Hepimiz bir hırsızlığın kurbanlarıyız [Ahmet Dönmez]

Bugün 17 Aralık!

Neşeyle dolamıyor insan.

Haliyle…

Nereye baksan,

acıyla doluyken bu kadar.

Ve artık herkes biliyorken, herkes kabul ediyorken olanı…

Çalanı…

Yalanı…

Baksanıza, ‘şahsı’nın eski bakanı,

başbakanı,

AKP Genel Başkanı,

Ahmet Davutoğlu ne diyor: “Kupon arazileri siz iyi bilirsiniz!”

Kime diyor?

‘Şahsı’na!

17 Aralık’ın üstünü kapatana.

Dönemin başbakanına.

Şimdinin cumhurbaşkanına.

Tayyip Erdoğan’a.

“Hırsızlık senden sorulur” diyor.

“Gel” diyor, “Mal varlıklarımızı açıklayalım!”

Meydan okuyor.

“Eşlerimiz, çocuklarımız, damatlarımız ve akrabalarımız da dahil olmak üzere sülalemizin mal varlıklarını açıklayalım. Hodri Meydan!” diye sesleniyor.

Yani çok çok iyi biliyor.

Zaten herkes biliyor.

En çok da ‘şahsı’ biliyor.

Hiç çıkıp cevap verebildi mi Davutoğlu’na?

“Cumhurbaşkanlığımı koyuyorum ortaya” diyebildi mi?

“Eyyy Davutoğlu, ispatlayamazsan şöylesin, böylesin!” diye o çok bilinen ve kendisi ile özdeşleşen hakaretlerini sıraladı mı?

Duvara ‘hırsız’ yazana hakaret davası açan Beyefendi, Davutoğlu’na da dava açtı mı?

Hayır.

****

O en yakınındaki, en mahremindeki isimlerden biri değil miydi?

Eski başdanışmanı.

Eski bakanı.

Başbakanı.

Saray’a çıkarken ülkeye atadığı kayyımı.

Eski emanetçisi.

O bile söylüyor, hırsızlığın var olduğunu.

O bile söylüyor zarların hileli olduğunu.

Peki öyleyse hırsıza hırsız dediği için eza gören bu yüzbinlerin ahı kimde?

Hırsızları yakalayan polisler halen içeride.

Sadece kendileri değil; eşleri ve çocukları bile…

****

Oysa herkes biliyordu hırsızlığı.

Sadece en mahremindekiler değil, bütün dünya biliyor artık.

Amerika, Erdoğan ailesinin mal varlığını Senato gündemine bile getirdi.

“Hayırsever” Reza gidip orada her şeyi ortalığa dökmedi mi?

“Evet” dedi Reza mahkemede, “Alayına rüşvet verdim”, “Alayını önüme yatırdım”.

“Sadece Zafer Çağlayan’a verdiğim rüşvetin miktarı 45-50 milyon euro’yu bulmuştur.”

Rüşvetin ‘yukarılara’ gittiğini söyledi.

“Emri bizzat Erdoğan’dan aldım” dedi.

Herkes duydu.

Bütün Amerikan gazeteleri yazdı.

Dünyanın diline düştü.

Sonra ne oldu?

Koskoca ülke, bir hırsızlığın rehineleri haline geldi.

Hepimiz şantaj malzemesi olduk.

‘Şahsı’nın canlı kalkanları olduk.

Kurbanları olduk.

Amerika, Almanya, Rusya, İngiltere, İran ve “Şahsı” oturmuşlar, güzel güzel pay ediyorlar kaderimizi.

****

Hiç birine sesini çıkaramayan ‘şahsı’, içeride kendi vatandaşlarına azap oldu.

Adam rejimi değiştirdi yahu!

Hukuğu rulo yapıp tankın egzozuna soktu.

Bir gece Saray’ından başka her yeri bombaladı,

demokrasiyi C-4’le havaya uçurdu.

Daha gün ağarmadan binleri harcadı, dünyaları kararttı.

Bebeleri, doğmamış çocukları, masum ana-babaları vurdu.

Meriç’lerde, Ege’lerde boğdu.

Ne kadar muhalifi varsa hapse koydu.

Adam ‘saksımızı çiğneyip gitti.

duvarları yıktı,

camları kırdı.

Fırtına gelip aramıza serildi.

Biri, milyon kere çoğaltıp hüzünleri

her şeyi kötüledi,

bizi yaraladı…

Biri şarabımızı döktü,

soğanımızı çaldı.

biri, hiç yoktan vurdu,

kafeste garip kuşumuzu!”

****

Değil mi? Olmasaydı sonumuz böyle!

Ama oldu.

Ve biri kazandı.

Sadece biri…

O soğanımızı çalan, saksımızı çiğneyen, her şeyi kötüleyen…

Üstelik;

Herkes bildiği halde her şeyi,

Duyduğu halde o sabah o kısık sesi,

Ve göz göre göre,

Bağıra bağıra…

Gözlerimize baka baka

Adam çaldı ya hayatlarımızı!..

Neşemizi çaldı.

Ülkemizi çaldı.

Ekmeğimizi, soğanımızı, anılarımızı çaldı.

Çılgınca alkışlarken fanatikleri;

hepimiz,

bir nesil,

bir ülke,

bir hırsızlığın kurbanları olduk.

17 Aralık şüphelisi bakanlar, Meclis’teki Yüce Divan oylamasında AKP’liler tarafından böyle kurtarılmıştı.

[Ahmet Dönmez] 17.12.2019 [https://www.ahmetdonmez.net]

Zarrab’ta bulunamayan ‘örgüt’, 500 bin masum insanda nasıl bulundu? [Ahmet Dönmez]

500 binin üzerinde insan ‘silahlı terör örgütü üyeliği’ ile suçlanırken, geldi çattı bir 17 Aralık yıldönümü daha…


Bebekler cezaevinde büyürken, kadınlar Meriç’te boğulurken, kimilerinin makatına cop sokulurken ve kimileri ölürken ve de niceleri yaşayan ölüyken…

6 yıl geçti.

Tam 6 yıl oldu.

Bazı şeyler unutuluyor tabii.

Unutturmamak lazım.

Bir çok şeyin yanı sıra, ben bugün size Reza Zarrab hakkında verilen takipsizlik kararının detaylarını hatırlatmak isterim.

Ki aşırı derecede mide bulandırıcıdır.

O kararın altında imzası olan Ekrem Aydıner adına 6 yıl değil 6 asır utansanız yeridir.

Ki kendisi bu hayatı Ekrem Aydıner olarak yaşamaya devam ediyor.

Her ne ise…

Bu kendisinin seçimi.

Biz tekrar o takipsizlik kararına dönecek olursak…

Çok çok önemli bir karar bu.

Sadece 17 Aralık dosyasına bakan yönü ile değil.

Ondan hareketle ve onun bir intikamı olarak başlatılan cadı avı soruşturmalarına bakan yönüyle de…

****

Şimdi size bir 17 Aralık hukukunu bir de 15 Temmuz hukukunu resmedeceğim.

Her ikisi de aynı irade tarafından üretilen ve aynı ellerce yazılan…

Yargının nasıl köpekleştirildiğini, nasıl siyasetin iti haline getirildiğini birbirine bağlı ve birbirinin devamı niteliğinde iki ayrı vak’a, iki ayrı olgu, iki ayrı süreç üzerinden anlatacağım.

Örgüt neymiş, ne değilmiş…

Örgüt üyeliği nasıl oluyormuş, nasıl olmuyormuş…

Reza Zarrab ve ‘çikinova’ yaptıkları, önüne yatırdıkları, bahşişini peşin verdikleri örgüt değilken; bu sözünü ettiğimiz 500 bin insan nasıl örgüt üyesi olabilmişler, bir göz atalım.

Önce Reza Zarrab’a uygulunun hukuka; sonra yüzbinlerce masum insana uygulanana bakalım…

****

Malum olduğu üzere Reza Zarrab’ın 1 numaralı şüpheli olduğu dosyada, dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler ve oğlu Barış Güler, dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve oğlu Salih Kaan Çağlayan, dönemin Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan ve yardımcısı Hakan Atilla gibi isimler vardı.

Daha operasyonun ertesi günü, yani 18 Aralık’ta yargıya darbe yapan AKP, soruşturma savcıları Celal Kara ve Mehmet Yüzgeç’in yanlarına iki savcı daha atamıştı: Ekrem Aydıner ve Mustafa Erol.

Sonra Celal Kara ile Mehmet Yüzgeç soruşturmadan el çektirildi.

Mustafa Erol da “Ben devam etmek istemiyorum” deyip bırakma kararı aldı.

Geriye bir tek Ekrem Aydıner kaldı.

Artık tek yetkili oydu.

Yani soruşturmanın iznini veren, dosyayı en baştan itibaren takip eden, olayları derinlemesine bilen, fezlekeyi okuyan savcılar gitti; yerine hiç bir şeyden haberi olmayan, dosyayı hiç bilmeyen ve binlerce sayfalık evrakı okumaya bile fırsatı olmayan Aydıner kaldı.

İlk önceleri Celal Kara’ya, “Ben o dosyayı biraz okudum kardeşim. Midem bulandı, gerisini okuyamadım. Kimi istiyorsan sevk et, ben altına imza atacağım” diyen Aydıner, ne hikmetse çok kısa süre içerisinde bütün şüpheliler için takipsizlik kararına imza attı.

****

Bu karar, hukuk tarihine geçecek nitelikte.

Altında imzası olan savcı için nesiller boyu sürecek bir yüz karası.

Savcı Aydıner kararında, Zarrab’ı, “Türkiye’nin ihracat rakamlarını ciddi olarak etkileyecek boyutta ihracat yapan bir işadamı” olarak tanımladı.

İhracat işlemlerinde yasaya aykırı bir yön bulunmadığını öne sürdü. Ki Zarrab’ın kendisi bile daha sonra Amerika’daki davada yaptığı usulsüzlükleri bir bir anlattı.

Aydıner ayrıca yasal dinlemeler için, “Bir hâkim kararına dayalı olsa dahi yapılan dinlemelerden elde edilen bilgilerin delil olarak kullanılabilmesi mümkün değildir” dedi.

Reza’nın rüşvet verdiği bakanlarla buluşmaları için de “Türkiye’nin ihracat rakamlarını ciddi miktarda artıran ticari işler yapan firmaların en üst düzeydeki yöneticisinin, Türkiye’nin ihracatını artırmaya yönelik politikaları belirleyip uygulamaktan sorumlu olan bakanla medeni ilişkiler çerçevesinde görüşmesi son derece doğaldır.” yorumunu yaptı.

****

Kararda çok daha fazlası var.

Bunlara detaylıca ve başlık başlık değinmek mümkün.

Ancak ben bu yazıda bir başka gerekçeye mercek tutmak istiyorum.

Ekrem Aydıner, Reza Zarrab’ın rüşvet ilişkisi içerisinde olduğu şahıslarla aralarında bir örgütsel ilişki olmadığını savunuyordu.

Örgüt olabilmesi için hangi unsurların gerektiğini sıralıyor ve Yargıtay kararlarından örnekler getiriyordu.

Her ne kadar Zarrab’ın eylemleri açık bir şekilde bu yaklaşıma uymasa bile Ekrem Aydıner, özellikle aradaki ilişkinin örgütsel bir bağ olmadığına vurgu yapıyordu.

Mesela şöyle diyordu:

“Teoride ve uygulamada ortak kabul gören şekliyle örgüt; devamlılık arz eden ve suç işleme amacına yönelen ortak iradeye dayalı devamlı bir oluşumdur.

Örgüt niteliği itibariyle devamlılık arz eder, soyut bir birleşme değildir, bünyesinde hiyerarşik ilişki hakimdir.

Yüksek Yargıtay’a göre suçu adi iştirakten ayıran temadi (devamlılık), taaddüt (birden fazla olmak), istikrar (süreklilik), planlı ortaklık ve eylemli paylaşma unsurlarına ek olarak işlenen suç ve suçların örgütün gereğinden olması icap eder.

Yargıtay, suçun varlığını kabul etmek için sanıkların önceden anlaşarak organize olmalarını, aralarında iş bölümü ve hiyerarşik bir yapı içinde süreklilik gösterecek şekilde planlı bir ortaklık ve paylaşım anlayışıyla amaç suçları işlemek için bir araya gelmelerini aramaktadır. (Yargıtay 8. Ceza Dairesi 22.05.2000 tarih ve 2000/10828-9312 sayılı kararı)

Özel düzenlemeler dışında bir araya gelişleri teşekkül-cemiyet-çete kabul etmek, kanunsuz suç ve ceza olmaz kuralının ve bu yöndeki yasanın ihlali olur. (Yargıtay Ceza Genel Kurulu 03.02.1986 tarih ve 1986/509-42 sayılı kararı)

Bu suçun oluşumu için ‘doğrudan kast’ gereklidir, ‘olası kast’ ile işlenemez. Bu seçin oluşabilmesi için her bir ortakta, örgütün suç işleme programına yardımcı olma saikinin, yani özel kastın varlığı şarttır.

Suç işleme niyeti, kastı ve amacı olmalıdır.

Suç işlemek için düzenli ve planlı ortaklık bulunmalıdır.

Bu düşünceyi doğrulayan bir çok Yargıtay kararı bulunmaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 20.10.2009 tarih ve 2009/8-152 E. 2009/245 K. Sayılı kararında; ‘…Sanıklar arasında hiyerarşi temeline dayanan sürekli bir birleşmenin bulunduğuna dair her türlü kuşkuyu bertaraf edecek nitelikte yeterlilikte deliller mevut olmalıdır…

Yine Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 27.12.2006 tarih ve 2005/2843 E. 2006/9610 K. Sayılı kararında; (…) tehdit, baskı, cebir veya şiddet uygulamak suretiyle yıldırma veya korkutma veya sindirme gücü kullanılmasını öngörmektedir.

Rıza Sarraf’ın ticari faaliyetlerini yürütürken yukarıda unsurları sayılan bir örgüt oluşumu ile harekete ettiklerine dair hiç bir delil bulunmamaktadır.

Keza ayrıca suç işlemek için örgüt kurdukları iddia edilen diğer kişilerden biri Ekonomi Bakanı, diğeri ise İçişleri Bakanı olup kurdukları iddia edilen örgüte üye oldukları iddia edilen kişiler de özel kalemlerinde çalışanlar ve bakanların oğullarıdır. Bu kişilerin de suç işlemek için örgüt kurmak iradesi ile bir arada olduklarını, bu örgütün amaçları doğrultusunda söz konusu faaliyetleri gerçekleştirdiklerini iddia etmek mümkün değildir. Bu yönde herhangi bir delil yoktur. Bu nedenlerle suç işlemek için örgüt kurdukları, örgüte üye oldukları, örgütün amaçları doğrultusunda faaliyette bulundukları iddia edilen şüpheliler yönünden kamu davası açmaya yeterli delil bulunmadığı anlaşılmıştır.”

****

Hayır, tam tersine bir çok delil vardı.

Fiziksel takip vardı, kamera görüntüleri vardı, telefon tapeleri vardı, itiraflar vardı, evlerde ayakkabı kutularında bulunan paralar vardı…

Buna rağmen savcı Yargıtay’ın bu kararlarından yola çıkarak ‘örgüt’ü ortadan kaldırdı.

Karşılığında da mükafatını aldı.

Daha sonradan öğrendik ki Aydıner hakkında HSYK’nın bir kınama cezası varmış ve bu takipsizlik karşılığında o ceza silinmiş.

****

Şimdi yukarıda alıntıladığım o ‘örgüt’ kıstaslarını ve Yargıtay kararlarını alın bugün yürüyen ‘silahlı terör örgütü’ davalarına bir uyarlayın.

Bu dosyalarda yargılanan binlerce öğretmen, öğrenci, ev hanımı, esnaf, memur, gazeteci, akademisyen, işçi, işveren arasında ‘önceden suç olduğunu bilerek’, ‘o suçu kabul ederek’, ‘o suçu işleme kastıyla’ bir suç örgütüne veya terör örgütüne katılım söz konusu mu?

Örgüt kurma iradesi var mı?

‘Doğrudan kasıt’ var mı?

Hepsi arasında hiyerarşik bir ilişki var mı?

Çünkü Aydıner’in kararında ‘tek tek her bir üyenin’ aynı kasıtla hareket etmesi gerektiğinin altı çiziliyor.

Bu 500 binin üzerinde insan için hangisi geçerli bu kıstasların?

Aydıner, ‘kanunsuz suç ve ceza olmaz’ kuralını hatırlatıyor.

Peki bugünkü davalarda neden aynı kuralı hatırlayan hakimler, savcılar yok?

Zarrab’a uygulanan hukuki prensipler neden şimdi hasır altı?

Bu insanların gittiği dönemlerde dini sohbete katılmak suç muydu? Bankaya para yatırmak suç muydu? Sendikaya üye olmak suç muydu? Gazete aboneliği suç muydu? Haberleşme uygulaması indirmek suç muydu?

Onu bırakın, bugün suç mu ki? Evrensel hukukta bunlar suç mu?

Kaldı ki Reza’nın durumu ile bunun arasında da uzaktan yakından bir ilgi yok.

Orada her şey aleni iken, zorlamayla da olsa ve suçun üzerini örtebilmek maksadıyla da olsa uygulanabilen hukuk kuralları bugün tamamen askıda.

Oysa bugünkü bu davalar, o 17 Aralık sürecinin bir devamı. İntikamı.

Aradaki bağ ise hiç bir şekilde hukuk değil. Yargı değil.

Türkiye’de hiç bir zaman yargı olmadı.

O gördüğünüz sadece siyasetin azgınlaşmış köpeğinden ibaret.

[Ahmet Dönmez] 16.12.2019 [https://www.ahmetdonmez.net]

Kaza günü yaklaştıkça içimdeki bir şey beni sıktıkça sıkıyor

Görüş yolunda iki kızını, annesini ve kayınpederini kaybeden Enes Civelek, hala kazanın şokunu atlatabilmiş değil. 30 aydır tutuklu bulunan Civelek duygularını eşine gönderdiği mektupta yazdı.

BOLD ÖZEL- Geçen yıl kendisini ziyarete gelen 4 kişiyi dönüş yolunda meydana gelen trafik kazasında kaybeden Türkçe öğretmeni Enes Civelek, eşine yazdığı mektupta kaza gününe dair duygularını dile getirdi.

HER GEÇEN GÜN DAHA DERİNE BATAN BİR ACI BU

“Kaza günü yaklaştıkta sanki içimdeki bir şey beni sıktıkça sıkıyor. Bilemiyorum. Rabbim hayırlısını versin” diye yazan Civelek, “Günler geçip gidiyor. Nasıl geçtiğini anlayamıyorum. Anlayabildiğim tek bir şey var o da kaybettiklerim. Her geçen gün, her geçen dakika daha daha derine batan bir acı bu. Geçmeyen ve üstelik şiddetini artırdıkça artan bir ağrı. Rabbim sabrımızla imtihan ediyor bizi. Ya Sabur.” dedi.

30 AYDIR TUTUKLU

Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Enes Civelek 30 aydır Kırıkkale Keskin Cezaevinde bulunuyor. 7 Aralık 2018 günü eşi, iki kızı, annesi ve kayınpederi kendisini ziyarete gitti. Aile dönüşte Mamak Gökçeyurt bölgesinde kaza yaptı. Kazada kızları Betül Civelek (3), Naime Civelek (8), kayınpederi Emin Balıkçı ve annesi Havva Civelek hayatını kaybetti. KHK’lı eşi Hatice Civelek ise yaralı kurtuldu.

Acılı baba, kazada yaralanan eşi Hatice Civelek’in hala iyileşememiş olmamasına da üzüldüğünü ifade ediyor: “Aklım hep sende. Kemiklerin kaynamamış. Bunun bir tedavisi yok mu acaba? Bir yıl oldu. Kemik suyu çorbası öneriyorlardı. Gerçi sen yapmışsındır onları ama kafama takıldı. Allahım tez zamanda şifasını versin”

CEZAEVİNDE 1 LİTRE SÜT 5 TL

Enes Civelek mektubunda, cezaevindeki yaşam koşullarına da değiniyor: “Elektrik faturam 25 TL geldi. 30 KW kullanmışım. Nasıl iyi mi? Her şey ateş pahası olmuş. Hiçbir şey alınmıyor. Dışarısını düşünmek bile istemiyorum. 1 LT süt 5 TL olmuş. Yoğurt yapmak için alıverdim sütü… Yaklaşık 1 ay süreyle kütüphane hizmet vermeyecekmiş. Yeni bir düzen geliyormuş. Nasıl olacak bilmiyorum. İnşallah çıkarım da o günleri görmem. Ne zaman tahliye olacağım acaba…”

[BoldMedya] 29.12.2019

Kadın tutuklulara su verilmiyor: 'Çeşmedeki paslı suyu içsinler' talimatı

Kadın tutuklulara su satılmaması için cezaevi müdürünün talimat verdi. Kadınlar çeşmeden paslı su içmek zorunda kaldı.

Cezaevlerinde hak ihlallerindeki çeşitlilik temel ihtiyaçların teminini de kapsıyor. Sincan Kapalı Kadın Cezaevi’nde kalan kadınlara cezaevi yönetimi kantinden su satılması yasaklandı.

Cumhuriyet’ten Zehra Özdilek’in haberine göre iddiayı doğrulayan İnsan Hakları Derneği (İHD) Merkez Yürütme Kurulu üyesi ve Hapishane Komisyonu üyesi Nuray Çevirmen, “Daha önce de iki yıla yakın sıcak su, borulardan kaynaklı olduğu söylenerek kirli aktı ve su kullanımında kota uygulaması var. Tutuklulara temiz suyun, üstelik parasını vererek aldıkları suyun satışının yapılmaması keyfi bir uygulamadır. Cezaevlerinde binlerce hak ihlali yaşanmakta ne yazık ki. Temiz suya erişim problemi, kantin ihtiyaçlarının karşılanmaması, yetersiz iaşe bedelleri sağlığı da olumsuz etkiliyor” dedi.

Bu sorunun sadece Sincan Kapalı Kadın Cezaevi’nde değil Kırıkkale Cezaevi’nde de yaşandığını söyleyen Çevirmen, “Kimi zaman doldurdukları kovanın dibini göremeyecek kirlilikte, kötü kokan, içmek bir yana temizlik ihtiyacına bile yanıt veremeyecek durumda olan su musluklardan akmaktadır” diye konuştu.

MEKTUPLA BİLDİRİLMİŞTİ

Geçtiğimiz günlerde Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’nden mektup gönderen Bahar Demir, dayatılan arama yöntemlerine itiraz ettikleri için yerlerde sürüklenerek darp edildiklerini ve posta yoluyla gelen eşyalarına TEM polisi tarafından el konulduğunu belirtmişti. Aynı cezaevinde geçtiğimiz aylarda Diyanet’in bastıkları hariç tutuklu ve hükümlülerin okudukları Kur'an, Cevşen ve Risale-i Nurların "kalın kapaklı" diye toplatıldığı belirtiliyordu

[Samanyolu Haber] 29.12.2019

Merhum Engin Erol'un ardından...

O dağ gibi ve bir o kadar da zarif insanı karşımda eriyip gitmiş halde görmek beni tarifsiz bir hüzne boğdu.

Mithat Tayyar | Hizmetten.com
ENGİN EROL’UN ARDINDAN

Sosyal medyada Engin beyin fotoğraflarını gördüğümde o olduğuna inanamadım. Beynimden vurulmuşa döndüm. Aman Allah’ım bu Engin bey olamaz dedim. Donup kaldım bir süre. O dağ gibi ve bir o kadar da zarif insanı karşımda eriyip gitmiş halde görmek beni tarifsiz bir hüzne boğdu. Ama gözlerimden bir damla bile yaş gelmedi. Çünkü Türkiye’deki zalimlerin yaptıkları karşısında  kurudu göz pınarlarım. Artık ağlayamaz oldum.

Canım kardeşim Engin beyle ilk defa 2006 yılının yazında Antalya’da, Bozyaka öğrenci yurdunda karşılaştığımızı hatırlıyorum. Yurt müdürü Adil Ulutaş beyin (Allah rahmet eylesin) davetiyle buluşup tanışmıştık. Yüz kiloya yakın olan iri cüssesinin ardında güvercin gibi yumuşak bir kalbi olduğunu sempatik gülüşüyle ve yumuşak ses tonuyla yansıtmıştı bana. İki yıla yakın birlikte çalıştık. Bu zaman içinde çehresinden tebessüm hiç eksik olmadı. Bir kez bile olsun kırıcı bir hareketine rastlamadım bu güzel insanın. Hani derler ya: ‘Tanısaydın çok severdin.’ Tanısaydınız gerçekten çok severdiniz onu.

Tüm hizmet erleri gibi, o da yeni bir neslin yetişmesinde çok gayret edenlerden biriydi. Üniversite okumaya gelen öğrenciler için ev ve yurt açmaya çalışıyor, onlardan burs ihtiyacı olanları tespit ediyordu. Sonrasında beraberce koşturuyorduk bu ihtiyaçları yerine getirebilmek için. Öğrencilerin, Antalya’nın bohem hayatı içinde kaybolmamaları için vaktini onlarla geçiriyor, onlara piknikler, geziler düzenliyordu. Bazı öğrenciler üzerinde babalarından daha çok hakkı var desem abartmış olmam.

Engin bey bir süre daha Antalya’da çalıştıktan sonra, Kıbrıs’a oradan da İzmir’e gitti. Derken darbe sonrası terörist diye tutuklanmış. Maalesef bu ülke ‘güvercin kalpli evlatlarına” sahip çıkamadı. Zalim işkencecilerin elinde, Erzurum kapalı ceza evinde, garip bir kanser hastası olarak vefat etti. Arkasında üç yetim bıraktı. Son sözlerinde bile arkadaşlarını düşünüyordu. “İçeride arkadaşları öldürüyorlar. Benim durumumda iki kişi daha var. Onlara dua edin.” diyerek Yunus Emre’nin şiiri gibi terk etti bu diyarı.

Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin.

Not: Eşine ve yakınlarına başsağlığı diliyor, yetimlerinin gözlerinden öpüyorum.

[Samanyolu Haber] 29.12.2019

Tutuklu kanser hastası Sevgi Sezer’in annesinin feryadı: “Yavrum, kuzum…”

15 Temmuz sonrası tutuklanan binlerce kadından biri olan Sevgi Sezer 20 aydır Giresun Cezaevi’nde. Sırtındaki şiddetli ağrılar ve şişkinlik sonrası zor şartlarda doktora gidebilen Sezer’e ancak 9 ay sonra kanser teşhisi konuldu.

Sırtında 9.5×5 cm büyüklüğünde tümör bulunan Sezer’in acil ameliyat olması gerekiyor. Giresun’da ameliyat imkanı bulunmayan Sezer, Samsun’da ameliyat için sıra bekliyor.

Sırtında bulunan tümörün her geçen gün büyüdüğü ve bundan dolayı ağır acılar çeken Sezer, hastanede ilaç alması ve 1 gün hastanede kalması gerekirken, yer yok denilerek aynı cezaevine geri gönderilmiş. İhtiyaçlarını gideremeyecek duruma gelen Sezer’in durumu gün geçtikçe daha da kötüleşiyor.

Sevgi Sezer annesi ise kızının bir an önce tahliye edilmesini isterken onun için feryat ediyor.

[TR724] 29.12.2019

Şener: Erdoğan mal varlığı endişesinden Kanal İstanbul’da ısrar ediyor

CHP Milletvekili Abdüllatif Şener, Erdoğan’ın Kanal İstanbul ısrarının altında mal varlığının açıklanması ile ilgili ABD’nin gündemindeki yaptırımlar olduğunu savundu. “Birinci neden elbette ‘rant iştahıdır’. Montrö’yü tartışmalı hale getirmiş olacaksınız” dedi.

BOLD – CHP Konya Milletvekili Abdüllatif Şener, Kanal İstanbul projesiyle ilgili “Özellikle Erdoğan ve iktidar çevreleri, İstanbul’a ikinci bir boğaz yapma derdine düşmüşlerdir. Proje, halkın yararlanacağı ve ülke menfaatlerini gözeterek düşünülen bir proje değildir ve 10 milyarlarca dolar masraf olacak bir projedir. Yapılmasının hiçbir mantığı yoktur” dedi.

CHP’li Şener, yapılması planlanan Kanal İstanbul projesiyle ilgili Cumhuriyet’e değerlendirmelerde bulundu.

Kanal İstanbul projesinin kamu menfaatine herhangi bir katkı sağlamayacağını vurgulayan Şener, “Uzunca bir süredir özellikle Erdoğan ve İktidar çevreleri, İstanbul’a ikinci bir boğaz yapma derdine düşmüşlerdir. Halkın yararlanacağı bir kanal değidir. Ülke menfaatlerini gözeterek düşünülen bir proje değildir. 10 milyarlarca dolar masraf olacak bir projedir. Bunun yapılmasının hiçbir mantığı ve gerekliliği yoktur. Sadece İstanbullular değil, tüm Türkiye olarak, ‘Hayır, istemiyoruz, bu yanlıştır’ diyerek direnişe geçmemiz lazım” diye konuştu.

ARKA PLANDA RANT İŞTAHI VAR

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Kanal İstanbul konusunda ısrarcı olmasının iki nedeni olduğunu söyleyen Şener, “Birinci neden elbette ‘rant iştahıdır’. Bu rant iştahı, mevcut iktidarın her konuda davranışının arka planını göstermektedir. İkinci boyutu ise, Montrö Antlaşması. Montrö Antlaşması’na baktığınızda, 12-15 arasındaki maddelerde var. Bir kere, Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelerin savaş gemileri, belli bir tonun üzerinde ise Karadeniz’e hiç giremiyorlar. Ama o sınırlı tonajın altındaki savaş gemileri ise, Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkeler tarafından Karadeniz’e sokulduğunda, en fazla 21 gün sonra çıkması gerekiyor. Bu, öteden beri ABD’yi çok rahatsız etmiştir ve Montrö Antlaşmasını nasıl deleceğini hesaplamıştır. ABD’nin bir tek askeri filo oluşturamadığı ve kalıcı olarak bir üs kuramadığı yer Karadeniz’dir. Ama Kanal İstanbul yapıldığı takdirde, Montrö’yü tartışmalı hale getirmiş olacaksınız” ifadelerini kullandı.

TRUMP’LA GÖRÜŞME ETKİLİ OLDU

Erdoğan’ın Kanal İstanbul projesinde ısrarcı olmasının nedeninin kişisel sebepleri olduğunu da sözlerine ekleyen Şener şunları kaydetti: “Erdoğan, özellikle Trump’ın mektubu sonrasında, Trump’la baş başa ikili görüşme yaptıktan sonra, Türkiye’de kamuoyunda unutulmuş gibi görünen Kanal İstanbul konusunda niye baskı yapmaya başladı? Erdoğan ve ailesinin tüm mal varlığının açıklanması ile ilgili ABD’nin gündemindeki yaptırımlar, Halkbank meselesi ile ilgili Erdoğan’ın sanık sandalyesine oturtulması gibi kişisel endişelerle, bu Kanal İstanbul projesinin ısrarlı bir şekilde gündeme gelmiş olmasından endişe duyuyorum. Dünyada böyle saçma bir proje yoktur. Erdoğan’ın mal varlığı Türkiye’nin milli güvenlik sorunu haline gelmiştir. Aslında bu noktaya geldikten sonra istifası lazımdır, özellikle istifa etmemekte direniyorsa Türkiye’nin işine yaramayacak ABD projelerinin peşine takılmamalıdır.”

[BoldMedya] 29.12.2019

Ankara Emniyeti’ndeki işkence raporlaştı: Cenin pozisyonunda çıplak 3 saat bekletildik; dayak tehdit…”

Eski Adalet Bakanlığı çalışanlarına yönelik Ankara Emniyet’indeki işkenceyi yakından inceleyen Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi şuç duyurusunda bulundu.

Merkez “Ankara Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Terörle Mücadele Müdürlüklerinde İşkence İddiaları”na dair bir raporda hazırladı.

Raporda, Kaçakçılık Şube Müdürlüğü’nde 19 Aralık tarihinde işkence ve kötü muamele ile karşılaştığını anlatan kişinin ismine yer verilmezken, avukatlarla yaptığı görüşmede kullandığı ifadelere şu şekilde yer verildi: “Görüşülen kişi ‘mülakat’ adı altında görüşmelere götürüldüğünü, burada itirafçı olmaya zorlandığını, tehdit ve hakaretlere maruz kaldığını ifade etmiştir. Görüşülen kişi iki defa mülakata çıkarıldığını, sadece kendisinin değil kendisi ile birlikte aynı koğuşta kalanların da mülakata götürüldüğünü ifade etmiştir.

Görüşülen kişi ilk olarak 18.12.2019 günü öğle namazından sonra tutulduğu nezarethaneden çıkarıldığını, gözaltında tutulduğu binanın 5. katına götürüldüğünü, tahminine göre soldan 3. veya 4. odaya sokulduğunu, odada bulunan kişilerin ‘soyun’ dediğini, üzerinde sadece külotu kaldığını, cenin pozisyonunda 1 saatten fazla odada bekletildiğini, ara ara yüzüne tokat, kafasına yumruk atıldığını, odadaki kişilerin kendisine ‘itirafçı ol, seni görevine geri göndereceğiz, eşini işinden ettirme, çoluğun çocuğun var, itirafçı olmazsan 3. uzatmayı yapacağız, konuşana kadar seni her gün buraya çıkartıp aynı şeyleri yapacağız’ dediklerini ifade etmiştir.

Kişi devam eden anlatımlarında cenin pozisyonunda 3 saat bekletildiğini ve sonrasında aynı kişilerin ‘iyi düşün, aklın başına gelsin, seni gece 12’de bir daha alacağız’ dediklerini, uzun saçlı bir kişinin kendisine ‘seni camdan atarım, atladı derim, ölür gidersin’ diye tehditte bulunduğunu ifade etmiştir.”

Raporda, kişilere avukat görüşmeleri ardından yeniden kötü muamele ve tehditler yapıldığına dikkat çekildi.

Epilepsi hastalarına ilaç verilmedi; 5 kişilik koğuşta 21 kişi kaldık
Rapora işkence ve kötü muameleye maruz kalan bir başka kişinin ifadeleri de şöyle yansıdı: “Görüşülen kişi diğer kişide olduğu gibi ‘mülakat’ adı altında görüşmeye götürüldüğünü, burada itirafçı olmaya zorlandığını, tehdit ve hakaretlere maruz kaldığını ifade etmiştir. Görüşülen kişi taze olmayan ve yetersiz yemekler verildiğini, 5 kişilik nezarethanede 21 kişi kaldıkları zamanların olduğunu, yatak yetersizliği olduğundan yerde yatmak zorunda kaldıklarını, yerin soğuk olduğunu ve yeterli sayıda battaniye verilmediğini, epilepsi hastası olmasına rağmen, 4 gün ilaçlarının verilmediğini, daha önce de mülakatlara çıkarıldığını ancak orada kötü muamele yapılmadığını, itirafçılık yapması yönünde çok baskı uygulandığını ifade etmiştir.”
İnsan Hakları Merkezi tarafından hazırlanan raporun sonuç kısmında ise şu taleplere yer verildi:

“* Ankara İl Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık Şube Müdürlüğü’nde ve Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde gözaltında bulunan tüm şüphelilerin emniyet ifadelerinin tamamlanması beklenmeksizin savcılık karşısına çıkarılması,

* İşkence suçunun işlenmiş olması ihtimaline binaen için re’sen soruşturma başlatılması, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ve faillerin tespiti açısından etkin ve yeterli bir adli soruşturmanın yürütülmesi, özellikle delilerin toplanabilmesi ve olası delil karartma eylemlerinin önüne geçilebilmesi için; 5271 sayılı CMK m. 160/2 ve m. 164 hükümleri uyarınca adli kolluk olarak İl Jandarma Teşkilatı birimlerinden ve mensuplarından istifade edilmesi, emniyet birimlerinin ve mensuplarının ise iş bu soruşturmada doğrudan görevlendirilmemesi,

* Gözaltına alınan şüphelilerin Ankara İl Emniyet Müdürlüğünde tutuldukları farklı nezarethanelerdeki yerlerden başlayarak, Kaçakçılık Şube Müdürlüğü’nde ve Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nün her yönden giriş ve çıkışları gösterir kamera görüntüleri ile Kaçakçılık Şube Müdürlüğü’nde ve Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ndeki tüm kamera görüntülerinin, gözaltındaki şüphelilerin mülakat amacıyla götürülme anlarının ve şüpheli kolluk görevlilerinin tespitini sağlayacak şekilde, tüm kamera kayıtlarının ham görüntülerinin ivedi olarak toplatılması, daha önce kolluğun gerek avukatlara gerekse şüphelilere yönelik darp ve işkence iddialarıyla benzer başvurularda kamera kayıtlarının 30 gün saklandıktan sonra silindiğinin belirtildiği bilindiğinden, kamera kayıtlarının saklanmamasının işkence ve kötü muamele iddialarına yönelik delil karartma anlamına geleceği açık olduğundan, bu nedenle delillerin toplanması ve korunması konusunda yasal yükümlülüklerin yerine getirilmesi,

* Görüşme yapılan kişiler kendilerine işkence yapan kişilere yönelik tariflerin dikkate alınarak tespit ve teşhis işlemlerinin yapılması,

* Soruşturmayı yürüten kolluk görevlilerinin muhtemel bir işkence, kötü muamele soruşturmasının şüphelileri olabilecekleri değerlendirildiğinde işkence ve kötü muamele iddiasına ilişkin soruşturma tamamlanıncaya kadar, bahsi geçen operasyonlarda görev alan personelin açığa alınması,

* Nezarethane koşullarının denetlenerek kapasitenin üzerinde ve insan onur ve haysiyetine yaraşmayan gözaltı koşullarına son verilmesinin sağlanması, hukukun bir gereği ve zorunluluktur.

* Bu açıdan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca talep edilmesi halinde baromuz kurul ve merkez üyelerince tutulan tutanakları sunmaya hazır olduğumuzu, Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi olarak işkence ve kötü muamelelerin son bulması için her alanda hukuki mücadelemizi sonuna kadar vereceğimizi kamuoyunun bilgisine sunarız.”

[TR724] 29.12.2019

Abdüllatif Şener’den Kanal İstanbul açıklaması: “Erdoğan’ın mal varlığı milli güvenlik sorunudur”

Eski AKP kurucularından ve CHP Konya Milletvekili Abdüllatif Şener, Kanal İstanbul projesi hakkında konuştu.

Projenin gündeme getirildiği zamana dikkati çekerek Şener, “Halkbank meselesi ile ilgili Erdoğan’ın sanık sandalyesine oturtulması gibi kişisel endişelerle, bu Kanal İstanbul projesinin ısrarlı bir şekilde gündeme gelmiş olmasından endişe duyuyorum. Dünyada böyle saçma bir proje yoktur. Erdoğan’ın mal varlığı Türkiye’nin milli güvenlik sorunu haline gelmiştir” dedi.

Cumhuriyet’e konuşan Şener, iktidarın Kanal İstanbul projesini desteklemesinin altında iki nedeni olduğunu belirtti. Şener, “Birinci neden elbette ‘rant iştahıdır’. Bu rant iştahı, mevcut iktidarın her konuda davranışının arka planını göstermektedir. İkinci boyutu ise, Montrö Antlaşması” dedi.

Şener, “Özellikle Erdoğan ve iktidar çevreleri, İstanbul’a ikinci bir boğaz yapma derdine düşmüşlerdir. Proje, halkın yar“arlanacağı ve ülke menfaatlerini gözeterek düşünülen bir proje değildir ve 10 milyarlarca dolar masraf olacak bir projedir. Yapılmasının hiçbir mantığı yoktu” diye konuştu.

Şener, “Erdoğan, özellikle Trump’ın mektubu sonrasında, Trump’la baş başa ikili görüşme yaptıktan sonra, Türkiye’de kamuoyunda unutulmuş gibi görünen Kanal İstanbul konusunda niye baskı yapmaya başladı? Erdoğan ve ailesinin tüm mal varlığının açıklanması ile ilgili ABD’nin gündemindeki yaptırımlar, Halkbank meselesi ile ilgili Erdoğan’ın sanık sandalyesine oturtulması gibi kişisel endişelerle, bu Kanal İstanbul projesinin ısrarlı bir şekilde gündeme gelmiş olmasından endişe duyuyorum. Dünyada böyle saçma bir proje yoktur. Erdoğan’ın mal varlığı Türkiye’nin milli güvenlik sorunu haline gelmiştir. Aslında bu noktaya geldikten sonra istifası lazımdır, özellikle istifa etmemekte direniyorsa Türkiye’nin işine yaramayacak ABD projelerinin peşine takılmamalı” ifadesini kullandı.

[TR724] 29.12.2019

Kar’daki Lacivert – Türkiye’nin ötekisi Batı düşüncesi üzerine [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Kanımca Orhan Pamuk Türkiye’nin en önemli yazarlarının başında gelir. Sadece Nobel Edebiyat Ödülü almış olması değil, dili kullanma biçimindeki özgünlük, roman kurgusuna getirdiği yenilik, ele alınan konulardaki otantiklik ve özgünlük açılarından Pamuk’un Türkiye edebiyatında da özel bir yeri vardır. Ben 1990’ların başlarından beri sıkı bir Orhan Pamuk okuruyum. Bundan başka yazılarımda da daha değişik bağlamlarda da olsa söz etmiştim.

Bugün, Ufuk Uras’ın da öyle olduğunu öğrendim. Uras, bir Twitter paylaşımında Orhan Pamuk’tan bir alıntı paylaştı. Alıntının yapıldığı kitap, Pamuk’un 2002’de birinci baskısının yapıldığı Kar. Bende kitabın bu ilk baskısı var. Beyaz Kale, Benim Adım Kırmızı, Kara Kitap, gibi beni daha fazla etkileyen eserlerinin yanında, Kar’da da Pamuk’un sıklıkla dillendirdiği Batı-Doğu ikilemi konunun önemli sütunlarından birini oluşturuyor. Konusunun detaylarını unuttuğum bu kitaptan Uras’ın alıntıladığı kısım, eğer bir roman eleştirmeninden, benim gibi amatör bir edebiyat meraklısından veya başka bir okurdan gelse, sanırım herhangi bir yazımda buna yer vermenin dışında, paylaşımı tümüyle okumazdım bile. Ama paylaşımı yapan, “Türk solunun” önde gelen isimlerinden Ufuk Uras’tan gelince iş elbette değişti. Bunun yanı sıra, Uras’ın konuya damdan düşercesine girmesi, benim ani ilgimin bir diğer nedeniydi. Alıntının konusu, Batı ile Türkiye arasındaki ilişkiler, özelde de Avrupa Birliği’ne ilişkindi. Dilerseniz sizinle yaylaştıktan sonra, düşüncelerimi genişleteyim. Alıntı şöyle: “Ben ne Avrupalı olacağım, ne de taklitçisi. Ben kendi tarihimi yaşayacağım ve kendim olacağım. İnsanın Avrupalıları taklit etmeden, onların kölesi olmadan da mutlu olabileceğine inanıyorum. Batı hayranlarının bu milleti küçümsemek için sık sık söyledikleri bir lafı vardır hani: Batılı olmak için kişinin önce birey olması lazım ama Türkiye’de birey yok derler ya. (…) Ben birey olarak Batılılara karşı çıkıyorum, bir birey olduğum için onları taklit etmeyeceğim”. Alıntı bu.

Elbette bu alıntıda konuşan, romanın karakterlerinden biri olan Lacivert; Orhan Pamuk değil. Pamuk’un Batı’ya bakışı bu mu, bu kısa alıntıdan hareketle yorumlanamaz. Ancak benim diğer kitaplarını, röportajlarını okuduğum ve konuşmalarını dinlediğim Pamuk, Lacivert’le aynı düşünceleri paylaşmıyor. Zaten Batı genellemesi içinde, topyekûn bir “uygarlık” tasavvur etmek ve ona karşı –veya ondan yana – bir pozisyon belirlemek, çok naif bir yaklaşım olurdu. Pamuk bunu yapmayacak kadar Batı’nın karmaşık ve kozmopolit yapısını biliyor. Sanırım Uras için de bu geçerli. Ancak Uras ve Pamuk’un özellikle ekonomi politik pozisyonlarının birbirinden farklı olduğu gerçeğini göz önüne almak gerekiyor. Pamuk sosyalist değil her şeyden önce. Marksist veya Marksiyan bir dünya görüşü olduğuna dair bir paylaşımına rastlamadığım gibi, bu doğrultuda bir izlenim de edinmedim doğrusu yazdıklarından. Uras ise, dünyaya Marksiyan bakan bir politikacı.

İstanbul Üniversitesi’nde yardımcı doçentken siyasette Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) genel başkanı olarak tanındı. Temmuz 2007’de İstanbul’dan bağımsız milletvekili olarak parlamentoya girdi. 2008’de ÖDP kongresinde yeniden genel başkan seçilemedi, 2009’da ÖDP’den istifa ederek Eşitlik ve Demokrasi Partisi’ni kurdu. Daha sonra Barış ve Demokrasi Partisi’ne geçti. Türkiye siyasetinde gündemi ve olaylara yaklaşımı bakımından gerçek sol diyebileceğimiz bir çizgisi olan Uras’a bugüne dek hep saygı duydum. Başkanlığını yaptığı veya üyesi olduğu partilerin binde tek haneli rakamlarda oy almasına karşın, Uras’ın düşüncelerine önem verdim. Haliyle kamuoyunda çok duyulan ve tanınan bir isim değildi. Genelde benimki gibi marjinal sol eğilimli ailelerde adı duyulan Uras gibi politikacıların siyasi hareketleri kitle partisine dönüşmez.

Uras’ın alıntısı önemlidir. Özellikle, dediğim gibi, bir siyasetçi tarafından durup dururken yapılıyorsa, daha da önemlidir. Çünkü Türkiye’nin Batı’yla ilişkileri her zaman çok sorunlu oldu. Örneğin Polonya veya Portekiz AB’yle ilişki kurarken bir Avrupa aidiyeti, veya Batılı olup olmama çelişkisi yaşamadılar. Ama Türkiye, 1960’lardan beri çıktığı Avrupa ile bütünleşme yolunda daima aidiyet bagajını beraberinde taşıdı. Türkiye siyasi spektrumunun solunda da, merkezinde de, sağında da daima Avrupa’ya karşı derin şüpheler var oldu. Sol Avrupa’nın emperyalizmini ve sınıf ilişkiler bağlamında işçi sınıfına ilişki – devrimci olmayan – piyasacı tutumunu, orta ve sağ Avrupa’nın Hristiyan topluluğu olmasını, Avrupa modernleşmesinin Türkiye’ye daha fazla yansımasıyla geleneksel ve dini değerlerin gevşeyeceğini sorun olarak gördü. Her üçü de, Osmanlı’nın küçülmesi ve parçalanması sürecinin neden olduğu travmayı değişik meşruiyet kanalları üzerinden kendi dünya görüşlerine yansıttı. Ve Avrupa veya Batı’ya ilişkin rezervler koydu.

Bu nedenle, Türkiye’nin AB süreci (buna elbette Ortak Pazar, Avrupa Topluluğu, Avrupa Birliği gibi tüm entegrasyon evrimi dahil) daima iki ileri bir geri, bazen de bir ileri iki geri modunda, Mehter Takımı gibi ola geldi. Türkiye’nin AB standartlarına ve kriterlerine uyumu için gerekli olan uyum (veya dönüşüm) bundan dolayı çok işlevsel ve samimi olamadı. Genel hatlarıyla tüm siyasi kesimlerce Batı’ya verilen “tavizler” olarak algılanan reformlar ve bunların gerektirdiği bürokratik düzenlemeler, bir türlü toplumsal tabana yayılamadı. Geniş bir halk kitlesi tarafından yeni hak ve özgürlükler özümsenemedi. Siyasette ve bürokraside, hatta ve hatta yasalarda yer alan yeni standart, hak ve özgürlükler, uygulama alanında sorunlarla doluydu.

Lacivert bu siyasi kesimlerin argümanlarından hangisine daha yakın? Bahsettiğim alıntının bir öncesinde Lacivert konuya “Bana şarap içiremezsiniz!” diterek giriyor zaten. Kar romanının kahramanı Ka ile bu bahsettiğim sahnede konuşan Lacivert, tam birbirine zıt karakterler. Lacivert Ka’yı Batı ajanı olmakla suçluyor. Oysa bu diyaloğun hemen başında, Lacivert kendisinin “İslam’ın bir ajanı” olduğunu söylüyor. Ka hiç kimsenin ajanı olmadığını söylese de, İslamcı Lacivert Ka’yı – Batı’ya asimile olmak bağlamında suçlayarak – değerlerinden uzaklaşmakla suçluyor. Hâlbuki ikisi de benzer koşullardadır. İslamcılara göre sekülerler – en azından Kemalist-aydınlanmacı – kişiler mankurt veya değerlerinden uzaklaşmış, Batı’ya yamanmış, Batı’nın değerlerini benimsemiş, yersiz-yurtsuzlaşmış kişilerdir. Lacivert Ka’ya böyle bakmaktadır. Hâlbuki romanda Lacivert’in kendisinden gençliğinde onun da bir solcu olduğunu öğreniyoruz. Babası Cerrahi Tekkesi’ne devam eden Lacivert, gayet Freud’yen biçimde babasına ters düşerek dinsiz ve solcu olur. Üniversitedeyken Missouri uçak gemisiyle İstanbul’a gelen Amerikalı askerleri taşlar mesela. Bu çok sembolik bir eylemdir Türkiye’de. Tıpkı hacca gidenlerin şeytan taşlaması gibi, ABD askerlerinin taşlanması, Osmanlı-Cumhuriyet düz çizgisel tarihinde ötekinin hiç değişmeden (en azından devlet dışında, toplum nezdinde) “Batı” olarak kaldığını gösterir. Taş aran öğrenciler Batı’da doğan anti-Amerikanizm’den etkilenmişler, bu nedenle yine de Batılı bir tepki vermişlerdir, ama olsun! Bu kadar çelişki kadı kızında bile olur! Dahası, İslamcı gençlik “kafir” olarak gördüğü Batı’yı deliler gibi savunmuş, bu “anti-emperyalist” solcu gençleri komünistlikle suçlamıştır. Böylece vodvil devam eder. Pamuk bu basit ama etkili politik gerilimi romana iyi yansıtır. Her ne kadar diyaloglar bana göre çok yapay da kaçsa bu böyledir. Zaten romanı Pamuk romanları içinde en son sıralarda başarılı bulmamın nedeni bu diyaloglardaki doğallıktan uzak ve fazla “daktilo dili kokan” durumdur.

Böylece Batı’ya – solcu olmasına karşın – tepki duyan öfkeli Lacivert, yeniden Müslüman olur, daha doğrusu dine döner. İran İslam Devrimi sonrası Humeyni’ye meyleder. 1980 darbesinden kaçar ve Almanya’ya sığınır. Sonra geri döner. Bu arada Sovyetler yıkılmıştır. Çeçenistan’da Ruslara karşı savaşır. Sırplara karşı Bosna savaşında cihat ederken, orada bir Boşnak kızıyla evlenir. İşte Ufuk Uras’ın alıntı yaptığı Lacivert budur. Üç aşağı beş yukarı, hayata bakışı bakımından ortalama 1980 kuşağı İslamcıların genel ortalamasıdır. Benim Adım Kırmızı’dan Kar’a, Doğu-Batı ikilemi böylece Frenk resimlerinden ABD uçak gemisinin ziyaret ettiği Cumhuriyet İstanbul’una, Orhan Pamuk’un hayal gücünden gözlerimiz önünde belirirken, hem Batı’da hem de Doğu’da olmanın, biraz da iki arada bir derede kalmanın tatlı biricikliğini yaşarsınız. İkisinden birine mutlak karar vermek zorunda kalmanın her halükarda acıttığı gerçeğinin yanında, özellikle baskının, zulmün ve işkencelerin arttığı anlarda Batı’ya daha fazla öykünür, ekonomik refahın ve siyasal istikrarın kurulduğu anlarda ise Batı’ya karşı bilinçaltında palazlanan aşağılık komplekslerinin yerli araba, eski Osmanlı yurtları, büyük Türkiye gibi illüzyonlarla bastırılmaya çalışıldığını hissedersiniz. Solcular Batı’nın sınıf ilişkilerini Batılı Marks’tan öğrendikleri diyalektik materyalizmle, sağcılar Kuran’dan ve Hadislerden öğrendikleri pozisyonlar temelinde, buruk bir nostalji tadında yapar bunu. Fakat özünde her ikisi de (ve onların arasında kalan diğer bireylerin çoğu da) Batı karşısında tanımlar kendisini. Ayna Batı’dır. O ötekidir. “Biz” ise berikiyiz.

Ufuk Uras, bir Tweet ile bunca tortuyu kaldırdığını bilir mi acaba? Avrupa’nın kölesi olmak, Ecevit’in Ortak Pazar için kullandığı “onlar ortak biz pazar” cümlesinde gizli olan ana fikir değilse ya nedir? Eski solcu, İslamcı Lacivert, bize tüm Türkiye toplumunun Batı’ya bakışının “aynısının laciverdi” olduğunu göstermiyor mu? İnsan hakları, azınlık hakları, bireysel özgürlükler, güçler ayrılığı, şeffaflık, hukukun üstünlüğü, yürütmenin denetimi ve gücü sınırlandırılmış iktidar gibi konseptlerin bazıları değil, tümü Batı’dan dünyaya yayıldı. Avrupa’nın kölesi yapmaya çalışmıyor AB Türkiye’yi, ama AB ölçütleriyle AB standartlarına çıkartmaya çalışıyor. AB sürecinde Avrupa ve Batı’ya yukarıda bir edebiyat ürünü çerçevesinde yaklaşan sol veya sağ çevreler, değişik açılardan Türkiye’nin AB potasında dönüşümüne karşı neden ürettiler. Ufuk Aras AB’ye karşı “sosyal AB’yi” savunurken, Türkiye AB asgari demokrasi ve insan hakları ölçütlerinden ışık yılı uzaklaşmış durumda. Solun “burjuva demokrasisi” olarak değerlendirdiği liberal anayasal demokrasi, hala Türkiye’nin yaklaşamadığı bir standart oysa.

Sol ve sağ, kendi değerler evreninde birbirlerinden ayrı bahaneler ürete dursun, “yerel değerlerin” giderek yayıldığı Türkiye’de bir İslamofaşizm, İslamo-nasyonalizm hibrit ideolojisi yardımıyla bir anti-Batıcı otoriter rejim kurdu. Bu rejime periferiden dâhil sol ve sağ grupların her biri Yeni Türkiye’de “yerli ve milli” olmalarını sağlayacak makyajları yapıyor. Açık söyleyeyim, çok zorlanmadıklarını düşünüyorum. Özellikle Uras’ın bana yazdığı yanıtlardaki tepeden bakan, toleranssız ve sabırsız tutumu görünce, otoriteryan karakterin Türkiye toplumunda çok yaygın olduğunu bir kez daha görüyorum. Hasbelkader Ufuk Uras bu yazıyı önünde bulursa, okumadan “cahil cesareti!” desin geçsin. Biz de Barbaros Şansal’ın ünlü cümlesindeki derin analizi bir kez daha anarak, işimize bakalım.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 29.12.2019 [TR724]