‘Beni İsrail’in Peygamberleri…’ [Kemal Ay]

Zayıf olduğu düşünülen bir rivayete göre Peygamber Efendimiz (sav), “Ümmetimin âlimleri, Beni İsrail’in (İsrailoğullarının) peygamberleri gibidir” buyurmuş.

Hadisin sıhhatini burada tartışacak ehliyete sahip değilim. Ancak bu sözün ilham ettiği bazı hususları şu sorular vasıtasıyla ele alabilirim: Acaba Beni İsrail’in peygamberleri nasıl birer topluluğa gönderilmişlerdi? O peygamberlerle, Müslüman âlimlerin yaşadıkları, yaşayacakları problemlerin paralel olduğu düşünülebilir mi? Beni İsrail’in peygamberlerini hor gören, onları işkencelerden geçiren kavimlerle, Müslüman âlimlere eziyeti reva görenler arasında nasıl benzerlikler var?

Neden bu peygamberler?

Evvela “Beni İsrail’in peygamberleri” deyince, hususi bir sınıf akla geliyor: O da, Hz. Musa’dan (as) sonra Hz. İsa’ya (as) gelene kadar İsrailoğullarına yeni bir kitapla değil de Tevrat ahkamını ‘güncel tutmak’ üzere gönderilen peygamberler.

Yani bu peygamberler, Tevrat’ta temel bir değişiklik yapmamışlar; toplumdaki yaşayışın, amellerin, ibadetin, takvanın, karşılıklı ilişkilerin Tevrat’a uygun olmayan kısımları hakkında uyarıcı olarak gelmişler. Sözleri, insanları Tevrat ahkâmına geri çağırmak için sarf edilmiş. Bir nevi, “Yahudilere, Yahudiliği anlatmışlar”.

Rivayetlere göre, bu dönemde gönderilen peygamberlerin hususî vazifeleri de olmuş. Bir kralı, idareciyi irşat etmek üzere peygamber geldiği de, bir dönemde 100’e yakın peygamber geldiği, her birinin toplumun farklı biriminde vazifesi olduğu da görülmüş. Kur’an’da “peygamberlerini öldürmekle” itham edilen İsrailoğullarından kavimler, bazı dönemlerde 50’den fazla peygamberin aynı dönemde katili olmuş.

Benzerliklerin konusu

Bu peygamberler de, elbette, ilimde, amelde ve topluluklara önderlik etmede ileri gelen kimselerdendi. Yukarıda bahsettiğim Hadis-i Şerif’i değerlendirenler de haliyle, Müslüman âlimleri bu hususiyetlerine göre Beni İsrail’in peygamberleri ile kıyaslamışlar genelde. Ama bana öyle geliyor ki, daha çok yaşadıkları çağ ve toplumla ilişkileri açısından benzeşiyor Beni İsrail’in peygamberleri ile Müslüman âlimler.

Her şeyden önce, Müslüman âlimler de “Müslüman olduğunu zanneden bir topluma İslam’ı yeniden anlatmakla” yükümlü hissediyorlar kendilerini. İçlerinde bulundukları toplumun arızalarını tespit edip bunları tadil etmek üzere vaaz-u nasihat veriyorlar. Aslında “yeni” bir şey söylemiyorlar ama muhatap aldıkları topluluk öyle bir noktaya gelmiş ki, Kur’an’dan anlattıkları şeyler onlara “yeni” gibi geliyor.

Bu uğurda karşılarına, Beni İsrail’in peygamberlerine olduğu gibi, başka ‘âlimler’ de çıkıyor. Tevrat’ı daha iyi bildiğini iddia edip “Sen kim oluyorsun da Musa’nın şeriatını böyle yorumluyorsun?” diyenler oluyor mesela. Tevrat’la alakası olmayan bazı uygulamaları “Yahudilik” olarak yutturduğu için, peygamberlerin meselenin aslını anlatmasından rahatsız olanlar görülüyor. Sırf rahatlarını bozduğu için bu peygamberler, onları öldürmeye kadar vardırıyorlar işi.

‘Biz iyi biliriz!’

Beni İsrail’in peygamberlerine çekilmez kılındığı gibi hayat, Müslüman âlimlere de baskılar yapılıyor. Zindanlara atılanlar, işkenceden geçirilenler, boynu vurdurulanlar, sürgün edilenler… Ama onlar sadece vazifelerini yapmaya çalışıyor. Her defasında da Dostoyevski’nin Büyük Engizisyoncu hikâyesinde olduğu gibi, hani Büyük Engizisyoncu’nun dirilip gelen Hz. İsa’ya “Sen bu dini yanlış temeller üzerine oturttun, biz onu düzelttik” dediği gibi, karşılarına “Biz iyi biliriz!”ciler çıkıyor.

Gerçeği hikâyeyi aşıyor aslında: Hz. İsa (as) aralarında büyüdüğü, daha bebekken onlarla konuştuğu, hayatı boyunca sayısız mucize göstererek peygamberliğini defalarca ispat ettiği hâlde, Beni İsrail tarafından çarmıha gerilmeye çalışılıyor. Onun izinden gidenler, Roma’da aslanlara atılıyor. Ashab-ı Kehf, ancak bir mağarada kendine yer bulabiliyor.

Arızalı ahlakçılık

Beni İsrail’in peygamberlerinin ya da Müslüman âlimlerin yaşadıkları talihsizliklerin ortak bir sebebi var: Çünkü samimi ahlaksızlıktan daha kötüsü, yanlış telakkilere takılı kalmış, bağnazca savunulan bir ahlaktır. Kâfirlikten beteri, münafıklıktır. Ve bu ‘arızalı ahlakçılık’ gün gelir, en masum insanları bile işkence tezgâhlarından geçirir. Peygamber dâhi olsa karşısındaki, peygamber torunu dâhi olsa, onu vahşice katletmekte bir beis görmez.

Kur’an’da İsrailoğullarının dinle imtihanı kaybetmelerinin sebepleri uzun uzun anlatılıyor. “Kitabın bir kısmını söyleyip bir kısmını gizlemeyin” gibi uyarılardan, “dini işlerine geldiği gibi yorumlama”ya varıncaya kadar, Beni İsrail’in peygamberleriyle aralarını bozan her ne varsa, Müslüman âlimlerin de hayatları boyunca idarecilerle ve toplumlarıyla yaşadıkları benzerlikler taşıyor.

Hakikat ışığını taşıyanlar, gözleri karanlığa alışmış kimselere “düşman” gibi görünüyor. Sözü dosdoğru söyleyenler, laf-u güzafa, tevile, cerbezeye alışmış kimselerce “sapkın” diye itham ediliyor.

‘Ey kavmim…’

1995’te Ahmet Altan, Yeni Yüzyıl gazetesindeki köşesinde, Halil Cibran’a atfederek şu satırları yazmıştı:

“Ey kavmim… Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın. Hazreti İbrahim olsan, sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın. Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler, sen başka şeylere ağlarsın. Gündüzleri Maria Magdalena’yı ‘fahişe’ diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çabalarsın. Zebur’u, Tevrat’ı, İncil’i, Kuran’ı bilirsin. Hazreti Davud için üzülür ama Golyat’ı tutarsın.”

“Ey kavmim… Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın. Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın. Örümcek olsan Hazreti Muhammed’in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin. Her koyun gibi kendi bacağından asılır, her koyun gibi tek başına melersin. Hazreti Hüseyin’in kellesini vurmaz ama vuranı alkışlarsın. Muaviye’ye kızar ama ayaklanmazsın. Hazreti Ömer’i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.”

Haklı değil mi?

Kemal AY, 17.10.2016

Erdoğan Başkanlığı Niye İstiyor? [Sefer Can]

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın hayatında önemli kırılma noktaları var. Kabullenemediği küçük çaplı yenilgiler derin izler bırakıyor. Sonraki hayatını o hadiseyi bir daha yaşamamak üzerine inşa ediyor. Mahkemeyi bastığı Beyoğlu Belediye Başkanlığı seçimi ve tercihli oylarla kaybettiği milletvekilliğini bu minvalde sayabiliriz.

17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları ve 7 Haziran seçimleri ise Erdoğan’ın hayatındaki en önemli depremler. Birincisinden sonra yargıyı, 7 Haziran’ın ardından yasamayı bitirmeyi kafasına koydu. Bir daha ne 17-25’i ne de 7 Haziran’ı yaşamak istiyor.

Erdoğan, Suriye tipi başkanlık modeline tek kelimeyle mahkûm. Ancak asıl hedefi İran tipi liderlik; yani Hamaney gibi ömür boyu görevde kalacak, mutlak sorumsuz olacak ve her konuda son sözü söyleyecek. Despotik Suriye rejiminin temellerini atarken, öte yandan halkın ideolojik dönüşümünü sağlayıp İran modelini mümkün kılacak yatırımlar yapıyor.

RÜKÛ YETMİYOR SECDE İSTİYOR!

Cengiz Çandar, Aksiyon Dergisine verdiği bir mülakatta Erdoğan’ın herkesi secdede istediğini, onun için rükûda duran Doğan Grubuna vurmaya devam ettiğini söylemişti. Yakın tarihteki örnekler Çandar’ı haklı çıkardı. Ahmet Davutoğlu’nu görevden alıp, Binali Yıldırım’ı Başbakan ataması en uç örnek. Ortaya çıkan e-postaların tanıklığına ihtiyaç yok; Hürriyet’e kısa bir göz atmayla artık secdede olduklarını görebiliyoruz.

Erdoğan yüzde 100 garantili çalışıyor, bir puanlık sapma ihtimaline bile tahammülü yok. O yüzden en küçük internet sitesi ya da az takipçili sosyal medya hesaplarını dahi susturuyor. O yüzden buna değmiş buna değmemiş mantığıyla 3500’e yakın hâkim ve savcıyı görevden aldırdı. O yüzden darbeye katılmadığı kesin subayları bile “sonraki projelerde görev almak üzere kendini saklayan kripto” diye saçma gerekçelerle tutuklatıyor. O yüzden darbeye direnen emniyet teşkilatı, darbe bahanesiyle en büyük kıyımı yaşıyor. O yüzden Ekmeleddin İhsanoğlu gibi zayıf bir rakibin dahi karşısına çıkmasını istemiyor. Meşru cumhurbaşkanlığı adayına darbeci muamelesi yaptırma sebebi buydu.

7 HAZİRAN FOBİSİ

Hatırlayın, Erdoğan 7 Haziran’ın şokunu kaç günde atlatabildi. 1 Kasım gecesi anında fotoğraf paylaşan Cumhurbaşkanı, günlerce kamuoyu önüne çıkamadı. MHP ve CHP’ye çektiği operasyonla rahata erip kameralara görünmeye başladı. Bir daha o şoku yaşamamak için her türlü tedbiri almaya ve rejimin yapı taşlarını yerinden oynatmaya çabalıyor. Başkanlık bir heves değil zorunluluk. Bugün her şeye gücü yetiyor ama küçük de olsa yeni 7 Haziran ihtimali uykularını kaçırıyor.

Avrupa’da kraliyet sembolik makam, yasama, yürütme ve yargı erkleri, devlet otoritesini kullanıyor. Erdoğan’ın kafasındaki modelde tam tersi geçerli. Üç erk sembolik olacak tek otorite kendisi kalacak. Muhalefet görünümlü partilerin ‘başkanlık sistemini tartışabiliriz’ çıkışları naiflik olarak değerlendirilemez. Ya Erdoğan’ı tanımıyorlar ya da kayıkçı kavgasıyla milleti oyalıyorlar. İkinci ihtimal daha kuvvetli.

Milli irade ve seçimlerin kutsiyeti de basit araçlardan ibaret. Kendine verilenler dışında hiçbir oy kutsal değil. Basketbol camiasının başkanını seçemediği bir ortamdayız. İran’da adaylığın izne tabi olduğunu görüp halimize şükrediyorduk. Şimdi federasyon başkanlığına adaylık dahi Saray’ın iznine tabi. Seçilmiş HDP’li belediye başkanları, görevden alınıyor, tutuklanıyor, yerlerine kaymakamlar kayyım atanıyor. 8 ay önce yüzde 50 oyla seçilen Başbakan Davutoğlu onur kırıcı biçimde azlediliyor.

Parlamentonun açılışında yaşananlar ise olayın vahametini gören gözlere gösterdi. Erdoğan milletvekillerime “beni halk seçti, beni eleştiremezsiniz” deyiverdi. Biraz anayasa bilenler bırakın eleştirmeyi, parlamenterlerin cumhurbaşkanını Yüce Divan’a gönderme yetkisinin bulunduğunun farkında. O ise eleştiriye tahammül edemiyor. Parlamenter sistemle, Erdoğan arasındaki sorun sanılandan çok daha derinde. Ve aslında sorun demokrasiyle… Bir zamanlar ‘demokrasi sadece bir araç’ demişti. Şimdi de başkanlık sadece bir araç…

Sefer CAN, 17.10.2016

Akp’nin Akıl Ve Zeka Sorunu [Selim Gündüz]

“Allah, mahvetmek istediği kimsenin önce aklını alır” derler. Bir başka düşünür “İnsan, talihsizlikten ve mutsuzluktan değil, akılsızlıktan korkmalı” der. Fakat kötü olan, akıl kaybedildiğinde, kaybedenin akıl yokluğunu hissetmemesi.

İki şey AKP’de paralel olarak yok oldu: Birincisi dinin ve dini değerlerin içi boşaltıldı. Medeni bir ahlak temeli de olmayınca din kaynaklı ahlak tamamen yok oldu. Haram, rüşvet ve yolsuzluklar partiyi ele geçirince dini değerler arka kapıdan çıktı. İkincisi partide hakim zihniyet aklını yitirdi veya aklı olanlar tasfiye edildi.

AKIL VE ZEKA OUT; SARAY’A RÜKU VE SECDE İN

Yeni AKP’de artık “akıl ve zeka out; Saray’a rüku ve secde in”.

Böyle âkil(!) AKP’li yönetici o kadar çok ki. Başbakan ararken bile ne demişlerdi: “Düşük profil” olsun. Sonra da en düşük profilli şahsiyet olarak Binali Yıldırım’ı bulmuşlardı. Binali Bey de profilini zaten önceden defalarca kanıtlamıştı.

Vaktiyle Ulaştırma bakanlığı yapmıştı. (Hani şov için acele edilen ve 41 kişinin öldüğü hızlı tren faciasında istifa etmeyen “Ben çok rahatım. O direksiyonu ben kullanmıyorum ki kardeşim…”  diyebilen ve TCDD Genel Müdürü Süleyman Karaman hakkında soruşturma bile açtırmayan bakan)

O tarihlerde bir bilişim toplantısında kendisinden vizyon bekleyen dinleyicilere şunları demişti:

“Bulut sistemi dedikleri bir şey var, herkes oraya bir şey atıyor gelen oradan işine yarayanı alıyor kullanıyor ben böyle anlıyorum. Abur cubur dolduruyorsun… İstediğini buluyorsun… Bu bilişime fazla kafa yorarsan sıyırırsın, nimetlerinden kullanıp yararlanıp işini göreceksin. Kafayı taktın mı o zaman işin kötü. Çok fazla hikmetine fazla şey yapmamak lazım.”

Şimdi bu zat 21. yüzyılda Türkiye Başbakanı.

Ulaştırma bakanı bunlar söyler de Orman Bakanı geri kalır mı? Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu -ne alakası varsa- NASA ile rekabet halinde. Meteorolojiyi örnek verip ne demişti geçen aylarda: “Bizim teknolojimiz onlardan ileri. NASA da kim oluyor?”

Bu engin vizyon TÜBİTAK’ın başına hayvanat bahçesi müdürü atayarak kendini kanıtlamıştı zaten!

SARAY YAKINLARINDA DURUM NE?

Saray’ın belediye başkanı Melih Gökçek, cemaatin ve dış güçlerin İstanbul’da suni bir deprem  planladığını Twitter’da yazdı. Hatta şunlar dedi:

“Acil önlem olarak Marmara’da tüm yabancı ülkelerin sismik araştırma yapması ve denizaltıların geçişlerinin yasaklanması gerekiyor”

Gökçek ne içtiyse artık duramıyor devam ediyor, Fethullah Gülen’in darbe girişimi başta olmak üzere birçok olayı cinlerle yaptığını savunup şunları diyordu

“Size çok komik gelecek ama bunu enteresan bir metotla yapıyor. Üç harflilerle yapıyor. Herkes bundan sonra biraz da onu tartışsın. İnsanları cinlerle esir alıyor. Bakın etrafımızda birçok insanın belli konularda esir alındığı aşikardır. Böyle bir kabiliyeti var.”

Saray’ın başdanışmanı Yiğit Bulut ise şu kafada bir adam:

“Ben eminim ki, birçok merkezde telekinezi, uzaktan etkileme ve daha bir çok yöntemle Recep Tayyip Erdoğan’ın ölmesi için sürekli çalışma yapılıyor.”

ENTELEKTÜEL DÜZEY PARMAK ISIRTIYOR

Sık sık Saray’da ağırlanan muteber tarihçi Kadir Mısıroğlu araştırmacı tarihçiliğini konuşturup “Shakespeare gizli Müslümandır, adı Şeyh Pir’dir” demişti.

Erdoğan üç ay önce Lozan anlaşması için, “Bugün, Cumhuriyetimizin kurucu belgesi olan Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasının 93. yıl dönümüdür. Aziz milletimizin inanç, cesaret ve fedakârlıkla elde ettiği zafer uluslararası hukuk alanına taşınarak tescil edilmiştir.” demişti.

Kitap okumadığını sadece özet okuduğunu söyleyen Erdoğan muhtemelen Mısıroğlu’nu dinledi ki 3 ay sonra “1923’te bizi Lozan’a razı ettiler. Birileri de bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştı” diyebildi. Oysa Lozan’a zafer diye 3 ay önce Kılıçdaroğlu değildi!

Ana akım medyası harici ve IŞİD’ci Akit gazetesi olan bir iktidarın akıl hocası kim: Abdurrahman Dilipak. Bu zat kafayı hurufiliğe sardırmış şöyle diyor: “Bugün 9.9.9.. Fetoculer toplu ayinde.. 9. Ayin 9 u.. 2+0+1+6=9.. bu ay için 2. Evre 18 eylul. 3. Evre 27 eylul..”

Allah insanın aklını almaya görsün. Bir de şunu demiş: “fetöcü diye işten atılanlardan önce, fetocu olmadığı halde birilerini fetocu diye fişleyip işten attıran fetoculeri işten atın..” Muhbir muhbirciliğini muhbirleme…

AKP cenahı bu. Mehmet Metiner’in itibar gördüğü bir camiadan bahsediyoruz. “işkence iddialarını incelemeyeceğiz” diyebilen, nepotizmi, akraba kayırmayı Kur’an ayetiyle örneklemeye kalkan bir seviye. Siyaset profesörü Burhan Kuzu, gazetecisi Cem Küçük olan bir camia…

AKIL VE MANTIKTA SARAY’IN CAN SİMİDİ: BAHÇELİ

Bu mantık fukaralığı AKP’ye yamanan herkese bulaşıyor: Saray’ın siyasi ve hukuki entrikalarla görevde tuttuğu can simidi -sözde MHP başkanı- Devlet Bahçeli ne diyordu: “1 dolarların F serisindeki seri numaraları ByLock sisteminin giriş şifresi olarak kullanılıyormuş.”

Evet, akıl çok büyük nimet! Bahçeli vaktiyle seçimlerin tılsımını da çözmüştü: “2009’u yazarken iki sıfır var. Dokuzun solundaki sıfırı sildiniz. Kaldı mı dokuz? 2’nin sağında bir sıfır var, onu da sil, kaldı 2. Toplayın, ne yapar? 11 yapar. 2009’un içindeki iki sıfırı da sildiniz. Ne kaldı? 29 kaldı! 11 ile 29’u toplayın ne yapar? 40 yapar ve MHP’nin 40. Yılı!”

Fakat tılsım ters tepmiş olmalı ki MHP şimdilerde barajın altında.

ALARM ZİLLERİ ÇOKTANDIR ÇALIYOR

Tarih 1 Eylül 2015. Dışişleri Bakanlığı müsteşarı Ali Sarıkaya seçim stratejilerini konuştukları ve Nokta Dergisinin yayımladığı günlüklerde şunları diyordu:

“Medyada, üniversitede, yurtlarda teşkilat mensubu tek bir gencimiz bulunmuyor. Bu tabii ki de iki ay içerisinde çözebileceğimiz bir mevzu değil. Dışişleri’ndeyken, 100 tane vakfa haber edip eleman alacağımızı duyuruyordum, 5 tane isim gelmiyordu. Gelenlerin de ya puanı eksik oluyordu ya da dil puanı olmuyordu. Fakat cemaat 100 kişilik dört dörtlük bir liste yollayabiliyordu. Gençliğe yönelik ciddi tek bir çalışmamız bulunmuyor.”

Bunlar niye anlattım. Yeni Türkiye’den bir şeyler beklemeyin, sadece dua edin diye.

Selim Gündüz, 17.10.2016

Aşağılık Plan - [Yaşar Yeşilyurt]

Bir dostum, yanında çalıştırdığı birisine Türkiye’de para lazım olunca Western Union üzerinden havale yapmış. Adamcağız Türkiye’deki şubeden parayı almaya gidince, “Gönderen şahısla ilgili bloke var parayı veremeyiz” demişler.

Halbuki gönderen şahıs Almanya’da ticaretle uğraşan bir Türk vatandaşı ve hakkında devam eden herhangi bir hukuki süreç yok!

Hizmet hareketi ile dünya görüşü pek örtüşmeyen Birgün gazetesi şöyle bir  başlık atmış: “Cezaevlerinden korkunç haberler geliyor: Kadınlara göğüs ucundan işkence.”

Hayatı boyunca dindarlardan hiç hazzetmemiş ve Hizmet’e hep karşı durmuş gazetecilerden Emin Çölaşan, yaşanan acıların büyüklüğü karşısında dayanamayıp kaleme aldığı “Bunun adını siz koyun!” başlıklı yazısında, kendisine gelen mektuptan bir kesit paylaşmış:

“16 haftalık hamile idim. Bütün bu süreci karnımda taşıdığım doğmamış bebeğimle yaşadım. (Cezaevi koşullarını anlatıyor, inanılır gibi değil.) Koğuşta meslekten ihraç edilen 14 kadın hakim ve savcıyız. İki aydan fazla bir süre geçti tutukluyum.”

Her fırsatta Hizmet’i eleştiren gazetecilerden Levent Gültekin, bir tweet paylaşmış:

“Mağdur mailleri bütün kimyamı bozdu. Arkadaşlar vallaha elimden yazmaktan ve konuşmaktan başka bir şey gelmiyor. Allah size bir kapı açsın.”

Neden?

Bu kadar zulüm ve acımasızlık neden?

Darbeden mi? Demokrasi aşkından mı?

Buna sokaktaki köpekler bile güler!

Hak-hukuk yok edilerek, hapishaneler işkence yuvasına dönüştürülerek, kadınların memelerine iğneler batırılarak demokrasi inşa edilebilir mi?

Bunu yaptıran adamların hakla, demokrasi ile işi olabilir mi?

Cevabını, onları destekleyenler dahil, herkes biliyor zaten.

Hapishanelerdeki işkenceler yetmezmiş gibi dışarıda da hayatı yaşanmaz hale getiriyorlar.

Yüzbinlerce insanın pasaportlarını iptal ettiler. Bunlar, bırakın mahkumiyeti, hakkında hiçbir suçlama bile olmayan insanlar.

Yüzbinlerce insanın diplomalarını iptal ettiler.

Yüzbinlerce insanı işsiz bıraktılar.

İşten attıkları kişilere iş verenlerin iş yerlerini kapatıyorlar. Haklarında soruşturma başlatıyorlar.

Onların davalarını savunmak isteyen avukatların lisanslarını iptal ediyorlar.

Çocuklarını okullara kaydetmiyorlar.

Hastanelere hastalarını almıyorlar.

Yurt dışına çıkmalarına da izin vermiyorlar. İçeride kalsın, acıyı yaşasın istiyorlar. Aç kalsınlar, susuz kalsınlar, evsiz kalsınlar, hastalıktan çoluk-çocuk ölsünler istiyorlar. Normal bir hayat yaşayamaz hale gelmelerini istiyorlar!

Bu kadar acımasızlık ve zulüm sadece kin ve nefretten kaynaklanıyor olamaz!

Aşağılık bir planları var!

Yüzbinlerce insan için hayatı yaşanmaz hale getirip, işkencelerle nefreti artırıp, bu insanları suça teşvik etmek.

Yüzbinlerce masum insanı suça bulaştırmak!

Böylece dünyaya bir türlü kabul ettiremedikleri terör örgütü iftirasını kabul ettirmek.

Ve böylece iki yüze yakın ülkede faaliyetlerini yürüten Hizmeti yok etmek.

Kendileri kadar iğrenç planları bu.

Yaşar Yeşilyurt, 16.10.2016

“Neme lazım be Sultanım!” - [Abdullah Aymaz]

Münazarat Risalesinde geçen Tembellik Zindanına Düşmemizin sebebinin izahında, aşkı, şevki ve himmeti kıran dördüncü engel ise, infiradilik ve kendini düşünme hastalığı gösteriliyor.

Üstad  Hazretleri bu hususta şunları söylüyor: “Sonra da yaratılışı itibarıyla medeni olduğundan, beraber yaşadığı insanların hukukunu muhafazaya ve hem de hakkını onlar içinde aramaya mükellef olan insanın emellerini, arzularını dağıtan İNFİRADİLİK (fert olarak hareket etme, istişaresiz iş yapma) fikri ve şahsını düşünme anlayışı (himmetin, aşk ve sevkin) karşısına çıkar… Siz de ‘insanların en hayırlısı, insanlara en çok faydalı olandır.’ düsturunu bu engelin karşısına çıkarın. Çünkü bu ali himmet ve mücahid olan güzel düstur onunla savaşıp, onu alt eder.”

Şahsımızı düşünüp ferdi hareket edersek, istifade edeceğimiz ve bereketini kazanacağımız istişare ve meşveretlerden uzaklaşırız. İki akıl bir akıldan üstündür. Çoğu zaman istişareye katılırken kafamızda %85 oturmuş bir düşünceye bakarız ki, meşveret sonu %80 değiştirmiş ve daha güzel ve yeni bir anlayış kazanmışızdır. Çünkü diğer arkadaşlar olayların bizim bilmediğimiz arka planlarından bahsedince meselenin her köşesi aydınlanıp kafamız net hale gelir. Dahi bile olsak, herşeyi kavramaya dehamız yetmez. İstişare etmeyen dahilerden, istişare ile hareket eden orta zekalar daha isabetli işler yaparlar, yumun ve bereket bulurlar…

Burada mühim olan bizim tek başımıza birşeyler sergilememiz değil; insanlığa faydalı olmamızdır. Bunun da yolu insanlarla uyum içinde, onların da görüşlerini alarak müşterek hareket etmemizdir. Bu bütünlüğü, ittifakı ve dayanışmayı sağlar. İnfiradilik böler, parçalar.

Beşincisi NEME LAZIMCILIK’tır. Üstad Hazretleri bunu şöyle ifade ediyor:”Sonra başkasının tembelliğinden görenek fırsat bulup, hücum ederek himmetin belini kırar. Siz de ‘Tevekkül edenler (başkasına değil), sadece Allah’a tevekkül etsinler’ (İbrahim Suresi 12. Ayetin) en sağlam olan kalesine sığınınız.”

Bu hususta şöyle ibretli bir kıssa anlatılır: Kanuni Sultan Süleyman, devlette çöküş emareleri hissedip karşı tedbirler düşünürken süt kardeşi meşhur alım ve mürşid Yahya Efendiye danışmak için bir mektup yazar. Mektubu okuyan Yahya Efendi hemen çok kısa bir mektup yazar: ”Ne me lazım be Sultanım!” Cevabı hayretle okuyan Kanuni hayret içinde kalır. Hemen dergaha gelip Yahya Efendiye: ”Ağabey, ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!” der. Yahya Efendi, “Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak mümkün mü? Ben sorunuz üzerinde düşündüm ve kanaatimi açıkça arz ettim.” der. Kanuni bunun üzerine der ki: “İyi ama bu cevaptan ben bir şey anlamadım. Sadece ‘Neme lazım be Sultanım’ demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma, der gibi bir mana çıkarıyorum.” Bunun üzerine Yahya Efendi, “Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa; haksızlık başını alıp yürüse; işiten ve görenler de ‘Neme lazım’ deyip uzaklaşsalar; sonra koyunları kurtlar değil de, çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussalar; fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin feryadı göklere çıksa da bunu taşlardan başkası işitmese; işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti kalmaz; sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş de böylece mukadder hale gelir.” der. Bunu dinlerken, Kanuni Sultan Süleyman söylediklerini başını sallayarak tasdik eder. Sonra da kendisini böyle ikaz eden mürşid ve alim Yahya Efendi gibi bir zata ülkesinin sahip olduğundan dolayı Allah’a şükreder.

Üstad Hazretleri Erek Dağından Cuma günleri Van’a gelirken, talebelerine “Ya siz önden gidin, ya ben” diyor. Onlar da “Üstadım uzun yolda herkes yanında konuşacak birilerini ararken siz niye bize böyle diyorsunuz?” deyince diyor ki: “Ben Van’a varıncaya kadar birçok evrad ve ezkarımı okuyup bitiririm. Ama yanımda siz olunca gevezelik yapılır ve ben o vird ve zikirlerimi okuyamam. Hani orak biçenlerin yanına biri gelir. “Gelin bir sigara içelim” diyerek onları meşgul eder. Ama oturanların yanına gayretli birisi gelir orak biçmeye başlar, onları da gayrete getirip, tembellikten kurtarır” diyor. Sonra da  Üstad Hazretleri neme lazımcılık yerine insanları gayrete getirmenin önemini anlatmak için Van’lı Molla Hamid’e “Bilsen ki, mahşer günü gayret ne kadar sana fayda sağlayacak ve ne kadar mühim, hiçbir dakikanı boşa geçirmezdin.” diyor.

İşte günümüz böyle mürşid ve alimlere hem de dinleyip ders alacak idarecilere muhtaç…

Abdullah Aymaz, 16.10.2016 

Umarım bu topraklardaki son soykırım olur - [Tarık TOROS]

Her kafadan bir sesin çıktığı bu gibi dönemlerde… Suya yazılan yazılar, sadece ve sadece kayıtlara geçiyor, o kadar… Herkesin treni kaçırdığı bir tarih var:

-Medya, Haziran 2013 Gezi Olayları’nda…

-Emniyet ve Yargı, 17–25 Aralık 2013’te…

-Seçmen, 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde…

-Siyaset, 7 Haziran 2015’te treni kaçırdı.

Geçmiş olsun. Artık o treni bırakın geriye döndürmeyi… Durdurmanın, yavaşlatmanın dahi olanağı yok. Türkiye, sürekli artan bir süratle kaçınılmaz kaderine doğru yürüyor. Çuf çuf..

İstasyonda kalanlar kendi vicdanının önünü süpürse… Bir nebze teselli bulunabilirdi. Ne çare, şu dönemin tarihini yazanlar… İnsanlığın nasıl olup da tatile çıktığını hayretle kaleme alacaklar. Sonraki nesiller de okuyacak.

Misal… Tespit edilen:

-7’si cezaevinde 20 intihar var (yazıyla yirmi..!)
-5’i hakkında “öldürülmüş” olabileceklerine dair büyük şüpheler bulunuyor.
-Bunun dışında, 4 de intihar teşebbüsü olmuş.

Darbe soruşturmalarında intihar eden subayla ilgili en az iki düzine yazı yazanlarda tık yok. O “onur intiharı” da bunlar “şunun bunun uydurması” mı?

-Bu ikiyüzlülük,

-Bu vurdumduymazlık,

-Bu umursamazlık,

-Bu intikamcılık,

-Bu faşizm yeter de artar!

Bizim… İçinde bulunduğumuz treni duvara çarptırmak için… Diktatör bir makiniste ihtiyacımız yok. Vagonlarda birbirimize düşmemiz yeter! Allah aşkına… Darbe soruşturmalarında yargılanan kişilerin;

-Ne pozisyonlarına, maaşlarına

-Ne ailelerine, oturdukları lojmanlara

-Ne çalıştıkları kurumlara,

-Ne sahibi oldukları medya organlarına,

-Ne de pasaportlarına…

Kimse dokunmadı.

Hukuk devletinde doğrusu da odur. Bugün… Adeta “bire bin” öç alınıyor, aç-susuz bırakma, ölüme terk etme de cabası. Tutuklu sayısı 34 bini aştı. Öncesinde cezaevleri boşaltıldı. Kamuda yüzbinlerce tasfiye var. Kimse yazıp çizmiyor ama… Daha büyük tasfiye, özel sektörde yaşanıyor.

Kişilerin işten atılması yetmedi, mesleki ruhsatları da iptal edildi. Hastaneden atılan bir doktorun, artık ülkede doktorluk yapması mümkün değil. Atılan bir öğretmen, bakkal dükkânı bile açamaz. Bırakın onu, markette tezgâhtar bile olamaz çünkü sigorta girişi yapmasının imkanı yok, çalışma hürriyeti iptal edildi. Bankadaki alın teri tasarrufuna tedbir konuldu, pasaportu iptal edildi. Mesleğimi başka ülkede yapayım deme şansı kalmadığı gibi, yiyecek aş, tutacak ev bulamıyor!

Bu hal… Yarı açık cezaevi haline dönmüş ülkede, ölüme mahkumiyet değil de nedir? Milyonlarca mağdur var. “Mağduriyet yok” denilerek, bunların dile getirilmesi de engelleniyor. Dile getiren, “onlardan” sayılıyor.

Anadolu kaplanlarının, dişiyle tırnağıyla kurduğu şirketler devlete devrediliyor. Bunu açıklayan bakan, yazan medya adeta çalmadan oynuyor. Mahallede bir sürur sürur.. Ülkenin en temiz holdingleri, en kirli isimlere peşkeş çekiliyor. Ülkede muhalefet yok! Olsa…

İşkenceyi araştırmakla görevli Meclis komisyonu başkanı, “Darbeciyi alnının çatından vururdum. İşkence yapılmadı, yedikleri tekme tokat” diyemezdi. Dese bile o koltukta bir dakika bile oturamazdı. Hoş, binlerce meslektaşı hukuksuz içeri tıkılan Baro başkanı da bu görüşe çok uzak değil. İşkence iddiaları ona da ulaşmamış.

Ali Bulaç, seçimlerden önce Saadet Partisi’nin yazarlarla buluşma toplantılarından birinde “Yolsuzluk, hırsızlık milletin umurunda değil. Süreç bunu gösterdi” demişti. Bugün zindanda ne diyor ne düşünüyor bilemiyorum. Sağlığı nasıl, merak eden kaç kişi var, onu da bilemiyorum.

Ahmet-Mehmet Altan, Ahmet Turan Alkan, Mümtazer Türköne, Ali Ünal, Şahin Alpay, Nazlı Ilıcak, Gültekin Avcı, Mutlu Çölgeçen, Büşra Erdal, Ali Akkuş, Ufuk Şanlı, Mustafa Ünal, Vedat Demir, Atilla Taş, Murat Aksoy…

Ya isimleri bu kadar bilinmeyen;

Seyit Kılıç, Bayram Kaya, Cihan Acar, Bünyamin Köseli, Emre Soncan, Erkan Acar, Serhat Şeftali, Cemal Kalyoncu, Abdullah Kılıç, Habip Güler, Cuma Ulus, Hüseyin Aydın, Haşim Söylemez, Ali Akkuş, Yakup Çetin, Ahmet Memiş, Ercan Gün, Abdullah Özyurt, Ahmet Metin Sekizkardeş, Ahmet Yavaş, Alaattin Güner, Ayşenur Parıldak, Aytekin Gezici, Aziz İstegün, Bayram Parlak, Cihat Ünal, Cuma Kaya, Cumali Önal, Eda Şanlı, Erdal Şen, Faruk Akkan, Fevzi Yazıcı, Gökçe Fırat, Habip Güler, Hakan Taşdelen, Halil İbrahim Mert, Hüseyin Turan, İbrahim Balta, İbrahim Karayeğen, İsa Siyi, Kenan Baş, Lokman Erdoğan, Mehmet Kuru, Mehmet Özdemir, Murat Avcıoğlu, Murat Öztürk, Nuri Durna, Nurullah Kaya, Olgun Matur, Osman Yakut, Özkan Mayda, Resul Cengiz, Şeref Yılmaz, Tuncer Çetinkaya, Vahit Yazgan, Yakup Çetin, Yakup Şimşek, Zafer Özsoy, Yalçın Güler…

Bunlar, ciddi bir çabayla basında tarayıp bulabildiğim isimler… Gözaltına alındığı bilinen fakat sonrasında haber alınamayanlar var; Abdullah Katırcıoğlu, Bertan Golal, Emre Koçali, Erkan Büyük, Özcan Keser gibi…

Öte taraftan… Başta eski TRT Haber Koordinatörü Ahmet Böken olmak üzere, onlarca TRT çalışanının akıbeti… Bilmiyoruz. Avukat, köşe yazarı İrfan Sönmez, milliyetçi camianın yakından bildiği bir isimdir. Tutuklandığını yakınları haber verdi, bahseden kimse yokmuş.

Hangi birini yazayım. Emniyet, Yargı kapı duvar. Cezaevleri birer Yedikule zindanı.

Dikkat ettiniz mi, darbe öncesi tutuklananları unuttuk; Mehmet Baransu, Hidayet Karaca. Ki benim bahsettiğim sadece meslektaşlarım, gazeteciler… Yargıçlar, savcılar, polisler, akademisyenler, esnaflar, hayırseverler, ev kadınları, on binlerce nice vatandaş!

İçeride bir çift göz, dışarıda onarı gözleyen binlercesi. Her gün yarım sayfa makale döşeyenlerin satırlarında bunları göremiyorsunuz. Arada yazılarına parantez açanlar da Aslı Erdoğan veya Necmiye Alpay gibi birkaçını lutfen yazıp, öbürlerini görmez geliyor. “Sizi de ben mi savunacağım, bakın başınızın çaresine” diyor.

Hatta geçen biri daha da ileri gitti, “Savunmayın şunları” diye yazdı, yazabildi. Sanki… Meclis’e o bombaları bırakan F-16 pilotları onlarmış, insanların üzerine yürüyen tankların içinde bunlar varmış gibi.

Kapkara bir tarih kaleme alınıyor. Hepimiz de kare kare tespit ediliyoruz. Yakın ve uzak tarihin görmediği muazzam bir zulme imza atılıyor. Tribünler alkış kıyamet. Kirişler, kolonlar çatırdıyor. Koskoca bir toplum kendi içine çöküyor. Umarım kayıplar bugüne kadarkiyle sınırlı kalır. Ve umarım bu topraklardaki son soykırım olur.

Umarım.

Tarık TOROS, 16.10.2016