"Sultanın kapısına yaklaşma!.." [Abdullah Aymaz]

Muhyiddin İbn-i Arabi, “Kitabü’l-Künh” isimli eserinde işte böyle diyor: “Sultanın kapısına yaklaşma!...”

“İbn-i Arabî, Kibrit-i Ahmer’in Peşinde kitabının yazarı Claude Addas Hanımefendinin özetlediği şekilde meseleyi aynen aktaralım:

Kendinden önceki sûfîleri takip eden İbn-i Arabî’nin Kitabü’l-Künh’teki bu kesin ifadesi, iktidarla kurulan ilişkilerde, tıpkı selefleri gibi tavizsiz olmaya verdiği önemi göstermektedir. 

Mürit, şu veya bu şekilde İKTİDARA BAĞLI OLAN HERŞEYİ MERDUT kabul etmelidir. 

Muhyiddin İbn-i Arabî’nin ilk defa Hicri 589 (Miladi 1193)'te Tarif’te tanışmış olduğu Şeyh Abdullah bin İbrahim el-Maleki el-Kalfat’a dair Ruhu’l- Kudüs’te anlattığı olay bu tavrın açık bir misalidir: 

“Bu şeyhin İbn-i Tarif’le birlikte Septe’de bulunduğu bir sırada, Sultan Ebu’l-Âlâ, bana iki yük erzak gönderdi. Ben o esnada hazır değildim, beni görmek için gelmiş olan ihvan erzağı kabul etmiş ve yemiş, ama has talebelerim, bundan imtina etmiş. Sultan, ertesi akşam iki yük erzak daha gönderdi. Ben gönderilenleri ne kabul ettim ne de reddettim. Sultan’ın bana yiyecek gönderdiğini bilen ihvan, bu sebeple yanıma gelmişti. Ezan okudum ve namaza durdum. İhvandan, kendini şeyh olarak gören biri, ‘Sofra beklerken namaz kılınmaz’ dedi. Hiçbir şey söylemedim, ama sessizliğim onu kızdırdı. Bunu görünce, şöyle cevap verdim: ‘Bu yiyeceği, kabul etmemiştim ve ondan yemeye niyetim yok, çünkü bana göre o haramdır ve kendim için sevdiğimi sizin için de sevdiğim sürece, sizin yemenizi söylemem de mümkün değil.' 

Sonra bu yiyeceği niçin HARAM gördüğümü izah ettim, ardından da şöyle dedim: “Bu yemek hazırdır, onu helal sayanlar yesin; diğerleri yemesin.” 

Talebelerimi de alarak o sırada oturmakta olduğum eve döndüm. Ertesi gün, ihvandan bana itiraz etmiş olan o şahıs vezire giderek beni şikayet etti. (…) İş Sultan’a kadar çıktı. Ama o akıllı biriydi ve şöyle söyledi: 

“Benim niyetim sadece iyilikti. Ama bu adam kendi haline daha vâkıftır. O yüzden de ona hiçbir şekilde ilişilmeyecek ve herhangi bir zarar vermeyeceğim.”  

Bu hikaye dostum el-Kalfat’ın kulağına gidince, beni ziyarete geldi. Benim ve talebelerim için endişe duymaktaydı, durumun ciddiyetini biliyordu. Hareket tarzımı, eleştirdi. “Kendi namına güzel davranmışsın. Ama bu yaptığın bütün ihvana zarar verecek, zira insanlar böyle bir tavrı içine sindiremez.”  dedi. 

Ona, “Allah’ın hakkı önce gelir.” dedim ve ayağa kalkarak kendisini uğurlamaya hazır olduğumu gösterdim. 

Daha sonra hikayeden haberdar edilmiş olan İbn-i Tarif’i gördüm, bana “Diplomasi önce gelir” dedi. “Esas muhafaza edildiği müddetçe doğrudur.’ diye cevap verdim.”

Bilindiği gibi “Kurb-u Sultan, âteş-i sûzan” yani “Sultana yakınlık, yakıcı ateştir.” denilmektedir. Bu söz çeşitli mânalarda ve maksatlarla söylense de, dünyalık arzusu ve hırsı ile onlara yakın olmak, hem dünyada hem âhirette insanları tehlikelerle karşı karşıya getirebilir demektir.

Muhyiddin İbn-i Arabî, Futuhat-ı Mekkiye’sinde şunları da anlatmaktadır: 

“Tunus şehrinde, şehir eşrafından İbn-i Mu’tib isminde hatırı sayılan bir şahıs beni onurlandırmak üzere evine davet etmişti. Daveti kabul ettim. Evine vardığımda, yemek hazırlamaktayken, benden Hükümdar nezdinde kendisi için aracılık yapmamı ricâ etti. Zira, Hükümdarın saydığı bir kimseydim ve üzerinde belli bir etkim bulunuyordu. Ne yemeği yedim, ne de benim için hazırladığı hediyeleri aldım. Evinden çıkıp gittim. Ama ricasını da yerine getirdim ve gücüne kavuştu.”

Maalesef şimdi insanlara yapılan zulümleri durduracağız diye külli paralar da istiyorlar. 

Çoğu zaman, hiçbir yardımları olmadığı halde o mazlumun ve mağdur insanların ellerinde ve avuçlarındaki beş on kuruşa da tamah edip çarpıyorlar. 

Böylece günahları kat kat oluyor. Karınlarına ateş doldurdukları gibi Cehenneme de yük yük ateş olacak dünyalık çıkarlar taşıyorlar. 

Vay hallerine!..   

[Abdullah Aymaz] 20.6.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

‘NATO aşırıcılar ve Selefilerden oluşan bir Türk Ordusu riski ile karşı karşıya’ [Deniz Ayhan]

Geçtiğimiz Pazartesi günü NATO’da görev yaparken darbe sonrasında hakkında tutuklama kararı çıkarıldığı anlaşılan beş üst düzey muvazzaf askerin Brüksel merkezli Vocal Europe’a verdikleri mülakat büyük yankı uyandırdı. Mülakatın yayınlanma tarihinin özellikle darbeye karıştıkları iddia edilen 221 Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun duruşmalarının başlamasının akabinde gerçekleşmesi; darbe, Gülen Hareketi, NATO ile ilişkilerimizin geleceği, bölgesel meseleler ve benzer birçok önemli husus hakkında ilk elden taze içerikler edinmemize olanak sağladı.

Mülakatın ‘NATO Aşırıcılar ve Selefilerden Oluşan Bir Türk Ordusu Riski İle Karşı Karşıya’ şeklinde Türkçeye çevrilebilecek bir başlıkla yayınlanması, şüphesiz bu mülakatın özellikle Brüksel kamuoyunda da fazlaca itibar görmesine sebep oldu. Mülakatın ortaya koyduğu soruları ve bu sorulara verilen cevapları kısaca aşağıdaki gibi derlemek mümkün.

DARBE VE TSK’NIN SAVUNMA KAPASİTESİ

Darbenin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin savunma kapasitesi üzerindeki etkisi nedir şeklinde sorulan soruya, Muvazzaf NATO subayları darbeden bu yana diğer kuvvet komutanlıklarında olduğu gibi hava kuvvetleri komutanlığında da 700 den fazla pilotun görevden alındığını, hali hazırda uçuş yapabilecek yetkinlikte ve tecrübede çok az askerin bulunduğunu ifade etmekteler. Hükümetin bu sorunu ortadan kaldırmak için emekli olmuş askerlere dolgun maaşlarla teklifler götürdüğünü fakat bu emekli pilotların uçuş etkinliklerini ve uçuş için gerekli kondisyonu çoktan kaybettiklerinin altını çizmekteler. Hatta, Türkiye’nin birkaç ay önce Suriye’nin kuzeyine yaptığı hava operasyonunda elinde yeterli pilot olmadığı için ABD’den destek istediği de belirtilen diğer hususlar arasında.

Darbe ve sonrasında yaşananların TSK’ya etkilerine dair mülakatta verilen diğer bir cevap ise hayli ilginç türden. An itibariyle TSK personelinin komutanlarından gelen hemen hemen her emri sorguladığını ve gelen emirlerin ileride başa dert olur zaviyesinden uygulamama gibi bir teamülün geliştiği ifade edilmekte. Birçok askerin 15 Temmuz’da Genel Kurmay Başkanlığı Karargâhına gelin emrine uyup karargâha vardıklarında darbeci olmak suçundan gözaltına alındığının farkında olan TSK personelinin, gelen emirleri sürekli rafine etmeye çalıştıkları mülakatta vurgulanan önemli hususlardan. Dolayısıyla, an itibariyle orduda güven namına hemen hemen hiçbir mekanizmanın olmadığı ifade edilmekte.

DURUŞMALAR VE DARBE SÖYLEMİ

Mülakatta sorulan diğer bir soru ise birkaç hafta önce başlayan 221 TSK personelinin darbe duruşmalarının neden basına açık olmayışı ve uluslararası gözlemcilerin neden bu duruşmalara giremediği ile alakalı. Muvazzaf subaylar, Erdoğan rejiminin bu duruşmalarda darbe şüphelisi askerlerin verecekleri ifadelerin 15 Temmuz’dan bu yana hükümetin geliştirdiği darbe söylemine çok ciddi zararlar vereceğini düşündüğü için, duruşmaların basına kapalı olmasının ve uluslararası gözlemcilerin duruşmalara alınmamasının hükümet için bir zorunluluğa işaret ettiğini vurgulamaktalar. Bununla beraber, tutuklu askerlerin ilk ifadelerinin işkence altında alındığı, birçoğunun kendisine yapılan işkence ve baskıdan dolayı darbe emrini Gülen’den aldıklarını söylemek zorunda kaldığı ve işkenceye maruz kalmamak için tutuklu birçok askerin ise önlerine konulan ve daha önce yazıldığı bilinen ifadelere imza attıkları belirtilmekte.

Buna ek olarak, duruşmalarda savunma yapan askerlerin büyük bir çoğunluğunun benzer şekilde 15 Temmuz günü Zekai Aksakallı tarafından bizatihi arandıkları ve muhtemel bir terör tehdidinden ötürü emrinde bulunan kuvvetlerle Genelkurmay Karargâhına ivedilikle gelmelerinin emredildiği belirtilmekte. Karargâha vardıklarında ise ansızın kendilerine karşı gerek orada önceden konuşlandırılan askerlerin, gerekse de takviye güç olarak oraya getirilen polislerin mukavemeti ile karşılaştıklarını ifade ettikleri nazara verilmekte.

NATO’DA DARBE DEDİKODUSU DUYULMAMIŞ

Mülakatta bu beş muvazzaf NATO subayına sorulan diğer ilginç sorulardan biri ise darbenin 2016’da dahi gerek Türkiye’de gerekse yurtdışında farklı mahfillerde konuşulduğu ve benzer konuşmaların NATO’da yapılıp yapılmadığı ile alakalı. Subaylar, darbe ile alakalı NATO’da çalışan hiçbir TSK personelinden böyle bir şey duymadıklarını ve NATO’da böyle bir konuşmaya da şahit olmadıklarını belirtmekteler. Bununla beraber subaylar, 2016 yılının sonlarına doğru sosyal medyada birçok hükümet yanlısı Twitter hesabının açıktan darbe çağrısı yaptığını ve böyle bir kalkışma sonrası başkomutan sıfatıyla Erdoğan’ın tüm TSK mensupları ile Cuma namazı kılıp, orduyu tamamen millileştireceğine dair yazılıp çizildiğini ifade etmekteler. Hâsılı, darbenin kendilerince bilinmediğini fakat Erdoğan’ın yakın çevresi tarafından kesinlikle bilindiğinin altını çizmekteler.

HULUSİ AKAR’A VERİLEN 16 KRİTERLİ LİSTE

Mülakatın belki de en önemli kısmı niçin bu askerlerin görevlerine son verildiği bölümü. Mülakatı yapan kişi bir adım daha ileriye giderek “Siz Gülen Hareketi mensubu musunuz?” sorusunu da sormayı ihmal etmemiş. Sorulan bu her iki soruya verilen cevaplara baktığımızda öne çıkan iki husus karşımıza çıkmakta. Birincisi, beş subay da ordudan uzaklaştırılmalarının temel sebebinin batıda eğitim almış olmaları ve Erdoğan’ın siyaset yapma tarzına karşı olmaları ile açıklamakta. İkinci olarak ise, darbeden iki gün sonra genelkurmay başkanlığına hükümet tarafından gönderilen iki savcının Hulusi Akar’a 16 kriter içeren bir liste sunduğu ve bu kriterlerin özellikle TSK personelinin birinci ya da ikinci derece akrabalarından herhangi birinin Gülen Hareketine yakınlığı bilinen herhangi bir kurumla ilişkisi olduğu tespit edilmesi durumunda, bu kişilerin ivedilikle ordudan atılmasını emrettiği ifade edilmekte. Bu nedenle, kendilerinin de bu kriter esas alınarak atılmış olabileceklerini vurgulamaktalar.

Mülakatın NATO ile ilişkiler bağlamında en hassas bölümü ise mülakat veren subayların, 15 Temmuz’dan bu yana daha önce ordudan uzaklaştırılmış olan eski İslamcıların ve hatta yer yer selefi düşünceye yakın kişilerin AK Parti tarafından yeni dönemde önemli konumlara getirildiği ve hatta seçme komisyonlarında görev aldıkları ile alakalı. Orduya AK Parti marifeti ile tekrar geri dönen bu aşırıcıların TSK’ya giriş sınavlarında öğrenci adaylarına namazın şartları ve ezanın nasıl okunduğuna dair sorular sorduklarını ve bu gidişle NATO’nun önümüzdeki iki ile dört yıl gibi bir zaman diliminde aşırıcı ve selefi zihniyetli askerlerden oluşan bir ordu ile karşı karşıya olduğu belirtilmekte.

[Deniz Ayhan] 20.6.2017 [TR724]

‘Kontrollü gerilim’ stratejisinin unsuru olarak rüyalar [Abdullah Salih Güven]

Kim ne derse desin, Hizmet hareketi dinini seven, ibadetlerini yerine getiren, vatanına ve milletine delicesine âşık, kutsal bildiği değerlere hizmet etmek için dünya hayatının geçici zevklerini ahirete erteleyerek yaşatma uğrunda yaşamadan vazgeçen bir nesil yetiştirdi.

Hareketin terörist ilan edilmesi, eğitim-öğretim kurumları başta ona gönül veren insan kaynağının devletin orantısız gücü, hukuk ve vicdan tanımayan zalimce uygulamaları ile tenkile tabii tutulduğu şu günlerde geleceğe yönelik tahminlerde bulunmak oldukça zor. Vücudumdaki bütün hücrelerimle inanıyorum ki, Allah’tan ümit kesilmez. Amenna. Ümidin kesilmesi Allah’a imanın zafiyetine işaret eder.

Bununla beraber görünen köy de kılavuz istemez. İnsan iradesinin devrede olduğu eylemlerde Kur’an’ın tabiriyle “sünnetullah” kanunları işler. Allah’ın ata ve ihsanı, bütün plan ve programları alt üst edebilir. Ama plan ve projeler Allah’ın göndereceği bu lütuf ve ihsanlar üzerine bina edilemez.

Benim kanaatim yıllardan beri devletin tüm aygıtları ile üzerine çöktüğü, ezici propaganda gücüyle her şeyi alt üst ettiği bir zeminde kirlenmiş safi zihinler ve o zihniyetin oluşturduğu sosyal ve kültürel ortam temizlenmeden bahar neşideleri adına bir ses ve seda duymak zor gözüküyor. Sünnetullah böyle işliyor. Eşyanın tabiatı, insanın fıtratı bunu söylüyor. Tarihi beşerî tecrübe bunu gösteriyor. Dolayısıyla sabahtan akşama değişiklikler bekleme akıl ve mantıkla izah edilebilir bir şey olmasa gerek.

NE RÜYALAR GÖRÜLDÜ…

Bu gerçeğe rağmen 17 Aralık 2013’ü başlangıç noktası kabul edecek olursak, o günden bugüne neler neler söylendi? Ne rüyalar anlatıldı ne tarihler verildi ne keşiflerden ne kerametlerden bahsedildi, nice yakazalar dile getirildi. “Bitti bitiyor, gitti gidiyor; her şey güllük gülistanlık olacak” sözleri, bugünden düne bakınca insana, “Bütün bunlar yalancı bir ümit mumuymuş” dedirtiyor.

Pekâlâ, yalan mıydı bütün bunlar? Rüyanın, yakazanın, keşfin hiç mi gerçekliği yoktu? Haşa ve kella! Böyle söyleyen yok. Hiçbir mümin bunu söyleyemez. Yüce kitabımız Kur’an’da Hz. Yusuf kıssası bile tek başına rüyanın hem te’vil hem de hakikati adına bir fikir verir bizlere. Ama unutmamak lazım, o rüyanın toplumsal hayatta karşılık bulması için Hz. Yusuf, 7 yıl zindanda yatmıştır. Demek ki hakikati var; var ama onun reel hayata intikali her halükarda ilahi iradenin takdirinde. Sebeplere müracaat bu bağlamda önemli bir unsur. Sebepler üstü müracaatın adı olan dua bir başka faktör ve hakeza.

15 TEMMUZ’DA İŞ İŞTEN GEÇMİŞTİ

Bu bağlamda dikkat çekmek istediğim esas husus şu: söz konusu rüya, yakaza, keşif, keramet hatta kehanetleri kimler dile getiriyor? İşin kehanet kısmı adına bir şey söyleyemem ama yaşadığımız süreçte hareket içinde yerini alan, imanından, samimiyetinden, dürüstlüğünden zerre kadar kuşku duymadığım birçok insan bunları dile getirenler arasında yerini aldı. Büyük ihtimalle hayatlarına hayat kıldıkları Hizmet’e yapılanlar karşısında hizmet gönüllüsü bazı insanlar büyük üzüntü duydu ve duydukları bu üzüntü şuur altlarına yansıyan kurtuluş düşünceleri ile rüyalarına yansıdı.

Fakat bu rüyalar büyük bir ihtimalle elden ele, dilden dile dolaşırken kartopu misali büyüyüp mahiyet değişikliğine de uğradı. Sosyal medyada bunların dolaşıma girmesi ise işi kontrol edilemez boyutlara irca etti. İşte bu durum, Hizmet’i düşman ilan eden kesimlerin eline büyük bir propaganda ve manipülasyon imkânı sundu. Açık konuşalım, Hizmet’te yer alan insanlar bunun farkına ancak ve ancak 15 Temmuz’dan sonra varabildi ama iş işten çoktan geçmişti.

RÜYALARLA YAPILAN ‘OPERASYON’

Propaganda ve manipülasyon psikolojik savaş teknikleri arasında önemli iki unsuru ya da iç içe geçmiş biri diğerinden ayrılmaz bir bütünü teşkil eder. Psikolojik savaş, insanların ruh halini etkilemeyi ifade eden bir terimdir ki savaşı kazanma veya kaybetmede, savaş sonrasında da galibiyeti sürdürmede kullanılır. Propaganda zaten siyasetin tabiatında var olagelen bir olgu ama savaşta bu bir silah olarak kullanılır.

Hukuki, ahlaki, vicdanı değerlere uymamayı da göze aldıysanız, hele bir de devletin şiddet kullanma dâhil tüm imkânları elinizin altındaysa yapılacak şey oldukça basittir; düşman kabul ettiğiniz kişi veya grubu şeytanlaştırmak, nefret objesi haline getirmek, bu eksende yalan ve iftiradan çekinmemek, insanların zihni alt yapılarına hitap eden ve duyulduğunda birçok menfi çağrışımı beraberinde getiren kelime ve kavramları kullanmak, tutarlı olmak ve bütün bunları yaparken yazılı, sözlü, görsel her türlü malzemeden istifade etmektir.

Yukarıda dediğimiz gibi hukuki, ahlaki ve vicdani kriter de tanımayınca kullandığınız malzemeleri manipüle eder, doğruları yanlış, yanlışları doğru gösterirsiniz. Sonuçta bir gerilim atmosferi oluşur ve atmosfer mağlup etmeyi, kökünü kazımayı düşündüğünüz kişi veya gruba her şeyi yapma imkân sunar. Nitekim Hocaefendi ve Hizmet’in Türkiye ve dünyada önce nefret objesi haline getirilme, ardından da özellikle Türkiye’de tenkil edilme sürecine baktığınızda bunların hepsinin tek tek ve adım adım uygulandığını görürsünüz.

BİLHASSA BU İŞLE UĞRAŞILDIĞINI DÜŞÜNÜYORUM

Benim şahsi kanaatim bu süreçte sözünü ettiğimiz rüyalar manipüle edilmiş, sosyal medyadaki sahte hesaplar üzerinden birine bin katılarak yalan yanlış ilavelerle süslendirilmiş ve ferec, ferah, bahar bekleyen, zulmün ezici paletleri altında inleyen kesimlere pompalanmıştır. Ne yazık ki bu devletten halka doğru dini anlatmak için maaş alan İlahiyat akademisyenleri ile Diyanet Teşkilatının başta Mehmet Görmez Başkan olmak üzere ekran yüzleri diyebileceğimiz görevlileri de buna çanak tutmuştur. Sanki bunların Hizmet kanalıyla tabana moral vermek için sistematik olarak ortaya atıldığı argümanlar olduğuna inanmış ve rüyalara yüklenen bu türlü bir anlamın İslami prensipler çizgisinde yanlışlığı anlatmak yerine bunlara inanan insanların sapık kişiler olduğunu söyleyerek siyasetin ajandasına hizmet etmişlerdir.

Günümüz itibariyle aynı oyunun Türkiye’de hala daha oynandığını düşünüyorum. Manipüle içerikli içinde bol bol rüya, keşif, keramet ve yakaza bulunan doğrularla yanlışların iç içe geçirildiği malzemelerin psikolojik savaş tekniğinin bir boyutu olarak propaganda yapıldığı kanaatindeyim.

Bütün kurumları kapatılmış, yüzbinlerce insanı kadınıyla erkeğiyle içeride bulunan Hizmet içinde şimdi de, “Sahih bir rüyada gördük ki şu zamana kadar her şey bitecek, hapishanelerdeki masum ve mazlumlar aileleri ile buluşacak vs.” türünden haberlerin piyasada yeniden dolaşmaya başlaması bunun en büyük delili. Bir takım safderun ve samimi insanlar hariç, Hizmet canibinden hiçbir destekçi bulmayan bu haberler göstermektedir ki manipülasyon ağırlıklı propaganda hala devam etmekte ve yine halkın duyguları, düşünceleri ile büyük planda oynanmaya çalışılmaktadır.

MAZLUM VE MAĞDUR HİSSİYATI KULLANILIYOR

Yalancı bir mum ışığına bile güneş diye sarılan bazı mazlumlar ve onların aileleri de bunlara inanmaktadır. Ama buradaki amaç yukarıda ifade ettiğimiz gibi bellidir: milleti bir kez daha ümitsizliğe salmak, onların depresyonlarını derinleştirmektir. Malum, denilen şeylerin denilen zamanda gerçekleşmemesi onlar da ayrı bir kırılma meydana getiriyor.

Hizmet gönüllülerine acizane tavsiyem bu türlü manipülatif haberlere kulak asmasınlar. Cüzi irade, sınırlı ilim ve kudret sahibi varlıklar olarak sebepler planında yapması gerekli olan eylemlere yönelsinler. Bu arada her şeye gücü yeten Allah’a sebepler üstü müracaatın adı olan duadan dûr olmasınlar. Kaza, kader ve atâ kavramlarını derinlemesine mütalaa etsinler. Allah’ın atasıyla her şeyi değiştirebileceği ama bunun için liyakat kesb etmenin şart olduğunu unutmasınlar. Son okuduğunuz tavsiye babındaki üç-beş kısa cümlenin didaktik bir üslup içerdiğinin farkındayım. Bundan dolayı da kusura bakmasınlar.

[Abdullah Salih Güven] 20.6.2017 [TR724]

Korku ve cesaret bulaşıcıdır! [Mahmut Akpınar]

Bir ülkede hukuka en başta uyması gereken Devlet Başkanı hiçbir yasaya, mantığa sığmayan cümleler kurup: ”Cezalarını tamamlayıp dışarı çıkanlar olursa zaten milletimiz dışarda her gördüğünde onlara gereken cezayı vereceklerdir” diyor.

Gazeteci Can Dündar’a: “O’nu öyle bırakmam! Onunla görülecek hesabımız var!” diye medya önünde tehdit ediyor ve sonra pek çok gazetecinin başına işler geliyor.

Tetikçi gazeteciler alenen bir TV programında yurt dışında yaşayan bazı gazetecilerin/aydınların suikastlarla öldürülmesinden bahsediyor. Bu konuda birim kurulduğuna dair haberler geçiliyor.

On beş yıldır hiç ülkesine gelmemiş, Türkiye’de yaşanan olayların bir yerinde olması mümkün olmayan bir Türk öğretmeni, mafyatik yöntemlerle Türkiye’ye getiriyorlar. Bunu “zafer” modunda manşet yapıyorlar.

İşkence görüntülerini, fotoğraflarını çekinmeden servis ediyorlar.

Ülkenin en önemli insanlarını (işadamı, bürokrat, siyasetçi, aydın vs.) tutukluyor ve itibarsızlaştırıyorlar.

“Suçun şahsiliği” diye evrensel -aynı zamanda İslami- bir ilke olduğu halde babaları-eşleri gözdağı için hapse atıyorlar. Hukuk kırıntısının olduğu bir ülkede görülmeyecek tablolar sergiliyorlar.

Nasıl ve neden bu kadar pervasız, zalim, aymaz oluyorlar?

Madem yapıyorlar neden kamuoyuna ilan ediyor, görüntüleri paylaşıyorlar?

Mafyaların, suç örgütlerinin çalışma tarzı böyledir. Acımazsızlıkla, intikamla ve orantısız mukabele ile kişilere, kitlelere diz çöktürür, teslim alırlar. Eğer onların kurduğu acımasız düzene başkaldırmaya yeltenen olursa herkesin önünde ve insafsızca infaz ederler ki başka sesler çıkmasın! Bu yöntem korunmasız, gündelik hayatını yaşayan insanlarda çok etkili olur. Kendisini ve ailesini düşünen kişiler belaya bulaşmak yerine ses çıkarmamayı ve itaat etmeyi seçerler. Böylece Zorbalar büyük kalabalıkları sınırlı sayıda güçle, korku ve tehditle kontrol altına alabilir.

Mafyatik devlet başkanları, diktatörler de aynı şeyleri yaparlar. Muhaliflerini herkesin gözü önünde ve “ibretlik” şekilde cezalandırırlar ki diğerleri çekinsin ve biat etsin. Bu sayede toplumda korkuya ve şiddete dayalı hâkimiyet kurarlar. Ancak korku egemenliğini sürdürebilmek her zaman daha büyük ve daha vicdansız korkular üretmeye bağlıdır. Zamanla iktidarın insafsız, merhametsiz yüzünü göstermek bir devlet politikası haline gelir.

Bu mafyatik yöntemler kamu gücüyle, medya desteğiyle ve bir plana dayalı şekilde devletler eliyle yapıldığında biz buna “psikolojik harekât” diyoruz. AKP iktidarının son dönemde yaptıkları toplumu sindirmeye, iradesini kırmaya, teslim almaya yönelik, medya-iktidar koordinasyonuyla yapılan psikolojik harekât uygulamalarıdır. Devletler bu işleri sosyoloji, psikoloji, sosyal psikolojiden de yararlanarak “bilimsel yöntemlerle” yaparlar. Sonuçları analiz ederler ve yeni teknikler geliştirirler. Diktatörlerin beklentisi de mafyanınkinden farklı değildir. Mafya sınırlı güçle lokal bir alanı kontrol ederken, mafyatik devletler tüm devleti, ülkeyi, toplumu kontrol etmek ister.

Son dönemde genelde topluma, özelde Hizmet Hareketine psikolojik harekât uygulanmaktadır. Bununla itiraz etme, eleştirme niyeti-ihtimali olanlara gözdağı verilmektedir. Yurt dışındaki kaçırmalar, yandaş yönetimlerce baskı kurmalar, suikast tehditleri Hizmet Hareketini yurt dışında kilitlemeye ve hareket edemez hale getirmeye yöneliktir.

Yurt içinde ağır baskı altındaki insanlara bir şey diyemiyoruz ancak Hizmet Hareketinin yurt dışında ciddi ve nitelikli beşeri potansiyeli var. Maalesef bu potansiyel Erdoğan iktidarının estirdiği şiddet ve korku havası nedeniyle gerektiği kadar değerlendirilemiyor. Bu tuhaflığı tabloyu görebilen pek çok kişi dile getiriyor. İnsanlar yaşanılan ağır travmayı hala atlatamadılar. Pek çoğu Türkiye’deki yakınlarını düşünüp eylemsiz kalmayı tercih ediyor. Bazıları da yanlış bir kadercilik anlayışıyla mucizeyle zulmün sona ermesini, Zalim’in tepetaklak olmasını bekliyor; kendine düşen görevleri ihmal ediyor. Yurt dışındaki insanlarda artan hareketlenme, canlanma var ise de potansiyele göre yetersizdir. Dışarıda eğitimli, nitelikli, dil bilen çok insan var ama bunlar bazen endişeyle /korkuyla, bazen bireysel hareket etmeye alışkın olmadıkları için kabiliyet ve potansiyelini yeterince kullanamıyor.

Türkiye’deki problemleri içten çözmenin yolları tıkandı. Bu şartlarda AKP içinden bir çatlak oluşması, toplumsal güçlü tepki ihtimalleri zayıf. Zira muhalefet etmesi, gücü dengelemesi gereken kurumlar/kişiler korku düzeninin esiri oldular. Türkiye’deki zulüm ve baskı düzeni dışarda anlatılabilir, dünyada farklı kulvarlarda hak aranabilir, demokratik ülkelerin kamuoylarına seslenilebilir. Bir yandaş TV kanalında iki tetikçi gazetecinin alenen suikastları dillendirmesi yurt dışında giderek artan uyanışın ve hareketin önünü kesmeye yönelik diye düşünüyoruz. Kendilerince konuşan, yazan, zulüm düzenini sorgulayan aydınlara, gazetecilere ayar ve korku veriyorlar.

Eğer insanlar böylesi mafyatik tehditlerden korkar ve sinerse meydan bu yamyamlara ve onların korku düzenine terk edilmiş olur. Aksine daha gür ve daha çok ses çıkarmak, bunları daha fazla rahatsız etmek lazım. Mafyanın tehditlerine boyun eğdiğiniz sürece baskısı, talepleri artar. Ama birlikte ve güçlü şekilde ses verilirse mafya düzeni sarsılır, sorgulamalar artar, kâğıttan kaleler yıkılır. Bu yönüyle çok geç de olsa CHP’nin yürüyüşleri önemli görünüyor.

Korku bulaşıcıdır, birileri korkarsa ötekiler de korkmaya başlar. Bir süre sonra korku atmosferi tüm ülkeyi esir alabilir. Ama cesaret de bulaşıcıdır. Biri ses verince başkaları da verir.

M.Akif’in dediği gibi: “Dünyada tek hak sahibi, hakkımı vermem diyendir.”

[Mahmut Akpınar] 20.6.2017 [TR724]

Bu terazi bu sıkleti çekmez! [Akif Umut Avaz]

Beşiğindeki bebekten ölümün eşiğindeki pir-i fanilere varıncaya kadar Türküyle, Kürdüyle, Alevisiyle; Hizmet Hareketi’ndeki ya da CHP’deki milyonlarca insandan kokuşmuşluk Sarayı’na biati zul sayan az sayıdaki milliyetçisiyle; TSK’sı ve polis teşkilatıyla; sivil toplumu, medyası, bürokrasisi ve eğitim camiasıyla; doğası, tabiatı, kültürü, şehirleri ve tarihiyle tüm Türkiye uzun zamandır çok büyük bir zulmün altında kıvrım kıvrım kıvranıyor.

Daha önce eşine rastlanmadık ölçekteki bu zulmün en büyüğü ise, hiç şüphesiz ki yargıda yaşanıyor. Daha doğrusunu söylemek gerekirse, yargı, savcı, yargıç görünümüne bürünmüş Saray soytarılarının türlü şaklabanlıklarla her gün yeniden ve taammüden iğfal ettikleri adalet duygusunda…

MÜLKÜN TEMELİ TARUMAR EDİLDİ

O temelin ırzına, hukuk ve adaletin iffetinden sorumlu mümessillerinin ve vasilerinin her an bizzat geçtiği halde, altın yaldızlı harflerle her mahkeme duvarına kocaman kocaman yazılmış “adalet mülkün temelidir” sözü gibi ‘şeriatın (yazıda hep ‘hukuk’ yerine kullanılacak) kestiği parmak acımaz’ vecizesinin o pek anlam yüklü hükmü de artık çok gerilerde kaldı. Şeriat kılıfına bürünmüş zulümle, mahkeme kararıymış gibi sunulan harami despot sultasıyla kesilen parmaklar çok acıyor. Hem de öyle bir acıyor ki, azıcık vicdanı olanın vicdanı kanıyor.

Ne yazık ki mülkün bütün temelleri, hırsızlıkta, rüşvette, yolsuzlukta, dağ gibi istifledikleri paraları sıfırlamakta suçüstü yakalanmış, kirli yakasını ne pahasına olursa olsun evrensel şeriatın hükmünden kurtarmaktan ve haydutlukla semirttikleri güçlerine güç katmaktan başka kutsalı olmayan soysuz siyasal İslamcı haramilerle, bu yoz ve mürai haramilerin elbirliği ettikleri eli kanlı derin devlet çeteleri tarafından tarumar edildi.

Hal böyle olmakla birlikte, Kürdüyle Türküyle milyonlarca masum ve mazlum, ayarı bozularak zembereği yeniden haramiliğe göre kurulmuş ‘şeriatın’ hoyratça kestiği parmaklardaki sızı şöyle dursun, gök ekinler gibi uçurduğu masum kellelerinin, baykuşların öttüğü viranelere çevirdiği hanelerin acısına ağlayamaz, yasını tutamaz hâle gelmiş durumda. Çünkü, zulmü ve haramiliği meslek edinmiş şarlatanların kin ve nefret nöbetlerine peşkircilik yaptırdığı, milyonlarca masum insana reva görülen en alçakça zulümlere payandalık ettirdiği şeriatın bizzat kendisi kan kaybından öleli çok oluyor.

‘DÜNYADAKİ EN SAĞIR EDİCİ SES, ACI ÇEKEN MAZLUMUN SUSKUNLUĞUDUR’

Yerine konulan harami şeriatı ve bu yoz şeriatın savcı-yargıç kostümlü şarlatanları ise, zalimin mundar ayakları altında inleyen hakkın ve haklının hakkını tutup kaldırarak mazlumların hukukunu korumak yerine, gücün ve güçlünün en ahlaksız, en insafsız, en insanlık dışı, en süfli zulümlerine şeriat kılıfı giydirmeyi şeref edinmiş durumda. Onun içindir ki, yok olana arzu ve mahrum olunana iştiyakla bugün memleketin her karışından “Adalet!” feryatları, haykırışları duyuluyor. Adalet!

Bol ve yağlı kemiklerle ödüllendirilerek ya da üç kuruşluk karakterleri korkuyla sindirilerek eğitilmiş medya görünümlü Saray köpekleri, artık efendilerinden talimat bile beklemeden durumdan vazife çıkarıp zulüm ve haksızlıklar karşısında ya tamamen lal kesiliyor ya da daha fecisini yapıp türlü yalan ve iftiralarla kalabalıkların gözüne perde çekerek irat edilen türlü hukuksuzluklara meşreplerince meşruiyet elbisesi giydirmeye çabalıyor. Vaziyet bu olsa da, mazlumun ne feryadını ne de çığlık çığlık suskunluğunu sindirmekte başarılı olamıyorlar.

Hz. Ali’ye atfedilen “dünyadaki en sağır edici ses, acı çeken bir mazlumun suskunluğudur,” sözünü doğrularcasına bu feryatlar kadar on binlerce mazlumun kalın duvarların, dikenli tellerin arkasına hapsedilmiş sessizliği de o duvarları yıkıp o dikenleri telleri aşarak dünyanın neresinde olursa olsun azıcık insafı ve insanlığı kalanın vicdanına sızmayı, yüreklerinde ince bir sızı olmayı başarabiliyor.

TESCİLLİ ‘VİCDAN MÜNAFIĞI’ BİLE MIZIRDANIR OLDU

Öyle ki, güce, iktidara ve güç sahibi efendilerine yaltaklanmaya ayarlı seçmece ve hesaplı vicdan ayaklanmalarıyla mürailiğin en alçakça türlerinden birinin literatüre girmesine vesile olarak sosyal medyada kendisinden sıklıkla “vicdan münafığı” diye bahsettiren, yumuşak ses ve üsluplu şeytani zalimlerin görünegeldikleri gibi müraice “vicdanlı” rolü kesmelerini bile zorlaştırıyor.

Artık hiçbir kılıfa sığmayan, hiçbir terazinin taşıyamayacağı boyutlara ulaşan yaşanan ağır ve sistematik zulümler karşısında, kendisini izleyen ya da dinleyende merhametliymiş yanılsamasına yol açsa da, ahlak ve karakter yoksunu yoldaşlarından tek farkı sadece biraz daha tiz bir perdeden aşağılık zalimlere bendelik ve borazanlık etmek olan Ahmet Taşgetiren gibi “vicdan münafıkları”nın son zamanlarda belirgin bir korku ve endişeyle sıklıkla vozurdanır, mızırdanır gibi yapmaları boşuna değil.

‘Vicdan münafığı’ sıfatı üzerine cuk oturan Taşgetiren’in, geçtiğimiz günlerde kısmen sansürlenerek yayınlanan bir yazısında, haktan-hukuktan yanalığından ziyade gelecekte sorulacak muhtemel hesap endişesiyle yazdıkları ibretlik. Yapılan keyfilikler ve hukuksuzluklar hakkındaki yazısında Taşgetiren’in kendisini, sağladıkları menfaatlerden dolayı hiç toz kondurmayıp zulümlerine adeta tapındığı harami Erdoğan despotluğuna taktik-stratejik uyarılarda bulunmak zorunda hissetmesi, inatla devam ettirilen zulmün ağırlaşan sıkletinin haramilerin ayarını bozdukları teraziler tarafından bile artık çekilemez hale geldiğini gözler önüne seriyor.

MAZLUMUN SESSİZ ÇIĞLIKLARI DÜNYAYA YAYILDIKÇA ERDOĞAN PANİKLİYOR

Kalın duvarlar arkasına hapsettiği on binlerce masum ve mazlumun sessiz çığlıklarının dünyanın dört bir tarafına ulaşması karşısında panikleyerek öfkeye kapılan zalimlerin Şahı Erdoğan’ın sabah-akşam demeden her gün defalarca kalabalıklar, kameralar önüne geçerek en arsız, en namussuz, en ahlaksız yalan ve iftiralarıyla bezediği her biri bir öfke ve nefret seansına dönüşen biteviye konuşmalarının şiddetini her geçen gün artırması da zulüm ve adaletsizlik sıkletinin artık çekilemez noktaya vardığını gösterir nitelikte.

Devlet imkânlarını peşkeş çektiği kirli pazarlıklarla ya da verdiği rüşvetler ve sağladığı haksız çıkarlar karşılığında kafaladığı birkaç yoz rejim dışında, tek bir somut delilini gösteremediği yalan ve iftiralarına kimsenin itibar etmemesi, hatta önde gelen ülkelerin zırvalarına inanmadıklarını açıktan beyan etmeleri karşısında Erdoğan ve karakter yoksunu aveneleri kudurmasın da ne yapsın?

İşte bu kudurmuşluğun yol açtığı kesif bir paranoyayla sarmalanmış hastalıklı ruh haletiyle yalan ve iftiralarına, zulümlerine ortak ettiği devlet kurumları ve neredeyse tamamını kontrol ettiği omurgasız medya organları üzerinden hedefe koyduğu masum ve mazlumlara abandıkça abanıyor. Erdoğan’ın perdeye koyduğu zulümde en büyük rollerden birini şüphesiz ki, Saray’a soytarılık adına yapmadığını bırakmayıp hukuk ve adaleti bizzat kendileri iğfal eden yargı mensupları üstleniyor.

Tartışmalı 15 Temmuz darbesinin sahnelendiği gece, önceden hazırlanmış bir plan çerçevesinde ortaya attığı birbiriyle çelişen yalan ve iftiralarının tek tek çökmesinden ve saklanan gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkma huyunun tecelli etmesinden ödü kopan Erdoğan ve aveneleri, tüm umutlarını medyada sansür ve karartmaya, yargıda zulme odaklı sultasının eksiksiz sürmesine bağlamış durumda.

DEVLET, HER TARAFI DÖKÜLEN PAÇOZ BİR SUÇ ÖRGÜTÜNE DÖNÜŞTÜ

Bin yıllık şanlı geçmişine ihanetle, tescilli bir haraminin kendisini ele geçirmesine direnemeyerek her tarafı dökülen paçoz bir organizasyona, ahlak ve hukuku ayaklar altına alan mafyatik adi bir suç şebekesi konumuna düşürülen devlet aracılığıyla, Erdoğan’ın resmi kılıfa sokmayı başardığı yalan ve iftiralarını tarumar edebilecek en küçük bilgi kırıntısını bile anında yok etmek için akılalmaz bir telaş ve baskı sergiliyorlar. İnternette kişisel çabalarla yeni açılmış bir blogdan, yalan ve iftiralarını gözler önüne seren en küçük sosyal medya hesaplarına varıncaya kadar gerçek haber bilgi, belge ve haber yayınlayan ne varsa, 7/24 yaptıkları kara propagandayla aptallaştırdıkları yandaş kitlelere ulaşmasın, efsundan çıkmasınlar diye anında erişime kapatıyorlar.

Yalan ve iftiralarla bir gecede TSK’daki her meşrepten toplam 360 generalden 168’ini derdest eden Erdoğan rejimi, kontrollü bir tuzak ve komplo olduğu konusunda artık genel bir kanaatin oluştuğu darbe girişimiyle uzaktan yakından alakası olmayan bu generallerden pek çoğu ile binlerce masum subayın ve sıradan vatandaşın ağzından gerçeklerin ortaya saçılmasını engellemek için elinden gelen her türlü karartmayı yapıyor. Neredeyse 20 yıl önce 40 bin kişinin ölümünden net bir şekilde sorumlu olan Öcalan’ın bile şeffaf bir şekilde yargılandığı bir Türkiye’de, şimdi harami despotların sultası altında, iftira ve zulüm kurbanı on binlerce insan büyük bir gizlilik ve karartma altında güya yargılanıyor. Saray’dan talimatlı oldu-bittilerle ağır cezalara çarptırılıyorlar.

15 TEMMUZ GERÇEKLERİNİN ORTAYA ÇIKMASINDAN NEDENSE ÇOK KORKUYOR

Şu an Türkiye’de 15 Temmuz’a dair gerçeklerin ortaya çıkmasından Erdoğan ve karaktersiz aveneleri kadar korkan başka kimse bulunmuyor. Meclis Darbe Araştırma Komisyonu’nu palyaçoların cirit attığı bir sirke çeviren, darbe teşebbüsüyle gerçekten alakalı olanların dinlenmesini engelleyen Erdoğan, konumları, bilgi ve görgüleri itibariyle darbe teşebbüsüyle hiç alakası olmayan seçmece bazı insanların arzulanan senaryoya şahsi menkıbelerini ekleyerek rapor diye sunulmasını başardı.

İstediği an tespih taneleri gibi karşısında hizaya soktuğu omurgasız medya patronları üzerinden istediği şekilde istediği kara propagandayı yaptıran Erdoğan’ın, 15 Temmuz kepazeliğine dair gerçeklerin ve bu kepazelikteki kendi başat rolünün ortaya çıkmasına karşı verdiği amansız savaşı daha ne kadar sürdürebileceğini izleyip hep birlikte göreceğiz.

Şimdiden şurası çok açık ki, ilk dakikadan itibaren kendisini tartışmalı darbe teşebbüsünün hedefi ve mağduru, Hizmet Hareketi’ni ise darbenin sorumlusu olarak gösteren Erdoğan hiç rahat ve huzurlu değil. Darbe duruşmalarının canlı yayınlanmasını ve işin ehli tarafından bir “kepazelikler manzumesi” olarak tarif edilen tuhaf darbe teşebbüsüne dair gerçeklerin ortaya çıkarılmasını taleple imza kampanyası başlatan Hizmet Hareketi sempatizanlarının emin oldukları saffetlerinden kaynaklanan özgüvenin esamisi bile özgüven gurusu olarak bilinen Erdoğan’da her nedense görülmüyor.

AYARINI BOZDUĞUN KANTAR, GÜN GELİR SENİ DE TARTAR!

Erdoğan ve aveneleri, adeta gecenin karanlığında kan emerek yaşayan yarasaların gün ışığından korktuğu gibi, darbe teşebbüsüne dair gerçeklerin ortaya çıkmasından korkuyor. Gerçeklere dair en ufak bilgi kırıntısı bile yerlerinden hop oturtup hop kaldırtıyor. Şeffaflık ve adalet talepleri ödlerini koparıyor.

Bu bağlamda, gazeteci meslektaşımız ve milletvekili Enis Berberoğlu’nun Suriye’deki radikal İslamcı terör örgütlerine silah taşırken suçüstü yakalanan Erdoğan rejiminin insanlığa karşı işlediği vahim suçlardan sadece birinin ifşa edilmesine yardımcı olduğu iddiasıyla 25 yıl hapis cezasına çarptırılması üzerine CHP’nin başlattığı “Adalet Yürüyüşü”nde atılan her adım emin olun Erdoğan’ın içinde şatafatlı bir harami saltanatı sürdüğü sarayının duvarlarını zangır zangır titretiyor.

Aslında Erdoğan da nasıl bir çıkmaza girdiğini çok iyi biliyor. Bu terazinin bu sıkleti ilelebet çekemeyeceğini bildiği gibi ayarını bozduğu kantarın gün gelip kendisini de tartmasından ödü kopuyor. Madem öyle bir kez daha tekrarlayalım: Zulüm ile abad olanın ahiri berbat olur! Olsun inşallah!

[Akif Umut Avaz] 20.6.2017 [TR724]

Cemaat 15 Temmuz’un neresinde (5) [Ahmet Dönmez]

Dün, 15 Temmuz darbe girişiminin cemaatin üzerine yıkılmasına gerekçe yapılan hususları sıralamıştık. Bugün, bu maddeleri irdelemek istiyorum.

Öncelikle bazı sağlıklı analizler yapmamızı ve dolayısıyla makul neticelere ulaşmamızı zorlaştıran bazı durumların varlığını kayıtlara geçirmek istiyorum. Bunlar neler;

1- Fethullah Gülen Hocaefendi, darbe ile arasına kalın bir çizgi çekti. Dolayısıyla cemaat kurumsal olarak darbe girişimine katılmadığını ve lanetlediğini beyan eden bir çizgide duruyor. Bu nedenle de Cemaat, kurumsal olarak kendini soruların muhatabı görmüyor. Hareket’e yakın olup da darbe girişimine katılanların iştirakini de bireysel inisiyatif ve ‘Hizmet’e ihanet’ olarak değerlendiriyor. Haliyle de her bireyin kendisiyle ilgili soruların muhatabının kendisi olduğu, iddialara kendi adlarına açıklık getirmeleri gerektiği noktasında duruyor. Keşke cemaat adına bir şahıs ya da kurum, bütün bu soru işaretlerine açıklık getirse.

2- AKP-Ergenekon cephesi, o gece sahaya çıkan her bir askeri ‘cemaatçi’ ilan ettiği için bunların ne kadarının gerçekten de Hizmet Hareketi’nden olduğunu bilmiyoruz. Mahkemelerdeki savunmalarına bakılırsa hemen hepsi bu bağlantıyı reddediyor.

ÖZTÜRK’E İŞKENCE İLE İMZALATILAN İFADELER, YETERİNCE İPUCU VERİYOR

3- Cemaatin işaret ettiği ‘bireysel katılımlar’ ile ilgili de işimizi zorlaştıran çok önemli bir mani var: Darbe sonrası gözaltına alınan asker ve sivillere ölesiye işkence yapılmış olması. Elimizdeki bilgilerin büyük kısmının işkence altında alınmış ifadelerden oluşması ve sanıklar mahkeme huzuruna çıktıkça bu ilk ifadelerini reddetmesi. Dolayısıyla elimizde güvenilir, muteber bilgiler yok. Sözgelimi Akın Öztürk ilk gözaltına alındığında Anadolu Ajansı, eski Hava Kuvvetleri Komutanı’nın her şeyi itiraf ettiğini belirten bir ifade tutanağı yayımladı. Ama çok geçmeden bunun önceden hazırlanmış bir metin olduğu ortaya çıktı. Gerçek ifadeleri medyaya yansıdığında gördük ki ortada hiç de darbeye karıştığını ya da Cemaatten olduğunu itiraf eden bir Akın Öztürk yoktu. O zaman anlaşıldı ki bu ifadeler önceden hazırlanmış, işkence ile altına imza attırılacak ve sonra da çıkıp, “Bakın her şeyi itiraf etti” denilecek ifadelerdi. Ancak işkence gördüğü açıkça AA’nın servis ettiği fotoğraflardan görülen Akın Paşa, ne pahasına olursa olsun onurundan taviz vermemiş ve bu hazır ifadeleri imzalamamıştı. Böylece bir büyük kumpası da gözler önüne sermiş oldu. Ancak bu bütün asker ve siviller için geçerli olmadı. Bazı şüphelilerin mahkemelerde “Annemi çıkarın, anlatacağım” diyeceği kadar iğrenç, utanç verici, alçakça işkenceler yapıldı. Kendisi dirayetli çıkan ve iftiralara direnenler olsa bile eşlerine, kızlarına tecavüzle korkutuldular. Bazılarının eşleri, sorgu odalarına kadar getirildi. Bu şekilde insanların iradeleri ve şahsiyetleri teslim alındı. Dolayısıyla artık hiçbir ifade tutanağına güvenemiyoruz.

AKP’NİN KABATAŞ VE SÜMEYYE’YE SUİKAST YALANLARI UNUTULMADI

4- AKP’nin yalan ve kumpas konusunda kötü sicili: Sadece Kabataş yalanı ve Sümeyye Erdoğan’a suikast kumpası örnekleri bile ne demek istediğimi yeterince anlatacaktır. Yeni Şafak’ın bastığı, çay lekeli ‘sözde belgeler’i de hatırlatmak isterim. Haliyle bir askerin üzerinden, evinden ya da masasından çıktığı öne sürülen ‘el yazısı’ notlara da şüpheyle yaklaşıyorum. Bunlar sanki darbe girişimi ile cemaat bağlantısını kurabilmek için özellikle üretilmiş fabrikasyon işlere benziyor. Buna en çok da Dursun Çiçek’in ‘ıslak imza makinesi’ savunmasını makul bulup onu destekleyenler hak verecektir.

OPÇİN O TWEET’İ İLK OLARAK DARBEDEN 15 AY ÖNCE ATTI

Bu girizgâhtan sonra tek tek maddelere eğilebiliriz.

1- Prof. Dr. Osman Özsoy ile gazeteciler Tuncay Opçin ve Emre Uslu’nun darbe girişiminden önceki sözleri…

Bugün Cemaat tabanının canını en fazla sıkan hususların başında bu geliyor. Her kim ki çıkıp, “Darbe girişimi ile bizim ne alakamız var kardeşim! Neye dayanarak bunu öne sürüyorsunuz?” diye isyan edecek olsa, karşısına bu sözler çıkarılıyor.

Hedefim asla şahıslar değil. Ama 15 Temmuz ve Cemaat bahsi konuşulacaksa, bu mevzua temas etmeden konuşmanın zorluğunu her geçen gün daha fazla görüyorum.

Emre Uslu, her ne kadar Cemaat mensubu olmadığını her vesileyle söylüyor olsa da piyasada bunun pek alıcısı yok. Attığı her adım, yazdığı her yazı, söylediği her söz Cemaate mal ediliyor. Ama bundan dolayı hiç kimseyi, kabul etmediği bir mensubiyetin mümessili olarak göremeyiz. Kendisi, gelen eleştirilere karşı buna benzer tweet’leri farklı tarihler için de attığını ama sadece Temmuz ayı için olanların seçilip konulduğunu savundu. İnanıp inanmamak, kişilerin anlayışına kalmış.

Tuncay Opçin de bu tweetin aynısını birçok kere attığını belirterek sözkonusu paylaşımların 15 Temmuz’u bildiği sonucuna götürmeyeceğini savundu. Opçin, kişisel hesabından, “‘Yatakta basıp, şafakta asacaklar’ mısraını farklı tarihlerde en az 40 defa yazdım. Vaktiniz müsaitse 61 bin tweeti inceleyebilirsiniz” diye yazdı. Bahsettiği tweet’lerden ilki, 25 Nisan 2015 tarihine kadar gidiyor. O da “Mustafa Varank’lar derdine yansın. ‘Yatakta bastılar, şafakta astılar’ N Fazıl” şeklindeydi. Anlaşılacağı üzere bu mısra, Necip Fazıl Kısakürek’e aitti. ‘Kafiyeler’ ismini taşıyan şiir, “niçin’i / boğarken / piçini / yatakta / bastılar / şafakta / astılar” şeklindeydi. Opçin, 2 Mayıs 2015 tarihli bir başka paylaşımında “Necip Fazıl’dan bir hatırlatma: ‘Yatakta bastılar / Şafakta astılar.’ İdam cezası kaldırıldığı için korkmayın, idam etmezler. En fazla müebbet” ifadelerini kullanıyor

Opçin’in savunmasının tatmin edici olup olmadığı da yine Uslu’da olduğu gibi kişilerin vicdanına kalmış. Benim yorumum, 15 Temmuz’dan 15 ay öncesinden itibaren atılan bu tweet’ler, o geceki darbe girişimini bildiğini göstermiyor, evet. Ama bir yandan da “O yüzden söylüyorum, son gülen iyi güler. Tik tak tik tak! ‘Yatakta bastılar, şafakta astılar’ NFKısakürek” tweet’i (19 Mayıs 2015) gibi bazı paylaşımlar, belli bir çağrışıma sahip, bunu da kabul etmek lazım.

PROF. ÖZSOY’UN BİR AÇIKLAMA BORCU VAR

Prof. Özsoy’un canlı yayındaki sözleri ise maalesef izahı çok güç olan cümleler. İletişim, algı yönetimi ve kamu diplomasisinde uzmanlığını her fırsatta söyleyen yılların siyaset bilimcisinin bu sözlere bir açıklık getirmesi zaruri. Prof. Özsoy’un o gün ne demek istediğine dair bir açıklama borcu var. Bu, 15 Temmuz gecesi hayatını kaybedenler, sonrasında hapislerde zulüm gören 50 binin üzerinde insan, her şeyiyle bu sürecin mağduru olan ve aileleriyle birlikte sayıları milyona ulaşan insanlara saygının bir gereğidir.

Bir sonraki yazıda diğer maddelerle devam etmeye çalışacağım.

[Ahmet Dönmez] 20.6.2017 [TR724]

Sır küpü mü, kumpasçı ve suç makinesi mi? [Erman Yalaz]

CHP Milletvekili ve Hürriyet Gazetesi eski Genel Yayın Yönetmeni  Enis Berberoğlu’nun MİT Tırları haberi nedeniyle müebbet hapse mahkum edilip tutuklanması AKP ve Erdoğan iktidarının zulümde sınır tanımadığının sırada CHP’nin olduğunun sembolü oldu. CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, kötünün iyisi bir karar ile gecikmeli de olsa ‘adalet yürüyüşü’ başlattı. Uzun sürmeyen sessizliğin ardından Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ağzındaki baklayı çıkarttı. Berberoğlu’nun hukuksuz şekilde tutuklanmasından sonra Kılıçdaroğlu’na ‘yargı seni de çağırırsa şaşırma’ diyerek tehdit etti.

KILIÇDAROĞLU’NUN  1 MİLYON OKURA ULAŞMIŞ ROPÖRTAJI NASIL KUMPAS OLUYOR?

Erdoğan’ın  tehdidinin gerekçesi çok geçmeden ‘havuz medyası’na üflendi. Güneş gazetesi dün Kemal Kılıçdaroğlu ile Zaman Gazetesi yöneticilerinin 7 Haziran seçimleri öncesi tüm siyasi parti liderleriyle yaptığı röportajlar serisinde çekilmiş fotoğrafını gizli toplantı diye manşet yaptı. Fotoğraf tamam olunca senaryoyu da yazmışlar: “Kılıçdaroğlu ile Enis Berberoğlu’nun da katıldığı toplantıda MİT Tırları ile ilgili görüntülerin hangi gazetede yayınlanacağı kararlaştırılmış. Berberoğlu ve Kılıçdaroğlu, görüntüleri Ekrem Dumanlı ve Zaman ekibinden almış. Can Dündar da yayınlamış.” Baştan sona yalan üzerine kurgu bir havuz uydurması.  Başlık da cabası; MİT Kumpası bu masada kuruldu demişler. Amaçları ne peki? Tehdidi somutlaştırmak, belki yakın zamanda olmasa da Kılıçdaroğlu’nu da soruşturmaya dahil etmek.

Erdoğan ve ekibi her zaman yaptığı gibi büyük oynuyor. Yapacakları hukuksuzlukların zeminini hazırlıyorlar şimdi. Bir önceki rakibini özel hayat görüntüleri ile indiren zihniyet, şimdi CHP’nin başka bir liderine kafayı takmış. Hak, adalet diyen kim varsa dün hedefti, bugün Kılıçdaroğlu ve CHP hedefte. (Kimi CHP’lilerin bunca açık bilgi ve hadiseye rağmen hala herşeyi F..ö yaptı deyip masum insanları hedef almaya devam etmeleri, ayrı klinik bir vakıa. Belki Başka yazıların konusu). Ama kaldığımız yerden devam edelim.

EL NUSRA, EL KAİDE’YE SİLAH SEVKİYATINA SUÇ ÜSTÜ

Neydi bu MİT Tırları hadisesi?Devletin istihbarat teşkilatının anayasa ve kanunlara aykırı şekilde, uluslararası savaş suçu sayılan bir icraatının suç üstü yapılmasıydı. 19 Ocak 2014’te Suriye’ye giden 3 tır savcılık emri ve Jandarma-polis ortak operasyonuyla durdurulmuştu. Sevkiyat büyüktü. MİT Tırlarıyla taşınan silahlarla cihatçı, El Nusra ve El Kaide yapıları hatta IŞİD’in nasıl beslendiği sorgulansın istenmiyordu. Cumhuriyet’in MİT Tırları manşeti o gün Erdoğan’ın yalanını ayan beyan ortaya çıkarmıştı. İddia ettikleri gibi Suriye’deki Bayırbucak Türkmenlerine ilaç, insani yardım, gıda  yardımı götürülmüyordu. MİT’çiler direndi. Olay büyüdü. Tırlar durdurulmuştu, ama skandal örtülemedi. Aylarca silah değil, ilaç taşıyor denen bu tırların gerçeği işte o manşetle ifşa oldu. Tabi bu arada TIR’ları ihbar üzerine durduran Jandarma’da arama kararı alan savcı, hakim de tutuklanacaktı. Hakan Fidan ve MİT’in kamuoyuna deşifre olan ilk büyük suçlarından biri oldu bu olay.

8 FÜZE ATTIRIR SAVAŞ GEREKÇESİ ÜRETİRİM!

15 Nisan 2010’da önce MİT Müsteşar yardımcılığı daha sonra 25 Mayıs’ta Emre Taner’in yerine müsteşarlığa getirilen Fidan,  MİT Tırları skandalı başta olmak üzere anayasa ve evrensel hukuku yok sayan onlarca suç dosyasına sahip artık. Önceki büyük suçlardan biri Dışişleri Bakanlığındaki bir toplantının ses kayıtlarıyla ortaya çıkmıştı. 30 Mart 2014 seçimlerinden hemen önce internette yayınlanan ses kaydında Hakan Fidan olduğu ileri sürülen kişi şunları söylüyordu: “Gerekirse Suriye’ye dört adam gönderirim. Türkiye’ye 8 füze attırır savaş gerekçesi üretirim, Süleyman Şah Türbesine’de saldırtırız.” Skandal ses kaydı kim sızdırdı kim çekti tartışmasına kurban edildi. Cemaate, parelele bağlayıp geçiştirildi. Oysa söylenen cümleler, bahse konu senaryo alenen suçtu.

SELAM TEVHİD, İRAN-SURİYE HATTINDAKİ SUÇLAR

Bitmedi. Selam Tevhit Kudüs Ordusu Terör Örgütü soruşturmasında örgüt yöneticileri tarafından Hakan Fidan, Metin-Emin kod adıyla anılıyordu. İranlı örgüt yöneticisi Seyed Ali Akber Mirvakili’ye Bakanlar Kurulu’ndaki görüşmeleri haberdar etmesi, MİT uçağı ile İran’a gönderilmesi gibi icraatların merkezinde Hakan Fidan vardı. Aracı isimlerden biri Erdoğan’ın ev sahibi Faruk Koca idi. Emin çalışıyordu. Mirvakili ise İran’a çalışıyordu. Uğur  Mumcu, Taner Kışlalı gibi isimlere yönelik suikast davalarında yargılanan ve hapis yatan örgüt militanlarına par yardımını organize eden isimlerden biriydi Mirvakili.

15 TEMMUZ KURGU DARBESİ- KAYIP MİTÇİ BİNBAŞI

Fidan’ın en kabarık suç dosyaları kuşkusuz 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında ortaya çıkanlar. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile darbe günü gece yarısına kadar, birgün öncesinde Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndaki  6 saatlik buluşması, Zeki Aksakallı ile görüşmeleri gibi doğrudan 15 Temmuz darbe kurgusunun içinde yer alıyor kendisi.

Dava duruşma tutanaklarına kadar yansıyan bir başka önemli bilgi MİT’e 15 Temmuz darbe girişimi günü 14.30’da ihbar yaptığı ileri sürülen binbaşı O.K. meselesi. Önce  ifadesi alınmasın diye MİT kadrosuna geçirildiği konuşuldu. Son bilgiye göre ise zaten 2 yıldır MİT’e çalışıyordu. Kimin eli kimin cebinde halen çözülemeyen ‘Allah’ın lütfu kurgu darbesi’nin aktörlerinin Hakan Fidan ve ekibiyle kesişim kümesi o kadar çok ki, hukuk işlemeye başladığında sırf onların sorgularından çıkacak detaylar, bugün muhalif avına ve zulme dönüşen süreci tek başına deşifre etmeye yetecek.

İŞKENCELER ve SİYAH TRANSPORTERLAR

15 Temmuz sonrasında MİT ve Fidan ekibinin başlattığı bir başka hukuksuzluk adam kaçırma ve JİTEM taktikleriyle işkenceler yapması oldu. Siyah transporterler, JİTEM’in zulmünün simgesi haline gelen ‘Beyaz Toroslar’ın yerini aldı.  Bilinen haliyle Ankara’nın göbeğinde 12 kişi kaçırıldı. Siyah ve kahverengi transporter model arabalarla 11 kişi kaçırılmıştı. En son 3 gün önce Cemil Koçak Ankara’da 8 yaşındaki oğlunun gözü önünde güpegündüz kaçırıldı.

İNFAZ VE ADAM KAÇIRMA BÜROSU KURMA SUÇU

Bu hukuksuzluk için yurtdışına yönelik olarak MİT’in İnsan Kaçırma ve İnfaz Bürosu oluşturduğu ortaya çıktı geçen hafta. Hizmet Hareketi’ne mensup kişilerin Malezya, Suudi  Arabistan, Pakistan, Katar gibi ülkelerde yaşadıkları hukuksuz iade süreçlerinde bu birim vardı. Büronun faaliyet alanının ilk etapta Sudan, Fas, Pakistan, Azerbaycan, Irak gibi ülkeler olacağı belirtilmişti. Hitler Almanyası’nda SS Subaylarının yurt dışı infaz mangaları gibi, MİT’in bu birimine de infaz gerçekleştirme yetkisi verildiği ileri sürülüyor. Bu bölgelerde 5 milyon doların üzerinden para dağıtıldığı, isim listelerinin her ülkenin mafya ya da terör örgütüyle paylaşıldığı bilgileri, evrensel hukuku da hiç sayan bir çete devletinin sınır tanımazlığının simgeleri aslında.

Irak ve Suriye’deki El Kaide elemanlarıyla MİT işbirliği, Almanya’da ‘casus imamlar’ dosyasında Alman hükümetine yapılan itiraflar, Sudan, Libya, Suriye başta olmak üzere silah kaçakçılığı dosyaları da bunlara eklenecek.

Nazi dönemini aratmayan hukuksuzlukların ardında duran Erdoğan iktidarı dönülmez bir yola girdi. Sistemin suç makinelerinden biri haline gelen MİT ve Emniyet teşkilatındaki bazı özel yapı ve kişiler de bu yoldalar. Bu isimlerin en başında Hakan Fidan var. Hitleri aratmayan yöntem ve hukuksuzlukları inşa edenlerin bu devir kapandığında SS Subaylarının yargılandığı gibi yargılanma endişesi olması gerekiyor.

Bunca hukuksuzluğu, Türk devlet geleneği de evrensel hukuk da kaldırmaz. Terazi bir gün zalimleri tartar. Erdoğan bir dönem Fidan için ‘sır küpüm’ demişti. Çünkü, artık şimdi kendisi Erdoğan’ın  suç ortağı ve suç makinesi haline gelmiş bir bürokrat.

[Erman Yalaz] 20.6.2017 [TR724]

Karşınızda mafyatik haydut çetesi var [Tarık Toros]

Teşhisi böyle yapacaksınız.

Suç işlemiş ve işlediği suçtan dolayı korkan, bunu kapatmak için yapmayacağı şey olmayan bir çete bu.

Bunlarla oturulmaz.

Müzakere edilmez.

Bastığı yere basılmaz.

Soluduğu hava teneffüs edilmez.

Akıl sağlığını korumak için kürsü nutukları dinlenmez.

Adam yerine konmaz.

Bunlar;

Konuştuğunda yalan söyler.

Söz verince sözünden cayar.

Emanete hıyanet eder.

Şu son üç madde münafıklığın da alametidir gerçi, lakin bunlar ondan da öte bir şebeke!

Öyle oturup dünkü ve bugünkü laflarını karşılaştırmaya falan ne hacet..!

O eşik geçileli yıllar oluyor.

Tarihin görüp göreceği en kaypak ve pragmatist bir güruhla karşı karşıyayız.

Devleti tüm unsurlarıyla ele geçirmişler, binlerce memurunu mafyatik haydutluğuna alet ediyor.

Misal mi?

Dolunay Kışlalı.

1999’da terörün katlettiği saygın bir akademisyen ve yazar Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın kızı.

Sabiha Gökçen Havalimanı’nda kitap gazete bayii var.

Geçen hafta içinde aynı havalimanından Priştine’ye uçmak istiyor.

Ne çare, pasaportuna “iptal edildiği” gerekçesiyle el konuluyor.

Dolunay Kışlalı’nın Fransız kökenli annesinden dolayı Fransız pasaportu da var.

Polis buna itibar etmiyor.

Gerçi, Dolunay Kışlalı da Türk pasaportunun iptal gerekçesini anlamadan çıkmak istemiyor.

Türk pasaportu, egemenlerin önüne geleni içeri tıkmak için her şüpheliye astığı malum yafta, ByLock gerekçesiyle iptal edilmiş.

Dolunay Kışlalı ifadesinde, havalimanındaki mekânında kablosuz internete bağlanan herhangi bir müşterisinin veya polis memurunun ByLock kullanıcısı olabileceğini, kendisinin kullanmadığını anlatıyor.

Pasaportu iade ediliyor. 

***

Şimdi öyküyü çözümleyelim:

-Keyfi olarak pasaportunuz iptal ediliyorsa…

-Bunu havalimanında, elinizde biletiniz, yurt dışına çıkmak üzereyken öğreniyorsanız…

-Başka ülkeye ait pasaportunuz dikkate alınmıyorsa…

-Hakkınızda herhangi bir arama, yakalama kararı olmadığı halde, açık cezaevine dönmüş ülkede kalakalıyorsanız…

-(Bir diğer rivayete göre) Yerli pasaport, “terör örgütünün kripto mesajlaşma programı ByLock” gerekçesiyle alıkonulmuş, yabancı ülke pasaportu ile çıkmanıza izin veriliyorsa…

-Sonrasında “A pardon, söylediğiniz gibi sizin internetinize bağlanan biri takılmış olabilir” denilip pasaportunuz iade ediliyorsa…

-Ve başınızın belaya girmesini, teröre kurban gitmiş merhum bir yazar/akademisyenin kızı olduğunuz için atlatıyorsanız…

Kimse kusura bakmasın, yaşanan haydutluktur!

Yöntem mafya yöntemidir!

Yapan, azmettiren, talimat veren, uygulayan, topu birden çetedir! 

***

İçeride on binlercesinin yukarıdaki gibi bir öyküsü var.

Kimse de dikkate almıyor.

Atmışlar içeri, aylardır… İddianame yok, mahkeme yok, seslerini duyan yok, on binlerce gariban dört duvarın arasında çile dolduruyor. 

***

Çok korkuyorlar.

Korktukları için de böyle davranıyorlar.

15 Temmuz darbesi, en hafif tabiriyle kontrollü darbe.

Bu ortaya çıktı.

Tel tel dökülüyor.

Ne oldu biliyor musunuz?

221 sanığın yargılandığı Genelkurmay çatı davası, 30 Ekim’e ertelendi.

Niye?

İfadeler kurgularını bozdu da ondan.

Tam 4.5 ay sonrasına ertelenir mi, böyle mühim bir dava?

Konuşulmasın istiyorlar.

Yazan siteler bloklanıyor, ilgili yazılara, haberlere erişim yasağı konuyor.

Adem Yavuz Arslan, kitap yazar gibi, gün gün, celse, celse irdeliyor, https://15temmuzgercekleri.wordpress.com sitesinde.

Türkiye’de jet hızıyla kapattılar, ülkedekiler VPN gibi yöntemlerle ulaşabilir.

***

Bin defa yazdım söyledim.

Karşınızda sağlıklı bur ruh hali yok.

Takılmayın tuzaklara.

Akşam başka sabah başka konuşur, sizi ifrit eder, kızdırır, damarınıza dokunur, filan.

Aldırmayın, Allah aşkına.

Siz muhatap alınca, cevap vermiş olmuyorsunuz, bilakis ekmeğine yağ yürüyorsunuz. 

***

Artık “havuz” veya “yandaş” demiyorum.

Tümüyle mafyatik haydut çetesinin unsurları olmuş medya müsveddelerini de kimsenin ikna edeceği yok.

Birlikte çalışıyorlar.

Onlar da biliyor ki, yarınları yok.

Beyefendi ile geldiler, onunla gidecekler.

Bu devran bitince hiçbir karşılıkları olmayacak.

Nedamet de fayda etmeyecek.

Suça bulaşmışlarsa hesabını verecekler.

Değilse bile, terk edildikleri köşede geri kalan yaşamlarını tatsız, ruhsuz biçimde tamamlayacaklar.

Çok iyi biliyorlar bunu. 

***

Bir örnekle kapatayım:

Arda Turan, milli futbolcu.

Barcelona gibi dev bir kulüpte oynuyor.

Ne yaptıysa yaptı, ne olduysa oldu.

Fakat dikkatinizi çekerim:

Spor basını, Arda’nın kendini açıklamak için düzenlediği basın toplantısını terk etti.

Boş salona konuştu Arda.

Niye?

Çünkü, o muhabirler, abileri spor yazarı Bilal Meşe’ye yaptığı hareketi içlerine sindirememişti.

Ülkede basın olsa…

Egemenler bunu hissederdi.

Çalışan gazetecilerin onca abileri, ablaları tutuklu.

Biliyorlar ki, gazetecilik faaliyetinden.

Biliyorlar ki, yarın aynısı kendi başlarına da gelebilir.

Ne soru sorabiliyorlar, ne de herhangi bir boykota imza atabiliyorlar.

Durumu kurtarıp, ceplerindeki sarı basın kartını korudukları bir güne daha şükrederek, geçinip gidiyorlar.

Oysa ne basın kaldı, ne de kartı.

Partili Cumhurbaşkanı, “tutuklu gazetecilerin sadece ikisinin sarı basın kartı var” diyor.

Medya patronları el pençe dinliyor.

Hepsi biliyor ki, kartlar iptal edilmiş!

Hem, devletin dağıttığı kartla mı gazeteci olunuyor? 

***

Dost acı söyler:

Çeteye hizmet ediyorlar.

Mafyaya köle olmuşlar.

Haydutları besliyorlar.

Spor basını kadar bile olamadılar.

Kaldı ki, o spor basını, aynısını Fatih Terim’e veya Yıldırım Demirören’e yapamazdı, o ayrı.

Gücü yeten yettiğine. 

***

“Türkiye kabile devleti mi” diyorlar her röportajda.

Bu kadar aşağılayıcı başka bir cümle kurulamaz.

Hoş, kabile devleti bile değil, nitekim.

[Tarık Toros] 20.6.2017 [TR724]

Bitir ki Ya Rab! Oruç ayıdır oruç yasak, Kur'an ayıdır Kur'an yasak... [Bahattin Karataş]

Dua davettir, dua içinden çıkılmayan bela ve musibetten kurtaracak Kadiri Külli Şey'e davettir.. Dua ilticadır.. Dua acziyetin itirafıdır.. Dua, kendini sıfırlama ve herkese, her şeye gücü yetene sığınmadır.. Dua, bittim tükendim Allah'ım tut elimden diye yakarış ve yalvarıştır..

Dua İbrahim olup nemrudun ateşinden Allah'a sığınmadır.. Dua haliliyetin düğmesine dokunma, berdu selama mazhariyettir..

Dua İbrahim'in (as) irşad ve tebliğe çıkarken Hacer anamızın bizi kime bırakıyorsun ya İbrahim? nidasına Allah'a emanettir. 

Dua ateşe atılırken dosta itimattır. Cibril'in seni kurtarayım ya İbrahim!. Niye O beni görmüyor mu diye dostu tercihtir.?

Halil olup dostunun adını duymaya varını yoğunu fedadır..

Dua İsmail'in boğazındaki bıçağa teslimiyet ve Allah'a itimattır..

Dua Yunus olup gece karanlık deniz dalgalı, balığın karnında Sen'den başka kimsem yok ya Rab! Gören, duyan ve bilene arzuhaldir.

Dua Yusuf'un kuyudaki ümit ve teslimiyeti, dua iftiraya uğrarken onu fitneden tezkiye edecek Rabb'e tevekküldür.. Zindanda herkes unutsa da onu unutmayacak olana halini havaledir.. 

Dua Musa'nın Firavun'un kıstırması karşısında çaresiz kalınca Rabbim bana mutlaka çıkar yol gösterir" diye kulun Rab'den intizarı ve denizin yarılmasıdır..

Evet dua Habbab'ın Meta Nasrullah feryadıdır.. Dua Bilal'in Ahad Ahad iniltilerine, mazlumiyet ve mağduriyetine Rabbisi'ni davetidir.

Dua dostun dosta" La tahzen İnnallahe meana" tavsiyesi.. Dua Fatma'nın babasına yapılanlara ağlaması ve ağlama kızım Allah babanı heder etmeyecek diye tesellisidir..

Hz Muhammed'in (as) duasıdır ki her şeyin ondan dolayı yaratılmasıdır. Yine Onun duasıdır ki insanın ve kainatın ölüp ebedi hayat, cennet ve cehennemin yaratılmasıdır..

Duanız olmasaydı ne öneminiz vardı? Diye yaratılış gayesi..

Şimdilerde dua, Allah'ım bütün bu Hazeratın mesaibine muztar kaldık.. Kapılar bir bir yüzümüze kapandı.. Esbab bilkülliye sükut etti. Senden başka gören duyan ve bilenimiz yok. Olsa da acıyanımız yok ya Rab! Kimse bize acımıyor, engin rahmetine sığındık. Bahtına düştük.. Kovma bizi kapından ne olur, biz senin tasmalı kullarınız.

Ya Rabbi kapıda polis bekleyip de doğumundan hemen sonra derdest edilen masum ve mahcup boynu bükük annelerimiz hürmetine,

Ya Rabbi nezarette tek başına doğum yaptırılıp kimsesiyle görüştürülmeyen annemiz hürmetine,

Ya Rabbi tutuklu annesinin simasını unutan yavrumuz hürmetine,

Ya Rabbi cezaevinde doğan ve annesiyle aylar geçiren gün yüzü görmeyen oyuncaklardan bile mahrum yavrularımız hürmetine, 

Ya Rabbi bebeğinden ayırdıklarından sütlerini toprağa sağan acılı annelerimiz hürmetine,

Ya Rabbi babasının resmine abanıp öpen ve baba! baba! diyen bebekler, Ya da anne babayı aldıktan sonra meydanda tek başına konulan herşeyden habersiz masum yavrumuz hürmetine,

Ya Rabbi anne ve babayı götürürlerken orada kalakalan engelli çocuklarımızın çaresiz el kol hareketleri hürmetine, 

Ya Rabbi ziyaret edilmesin diye 1291 km. mesafeye konulan biçare mazlum ve mağdur eşler hürmetine, 

Ya Rabbi kendi bakımını yapamadığı halde eşi alınan sakat bacımızın feryadu figanı hürmetine bitir bu işi..

Ya Rabbi bu işe mal mülküne tahdit koymayan, bakımını yapan oğlundan da ayırdıkları için perişan 90'lık hacı Mustafa hürmetine,

Ya Rabbi kelepçeli ellerini kaldırıp fotoğrafçılara çekin çekin bu bizim için şereftir diyen kanser hastası hacıbaba hürmetine,

Ya Rabbi İlaç verilmediği için vefat eden yavrular, kanserden ve bakımsızlıktan vefat eden bacılarımız ve kardeşlerimiz hürmetine,

Ya Rabbi şimdiye kadar bütün servetini ve mal varlığını nesil kurtulsun diye gözünü kırpmadan senin yoluna feda eden şimdi de orda burda bulaşıkçılık, işportacılık ve pazarlamacılık yapan, veren el iken alan el durumuna düşen holding sahibi abilerimizin teslimiyet ve tevekkülleri hürmetine.. Bitir artık bu zulmü ya Rabbi..

Ya Rabbi ceza evlerinde binlerce bacı ve kardeşlerimiz bebeklerimizin feryadu figanları, işkencelerde inim inim inleyen mazlumlarımızın iniltileri ile, onları her gün ziyaret edip teselli veren kainatın Sultanı Efendisi, halifeleri ve ashabı hürmetine seni çağırıyor sana yalvarıyor, senden diliyor ve senden dileniyoruz ne olur bu zulmü bitir ya Rab! Bitir ya Rabbi..

Bitir ki ramazandır, teravih yok.. İftar yok, sahur yok.. Bitir ki oruç ayıdır, oruç yasak! Bitir ki Kur'an ayında Kur'an yasak. Kur'an suç aleti, seni çağırma saatleridir ya Rab! Cevşen yasak, dua yasak..Ya Azizu ya Cebbar, ya Kahhar!.. Bittik ya Rab, bu cevru cefayı bitir artık..

Biz kadir kıymetin bilemedik..Sen bize Kadir gecesiyle bir ömür kıymet biçtin. Kadir gecesi hürmetine onda nazil olan Kur'anın hürmetine Efendimiz'e gelen nübüvvet hürmetine ne olur bitir ya Rab!.

Allah'ın yanında hatırınızı ve yerinizi bilmek istiyorsanız Allah'ın sizin yanınızdaki hatırına, kadr ve kıymetine bakınız.. Kadir gecesi topyekün söz verelim hep beraberce yırtınırcasına delicesine kapısına dayanalım Rabbi'mizin.. Bahtına düştük dayanamıyoruz artık bitir bu zulmü ya Cebbar ya Kahhar ya Azizuz üntikam diyelim..

Yaşamak istiyorsanız yaşatmaya bakınız. Diri kalmak istiyorsanız can olun can veriniz. Ölmek istemiyorsanız, renk atmak, çürümek, partallaşmak istemiyorsanız hizmet ediniz.. Kömürleşmek, çer çöp olmak istemiyorsanız Allah yolunda koşturun, cehd ve gayret edin..

Efendimiz (sas) 'Bir zaman gelecek kurtlar sofrasına döneceksiniz, kurtlar sizi yiyecekler.. Yemeyenleri de çağıracaklar gelin yiyin diyecekler.. Neden ya Rasulüllah o gün çok mu az olacağız? Hayır çok olacaksınız ancak Allah yolunda cihadı ve hizmeti terk edeceksiniz, dünyaya inhimak edeceksiniz. Selin sürüklediği çer çöp gibi olacaksınız. Düşmanlarınızın kalbinden mehabetinizi kaldıracak ve kalplerinize vehn koyacak. Nedir o ya Resulüllah! Dünya sevgisi ve ölüm korkusu. Mümince duruşunuzu, heybet ve şecaatınızı kaybedeceksiniz, zaaflarınız olacak.. Dünya zevkine dalıp ölümden korkup her şenaat ve denaeti kabullenip ve boyun büküp çıkarınıza secde edeceksiniz'

Dünya İslam'la tanışmayı bekliyor.. İnsanlık sizden himmet hizmet bekliyor..Gelecek günlerde denge unsuru olmamanın ataletten başka geçerli bir sebebi yoktur. Kötü dost dünyada İslama ciddi merak uyandırdı.. Elimizi çabuk tutup doğru İslamı ve İslamdaki doğruluğu efal ve ahlakımızla temsil edelim inşaallah..

Bu günler kâr günleri kazanmaya bakalım bire bin, bire yedi yüz, bire yetmiş bin kâr günleri bu günler dua yakarış günleridir.. Bize bakan yönüyle ümitlerin tükenip Allah'ın sonsuz Kuvvet ve Kudretiyle yeniden varoluş, diriliş günleri ve kışın son çırpınışları, yepyeni bir baharla yepyeni bir dünyaya kanatlanma günleri...

[Bahattin Karataş] 19.6.2017 [Samanyolu Haber]
bkaratas@samanyoluhaber.com