PISA'nın ardından [Yavuz Alp]

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü'nün (OECD) üç yılda bir hazırladığı Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) 2015 sonuçları etkisini sürdürüyor.

Haberlere göre Türkiye bu sınavda bilim, matematik ve okuma alanlarında OECD ortalamasının altında kalarak 2003 yılı gerisine düşmüş. Türkiye 72 ülke arasında fen bilimlerinde 52, matematikte 49, okumada da 50'nci sırada yer almış.

Türkiye, PISA 2015'te, PISA 2012 ye göre her üç alanda da ortalama 7 sıra geriye gitmiş ve alınan puan ortalamaları 2003'ten beri OECD ülkelerinin altındaymış.

Sonuçlar hakkında yorum yapanların bazıları 'yüz kızartıcı, utanç verici' bir tablo derken bazıları 'ülkenin eğitim gemisi karaya oturmak üzere' , bazıları da 'bu sonuçlar ülkenin eğitim seviyesini göstermez' demiş.

İnsanlar haberlerde verilen 2003 tarihine bakarak;

'AKP dönemi, işte eğitimde yaptıkları' ya da 2012 tarihine bakarak; 'Başarılı olan hizmet okullarını ve dershanelerini kapattılar sonuç ortada' gibi yorumlar yapabilir.

Bu yorumlar tamamen yanlıştır demesek de rahatlıkla eksiktir diyebiliriz.

Eğitim Türkiye'de siyasilerden çok çekmiştir ve çekmeye devam etmektedir.Her gelen siyasi iktidar hemen kendine ait kadroları oluşturmuş, kadro değişiklikleri bakanlık düzeyinden öğretmen düzeyine hatta okulda çalışan hademe seviyesine kadar etkili olmuştur.

Türkiye'de uzun yıllarını eğitime vermiş birisi olarak bu değişikliklerin öğrenciler üzerinde ileride yapabileceği olumsuz etkiyi düşünerek, ülkenin geleceği olan bu genç kuşaklar hakkında hep üzüntü duymuşumdur.

Şimdi isterseniz bir taraftan bu sonuçları düşünürken bir taraftan da hizmet okullarının hem Türkiye'de hem de Dünya çapında yapılan yarışmalarda başarılı olduğu sahaları bir aklınıza getirin; hemen matematik ve fen bilimleri (fizik, kimya, biyoloji) diyeceksiniz.

Daha bir çok şeyde olduğu gibi göğsümüzü kabartıp bizi gururlandıran bu başarıları hatırlayıp, Türkiye adına 'hey gidi günler' deyip bir şey yapamamanın üzüntüsünü içimizde hissediyoruz.

Tabii ki bu başarılar kendiliğinden gelmedi, kendini iyi yetiştirmiş öğretmenlerin öğrencileri yetiştirme adına gece demeden, gündüz demeden, tatil demeden göstermiş oldukları üstün gayretlerin neticesiydi.

Fen bilimleri öğretmeni olarak göreve başladığım ilk yıllardan itibaren idarecilerimizin, 'Hocam haftada bir akşam evde olacaksınız diğer günler öğrencilerinizle ilgileneceksiniz' dediğini daha dün gibi hatırlıyorum dersem abartmış olmam.

Bu işin bir tarafı, şimdi gelelim devlet yetkililerimizin üç yıldan beri yaptıkları ve yapmaya çalıştıklarına;

Türkiye'de bütün yetkilerinizi kullanıp hizmet okul ve dershanelerini kapattınız, hatta bu yetmedi yine bütün devlet imkanlarını kullanarak başarılarıyla kendilerini ispat etmiş olan dünyanın dört bir yanındaki okulları kapattırmaya uğraşıp diyorsunuz ki;

'Kapatın onları biz size devlet olarak daha başarılı okullar açacağız'

Ama hazırlıklı olun bir gün bu ülkelerden eğitimle ilgisi olan birileri önünüze 2003'den beri olan PISA sonuçlarını çıkarır ve der ki;

'Önce bir kendi ülkenizdeki eğitim ve okullarınızı düzeltin de sonra bize gelin'

[Yavuz Alp] 9.12.2016 [Samanyolu Haber]

Diktatörler ve arkalarında bıraktıkları [Ufuk Yiğit]

Zamanın ve toplumların şartları göz önünde bulundurulduğunda tarihi genellemeler yapmak pek doğru olmayabilir. Ancak dünyanın yakın tarihi, bütün diktatörlerin tarih sahnesinden silinirken arkasında büyük bir yıkım bıraktığını ortaya koyuyor.

Halen dünyadaki birçok ülkede -yönetim şekli olarak kendilerini nasıl adlandırırlasa adlandırsınlar- diktatörlükler hakim. Afrika'da birçok ülke, Küba, Venezüala, Kuzey Kore ve Rusya ilk akla gelenler.

Kimilerinin kahramanı olmakla beraber binlerce insanın katledilmesinden sorumlu Castro'nun Küba'sında yıllardır insanlar ülkeden kaçabilmek için hayatlarını tehlikeye atıyor.

Venezüela'da alışverişte ülkenin parası tartılarak hesaplanıyor.

Kuzey Kore'de kendi akrabalarını bile köpeklere yediren bir tip hüküm sürüyor.

Bazı Afrika ülkelerinde yaşanan işkence ve ölümler o kadar sıradan ki çoğu zaman dünyanın gündemine bile gelmiyor.

Şimdi Türkiye de bu listeye girmiş durumda.

Saraydaki zat ne kadar inkar ederse etsin yaşananlar bu saydığım ülkedekilerle aynı belki bazılarından daha kötü. İnsan hakları bitmiş durumda. Belli zümrelerin dışındakiler insan bile kabul edilmiyor. Ekonomi iflas etmiş ya da iflasın eşiğinde, eğitim dünyanın gelişmiş ülkelerinin kat kat gerisinde. Belki bir tek Rusya bu anlamda biraz daha farklı değerlendirilebilir. Konuyu tamamiyle siyaset ilmi uzmanlarına havale edip geçiyorum.

Aslında bahsetmek istediğim, diktatörlükle yönetilen ülkelerin özellikleri değil. Ben daha sonrasına dikkat çekmek istiyorum.

İşte hemen yanıbaşımızda Irak örneği. Saddam Hüseyin'in bir kanalizasyonda öldürülmesinin ardından kaos hiç bitmedi.

Libya'da Kaddafi de aynı akıbete uğradı. Ülke halen ateşler içinde.

Esed'in Suriye'si bütün dünyanın savaş alanı.

Hüsnü Mübarek döneminde zulüm üstüne zulüm gören Mısırlılar bugün Sisi yönetiminde çok mu mutlu?

Neticede ülkeler ve o ülkelerin halkları yaşadıklarını ve yaşayacaklarını bir ölçüde kendileri tayin ediyor.

Diktatörlüklerden çoğu dışarıdan müdahalelerle yıkılmış gibi görünse de ülkeyi o hale getirenlerin söylediği hep aynı. 

''Bizi halk seçti.’' 

Bunda haklılar da. Esas oyun zaten, diktatörlerin kendilerini kurtarıcı gibi gösterip halkı kandırmasından sonra başlıyor. Kendisini ve yakın çevresini abad etmenin dışında topluma korku ve şiddetten başka şey getirmeyen bir seçilmişlik. Sindirilmiş bir halk ve tamamıyla dışa kapanmış bir ülke.

Gün gelip tarih son sözünü söylediğinde diktatörlerden ve yönettikleri ülkelerden geriye her yönden harap olmuş bir vatan ve millet kalıyor.

Tabii hepten de ümitsiz olmamak lazım. Bu durumu tersine çevirebilmiş ülkeler ve milletler de yok değil.

En bariz örnek Almanya. Almanya’nın, dünyanın en acımasız diktatörlerinden birinin elinde milyonların ölüme sürüklendiği bir ülkeden, dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri haline gelmesi, milletlerin geleceklerini nasıl değiştirebileceğinin göstergesi.

İtalya da Musolini'nin ardından demokrasiyi yüceltmiş ve hazmetmiş bir ülke. Hatta bir zamanlar AKP'lilerin hararetle savundukları temiz eller operasyonunu yapabilmesi bile halkın demokraside kararlılığını ortaya koymaya yeter.

Romanya daha dün denilebilecek bir zamanda Çavuşesku'yu kurşuna dizdikten sonra emin adımlarla demokrasisini inşa ediyor.

Peki siz nasıl bir ülkede yaşamayı hayal ediyorsunuz? Ortadoğu'da ateşler içinde, tükenmiş bir Türkiye'de mi, yoksa kendi değerlerini dünyayla buluşturup, demokrasiye sıkı sıkıya sahip çıkan, gelişmiş bir Türkiye'de mi?

İçinden geçtiğimiz zulüm döneminde bunları düşünmek zor olabilir ama bu diktatörlük, arkasında büyük yıkımlar bırakarak er ya da geç bitecek.

Ya sonrası?

[Ufuk Yiğit] 9.12.2016 [Samanyolu Haber]

Kriz çıkarmak bizim işimiz! [Efe Yiğit]

Son dönemde Türkiye-Almanya ilişkilerinde kriz eksik olmuyor. Son krizimiz ise TBMM Başkanvekili Ayşe Nur Bahçekapılı’nın Alman polisi tarafından gittiği Köln havaalanında alıkonulması. Kriz Bahçekapılı’nın, kaldığını otelde telefon, pasaport, kredi kartları ve tüm kimlik kartlarının olduğu çantasını çaldırmasıyla başladı aslında. Polis de Bahçekapılı’dan kimliğini ispatlamasını talep etti.

Alman polisinin alıkoyma işlemi doğal olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mutat muhtarlar buluşmasında dile getirdiği konular arasında yerini aldı. Erdoğan, “Şimdi bunlara aynısını yapmak gerekmez mi? Ondan sonra Erdoğan oluyor diktatör. Sen benim Meclis Başkan Yardımcıma bu tür bir yanlışı yaparsan, senin polisin vesairen bunu yaparsa, buna aynısıyla mukabele etmem lazım” dedi.

Nitekim dün boyunca Alman diplomatik pasaportu ile seyahat etmek isteyenlerin Atatürk Havalimanı’nda saatlerce bekletildiği ortaya çıktı. Erdoğan’ın ‘misliye mukabele’ tarzını Almanlar da görmüş oldu böylece.

‘Yarım saat, 45 dakika’

Türk konsolosluğundan geçici pasaport alan Bahçekapılı, havaalanında Alman polisi tarafından sorgulanmıştı. Bahçekapılı, karakolda tutulan tutanağı ibraz edip, TBMM başkanvekili olduğunu belirtirken, Alman polisi ‘gerekli araştırma yapmamız lazım’  cevabı verdi. Bahçekapılı’nın ifadesiyle ‘yarım saat, 45 dakika’ beklettikten sonra polis ‘bizi takip edin’ diyerek, Türk milletvekilini pasaport kuyruğuna kadar götürdü. Bunun üzerine Ayşenur Bahçekapılı, “Bu AB dediğiniz şeyse, istemiyoruz AB’yi” şeklinde tepkisini gösterdi.

Öte yandan Köln/Bonn Havalimanı polisinin bağlı bulunduğu Sankt Augustin Federal Polis Merkezi Basın Sözcüsü Jens Flören, Bahçekapılı’nın bekletilme sebebini Türk konsolosluğundan alınan belgede Almanya vizesinden bahsedilmemesi olarak açıkladı. Flören, “Kendisi polis memurlarına TBMM Başkanvekili olduğu ve diplomatik pasaport taşıdığı bilgisini vermiş ancak bu bilgileri kanıtlayacak bir belge sunamadığı için polisler kendisinden havalimanındaki en yakın polis merkezine gelmesini rica etmişler” dedi.

Özel ziyaret, diplomatik olmayan vize

Aslında bu olayın da sebebi, krizlerle beslenen Erdoğan rejiminin ‘kriz’ çıkarmakta ve bu krizler vasıtasıyla iç politikada ‘efelik’ yapmakta usta olması. Bahçekapılı’nın kendi ifadeleri bile, olayın bir kriz değil ‘doğal’ bir durum olduğunu gösteriyor. Öncelikle Bahçekapılı’nın Köln ziyaretinin resmi değil özel olduğunu anlaşılıyor. Özel olsa ne olacak demeyin hemen. Özel ise diplomatik kurallar devredışı kalır. Karakolda tutanak tutturup, konsolosluktan geçici pasaport alan Bahçekapılı’nın diplomatik kanallarla Alman makamlarıyla irtibata geçmesi gerekiyordu. Konslosluktan alınan geçici pasaportta herhangi bir vize olmayacağı için Alman polisi doğal olarak sorgulama yapmak zorundadır. Hele TBMM başkanvekili olduğunuzu ispat edecek bir belge ibraz etmiyorsanız, polis sorgulama yapmazsa suç işlemiş olur.

Türkiye’de bakkala giderken bile kırmızı halıda yürüyenler için bu durum şaşırtıcı olabilir, Avrupa’daki bütün siyasetçiler için bu sıradan bir durum. Normal vatandaşlarla birlikte pasaport sırasına girmekten gocunan Bahçekapılı, “Bu mu AB?” diye isyan ederken aslında normalliğe isyan etmiş oluyor. Hâlbuki özel bir ziyaret için yurt dışına çıkan, pasaportu çalındığı için konsolosluktan geçici (diplomatik olmayan) vize alan birisi için pasaport sırasına girmek gayet normal bir durum.

Almanya’yla kontrollü kriz

Tabi bu arada Türkiye’nin Almanya’ya tavrı bu konuyla sınırlı değil. Erdoğan her fırsatta Almanya’ya “terörü destekliyor” suçlamasıyla yükleniyor. Özellikle Can Dündar’ın Almanya’da ‘popüler’ olması ve Türkiye’nin tezlerinin Avrupa’da karşılık bulamaması, bu tepkinin sebepleri arasında. Geçtiğimiz ay Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, Mevlüt Çavuşoğlu’nun davetiyle resmi ziyaret için Ankara’ya geldiğinde de benzer bir muamele görmüştü. Steinmeier’in makam aracı aprona sokulmazken aracına Alman bayrağı asmasına da izin verilmemişti.

Danimarka Başbabakanı’na arama

Avrupalı vekiller için yerel yetkililerin bu türlü zorluklar çıkarması olağan bir durum yine de. Hatta Danimarka’da durum daha da ‘vahim’. Ülkenin ilk kadın Başbakanı Helle Thorning-Schmidt, 2014’te ülkenin ikinci büyük şehri Arhus’tan Kopenhag’a dönmek için havaalanına geldiğinde, herkes gibi kuyruğa girmiş ve güvenlikten geçmişti. Hatta Schmidt’in üzerinde metal eşya olduğu anlaşılınca bir kadın güvenlik görevlisi, başbakanı tepeden tırnağa aramıştı. Başbakanın bu şekilde ‘sıradan’ muamele görmesinin sebebi de, ziyaretinin özel olmasıydı. Bu durumda devletin verdiği imkânları kullanamazdı.

Bahçekapılı krizinde anahtar cümle şu: “Bu AB dediğiniz şeyse, istemiyoruz AB’yi”. Evet AB bu. Kimseye ayrıcalık tanınmıyor. Başbakanlar devasa güvenlik konvoyuyla gitmiyor, özel işlerde devletin imkanları kullanılmıyor, milletvekilleri bisikletle veya toplu taşıma araçlarıyla meclise gidiyor, VİP uygulaması bulunmuyor. Türkiye, bu AB’ye girmemekle haklı!

[Efe Yiğit] 9.12.2016 [TR724]

Ne yapmalı? Onbirin biri [Dr. Emin Aydın]

Tenkil belasına karşı Hizmet gönüllüleri hemen her yerde hareket planları yapıyordur. Olayları bilgisayar ekranından izleyen bencileyin insanların, sahada koşuşturanlara yön vermesi doğru olmaz. Ama, tıpkı bir sinema filmini seyrederken, kahramanla özdeşleşen seyircinin, kahraman hesabına sorundan çıkış yolları üretmeye başlaması gibi, veya yer yer kahramanın kendi kendini fazladan tehlikeye atan hamlelerine hayıflanması gibi ben de sahada koşuşturan kahramanlarımızı seyrediyor ve ‘acaba şöyle yapılsa daha iyi olmaz mıydı’ sorgulaması yapıyorum. Belki de yapılıyor bunlar… veya daha doğruları yapılıyor. Yine de paylaşmak istedim… Tamamen kendi görüşlerim bunlar… Hatalıysalar, sorumlusu, sorgulamadan benim görüşlerimi benimseyenlerdir.

Yerelde hak iddia etmek

Mesela Diyanet İşleri Başkanlığının 38 ülkede o ülkelerin kendi vatandaşları olan Türkler ve o Türklerin kurduğu yerel kurumlar hakkında istihbarat topladığı ve bu istihbarat raporlarının TBMM’deki Darbe Komisyonu’na sunulduğu, raporlarda Diyanet tarafından görevlendirilmiş imamların ve din işleri ataşelerinin imzasının olduğu basına yansıyınca bizim kahramanlarımız ne yapmışlardır? Cumhuriyet’te çıkan haberde tafsilatı da var. Henüz Türkiye’de iç hukuk yolları tükenmemişken AİHM’ye başvurarak dava kaybettirmek yerine, açıktan suç işleyerek bulundukları ülke vatandaşları ve kurumları hakkında istihbarat toplayan bu kişiler hakkında yerel mahkemelerde davalar açılamaz mı? Böylelikle Diyanet camiyi siyasete bulaştırmaktan alıkonulamaz mı?

Burada şunun altını çizmek isterim: Bir hukuki süreç binler gazete makalesine ve düşünce kurulu raporuna müreccahtır. Kahramanlarımız yazıp çizsinler elbette; ama hak iddia etmeden hukuksuzluk iddiasında bulunmak hakka karşı saygısızlıktır.

Hiç Tenkil yokmuş gibi

Kanser hastası bir dostum için çevirmenlik yapmıştım yıllar önce. Baş ağrısından mustaripti. Doktora bunu söyleyince, “Ben can derdindeyim, sen neyle uğraşıyorsun” demişti. Hastalığın arif ettiği ve sonunda da arifane bir şekilde ufkuna yürüyen dostum doktora güzel bir irfan dersi vermişti: “Kanserle benim de mücadele etmem lazım. Bunun için de kafamın rahatlaması gerekiyor. Hem senin kansere karşı yapabileceğin çok şey yok; ama baş ağrısını dindirecek enstrümanlara sahipsin. Yapabileceğini yaptıktan sonra yapamayacağını yapmayı dert edinsen…” Şimdi Türkiye’de, mağdur ve mazlum bir şekilde hapiste olanların hali beyinlerimizde bir tümör… Kemirdikçe kemiriyor. Ama onlar için bugün yapabileceğimiz bir şey yok. Yarın yapabileceğimiz bir şeyin olabilmesi için de yarın var olabilmemiz, ayakta olabilmemiz, sağlıklı ve dirayetli olabilmemiz, içinde bulunduğumuz toplumlara entegre olabilmemiz gerekiyor. İşin özü, hiç Tenkil yokmuş gibi aşkla şevkle yeniden Hizmet!

Kerim Balcı’nın Filistin işgalinin Müslüman zihnini işgal ettiği ve asıl korkunç işgalin bu zihnî işgal olduğu yönündeki yazılarını okuduğumda biraz kızardım ona. Müslüman Müslüman’ın derdiyle meşgul olmayacak mı yani? Ama şimdi Tenkil’in Hizmet gönüllülerini fazlasıyla meşgul ettiğini görüyor ve asıl tehlikeli olan bu zihnî tenkil imiş, bundan bir an önce kurtulmak lazım diyorum.

Elbette insanız, ama insanüstü gayretler göstermeye alışık insanlarız biz…

[Dr. Emin Aydın] 9.12.2016 [TR724]

Kurtulmuş’un acı itirafları [Erhan Başyurt]

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş Meclis kürsüsünde kamudan ‘fetö’ bahanesiyle Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile ihraç edenleri değerlendiriyor:

“Suçsuz, günahsız, hatasız, kusursuz olan kimse burada mağdur edilmeyecektir…”

***

Kurtulmuş ardından sözlerini şöyle sürdürüyor:

“KHK’lerle görevine iade edilen 18 bin 258 kişi vardır. Bir mağduriyet söz konusu değildir…”

Adeta, vatandaşın aklıyla alay ediyorlar.

***

Bugüne kadar ihraç ettikleri kamu görevlelerinin 18 değil, 180 değil, 18 bininin hatalı olduğunu, yok yere bu insanlara aylarca zülüm edildiğini itiraf ediyor, sonra da “mağduriyet yok” diyorlar.

Başka bir deyişle, daha yargı kararları devreye girmeden ihraç ettikleri her 5 kişiden birinde hata yaptıklarını daha şimdiden kabul ediyorlar ama pervasızca “Kimse mağdur edilmeyecek” diyorlar.

***

Kurtulmuş bu kadarla da yetinmemiş, konuşmasında 15 Temmuz hain darbe teşebbüsünü kimin komuta ettiğinin halen bulunamadığını itiraf ediyor.

Şimdi anladığımız mı?

Darbeyi yapan henüz tespit edilememiş, darbeyi haber aldığı halde önlemeyenlerin, masum kanının akmasının önüne geçmeyenlerin ihmali de sorgulanmamış durumda.

Ancak gazeteciler, öğretmenler, hemşireler, insani yardım dernekleri, hastaneler, baklavacılar, dönerciler, ev hanımları… 40 binin üzerinde insan ne ile suçlandıklarını bile bilmeden ‘darbe’ bahanesiyle hapis yatıyor.

***

El insaf! Bir de çıkmış, “mağduriyet yok” diyor.

HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş nerede Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş nerede! Bu nasıl bir savrulma… Yazık!

***

Kaldı ki, fişleme, iftira ve ihbarlarla yaptığınız diğer ihraçların doğru olduğunun delili ne?

Yargı yolunu neden kapatıyorsunuz? Danıştay bakmıyor, AYM itirazlara bakmıyor…

Bu kadar insanın hayatıyla, ailelerinin ekmekleriyle neden oynuyorsunuz?

İhraç edilenlerin yaklaşık 20 bini hapse atılmış durumda…

Yarın bu mağduriyetlerin hesabını nasıl vereceksiniz? Bedelini nasıl ödeyeceksiniz…

***

BYLOCK ZULMÜ KATLANIYOR

Aynı şekilde her gün “ByLock operasyonu” yapıyorlar. Binlerce insanı keyfi şekilde hapse atıyorlar. Huffington Post sitesinde de gazeteci Mahir Zeynalov yayınlandı.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Tahşiye Davası’nın yapıldığı mahkemeye yazı gönderiyor: “ByLock ile ilgili bilgiler, MİT’in istihbari çalışmasıdır” diyor.

‘İstihbari raporlar’ mahkemede delil olarak kabul edilmiyor. Kanuni düzenleme var. Ergenekon davasında da ‘emsal’ karar var.

***

MİT’in ‘hackleme’ ile yani ‘korsanlık’ yoluyla istihbari çalışma yaptığı ve rapor hazırladığı belirtiliyor.

Başka bir deyişle mahkeme kararı ile yasal yoldan elde edilen bir delil olmadıkları için, MİT’in ByLock Raporu kimsenin tutuklanmasına gerekçe olamaz.

***

Dahası, insanlar darbeden 7 ay önce tamamen kapatılan, uygulamadan kaldırılan halka açık bir sosyal iletişim ağını kullandıkları ‘darbe’ ile suçlanıyorlar.

Darbe ile ilgili İzmir’de hazırlanan iddianame incelenirse, bir çok subay, MİT Raporu’na dayanılarak darbeden 7 ay önce kullanımdan kaldırılan  ByLock’ı darbe esnasında kullandıkları için tutuklu ve darbeye katılmakla suçlanıyor.

İnanılmaz ama var olmayan ByLock’ı kullandığı iddiasıyla darbe soruşturmasında tutuklananlar bile var…

Daha nasıl bir mağduriyet istiyorsunuz ki…

***

Hepsi bu da değil, darbe teşebbüsü ile ilgili 60 subayın yargılandığı Denizli 2. Ağır Ceza Mahkemesi, MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğü’ne yazı yazıp 8 soru soruyor.

Sorular Hürriyet gazetesinde yayınlandı. En can alıcı olanı:

“Yazışma metinleri ve sanığın kimlerle yazıştığı tespit edildi mi?”

Yani insanlar, AppStore veya Google Play’den indirilmesi serbest ve yasal olan bir programı indirdikleri için suçlanıyor.

Daha iyi anlaşılması için söylüyorum, WhatsApp veya Skype indirmekle aynı işlemi yaptıkları için suçlanıyor.

***

Belki hiç kullanmadı, belki yanlışlıkla indirdi, ya da indirdi de bedava olduğu için eşi ve dostu ile yazıştı…

Aynı wifi ağı veya baz istasyonu nedeniyle zanna dayalı suçlananlar bile var.

Cumhurbaşkanı Erdoğan dahi “ByLock ile ilgili yüzde 10 hata olabilir” diyor…

Oysa hata yüzde bir bile olsa, yanlış yere hapse atılan için hata oranı yüzde 100 demektir.

Böyle adalet olur mu? Daha nasıl bir mağduriyet arıyorsunuz ki…

***

Suçlama yapabilmeniz için suç içeren içerik ve mesaj metinleri olması gerekir, tabii onlar da yasal yoldan elde edilmek kaydıyla…

Bunların hiçbiri yok.

Program darbeden 7 ay önce kullanıma tamamen kapatılmış ama insanlar gelişigüzel, ByLock kullanıp darbeye katılmakla suçlanıyor ve hapse konuluyor.

Halen de çıkıp Meclis kürsüsünden, ‘’Kimse mağdur edilmeyecek… Mağduriyet söz konusu değil’’ diyorlar.

Allah aşkına, vicdanınız gibi aklınızı da mı yitirdiniz yoksa vicdansızca vatandaşın aklı ve mağdurların acılarıyla alay mı ediyorsunuz?

[Erhan Başyurt] 9.12.2016 [TR724]

Müslüman görünümlü zâlimlerin pîri: Haccâc-ı Zalim [Faik Can]

Adını çok duymuşsunuzdur Haccâc-ı Zalim’in. Zulmüyle meşhur Emevî Valisi. Asıl ismi Ebû Muhammed el-Haccâc b. Yûsuf b. el-Hakem es-Sekafî (ö. 95/714). Yargılamadan infaz etmek en büyük özelliği. “Olgunlaşmış kelleler görüyorum” diyerek muhalif gördüğü insanların kellelerini kesen bir kan içici.

41 (661) yılında Tâif’te doğdu. Emevîler’e sadakatle bağlı olduğundan “Küleyb” (it yavrusu) lakabıyla da tanınır. Okuma yazma bildiği, küçük yaşlarda Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlediği ve Tâif’ten ayrılıncaya kadar babasının yanında kardeşiyle birlikte çocuklara Kur’an öğrettiği rivayet edilir.

Mekke’yi mancınıklarla taşa tuttu

Ailesiyle birlikte Tâif’ten ayrılıp Dımaşk’a yerleşen Haccâc, ilerleyen zamanlarda iyice güvenini kazandığı dönemin Emevi halifesi tarafından, halifeliğini ilan eden Abdullah İbn-i Zübeyr’le mücadele için Hicaz’a gönderildi. Karargâhını doğum yeri olan Tâif’te kuran Haccâc Mekke’ye giden yolları keserek şehre gıda sevkiyatını engelledi. Üç ay sonra istediği 5 bin kişilik yardım kuvvetinin gelmesi ve Mekke’yi kuşatma izninin verilmesi üzerine, Allah Resûlü’nün doğduğu, vahyin beşiği olan mukaddes beldeyi kuşattı. Efendilerinin iktidarı ve şahsi hırsları uğruna vazgeçmeyeceği hiçbir kutsalı olmayan Haccâc, Kâbe dâhil olmak üzere bütün şehri mancınıklarla taşa tuttu. Altı buçuk aydan fazla süren kuşatma sonucunda Abdullah b. Zübeyr şehit edildi ve hilâfetine son verilmiş oldu.

Haccâc gösterdiği bu başarıdan (!) sonra Hicaz, Yemen ve Yemâme valiliğine getirildi. Üç yıl bu görevde kaldıktan sonra stratejik önemi yanında isyan merkezi haline gelen Irak’a vali tayin edildi. Haccâc, Irak’ı çok sert tedbirler alarak idare etti.

Her muhalif hareketi kanla bastırdı

En ufak bir farklılığa tahammülü olmayan Haccâc Emevîler’e muhalif her hareketi kanlı bir şekilde bastırdı. Onun bu Allah’tan korkmayan, hak hukuk tanımayan hoyrat tavırları Hicaz Valisi Ömer b. Abdülazîz’i çok rahatsız ediyordu. Haccâc’a tepkisini her fırsatta dile getiren ve onun zulmünden kaçanlara kapısını açan Ömer b. Abdülazîz Emevî yönetimi tarafından Medine valiliğinden azledildi.

Bütün gücünü Emevî saltanatının ayakta kalması için harcayan Haccâc, yirmi beş yılı aşkın bir mücadeleden sonra Küfe ile Basra arasındaki kendi kurduğu Vâsıt şehrinde öldü. (Ramazan 95 / Haziran 714) Mezarının tahrip edilmesi ihtimaline karşı sapa bir yere gömülerek üzerinden akarsu geçirildi.

Enes b. Mâlik’e zulmetti

Haccâc, muhaliflerine karşı çok sert ve acımasız davrandı. Aralarında büyük sahabi, Efendimiz’in can yoldaşı Enes b. Mâlik’in de bulunduğu pek çok kişiye zulmetti. On binlerce insanı hapsetti, zincire vurdu, sürgüne yolladı, mallarını, mülklerini yağmaladı. Aralarında meşhur muhaddis ve müfessir Saîd b. Cübeyr’in de bulunduğu pek çok âlim, zindanlarda onun işkenceci askerlerinin elinde şehit oldu.

Haccâc kendisine mutlak itaat istiyordu. Herkes ona kayıtsız şartsız biat etmeliydi. Biatlarında insanlara yemin ettiriyordu. Yemin etmeyenlere mürted muamelesi uyguladı.

Haccâc, Saîd b. Cübeyr’i zulm ile şehit ettikten birkaç ay sonra kendi ölümünü isteyecek kadar büyük ruhî sıkıntılara mâruz kaldı. Sonunda dayanılmaz mide ağrıları ve elem içinde bağıra bağıra öldü. Ölüm haberini alan âlimler ona rahmet dilemedi. Tâbiûnun büyük imamlarından Hasan-ı Basrî, “Allah’ım, onu ortadan kaldırdığın gibi siyasi geleneğini de kaldır” diye dua etti. Hulefa-i Râşidîn’in beşincisi olarak bilinen Ömer b. Abdülazîz şükür secdesine gitti. Yine büyük imam İbrahim en-Nehaî sevincinden ağladı.

Tribünlere oynamayı iyi biliyordu

Kaynaklarda hiç şaşırtmayan detaylardan biri de Haccâc’ın Kur’an ehline çok cömert davrandığına dair rivayetler. Bütün münafık zalimler gibi Haccâc da avam halkı siyaseten arkasında tutmak adına tribünlere hoş gelecek manevralar yapmış ama hakikatte ne Allah’tan korkmuş ne de kuldan utanmış.

Haccâc’ın bugünün zalimlerinden bir farkı var. O da mala mülke düşkün olmaması. Ne sarayları olmuş Haccâc’ın ne petrol şirketleri. Gemiciklerden filolar oluşturmak ve devlet adına yapılan her işten humus talep etmek de aklına gelmemiş. Başka bir zalimin lüks uçağını almayı da düşünememiş! Öldüğünde geriye sadece bir kılıç, bir at eyeri, bir mushaf, bir rahle ve 300 dirhem para bırakmış. Haccâc tarihe zulümde zirve olarak geçecek kadar zalimmiş ama en azından hırsız değilmiş.

‘Çirkin paralar’

Haccâc Arapça’nın resmî muamelelerdeki kullanımını yaygınlaştırdı ve Arap para sistemine geçti. O güne kadar Bizans ve Sâsânî sikkesi şeklinde basılan paraların üzerine “bismillâh el-Haccâc” ibaresini yazdırdı. Sikkelerin üzerindeki bu ifadeleri onurlarını siyasetin ayaklarına pas pas etmeyen hakperest ulema hoş karşılamadı ve sikkelere “ed-derâhimü’l-mekrûhe-çirkin paralar” adını vererek tepkisini gösterdi. Ancak bütün zalimler gibi Haccâc da bildiğini okudu ve bu paralar tedavülde kalmaya devam etti.

Haccâc’ı “zalim, cebbar ve kan dökücü” gibi sıfatlarla zemmeden Zehebî, onun Kur’an’a çok hürmet ettiğini söyler. Kur’an’ın harekelenmesi ve noktalanması işini de yaptıran Haccâc aynı zamanda iyi bir hatipti. Çok fasih ve beliğ bir dille kitleleri etkiliyordu.

Son bir not: Kütüb-i Sitte’nin en büyük muhaddisi İmam Buhari, Haccac-ı Zalimden hiç hadis rivayet etmedi.

[Faik Can] 9.12.2016 [TR724]

AİHM’in ilk KHK kararı: Mahkeme zaman kazandı ama güven kaybetti [Mehmet Dinç, Strazburg’dan yazdı]

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Türkiye’den bir Kamu Hükmünde Kararname (KHK) mağdurunun başvurusuna dün verdiği kararla, mağdurların ümitlerini kırdı. Mahkeme, 15 Temmuz sonrasında işten atılan öğretmen Akif Zihni davasını ‘iç hukuk yolları tüketilmediği’ gerekçesiyle usulden geri çevirdi.

Bu karar emsal niteliği taşıyor ve bundan sonra gelecek KHK kaynaklı hak ihlalleri başvurularında da önce Türkiye’deki hukukun tüketilmesinin aranacağını gösteriyor. Daha önce bir tutuklu hâkimle ilgili kararda da aynı şekilde önce iç hukukun tüketilmesi gerektiğine vurgu yapılmıştı. Oysa Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu gibi AİHM’in işleyişinde de yeri olan kurumların Türkiye’deki hukukla ilgili uyarıları da ortada duruyor.

AİHM yerel hukuka güvenmek istiyor

Burada AİHM’in biraz elini bağlayan husus şu: AİHM, hukuk sistemlerini ve bireysel ihlalleri denetlemenin yanı sıra bir çeşit ‘Demokles’in kılıcı’ olmak istemediğinden çoğunlukla yoğun bir ‘iç hukuk’ mücadelesi talep ediyor. Bunun dışındaki kararların, ülkelerin iç işlerine müdahale olarak algılanacağını düşünüyor. AİHM çevresini bilenler, AİHM üyelerinin çok kritik meselelerde eğer ‘makul bir dayanak noktası varsa’ yerel hukuka göre tavır aldığını, daha önce de defalarca söylemişlerdi. Hatta AİHM’in 2005’te çokça konuşulan Leyla Şahin’in başörtüsüyle çalışmayla ilgili itirazına yönelik kararı, bu yöndeki bir eğilimin göstergesi olarak yorumlandı.

Öte yandan AİHM’in ağır dosya yükü ve hantal yapısı, ‘acil karar’ bekleyenler için büyük handikap. Bu yönüyle AİHM, kısa vadede sonuç alınacak bir ‘kapı’ olarak ortaya çıkmak istemiyor. Rusya, Türkiye ve Romanya gibi 10 binlerce dosyası bulunan ülke vatandaşları AİHM’i bir ‘umut kapısı’ olarak görse de, mahkeme bunun önüne geçmeye çalışıyor. Mevcut dosyaların eritilmesi için bile 10’larca yıl gerekebilir. Türkiye’den şimdiden 5 bine yakın dosya AİHM’e intikal etti ki, mahkeme yapısının bunu kaldırması mevcut koşullarda mümkün görünmüyor. Ancak dosyalar eninde sonunda karara bağlandığında, buradan Türkiye’ye astronomik tazminatlar gelebilir.

İç hukuk kaldı mı?

AİHM’in ‘iç hukuk yollarının tükenmediğine’ dair kanıtı, Danıştay’ın bir hâkimin ihracıyla ilgili yürütmeyi durdurma kararı vermesi. Hukukçu Kerem Altıparmak, kendi Facebook sayfasından bu kararla ilgili yazdığı analizinde, Danıştay kararının yanında çok sayıda KHK’ların ‘yasa gibi fonksiyonu olduğu’ yönünde kararın da çıktığını hatırlatıyor. Nitekim Anayasa Mahkemesi (AYM) de KHK’larla ilgili başvuruyu denetleme yetkisi olmadığı gerekçesiyle reddetmişti.

Ayrıca AİHM kararı yine Eylül 2012’den bu yana AYM’ye bireysel başvuru hakkı olduğunu hatırlatıyor. Ancak AYM’nin KHK’larla ilgili verdiği kararın ardından bireysel başvurulara da benzer şekilde ‘yetkisizlik’ kararı vermesi işten bile değil. Dahası aynı AYM’nin iki üyesi, 15 Temmuz’dan sonra tutuklandı ve yerlerine Erdoğan’ın yakını olan kimseler atandı. Nitekim Danıştay ve Yargıtay gibi yüksek mahkemelerden de çok sayıda hukukçu tutuklandı ya da ihraç edildi. Bu durumun, verilecek kararların ‘bağımsızlığı’ konusunda fikir vereceği açık.

Avrupa’daki parlamenterlerin, Venedik Komisyonu ve Avrupa Yargıçlar Ağı gibi hukukî kurumların Türkiye’deki hukuk skandallarıyla ilgili gün aşırı açıklama yapması da AİHM’in dikkate alması gereken bir husus olarak öne çıkıyor.

Başvuruları delillendirmek

Burada kararla ilgili bir başka konu da başvurucunun AİHM’e davayı götürmek için hazırladığı dosyada mevzuata uyup uymaması. AİHM yargıçları önlerine gelen dosyadaki delil ve argümanlara göre karar vermek durumunda. Bu, AİHM’in hukuk felsefesinin bir gereği. Görünen o ki, başvuru sahibi Akif Zihni, yüksek mahkeme ve AYM yollarının işlevsel olmadığını, yasadaki ifadesiyle ‘hem teori hem de pratik’ olarak, ispat edememiş. Bu da, bundan sonraki başvurularda mağdurların elini zayıflatan bir husus olacak zira AİHM yargıçlarının önüne bile gelmeden, ilk aşamada tek hâkim tarafından bu karara atıf yapılarak sonraki dosyalar reddedilebilecek.

Ayrıca AİHM’in verdiği kararın hukukî niteliğinden çok siyasî anlamı konuşulacaktır. Zira AİHM’in uzun vadede de olsa bir adalet hissini ayakta tuttuğu görülüyordu. Avrupalı siyasetçilerin ve hukuk adamlarının açıkça eleştirdiği Türkiye’deki hukuk sisteminin hâlen ‘işliyor olduğuna’ dair AİHM’in iyi niyeti, mağdurların uzun vadeli adalet hissine zarar vermiş olacak.

Selin önüne baraj kurmak

Öte yandan bazı yorumcular, AİHM’in henüz 26 Eylül’de yapılan bir başvuruyu hemen karara bağlamasının Türkiye’den sel gibi akacak davaların önüne bir baraj kurmak amacını taşıdığını söylüyor. Bu durumda Türkiye’deki mağdurlara, inanmasalar da Türkiye’deki hukuk sistemine başvurmaları, o yolu tükettikten sonra AİHM’in kapısını çalmaları salık verilmiş oluyor. Her ne kadar Kerem Altıparmak gibi hukukçular, iç hukuk yollarının tükendiğinin gösterilmesi için mevcut koşulların yeterli olduğunu söylese de, görünen o ki AİHM’in üyelerini bu durum tatmin etmiş değil.

AİHM’in Zihni v. Türkiye kararı Türkiye’den gelecek dosyaları sadece yavaşlatmış olacak. AYM’ye gidecek bireysel başvuruların çokluğu, bu sefer AYM’nin özensizce karar vermesini ya da tamamen erteleyerek mağduriyetlerin sürmesini getirebilir. Eninde sonunda AİHM’in önüne gidecek ve muhtemelen de tazminata mahkûm olacak mağduriyetler, bir ertelemeye takılmış olacak yalnızca. Bu ‘erteleme’ maalesef mağduriyetlerin sürmesi anlamına geliyor…

[Mehmet Dinç] 9.12.2016 [TR724]

“Damat”ın enayi meslektaşları [TR724 Haber-İnceleme]

Daha önce hacklenen e-mailleri ile gündeme gelen Enerji Bakanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın mailleri tekmili birden Wikileaks tarafından arama moturu hizmeti ile birlikte erişime açıldı. Berat’ın Kutusu adı verilen maillerde Albayrak’a ait binlerce mail bulunuyor. Hakkında birçok haberin yapıldığı mailler ile ilgili bakan şimdiye kadar bir yorum yapmadı. Onlarca iddiayı cevapsız geçirse de havuz medyası neden Damat ile uğraşıldığını bugün güzelce özetledi. Asya ve Avrupa enerji denklemini değiştiren adam olarak sunulan Berat Albayrak’ın Batı’nın oyununu bozan kişi olarak sunulması şaşırtmasa da her biri arı ayrı yargılanmayı ve istifa etmeyi gerektiren sebepler ile ilgili olarak Türkiye’de yaprak kımıldamaması ülke olarak geldiğimiz noktayı acı bir şekilde işaret ediyor. Bilindiği gibi Doğan Yayın CEO’su Mehmet Ali Yalçındağ muhbirlik ve köstebeklik yaptığı, çalışma arkadaşlarını jurnallediği ve saraya düzenli tekmil verdiği belli olunca kağıt üzerinde bile olsa görevinden istifa etmişti. Ortaya dökülen kirli çamaşırlardan dolayı henüz başka istifa gelmedi. Berat Albayrak’ın da istifa edeceğine kimse ihtimal vermiyor. Dünyada bakanların etik sebeplerle istifa etmesine alışığız. Çocuğunu makam aracı ile okula bırakmaktan tutun uçuş milleri ile şahsi bilet alımına kadar bir çok sebepten istifa ediyor bakanlar.  Konu enerji bakanı olunca kapsamı daraltıp  bu kez sadece dünyada istifa eden enerji bakanlarını arşivden derledik.

Bütün dünyada enerji bakanlıkları dev ihalelerin dağıtıldığı ve dev şirketler ile muhatap olunan bir kurum. Durum böyle olunca yolsuzluk ve rüşvet sıkça rastlanılan bir vaka. Rüşvet ve yolsuzluk sebebiyle istifa eden enerji bakanlarının büyük bir kısmı geri kalmış ülkelerden. Ülkeler geri kalmış olsa da istifa mekanizmasının işliyor olması kayıtlara geçmeli. Gelişmiş ülkelerdeki istifalar genellikle etik sebepler ve kamuoyun baskısı ile.

İşte Berat Albayrak’ın görevi bırakan mevkidaşları. Bakalım bizim istifa etmeyen  bakan ile benzeyen yönleri var mı?

PANAMA BELGELERİ İSTİFA GETİRDİ!

Bu yıl patlayan Panama skandalından bir çok politikacı nasibini almıştı. Vergi kaçırmak için kurulan  paravan şirketlerin faaliyetleri dünyayı uzun süre meşgul etmişti. Panama belgelerinde adı geçen İspanya Enеrji Bakanı Jose Mаnuel Soria baskılara dayanamayarak 15 Nisan 2016 tarihinde istifa etti.  Ajanslara yansıyan haberlere göre Soria, istifasıyla ilgili yаzılı açıklamada bulunarak söz konusu Panama belgelerindeki ticari faaliyetlerinin 1995 yılında siyasete girmeden önceki döneme ait olduğunu belirterek hatа yаptığını kabul etti. Belgeler vе ticari faaliyetleri еski olmasına rağmen siyasi sorumluluğunu yеrinе getirdiğini kaydeden Soria, hükümete ve partisine zаrаr vermemek için istifa ettiğini bildirdi.

Panama skandalında Türkiye’den de bir çok şirketin adı geçmişti. Bunlardan bir tanesi de Berat Albayrak’ın  kısa bir süre öncesine kadar CEO’luğunu yaptığı Çalık Holding’a ait. Albayrak’ın görevde olduğu günlerde onayı ve bilgisi dahilinde  kurulan Meet Continent şirketi Panama merkezli ancak hesapları Çin’de tutuluyor. Albayrak’ın yönettiği holdingin ne kadar vergi kaçırdığı ise bilinmiyor.

ARABAYI KİM KULLANDI?

Şubat 2012 tarihinde İngiltere Enerji Bakanı Chris Huhne, ehliyetinin iptalini önlemek için polise yalan söylediği iddiasının ardından görevinden istifa ettiğini açıkladı.

Huhne, fazla hız yaptığı gerekçesiyle ehliyetinin iptalini önlemek için, 2003 yılında o zamanki eşi olan Vicky Pryce’ın üzerine ceza puanlarını yazdırmakla suçlanıyordu. 2003 yılında eşiyle yaptığı bir yolculuk sırasında aşırı hız yapıldığında direksiyonda olmadığını söyleyen Huhne’un yalan söylediği, o sırada yanında olan eşini “direksiyondaydım” demeye ve ceza puanlarını eşinin ehliyetine yazdırmaya ikna ettiği öne sürülüyor.

Batı’da sıkça rastladığımız bir etik istifa örneği. Alt tarafı bir trafik cezası hem de yıllar önce  demiyor el oğlu. Olaydaki ahlaki pozisyonu dikkate alıyor. Doktora tezini başkasına yazdırarak sahtekarlık yaptığı iddia edilen Dr.Berat Albayrak’ın davranışı şüphesiz bu duruma güzel bir örnek. Üniversitedeki hocaları kandırarak kendisinin yazmadığı bir çalışmayı kendisi yazmış gibi göstermenin acaba bir yaptırımı var mı? Eğer bu iddialar doğru değilse neden yalanmıyor?

KENDİ ŞİRKETİYLE İŞ YAPAN BAKAN

7 mart 2016 tarihinde bir başka enerji bakanı istifasını açıkladı. Kolombiya hükümeti Enerji Bakanı Tomás González Estrada elektrik tasarrufu ile ilgili çalışmaların sonuç vermediği için istifa ettiğini açıkladı. Ancak istifanın gerçek sebebi bir kaç gün sonra belli oldu. Kolombiya başsavcılığı Bakan Estrada hakkında soruşturma açtığını duyurdu.  Gerekçe ise bakanlığın Connecta firmasına verilen ihaleler ile ilgili olduğun açıklandı. Firmayı ilginç kılan ise bakan ve aile üyeleri tarafından kurulmuş olması.

Hatırlanacağı gibi Kuzey Irak petrollerinin dünya pazarlarına taşınmasında epey ayrıcalık gören Power Trans şirketi gündeme gelmiş ve şirketin Beraat Albayrak’a ait olduğu iddia edilmişti. Bakan o zaman yayınladığı yazılı bir açıklama ile bunu kesin bir dille yalanlamıştı. Berat Albayrak’ın ortaya çıkan maillerinde Power Trans’a alınacak şoförden yevmiyelere kadar tek karar vericinin Berat Albayrak olduğu kesinlik kazandı. Yani Bakan alakam yok dediği şirketin maaşlarını bile kendisi belirliyordu.

SAVCILIK DELİL YOK DEDİ  AMA BAKAN İSTİFA ETTİ

Bulgaristan’da iktidardaki üçlü koalisyon hükümetinin Enerji Bakanı Rumen Ovçarov 2007 yılında istifa etmişti.  Bulgaristan’da merkezi ısınma sistemini işleten “Toplofikasia” adlı devlet şirketinde yaşanan yolsuzluk olaylarında bakanın adı geçmişti. Savcılık yaptığı açıklamada bakanın olaya karıştığı ile ilgili ellerinde bir delil olmadığını açıklamıştı. Buna rağmen bakan dedikodulara daha fazla dayanamadı ve başbakana istifasını vermişti.

17-25 yolsuzluk soruşturmasında savcılık takipsizlik kararı vermiş ve suçlanan kişiler hakkında bir delil olmadığına hükmetmişti. 17-25 tapelerinde sıfırlama işleri ile ilgilendiği iddia edilen Berat Albayrak’ın tapelerde geçen kalan paralarla Şehrizar konaklarında ev alındığını yalanlanmıştı. Maillerde alınmayan evlere ait aidat borçları bulunuyor!

200 BİN DOLAR İÇİN İSTİFA ETTİ?

Endonezya Enerji Bakanı Jero Wacik Yolsuzlukla Mücadele Ajansı tarafından yolsuzlukla suçlanınca 6 Eylül 2014 tarihinde istifa etti. Bakan , Singapur merkezli Kernel şirketinin geçen yıl ağustos ayında kazandığı ihaleden 200 bin dolar rüşvet almakla suçlanıyordu.

Yine rüşvet iddiaları yüzünden geçmiş yıllarda Brezilya, Tanzanya, Benin, Trininad  ve Avustralya enerji bakanları istifa etti.

Bakan Berat Albayrak ve Erdoğan’ın darbeyi herkeslerden önce haber veren eniştesi Ziya ilgen’in  adı bir çok enerji firması ile ilgili yolsuzlukta adı geçiyor.  Ar Enerji, Zirve Holding ve Power Trans bir yana bir çok ihalede usulsüzlük yapıldığı ve yeni yapılan doğalgaz anlaşmalarında kamunun zarara uğratıldığı sıkça dile getiriliyor. Ancak bugüne kadar bu iddialarla ilgili yasal bir çalışma gerçekleşmedi.

ELEKTRİĞİ KESTİRMEYECEKSİN

2014 yılında Kırgızistan‘da, zorunlu elektrik kesintilerini savunan Enerji ve Sanayi Bakanı Osmonbek Artıkbayev  istifa etmek zorunda kaldı. 2015 yılında ülkedeki elektrik kesintilerine çözüm bulamayan Kuveyt Enerji Bakanı Abdülaziz El Ibrahim de görevini bırakmak zorunda kalmıştı. Bolivya ve Norveç’te de bakanlar enerji politikaları sebebiyle hükümetleri ile ters düşüp istifa etmeyi tercih etmişlerdi.

Şubat ayında Berat Albayrak bakanlığının bütçesi ile yapılan meclis oturumunda konuşmuş ve 13 yıldır iktidarda AKP’nin olduğunu unutarak eski-yetersiz hale gelen alt yapılar sebebiyle kesintilerin bir süre daha devam edeceğini duyurmuştu.

FATURALAR YÜKSELDİ  İSTİFA GELDİ!

2 Mayıs 2016 tarihinde Belçika Flemenk bölgesi Enerji Bakanı Annemie Turtelboom  istifa ettiğini açıkladı. Elektrik faturalarında yapılan vergi düzenlemeleri sonrası ortalama bir ailenin aylık elektrik masrafında 8 euroluk bir artış söz konusu olmuştu. Turtel vergisi olarak halk arasında tepki çeken artış sebebiyle tepkilere dayanamayan Turtelboom görevinden ayrılmak zorunda kaldı.

Yılbaşındaki bütçe görüşmesinde elektriğe zam yapılmayacağını bilakis indirim yapılacağı Bakan Albayrak açıklamıştı. Dün elektriğe yaklaşık yüzde 10 zam yapıldı.  Elektrik faturalarında eskiden ayrıntılı olarak açıklanan kalemlerin birleştirilerek kayıp kaçak bedeli altında fazla para alındığını da muhalefetin sıkça dile getirdiği bir iddia.

BİZDE DE İSTİFA EDEN VAR

Enerji Bakanı Cumhur Ersümer, 2001 yılında son zamanlarda gündeme gelen yolsuzluk olayları ile bağlantısı olduğuna dair haberlerin artmasından sonra bakanlıktan istifa etmişti. Dönemin başbakanı Başbakan Ecevit, Enerji Bakanı Cumhur Ersümer’in istifasını teşekkür ederek kabul etti. Ersümer dokunulmazlığının da kaldırılmasını talep etmişti.

[TR724 Haber-İnceleme] 9.12.2016