide dışa bağımlı bir ekonomi için yeni zamlar kapıda demektir.

Türkiye’de senelik gıda enflasyonu yüzde 30. Bir de hükûmetin bütçede para kalmayınca sarıldığı ve dahi sarılacağı zamlar var ki bunların tesiri birkaç aylık dönemde hem üretici fiyatlarına (ÜFE) hem de TÜFE’ye aksedecek.

MALİYET ENFLASYONU

ÜFE’nin TÜFE’den yüzde 10 puana yakın yukarıda olduğu dikkate alındığında maliyet enflasyonunun gecikmeli tesirleri de hesaba dahil değil.

Talep yerlerde sürünürken enflasyonda kırılan rekorlar TL’nin mütemadiyen erimesi ile had safhaya çıkan kur geçişkenliği ile izah edilebilir.

Üretmeyen, samana ve soğana kadar ithal eden bir ekonomi için şaşırtıcı bir çöküş değil.

Ahval-i umumî bu kadar berbat iken TCMB’nin sene sonu enflasyonunu değiştirmemesi izaha muhtaçtır.

Ya kimsenin bilmediği zengin bir petrol kaynağı keşfettiler ya da “Biz artık işi deliliğe vurduk.” diyorlar.

Sadece kur artışı enflasyonu yüzde 2 puan yukarı çıkaracak. Ufuktaki artışlar hariç tabiî.

ELEKTRİK TARİFESİ DE ARTACAK

Petrol fiyatları ile doların aynı anda tırmanması üç ayda bir tespit edilen elektrik tarifesine temmuz-ağustos-eylül aylarını ihtiva eden dönemde zam gelme ihtimalini de artırdı.

Elektriğe zam gelmezse akaryakıtta olduğu gibi vergi gelirlerinden taviz verilecektir. Onun da bir maliyeti var elbette.

“Eşel mobil sistem” denilen ve akaryakıt mamûllerinde zam ya da indirim tutarını ÖTV’den mahsup etme manasına gelen mevcut uygulama 11 milyar TL vergi kaybına sebebiyet verdi.

Paranız bol, bütçeniz fazla veren bir bütçe ise gülüp geçebilirsiniz. Mamafih bütçe açığı 100 milyar TL’ye göz kırpmışsa böyle bir lüksünüz olamaz.

KRİZİ ÇIKARAN HÜKÛMET, BEDELİNİ ÖDEYEN VATANDAŞ

Zamlar maalesef devam edecek. AKP keşke zamlarla kapatılacak kadar küçük bir deliği yamamaya kalksaydı.

Borçlar yığılmış, havuzun dibi delik. Para birikmiyor. Hazine Bakanı Berat Albayrak “tasarruf” diye sağlık ve eğitim tahsisatında tenkisata gidiyor.

Saray’ın lüks harcamalarına dokunamayınca yine vatandaşın cebindekine göz dikiliyor. Vatandaş eğitim hakkından ve sağlık hizmetlerinden feragat etmesi manasına gelen müdahalelere maruz kalıyor.

Krizi çıkaran hükûmet, bedelini vergi mükelleflerine ödetiyor.

Hazine üç aylık dönemde 49,3 milyar lira borç alacak. Faizlerdeki artış dikkate alındığı yeni alınacak borçlar yüzünden müteakip aylarda bütçeden faize daha fazla para tahsis edilecek.

İşsizliği azaltacak yatırımları unutun. AKP faiz lobilerini ihya etmeye devam edecek.

[Semih Ardıç] 2.5.2019 [TR724]

‘En az gülen’ mutsuz insanlar ülkesi ve Anzak’lar… [Enes Cansever]

Türkiye halkı, sadece mutsuz ve gergin değil, sinir katsayısı da bir hayli yüksek.

Bunu ben demiyorum.

ABD Araştırma Şirketi Gallup’un geçen gün ilan ettiği araştırmasının bulguları bunlar.

Yani, tebessümü unutmuş memleketimin insanı.

Çehreler somurtkan ve gergin…

Suratlar asık, kaşlar ise çatık…

Açıklanan her veri, her gösterge, geri gidişi işaret ederken, yurdum insanı buradan ne tür bir mutluluk devşirebilir ki?

İşin özü, bütün dünyanın kıskanmakla bin beter olduğu ülke (!) “en az gülen” dört ülkeden biri.

143 ülke arasında sondan dördüncüyüz.

50 puanlı Türkiye’nin bir basamak altında ise Yemen bulunuyor.

En sondan ikinci sırada Beyaz Rusya yer alırken son basamakta geçen yıl olduğu gibi Afganistan var.

İlk 10’da mesut mutlu ve gülen tek Müslüman ülkesi ise Endonezya.

Geri kalanların tamamı Latin Amerika ülkesi.

Gallup Küresel Raporunun iskeletini şu sorularla örgülemiş:

– Dün, iyi dinlenebildiniz mi?

– Dün, tüm gün size saygılı bir şekilde davranıldı mı?

– Dün, çok gülümsediniz ya da güldünüz mü?

– Dün, ilginç bir şey öğrendiniz ya da yaptınız mı?

– Dün, günün büyük bölümünde keyifli miydiniz?

Araştırma kapsamında, katılımcılara; bir önceki gün fiziksel acı, endişe, üzüntü, stres ve öfke duygularını yaşayıp yaşamadıkları da sorulmuş.

Duyguların her yeni hadiseyle, her an alt üst olduğu yurdumda, pozitif bir yanıt, eskilerin tabiriyle cevab-ı sevap bulmak mümkün mü yukarıda dile gelen sorulara?

MUTSUZ VE TÜM OLUMSUZLUKLARIN ÜLKESİ…

Hamile kadınların zindanlara taşındığı, bebeklerin anneleriyle beraber içerde gün saydığı bir ülke,

Güpegündüz vatandaşların kaçırıldığı, kaçırılanların sırra karıştığı, işkenceler, tacizlerin kaçırılmalarla dile geldiği bir ülke,

Korku imparatorluğunun, korkulardan kuleler diktiği, şiddetin dalga dalga yayıldığı bir ülke,

Okumuşlarının, en değerli hazine sayılan insan kaynağının ülkeyi terk etmek için bin türlü formüle sarıldığı bir ülke,

Canını dişine takanların; mayınlı tarlalar, azgın sular aşarak, ölümleri göze alarak geride bıraktıkları bir ülke,

Her türlü hileyle malların gasp edildiği, güya dışarda olanların da bin bir endişeyle gün saydığı, açık cezaevine dönmüş bir ülke,

Parası pul olmuş, gençleri işsiz, hukuku guguk olmuş, adaletin yerlerde süründüğü bir ülke,

Komşuları için endişe ve huzursuzluk kaynağı bir ülke,

Evet, böyle bir ülke…

Artık kimliğinden sıyrılmış, sakinlerinin yüzünden bin parçanın düştüğü bir ülke. Vicdan ehlinin ise, kendisi için karalar bağladığı bir ülke.

Ve dozajını her geçen gün artıran, hız kesmeden artan bir nefret dili, yeni yeni nefret objeleri…

 SINIRLARI AŞAN NEFRET DİLİ

Öyle ki kıtalar aşıyor bu dil.

Sınır tanımıyor nefretin dili, Asya’dan Afrika’ya, oradan Avusturalya ve Yeni Zelanda’ya ulaşıyor.

Savaş küllerinden dostluk meşaleleri tutuşturan, bu apayrı özellikleriyle tüm dünyanın sevgisini kazanan Avustralyalılar bile Türkiye’den uzaklaşıyor.

Dünyanın öbür ucundaki Yeni Zelandalılar da…

Çanakkale; her yıl binlerce Avusturalyalı ve Yeni Zelandalıyı Anzak Günü nedeniyle ağırlıyor(du).

Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale’de hayatını kaybeden Anzak’ların torunları, 1934’ten bu yana, her yıl 25 Nisan’da bu savaşta can vermiş dedelerini anıyorlar.

Tam 85 yıldır süren bir anma…

Anzak Koyu’ndaki “şafak ayinine” katılıyor vefalı torunlar.

Avustralya ile diplomatik ilişkilerimizin temeli, 1967 yılında atıldı.

Aynı yıl Başkent Canberra’da Büyükelçilik açmış Türkiye…

Bir yıl sonra da Avustralya Ankara Büyükelçiliğini açtı.

Vatandaşı bulunduğum iki ülke arasındaki ilişkiler ne yazık ki, en kötü dönemini yaşıyor.

Bu kötüleşmenin nedeni bahsi geçen nefret dili.

Çanakkale, bu sene sadece 700’ü Avustralyalı 400’ü de Yeni Zelandalı olmak üzere hepi-topu 1100 kişiye ev sahipliği yaptı.

Birkaç yıl önce, Türkiye’ye giden turist sayısı 27 bin iken, bu yıl ise 1100’lerde seyretmiş bu sayı. Sebep yine bu zehirli dil, kıtaları aşan olumsuz imaj…

Zehirli nefret dili, ekilen düşmanlık tohumları, bulunduğumuz mahallede kalır diye düşünüyoruz, hâlbuki günümüz dünyasında, ‘kol kırılır yen içinde kalır’ gizliliğinin artık hiçbir geçerliliği yok.

Bakınız el ne ile meşgul: Bir Anzak torunu olan Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern, ülkesindeki tüm Müslümanların sevgilisi oldu.

Tüm dünya bu sevgiyle büyülendi.

Yahu, sevgiyle çoşkunlaşıp böyle bir lider olmak varken, ne diye tersine tersine gider, benim ülkemin siyasetçileri, anlayabilmiş değilim.

Hayırla yad edilmek varken, yarınlara kötü bir miras bırakarak ve de yarınlarda çok kötü anılmak için hangi kafayla güne uyanmak lazım, anlamakta zorlanıyorum doğrusu.

SAVAŞTAN DOSTLUK MEŞALESİ!

Dün bir savaştan dostluk çıkarmayı başarmıştık.

Peki, iletişim dünyasında bu dil yarası da neyin nesi?

Öyle ya…

Bundan bir asır önce, dünyanın en büyük savaşanın yaşadığı, yüzbinlerce insanın hayatını kaybettiği Çanakkale Savaşı’nda bile “Düşman Anzak”lılarla iletişim dili kurulmuştu.

Atatürk’ün Anzak analarına, neye-niçin savaşmaya gittiğini bilmeyen Anzak askerlerinin analarından ise gelen cevabi mektuplarla, Anadolu ile Kıta Ülkesi arasında “Gönül bağı” kurulmuştu.

Bugün, başta Başkent Canberra, Sydney, Melbourne ve Çanakkale’deki müze ve parklarını süsleyen bu mektuplardaki “içli sözler ve satırlar”, o dönemde temeli atılan dostluklar, günümüze ve geleceğe taşıyor.

Atatürk, Anzak Annelerine hitaben Çanakkale’nin bağrına düşen Avustralyalı askerlere:

“Burada, dost bir vatanın  toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçikle yanyana, koyun, koyunasınız.  Uzak diyarlardan  evlatlarını  harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz.Evlatlarınız  bizim bağrımızdadır, huzur içindedir ve rahat uyuyacaklardır.Onlar bu topraklarda canlarını  verdikten sonra  artık bizim  evlatlarımız  olmuşlardır.”

Avustralyalı Annenin cevabı, Anadolu’dan gelen mektuptaki satırlar kadar dokunaklı ve içten:

“Gelibolu topraklarında  yitirdiğimiz evlatlarımızın acısını  alicenap  sözleriniz  hafifletti, gözyaşlarımız dindi.Bir anne olarak  bir güzelim teselli verdi.Yavrularımızın  sonsuz uykularında  huzur içinde dinlendiklerinden hiç şüphemiz kalmadı.Majesteleri kabul buyururlarsa, bizler de size  “Ata” demek istiyoruz.Çünkü yavrularımızın  mezarları başında  söylediğiniz sözler, ancak bir öz babanın  sözleri gibi yüce.Bütün anneler adına sevgi, şükran ve saygıyla”

Mektup satırlarında görüldüğü üzere; amansız ‘Dünya Savaşı’nın, sonunda ne bir kin, ne de oğlu gurbette ölen  bir annede düşmanlık hissi…

Öyle değil mi?

Keşke hiç yaşanmasaydı, olmasaydı savaşlar, her can kendi toprağında, sevdiklerinin yanı başında bu dünyayı terk etseydi.

Keşke, dün bu acımasız savaş yaşanmasıydı, bugün de; “Dedeleriniz geldiler, burada olduğumuzu gördüler, kimi ayakta kimi tabutta geri döndüler.” gibi bir iletişim faciası yaşanmasaydı,

Keşke, diplomasiden uzak, kurulan bir asır önce  temeli atılan ‘tarihi dostlukları” hançerleyen bu itici üslup kullanılmasaydı.

Evet, savaş yıkımdır elbet, dili de…

Çünkü ülkeler yıkılır, aileler yıkılır, yürekler paramparça olur; bombalanır, iyilik ve güzelliğe dair ne varsa.

Anneler doyamaz yavrularına, yavrular babasız büyür.

GÜZELLİKLERİ BECERENLERİ HAYIRLA YAD EDİYORUZ

Onun için;  bir savaştan dostluk meşalesini tutuşturan dünküleri, bir yıkımdan güzellikler becerebilenleri hayırla yâd ediyoruz.

Bu nedenle bugün Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern‘lerin sayısı artmalı, söz onların olmalı, herkes onlara kulak kesilmeli, yani söz iyiliğin, erdemin, doğruluğun, güzelin olmalı.

İşte o zaman topraklarımızda “çok gülen”  tebessümlü çehrelerin sayısı, araştırma şirketlerinin ilk sıralarında yer alacak…

Ne diyelim?

Murad görmesin savaşlar icad edenler, savaşlara yol açanlar ve çatışmadan nemalananlar.

Ve dahi, ‘ötekileştirme dilini’ kullanmaktan vaz geçmeyen, savaş ve nefret söylemini her daim diline pelesenk eden zalimler ve tiranlar, gün yüzünü görmesin…

[Enes Cansever] 2.5.2019 [TR724]