Dünyanın bütün kitapları
The Catalogue of Shipwrecked Books (Kazazede Kitaplar Kataloğu) adlı kitap, en büyük Rönesans kütüphanesini kurma amacıyla yola çıkan Hernando Colón'un hikayesini anlatıyor.
RÜYA KARLIOVA -24 Aralık 2019
Ölüm döşeğinde etrafındakilerden çamur ister Hernando Colón. Kimse vermeyince de gücünü toparlayıp kendisi uzanır içinde çamur olan bir çanağa ve yüzünü çamura bulayıp şöyle der: “Topraktan geldik ve toprağa döneceğiz.” Bu performansın hemen ardından ölür ve etrafındakiler şaşırtıcı bir vasiyetname ile karşılaşırlar. Colon neyi var neyi yoksa Seville’deki kütüphanesine bağışlamıştır.
Christopher Columbus’un gayrimeşru oğlu olan Hernando Colón, tarihçi Stephen Greeblatt’ın deyişiyle bir Rönesans “wonder cabinet”i (mucize dolabı) kurmuştu on altıncı yüzyılda. İçinde tüm kitapların olmasını hayal ettiği bu oda sürprizlerle doluydu.
Edward Wilson-Lee’nin The Catalogue of Shipwrecked Books (Kazazede Kitaplar Kataloğu) adlı kitabı en büyük Rönesans kütüphanesini kurma amacıyla yola çıkan Hernando Colón’un hikayesini anlatıyor.
Hernando, babasının bilinmeyen dünyayı keşif yolculuğunu kitaplarla sürdürmeye çabalamış hayatı boyunca. Amacı, basılmış tüm kitapları toplamakmış.
Aslında Hernando Colón’un bu uğraşı tarihin ilk arama motoru da sayılabilir. İçinde büyük kataloglar ve özetler olan bu kütüphane, matbaa Avrupa’ya yayılırken, coğrafi bir haritalandırma aynı zamanda. Modern bilgi çağı için örnek olabilecek bu kütüphaneyi doldurmak amacıyla Colón, 1502’de babasıyla Yeni Dünya’ya da gitmiş.
Hernando Colón’a göre gerçekten evrensel bir kütüphane her şeyi, çöp olarak nitelenen basılı kitapları bile içermek zorunda. Bunların arasında baladlar, haber metinleri ve fabllar da var. Yani o dönemde değer verilen felsefe ve hukuk metinlerinden ibaret değil sadece. Colón’un kütüphanesi Avrupa’nın bugüne kadar gördüğü en büyük özel kütüphane, ama o dönemde içeriği nedeniyle çöp olarak da tanımlanmış. Çağının müziğini de içeren kütüphane bilginin gücünün de aslında bu dönemde keşfedildiğini gösteriyor.
Kitabın başlığında kazazede denmesinin nedeni ise koleksiyonun bir bölümünün 1522’de bir deniz felaketine kurban gitmesi.
Borges’in Babil Kütüphanesi’ni hatırlatan Hernando Colón’un bu girişimi zamana karşı imkansızı başarmak için bir yarış olarak tanımlanmış kitapta. Aslına bakarsanız, dünyaya düzene koyma çabamızın beş yüzyıl önceki bir örneği de denilebilir buna. Hernando tam olarak bunu yapıyor ve sadece evrensel bir kütüphane değil, bu evrenin öğelerinin birbiriyle nasıl ilişkilendiğini gösteren yollar da sunuyor ve düzeni tarif etmeye koyuluyor.
Kitap, Scribner tarafından yayımlandı.
[Rüya Karlıova] 24.12.2019 [Kronos.News]
Engin Erol’un eşi Canan Erol: Eşim cezaevinde zehirlendiğini söyledi [Sevinç Özarslan]
Geçen hafta hayatını kaybeden tutuklu kanser hastası Engin Erol’un (41) eşi Canan Erol BOLD Medya’ya konuştu. Canan Erol, eşinin cezaevi ve hastane sürecinde yaşadığı hak ihlallerini anlattı, önemli bir iddiada bulundu.
BOLD ÖZEL- Eğitimci Engin Erol (41) cezaevinde kanser olduktan sonra tahliye edilmemiş, tedavisinin yapılamaması nedeniyle hastalığı son evreye kadar ilerlemişti. Erol, tedaviye cevap veremeyecek noktaya geldikten sonra tahliye edildi ve kısa süre sonra hayatını kaybetti.
Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Erol, 2 yıl Artvin Cezaevinde, 1 yıl 3 ay da Erzurum H Tipi Cezaevinde tutuklu kalmıştı. Erol, 130 kilo girdiği cezaevinden tıpkı akademisyen Doç. Dr. Ahmet Turhan Özcerit, polis memuru Kadir Eyce, KHK’lı öğretmen Tacettin Toprak gibi bir deri bir kemik çıktı.
Tarih öğretmeni eşi Canan Erol (39), acı kaybının ardından mücadele sürecini anlattı ve kocası Engin Erol’un cezaevinde ölüme sürüklenişiyle ilgili çarpıcı iddialarda bulundu.
Eşinizin hastalığı, şikayetleri ne zaman başladı?
Son dört aya kadar ciddi bir hastalığı yoktu. e-devletine girdiğimiz zaman diş dolgusuna gitmiş, başka şeyler için revire çıkmış, bunları görüyorduk. Son 4 ayda cezaevinde hem müdür hem de savcı değişti. Ondan sonra zaten olanlar oldu. Temmuz 2019’da kız kardeşim açık görüşe gitmişti. ‘Engin abinin durumu iyi’ dedi. Yeğenim 11 yaşında, onu omzuna alıp gezdirebilecek güçteydi. Aradan 5 ay bile geçmeden durum bu.
Eşinize birdenbire ne oldu, cezaevinde neler yaşamış ki?
Hızlı ve ciddi bir süreç gelişti. Son 4 ay Erzurum’da ciddi sıkıntı yaşadı. Kanser teşhisi hastaneye yattıktan sonra konuldu. Ondan önce zaten hastaneye yatırmadılar. Telefon görüşmelerimizde sürekli hasta olduğunu, hastaneye götürülmediğini, en çok da revirde ‘senin bir şeyin yok, psikolojik’ diyerek geri gönderildiğini söylüyordu. Bir ayda ağır hasta olmasına rağmen, arkadaşları revire taşımasına rağmen hastaneye götürülmedi. Erzurum’daki revir görevlilerinden özellikle çok şikayetçiydi.
Hiç mi götürülmedi hastaneye?
114 kere dilekçe yazılmış. 3 ya da 4 kere Erzurum Bölge Hastanesine götürmüşler. Ama tahliye sonuçlarını bile beklemeden alıp geri getiriyorlar. Ciddi bir şekilde bel ağrısı vardı, kusuyordu. Bunların sebebi sorulmadan alınıp geri getiriliyor. 30 kilo zayıflayıp yürüyemez hale geldi.
Engin Erol ve kızları Elif Vildan (11) ve Zeynep Mercan (5) ile bilikte Artvin Cezaevinde. 11 Nisan 2019. Erol’un 2,5 yaşında Ömer Yusuf adında bir oğlu daha bulunuyor.
İhmal edildiğini mi düşünüyorsunuz?
Ciddi bir ihmal var. İhmal ötesinde bilinçli bir şekilde bekletildi. Koğuş arkadaşları, yatalak hale gelince ‘bu adam burada ölecek’ diye dilekçe verdikten sonra yola çıkarttılar. Biz e-nabız’dan raporlarını, tahlillerini aldık, dışarından doktora gösterdik. Eksik tahlil yapılmış, hastane ortamına tekrar götürülmesi lazım, ciddi bir hastalığı var, segmantasyonu yüksek, kansızlık aşırı derecede var demişlerdi. Eşim bunları hep dilekçelerinde yazdı, avukatımız da yetkilere iletti, ama hiçbir şekilde dikkate alınmadı.
Erzurum’da hangi hastanelere götürüldü?
Eşim 10 Aralık’ta tahliye olmadan iki hafta önce Erzurum Bölge Hastanesine götürüldü. Oradaki dahiliye uzmanı, ‘bu hasta bizim uzmanlık alanımız değil, burada kalmaması lazım, başka hastaneye sevk edilmesi gerekiyor’ demesine rağmen eşimi 2 hafta orada tuttular. Madem öyle diyor doktorlar, neden oraya götürmüşler. Çünkü sadece orada mahkum koğuşu var. Başka hastanelerde mahkum koğuşu yok. Erzurum Bölge Hastanesi de biz artık bu sorumluluğa giremiyoruz, Atatürk Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesine götürülmesi gerekiyor diye zorla oraya sevk etti.
TAHLİYE ETTİKLERİNDE HİÇBİR ŞEYE CEVAP VEREMEYECEK HALDEYDİ
Orada niye tedavi edilmedi?
Orada da ayrı handikap yaşadık. Tam teşekküllü onkolojik bir tedavinin yapılabilmesi için sevk etmişlerdi. Herhangi bir gerekçe olmadan, mahkum koğuşumuz yok diyerek, ağır hasta olmasına rağmen geriye gönderilmek istendi. Acilde saatlerce tutuldu. Daha sonra ısrarla, doktorların ikna edilmesiyle normal bir servise yatırıldı. Bu sefer de bütün tahlilleri baştan yapmak istediler. 2 gün öyle zaman kaybedildi. Tahliyesi geldi, hemen Samsun Medical Park hastanesine götürdük ama artık çok geçti, hiçbir şey yapamadık. Hiçbir şeye cevap vermedi.
İki hafta kaldığı ilk hastanede hiçbir şey yapılmadı mı?
Erzurum Bölge Hastanesinde eşime yanlış teşhis koydular. Zaten yoğun bakımda tutulması gereken hastayı 15 gün boyunca mahkum koğuşunda tuttular. Lenfoma kanseri dediler ve kemoterapi yaptılar. Oysa kemoterapi verilmemesi gereken bir aşamadaymış. Eşim testis kanseriydi, bunu Samsun Medikal Park Hastanesi tespit etti. Erzurum Bölge Eğitim Hastanesinde iki doz kemoterapi almıştı. Verildiği gibi ters tepiş ve tümör daha da büyümüş.
Ne yapılması gerekiyor ki, kemoterapi normal değil mi?
İlk etapta ameliyat yapılıp tümörün alınması gerekiyormuş. “Tümor alınmadan kemoterapi yapılamaz. Eşiniz lenfoma değil, testis kanseri. Büyük bir yanlış yapılmış.” dedi doktor. Yanlış teşhis yapıldığı ve tümor kemoterapiyle daha da arttığı için böbrekleri etkilemiş, böbrekler çalışmadı. Böbrek çalışmayınca büyük ameliyatını yapamadılar. Sonuç böyle işte.
Tahliye olduktan sonra Samsun’da Medical Park Hastanesine götürdük dediniz. Orada ameliyat mı ettiler?
Evet testis ameliyatına aldılar. Doktor çok geç kaldığımızı ama ellerinden geleni yapacaklarını söyledi. Kitle vücuduna baskı yaptığı için böbrekleri çalışmaz hale gelmişti. Yüzde 10-20 iyileşme ihtimali olabilir, göze alıyorsanız ameliyat yapalım dedi. Biz de yaptırmadık demeyelim diye ameliyatı kabul ettik. Sebepler planında çok ihmaller var tabi ki ama takdir-i ilahi… Son dakikada yapılan çözüm de çözüm olmadı.
Kelepçe takıldı mı eşinize?
Atatürk Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesine sevk edildiğinde takıldı. Ağır hastayken kelepçe takılmak istendi. Ailesi yanına yaklaştırılmadı. Annesi isyan edince kelepçeyi çözdüler. Bir gün kelepçeli kaldı. Bu hastanede zaten iki gün kaldı. Bu kadar ağır bir hastaya kelepçe takıldı. Bu insanlık suçudur. Yürüyemeyecek ve konuşamayacak haldeydi. Karnında 24 cm’lik bir kitle vardı. Yürümesi kaçması imkansız olmasına rağmen, bunu görmelerine rağmen kelepçe taktılar.
CEZAEVİ MÜDÜRÜ VE SAVCI TAHLİYESİNİ ENGELLEDİ
En son ne konuştunuz eşinizle?
En son telefon görüşmemizde bana dediği “Belim çok ağrıyor, ortopedik yatak alacağım, bana para gönderin.” Yataktan kaynaklanmıyor ağrı, dedim. “Olsun biliyorum hiç olmazsa rahat yerde yatayım” dedi. Tahliye olan bir arkadaşı ne kadar çok çektiğini, dilekçelerinin dikkate alınmadığını birebir anlattı. Haftada bir kere telefon görüşmesine bile ‘nasıl gideceğim, nasıl yürüyeceğim’ diye düşünüyordu dedi. Yani onu bir türlü cezaevinden alamadık.
Bir de şöyle bir süreç yaşandı. Tahliyesinden 3 gün önce 6 aylık ceza ertelemesi verildi eşime. UYAP’ta da bu karar onaylanamasına rağmen, cezaevi müdürü ve nöbetçi savcı bunu engelledi. Bu da onu psikolojik olarak çok yıprattı. Moral ve motivasyonu bozuldu, hastalığı daha da hızlı ilerledi. Çünkü öncesinde bir ümidi vardı. Hazırlıkları tamamlandı, hastaneden çıkışı yapıldı, ambulansa alınmak için bekliyordu, cezaevi savcısı ‘hayır imzalamıyorum bu kararı’ dedi, tekrar kaldı. O zaman eşim beni bırakmayacaklar, kesinlikle bırakmayacaklar psikolojisine girdi. Salı günü adli tıp raporuyla bu sefer Yargıtay’dan tahliyesi alındı ama o psikolojik çöküntüden çıkamadı. Tahliye edildi ama bir işe yaramadı.
Engin Erol, babası ve çocuklarıyla Artvin Cezaevinde bir görüş gününde.
RAPORA RAĞMEN ELEKTRONİK KELEPÇEMİ ÇÖZMEDİLER
Görmeye gidebildiniz mi? Ev hapsinde olduğunuzu duymuştum.
Evet ev hapsine mahkumdum. Ben eşimin hastalık sürecinde, hapishane sürecinde hiçbir zaman yanına gidip ziyaret edemedim. Yanında olamadım. Ayağımdaki elektronik kelepçe için, eşimin hastalığına dair rapor vermemize rağmen izin alamadık. Yanına gidemedim. Onu 3 yıl, 3 ay sonra hastanenin yoğun bakımında görmek nasip oldu.
Ölüm haberini nasıl öğrendiniz. Siz yanında mıydınız?
Son anda yanında kimse yoktu. Yoğun bakımdaydı. Geçtiğimiz pazar günü ben yanına gitmiştim. Konuşamayacak haldeydi, çok ağırdı, yürümek konuşmak bedensel hiçbir ihtiyacını yapacak halde değildi. Ameliyat olduktan sonra 48 saatin geçmesini bekliyorduk, atlatamadı.
Eşinizin vasiyeti olduğunu biliyoruz. Size mi söyledi vasiyetini?
Evet ben vasiyetine şahidim. Konuşacak takati bile yoktu, nefesini toparlayarak, ‘İçeride insanları zehirliyorlar. Benim gibi insanlar var. Hastaneye götürmüyorlar. Bunların hesabını sorun. Herkes dikkatli olsun. Cezaevi revirlerindeki hiçbir ilacı, tedaviyi kabul etmesinler. Ben zehirlendiğime inanıyorum. Çünkü revirden geldim, aşırı kustum, revirden geldim, yataktan kalkamadım’ dedi. İçerideki arkadaşları öldürüyorlar. Ölüme terk ediyorlar. Onlara sahip çıkın, onlara dua edin. Hasta sayısı çok fazla içeride. Kimse onları dikkate alıp hastaneye götürmüyor.
Zehirlendiğini söylemeniz ciddi bir iddia.
Doktor da bu hastalığın bu kadar çabuk ilerlemesi imkansız. Testis kanseri kemoterapiyle yüzde yüz önüne geçilen bir hastalık. Bu kadar çabuk ilerleyebilen, ciddi bir kanser türü değil demişti.
Vasiyetinde sanırım ‘hakkımı arayın’ da demiş. Ne yapacaksınız bundan sonra?
Bizim bundan sonraki mücadelemiz şu: Eşim gitti artık, bundan sonrakiler gitmesin. Eşim gibi başka insanlar son dakikada tahliye olmasın. Mezarda tahliye istemiyoruz. Başka insanlara umut olmak için bu videoyu hazırladım. Çünkü eşimin vasiyeti diyebilirim. İnsanların içeride ölmemesine, zulme uğramamasına belki bir noktada ölümüyle yardımcı olmak istedi. Ölüm tehdidi altında, hasta olma tehdidi altında yaşamaktan kurtarmak istedi. Hapishanede yaşayan herkes hasta olmuyor. Ama neden bizim arkadaşlarımızın büyük bir çoğunluğu kanser oluyor? Bu da büyük bir soru işareti olarak kafamızda kaldı. Kendi adıma elimizden gelen ne varsa şu an itibariyle yapmaya hazırım. Herkesin de duyarlı olmasını tavsiye ediyorum. Ben 3 çocuğumla kaldım. Benim yaşadıklarımı Rabbim kimseye yaşatmasın. Allah kimseyi de bu acılarla imtihan etmesin.
Elif Vildan (11), Zeynep Mercan (5) ve Ömer Yusuf (2,5).
Eşiniz ne öğretmeniydi?
Eşim öğretmen değildi. Maden mühendisi. Ege Üniversitesinde okudu. Ben öğretmenim. Kapatılan yurtlarda eğitim danışmanı olarak çalışıyordu. İzmir’de yaşıyorduk. İşsiz kalınca 12 Eylül 2016’da uçağa binip Tanzanya’ya çalışmaya gitti.
Ne zaman geri geldi, niye dönmeye karar verdi?
O giderken ben 3 aylık hamileydim. 9. aya girince gelmek istedi. Rize Çayeliliyiz. En son Batum’a geldi. Oradan girdi Türkiye’ye. Yasal yollarla. Herhangi bir araması yoktu. Kapıdan geçerken aldılar. 9 ay eşimin iddianamesi yazılmadı. Bylock da çıkmadı. Bunu özellikle yazılmasını istiyorum. Gerçi olsa da ne anlam ifade ediyor ki… Bylock ifadeleri çıkartılamadı yani. Bir tanık ifadesi yüzünden 3 yıldır cezaevindeydi. Bu tanık ifadelerini çok hafife indiriyorlar ama…
Kimmiş tanık, hakkında ne tür bir suçlama varmış.
Oktay Kartal diye bir adamın ifadesiyle aldılar eşimi. Başka bir şey yoktu. ‘Kıbrıs’ta, Bayraklı’da eğitim danışmanlığı yaptığını biliyorum’ demiş. Eşim tutuklandıktan bir yıl sonra Artvin’deki mahkeme takipsizlik kararı verdi. Dosyası İzmir’e gitti. Yaklaşık 6 ay orada sürüncemede kaldı. 5 mahkemesi oldu. Üyelikten 10 yıl 15 ay ceza verdiler. Oktay Kartal mahkemelere gelmemesine rağmen bu cezayı verdiler. Üç mahkemeye gelmeyince tanık ifadeleri düşüyor ama ifadesi geçerli sayıldı. Karar mahkemesine gelsin hiç olmazsa ona da gelmedi. Gizli tanık da değil. Gizli tanık olunca gelmiyorlar.
Canan Erol
[Sevinç Özarslan] 24.12.2019 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL- Eğitimci Engin Erol (41) cezaevinde kanser olduktan sonra tahliye edilmemiş, tedavisinin yapılamaması nedeniyle hastalığı son evreye kadar ilerlemişti. Erol, tedaviye cevap veremeyecek noktaya geldikten sonra tahliye edildi ve kısa süre sonra hayatını kaybetti.
Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Erol, 2 yıl Artvin Cezaevinde, 1 yıl 3 ay da Erzurum H Tipi Cezaevinde tutuklu kalmıştı. Erol, 130 kilo girdiği cezaevinden tıpkı akademisyen Doç. Dr. Ahmet Turhan Özcerit, polis memuru Kadir Eyce, KHK’lı öğretmen Tacettin Toprak gibi bir deri bir kemik çıktı.
Tarih öğretmeni eşi Canan Erol (39), acı kaybının ardından mücadele sürecini anlattı ve kocası Engin Erol’un cezaevinde ölüme sürüklenişiyle ilgili çarpıcı iddialarda bulundu.
Eşinizin hastalığı, şikayetleri ne zaman başladı?
Son dört aya kadar ciddi bir hastalığı yoktu. e-devletine girdiğimiz zaman diş dolgusuna gitmiş, başka şeyler için revire çıkmış, bunları görüyorduk. Son 4 ayda cezaevinde hem müdür hem de savcı değişti. Ondan sonra zaten olanlar oldu. Temmuz 2019’da kız kardeşim açık görüşe gitmişti. ‘Engin abinin durumu iyi’ dedi. Yeğenim 11 yaşında, onu omzuna alıp gezdirebilecek güçteydi. Aradan 5 ay bile geçmeden durum bu.
Eşinize birdenbire ne oldu, cezaevinde neler yaşamış ki?
Hızlı ve ciddi bir süreç gelişti. Son 4 ay Erzurum’da ciddi sıkıntı yaşadı. Kanser teşhisi hastaneye yattıktan sonra konuldu. Ondan önce zaten hastaneye yatırmadılar. Telefon görüşmelerimizde sürekli hasta olduğunu, hastaneye götürülmediğini, en çok da revirde ‘senin bir şeyin yok, psikolojik’ diyerek geri gönderildiğini söylüyordu. Bir ayda ağır hasta olmasına rağmen, arkadaşları revire taşımasına rağmen hastaneye götürülmedi. Erzurum’daki revir görevlilerinden özellikle çok şikayetçiydi.
Hiç mi götürülmedi hastaneye?
114 kere dilekçe yazılmış. 3 ya da 4 kere Erzurum Bölge Hastanesine götürmüşler. Ama tahliye sonuçlarını bile beklemeden alıp geri getiriyorlar. Ciddi bir şekilde bel ağrısı vardı, kusuyordu. Bunların sebebi sorulmadan alınıp geri getiriliyor. 30 kilo zayıflayıp yürüyemez hale geldi.
Engin Erol ve kızları Elif Vildan (11) ve Zeynep Mercan (5) ile bilikte Artvin Cezaevinde. 11 Nisan 2019. Erol’un 2,5 yaşında Ömer Yusuf adında bir oğlu daha bulunuyor.
İhmal edildiğini mi düşünüyorsunuz?
Ciddi bir ihmal var. İhmal ötesinde bilinçli bir şekilde bekletildi. Koğuş arkadaşları, yatalak hale gelince ‘bu adam burada ölecek’ diye dilekçe verdikten sonra yola çıkarttılar. Biz e-nabız’dan raporlarını, tahlillerini aldık, dışarından doktora gösterdik. Eksik tahlil yapılmış, hastane ortamına tekrar götürülmesi lazım, ciddi bir hastalığı var, segmantasyonu yüksek, kansızlık aşırı derecede var demişlerdi. Eşim bunları hep dilekçelerinde yazdı, avukatımız da yetkilere iletti, ama hiçbir şekilde dikkate alınmadı.
Erzurum’da hangi hastanelere götürüldü?
Eşim 10 Aralık’ta tahliye olmadan iki hafta önce Erzurum Bölge Hastanesine götürüldü. Oradaki dahiliye uzmanı, ‘bu hasta bizim uzmanlık alanımız değil, burada kalmaması lazım, başka hastaneye sevk edilmesi gerekiyor’ demesine rağmen eşimi 2 hafta orada tuttular. Madem öyle diyor doktorlar, neden oraya götürmüşler. Çünkü sadece orada mahkum koğuşu var. Başka hastanelerde mahkum koğuşu yok. Erzurum Bölge Hastanesi de biz artık bu sorumluluğa giremiyoruz, Atatürk Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesine götürülmesi gerekiyor diye zorla oraya sevk etti.
TAHLİYE ETTİKLERİNDE HİÇBİR ŞEYE CEVAP VEREMEYECEK HALDEYDİ
Orada niye tedavi edilmedi?
Orada da ayrı handikap yaşadık. Tam teşekküllü onkolojik bir tedavinin yapılabilmesi için sevk etmişlerdi. Herhangi bir gerekçe olmadan, mahkum koğuşumuz yok diyerek, ağır hasta olmasına rağmen geriye gönderilmek istendi. Acilde saatlerce tutuldu. Daha sonra ısrarla, doktorların ikna edilmesiyle normal bir servise yatırıldı. Bu sefer de bütün tahlilleri baştan yapmak istediler. 2 gün öyle zaman kaybedildi. Tahliyesi geldi, hemen Samsun Medical Park hastanesine götürdük ama artık çok geçti, hiçbir şey yapamadık. Hiçbir şeye cevap vermedi.
İki hafta kaldığı ilk hastanede hiçbir şey yapılmadı mı?
Erzurum Bölge Hastanesinde eşime yanlış teşhis koydular. Zaten yoğun bakımda tutulması gereken hastayı 15 gün boyunca mahkum koğuşunda tuttular. Lenfoma kanseri dediler ve kemoterapi yaptılar. Oysa kemoterapi verilmemesi gereken bir aşamadaymış. Eşim testis kanseriydi, bunu Samsun Medikal Park Hastanesi tespit etti. Erzurum Bölge Eğitim Hastanesinde iki doz kemoterapi almıştı. Verildiği gibi ters tepiş ve tümör daha da büyümüş.
Ne yapılması gerekiyor ki, kemoterapi normal değil mi?
İlk etapta ameliyat yapılıp tümörün alınması gerekiyormuş. “Tümor alınmadan kemoterapi yapılamaz. Eşiniz lenfoma değil, testis kanseri. Büyük bir yanlış yapılmış.” dedi doktor. Yanlış teşhis yapıldığı ve tümor kemoterapiyle daha da arttığı için böbrekleri etkilemiş, böbrekler çalışmadı. Böbrek çalışmayınca büyük ameliyatını yapamadılar. Sonuç böyle işte.
Tahliye olduktan sonra Samsun’da Medical Park Hastanesine götürdük dediniz. Orada ameliyat mı ettiler?
Evet testis ameliyatına aldılar. Doktor çok geç kaldığımızı ama ellerinden geleni yapacaklarını söyledi. Kitle vücuduna baskı yaptığı için böbrekleri çalışmaz hale gelmişti. Yüzde 10-20 iyileşme ihtimali olabilir, göze alıyorsanız ameliyat yapalım dedi. Biz de yaptırmadık demeyelim diye ameliyatı kabul ettik. Sebepler planında çok ihmaller var tabi ki ama takdir-i ilahi… Son dakikada yapılan çözüm de çözüm olmadı.
Kelepçe takıldı mı eşinize?
Atatürk Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesine sevk edildiğinde takıldı. Ağır hastayken kelepçe takılmak istendi. Ailesi yanına yaklaştırılmadı. Annesi isyan edince kelepçeyi çözdüler. Bir gün kelepçeli kaldı. Bu hastanede zaten iki gün kaldı. Bu kadar ağır bir hastaya kelepçe takıldı. Bu insanlık suçudur. Yürüyemeyecek ve konuşamayacak haldeydi. Karnında 24 cm’lik bir kitle vardı. Yürümesi kaçması imkansız olmasına rağmen, bunu görmelerine rağmen kelepçe taktılar.
CEZAEVİ MÜDÜRÜ VE SAVCI TAHLİYESİNİ ENGELLEDİ
En son ne konuştunuz eşinizle?
En son telefon görüşmemizde bana dediği “Belim çok ağrıyor, ortopedik yatak alacağım, bana para gönderin.” Yataktan kaynaklanmıyor ağrı, dedim. “Olsun biliyorum hiç olmazsa rahat yerde yatayım” dedi. Tahliye olan bir arkadaşı ne kadar çok çektiğini, dilekçelerinin dikkate alınmadığını birebir anlattı. Haftada bir kere telefon görüşmesine bile ‘nasıl gideceğim, nasıl yürüyeceğim’ diye düşünüyordu dedi. Yani onu bir türlü cezaevinden alamadık.
Bir de şöyle bir süreç yaşandı. Tahliyesinden 3 gün önce 6 aylık ceza ertelemesi verildi eşime. UYAP’ta da bu karar onaylanamasına rağmen, cezaevi müdürü ve nöbetçi savcı bunu engelledi. Bu da onu psikolojik olarak çok yıprattı. Moral ve motivasyonu bozuldu, hastalığı daha da hızlı ilerledi. Çünkü öncesinde bir ümidi vardı. Hazırlıkları tamamlandı, hastaneden çıkışı yapıldı, ambulansa alınmak için bekliyordu, cezaevi savcısı ‘hayır imzalamıyorum bu kararı’ dedi, tekrar kaldı. O zaman eşim beni bırakmayacaklar, kesinlikle bırakmayacaklar psikolojisine girdi. Salı günü adli tıp raporuyla bu sefer Yargıtay’dan tahliyesi alındı ama o psikolojik çöküntüden çıkamadı. Tahliye edildi ama bir işe yaramadı.
Engin Erol, babası ve çocuklarıyla Artvin Cezaevinde bir görüş gününde.
RAPORA RAĞMEN ELEKTRONİK KELEPÇEMİ ÇÖZMEDİLER
Görmeye gidebildiniz mi? Ev hapsinde olduğunuzu duymuştum.
Evet ev hapsine mahkumdum. Ben eşimin hastalık sürecinde, hapishane sürecinde hiçbir zaman yanına gidip ziyaret edemedim. Yanında olamadım. Ayağımdaki elektronik kelepçe için, eşimin hastalığına dair rapor vermemize rağmen izin alamadık. Yanına gidemedim. Onu 3 yıl, 3 ay sonra hastanenin yoğun bakımında görmek nasip oldu.
Ölüm haberini nasıl öğrendiniz. Siz yanında mıydınız?
Son anda yanında kimse yoktu. Yoğun bakımdaydı. Geçtiğimiz pazar günü ben yanına gitmiştim. Konuşamayacak haldeydi, çok ağırdı, yürümek konuşmak bedensel hiçbir ihtiyacını yapacak halde değildi. Ameliyat olduktan sonra 48 saatin geçmesini bekliyorduk, atlatamadı.
Eşinizin vasiyeti olduğunu biliyoruz. Size mi söyledi vasiyetini?
Evet ben vasiyetine şahidim. Konuşacak takati bile yoktu, nefesini toparlayarak, ‘İçeride insanları zehirliyorlar. Benim gibi insanlar var. Hastaneye götürmüyorlar. Bunların hesabını sorun. Herkes dikkatli olsun. Cezaevi revirlerindeki hiçbir ilacı, tedaviyi kabul etmesinler. Ben zehirlendiğime inanıyorum. Çünkü revirden geldim, aşırı kustum, revirden geldim, yataktan kalkamadım’ dedi. İçerideki arkadaşları öldürüyorlar. Ölüme terk ediyorlar. Onlara sahip çıkın, onlara dua edin. Hasta sayısı çok fazla içeride. Kimse onları dikkate alıp hastaneye götürmüyor.
Zehirlendiğini söylemeniz ciddi bir iddia.
Doktor da bu hastalığın bu kadar çabuk ilerlemesi imkansız. Testis kanseri kemoterapiyle yüzde yüz önüne geçilen bir hastalık. Bu kadar çabuk ilerleyebilen, ciddi bir kanser türü değil demişti.
Vasiyetinde sanırım ‘hakkımı arayın’ da demiş. Ne yapacaksınız bundan sonra?
Bizim bundan sonraki mücadelemiz şu: Eşim gitti artık, bundan sonrakiler gitmesin. Eşim gibi başka insanlar son dakikada tahliye olmasın. Mezarda tahliye istemiyoruz. Başka insanlara umut olmak için bu videoyu hazırladım. Çünkü eşimin vasiyeti diyebilirim. İnsanların içeride ölmemesine, zulme uğramamasına belki bir noktada ölümüyle yardımcı olmak istedi. Ölüm tehdidi altında, hasta olma tehdidi altında yaşamaktan kurtarmak istedi. Hapishanede yaşayan herkes hasta olmuyor. Ama neden bizim arkadaşlarımızın büyük bir çoğunluğu kanser oluyor? Bu da büyük bir soru işareti olarak kafamızda kaldı. Kendi adıma elimizden gelen ne varsa şu an itibariyle yapmaya hazırım. Herkesin de duyarlı olmasını tavsiye ediyorum. Ben 3 çocuğumla kaldım. Benim yaşadıklarımı Rabbim kimseye yaşatmasın. Allah kimseyi de bu acılarla imtihan etmesin.
Elif Vildan (11), Zeynep Mercan (5) ve Ömer Yusuf (2,5).
Eşiniz ne öğretmeniydi?
Eşim öğretmen değildi. Maden mühendisi. Ege Üniversitesinde okudu. Ben öğretmenim. Kapatılan yurtlarda eğitim danışmanı olarak çalışıyordu. İzmir’de yaşıyorduk. İşsiz kalınca 12 Eylül 2016’da uçağa binip Tanzanya’ya çalışmaya gitti.
Ne zaman geri geldi, niye dönmeye karar verdi?
O giderken ben 3 aylık hamileydim. 9. aya girince gelmek istedi. Rize Çayeliliyiz. En son Batum’a geldi. Oradan girdi Türkiye’ye. Yasal yollarla. Herhangi bir araması yoktu. Kapıdan geçerken aldılar. 9 ay eşimin iddianamesi yazılmadı. Bylock da çıkmadı. Bunu özellikle yazılmasını istiyorum. Gerçi olsa da ne anlam ifade ediyor ki… Bylock ifadeleri çıkartılamadı yani. Bir tanık ifadesi yüzünden 3 yıldır cezaevindeydi. Bu tanık ifadelerini çok hafife indiriyorlar ama…
Kimmiş tanık, hakkında ne tür bir suçlama varmış.
Oktay Kartal diye bir adamın ifadesiyle aldılar eşimi. Başka bir şey yoktu. ‘Kıbrıs’ta, Bayraklı’da eğitim danışmanlığı yaptığını biliyorum’ demiş. Eşim tutuklandıktan bir yıl sonra Artvin’deki mahkeme takipsizlik kararı verdi. Dosyası İzmir’e gitti. Yaklaşık 6 ay orada sürüncemede kaldı. 5 mahkemesi oldu. Üyelikten 10 yıl 15 ay ceza verdiler. Oktay Kartal mahkemelere gelmemesine rağmen bu cezayı verdiler. Üç mahkemeye gelmeyince tanık ifadeleri düşüyor ama ifadesi geçerli sayıldı. Karar mahkemesine gelsin hiç olmazsa ona da gelmedi. Gizli tanık da değil. Gizli tanık olunca gelmiyorlar.
Canan Erol
[Sevinç Özarslan] 24.12.2019 [BoldMedya]
250 bin dolara! AKP’den satılık vatandaşlık
Yandaşlarına rant sağlamak için çılgın proje, yerli ve milli proje diyerek reklam yapan AKP, Türk vatandaşlığını satılığa çıkardı. Arap ülkelerinde yayınlanan reklam Türkiye’nin ne hale getirildiğini aslında gözler önüne serdi.
[BoldMedya] 24.12.2019
[BoldMedya] 24.12.2019
STK’lardan Ankara Emniyeti’nde işkence iddialarına dair ortak açıklama
Ankara Emniyeti’nde geçtiğimiz hafta yaşanan işkence olayına dair sivil toplum örgütleri ortak açıklama yaptı. Başbakanlık ve MİT personellerine işkence yapıldığı ortaya çıkmıştı.
BOLD – İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi, Ankara Tabip Odası (ATO), Özgürlük İçin Hukukçular Derneği Ankara Şubesi (ÖHD), Çağdaş Hukukçular Derneği Ankara Şubesi (ÇHD), Hak İnisiyatifi Derneği, Devrimci 78’liler Federasyonu, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Ankara Şubesi ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Ankara Emniyeti’ndeki işkence iddialarına ilişkin Mülkiyeliler Birliği’nde ortak açıklama yaptı. Açıklamaya Meclis Başkan Vekili Mithat Sancar, Hakların Demokratik Partisi (HDP) milletvekilleri Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Hasan Özgüneş’in yanı sıra çok sayıda sendika ve kurum temsilcisi katıldı. Kurumlar adına ortak açıklamayı İHD Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Nuray Çevirmen yaptı.
Ankara Emniyeti’nde Adalet Bakanlığı eski çalışanı olan 46 kişiye yönelik fiziksel, psikolojik, cinsel şiddet ve işkence iddialarının gündeme geldiğini hatırlatan Çevirmen, “Kamuoyunda geniş yankı bulmuş olan bu iddialara ilişkin İçişleri Bakanlığı ve diğer yetkili kurumlar tarafından bir açıklama getirilmemiştir” dedi.
100 KİŞİYE İŞKENCE YAPILMIŞ
Şubat ayı içerisinde Ankara’da yaşanan 7 zorla kaçırılma vakâsının ailelerinin başvurusuyla tespit edildiğini belirten Çevirmen, yapılan inceleme ve başvurular sonucunda zorla kaçırılan kişilerin işkenceye maruz kaldıklarının anlaşıldığını söyledi. Çevirmen, “26 Mayıs’ta HDP’li milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun ve basına yansıyan bilgilere göre Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen Dışişleri Bakanlığı personeli 100 kişi, Mali Suçlar Soruşturma Bürosu’nda gözaltında tutulmuş ve bu kişilere işkence yapılmış, zorla ifade imzalatılmaya çalışılmıştır. Ancak iddialar reddedilerek, yapılan uygulamaları ‘prosedüre uygun’ olduğu ileri sürülmüştür” ifadelerini kullandı.
SORUMLULAR CEZALANDIRILMALI
2019 yılının ilk 11 ayında kayıt altına alınabilen işkence ve diğer kötü muamele verilerini açıklayan Çevirmen, şunları söyledi: “TİHV’e 2019 yılının ilk 11 ayında işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldığı iddiasıyla toplam 840 kişi başvurmuştur. İHD verilerine göre ise 2019 yılının ilk 11 ayında gözaltında ve gözaltı dışındaki yerlerde işkence ve diğer kötü muameleye uğradığını iddia eden kişi sayısı 830’dur. Tüm bu işkence kötü muameleyle ilgili başvurular; cezasızlık politikasıyla sonuçsuz bırakılmakta ve etkin bir soruşturma yürütülmemekte, sorumlular cezalandırılmamaktadır. İşkence vakâlarında cezasızlık politikasına son verilmeli ve sorumlular cezalandırılmalıdır. Muayeneler Türkiye’nin de taraf olduğu İstanbul Protokolü’ne uygun olarak yapılmalıdır. Türkiye imza attığı ve işkenceyi yasaklayan sözleşmelere mutlak surette uymalıdır ve işkenceyi önlemelidir. Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu, işkence iddialarına karşı görevini yerine getirmelidir. İnsanlık onurunu yok sayan işkence uygulamalarına karşı mücadele edeceğimizi buradan bir kez daha yineliyoruz ve tüm kurumları, işkenceyi önlemek adına göreve çağırıyoruz.”
GERGERLİOĞLU: HAREKETE GEÇİLMELİ
HDP’li vekil Gergerlioğlu, avukatların yaşanan işkenceleri ayrıntılı bir şekilde anlattığını belirterek, konuyu Meclis gündemine taşıdığını söyledi. İddiaları ilgili bakanlara sorduklarını ancak, “Twitter’de yankı bulması mı işkenceyi ispatlayacak” şeklinde cevap verildiğini aktardı. Ülkede işkencenin artış gösterdiğini dile getiren Gergerlioğlu, buna karşı harekete geçilmesi gerektiğinin altını çizdi.
TESLİM ALMAK İSTİYORLAR
HDP’li vekil Özgüneş de, “Bizi teslim almak istiyorlar. Ama biz de onlara diyoruz ki ‘size boyun eğmeyeceğiz.’ Alabildiğine geniş katılımlarla bedeli ne olursa olsun bu zihniyetinizi değiştirene kadar mücadele etmeye devam edeceğiz. Güçlü olursak başarabiliriz” diye konuştu.
SANCAR: İŞKENCECİLER YARGILANACAK
Meclis Başkanvekili Mithat Sancar ise işkencenin insanlık onuruna karşı en büyük saldırı olduğunun altını çizdi. Sancar, “İşkenceyi politika olarak benimseyenler şunu iyi bilsinler; işkencecilerin peşine düşen tek bir kişi dahi kalsa yargılanacak. Tek bir kişi ‘işkence var ve yargılanacaktır’ diye haykırdığı sürece, onların da uykuları kaçacaktır. Korkuları büyümeli. Bunu sağlayacak olan ise hepimizin etkili mücadelesidir” dedi.
Ankara’da 18 Aralık günü eski Başbakanlık çalışanı olduğu açıklanan 27 kişiye yönelik gözaltı kararı çıkartılmıştı. 18 kişinin evinde gözaltına alındığı operasyonun ardından işkence ve kötü muamele iddiaları gündeme geldi. Ankara Emniyeti Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltında tutulan en az 7 kişiye ağır hakaretler eşliğinde, şişeyle tecavüz tehdidinde bulunulduğu avukatları tarafından ilk gün duyurulmuştu. Gözaltındakilerden en az ikisine ise kaba dayak şeklinde işkence yapıldığı bildirilmişti.
Olayın ardından Ankara Barosu harekete geçmiş ve gözaltındaki kişilerle görüşerek işkence ve kötü muameleye ilişkin mağdurlarla görüşmüştü.
[BoldMedya] 24.12.2019
BOLD – İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi, Ankara Tabip Odası (ATO), Özgürlük İçin Hukukçular Derneği Ankara Şubesi (ÖHD), Çağdaş Hukukçular Derneği Ankara Şubesi (ÇHD), Hak İnisiyatifi Derneği, Devrimci 78’liler Federasyonu, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Ankara Şubesi ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Ankara Emniyeti’ndeki işkence iddialarına ilişkin Mülkiyeliler Birliği’nde ortak açıklama yaptı. Açıklamaya Meclis Başkan Vekili Mithat Sancar, Hakların Demokratik Partisi (HDP) milletvekilleri Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Hasan Özgüneş’in yanı sıra çok sayıda sendika ve kurum temsilcisi katıldı. Kurumlar adına ortak açıklamayı İHD Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Nuray Çevirmen yaptı.
Ankara Emniyeti’nde Adalet Bakanlığı eski çalışanı olan 46 kişiye yönelik fiziksel, psikolojik, cinsel şiddet ve işkence iddialarının gündeme geldiğini hatırlatan Çevirmen, “Kamuoyunda geniş yankı bulmuş olan bu iddialara ilişkin İçişleri Bakanlığı ve diğer yetkili kurumlar tarafından bir açıklama getirilmemiştir” dedi.
100 KİŞİYE İŞKENCE YAPILMIŞ
Şubat ayı içerisinde Ankara’da yaşanan 7 zorla kaçırılma vakâsının ailelerinin başvurusuyla tespit edildiğini belirten Çevirmen, yapılan inceleme ve başvurular sonucunda zorla kaçırılan kişilerin işkenceye maruz kaldıklarının anlaşıldığını söyledi. Çevirmen, “26 Mayıs’ta HDP’li milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun ve basına yansıyan bilgilere göre Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen Dışişleri Bakanlığı personeli 100 kişi, Mali Suçlar Soruşturma Bürosu’nda gözaltında tutulmuş ve bu kişilere işkence yapılmış, zorla ifade imzalatılmaya çalışılmıştır. Ancak iddialar reddedilerek, yapılan uygulamaları ‘prosedüre uygun’ olduğu ileri sürülmüştür” ifadelerini kullandı.
SORUMLULAR CEZALANDIRILMALI
2019 yılının ilk 11 ayında kayıt altına alınabilen işkence ve diğer kötü muamele verilerini açıklayan Çevirmen, şunları söyledi: “TİHV’e 2019 yılının ilk 11 ayında işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldığı iddiasıyla toplam 840 kişi başvurmuştur. İHD verilerine göre ise 2019 yılının ilk 11 ayında gözaltında ve gözaltı dışındaki yerlerde işkence ve diğer kötü muameleye uğradığını iddia eden kişi sayısı 830’dur. Tüm bu işkence kötü muameleyle ilgili başvurular; cezasızlık politikasıyla sonuçsuz bırakılmakta ve etkin bir soruşturma yürütülmemekte, sorumlular cezalandırılmamaktadır. İşkence vakâlarında cezasızlık politikasına son verilmeli ve sorumlular cezalandırılmalıdır. Muayeneler Türkiye’nin de taraf olduğu İstanbul Protokolü’ne uygun olarak yapılmalıdır. Türkiye imza attığı ve işkenceyi yasaklayan sözleşmelere mutlak surette uymalıdır ve işkenceyi önlemelidir. Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu, işkence iddialarına karşı görevini yerine getirmelidir. İnsanlık onurunu yok sayan işkence uygulamalarına karşı mücadele edeceğimizi buradan bir kez daha yineliyoruz ve tüm kurumları, işkenceyi önlemek adına göreve çağırıyoruz.”
GERGERLİOĞLU: HAREKETE GEÇİLMELİ
HDP’li vekil Gergerlioğlu, avukatların yaşanan işkenceleri ayrıntılı bir şekilde anlattığını belirterek, konuyu Meclis gündemine taşıdığını söyledi. İddiaları ilgili bakanlara sorduklarını ancak, “Twitter’de yankı bulması mı işkenceyi ispatlayacak” şeklinde cevap verildiğini aktardı. Ülkede işkencenin artış gösterdiğini dile getiren Gergerlioğlu, buna karşı harekete geçilmesi gerektiğinin altını çizdi.
TESLİM ALMAK İSTİYORLAR
HDP’li vekil Özgüneş de, “Bizi teslim almak istiyorlar. Ama biz de onlara diyoruz ki ‘size boyun eğmeyeceğiz.’ Alabildiğine geniş katılımlarla bedeli ne olursa olsun bu zihniyetinizi değiştirene kadar mücadele etmeye devam edeceğiz. Güçlü olursak başarabiliriz” diye konuştu.
SANCAR: İŞKENCECİLER YARGILANACAK
Meclis Başkanvekili Mithat Sancar ise işkencenin insanlık onuruna karşı en büyük saldırı olduğunun altını çizdi. Sancar, “İşkenceyi politika olarak benimseyenler şunu iyi bilsinler; işkencecilerin peşine düşen tek bir kişi dahi kalsa yargılanacak. Tek bir kişi ‘işkence var ve yargılanacaktır’ diye haykırdığı sürece, onların da uykuları kaçacaktır. Korkuları büyümeli. Bunu sağlayacak olan ise hepimizin etkili mücadelesidir” dedi.
NE OLMUŞTU?Ankara Emniyeti'ndeki işkence iddialarına ilişkin İHD Ankara Şube, ÇHD Ankara Şube, ÖHD Ankara Şube, SES Ankara Şube, İHGD, Hak İnisiyatifi, Devrimci 78'liler Federasyonu, TİHV ve ATO ortak basın toplantımızı milletvekilleri ve destekçi kurumların katılımıyla gerçekleştirdik. pic.twitter.com/VLNnQzHSOk— AnkaraİHDŞube (@IhdSube) December 23, 2019
Ankara’da 18 Aralık günü eski Başbakanlık çalışanı olduğu açıklanan 27 kişiye yönelik gözaltı kararı çıkartılmıştı. 18 kişinin evinde gözaltına alındığı operasyonun ardından işkence ve kötü muamele iddiaları gündeme geldi. Ankara Emniyeti Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltında tutulan en az 7 kişiye ağır hakaretler eşliğinde, şişeyle tecavüz tehdidinde bulunulduğu avukatları tarafından ilk gün duyurulmuştu. Gözaltındakilerden en az ikisine ise kaba dayak şeklinde işkence yapıldığı bildirilmişti.
Olayın ardından Ankara Barosu harekete geçmiş ve gözaltındaki kişilerle görüşerek işkence ve kötü muameleye ilişkin mağdurlarla görüşmüştü.
[BoldMedya] 24.12.2019
AP Türkiye Raportörü Amor, AKP iktidarı için “terör yaftasını gerçek sorunları örtmekte kullanıyor”
Avrupa Parlamentosu’nun (AP) yeni Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor, Gezi Parkı yargılamasının yapıldığı dakikalarda verdiği röportajda şu soruyu sordu, “: Gerçekten Gezi protestolarının darbe olduğuna inanan var mı?”
BOLD-İspanyol politikacı Avrupa Parlamentosu’nun (AP) Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor, Türkiye siyasetine ilişkin euronews Türkçe’ye röportaj verdi. “Türkiye Erdoğan’dan ibaret değil” diyen Amor, “Türkiye’nin değişeceğine umudum var çünkü İstanbul ve Ankara’da olanları görüyoruz” diye konuştu.
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT) İnsan Hakları Komitesi başkanı olan Amor bu görevi sırasında da özellikle 15 Temmuz süreci olmak üzere Türkiye ile ilgili pek çok konuyu ve gelişmeyi yakından takip etti. Amor, Türkiye’deki son üç genel seçim için gelen gözlemci ekibinin de başında yer aldı.
“KAYYUM ATAMALARININ ANLAŞILABİLMESİNİN İMKÂNI YOK”
AP Türkiye Raportörü Amor, HDP’li belediyelere kayyum atanmasını ilişkin “Belediye başkanlarının görevden alınması konusunda iki ciddi problem var; birincisi elbette seçilmişlerin görevden alınıyor olması ancak esas problem sonrasında yani yerlerine kayyum atanıyor olması. Bunun Avrupa’da anlaşılabilmesinin imkânı yok.” İfadesini kullandı.
“YERİNE GELECEK KİŞİ AYNI PARTİDEN OLMALI”
HDP’yi ya da Kürt siyasetini kurumlarda kabul görmesini sağlayın” diyen Amor, “Eğer bir belediye başkanını yargılama amacıyla görevden alıyorsanız bunu yapabilirsiniz, ama bunu yaparken başka politik görüşten başka bir partinin adamı olan seçilmemiş bir kayyumu getirip yerine koyamazsınız. Yerine gelecek kişi aynı partiden olmalıdır.” tavsiyesinde bulundu.
Suriyeli mülteciler için AB’nin söz verdiği 6 milyar Euro için de “Onların ihtiyaçları için veriyoruz ancak Suriye’de gerçekleştirilen istilayı hiçbir şekilde desteklemiyoruz. Bu bölgelere yerleşecek her Suriyeli bunu onurlu ve gönüllü bir şekilde yapıyor olmalı” ifadelerini kullandı.
“BU YARGILAMALAR HİÇBİR ZAMAN BİTECEĞE BENZEMİYOR”
Amor, AP’nin Türkiye raporlarının her sene daha kötü gittiğinin hatırlatılması üzerine “Belediye başkanları, basın mensupları, genişletilmiş Gülen hareketi temizliği ile biri çok insan yargılanmaya devam ediyor ve görünüşe göre bu hiçbir zaman da bitmiyor. Bunların raporla değil Türkiye ile alakası var” cevabı verdi.
“KATİ PİRİ GİBİ OBJEKTİF OLMAYA ÇALIŞACAĞIM”
Bir önceki Türkiye Raportörü Kati Piri’nin yaşananları şahit olduklarını olduğu gibi objektif aktardığını ve hazırladığı raporları desteklediğini belirten Amor, “Dolayısıyla söylemem gerekir ki onun yapmış olduğu işleri tamamıyla onaylıyorum. Ben de aynı yolda ilerleyip objektif olmaya çalışacağım. Türkiye’deki yetkililerle konuştuğumda hep bana darbe girişimi gibi çok özel durumlar yaşandığını söylüyorlar. Tamam, ama ne zaman normale dönülecek? Ne zaman bu darbe girişiminin oluşturduğu riskler bitmiş olacak? Çünkü insan haklarına saldırmak için daima bir gerekçe bulunur.” dedi.
“İSTANBUL VE ANKARA’DAKİ DEĞİŞİM BİR UMUT”
İstanbul ve Ankara seçimlerini örnek gösteren Amor, Türkiye’deki insan hakları, basın özgürlüğü, hukukun üstünlüğü gibi sorunlarda bir değişimin olacağını umut ettiğini belirtti. Amor, “Şu anlamda söylüyorum yani bu gelişmeler Türkiye’de politik oyunda yeni sahaların açıldığına işaret ediyor ki bu da iyi ama insan hakları ve hukukun üstünlüğünde bir ilerleme yok. Kâğıt üzerinde bazı değişiklikler yapılsa bile uygulamada değişen bir şey olmuyor.” dedi.
“TERÖR YAFTASI!”
Türkiye siyasetinde terör ve terörist yaftasının çok rahat kullanıldığını vurgulayan Amor, “Örneğin ‘terör’ yaftasının genişliği gerçek sorunları örtmekte kullanılıyor. Vatandaşlarının sorunları ile ilgilenen bir belediye başkanı, hükümeti eleştiren öğrenciler ve akademisyenleri, Gülen’in Endonezya’daki okulunda bir öğretmeni, Suriye harekâtını eleştiren bir gazeteciyi ve aynı zamanda havan topu atıp insanları öldüren birini hep birlikte bu yafta ile anabiliyorsanız böyle bir ‘terörizm’ yelpazesi insan hakları ve hukukun üstünlüğü noktasında zorlanır.” şeklinde konuştu.
GEZİ PROTESTOLARININ HÜKÜMETİ DEVİRME GİRİŞİMİ OLDUĞUNU DÜŞÜNEN KİMSE VAR MI?
Gezi Parkı Protestoları davasında tutuklu yargılanan Osman Kava ile ilgili konuşan Amor, “Kavala konusuna gelince; yani gerçekten Türkiye’de Gezi protestolarının hükümeti devirme girişimi olduğunu düşünen kimse var mı? Buna gerçekten inanan var mı? Gezi’de ne olduğunu ben gayet iyi biliyorum, Gezi bir protestoydu. Tek bir nedenle başlayan daha sonra daha genel bir demokrasi talebi protestosuydu. Bunu bir darbe ile kıyaslamak..? İşte bunlar yüzünden Türk yetkililerin yasalarında yaptıkları dekoratif değişiklikler burada Avrupa’da bir işe yaramıyor.” dedi.
[BoldMedya] 24.12.2019
BOLD-İspanyol politikacı Avrupa Parlamentosu’nun (AP) Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor, Türkiye siyasetine ilişkin euronews Türkçe’ye röportaj verdi. “Türkiye Erdoğan’dan ibaret değil” diyen Amor, “Türkiye’nin değişeceğine umudum var çünkü İstanbul ve Ankara’da olanları görüyoruz” diye konuştu.
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT) İnsan Hakları Komitesi başkanı olan Amor bu görevi sırasında da özellikle 15 Temmuz süreci olmak üzere Türkiye ile ilgili pek çok konuyu ve gelişmeyi yakından takip etti. Amor, Türkiye’deki son üç genel seçim için gelen gözlemci ekibinin de başında yer aldı.
“KAYYUM ATAMALARININ ANLAŞILABİLMESİNİN İMKÂNI YOK”
AP Türkiye Raportörü Amor, HDP’li belediyelere kayyum atanmasını ilişkin “Belediye başkanlarının görevden alınması konusunda iki ciddi problem var; birincisi elbette seçilmişlerin görevden alınıyor olması ancak esas problem sonrasında yani yerlerine kayyum atanıyor olması. Bunun Avrupa’da anlaşılabilmesinin imkânı yok.” İfadesini kullandı.
“YERİNE GELECEK KİŞİ AYNI PARTİDEN OLMALI”
HDP’yi ya da Kürt siyasetini kurumlarda kabul görmesini sağlayın” diyen Amor, “Eğer bir belediye başkanını yargılama amacıyla görevden alıyorsanız bunu yapabilirsiniz, ama bunu yaparken başka politik görüşten başka bir partinin adamı olan seçilmemiş bir kayyumu getirip yerine koyamazsınız. Yerine gelecek kişi aynı partiden olmalıdır.” tavsiyesinde bulundu.
Suriyeli mülteciler için AB’nin söz verdiği 6 milyar Euro için de “Onların ihtiyaçları için veriyoruz ancak Suriye’de gerçekleştirilen istilayı hiçbir şekilde desteklemiyoruz. Bu bölgelere yerleşecek her Suriyeli bunu onurlu ve gönüllü bir şekilde yapıyor olmalı” ifadelerini kullandı.
“BU YARGILAMALAR HİÇBİR ZAMAN BİTECEĞE BENZEMİYOR”
Amor, AP’nin Türkiye raporlarının her sene daha kötü gittiğinin hatırlatılması üzerine “Belediye başkanları, basın mensupları, genişletilmiş Gülen hareketi temizliği ile biri çok insan yargılanmaya devam ediyor ve görünüşe göre bu hiçbir zaman da bitmiyor. Bunların raporla değil Türkiye ile alakası var” cevabı verdi.
“KATİ PİRİ GİBİ OBJEKTİF OLMAYA ÇALIŞACAĞIM”
Bir önceki Türkiye Raportörü Kati Piri’nin yaşananları şahit olduklarını olduğu gibi objektif aktardığını ve hazırladığı raporları desteklediğini belirten Amor, “Dolayısıyla söylemem gerekir ki onun yapmış olduğu işleri tamamıyla onaylıyorum. Ben de aynı yolda ilerleyip objektif olmaya çalışacağım. Türkiye’deki yetkililerle konuştuğumda hep bana darbe girişimi gibi çok özel durumlar yaşandığını söylüyorlar. Tamam, ama ne zaman normale dönülecek? Ne zaman bu darbe girişiminin oluşturduğu riskler bitmiş olacak? Çünkü insan haklarına saldırmak için daima bir gerekçe bulunur.” dedi.
“İSTANBUL VE ANKARA’DAKİ DEĞİŞİM BİR UMUT”
İstanbul ve Ankara seçimlerini örnek gösteren Amor, Türkiye’deki insan hakları, basın özgürlüğü, hukukun üstünlüğü gibi sorunlarda bir değişimin olacağını umut ettiğini belirtti. Amor, “Şu anlamda söylüyorum yani bu gelişmeler Türkiye’de politik oyunda yeni sahaların açıldığına işaret ediyor ki bu da iyi ama insan hakları ve hukukun üstünlüğünde bir ilerleme yok. Kâğıt üzerinde bazı değişiklikler yapılsa bile uygulamada değişen bir şey olmuyor.” dedi.
“TERÖR YAFTASI!”
Türkiye siyasetinde terör ve terörist yaftasının çok rahat kullanıldığını vurgulayan Amor, “Örneğin ‘terör’ yaftasının genişliği gerçek sorunları örtmekte kullanılıyor. Vatandaşlarının sorunları ile ilgilenen bir belediye başkanı, hükümeti eleştiren öğrenciler ve akademisyenleri, Gülen’in Endonezya’daki okulunda bir öğretmeni, Suriye harekâtını eleştiren bir gazeteciyi ve aynı zamanda havan topu atıp insanları öldüren birini hep birlikte bu yafta ile anabiliyorsanız böyle bir ‘terörizm’ yelpazesi insan hakları ve hukukun üstünlüğü noktasında zorlanır.” şeklinde konuştu.
GEZİ PROTESTOLARININ HÜKÜMETİ DEVİRME GİRİŞİMİ OLDUĞUNU DÜŞÜNEN KİMSE VAR MI?
Gezi Parkı Protestoları davasında tutuklu yargılanan Osman Kava ile ilgili konuşan Amor, “Kavala konusuna gelince; yani gerçekten Türkiye’de Gezi protestolarının hükümeti devirme girişimi olduğunu düşünen kimse var mı? Buna gerçekten inanan var mı? Gezi’de ne olduğunu ben gayet iyi biliyorum, Gezi bir protestoydu. Tek bir nedenle başlayan daha sonra daha genel bir demokrasi talebi protestosuydu. Bunu bir darbe ile kıyaslamak..? İşte bunlar yüzünden Türk yetkililerin yasalarında yaptıkları dekoratif değişiklikler burada Avrupa’da bir işe yaramıyor.” dedi.
[BoldMedya] 24.12.2019
Kanal İstanbul'u öyle bir anlattı ki...
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "çılgın projem" dediği Kanal İstanbul'un Marmara Denizi'ni ne hâle getireceğini Profesör Cemal Saydam çarpıcı bir örnekle özetledi: "Kanal İstanbul gibi bir projenin sonunda Marmara Denizi ölür. Ölen bir Marmara Denizi çürük yumurta gibi kokar." dedi.
Kanal İstanbul'u öyle bir anlattı ki...
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti, uzmanların "İstanbul'u felakete sürükleyecek" diye nitelediği Kanal İstanbul projesinde geri adım atmazken, deniz bilimci Profesör Cemal Saydam çarpıcı bir ikazda bulundu.
Fatih Altaylı'nın Habertürk TV'de hazırlayıp sunduğu "Teke Tek" programında Kanal İstanbul projesi müzakere edildi.
SAYDAM: BÖYLE BİR KANAL KESİNLİKLE YAPILMAMALIDIR
Projeden vazgeçilmesi gerektiğinin altını çizen Saydam, "Kanal İstanbul gibi bir projenin sonunda Marmara Denizi ölür. Ölen bir Marmara Denizi çürük yumurta gibi kokar." dedi.
Saydam, "Ben son söz olarak şunu söylerim. Böyle bir kanal kesinlikle ve kesinlikle yapılmamalıdır." ifadelerini kullandı.
Deniz bilimci Prof. Dr. Cemal Saydam, Kanal İstanbul için, "Baştan sona yanlış. Yapılmamalıdır. Nokta." dedi.
"LODOS ESTİĞİNDE İSTANBUL ÇÜRÜK YUMURTA KOKUSUNA MARUZ KALACAK"
Doğal Hayatı Koruma Vakfı, Karadeniz ile Marmara Denizi arasında İstanbul Boğazı'na paralel 45 kilometre uzunluğunda bir kanalın açılması hâlinde Marmara Denizi'ni yok edeceğini belirtmişti.
Vakıf, "Oksijen bitince, Kanal kapatılsa bile bir daha geri dönüş olmayacak ve oksijensizlik kimyasal dengeleri alt üst ederek, alt tabakadaki hidrojen sülfür yoğunluğunu hızla artıracak ve sonuç olarak İstanbul, Lodos estiğinde dayanılmaz bir şekilde çürük yumurta kokusuna maruz kalacaktır." tespitinde bulunmuştu.
Vakfın açıklamasında şunlalara işaret edilmişti: "Bundan 12 bin yıl önce bir tatlı su gölü olan Karadeniz, zamanla suların yükselmesi sonucu taşarak, Boğaz üzerinden Marmara’ya akmaya başlamıştır. İstanbul Boğazı’nın Karadeniz çıkışı Marmara çıkışından 30 cm daha yüksektir ve her gün yaklaşık 600 milyon metreküp su üst akıntılarla Marmara’ya doğu akarken, ters yönde ilerleyen alt akıntılar bunu dengelemektedir."
Doğal Hayatı Koruma Vakfı böyle bir durumda İstanbul Boğazı’na paralel 25 metre derinliğinde yeni bir kanal açmanın havuza giren suyu arttırmadan ikinci bir musluk açmak anlamına geleceğini vurguladı.
*Uzmanlara göre, boyutları itibarıyla Boğaz’da olduğu gibi Kanal İstanbul içerisinde iki yönlü bir akıntı sistemi geliştirilemeyecek ve Karadeniz’in kirli suları Marmara’ya dolacak.
*Marmara Denizi’nde bol besinli üst tabaka can çekişen alt tabakaya baskı yapacak ve oksijen hızla azalacak.
*Oksijen bitince kanal kapatılsa bile bir daha geri dönüş olmayacak ve oksijensizlik kimyasal dengeleri alt üst ederek, alt tabakadaki hidrojen sülfür yoğunluğunu hızla artıracak.
*İstanbul, Lodos estiğinde dayanılmaz bir şekilde çürük yumurta kokusuna maruz kalacak. Zamanla Karadeniz’in de ekolojik yapısı bozulacak.
*Tuna Nehri’nin Karadeniz’i kirlettiğinden şikâyetçi olan Türkiye kendi eliyle yaptığı ikinci bir boğaz ile bu kirliliği kendi evinin içerisine, yani Marmara’ya taşınmış olacak.
*Bu durum Marmara’nın ölü bir denize dönüşmesi ile sonuçlanabilir.
[Samanyolu Haber] 24.12.2019
Kanal İstanbul'u öyle bir anlattı ki...
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti, uzmanların "İstanbul'u felakete sürükleyecek" diye nitelediği Kanal İstanbul projesinde geri adım atmazken, deniz bilimci Profesör Cemal Saydam çarpıcı bir ikazda bulundu.
Fatih Altaylı'nın Habertürk TV'de hazırlayıp sunduğu "Teke Tek" programında Kanal İstanbul projesi müzakere edildi.
SAYDAM: BÖYLE BİR KANAL KESİNLİKLE YAPILMAMALIDIR
Projeden vazgeçilmesi gerektiğinin altını çizen Saydam, "Kanal İstanbul gibi bir projenin sonunda Marmara Denizi ölür. Ölen bir Marmara Denizi çürük yumurta gibi kokar." dedi.
Saydam, "Ben son söz olarak şunu söylerim. Böyle bir kanal kesinlikle ve kesinlikle yapılmamalıdır." ifadelerini kullandı.
Deniz bilimci Prof. Dr. Cemal Saydam, Kanal İstanbul için, "Baştan sona yanlış. Yapılmamalıdır. Nokta." dedi.
"LODOS ESTİĞİNDE İSTANBUL ÇÜRÜK YUMURTA KOKUSUNA MARUZ KALACAK"
Doğal Hayatı Koruma Vakfı, Karadeniz ile Marmara Denizi arasında İstanbul Boğazı'na paralel 45 kilometre uzunluğunda bir kanalın açılması hâlinde Marmara Denizi'ni yok edeceğini belirtmişti.
Vakıf, "Oksijen bitince, Kanal kapatılsa bile bir daha geri dönüş olmayacak ve oksijensizlik kimyasal dengeleri alt üst ederek, alt tabakadaki hidrojen sülfür yoğunluğunu hızla artıracak ve sonuç olarak İstanbul, Lodos estiğinde dayanılmaz bir şekilde çürük yumurta kokusuna maruz kalacaktır." tespitinde bulunmuştu.
Vakfın açıklamasında şunlalara işaret edilmişti: "Bundan 12 bin yıl önce bir tatlı su gölü olan Karadeniz, zamanla suların yükselmesi sonucu taşarak, Boğaz üzerinden Marmara’ya akmaya başlamıştır. İstanbul Boğazı’nın Karadeniz çıkışı Marmara çıkışından 30 cm daha yüksektir ve her gün yaklaşık 600 milyon metreküp su üst akıntılarla Marmara’ya doğu akarken, ters yönde ilerleyen alt akıntılar bunu dengelemektedir."
Doğal Hayatı Koruma Vakfı böyle bir durumda İstanbul Boğazı’na paralel 25 metre derinliğinde yeni bir kanal açmanın havuza giren suyu arttırmadan ikinci bir musluk açmak anlamına geleceğini vurguladı.
*Uzmanlara göre, boyutları itibarıyla Boğaz’da olduğu gibi Kanal İstanbul içerisinde iki yönlü bir akıntı sistemi geliştirilemeyecek ve Karadeniz’in kirli suları Marmara’ya dolacak.
*Marmara Denizi’nde bol besinli üst tabaka can çekişen alt tabakaya baskı yapacak ve oksijen hızla azalacak.
*Oksijen bitince kanal kapatılsa bile bir daha geri dönüş olmayacak ve oksijensizlik kimyasal dengeleri alt üst ederek, alt tabakadaki hidrojen sülfür yoğunluğunu hızla artıracak.
*İstanbul, Lodos estiğinde dayanılmaz bir şekilde çürük yumurta kokusuna maruz kalacak. Zamanla Karadeniz’in de ekolojik yapısı bozulacak.
*Tuna Nehri’nin Karadeniz’i kirlettiğinden şikâyetçi olan Türkiye kendi eliyle yaptığı ikinci bir boğaz ile bu kirliliği kendi evinin içerisine, yani Marmara’ya taşınmış olacak.
*Bu durum Marmara’nın ölü bir denize dönüşmesi ile sonuçlanabilir.
[Samanyolu Haber] 24.12.2019
Vatandaş borç batağında
Türkiye'de yaşanan ekonomik kriz vatandaşı da zora soktu. Artan işsizlik, cepte azalan sıcak paradan dolayı milyonlarca kişi çareyi kredilerde, kredi kartlarında buundu.
Durum bu olunca banka borçları da her geçen gün artıyor. Türkiye'de 3 milyon 763 bin kişinin banka borcundan dolayı kara listede olduğu belirtiliyor. Açıklama CHP Ankara Milletvekili Nihat Yeşil'den geldi.
Tarafsızhaber sitesinde yer alan habere göre, Yeşil, yaptığı açıklamada zamanında ödenmediği için takibe alınan kredilerin 18 Aralık itibariyle 146,3 milyar liraya ulaşarak rekor kırdığını belirterek şöyle dedi:
“Vatandaşlarımızın bankalara ve finansman şirketlerine olan tüketici kredisi ve kredi kartı borcu 1 Ocak – 18 Aralık 2019 tarihleri arasında toplam 583,6 milyar liraya ulaştı. Bu borcun; 466,9 milyar lirası tüketici kredilerinden, 116,7 milyar lirası da kredi kartlarından kaynaklanıyor. Vatandaşın takibe alınan tüketici kredisi ve kredi kartı borcu ise 2,5 milyar lira daha artarak 21,2 milyar lirayı buldu.”
CH'li vekile göre, bu yıl Ocak-Ekim döneminde toplam 1 milyon 316 bin vatandaş, bankalara olan tüketici kredisi, kredi kartı borcu veya her ikisini birlikte ödeyemediği için icra takibine alındı.
İcra takibine alınan vatandaş sayısının geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 11,4 oranında arttığına işaret eden Yeşil, şöyle dedi:
“Bu yıl kara listeye eklenen 1 milyon 316 bin vatandaşımızla birlikte, kara listede bulunan ve borcu hala devam eden vatandaşımızın sayısı, Ekim 2019 sonu itibariyle 3 milyon 763 bine ulaştı.”
[Samanyolu Haber] 24.12.2019
Durum bu olunca banka borçları da her geçen gün artıyor. Türkiye'de 3 milyon 763 bin kişinin banka borcundan dolayı kara listede olduğu belirtiliyor. Açıklama CHP Ankara Milletvekili Nihat Yeşil'den geldi.
Tarafsızhaber sitesinde yer alan habere göre, Yeşil, yaptığı açıklamada zamanında ödenmediği için takibe alınan kredilerin 18 Aralık itibariyle 146,3 milyar liraya ulaşarak rekor kırdığını belirterek şöyle dedi:
“Vatandaşlarımızın bankalara ve finansman şirketlerine olan tüketici kredisi ve kredi kartı borcu 1 Ocak – 18 Aralık 2019 tarihleri arasında toplam 583,6 milyar liraya ulaştı. Bu borcun; 466,9 milyar lirası tüketici kredilerinden, 116,7 milyar lirası da kredi kartlarından kaynaklanıyor. Vatandaşın takibe alınan tüketici kredisi ve kredi kartı borcu ise 2,5 milyar lira daha artarak 21,2 milyar lirayı buldu.”
CH'li vekile göre, bu yıl Ocak-Ekim döneminde toplam 1 milyon 316 bin vatandaş, bankalara olan tüketici kredisi, kredi kartı borcu veya her ikisini birlikte ödeyemediği için icra takibine alındı.
İcra takibine alınan vatandaş sayısının geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 11,4 oranında arttığına işaret eden Yeşil, şöyle dedi:
“Bu yıl kara listeye eklenen 1 milyon 316 bin vatandaşımızla birlikte, kara listede bulunan ve borcu hala devam eden vatandaşımızın sayısı, Ekim 2019 sonu itibariyle 3 milyon 763 bine ulaştı.”
[Samanyolu Haber] 24.12.2019
Yaşayan Mevlana [Abdullah Aymaz]
Holandalı Rumî Araştırmacısı yazar Cees Buys ile tanışıklığımız var. Bir kaç senedir hem Hollanda’da hem de Almanya’da görüştük. En son Frankfurt’ta M. Fethullah Gülen ve Hizmet Hareketi üzerine yazacağı bir kitapla ilgili görüşmemiz oldu. Hatta, 1966 yıllarından İzmir’deki Kestanepazarında bulunan İmam-Hatip yurdunda idareci iken Hocaefendinin öğrencilere muamelesindeki inceliği anlatırken, onurları rencide etmeden nasıl davrandığına bir misal vermiştim. “Tam tahmin ettiğim” gibi demekten kendisini alamadı.
Aynı gün semazen Abdülkadir Dikici Beyle, sema programına katıldı ve Almanca bir konuşma yaptı…
Sema etkinliklerini önemli buluyorum… Bir misal arzetmek istiyorum… 1971’deki 12 Mart Muhtırasından sonra, gazetelerde “sandık cinayeti” diye bir haber çıkmıştı. Sol gruplardan birisinin arasında bir kavga çıkıyor bir arkadaşlarını her nasılsa öldürüyorlar. Onu bir sandığa koyup atarlarken yakalanıyorlar. Cinayete karışmamış olmasına rağmen o gruptan bir üniversite öğrencisi, başına bir iş gelir endişesiyle bir Avrupa ülkesine geliyor. Orada tahsiline devam ediyor, bir üniversitede hoca oluyor. Bundan on-onbeş sene önce bir davet üzerine bir sema gösterisine katılıyor. Bu programda Ezan ve Kur’an okununca gayr-i ihtiyarî gözlerinden yaşlar geliyor ve kendi kendine “Ben Müslümanmışım” diyor. Ezan-Kur’an, sanki Elestü Bezmini hatırlatıyor!.. Cenab-ı Hakkın “Ben sizin Rabbiniz değil miyim? ” sorusuna Ruhlarımızın da “Evet Rabbimizsin” sözü gibi bir bezmi hatırlatıyor.
Basri Doğan’ın - 19 Aralık 2019 tarihli haberinde şöyle deniliyor:
17 Aralık 2019’da ŞEB-İ ARUZ’lar kutlanırken Avrupa’nın bazı ülkerinde Hz. Mevlana için ihtifaller organize ediliyordu…
WİESBADEN, TR724 Mevlana ve hoşgörü etkinliği çerçevesinde düzenlenen Avrupa’da Mevlana Celaleddin Rumi Akşamları yoğun ilgi görüyor. Avrupa ülkelerinin farklı şehirlerinde düzenlenen etkinliklerin sonuncusu, Almanya’nın Hessen Eyaletinin Başkenti Wiesbaden’de yapıldı.
Hessen Devlet Radyosu’nun medya sponsoru olduğu, Mosaik Kültür Merkezi ve Frankfurt Kültürlerarası Diyalog Derneği’nin (FID eV), himayesinde gerçekleşen geceye 200’ü aşkın davetli katıldı.
İlahiyatçı Tuncay Dinçkal’ın sunuculuğunu yaptığı programda Mevlana’nın “gel” çağrısının dünyanın pek çok yerinde yankılandığınının altını çizdi. Hollandalı Rumi Araştırmacısı ve Yazar Cees Buys, Mevlana’nın farklı dil, din ve kültürlere kucak açan görüşlerine insanlığın muhtaç olduğunu ifade etti. İnsanlar arasındaki farklılıkların, çatışmalara gerekçe değil tersine ileriye dönük barışa sevgi ve saygıya dayalı güzel ilişkilere ilham kaynağı olması gerektiğini vurgulayan Cees Buys, Mevlana’nın yaşadığı dönemde bunu çok iyi gördüğünü söyledi.
Rumi’nin sosyal yaşama katkısının büyük olduğunu vurgulayan Buys “Mevlana yaşadığı dönemde herkesi kucaklayıcı söylemi ile tüm batı dünyasında aradan yıllar geçse de hala sevgi ve saygı ile anılmaktadır. ‘Ne Olursan Ol Yine Gel’ çağrısı bir sevgi çağrısıdır, hoşgörü çağrısıdır. Bugün ben de bu çağrı ile buradayım. Bugün Almanya’nın Wiesbaden şehrinde birlikte olmaktan son derece mutlu oldum. Rumi’nin eserlerinde Allah aşkı ve sevgisi hep öne çıkmıştır.’’ dedi.
‘GÜNÜMÜZÜN MEVLANASI FETHULLAH GÜLEN
‘Hollandalı Rumi Araştırmacısı ve Yazar Cees Buys, sözlerini şöyle sürdürdü: ‘’Günümüzde ise bu sevgi ve aşkı yine İslam Alimi olan Fethullah Gülen tarafından dile getirildiğini görüyoruz. Sayın Gülen de günümüzün Mevlanası. Şimdi son yıllarda Hizmet Hareketi sayesinde Müslümanları ve özelde de Fethullah Gülen’i gayet iyi tanıyorum ve son yedi yılda fark ettiğim şey, Fethullah Gülen’in taraftarlarının hepsinin -şimdiye kadar istisna olanını görmedim- gerçekten farklı görüşlere ve farklı inançlara sahip insanlara açık olmasıdır.
‘HİZMET HAREKETİ ÖRNEK BİR MODEL’
Gülen ayrıca, hizmet mensuplarına farklı din ve kültürden insanlar ile iyi diyalog içine girmelerini de teşvik ediyor. Gülen taraftarlarının hemen hepsi yüksek derecede eğitimli ve hepsinin harika işleri var hepsi girişimci insanlar. Bunların çoğu, akıcı bir şekilde Hollandaca konuşabiliyor. Hatta 8-9 ay içinde Türkiye’den gelen mülteciler bile. Son olarak, bunların hepsinin samimî ve içten insanlar olduğunu da bildirmeliyim. Aslında Fethullah Gülen’in başlatmış olduğu bu Hizmet hareketi insanlık adına bir örnek model olduğu düşüncesindeyim. Tıpkı yüzyıllar önce yaşayan Mevlana da aynı şekilde insanlara yaklaşıp onları kucaklamıştır. Bugün hala herkes onun bu birleştirici evrensel düşüncesine akın akın gelmesi doğruluğunun bir göstergesi olduğunu söylemek isterim.”Konuşmasının ardından Hollandalı Rumi Araştırmacısı ve Yazar Cees Buys Mevlana’nın Mesnevi adlı eserinden beyitler okudu.
‘ALLAH EN ÇOK KENDİSİNE DUA EDENİ SEVER’
Program sonunda Mevlana Celaleddin Rumi ve sema hakkında katılımcıların sorularını cevaplayan sema ustası Mevlevi Abdulkadir Dikici, Mosaik Kültür Merkezi ve Frankfurt Kültürlerarası Diyalog Derneği’ne (FID eV) güzel katkılarından dolayı teşekkür etti. Dikici, “Sema asırlardır devam eden bir etkinliktir. Her figürde, her kıyafette bir sembol var. Sağ el bu şekilde açık kalır. İnsan kendi aczini bilen varlıktır. Aciz olduğunu bilen varlık insandır. Tek olan yüce yaratıcı Allah’tan devamlı talepte bulunur. Allah’ta en çok kendisine dua edeni sever. Kim daha çok dua ederse Allah ona yakındır. Allah’tan istemeyi bırakır isek, önce kendimizi bırakmış oluruz. Allah’ı unutmuş oluruz. Sol ile Allah’tan aldığımızı başka insanlara veririz. Allah cimrileri sevmez. Allah cömertler ile beraberdir.” şeklinde konuştu.
Bu çeşit etkinlikler bilhassa Avrupa’nın bütün üklerinde devam etmesi, İslâmiyeti şiddet yanlısı olarak tanıyanlara, çok güzel boyutlar ve doğru kanaatlar kazandıracağı ümidini taşıyorum.
Ayrıca merhum Şefik Can’ın 45 sene çalışıp Hz. Mevlana üzerine yazdığı kitabına M. Fethullah Gülen Hocaefendinin yazdığı önsözün de çok iyi mütalaa edilmesini tavsiye ederim… Şefik Can, asistanı Nur Artıran’a “Kırkbeş sene uğraşıp şu kitabı yazacağıma keşke şöyle bir önsöz yazabilseydim. Evladım ben 90 yaşındayım, artık o zatı göremem ama sen git, ellerini öp!” diyor. Gerçekten Hocaefendi bu yazıda hem Kalbin Zümrüt Tepelerini özetlemiş, hem de Hz. Mevlana ile Hz. Şems-i Tebrizî arasındaki ince sır ve münasebetlere işaretlerde bulunmuştur.
[Abdullah Aymaz] 24.12.2019 [Samanyolu Haber]
Aynı gün semazen Abdülkadir Dikici Beyle, sema programına katıldı ve Almanca bir konuşma yaptı…
Sema etkinliklerini önemli buluyorum… Bir misal arzetmek istiyorum… 1971’deki 12 Mart Muhtırasından sonra, gazetelerde “sandık cinayeti” diye bir haber çıkmıştı. Sol gruplardan birisinin arasında bir kavga çıkıyor bir arkadaşlarını her nasılsa öldürüyorlar. Onu bir sandığa koyup atarlarken yakalanıyorlar. Cinayete karışmamış olmasına rağmen o gruptan bir üniversite öğrencisi, başına bir iş gelir endişesiyle bir Avrupa ülkesine geliyor. Orada tahsiline devam ediyor, bir üniversitede hoca oluyor. Bundan on-onbeş sene önce bir davet üzerine bir sema gösterisine katılıyor. Bu programda Ezan ve Kur’an okununca gayr-i ihtiyarî gözlerinden yaşlar geliyor ve kendi kendine “Ben Müslümanmışım” diyor. Ezan-Kur’an, sanki Elestü Bezmini hatırlatıyor!.. Cenab-ı Hakkın “Ben sizin Rabbiniz değil miyim? ” sorusuna Ruhlarımızın da “Evet Rabbimizsin” sözü gibi bir bezmi hatırlatıyor.
Basri Doğan’ın - 19 Aralık 2019 tarihli haberinde şöyle deniliyor:
17 Aralık 2019’da ŞEB-İ ARUZ’lar kutlanırken Avrupa’nın bazı ülkerinde Hz. Mevlana için ihtifaller organize ediliyordu…
WİESBADEN, TR724 Mevlana ve hoşgörü etkinliği çerçevesinde düzenlenen Avrupa’da Mevlana Celaleddin Rumi Akşamları yoğun ilgi görüyor. Avrupa ülkelerinin farklı şehirlerinde düzenlenen etkinliklerin sonuncusu, Almanya’nın Hessen Eyaletinin Başkenti Wiesbaden’de yapıldı.
Hessen Devlet Radyosu’nun medya sponsoru olduğu, Mosaik Kültür Merkezi ve Frankfurt Kültürlerarası Diyalog Derneği’nin (FID eV), himayesinde gerçekleşen geceye 200’ü aşkın davetli katıldı.
İlahiyatçı Tuncay Dinçkal’ın sunuculuğunu yaptığı programda Mevlana’nın “gel” çağrısının dünyanın pek çok yerinde yankılandığınının altını çizdi. Hollandalı Rumi Araştırmacısı ve Yazar Cees Buys, Mevlana’nın farklı dil, din ve kültürlere kucak açan görüşlerine insanlığın muhtaç olduğunu ifade etti. İnsanlar arasındaki farklılıkların, çatışmalara gerekçe değil tersine ileriye dönük barışa sevgi ve saygıya dayalı güzel ilişkilere ilham kaynağı olması gerektiğini vurgulayan Cees Buys, Mevlana’nın yaşadığı dönemde bunu çok iyi gördüğünü söyledi.
Rumi’nin sosyal yaşama katkısının büyük olduğunu vurgulayan Buys “Mevlana yaşadığı dönemde herkesi kucaklayıcı söylemi ile tüm batı dünyasında aradan yıllar geçse de hala sevgi ve saygı ile anılmaktadır. ‘Ne Olursan Ol Yine Gel’ çağrısı bir sevgi çağrısıdır, hoşgörü çağrısıdır. Bugün ben de bu çağrı ile buradayım. Bugün Almanya’nın Wiesbaden şehrinde birlikte olmaktan son derece mutlu oldum. Rumi’nin eserlerinde Allah aşkı ve sevgisi hep öne çıkmıştır.’’ dedi.
‘GÜNÜMÜZÜN MEVLANASI FETHULLAH GÜLEN
‘Hollandalı Rumi Araştırmacısı ve Yazar Cees Buys, sözlerini şöyle sürdürdü: ‘’Günümüzde ise bu sevgi ve aşkı yine İslam Alimi olan Fethullah Gülen tarafından dile getirildiğini görüyoruz. Sayın Gülen de günümüzün Mevlanası. Şimdi son yıllarda Hizmet Hareketi sayesinde Müslümanları ve özelde de Fethullah Gülen’i gayet iyi tanıyorum ve son yedi yılda fark ettiğim şey, Fethullah Gülen’in taraftarlarının hepsinin -şimdiye kadar istisna olanını görmedim- gerçekten farklı görüşlere ve farklı inançlara sahip insanlara açık olmasıdır.
‘HİZMET HAREKETİ ÖRNEK BİR MODEL’
Gülen ayrıca, hizmet mensuplarına farklı din ve kültürden insanlar ile iyi diyalog içine girmelerini de teşvik ediyor. Gülen taraftarlarının hemen hepsi yüksek derecede eğitimli ve hepsinin harika işleri var hepsi girişimci insanlar. Bunların çoğu, akıcı bir şekilde Hollandaca konuşabiliyor. Hatta 8-9 ay içinde Türkiye’den gelen mülteciler bile. Son olarak, bunların hepsinin samimî ve içten insanlar olduğunu da bildirmeliyim. Aslında Fethullah Gülen’in başlatmış olduğu bu Hizmet hareketi insanlık adına bir örnek model olduğu düşüncesindeyim. Tıpkı yüzyıllar önce yaşayan Mevlana da aynı şekilde insanlara yaklaşıp onları kucaklamıştır. Bugün hala herkes onun bu birleştirici evrensel düşüncesine akın akın gelmesi doğruluğunun bir göstergesi olduğunu söylemek isterim.”Konuşmasının ardından Hollandalı Rumi Araştırmacısı ve Yazar Cees Buys Mevlana’nın Mesnevi adlı eserinden beyitler okudu.
‘ALLAH EN ÇOK KENDİSİNE DUA EDENİ SEVER’
Program sonunda Mevlana Celaleddin Rumi ve sema hakkında katılımcıların sorularını cevaplayan sema ustası Mevlevi Abdulkadir Dikici, Mosaik Kültür Merkezi ve Frankfurt Kültürlerarası Diyalog Derneği’ne (FID eV) güzel katkılarından dolayı teşekkür etti. Dikici, “Sema asırlardır devam eden bir etkinliktir. Her figürde, her kıyafette bir sembol var. Sağ el bu şekilde açık kalır. İnsan kendi aczini bilen varlıktır. Aciz olduğunu bilen varlık insandır. Tek olan yüce yaratıcı Allah’tan devamlı talepte bulunur. Allah’ta en çok kendisine dua edeni sever. Kim daha çok dua ederse Allah ona yakındır. Allah’tan istemeyi bırakır isek, önce kendimizi bırakmış oluruz. Allah’ı unutmuş oluruz. Sol ile Allah’tan aldığımızı başka insanlara veririz. Allah cimrileri sevmez. Allah cömertler ile beraberdir.” şeklinde konuştu.
Bu çeşit etkinlikler bilhassa Avrupa’nın bütün üklerinde devam etmesi, İslâmiyeti şiddet yanlısı olarak tanıyanlara, çok güzel boyutlar ve doğru kanaatlar kazandıracağı ümidini taşıyorum.
Ayrıca merhum Şefik Can’ın 45 sene çalışıp Hz. Mevlana üzerine yazdığı kitabına M. Fethullah Gülen Hocaefendinin yazdığı önsözün de çok iyi mütalaa edilmesini tavsiye ederim… Şefik Can, asistanı Nur Artıran’a “Kırkbeş sene uğraşıp şu kitabı yazacağıma keşke şöyle bir önsöz yazabilseydim. Evladım ben 90 yaşındayım, artık o zatı göremem ama sen git, ellerini öp!” diyor. Gerçekten Hocaefendi bu yazıda hem Kalbin Zümrüt Tepelerini özetlemiş, hem de Hz. Mevlana ile Hz. Şems-i Tebrizî arasındaki ince sır ve münasebetlere işaretlerde bulunmuştur.
[Abdullah Aymaz] 24.12.2019 [Samanyolu Haber]
Şeâire Hürmet Hissi [Safvet Senih]
M. Fethullah Gülen Hocaefendi, İslamiyetin nişanları ve alâmeti olan şeâire hürmet hissi üzerine şöyle diyor:
“Bize göre bir kısım mukaddes mefhumlar vardır. Bu mefhumların arkasında da çok mukaddes anlamlar vardır. ALLAH (c.c.) mefhumu bizim için çok mukaddestir ve imanın bir rüknüdür. Allah’a (c.c.) inanmayan birinin İslâmî ve imanî hayatı yoktur. Bu yüce ve yüceliği nisbetinde de olabildiğine mukaddes mefhumun belli bir yaştan –ki bu devrenin başlangıcı genelde 7-9 yaş olarak düşünülür- beyinlerde yerleşmesini, gönüllerde oturmasını ve çocuğun bütün hayal âlemini işgal etmesini temin etmekle mükellef bulunduğumuz katiyen unutulmamalıdır. Çocuğun, Hz. Peygamberin (S.A.S.) hayaliyle yaşamasını temin etmek, o evde sürekli ondan bahisler açılmasına bağlıdır. Şayet bir evde sadece, televizyon – sinema artistlerinden bahsediyorsa ve çocuğun temâşa ufkunda her zaman televizyonlar, sinemalar bulunuyorsa onun hayaline hakim olan da bir kısım artistler olacaktır. Sorduğu anda size pek çok sporcu, müzisyen ve artist ismi sayabilecek; ama belki de dört sahabi ismi söyleyemeyecektir. Hafıza ve şuuraltı, bütün kapasitesiyle, çok faydası olmamakla beraber, ‘hayâlin fıskı’ na sebebiyet veren bu gereksiz şeylerle mâlemâl dolacaktır.
“Dinde mukaddes bilinen her şey, düşünce ve davranışlarımızda daima mukaddes olarak ifade edilmelidir. Mesela, Kâbe mukaddes bir mekândır. Siz de çocuğun yanında, Kâbe ile ilgili hislerinizi dile getirirken fevkalâde saygılı olmalısınız. Kâbe sınırlarından içeriye girdiğimiz veya Medine-i Münevvereye yaklaştığımız zaman ayaklarımızı saygıyla yere basmalıyız. Meseleyi götürüp, Rasulü Ekrem’in (S.A.S.) gezdiği yerlerde –İmam Mâlik gibi – ‘Burada ayakkabıyla veya merkeple gezilmez’ esasına bağlamalıyız. O büyük İmam, uzak yerden Mescid-i Nebevî’ye veya başka bir mescide hadis dersi kıraatine, tilavetine giderken veya Medine’nin sınırlarından içeriye girdiğinde, bindiği merkepten aşağıya iner, orada böyle gezilmesi gerektiğini söylerdi. Elbette bunu gören çocuk Ravza-yı Tâhire ve onun Sahibi Muhammed Aleyhisselama saygıyla dolup taşacaktır.
“Kur’an-ı Kerim için de durum aynıdır. ‘Her kim Allah’ın şeâirine saygı gösterirse, şüphesiz bu, kalblerin takvasındandır.” (Hac Suresi, 22/32) buyurulmaktadır. Şeâire hürmet etmek kalbin takvasındandır. Kalbin takvası ise, kalbin Allah’ı (c.c.) tanıması, tanıdığı büyük Allah’a (c.c.) saygıyla yönelmesi, O’na sığınması, O’na itaat etmesi ve hakikat-ı ulûhiyeti tam olarak kavramasıyla mümkündür. Şeâire hürmet hayatidir; meselâ yine şeâirden C Mİ, çocuğun nazarında o kadar mukaddes görülüp kabul edilmelidir ki, o bütün Allah’a (c.c.) giden yolların camiden geçtiğini düşünmelidir. Müezzinin lâhûtî sesinin minarelerden, ALLAHÜ EKBER şeklinde yükselmesi, çocuğun nazarında büyümeli ve ALLAHÜ EKBER dendiği zaman o da kelimeleri tekrar etmeli ve EZAN bitince ellerini kaldırarak; ‘Allahümme Rabbe hâzihi’d-da’veti’t-tâmmeti ve’s-salâti’l-kâimeti, âti seyyidenâ Muhammedi’l-vesîlete ve’l-fazilete ve’b’ashü makâmen mahmûdeni’llezi ve’ addehû inneke lâ tühlifü’l-mîâd; Ey bu kâmil davetin ve kılınacak namazın Rabbi olan Allah’ım! Muhammed’e (S.A.S.) Hakka yaklaşma, cennete ve ötesine ulaşmayı lütfet ve O’nu kendisine vadettiğin Makam-ı Mahmud’a ulaştır. Muhakkak ki, Sen vaadini yerine getirensin.’ (Buharî, Ezan, 8) diyerek boşalmalıdır.
“Hülasâ, eğer Allah’a inanıyor ve O’nu seviyorsak ve içimizde takva ve şeâire tazim hissi varsa, bu hislerimizi çocuğun gönlüne boşaltacak ve ona Allah’ın büyüklüğünü gösterecek, sevdirecek ve O Mabud-u Mutlak’tan başka Mahbub, Maksud, Matlub olmadığını onun bütün benliğine işleyeceğiz. Taberranî’nin Ebu Ümâme’den naklettiği bir hadis-i şerifte Allah Rasulü (S.A.S.): ‘Allah’ı, Allah’ın kullarına sevdirin ki, Allah da sizi sevsin’ (Taberanî, Mucemü’l-Kebîr, 8/90) buyurur. Allah (c.c.) ancak iyi tanınmakla sevilir; zira insan bildiğini sever, bilmediğine de düşman olur. Dinsiz veya ateistler Allah’ı (c.c.) tanımadıkları için düşmandırlar; eğer tanıyabilselerdi seveceklerdi.
“Kur’an-ı Kerim’de Allah (c.c.) ‘İnsanları ve cinleri ancak, Bana kulluk etsinler diye yarattım.’ (Zâriyat Suresi, 51/56) ferman eder. İbn-i Abbas ve Mücahid (R.A.) buradaki, ‘Bana kulluk etsinler’ diye kelimesini “Beni tanısınlar bilsinler’ (Kurtubî, el – Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an’, 17/55) olarak tefsir etmektedir. Demek ki bir insan Allah’ı biliyorsa, kullukta bulunuyor; bilemiyorsa, nankörlük ediyor. Öyleyse evvelâ biz bildireceğiz; çocuk da bilecek ve o duyguyla dopdolu hale gelecek ki, Allah’a (c.c.) karşı saygılı olabilsin. Ancak her seviyenin ayrı bir tanıtma üslûbu olmalıdır ve Allah’ı (c.c.) tanıtma konusunda tanıtım, yaşa başa göre yapılmalıdır. Belli bir yaştaki çocuğa, önüne konan sofraların Allah tarafından geldiğini delilsiz, mücerret anlatma ona kâfi gelebilir. Başka bir yaşta insanların, hayvanların, ağaçların beklediği yağmurun, gökten O’nun inayetiyle geldiğini, başımızdan aşağı boşalan o yağmurun, Allah’ın mahz-ı rahmetinden taşıp geldiğini anlatmak gerekecektir. Daha ileri yaşlardaki birisine ise, Allah’ın denizlerde, ırmaklarda koyduğu buharlaşma kanununu, havada yağmurun damla damla dökülme kanununu ve bütün bunların asla tesadüfe verilemeyeceği, her şeyin Allah’ın inayetiyle olduğunu anlatmak gerekecektir. Daha seviyeli çocuklara ise, pozitif ilimlere ait argümanları kullanarak onun seviyesine göre Allah’ı tanıttırıp sevdireceksiniz.
“Bir hadislerinde Allah Rasulü (S.A.S.) şöyle buyururlar: ‘Allah’ın size nimetleri karşısında Allah’ı (c.c.) seviniz. Beni de Allah’ın (c.c.) elçisi olduğum için, Allah’tan (c.c.) ötürü seviniz. Ehl-i Beytini de beni sevdiğiniz için seviniz.’ (Tirmizi, Menâkıb, 31)
“Usûlü bulunabildiği nisbette bu sevme ve sevdirmeişi zor olmasa gerek. Çocuklarımıza, bir takım lüzumsuz neşriyat yerine, Rasulü Ekrem’in (S.A.S.) siyerini okutabilsek ve onların eline, hiç olmazsa, Muhammed Yusuf Kandehlevî’nin ‘Hayâtü’s-Sahabe’si gibi her an müracaat edebilecekleri bir kitap versek, zannediyorum Rasulü Ekrem’i (S.A.S.) ve onun ashabını ve onların çocuklarını tanıma fırsatı bulacak ve bunlardan her birerleri onların gözünde hayatlarının kahramanları olarak büyüyecek onlara uymaya, onlara benzemeye, Hz. Hamza gibi şecaatli, Hz. Ali gibi şah-ı merdan, Hz. Ebu Bekir gibi sadık, Hz. Farûk-ı Azam gibi kılıkırk yaran âdil olmaya çalışacaklardır. Allah’ın (c.c.) binlerce rızâ ve rıdvanı bunların üzerine olsun!..
“Evet her zaman evimizin baş köşesinde Kur’an-ı Kerim, sonra Rasulü Ekrem’in (S.A.S.) siyeri ve ashab-ı kiramın, hayatına ait meğazi kitaplarını bulundurmak ve çocuklarımızın gönüllerinin onlarla beslenmesini sağlamak, tarihi kahramanlarımızla onların gönüllerini, gözlerini açmak ve atalarını onlara sevdirmek çok önemlidir.
[Safvet Senih] 24.12.2019 [Samanyolu Haber]
“Bize göre bir kısım mukaddes mefhumlar vardır. Bu mefhumların arkasında da çok mukaddes anlamlar vardır. ALLAH (c.c.) mefhumu bizim için çok mukaddestir ve imanın bir rüknüdür. Allah’a (c.c.) inanmayan birinin İslâmî ve imanî hayatı yoktur. Bu yüce ve yüceliği nisbetinde de olabildiğine mukaddes mefhumun belli bir yaştan –ki bu devrenin başlangıcı genelde 7-9 yaş olarak düşünülür- beyinlerde yerleşmesini, gönüllerde oturmasını ve çocuğun bütün hayal âlemini işgal etmesini temin etmekle mükellef bulunduğumuz katiyen unutulmamalıdır. Çocuğun, Hz. Peygamberin (S.A.S.) hayaliyle yaşamasını temin etmek, o evde sürekli ondan bahisler açılmasına bağlıdır. Şayet bir evde sadece, televizyon – sinema artistlerinden bahsediyorsa ve çocuğun temâşa ufkunda her zaman televizyonlar, sinemalar bulunuyorsa onun hayaline hakim olan da bir kısım artistler olacaktır. Sorduğu anda size pek çok sporcu, müzisyen ve artist ismi sayabilecek; ama belki de dört sahabi ismi söyleyemeyecektir. Hafıza ve şuuraltı, bütün kapasitesiyle, çok faydası olmamakla beraber, ‘hayâlin fıskı’ na sebebiyet veren bu gereksiz şeylerle mâlemâl dolacaktır.
“Dinde mukaddes bilinen her şey, düşünce ve davranışlarımızda daima mukaddes olarak ifade edilmelidir. Mesela, Kâbe mukaddes bir mekândır. Siz de çocuğun yanında, Kâbe ile ilgili hislerinizi dile getirirken fevkalâde saygılı olmalısınız. Kâbe sınırlarından içeriye girdiğimiz veya Medine-i Münevvereye yaklaştığımız zaman ayaklarımızı saygıyla yere basmalıyız. Meseleyi götürüp, Rasulü Ekrem’in (S.A.S.) gezdiği yerlerde –İmam Mâlik gibi – ‘Burada ayakkabıyla veya merkeple gezilmez’ esasına bağlamalıyız. O büyük İmam, uzak yerden Mescid-i Nebevî’ye veya başka bir mescide hadis dersi kıraatine, tilavetine giderken veya Medine’nin sınırlarından içeriye girdiğinde, bindiği merkepten aşağıya iner, orada böyle gezilmesi gerektiğini söylerdi. Elbette bunu gören çocuk Ravza-yı Tâhire ve onun Sahibi Muhammed Aleyhisselama saygıyla dolup taşacaktır.
“Kur’an-ı Kerim için de durum aynıdır. ‘Her kim Allah’ın şeâirine saygı gösterirse, şüphesiz bu, kalblerin takvasındandır.” (Hac Suresi, 22/32) buyurulmaktadır. Şeâire hürmet etmek kalbin takvasındandır. Kalbin takvası ise, kalbin Allah’ı (c.c.) tanıması, tanıdığı büyük Allah’a (c.c.) saygıyla yönelmesi, O’na sığınması, O’na itaat etmesi ve hakikat-ı ulûhiyeti tam olarak kavramasıyla mümkündür. Şeâire hürmet hayatidir; meselâ yine şeâirden C Mİ, çocuğun nazarında o kadar mukaddes görülüp kabul edilmelidir ki, o bütün Allah’a (c.c.) giden yolların camiden geçtiğini düşünmelidir. Müezzinin lâhûtî sesinin minarelerden, ALLAHÜ EKBER şeklinde yükselmesi, çocuğun nazarında büyümeli ve ALLAHÜ EKBER dendiği zaman o da kelimeleri tekrar etmeli ve EZAN bitince ellerini kaldırarak; ‘Allahümme Rabbe hâzihi’d-da’veti’t-tâmmeti ve’s-salâti’l-kâimeti, âti seyyidenâ Muhammedi’l-vesîlete ve’l-fazilete ve’b’ashü makâmen mahmûdeni’llezi ve’ addehû inneke lâ tühlifü’l-mîâd; Ey bu kâmil davetin ve kılınacak namazın Rabbi olan Allah’ım! Muhammed’e (S.A.S.) Hakka yaklaşma, cennete ve ötesine ulaşmayı lütfet ve O’nu kendisine vadettiğin Makam-ı Mahmud’a ulaştır. Muhakkak ki, Sen vaadini yerine getirensin.’ (Buharî, Ezan, 8) diyerek boşalmalıdır.
“Hülasâ, eğer Allah’a inanıyor ve O’nu seviyorsak ve içimizde takva ve şeâire tazim hissi varsa, bu hislerimizi çocuğun gönlüne boşaltacak ve ona Allah’ın büyüklüğünü gösterecek, sevdirecek ve O Mabud-u Mutlak’tan başka Mahbub, Maksud, Matlub olmadığını onun bütün benliğine işleyeceğiz. Taberranî’nin Ebu Ümâme’den naklettiği bir hadis-i şerifte Allah Rasulü (S.A.S.): ‘Allah’ı, Allah’ın kullarına sevdirin ki, Allah da sizi sevsin’ (Taberanî, Mucemü’l-Kebîr, 8/90) buyurur. Allah (c.c.) ancak iyi tanınmakla sevilir; zira insan bildiğini sever, bilmediğine de düşman olur. Dinsiz veya ateistler Allah’ı (c.c.) tanımadıkları için düşmandırlar; eğer tanıyabilselerdi seveceklerdi.
“Kur’an-ı Kerim’de Allah (c.c.) ‘İnsanları ve cinleri ancak, Bana kulluk etsinler diye yarattım.’ (Zâriyat Suresi, 51/56) ferman eder. İbn-i Abbas ve Mücahid (R.A.) buradaki, ‘Bana kulluk etsinler’ diye kelimesini “Beni tanısınlar bilsinler’ (Kurtubî, el – Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an’, 17/55) olarak tefsir etmektedir. Demek ki bir insan Allah’ı biliyorsa, kullukta bulunuyor; bilemiyorsa, nankörlük ediyor. Öyleyse evvelâ biz bildireceğiz; çocuk da bilecek ve o duyguyla dopdolu hale gelecek ki, Allah’a (c.c.) karşı saygılı olabilsin. Ancak her seviyenin ayrı bir tanıtma üslûbu olmalıdır ve Allah’ı (c.c.) tanıtma konusunda tanıtım, yaşa başa göre yapılmalıdır. Belli bir yaştaki çocuğa, önüne konan sofraların Allah tarafından geldiğini delilsiz, mücerret anlatma ona kâfi gelebilir. Başka bir yaşta insanların, hayvanların, ağaçların beklediği yağmurun, gökten O’nun inayetiyle geldiğini, başımızdan aşağı boşalan o yağmurun, Allah’ın mahz-ı rahmetinden taşıp geldiğini anlatmak gerekecektir. Daha ileri yaşlardaki birisine ise, Allah’ın denizlerde, ırmaklarda koyduğu buharlaşma kanununu, havada yağmurun damla damla dökülme kanununu ve bütün bunların asla tesadüfe verilemeyeceği, her şeyin Allah’ın inayetiyle olduğunu anlatmak gerekecektir. Daha seviyeli çocuklara ise, pozitif ilimlere ait argümanları kullanarak onun seviyesine göre Allah’ı tanıttırıp sevdireceksiniz.
“Bir hadislerinde Allah Rasulü (S.A.S.) şöyle buyururlar: ‘Allah’ın size nimetleri karşısında Allah’ı (c.c.) seviniz. Beni de Allah’ın (c.c.) elçisi olduğum için, Allah’tan (c.c.) ötürü seviniz. Ehl-i Beytini de beni sevdiğiniz için seviniz.’ (Tirmizi, Menâkıb, 31)
“Usûlü bulunabildiği nisbette bu sevme ve sevdirmeişi zor olmasa gerek. Çocuklarımıza, bir takım lüzumsuz neşriyat yerine, Rasulü Ekrem’in (S.A.S.) siyerini okutabilsek ve onların eline, hiç olmazsa, Muhammed Yusuf Kandehlevî’nin ‘Hayâtü’s-Sahabe’si gibi her an müracaat edebilecekleri bir kitap versek, zannediyorum Rasulü Ekrem’i (S.A.S.) ve onun ashabını ve onların çocuklarını tanıma fırsatı bulacak ve bunlardan her birerleri onların gözünde hayatlarının kahramanları olarak büyüyecek onlara uymaya, onlara benzemeye, Hz. Hamza gibi şecaatli, Hz. Ali gibi şah-ı merdan, Hz. Ebu Bekir gibi sadık, Hz. Farûk-ı Azam gibi kılıkırk yaran âdil olmaya çalışacaklardır. Allah’ın (c.c.) binlerce rızâ ve rıdvanı bunların üzerine olsun!..
“Evet her zaman evimizin baş köşesinde Kur’an-ı Kerim, sonra Rasulü Ekrem’in (S.A.S.) siyeri ve ashab-ı kiramın, hayatına ait meğazi kitaplarını bulundurmak ve çocuklarımızın gönüllerinin onlarla beslenmesini sağlamak, tarihi kahramanlarımızla onların gönüllerini, gözlerini açmak ve atalarını onlara sevdirmek çok önemlidir.
[Safvet Senih] 24.12.2019 [Samanyolu Haber]
Cem Küçük ilk değil(!): ‘F.töcülerin alayının köküne kibrit suyu dökeceğiz!
Sözde ‘f.tö’ soruşturmaları kapsamında gözaltına alınan ve tutuklanan isimlere farkli işkence metodları uygulanması gerektiğini söyleşen Cem Küçük ilk değil aslında! AKP yandaşı medyada Küçük gibi çok sayıda tetikçi, işkenceyi destekleyen, Cemaat mensuplarının eşlerinin, çocuklarının ve 7 sülalesinin köküne kibrit suyu dökülmesi gerektiğini söyleyen ‘sözde’ gazeteci var. Bunlardan ikisi Ersoy Dede ile Hikmet Genç. Bu iki isim, daha önce yaptıkları televizyon programında sadece gözaltına alınanlara işkence yapmayı değil, söz konusu isimlerin 7 sülalesinin köküne kibrit suyu dökülmesi gerektiğini söylemişlerdi. Yandaş medya, bütün dünyanın gözü önünde Cemaat mensuplarına soykırımı savunuyor.
DEHŞETE DÜŞÜREN DİYALOĞ
İşte o iki isim arasındaki o dehşete düşüren diyalog:
Hikmet Genç: Bunlar son çırpınışları. orada bir tek rahat rahat geziyorlar. Ama yakında orada da gezemeyecekler.
Ersoy Dede: Gece rahat uyumasınlar!
Hikmet Genç: Biz hayatta kaldığımız sürece sizlere, sizlerin çocuklarına, alayınıza rahat yok. Bu bizim bizden sonraki nesillere vasiyetimizdir. Ki o zamana kalmaz zaten. Bunların köküne kibrit suyu dökeceğiz. Bitecek bunların işi. Bunlar böyle it gibi oralarda, Pensilvanya tarafında gömecekler bunları. Ehl-i küffarın diyarında gömecekler bunları. Bunların tabutlarına bile burada yer yok. Kabul etmiyorum. Bunların tabutlarını yakacaksın. Bunlara hiç bir saygım yok benim ya!”
DEHŞETE DÜŞÜREN DİYALOĞ
İşte o iki isim arasındaki o dehşete düşüren diyalog:
Hikmet Genç: Bunlar son çırpınışları. orada bir tek rahat rahat geziyorlar. Ama yakında orada da gezemeyecekler.
Ersoy Dede: Gece rahat uyumasınlar!
Hikmet Genç: Biz hayatta kaldığımız sürece sizlere, sizlerin çocuklarına, alayınıza rahat yok. Bu bizim bizden sonraki nesillere vasiyetimizdir. Ki o zamana kalmaz zaten. Bunların köküne kibrit suyu dökeceğiz. Bitecek bunların işi. Bunlar böyle it gibi oralarda, Pensilvanya tarafında gömecekler bunları. Ehl-i küffarın diyarında gömecekler bunları. Bunların tabutlarına bile burada yer yok. Kabul etmiyorum. Bunların tabutlarını yakacaksın. Bunlara hiç bir saygım yok benim ya!”
[TR724] 24.12.2019İkinci Cem Küçük!— Kaç Saat Oldu❓ (@KacSatOldu) December 23, 2019
Cemaat üyelerine, "Bunların köküne kibrit suyu dökeceğiz." diyen Hikmet Genç, "Gece rahat uyumayın. Size, ailelerinize, çocuklarınıza, yedi ceddinize rahat yok. Sizin tabutlarınızı da yakacağız." diyeli 2 yıl oldu.
CemKüçük İnsanlıkSuçuİşliyor pic.twitter.com/KsZMog5sz6
Melek anne, ‘adalet’ için Ankara’dan Silivri’ye yürüyecek
Aylardır ‘devlete emanet ettiği’ ancak 42 aydır uyduruk gerekçelerce tutuklu bulunan Harbiyeli evladı Furkan Çetinkaya için çırpınan Melek Anne, ‘adalet’ için Ankara’dan Silivri’ye yürüyecek.
Kararının sosyal medya hesabından duyuran Melek anne, “Arkadaşlar!!! 19 Ocak 2020 pazar günü saat 13.00 da, 42 aydır cezaevinde olan masum askerler ve askeri öğrenciler masum siviller, KHK’ile ihraç edilen insanlar, gözaltında ve cezaevinde yapılan işkencelere son demek, kayıp insanların bulunmasi için ADALET yürüyüşüne başlayacağım. Ankara’dan Silivri’ye yürüyeceğim. Cezaevindeki bebekler için, Rabia Naz için, cezaevindeki hamile ve lohusa kadınlar için, tedavi edilmeyen hastalar, tahliye edilmeyen kanser hastaları için yürüyeceğim.” ifadelerini kullandı.
Melek annenin oğlu Furkan Çetinkaya, darbe gecesi sırf otobüsten inip İstiklal marşı sırasında saygı duruşunda bulunduğu için ‘darbeye teşebbüs’ten müebbet hapse mahkum olmuştu. Furkan da tıpkı diğer 264 Harbiyeli gibi 42 aydır Silivri’de, 4 duvar arasında…
Kararının sosyal medya hesabından duyuran Melek anne, “Arkadaşlar!!! 19 Ocak 2020 pazar günü saat 13.00 da, 42 aydır cezaevinde olan masum askerler ve askeri öğrenciler masum siviller, KHK’ile ihraç edilen insanlar, gözaltında ve cezaevinde yapılan işkencelere son demek, kayıp insanların bulunmasi için ADALET yürüyüşüne başlayacağım. Ankara’dan Silivri’ye yürüyeceğim. Cezaevindeki bebekler için, Rabia Naz için, cezaevindeki hamile ve lohusa kadınlar için, tedavi edilmeyen hastalar, tahliye edilmeyen kanser hastaları için yürüyeceğim.” ifadelerini kullandı.
Melek annenin oğlu Furkan Çetinkaya, darbe gecesi sırf otobüsten inip İstiklal marşı sırasında saygı duruşunda bulunduğu için ‘darbeye teşebbüs’ten müebbet hapse mahkum olmuştu. Furkan da tıpkı diğer 264 Harbiyeli gibi 42 aydır Silivri’de, 4 duvar arasında…
[TR724] 24.12.2019Arkadaşlar!!!— Melek Çetinkaya (@Melekcetinkay76) December 24, 2019
19 Ocak 2020 pazar günü saat 13 00 da,42 ay dır cezaevinde olan masum askerler ve askeri öğrenciler masum siviller,khk ile ihraç edilen insanlar,gözaltında ve cezaevinde yapılan işkencelere son demek, kayıp insanların bulunmasi için ADALET yürüyüşüne başlıyacağım.
ABD’de bir muhacirden, kazandıran Uber tüyoları!
Mustafa Albayrak… Tıpkı diğer on binlercesi gibi o da AKP rejiminden kaçarak hayatını başka bir ülkede, ABD’de sürdürüyor. Taksicilik yapıyor Albayrak. Bu işe yeni başlayanlara, başlamayı düşünenlere ise tavsiyeleri var. Öncelikle uber, lyft vs. yapan 2-3 arkadaşınızla bir whatsapp grubu kurmanız gerektiğini söylüyor Albayrak, ardından yapılması gerekenleri ise şöyle sıralıyor:
“Öncelikle bu işi (uber/lyft vd) yapıyorsanız bu işi yapan 2-3 arkadaşla aranızda whatsapp grubunuzun olması gerekiyor. Haberleşme, yeni başlayanlar için bilgi alışverişi, işi öğrenme, birbirine iş paslama en önemliside çalışırken sıkılmama adına bu grup olmazsa olmazlardandır.
BAHŞİŞLERİ NASIL ARTIRIRIM?
Arabanızda yolcular için bulunduracağınız su, şeker, sakız, şarj aleti, ayna vb şeyler daha fazla bahşiş almanızı sağlar. Bahşişler haftalık benzin ve araç yıkatma paranız için gerekenden daha fazlasını karşılamanızı sağlar.
Diğer önemli konu ise çalışma saatlerinizdir. Çalışma saatleriniz ile çalıştığınız bölge arasında önemli bir irtibat vardır. Çarşı, merkez, şehir dediğimiz yerlerde çalışıyorsanız aynı zamanda orada oturuyorsanız sizin için en uygun zaman dilimi sabah 5-10 akşam 5-10 çalışmaktır.
Merkez denilen, işin çok olduğu ya da iyi müşterilerin bulunduğu bölgeden 30 dk üzeri uzaklıkta bir yere çalışmak için gidiyorsanız bu şekilde çalışmayı belirli bir süreden sonra sürdüremezsiniz bu yüzden sizin için en uygun saatler öğlen 2 gece 12 arasıdır.
Çalışma saatlerinizi güne göre değiştirebilirsiniz. Sabah 10 ile öğlen 2 arası ofis saatleri olduğu için çalışma saatlerinizi bu dilime denk getirmemeniz kazancınızı artıracaktır.
EN İYİ YOLCULAR KİMLER?
En iyi yolcular otellerden, havalimanlarından, gece 10’dan sonra ve terminallerden, tren istasyonlarından çıkmaktadır. Diğer alternatiflerden de iyi yolcu bulabilirsiniz ama her zaman değil. Duracağınız yeri ve saatlerinizi belirlemezseniz, şehirde neler olup bittiğinden habersiz yaşıyorsanız birgün para yaparsınız birgün yapamazsınız.
TREN, METRO ARIZALARINI TAKİP EDİN
Mesela bizim whatsapp grubumuzda bir iş bölüşümümüz var. Tren ve metrodaki arızalardan, uçaklardaki iptallere, şehirdeki konserlerden, maçlara kadar her şeyi takip ediyoruz. Bunun işimizle ne ilgisi var diyorsanız siz yenisiniz galiba
Her tren hattını takip etmiyoruz ama başka şehirlere giden trenlerde arıza, iptal olursa hemen uygulamalarımızı (uber/lyft) kapatıp oraya doğru yaklaşıyoruz. Ordan uzun yolculuk alabilmek için bu yeterli değil. İptal olan trenin gideceği yere destination koyup şansı artırıyoruz.
KONSERLERİ İHMAL ETMEYİN
Konserlerin, maçların vs bitiş saatlerinde o civarda olup şansımızı deniyoruz şayet yakın bir yere yolcu alırsak ilkinde daha yolcuyu indirmeden uygulamaları kapatıp yolcudan sonra konser ya da maç alanına geri dönüyoruz. Uzağa gidersek dönmüyoruz.
Uçakların geliş & gidiş saatlerini gösteren uygulamaları kullanmıyorsanız işinizle ilgili çok kafa yormuyorsunuz demektir. Bu sizin havalimanında sıraya girip girmemenizle ilgili en önemli karar kaynağınızdır. Bu ayrıca hangi günler havalimanına gidilir gidilmez bilgisi verir.
OTEL BOŞALMA SAATLERİ ÖNEMLİ
Havalimanına en çok yolcu bulacağınız bölge oteller bölgesidir. Hemen aklınıza otel odalarının ne zaman boşaldığını bulmak gelmelidir. Ben söyleyeyim dünyanın her yerinde oteller %90 sabah 11 öğlen 2 arası boşalır. (İstisna saatler illaki olur)
Havalimanına yolcu götürmek yetmiyor gittiğiniz yerden yolcu almakta önemli. Havalimanları genelde şehir dışında kaldığı için şehre geri dönmek vakit alıyor ya da havalimanları civarında iş yoğun olmuyor o zaman ne yapacağız bir mum yakacağız ama nasıl?
Bunun dışında başka önemli bir konu ise haritada zamlı yolculukların bulunduğu vakitler. Genelde işe okula gidiş ve işten okuldan çıkış, akşam 10-12 arası saatlere denk geliyor. Haritaya dikkat ederseniz zamlı tarifeler genelde aynı yerlerde (işlek yerlerde) çıkıyor.
AYNI YERDE KISA ÇALIŞIN
Başka önemli bir konu ise yoğun saatlerde şehirdeyken ölü yerlere yolcu almanız durumunda bu yolculukları iptal etmektir. Çünkü yoğun saatte merkezde kalıp uzun yolculuk kovalamak yada aynı yerde kısa çalışmak esastır.
Başka önemli konu ise şayet Uberle +45 dklık olmayan bir yolcu aldıysanız uber sistemini kapatınca diğer sistemleri kapatmamaktır. Çünkü diğerleri +45 dklık bir yolcu verirse uberi iptal edip bu yolcuyu almak mantıklıdır.
Sağlığınız için çalışırken mola verip kısa yürüyüş yapacaksınız, kırmızı ışıklarda boynunuzu hareket ettirecek, elleri açıp kapatacaksınız, akşam eve gidiyorsanız evde yemek yemeyecek şekilde kendinizi ayarlayacaksınız ve muhakkak sıkışmadan wc’ye gideceksiniz.
HAFTADA BİR GÜN MUTLAKA İZİN KULLANIN
Haftada bir gün muhakkak izin yapmalısınız. Hasta yolculardan sonra muhakkak arabanızı havalandırın. Yazın özellikle sol kolunuza ve yüzünüzün sol tarafına güneş kremi sürün. Arabanıza kusacak yolcular için poşet bulundurun. Makyaj yapacak bayanlar için ayna iyi tip getirir.
[TR724] 24.12.2019
“Öncelikle bu işi (uber/lyft vd) yapıyorsanız bu işi yapan 2-3 arkadaşla aranızda whatsapp grubunuzun olması gerekiyor. Haberleşme, yeni başlayanlar için bilgi alışverişi, işi öğrenme, birbirine iş paslama en önemliside çalışırken sıkılmama adına bu grup olmazsa olmazlardandır.
BAHŞİŞLERİ NASIL ARTIRIRIM?
Arabanızda yolcular için bulunduracağınız su, şeker, sakız, şarj aleti, ayna vb şeyler daha fazla bahşiş almanızı sağlar. Bahşişler haftalık benzin ve araç yıkatma paranız için gerekenden daha fazlasını karşılamanızı sağlar.
ÇALIŞMA SAATLERİ NASIL OLMALI?Sizlere taksiciliğin bizcesini anlatayım arkadaşlar. Belki bu süreçte bu iş ile ekmeğini kazananlara da bir faydamız dokunur.— MustafalbayraK (@merhanalbayrak) December 24, 2019
az sonra...
Diğer önemli konu ise çalışma saatlerinizdir. Çalışma saatleriniz ile çalıştığınız bölge arasında önemli bir irtibat vardır. Çarşı, merkez, şehir dediğimiz yerlerde çalışıyorsanız aynı zamanda orada oturuyorsanız sizin için en uygun zaman dilimi sabah 5-10 akşam 5-10 çalışmaktır.
Merkez denilen, işin çok olduğu ya da iyi müşterilerin bulunduğu bölgeden 30 dk üzeri uzaklıkta bir yere çalışmak için gidiyorsanız bu şekilde çalışmayı belirli bir süreden sonra sürdüremezsiniz bu yüzden sizin için en uygun saatler öğlen 2 gece 12 arasıdır.
Çalışma saatlerinizi güne göre değiştirebilirsiniz. Sabah 10 ile öğlen 2 arası ofis saatleri olduğu için çalışma saatlerinizi bu dilime denk getirmemeniz kazancınızı artıracaktır.
EN İYİ YOLCULAR KİMLER?
En iyi yolcular otellerden, havalimanlarından, gece 10’dan sonra ve terminallerden, tren istasyonlarından çıkmaktadır. Diğer alternatiflerden de iyi yolcu bulabilirsiniz ama her zaman değil. Duracağınız yeri ve saatlerinizi belirlemezseniz, şehirde neler olup bittiğinden habersiz yaşıyorsanız birgün para yaparsınız birgün yapamazsınız.
TREN, METRO ARIZALARINI TAKİP EDİN
Mesela bizim whatsapp grubumuzda bir iş bölüşümümüz var. Tren ve metrodaki arızalardan, uçaklardaki iptallere, şehirdeki konserlerden, maçlara kadar her şeyi takip ediyoruz. Bunun işimizle ne ilgisi var diyorsanız siz yenisiniz galiba
Her tren hattını takip etmiyoruz ama başka şehirlere giden trenlerde arıza, iptal olursa hemen uygulamalarımızı (uber/lyft) kapatıp oraya doğru yaklaşıyoruz. Ordan uzun yolculuk alabilmek için bu yeterli değil. İptal olan trenin gideceği yere destination koyup şansı artırıyoruz.
KONSERLERİ İHMAL ETMEYİN
Konserlerin, maçların vs bitiş saatlerinde o civarda olup şansımızı deniyoruz şayet yakın bir yere yolcu alırsak ilkinde daha yolcuyu indirmeden uygulamaları kapatıp yolcudan sonra konser ya da maç alanına geri dönüyoruz. Uzağa gidersek dönmüyoruz.
Uçakların geliş & gidiş saatlerini gösteren uygulamaları kullanmıyorsanız işinizle ilgili çok kafa yormuyorsunuz demektir. Bu sizin havalimanında sıraya girip girmemenizle ilgili en önemli karar kaynağınızdır. Bu ayrıca hangi günler havalimanına gidilir gidilmez bilgisi verir.
OTEL BOŞALMA SAATLERİ ÖNEMLİ
Havalimanına en çok yolcu bulacağınız bölge oteller bölgesidir. Hemen aklınıza otel odalarının ne zaman boşaldığını bulmak gelmelidir. Ben söyleyeyim dünyanın her yerinde oteller %90 sabah 11 öğlen 2 arası boşalır. (İstisna saatler illaki olur)
Havalimanına yolcu götürmek yetmiyor gittiğiniz yerden yolcu almakta önemli. Havalimanları genelde şehir dışında kaldığı için şehre geri dönmek vakit alıyor ya da havalimanları civarında iş yoğun olmuyor o zaman ne yapacağız bir mum yakacağız ama nasıl?
Bunun dışında başka önemli bir konu ise haritada zamlı yolculukların bulunduğu vakitler. Genelde işe okula gidiş ve işten okuldan çıkış, akşam 10-12 arası saatlere denk geliyor. Haritaya dikkat ederseniz zamlı tarifeler genelde aynı yerlerde (işlek yerlerde) çıkıyor.
AYNI YERDE KISA ÇALIŞIN
Başka önemli bir konu ise yoğun saatlerde şehirdeyken ölü yerlere yolcu almanız durumunda bu yolculukları iptal etmektir. Çünkü yoğun saatte merkezde kalıp uzun yolculuk kovalamak yada aynı yerde kısa çalışmak esastır.
Başka önemli konu ise şayet Uberle +45 dklık olmayan bir yolcu aldıysanız uber sistemini kapatınca diğer sistemleri kapatmamaktır. Çünkü diğerleri +45 dklık bir yolcu verirse uberi iptal edip bu yolcuyu almak mantıklıdır.
Sağlığınız için çalışırken mola verip kısa yürüyüş yapacaksınız, kırmızı ışıklarda boynunuzu hareket ettirecek, elleri açıp kapatacaksınız, akşam eve gidiyorsanız evde yemek yemeyecek şekilde kendinizi ayarlayacaksınız ve muhakkak sıkışmadan wc’ye gideceksiniz.
HAFTADA BİR GÜN MUTLAKA İZİN KULLANIN
Haftada bir gün muhakkak izin yapmalısınız. Hasta yolculardan sonra muhakkak arabanızı havalandırın. Yazın özellikle sol kolunuza ve yüzünüzün sol tarafına güneş kremi sürün. Arabanıza kusacak yolcular için poşet bulundurun. Makyaj yapacak bayanlar için ayna iyi tip getirir.
[TR724] 24.12.2019
Romanya’da savcılığa çağrılan eğitimci Fatih Gürsoy serbest bırakıldı: ‘Ülkem adına üzüldüm’ [Necdet Çelik]
Romanya yargısı, Lumina okulları başkanı Fatih Gürsoy için, Ankara’nın ‘terör örgütü yöneticiliği’ suçlamasıyla gönderdiği iade talebini reddetti. Geçen hafta okullarda çalışan genç bir öğretmenin iade talebi aynı mahkemece reddedilmişti.
Fatih Gürsoy, bu sabah başkent Bükreş’te ikamet ettiği evinden alınarak savcılığa çıkarıldı. Savcılıktaki ifadesinin ardından Gürsoy, mahkemeye sevk edildi.
Öğleden sonra Bükreş Temyiz Mahkemesi’nde görülen duruşmada kendini savunan eğitimci Gürsoy, Türkiye’de bağımsız yargı olmadığına ve insanların ölümüyle sonuçlanan işkencelerin raporlandığına vurgu yaparak iadesinin reddini talep etti.
SUÇLAMALAR SİYASİ
Savunmasında, gıyabında oluşturulan dosyanın politik karakterde olduğunun altını çizen Gürsoy, ‘’Hayatımda, sadece askerlik yaparken silaha dokundum. İllegal hiçbir örgütle, illegal örgütlerle ilişkisi olan hiçbir insanla temasım olmamıştır.’’ dedi. Dosyada üzerine atfedilen suçun tarihine dikkat çeken Gürsoy, ‘’Son 5 yıldır ülkeme girip çıkmadım. Ama gitmediğim ülkemin savcıları, 2017 yılında örgüt liderliğinden hakkımda dava açmış; delil olarak da, aynı dosyada bulunan kişilerle bu tarihten 5 yıl önce Bank Asya’dan yaptığım kişisel para alışverişlerini suç unsuru olarak koymuş, bir de bylock kullanıcısı olduğumu ileri sürmüş.’’ şeklinde anlattı.
Savunmanın ardından duruşma savcısı, iade talebinin reddi yönünde görüş bildirdi. Verilen kısa aradan sonra kararını açıklayan hakim, iade şartlarının oluşmaması nedeniyle talebin reddedildiğini açıkladı.
‘ÜLKEM ADINA ÜZÜLDÜM’
Mahkeme çıkışı gazetecilere konuşan Lumina okulları başkanı Fatih Gürsoy, kararın kendisi için süpriz olmadığını söyledi. Eğitimci Gürsoy, Türk yargısının düşürüldüğü durumu şu sözlerle dile getirdi: ‘’Hukukun ve demokrasinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gördüm. Ülkemizdeki hukukun, gerçek hukukçular nazarında nasıl görüldüğüne şahit olmaktan ülkem adına ben üzüldüm.’’
BASKILARI DURDURMAYA YÖNELİK
TR724 muhabirinin, geçen hafta bir Türk öğretmenin aynı olayı yaşadığını hatırlatması üzerine Fatih Gürsoy, şu değerlendirmede bulundu: ‘’Türkiye’den çok baskı olduğu zaten biliniyor. Muhtemelen bu baskıların son bulması adına dosyaları hukuki kanallara havale ettiler. Dosyalar sürüncemede kaldıkça baskı devam eder. Bu gereksiz baskıdan rahatsız oluyorlardır, kararları vererek gündemden kaldırmayı düşünmüş olmalılar.’’
Geçen hafta Lumina okullarında ingilizce öğretmenliği yapan 24 yaşındaki Büşra Zeynep Şen, ‘terör örgütü üyeliği’ suçlamasından iadesi nedeniyle mahkemeye çıkarılmış, mahkeme Ankara’nın talebini reddetmişti.
[Necdet Çelik] 24.12.2019 [TR724]
Fatih Gürsoy, bu sabah başkent Bükreş’te ikamet ettiği evinden alınarak savcılığa çıkarıldı. Savcılıktaki ifadesinin ardından Gürsoy, mahkemeye sevk edildi.
Öğleden sonra Bükreş Temyiz Mahkemesi’nde görülen duruşmada kendini savunan eğitimci Gürsoy, Türkiye’de bağımsız yargı olmadığına ve insanların ölümüyle sonuçlanan işkencelerin raporlandığına vurgu yaparak iadesinin reddini talep etti.
SUÇLAMALAR SİYASİ
Savunmasında, gıyabında oluşturulan dosyanın politik karakterde olduğunun altını çizen Gürsoy, ‘’Hayatımda, sadece askerlik yaparken silaha dokundum. İllegal hiçbir örgütle, illegal örgütlerle ilişkisi olan hiçbir insanla temasım olmamıştır.’’ dedi. Dosyada üzerine atfedilen suçun tarihine dikkat çeken Gürsoy, ‘’Son 5 yıldır ülkeme girip çıkmadım. Ama gitmediğim ülkemin savcıları, 2017 yılında örgüt liderliğinden hakkımda dava açmış; delil olarak da, aynı dosyada bulunan kişilerle bu tarihten 5 yıl önce Bank Asya’dan yaptığım kişisel para alışverişlerini suç unsuru olarak koymuş, bir de bylock kullanıcısı olduğumu ileri sürmüş.’’ şeklinde anlattı.
Savunmanın ardından duruşma savcısı, iade talebinin reddi yönünde görüş bildirdi. Verilen kısa aradan sonra kararını açıklayan hakim, iade şartlarının oluşmaması nedeniyle talebin reddedildiğini açıkladı.
‘ÜLKEM ADINA ÜZÜLDÜM’
Mahkeme çıkışı gazetecilere konuşan Lumina okulları başkanı Fatih Gürsoy, kararın kendisi için süpriz olmadığını söyledi. Eğitimci Gürsoy, Türk yargısının düşürüldüğü durumu şu sözlerle dile getirdi: ‘’Hukukun ve demokrasinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gördüm. Ülkemizdeki hukukun, gerçek hukukçular nazarında nasıl görüldüğüne şahit olmaktan ülkem adına ben üzüldüm.’’
BASKILARI DURDURMAYA YÖNELİK
TR724 muhabirinin, geçen hafta bir Türk öğretmenin aynı olayı yaşadığını hatırlatması üzerine Fatih Gürsoy, şu değerlendirmede bulundu: ‘’Türkiye’den çok baskı olduğu zaten biliniyor. Muhtemelen bu baskıların son bulması adına dosyaları hukuki kanallara havale ettiler. Dosyalar sürüncemede kaldıkça baskı devam eder. Bu gereksiz baskıdan rahatsız oluyorlardır, kararları vererek gündemden kaldırmayı düşünmüş olmalılar.’’
Geçen hafta Lumina okullarında ingilizce öğretmenliği yapan 24 yaşındaki Büşra Zeynep Şen, ‘terör örgütü üyeliği’ suçlamasından iadesi nedeniyle mahkemeye çıkarılmış, mahkeme Ankara’nın talebini reddetmişti.
[Necdet Çelik] 24.12.2019 [TR724]
Zaman kafesi ya da cama yapışan sinek [Seyid Nurfethi Erkal]
“Zaman bir hırsız gibi sonsuzluğa usulcacık ilerler.” (W. Shakspeare)
Zaman, bütün ilimlerin tek vazgeçilmezi. Sosyolojiden teolojiye, astrofizikten antropolojiye bütün disiplinler için muhtaç olunan belki de yegâne ortak kavram. Her disiplinin onu yorumlayış ve kullanış biçimi ise kendine özgü. Tarihçiler açısından geçmişten günümüze uzanan vakıalar zinciri olan kavram, bir teorik fizikçi için eşyanın dördüncü boyutu sayılabilmekte. Fakat kıymetli her şey gibi zamana aslî değerini veren de varlığının bilinmesinden ziyade şuur sahiplerince algılanıp değerlendirilebilmesi.
Ancak algılayanlar açısından da bu bildik bilinmezin değeri tamamen değişebilmekte. Bu farklılık zamanın eseri/esiri varlıkların mertebeleriyle doğrudan alakalı. Cemadat, zamanı (belki) var oluş ile yok oluş arasında bir nabız olarak algılarken; nebatat, gece ile gündüzün birbirini takibi olarak duyabilmekte. Hayvanlar türlerine göre daha kısa zaman dilimlerine nüfuz ederken, birkaç dakikacık hayat süren kelebeğin mi yoksa kırk yıl yaşayan karganın mı daha uzun bir yaşam tattığını ölçebilmemiz adeta imkânsız. Bu durumda gününü gün eden beşer ile anı duyabilen insan arasında ciddi bir ayrım oluşacağı da muhakkak.
Zamanın akışının sübjektifliğine dair hali hazırda genel kabul gören yaklaşımın gündelik hayatımıza düşünce, rüya, hayal ile farklı yansımaları mevcut. Saniyelik rüyalarda saatleri yaşayanların bast-ı zamanla vakt içre genişliği yakalayanları yadırgaması gerçekten yadırgatıcı. Rüya misali her an sürat-i ruh ile hareket eden bir zişuurun zamanı idrakte hemcinslerinden farklı bir buuda geçmesini garipsemek garipsenmeli. Anın genişlemesinin zirvesi miraç, mahza lütuf olmakla birlikte, idrak edenin keyfiyetinin olmazsa olmaz ayrı bir mevhibe ve şart olduğunun da delili. Şüphesiz vakte hürmetin remzi namaz ile şükrünü eda edenin bereketini görüp, zevk etmesi de böyle insanî bir tecrübeye vabeste.
Sadece İslâm değil metafizik kabul üzerine bina edilen pek çok inanç zamana izafiyet atfederken, astrofizikçiler de zamanın akışının maddedeki harekete göre farklı bir keyfiyet arz ettiğinde hemfikir. Akıştaki bu farklılaşma insana daha uzun süre yaşama şansı tanımasa da daha geniş zaman dilimlerinde hayat sürebilme imkânı tanıyacağı varsayılabilir. Zamana hükmünü geçirip durdurabilmek (biz yaratılmışlar için) imkânsız olsa da zihnen, ruhen ve hissen bir nebze kaydından sıyrılmak mümkün olabilir.
Bu anlamda beş duyusu ile üç boyutlu bir ekran seyredebilen insan öteki boyutlardan nasiplenmek istiyorsa alıcılarını yani zahiri ve batıni latifelerini açmak ve parlatmakla mükellef. Zamanın korkunç debisinden zihnini ve ruhunu alıkoyamayan insan, (varlığı dolayısıyla kendi varlığını derinlikten mahrum, iki boyutlu algıladığından) cama yapışan ama kanat çırptığı için gittiği zannıyla tatmin olan sineğe benzetilebilir. Ruhu cisminin, hissi nefsinin, zihni aktüalitenin esiri beşerin asil özgürleşme ideali ömür denilen şu kısa müddetçik için/içinde ne kadar acıklı/acınası.
Zamana dair farklı nazariyeler insanın farklı veçhelerine baktığından zamanın farklı tezahürlerini yansıtmakta. Tarihi hadiselerin farklı yorumlanışı dahi bir nebze bu kurucu nazariyelerle alakalı. Aristo, zamanı öncesiz ve sonrasız aynı noktaya dönüş olarak nitelerken onu bir küre olarak düşünmeyi salık veriyor. Platon nazarında bir çember olan zaman, terakkici, evrimci, çağdaş anlayışta düz bir hat şeklinde tanımlanmakta. Zamanı birbiri ardına muttasıl anlardan mürekkep bir çizgi şeklinde yorumlamak da bunlara benzer kadim bir yaklaşım.
Molla Sadra, “Zamanı süreksiz anlardan (zaman atomlarından) oluşmuş sayan feylesoflar gelip geçmiştir.” dese de bu yaklaşımın zaman içre bir zihin için gayet kullanışlı bir simülasyon olduğu söylenebilir. Sadra, “Zaman hareketin çocuğudur, nerede hareket yoksa zamana da yer yoktur.” diye ekliyor. İşrakiyunun büyük dâhisi Sadra, Gazali gibi zamanın maddeyle var olduğuna kânidir fakat Gazali’den farklı olarak zamanın mahiyetini de tartışmaktan kaçınmaz. Eflatun’a uyan İbn-i Sîna’nın tersine zamanı, aşkın, kendi kendine varlık sahibi bir cevher olarak görmeyen Sadra; Aristo’nun “Zaman, arazdaki hareketin sayımıdır” görüşünü reddeder ve buna karşı ünlü hareket-i cevherî kuramını va’z eder.
Sadra’nın asrîsi Descartes ise zamanı, birbirinden bağımsız zaman atomlarının (ân-ı seyyâlelerin) birbiri ardına dizilmesi şeklinde tarif etmekte ısrarcıdır. Mekân kütlelerin özünü oluşturan özellik, yani maddî cevher denilen şeydir. Descartes’ta Sadra gibi cevher-araz farklılığına kânidir fakat Descartes imaginative manada akla uygun olanı var olanla eş gördüğü için zamanı parçalar halinde değerlendirmektedir. Her bir anda oluşan maddî farklılaşma arazî olduğu için Descartes’e göre zaman atomları arasında hususî bir bağ da söz konusu değildir. Bu yüzden Descartes (tıpkı İbn Arabi gibi) hiçbir şeyin bir andan diğer bir ana yaratıcı gücün izni olmadan geçemeyeceğini savunur.
Zamanın ezeliyeti ise farklı bir cephede başka bir sorun teşkil etmekte. İbni Rüşd, kelâmcılar ile filozoflar arasında çok tartışılır olan âlemin ezeliyeti meselesinde, fikirler arasında aslında çok büyük bir farklılığın söz konusu olmadığını söyler. Aristo hareketten yola çıktığı ve maddeyi ezelî gördüğü için zamanın ezeliyet ve ebediyetine kânidir. Eflatun ise varlığı muhdes/yapılmış kabul ettiğinden, zamanın ezelî olamayacağını fakat ebedî olabileceğini söyler. Zamanı hareketin çocuğu gören Sadra ise hareket-i cevherî kuramıyla birlikte, âlemin dolayısıyla da zamanın ezeliyeti fikrini çürütür.
Daha birçok farklı görüşün bulunduğu bu konuda İbni Rüşd’e hak vermek zor. Zira fikirler arasında birbirinin tam zıttı gibi görünenler bile mevcut. Fakat İbni Rüşd bir manada haklıdır. Olaylara farklı açılardan bakmanın getirdiği farklı yorumlamalar farklı görünen söylemleri açığa çıkarsa da her görüş birçok ortak nokta içermekte ve kendi içerisinde büyük oranda tutarlılık arz etmektedir. Bu yüzden fikren takip ettiğiniz ister bir filozof ister bir kelâmcı olsun; sizi tutarlılığıyla kendi paradigmasına ikna etmesi mümkün.
Spinoza, bütün bu farklı görüşlerin mevcudiyetinin sebebini çok güzel özetler. Spinoza’ya göre bir varlık olan insan, başka bir varlık olan zaman içinde varlık hakkında düşündüğü için, varlık yine varlık hakkında düşünmüş olur. Bu yüzden Ethica’nın yazılması ancak aşkın bir güç tarafından mümkündür. (Yani vahiyle…) Paremendies ve Eflatun da bu noktaya aşılamamış bir problem olarak parmak basarlar. Spinoza’nın bu sözü, zaman hakkındaki hatalı görüşlere haklılık payı tanımasıyla isabetli bir yaklaşım içerse de insan ait olduğu varlıktan yola çıktığı için zamanı bağıl bir konuma indirgemekte ve zaman kavramı da içinden çıkılmaz bir hal almaktadır.
Aynı problem tarih yazımında tekrar hortlayıp önümüze dikilmektedir. Özellikle Hegel ile zaman, sosyal hadiselerin anlaşılmasında temel noktayı teşkil ettiğinden; benzer bir sorun tarihin yazılıp yorumlanmasında karşımıza çıkmaktadır. Acaba zamanı kavram olarak zaman dışı gören Kojeve’in dediği gibi insan zamana maruz mu kalmaktadır yoksa tarihi hem yapan hem yazan hem de okuyan belirleyici unsur mudur? Zor bir soru. Ancak anlaşılan o ki zaman, en spirtualist hayat görüşlerinden, en pozitivist metodolojilere kadar her ekol için bütün prensiplerin üzerinde bir prensip olma niteliğini korumakta.
İzafî kabul edilen zamanın bu kadar geniş bir fikir coğrafyasına yayılmasında ana sebep herhalde fizikten metafiziğe her konunun vazgeçilmezi olmasından kaynaklanmakta. Hangi yönden, hangi açıdan bakılırsa bakılsın farklı görünüm arz eden zamanın kafesinde bir mahkûmu olarak tarifini yapmaya çalışmak belki de fuzuli bir çaba. Razi gibi dev bir dehanın çözümsüzlüğüne kanaat getirmesi de herhalde bundan. Sonuçta Parmendies’in dediği o ilk noktaya geliyoruz: “Zamanda olmak aklî olmamak, kavranabilir olmamak, dolayısıyla da var olmamaktır.” (devam edecek)
[Seyid Nurfethi Erkal] 24.12.2019 [TR724]
Zaman, bütün ilimlerin tek vazgeçilmezi. Sosyolojiden teolojiye, astrofizikten antropolojiye bütün disiplinler için muhtaç olunan belki de yegâne ortak kavram. Her disiplinin onu yorumlayış ve kullanış biçimi ise kendine özgü. Tarihçiler açısından geçmişten günümüze uzanan vakıalar zinciri olan kavram, bir teorik fizikçi için eşyanın dördüncü boyutu sayılabilmekte. Fakat kıymetli her şey gibi zamana aslî değerini veren de varlığının bilinmesinden ziyade şuur sahiplerince algılanıp değerlendirilebilmesi.
Ancak algılayanlar açısından da bu bildik bilinmezin değeri tamamen değişebilmekte. Bu farklılık zamanın eseri/esiri varlıkların mertebeleriyle doğrudan alakalı. Cemadat, zamanı (belki) var oluş ile yok oluş arasında bir nabız olarak algılarken; nebatat, gece ile gündüzün birbirini takibi olarak duyabilmekte. Hayvanlar türlerine göre daha kısa zaman dilimlerine nüfuz ederken, birkaç dakikacık hayat süren kelebeğin mi yoksa kırk yıl yaşayan karganın mı daha uzun bir yaşam tattığını ölçebilmemiz adeta imkânsız. Bu durumda gününü gün eden beşer ile anı duyabilen insan arasında ciddi bir ayrım oluşacağı da muhakkak.
Zamanın akışının sübjektifliğine dair hali hazırda genel kabul gören yaklaşımın gündelik hayatımıza düşünce, rüya, hayal ile farklı yansımaları mevcut. Saniyelik rüyalarda saatleri yaşayanların bast-ı zamanla vakt içre genişliği yakalayanları yadırgaması gerçekten yadırgatıcı. Rüya misali her an sürat-i ruh ile hareket eden bir zişuurun zamanı idrakte hemcinslerinden farklı bir buuda geçmesini garipsemek garipsenmeli. Anın genişlemesinin zirvesi miraç, mahza lütuf olmakla birlikte, idrak edenin keyfiyetinin olmazsa olmaz ayrı bir mevhibe ve şart olduğunun da delili. Şüphesiz vakte hürmetin remzi namaz ile şükrünü eda edenin bereketini görüp, zevk etmesi de böyle insanî bir tecrübeye vabeste.
Sadece İslâm değil metafizik kabul üzerine bina edilen pek çok inanç zamana izafiyet atfederken, astrofizikçiler de zamanın akışının maddedeki harekete göre farklı bir keyfiyet arz ettiğinde hemfikir. Akıştaki bu farklılaşma insana daha uzun süre yaşama şansı tanımasa da daha geniş zaman dilimlerinde hayat sürebilme imkânı tanıyacağı varsayılabilir. Zamana hükmünü geçirip durdurabilmek (biz yaratılmışlar için) imkânsız olsa da zihnen, ruhen ve hissen bir nebze kaydından sıyrılmak mümkün olabilir.
Bu anlamda beş duyusu ile üç boyutlu bir ekran seyredebilen insan öteki boyutlardan nasiplenmek istiyorsa alıcılarını yani zahiri ve batıni latifelerini açmak ve parlatmakla mükellef. Zamanın korkunç debisinden zihnini ve ruhunu alıkoyamayan insan, (varlığı dolayısıyla kendi varlığını derinlikten mahrum, iki boyutlu algıladığından) cama yapışan ama kanat çırptığı için gittiği zannıyla tatmin olan sineğe benzetilebilir. Ruhu cisminin, hissi nefsinin, zihni aktüalitenin esiri beşerin asil özgürleşme ideali ömür denilen şu kısa müddetçik için/içinde ne kadar acıklı/acınası.
Zamana dair farklı nazariyeler insanın farklı veçhelerine baktığından zamanın farklı tezahürlerini yansıtmakta. Tarihi hadiselerin farklı yorumlanışı dahi bir nebze bu kurucu nazariyelerle alakalı. Aristo, zamanı öncesiz ve sonrasız aynı noktaya dönüş olarak nitelerken onu bir küre olarak düşünmeyi salık veriyor. Platon nazarında bir çember olan zaman, terakkici, evrimci, çağdaş anlayışta düz bir hat şeklinde tanımlanmakta. Zamanı birbiri ardına muttasıl anlardan mürekkep bir çizgi şeklinde yorumlamak da bunlara benzer kadim bir yaklaşım.
Molla Sadra, “Zamanı süreksiz anlardan (zaman atomlarından) oluşmuş sayan feylesoflar gelip geçmiştir.” dese de bu yaklaşımın zaman içre bir zihin için gayet kullanışlı bir simülasyon olduğu söylenebilir. Sadra, “Zaman hareketin çocuğudur, nerede hareket yoksa zamana da yer yoktur.” diye ekliyor. İşrakiyunun büyük dâhisi Sadra, Gazali gibi zamanın maddeyle var olduğuna kânidir fakat Gazali’den farklı olarak zamanın mahiyetini de tartışmaktan kaçınmaz. Eflatun’a uyan İbn-i Sîna’nın tersine zamanı, aşkın, kendi kendine varlık sahibi bir cevher olarak görmeyen Sadra; Aristo’nun “Zaman, arazdaki hareketin sayımıdır” görüşünü reddeder ve buna karşı ünlü hareket-i cevherî kuramını va’z eder.
Sadra’nın asrîsi Descartes ise zamanı, birbirinden bağımsız zaman atomlarının (ân-ı seyyâlelerin) birbiri ardına dizilmesi şeklinde tarif etmekte ısrarcıdır. Mekân kütlelerin özünü oluşturan özellik, yani maddî cevher denilen şeydir. Descartes’ta Sadra gibi cevher-araz farklılığına kânidir fakat Descartes imaginative manada akla uygun olanı var olanla eş gördüğü için zamanı parçalar halinde değerlendirmektedir. Her bir anda oluşan maddî farklılaşma arazî olduğu için Descartes’e göre zaman atomları arasında hususî bir bağ da söz konusu değildir. Bu yüzden Descartes (tıpkı İbn Arabi gibi) hiçbir şeyin bir andan diğer bir ana yaratıcı gücün izni olmadan geçemeyeceğini savunur.
Zamanın ezeliyeti ise farklı bir cephede başka bir sorun teşkil etmekte. İbni Rüşd, kelâmcılar ile filozoflar arasında çok tartışılır olan âlemin ezeliyeti meselesinde, fikirler arasında aslında çok büyük bir farklılığın söz konusu olmadığını söyler. Aristo hareketten yola çıktığı ve maddeyi ezelî gördüğü için zamanın ezeliyet ve ebediyetine kânidir. Eflatun ise varlığı muhdes/yapılmış kabul ettiğinden, zamanın ezelî olamayacağını fakat ebedî olabileceğini söyler. Zamanı hareketin çocuğu gören Sadra ise hareket-i cevherî kuramıyla birlikte, âlemin dolayısıyla da zamanın ezeliyeti fikrini çürütür.
Daha birçok farklı görüşün bulunduğu bu konuda İbni Rüşd’e hak vermek zor. Zira fikirler arasında birbirinin tam zıttı gibi görünenler bile mevcut. Fakat İbni Rüşd bir manada haklıdır. Olaylara farklı açılardan bakmanın getirdiği farklı yorumlamalar farklı görünen söylemleri açığa çıkarsa da her görüş birçok ortak nokta içermekte ve kendi içerisinde büyük oranda tutarlılık arz etmektedir. Bu yüzden fikren takip ettiğiniz ister bir filozof ister bir kelâmcı olsun; sizi tutarlılığıyla kendi paradigmasına ikna etmesi mümkün.
Spinoza, bütün bu farklı görüşlerin mevcudiyetinin sebebini çok güzel özetler. Spinoza’ya göre bir varlık olan insan, başka bir varlık olan zaman içinde varlık hakkında düşündüğü için, varlık yine varlık hakkında düşünmüş olur. Bu yüzden Ethica’nın yazılması ancak aşkın bir güç tarafından mümkündür. (Yani vahiyle…) Paremendies ve Eflatun da bu noktaya aşılamamış bir problem olarak parmak basarlar. Spinoza’nın bu sözü, zaman hakkındaki hatalı görüşlere haklılık payı tanımasıyla isabetli bir yaklaşım içerse de insan ait olduğu varlıktan yola çıktığı için zamanı bağıl bir konuma indirgemekte ve zaman kavramı da içinden çıkılmaz bir hal almaktadır.
Aynı problem tarih yazımında tekrar hortlayıp önümüze dikilmektedir. Özellikle Hegel ile zaman, sosyal hadiselerin anlaşılmasında temel noktayı teşkil ettiğinden; benzer bir sorun tarihin yazılıp yorumlanmasında karşımıza çıkmaktadır. Acaba zamanı kavram olarak zaman dışı gören Kojeve’in dediği gibi insan zamana maruz mu kalmaktadır yoksa tarihi hem yapan hem yazan hem de okuyan belirleyici unsur mudur? Zor bir soru. Ancak anlaşılan o ki zaman, en spirtualist hayat görüşlerinden, en pozitivist metodolojilere kadar her ekol için bütün prensiplerin üzerinde bir prensip olma niteliğini korumakta.
İzafî kabul edilen zamanın bu kadar geniş bir fikir coğrafyasına yayılmasında ana sebep herhalde fizikten metafiziğe her konunun vazgeçilmezi olmasından kaynaklanmakta. Hangi yönden, hangi açıdan bakılırsa bakılsın farklı görünüm arz eden zamanın kafesinde bir mahkûmu olarak tarifini yapmaya çalışmak belki de fuzuli bir çaba. Razi gibi dev bir dehanın çözümsüzlüğüne kanaat getirmesi de herhalde bundan. Sonuçta Parmendies’in dediği o ilk noktaya geliyoruz: “Zamanda olmak aklî olmamak, kavranabilir olmamak, dolayısıyla da var olmamaktır.” (devam edecek)
[Seyid Nurfethi Erkal] 24.12.2019 [TR724]
Etiketler:
Seyid Nurfethi Erkal
3 puanın yolu Muriqi’ten geçiyor [Hasan Cücük]
Süper Lig’de yılın son derbisinde gülen taraf sarı-lacivertli ekip oldu. Beşiktaş’ı Kadıköy’de konuk eden Fenerbahçe rakibini 3-1 yenerken, Kosovalı forveti Vedat Muriqi’in gol attığı bir maçı daha 3 puanla kapattı. Muriqi atarken, Fenerbahçe kazanmaya devam ediyor. Vedat Muriqi, son yıllarda kadrosuna kattığı forvetlerden hayal kırıklığı yaşayan Fenerbahçe’nin yüzünü güldüren isim oldu.
Süper Lig’de son 4 yılda Fenerbahçe ve Beşiktaş’a karşı oynadığı 17 derbiyi kaybetmeyen Fenerbahçe, derbilerdeki beraberlik serisine Beşiktaş’ı yenerek son verdi. Sarı-lacivertliler, son 4 yılda Galatasaray ve Beşiktaş’la oynadığı 17 lig derbisinde 5 galibiyet, 11 beraberlik aldı, 1 kez sahadan yenik ayrıldı. Fenerbahçe, bu süreçte ligdeki son derbi yenilgisini Beşiktaş karşısında yaşadı. Sarı-lacivertliler, 27 Eylül 2015’te Atatürk Olimpiyat Stadı’nda konuk olduğu Beşiktaş’a 3-2 kaybettikten sonraki 17 maç içinde sadece yine siyah-beyazlılara kaybetti. Fenerbahçe, söz konusu 17 derbi içinde Beşiktaş’a 25 Şubat 2018’de Vodafone Park’ta 3-1 yenildi.
Fenerbahçe, son dönemde derbilerde aldığı beraberlik serisini Beşiktaş karşısında bozdu. Bu maça kadar oynadığı son 6 derbiden sahadan bir puanla ayrılan sarı-lacivertliler, rakibini 3-1 yenerek 3 puanı hanesine yazdırdı. Kadıköy’deki maçta Vedat Muriqi attığı gol ve oynadığı futbolla sarı-lacivertli taraftarların yüzünü güldürmeye devam etti. Muriqi’in gol attığı maçlarda Fenerbahçe puan kaybetmeme geleneğini sürdürdü. Dahası Muriqi, 15 maç sonunda ulaştığı 10 golle, sarı-lacivertlilerde son 12 sezonun ilk yarıları itibarıyla en golcü santrforu oldu.
Galatasaray’dan sonra bünyesinden en fazla gol kralı çıkaran ikinci takım olan Fenerbahçe’de krallık tacını takan son oyuncu Alex de Souza oldu. Fenerbahçe için ter döken oyuncular 15 kez gol krallığı sevinci yaşadı. 2010-11 sezonunda Fenerbahçe ligde şampiyonluğuna ulaşırken, efsane oyuncusu Alex de 28 golle krallık sevinci yaşadı. Alex’in ayrılmasıyla Fenerbahçe kadrosuna kattığı forvetlerden yüzü bir türlü gülmedi. 2013-14 sezonunda Sivasspor formasıyla attığı 17 golle taç takan Faslı Aatif Chahechouhe ve 2014-15 sezonunda Bursaspor’da 22 gole imza atıp kral olan Fernandoa’yu transfer eden Fenerbahçe her iki kraldan istediği verimi alamadı. Aatif Chahechouhe 2,5 sezon top koşturduğu Fenerbahçe’de 5 gol barajını aşamadı. Fernandoa ise Fenerbahçe’de en başarılı sezonunu 2015-16’da geçirdi. Brezilyalı forvet çıktığı 32 maçta 13 gole imza attı. İlerleyen iki sezonda ise bu sayının altında kalıp, hüsranın adı oldu.
Fenerbahçe, klasik bir forvet olmamasına rağmen attığı gol ve asistlerle takıma maksimum katkı sağlayan Alex’in 2013’de takımdan ayrılmasıyla gol sorununa çare olacak forvet bulmakta zorlandı. 2013’te Emmanuel Emenike, 2015’te Robin van Persie ve Fernandao, 2016’da Aatif Chahechouhe ve Mousa Sow (kiralık), 2017’de Roberto Soldado ve Vincent Janssen (kiralık), 2018’de Michael Frey ve İslam Slimani (kiralık) gol umudu olarak Fenerbahçe kadrosuna katılan isimler oldular. Ödenen milyonlara rağmen bu isimlerden hiçbiri gol sıkıntısına çare olmadı. Ta ki bu sezon kadroya katılan Vedat Muriqi’e kadar.
Rizespor formasıyla ortaya koyduğu performanstan dolayı Vedat Muriqi’i kadrosuna katmak isteyen sadece Fenerbahçe değildi. Galatasaray da Kosovalı golcüyü renklerine bağlamak istiyordu. İki ezeli rakibin transfer rekabetinde gülen taraf sarı-lacivertliler oldu. Muriqi için 3,5 milyon Euro bonservis ödeyen Fenerbahçe, Kosovalı’nın performansıyla son yılların en isabetli forvet transferini gerçekleştirmenin mutluluğunu yaşıyor.
Vedat Muriqi, henüz ilk yarı bitmeden rakip fileleri 15 maçta 10 kez havalandırdı. Bu performansıyla Muriqi, son 12 sezonun ilk yarılar itibarıyla sarı-lacivertlilerin en golcü santrforu olma özelliğini elde etti. Fenerbahçe’de 2007-08 sezonunda Semih Şentürk, ilk devreyi 10 gol atarak tamamlamıştı. Fenerbahçe’de daha sonraki sezonlarda ilk 17 haftalık periyotta 10 gole ulaşan başka santrfor olmadı. Muriqi, sezonun son haftasında eski takımı Çaykur Rizespor deplasmanında 1 gol daha atarsa 10 golü geçip 17 yıl sonra bir ilki de gerçekleştirecek ve Pierre van Hooijdonk’tan sonra ilk yarıların en golcü ikinci ismi olacak. Fenerbahçe’de 2000’li yıllarda Süper Lig’in ilk devresinde en fazla gol atan isim olarak Pierre van Hooijdonk ön plana çıkıyor. Hollandalı, 2003-04 sezonunun ilk yarısında tam 13 gole imza atmıştı. Fenerbahçe, Van Hooijdonk’un 24 golle tamamladığı söz konusu sezonda şampiyonluğa ulaşmıştı.
Vedat Muriqi, geçen sezon Fenerbahçe formasını giyen forvetler Roberto Soldado, Michael Frey ve Islam Slimani’nin bir sezon boyunca attığı toplam gol sayısına daha ligin ilk devresi bitmeden ulaştı. 2018-19 sezonunu Soldado 6, Frey 3 ve Slimani ise bir golle tamamlamıştı. Üç forvetin gol sayısı ise 10 olmuştu. Bu rakama Muriqi ligin ilk devresi bitmeden çıktığı 15 maçta ulaştı. Vedat Muriqi, Beşiktaş karşılaşmasıyla birlikte 8. kez bir maçta gol atmayı başardı. Muriqi’in gol attığı maçların tamamında Fenerbahçe sahadan 3 puanla ayrıldı. Muriqi, bu sezon Gaziantep FK, Başakşehir, Ankaragücü, Denizlispor, Konyaspor, Kasımpaşa (2), Gençlerbirliği (2) ve Beşiktaş maçlarında rakip fileleri havalandırdı.
[Hasan Cücük] 24.12.2019 [TR724]
Süper Lig’de son 4 yılda Fenerbahçe ve Beşiktaş’a karşı oynadığı 17 derbiyi kaybetmeyen Fenerbahçe, derbilerdeki beraberlik serisine Beşiktaş’ı yenerek son verdi. Sarı-lacivertliler, son 4 yılda Galatasaray ve Beşiktaş’la oynadığı 17 lig derbisinde 5 galibiyet, 11 beraberlik aldı, 1 kez sahadan yenik ayrıldı. Fenerbahçe, bu süreçte ligdeki son derbi yenilgisini Beşiktaş karşısında yaşadı. Sarı-lacivertliler, 27 Eylül 2015’te Atatürk Olimpiyat Stadı’nda konuk olduğu Beşiktaş’a 3-2 kaybettikten sonraki 17 maç içinde sadece yine siyah-beyazlılara kaybetti. Fenerbahçe, söz konusu 17 derbi içinde Beşiktaş’a 25 Şubat 2018’de Vodafone Park’ta 3-1 yenildi.
Fenerbahçe, son dönemde derbilerde aldığı beraberlik serisini Beşiktaş karşısında bozdu. Bu maça kadar oynadığı son 6 derbiden sahadan bir puanla ayrılan sarı-lacivertliler, rakibini 3-1 yenerek 3 puanı hanesine yazdırdı. Kadıköy’deki maçta Vedat Muriqi attığı gol ve oynadığı futbolla sarı-lacivertli taraftarların yüzünü güldürmeye devam etti. Muriqi’in gol attığı maçlarda Fenerbahçe puan kaybetmeme geleneğini sürdürdü. Dahası Muriqi, 15 maç sonunda ulaştığı 10 golle, sarı-lacivertlilerde son 12 sezonun ilk yarıları itibarıyla en golcü santrforu oldu.
Galatasaray’dan sonra bünyesinden en fazla gol kralı çıkaran ikinci takım olan Fenerbahçe’de krallık tacını takan son oyuncu Alex de Souza oldu. Fenerbahçe için ter döken oyuncular 15 kez gol krallığı sevinci yaşadı. 2010-11 sezonunda Fenerbahçe ligde şampiyonluğuna ulaşırken, efsane oyuncusu Alex de 28 golle krallık sevinci yaşadı. Alex’in ayrılmasıyla Fenerbahçe kadrosuna kattığı forvetlerden yüzü bir türlü gülmedi. 2013-14 sezonunda Sivasspor formasıyla attığı 17 golle taç takan Faslı Aatif Chahechouhe ve 2014-15 sezonunda Bursaspor’da 22 gole imza atıp kral olan Fernandoa’yu transfer eden Fenerbahçe her iki kraldan istediği verimi alamadı. Aatif Chahechouhe 2,5 sezon top koşturduğu Fenerbahçe’de 5 gol barajını aşamadı. Fernandoa ise Fenerbahçe’de en başarılı sezonunu 2015-16’da geçirdi. Brezilyalı forvet çıktığı 32 maçta 13 gole imza attı. İlerleyen iki sezonda ise bu sayının altında kalıp, hüsranın adı oldu.
Fenerbahçe, klasik bir forvet olmamasına rağmen attığı gol ve asistlerle takıma maksimum katkı sağlayan Alex’in 2013’de takımdan ayrılmasıyla gol sorununa çare olacak forvet bulmakta zorlandı. 2013’te Emmanuel Emenike, 2015’te Robin van Persie ve Fernandao, 2016’da Aatif Chahechouhe ve Mousa Sow (kiralık), 2017’de Roberto Soldado ve Vincent Janssen (kiralık), 2018’de Michael Frey ve İslam Slimani (kiralık) gol umudu olarak Fenerbahçe kadrosuna katılan isimler oldular. Ödenen milyonlara rağmen bu isimlerden hiçbiri gol sıkıntısına çare olmadı. Ta ki bu sezon kadroya katılan Vedat Muriqi’e kadar.
Rizespor formasıyla ortaya koyduğu performanstan dolayı Vedat Muriqi’i kadrosuna katmak isteyen sadece Fenerbahçe değildi. Galatasaray da Kosovalı golcüyü renklerine bağlamak istiyordu. İki ezeli rakibin transfer rekabetinde gülen taraf sarı-lacivertliler oldu. Muriqi için 3,5 milyon Euro bonservis ödeyen Fenerbahçe, Kosovalı’nın performansıyla son yılların en isabetli forvet transferini gerçekleştirmenin mutluluğunu yaşıyor.
Vedat Muriqi, henüz ilk yarı bitmeden rakip fileleri 15 maçta 10 kez havalandırdı. Bu performansıyla Muriqi, son 12 sezonun ilk yarılar itibarıyla sarı-lacivertlilerin en golcü santrforu olma özelliğini elde etti. Fenerbahçe’de 2007-08 sezonunda Semih Şentürk, ilk devreyi 10 gol atarak tamamlamıştı. Fenerbahçe’de daha sonraki sezonlarda ilk 17 haftalık periyotta 10 gole ulaşan başka santrfor olmadı. Muriqi, sezonun son haftasında eski takımı Çaykur Rizespor deplasmanında 1 gol daha atarsa 10 golü geçip 17 yıl sonra bir ilki de gerçekleştirecek ve Pierre van Hooijdonk’tan sonra ilk yarıların en golcü ikinci ismi olacak. Fenerbahçe’de 2000’li yıllarda Süper Lig’in ilk devresinde en fazla gol atan isim olarak Pierre van Hooijdonk ön plana çıkıyor. Hollandalı, 2003-04 sezonunun ilk yarısında tam 13 gole imza atmıştı. Fenerbahçe, Van Hooijdonk’un 24 golle tamamladığı söz konusu sezonda şampiyonluğa ulaşmıştı.
Vedat Muriqi, geçen sezon Fenerbahçe formasını giyen forvetler Roberto Soldado, Michael Frey ve Islam Slimani’nin bir sezon boyunca attığı toplam gol sayısına daha ligin ilk devresi bitmeden ulaştı. 2018-19 sezonunu Soldado 6, Frey 3 ve Slimani ise bir golle tamamlamıştı. Üç forvetin gol sayısı ise 10 olmuştu. Bu rakama Muriqi ligin ilk devresi bitmeden çıktığı 15 maçta ulaştı. Vedat Muriqi, Beşiktaş karşılaşmasıyla birlikte 8. kez bir maçta gol atmayı başardı. Muriqi’in gol attığı maçların tamamında Fenerbahçe sahadan 3 puanla ayrıldı. Muriqi, bu sezon Gaziantep FK, Başakşehir, Ankaragücü, Denizlispor, Konyaspor, Kasımpaşa (2), Gençlerbirliği (2) ve Beşiktaş maçlarında rakip fileleri havalandırdı.
[Hasan Cücük] 24.12.2019 [TR724]
İki lüks yaşam arasında toplum [Uğur Tezcan]
Bugünlerde sosyal medya hesaplarında sıklıkla karşılaştığımız bir atışma var. Buna iki zıt kutbun lüks yaşam özentisi üzerinden birbiriyle çatışması da diyebilirsiniz. AK Partili çevrelerden bazı insanların son derece lüks villalarda, yatlarda veya lokallerde gerçekleştirdikleri aşırı lüks gösterisi diyebileceğiniz eğlencelerine ait videolar paylaşılıp duruldu. Elbette videolarda gördüğünüz tiplerin süslü, türbanlı kişiler olmaları başörtüsüne karşı hep alerjisi olmuş olan kesimleri hazımsızlığını daha da artırıyor. Bu nedenle de, AK Partiden haz etmeyen bir çok kesimden insan bu videoları çeşitli şekillerde eleştirdiler ve bu tür yaşam tarzına saldırdılar. Bunun üzerinden çok geçmeden bu sefer de İşçi Partili bir vekilin kızının benzer şekilde lüks ve israfa kaçan eğlence tertibine dair videolar piyasaya girdi. Bu sefer de AK Partili kesimlerden videoya tepkiler geldi.
Birbirlerine saldırı şekilleri son derece kısır tartışmalar düzleminde ilerliyor elbette. Bunların tamamen önyargılardan ve mahalle hizipçiliğinden beslenen boş tepkiler mahiyetinde olduğunu da not etmek lazım. Sonuçta Türkiye’desiniz ve olaylara bakış açınızın etiketler üzerinden şekillenmesi ve dar kalıplar dışına çıkamaması son derece normal.
Seküler kesim her zaman için karşı tarafa garez duydu ve onlara hiç bir şeyi yakıştıramadı. Karşı taraf da ‘sen asıl kendine bak!’ şeklindeki basit yaklaşımlar dışında pek bir söylem geliştiremedi. Sonuçta, Erdoğan ve şürekasının lüks Saray’ına, aşırı harcamalarına, Emine Erdoğan’ın son derece pahalı çantasına bile ‘’onlar İslam’ı temsil ediyorlar, elbette alacaklar’’ veya ‘’itibarda tasarruf olmaz!’’ diyerek liderlerinin her türlü müsrifliğine vicdani bir kılıf geçirmeye alıştırılmış bir kesim bu nihayetinde. Hatta daha eski Refah Partisi dönemlerinde bile birtakım insanlar, ‘hep onlar mı yiyecek biraz da biz yiyelim’ şeklinde söylemler üretebiliyorlardı. Bu anlayış sonraları öyle bir noktaya geldi ki, 17-25 Aralık döneminin hemen akabindeki seçimler öncesinde, ‘’çalıyor, ama çalışıyor!’’ anlayışını bile içselleştirebildi bu kesim. İşte böyle bir anlayış etrafında, çıkarları ve kazanımları için her türlü çirkefliği yapabilecek, bir anda zengin olma hırsıyla dolu olan binlerce çakalın toplanmış olması son derece normal bir gelişme idi ve oldu da! Nihayetinde Türkiye artık bu tür insanların gittikçe çoğaldığı, yine bu tür insanların saygı ve itibar gördüğü bir çakallar ve tilkiler diyarı, bir ‘Yavuz Hırsızlar Cenneti’dir. Bir çok insan için sorun; kısa yoldan zengin olma yöntemlerinin ilkesizliği ve ahlaksızlığı değil, bunu karşı gruptan birinin yapabiliyor olmasıdır ve kendilerine ne zaman sıranın geleceği şeklindeki beklentinin verdiği strestir. Bu tür gayretlerin ve politikaların geçer akçe bir norm olmuş olması ve günümüz toplumunun itici bir dinamiği ve önemli bir motivasyon kaynağı haline gelmiş olması büyük bir toplumsal sorundur. Bu zehir artık toplumun bünyesini (idrakini ve vicdanını) felç haline getirmiş durumdadır.
Karşı caddeye geçelim: Lüks ve israfa dayalı yaşam tarzı karşı mahallede de hep varolan bir yaşam tarzı idi. AK Partili çevrelerin iştahlarını kabartan kolay ve hızlı yoldan zenginleşme yöntemleri, aynı kaynakları zamanında ellerinde tutan kesimlerce de rağbet görüyordu. Bunlar buzdağlarının tepesi misalinde olduğu gibi gazete ve mecmualara biraz yansıyordu; ancak suyun altındaki kısımları toplumun fazlaca gözüne sokulmuyordu.
Benim çevremden de bir çok insan kendi ‘Müslüman’ mahallemizden çıktıkları için AK partili çevrelerin bu aşırı gösteriş şovlarına ve israfa dayalı lüks yaşamlarına tepkiler verdiler: Lüks Saraylar, şatafatlı ve israfa dayalı eğlenceler, havuzlu villalar, lüks araba koleksiyonları, 5-10 yerden alınan maaşlar, devlet ödemesi garantili rant kazanımları, lüks yatlar ve yurtdışı gezileri…
Haklı oldukları eleştiri noktası; bu insanların bir yandan ‘’Ömer’in hırkası, Peygamberin yamalı elbisesi’’ gibi fakirlik ve sadelik belirten söylemler üzerinden siyaset cambazlığı yaparken diğer yandan da kendilerini ve kendilerine ait bazı çevreleri çok kısa bir sürede aşırı derecede zenginleştirmeleri idi. Bunu yaparken de hedef tahtasına koydukları ve kendi hırsızlıklarına engel olarak gördükleri masum insanları ‘’paralel devlet’’, ‘’terörist’’ gibi yaftalamalarla etkisiz hale getirmeleri de kendilerine karşı duyulan öfkeyi artırdı. Bu, münafıkane bir yaklaşım olarak algılandı.
Kendilerini ‘’emekçi’’ olan lanse eden insanların lükse ve israfa kaçan yaşamları da, ‘’Peygamberin fakir hayatına’’ referanslar vererek oy devşiren ama sonradan usülsüzce ve hızlıca zenginleşen gösteriş meraklısı, şımarık bir neslin yetişiyor olması da toplumun değişik kesimlerinde rahatsızlık uyandırıyor. Muhalefetin ve arkasındaki liberal, sol, Kemalist, seküler çevrelerin aslında tüm bu gelişmelere zımmen destek vermesi bu yazıda çizilen ‘sosyolojik çöküş’ resmine tam olarak uymaktadır.
Her iki kesim de yıllardır gerçek manada halkın ihtiyaçlarına ve ülkenin fakirliğine yönelik verimli politikalar üretmekten aciz kaldılar. Hep ‘’halka hizmet’’ dediler ancak insana ve topluma hizmet yerine o halkın omuzlarına basarak kendilerine makam, itibar ve güç devşirmeye ve hızlıca zenginleşme hedeflerine odaklandılar. Beni asıl üzen gerçekse; bu iki zıt kutbun, sosyal yaşamları ve birbirlerine karşı ürettikleri önyargılar üzerinden tabanlarını birbirlerine karşı kinle beslerken el altından bir çok konuda ortaklıklar yapmış olmalarıdır.
Filler siyaset sahnesinde tepiniyormuş gibi rol keserlerken aslında ortak çıkarlar noktasında birbirlerine hep destek oldular. Sistemlerinin devamı adına da etraflarına topladıkları tilkileri ve çakalları da hep koruyup kolladılar. Son seçimler öncesinde AK Partinin yolsuzlukları üzerinden oy toplayan CHP’nin bugün büyük şehir belediye başkanlıklarını aldığı halde yolsuzluk dosyalarını açmıyor olması, yine genel muhalefetin AKP ve Erdoğan aleyhinde ortaya dökülen yüzlerce delil ve suç isnadının üzerine gitmemesi ve ‘delilleri’ adaletin önüne çıkarmıyor olması, üzerinde derince düşünülmesi gereken önemli hususlardır ve büyük bir sosyo-politik vak’adır. AK Partinin, kendisini rejimin koruyucusu olarak gören seküler-Kemalist-Ulusalcı kesimden bazı insanları maddi ve ideolojik yönlerden beslemeden bu kadar rahat bir şekilde yolsuzluklar ve usülsüzlükler yapabileceğini düşünmek zaten hatalı olur.
Bu çıkar dengeleri kendi düzleminde akıp giderken, kendilerine ‘’asgari ücret neyinize yetmiyor!’’ denilerek hitap edilen kesimler koyun sürüsü sessizliğinde kaderlerine razı oluyorlar. Hep onların çocukları ya şehit oluyor ya da bir yerde bir eylemde katlediliyor! Onlar mağdur olup fakirlik içinde yaşarken kendilerinden ümit bekledikleri liderlerin ise ‘’itibarlarına’’ helal getirmemeye, onların artık rayından çıkmış ve devlet-rant aygıtlarını kullanarak açıktan yürüttükleri yolsuzluklarına ses etmiyorlar. O liderler hoyratça üzerlerinde tepinirlerken, onların kanlarını emerlerken ve doymak bilmez bir iştahla kursaklarını doldururlarken, o mağdur insanlar hep arada kalıp ezildiklerini, hep kendi çocuklarının mağduriyetler yaşadığını, kendi geleceklerinin karartıldığını ve ümitlerinin esaret altına alındığını göremiyorlar. Hatta daha da ileri gidersek; kendi evlatlarını onların ürettikleri sahte hamasetlerin ve ateşli propaganların tehlikeli sularına gönüllü bir şekilde kurban ediyorlar.
Aynı milletin; işte bu çıkar ağına çomar sokan ve kendisini o girdaptan kurtarmaya çalışan masum insanları ötelemeyi ve itelemeyi seçmiş olması da bu bağlamda toplumsal bir intihar niteliğindedir. Yavuz hırsızlar her sahada utanmadan ve yılmadan büyük bir aç gözlülükle at koştururken toplum, onların önüne geçen evlatlarını o hırsızlara harcatmış ve yavuz hırsızların iştahını daha da kabartmıştır. Bu nedenle de sıfatları Kur’an’da da geçen; ‘bu zenginlikle azmış, şımarmış’ kesimlerin önlerinde artık hiç bir engel kalmadığı için de bu yol artık geri dönüşü çok zor olan bir yoldur. Bu kesimler birbirlerine düşüp veya ülkeyi batağa saplayıp kaçtıklarında bile bunun tüm zorluğunu o toplum çekecek, tüm hasarlarını yine o toplum üstlenmek zorunda kalacaktır. Kendi toprağında o ‘iki lüks yaşam’ arasında ezilmiş olan toplum, o ‘iki lüks yaşamın’ temsilcileri başka diyarlara kaçtıklarında arkalarında bıraktıkları ahlaki ve ekonomik enkazın altında kalacaktır. O toplumsal kader treninin, hakikat duvarlarına toslamadan durmak dışında pek bir çaresi de yoktur aslında!
Hepimiz bu serüvenin sonunu merakla beklemekteyiz!
[Uğur Tezcan] 24.12.2019 [TR724]
Birbirlerine saldırı şekilleri son derece kısır tartışmalar düzleminde ilerliyor elbette. Bunların tamamen önyargılardan ve mahalle hizipçiliğinden beslenen boş tepkiler mahiyetinde olduğunu da not etmek lazım. Sonuçta Türkiye’desiniz ve olaylara bakış açınızın etiketler üzerinden şekillenmesi ve dar kalıplar dışına çıkamaması son derece normal.
Seküler kesim her zaman için karşı tarafa garez duydu ve onlara hiç bir şeyi yakıştıramadı. Karşı taraf da ‘sen asıl kendine bak!’ şeklindeki basit yaklaşımlar dışında pek bir söylem geliştiremedi. Sonuçta, Erdoğan ve şürekasının lüks Saray’ına, aşırı harcamalarına, Emine Erdoğan’ın son derece pahalı çantasına bile ‘’onlar İslam’ı temsil ediyorlar, elbette alacaklar’’ veya ‘’itibarda tasarruf olmaz!’’ diyerek liderlerinin her türlü müsrifliğine vicdani bir kılıf geçirmeye alıştırılmış bir kesim bu nihayetinde. Hatta daha eski Refah Partisi dönemlerinde bile birtakım insanlar, ‘hep onlar mı yiyecek biraz da biz yiyelim’ şeklinde söylemler üretebiliyorlardı. Bu anlayış sonraları öyle bir noktaya geldi ki, 17-25 Aralık döneminin hemen akabindeki seçimler öncesinde, ‘’çalıyor, ama çalışıyor!’’ anlayışını bile içselleştirebildi bu kesim. İşte böyle bir anlayış etrafında, çıkarları ve kazanımları için her türlü çirkefliği yapabilecek, bir anda zengin olma hırsıyla dolu olan binlerce çakalın toplanmış olması son derece normal bir gelişme idi ve oldu da! Nihayetinde Türkiye artık bu tür insanların gittikçe çoğaldığı, yine bu tür insanların saygı ve itibar gördüğü bir çakallar ve tilkiler diyarı, bir ‘Yavuz Hırsızlar Cenneti’dir. Bir çok insan için sorun; kısa yoldan zengin olma yöntemlerinin ilkesizliği ve ahlaksızlığı değil, bunu karşı gruptan birinin yapabiliyor olmasıdır ve kendilerine ne zaman sıranın geleceği şeklindeki beklentinin verdiği strestir. Bu tür gayretlerin ve politikaların geçer akçe bir norm olmuş olması ve günümüz toplumunun itici bir dinamiği ve önemli bir motivasyon kaynağı haline gelmiş olması büyük bir toplumsal sorundur. Bu zehir artık toplumun bünyesini (idrakini ve vicdanını) felç haline getirmiş durumdadır.
Karşı caddeye geçelim: Lüks ve israfa dayalı yaşam tarzı karşı mahallede de hep varolan bir yaşam tarzı idi. AK Partili çevrelerin iştahlarını kabartan kolay ve hızlı yoldan zenginleşme yöntemleri, aynı kaynakları zamanında ellerinde tutan kesimlerce de rağbet görüyordu. Bunlar buzdağlarının tepesi misalinde olduğu gibi gazete ve mecmualara biraz yansıyordu; ancak suyun altındaki kısımları toplumun fazlaca gözüne sokulmuyordu.
Benim çevremden de bir çok insan kendi ‘Müslüman’ mahallemizden çıktıkları için AK partili çevrelerin bu aşırı gösteriş şovlarına ve israfa dayalı lüks yaşamlarına tepkiler verdiler: Lüks Saraylar, şatafatlı ve israfa dayalı eğlenceler, havuzlu villalar, lüks araba koleksiyonları, 5-10 yerden alınan maaşlar, devlet ödemesi garantili rant kazanımları, lüks yatlar ve yurtdışı gezileri…
Haklı oldukları eleştiri noktası; bu insanların bir yandan ‘’Ömer’in hırkası, Peygamberin yamalı elbisesi’’ gibi fakirlik ve sadelik belirten söylemler üzerinden siyaset cambazlığı yaparken diğer yandan da kendilerini ve kendilerine ait bazı çevreleri çok kısa bir sürede aşırı derecede zenginleştirmeleri idi. Bunu yaparken de hedef tahtasına koydukları ve kendi hırsızlıklarına engel olarak gördükleri masum insanları ‘’paralel devlet’’, ‘’terörist’’ gibi yaftalamalarla etkisiz hale getirmeleri de kendilerine karşı duyulan öfkeyi artırdı. Bu, münafıkane bir yaklaşım olarak algılandı.
Kendilerini ‘’emekçi’’ olan lanse eden insanların lükse ve israfa kaçan yaşamları da, ‘’Peygamberin fakir hayatına’’ referanslar vererek oy devşiren ama sonradan usülsüzce ve hızlıca zenginleşen gösteriş meraklısı, şımarık bir neslin yetişiyor olması da toplumun değişik kesimlerinde rahatsızlık uyandırıyor. Muhalefetin ve arkasındaki liberal, sol, Kemalist, seküler çevrelerin aslında tüm bu gelişmelere zımmen destek vermesi bu yazıda çizilen ‘sosyolojik çöküş’ resmine tam olarak uymaktadır.
Her iki kesim de yıllardır gerçek manada halkın ihtiyaçlarına ve ülkenin fakirliğine yönelik verimli politikalar üretmekten aciz kaldılar. Hep ‘’halka hizmet’’ dediler ancak insana ve topluma hizmet yerine o halkın omuzlarına basarak kendilerine makam, itibar ve güç devşirmeye ve hızlıca zenginleşme hedeflerine odaklandılar. Beni asıl üzen gerçekse; bu iki zıt kutbun, sosyal yaşamları ve birbirlerine karşı ürettikleri önyargılar üzerinden tabanlarını birbirlerine karşı kinle beslerken el altından bir çok konuda ortaklıklar yapmış olmalarıdır.
Filler siyaset sahnesinde tepiniyormuş gibi rol keserlerken aslında ortak çıkarlar noktasında birbirlerine hep destek oldular. Sistemlerinin devamı adına da etraflarına topladıkları tilkileri ve çakalları da hep koruyup kolladılar. Son seçimler öncesinde AK Partinin yolsuzlukları üzerinden oy toplayan CHP’nin bugün büyük şehir belediye başkanlıklarını aldığı halde yolsuzluk dosyalarını açmıyor olması, yine genel muhalefetin AKP ve Erdoğan aleyhinde ortaya dökülen yüzlerce delil ve suç isnadının üzerine gitmemesi ve ‘delilleri’ adaletin önüne çıkarmıyor olması, üzerinde derince düşünülmesi gereken önemli hususlardır ve büyük bir sosyo-politik vak’adır. AK Partinin, kendisini rejimin koruyucusu olarak gören seküler-Kemalist-Ulusalcı kesimden bazı insanları maddi ve ideolojik yönlerden beslemeden bu kadar rahat bir şekilde yolsuzluklar ve usülsüzlükler yapabileceğini düşünmek zaten hatalı olur.
Bu çıkar dengeleri kendi düzleminde akıp giderken, kendilerine ‘’asgari ücret neyinize yetmiyor!’’ denilerek hitap edilen kesimler koyun sürüsü sessizliğinde kaderlerine razı oluyorlar. Hep onların çocukları ya şehit oluyor ya da bir yerde bir eylemde katlediliyor! Onlar mağdur olup fakirlik içinde yaşarken kendilerinden ümit bekledikleri liderlerin ise ‘’itibarlarına’’ helal getirmemeye, onların artık rayından çıkmış ve devlet-rant aygıtlarını kullanarak açıktan yürüttükleri yolsuzluklarına ses etmiyorlar. O liderler hoyratça üzerlerinde tepinirlerken, onların kanlarını emerlerken ve doymak bilmez bir iştahla kursaklarını doldururlarken, o mağdur insanlar hep arada kalıp ezildiklerini, hep kendi çocuklarının mağduriyetler yaşadığını, kendi geleceklerinin karartıldığını ve ümitlerinin esaret altına alındığını göremiyorlar. Hatta daha da ileri gidersek; kendi evlatlarını onların ürettikleri sahte hamasetlerin ve ateşli propaganların tehlikeli sularına gönüllü bir şekilde kurban ediyorlar.
Aynı milletin; işte bu çıkar ağına çomar sokan ve kendisini o girdaptan kurtarmaya çalışan masum insanları ötelemeyi ve itelemeyi seçmiş olması da bu bağlamda toplumsal bir intihar niteliğindedir. Yavuz hırsızlar her sahada utanmadan ve yılmadan büyük bir aç gözlülükle at koştururken toplum, onların önüne geçen evlatlarını o hırsızlara harcatmış ve yavuz hırsızların iştahını daha da kabartmıştır. Bu nedenle de sıfatları Kur’an’da da geçen; ‘bu zenginlikle azmış, şımarmış’ kesimlerin önlerinde artık hiç bir engel kalmadığı için de bu yol artık geri dönüşü çok zor olan bir yoldur. Bu kesimler birbirlerine düşüp veya ülkeyi batağa saplayıp kaçtıklarında bile bunun tüm zorluğunu o toplum çekecek, tüm hasarlarını yine o toplum üstlenmek zorunda kalacaktır. Kendi toprağında o ‘iki lüks yaşam’ arasında ezilmiş olan toplum, o ‘iki lüks yaşamın’ temsilcileri başka diyarlara kaçtıklarında arkalarında bıraktıkları ahlaki ve ekonomik enkazın altında kalacaktır. O toplumsal kader treninin, hakikat duvarlarına toslamadan durmak dışında pek bir çaresi de yoktur aslında!
Hepimiz bu serüvenin sonunu merakla beklemekteyiz!
[Uğur Tezcan] 24.12.2019 [TR724]
Değiş tokuş ekonomisi! [M.Nedim Hazar]
Ülkeyi yöneten irade ile gerçeklik arasındaki bağ önce inceldi ve nicedir tamamen kopmuş durumda. Öyle böyle bir kopuş da değil bu.. İktidar kendi ürettiği sanal gerçekliğin hakikatin yerine algılanması için dört koldan çengi misali abandıkça, Türkiye hem dünyadan kopuyor, hem de kendi ürettiği değerlerle abuk bir topluma dönüşüyor.
Resmi rakamlar artık hiçbir uluslararası platformda bir anlam ifade etmiyor.
En çok da ekonomi alanında yaşanıyor bu savrulma.
Saray ve medyası bunu “yerli ve milli”lik ambalajıyla bir süre daha sürdürebilir belki ama hakikatin duvarına tosladığı gün, milletin ağzı yüzü fena yamulacak gibi.
Her ay değişik bölgelerde bulunan yer altı zenginlikleri. Belli periyotlarla ortaya sürülen yerli ve milli arabalar, uçaklar, tanklar vesaire…
Aslında bu durum bize has olmadığı gibi, yeni bir şey de değil.
Koşar adım gittiğimiz bu rejim türünü önceden yaşayan her toplumla olmuş şeyler bunlar.
Yakın örnekler de dolu elbette.
Kuzey Kore en popüleri.
Rusya bir model üstümüz, Trump’ın Amerika’yı bu modele dönüştürmesine galiba sistemlerinin sağlamlığı ve hukuk izin vermeyecek gibi.
Kolombiya’da, pek çok Ortadoğu ülkesinde, Afrika ülkelerinde yöneticilerin ürettiği yalan ve sanal gerçeklikle on yıllarını geçiren ülkeler var.
Arjantin bunlardan biri mesela.
Ülkede döviz kurları bir tane değil. İki bile değil hatta.
15’den fazla farklı döviz kuru uygulanıyor Arjantin’de.
Resmi kur bile bir tane değil. Her resmi kurum neredeyse kendi döviz kurunu oluşturmuş durumda.
Arjantin resmi bankalarına 1 Peso verdiğiniz zaman size 0.017 Dolar veriyorlar.
1 cent bile değil yani.
Mesele bununla da sınırlı kalmıyor elbette.
Örneğin;
Turist olarak gidip 1 Dolar verirseniz 82 Peso alabiliyorsunuz. Arjantinliler kendi karaborsalarında 75 Peso’dan aşağı dolar bulamıyorlar. Eğer tarım ürünü alacaksanız bir dolara karşılık 51 Peso vermek durumundasınız. Peynir borsasında ise 57 Peso. Toptancılar işlerini daha sağlama alıp 60’dan aşağı bozmuyorlar doları. Elektronik piyasası en pahalılardan bir dolar 82 Peso. Özel bankalarda da durum farklı değil. Borsa resmi rakamları umursamıyor Arjantin Borsası’nda bir dolar 73 Peso.
Doların en değerli olduğu sektör ise otomotiv. Araba almak istiyorsanız devletin resmi kurunun neredeyse yarısına bozuyorsunuz Peso’yu. 1 Dolar 92 Peso.
Tablo şöyle:
Şu manzarayı çok yakın zamanda Türkiye’de görürsek kimse şaşırmasın.
Şaşıracağımızı da sanmam açıkçası.
Çikita muzun üzerine “yerli ve milli” etiketi vurup satan markete şaşırmıyorsak, fabrikası olmadan üretilen, römorkla ülkeye getirtilen arabayı yerli ve milli diye bizzat cumhurbaşkanı gururla tanıtırken kimse şaşırmıyorsa, 15-20 farklı kambiyo piyasası olmasına mı şaşıracağız yani!
Zaten yakında bir kilo peynir verip iki karpuz alma modeline geçeriz…
Barter bir reklam ajansı ismi değildir.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
[M.Nedim Hazar] 24.12.2019 [TR724]
Resmi rakamlar artık hiçbir uluslararası platformda bir anlam ifade etmiyor.
En çok da ekonomi alanında yaşanıyor bu savrulma.
Saray ve medyası bunu “yerli ve milli”lik ambalajıyla bir süre daha sürdürebilir belki ama hakikatin duvarına tosladığı gün, milletin ağzı yüzü fena yamulacak gibi.
Her ay değişik bölgelerde bulunan yer altı zenginlikleri. Belli periyotlarla ortaya sürülen yerli ve milli arabalar, uçaklar, tanklar vesaire…
Aslında bu durum bize has olmadığı gibi, yeni bir şey de değil.
Koşar adım gittiğimiz bu rejim türünü önceden yaşayan her toplumla olmuş şeyler bunlar.
Yakın örnekler de dolu elbette.
Kuzey Kore en popüleri.
Rusya bir model üstümüz, Trump’ın Amerika’yı bu modele dönüştürmesine galiba sistemlerinin sağlamlığı ve hukuk izin vermeyecek gibi.
Kolombiya’da, pek çok Ortadoğu ülkesinde, Afrika ülkelerinde yöneticilerin ürettiği yalan ve sanal gerçeklikle on yıllarını geçiren ülkeler var.
Arjantin bunlardan biri mesela.
Ülkede döviz kurları bir tane değil. İki bile değil hatta.
15’den fazla farklı döviz kuru uygulanıyor Arjantin’de.
Resmi kur bile bir tane değil. Her resmi kurum neredeyse kendi döviz kurunu oluşturmuş durumda.
Arjantin resmi bankalarına 1 Peso verdiğiniz zaman size 0.017 Dolar veriyorlar.
1 cent bile değil yani.
Mesele bununla da sınırlı kalmıyor elbette.
Örneğin;
Turist olarak gidip 1 Dolar verirseniz 82 Peso alabiliyorsunuz. Arjantinliler kendi karaborsalarında 75 Peso’dan aşağı dolar bulamıyorlar. Eğer tarım ürünü alacaksanız bir dolara karşılık 51 Peso vermek durumundasınız. Peynir borsasında ise 57 Peso. Toptancılar işlerini daha sağlama alıp 60’dan aşağı bozmuyorlar doları. Elektronik piyasası en pahalılardan bir dolar 82 Peso. Özel bankalarda da durum farklı değil. Borsa resmi rakamları umursamıyor Arjantin Borsası’nda bir dolar 73 Peso.
Doların en değerli olduğu sektör ise otomotiv. Araba almak istiyorsanız devletin resmi kurunun neredeyse yarısına bozuyorsunuz Peso’yu. 1 Dolar 92 Peso.
Tablo şöyle:
Şu manzarayı çok yakın zamanda Türkiye’de görürsek kimse şaşırmasın.
Şaşıracağımızı da sanmam açıkçası.
Çikita muzun üzerine “yerli ve milli” etiketi vurup satan markete şaşırmıyorsak, fabrikası olmadan üretilen, römorkla ülkeye getirtilen arabayı yerli ve milli diye bizzat cumhurbaşkanı gururla tanıtırken kimse şaşırmıyorsa, 15-20 farklı kambiyo piyasası olmasına mı şaşıracağız yani!
Zaten yakında bir kilo peynir verip iki karpuz alma modeline geçeriz…
Barter bir reklam ajansı ismi değildir.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
[M.Nedim Hazar] 24.12.2019 [TR724]
Cemaat teröre bulaşır mı? Yeni bir komplo mu? [Ekrem Dumanlı]
Akıl hastanesinde tedavi görmüş biri uçakta olay çıkarmış. Önce bir sigara yakmış sonra etrafındakilerle tartışmış. Kavga büyüyünce “Ben fetöcüyüm uçağı patlatacağım” diye bağırmaya başlamış. Tabii ki karışmış ortalık.
Bizim basına da yeni bir malzeme çıkmış. İlk defa biri çıkmış “ben fetöcüyüm” diyor. Üstelik üzerinden bomba olduğunu söylüyor ve uçağı patlatmakla tehdit ediyor. Yıllardır aradıkları silahlı teröristi “işte şimdi bulduk” diyerek atladıkları hadise, kısa zamanda ellerinde patladı. Zira olay bir delinin öfke krizinden ibaretmiş. Bu arada “ben fetöcüyüm” diyen kadının oğlunun Vatan Emniyet’te polis olduğunu, Ekim ayında polis otosuyla uyuşturucu satarken yakalandığını da öğreniyoruz.
Yandaş ekip kısa bir süre sonra büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor ve ardından sessizliğe bürünüyor. Bu arada zanlının avukatı mahkemeye başvurarak uçakta olay çıkaran kişinin akli dengesinin yerinde olmadığını, akıl hastanesinde tedavi gördüğünü ispat eden belgeler sunuyor.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
MEMLEKET TIMARHANEYE DÖNÜNCE
Maalesef memleket bir tımarhaneye döndü. Hemen her yerde bir akıl hastası ile karşılaşma ihtimaliniz var. Ne ilginçtir ki insanları delirtmek için kara propagandanın en koyusunu yapanlar ile cemaati terör örgütü göstermeye çalışanlar aynı ekip. Sabahtan akşama delil uydurmaya çalışarak masum insanları terörist ilan edenler aradıkları somut delile bir türlü ulaşamıyor. Yok çünkü!
Binlerce okul açmış, milyonlarca öğrenci yetiştirmiş, eğitim ve öğretimi dünyanın dört bir yanına taşımış ve bunları yaparken kültürlerarası diyaloğu ve sosyal barışı tesis etmiş bir hareketten terör örgütü çıkar mı hiç! Kimi kandırıyorsunuz siz!
Resmi kayıtlara göre yaklaşık yarım milyon insana terör örgütü üyesi suçlaması ile adli işlem yapılmış, evlerine operasyon yapılmış ama birisinin bile cebinden bir çakı çıkmamış. Onca zulme rağmen bir kişi bile kalkıp “Yetti artık” diyerek size bir tokat atmamış. Mallarına haramiler gibi çökmüşsünüz, canlarına caniler gibi kıymışsınız, çocuklarıyla beraber hapse atmışsınız, en temel haklardan mahrum bırakmışsınız; ama bir kere bile bu insanlar kanun dışı yollara başvurmamış.
Çünkü terörist değiller.
O yüzden ev hanımlarını, iş adamlarını, öğretmenleri, öğrencileri, gazetecileri tutukluyorsunuz. Anayasa ve yasalara göre suç olmayan eylemleri, en temel demokratik haklarını kullanan insanları uydurma suçlarla yargılamaya kalkıyorsunuz. Himmet vermek, bağışta bulunmak, ders yapmak, sohbete katılmak, okulda çalışmak, bankaya para yatırmak… Suçlamalar bunlar…
Ortada ne silah var ne silahlı eylem var ne silahlı terör örgütü var…
TEHLİKE BÜYÜK
Bu gerçeğe rağmen çok dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Karşımızda devlet zırhına bürünmüş bir çete bulunmakta ve bu kirli yapı her türlü iftirayı mubah sayıyor. Cemaate attıkları terör iftirasına tımarhaneye çevirdikleri Türkiye’de bazılarına kabul ettirmiş görünüyorlar. İktidar medyasının sabah akşam boca ettiği yalan ve iftiralara maruz kalmış insanların soru sormasını, sorgulamasını beklemek kolay değil. Suçlanan insanların kendini savunması ve topluma “yahu bunların hepsi yalandır” demesi de mümkün görünmüyor. Dolayısıyla tek yönlü ve acımasızca yürütülen propagandadan zihinlerin ve kalplerin zehirlenmemesi imkânsız gibi.
Ne var ki cemaate yönelik terör suçlamasının dünyada hiçbir karşılığı yok. Diktatörlerin terör suçlamasını muhaliflerini sindirmek için kullandığını dünya biliyor. Devlet içine yerleşmiş bu uğursuz çete, dünyanın sorgulayıcı tavrından rahatsız. Bugüne kadar terör suçlamasına delil olarak ortaya koyabildikleri bir argüman yok. Dünyanın dört bir yanına gönderdikleri iade talepnameleri evrensel hukukun meri olduğu ülkelerde karşılık bulmuyor.
Tam da bu nedenle, terör örgütü suçlamasını ispat edecek bir kurguya, bir olaya, bir eyleme ihtiyaç duyuyorlar. İşte tam bu noktada masum insanların kumpaslara karşı endişe duyması, teyakkuzda olması, tedbir alması gerekiyor.
Dünyanın en demokratik ve barışçı hareketini nasıl üç beş ismi bulaştırarak darbe ithamıyla karşı karşıya bırakmışlarsa, benzer bir kurguyu terör örgütü suçlaması için de yapabilirler. Bakırköy akıl hastanesinden çıkıp bir uçakta panik havası oluşturan kişiden, tezgahlanmak istenen senaryonun işaret fişeğini görmek mümkün.
Malum çete daha önce de Rusya büyükelçisinin alçakça infaz edilmesini vesile ederek benzer bir senaryoya başvurmuştu. Hatırlarsanız canlı yakalayabilecekten öldürdükleri katil hakkında “falan dershaneye gitmiş” gibi yalanlar uydurmuşlardı. Her uydurdukları yalan bir müddet sonra ortaya çıkmış, cinayetin faturası onca örtbasa rağmen üzerlerinde kalmıştı.
Belli ki yılmadan, usanmadan ve utanmadan denemeye devam edecekler. Dünya barışına katkıda bulunmayı şiar edinmiş bir sosyal hareketi terör örgütü olarak yaftalamak için yeni komplolar kurmaları, yeni kumpaslar planlamaları kaçınılmaz.
Yukarıdan gelen emri yerine getirmek için kollarını sıvamış ekip bir türlü somut terör eylemi ortaya koyamıyor. Yok çünkü! Olmayacak da! Çatlasanız da patlasanız da cemaat teröre bulaşmayacak, en alçak tahriklere rağmen tek bir insan bile şiddet ve cebire başvurmayacak.
Şayet “iltisaklı, irtibatlı” görünen birilerine kirli bir rol biçilirse (tıpkı 15 Temmuz’da olduğu gibi) bilin ki o kişilerin cemaatle bir ilgisi (vaktiyle varsa bile) kalmamıştır. Cebir ve şiddeti asla bulaşmamış insanların sabırla yürüttüğü demokratik direnişi lekelemek isteyen kirli tezgâh sahipleri yeni figüranlar arıyor olabilir. Ancak öteden beri ortaya konan keskin ve net çizgi bellidir: Müslüman terörist o-la-maz!
[Ekrem Dumanlı] 24.12.2019 [TR724]
Bizim basına da yeni bir malzeme çıkmış. İlk defa biri çıkmış “ben fetöcüyüm” diyor. Üstelik üzerinden bomba olduğunu söylüyor ve uçağı patlatmakla tehdit ediyor. Yıllardır aradıkları silahlı teröristi “işte şimdi bulduk” diyerek atladıkları hadise, kısa zamanda ellerinde patladı. Zira olay bir delinin öfke krizinden ibaretmiş. Bu arada “ben fetöcüyüm” diyen kadının oğlunun Vatan Emniyet’te polis olduğunu, Ekim ayında polis otosuyla uyuşturucu satarken yakalandığını da öğreniyoruz.
Yandaş ekip kısa bir süre sonra büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor ve ardından sessizliğe bürünüyor. Bu arada zanlının avukatı mahkemeye başvurarak uçakta olay çıkaran kişinin akli dengesinin yerinde olmadığını, akıl hastanesinde tedavi gördüğünü ispat eden belgeler sunuyor.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
MEMLEKET TIMARHANEYE DÖNÜNCE
Maalesef memleket bir tımarhaneye döndü. Hemen her yerde bir akıl hastası ile karşılaşma ihtimaliniz var. Ne ilginçtir ki insanları delirtmek için kara propagandanın en koyusunu yapanlar ile cemaati terör örgütü göstermeye çalışanlar aynı ekip. Sabahtan akşama delil uydurmaya çalışarak masum insanları terörist ilan edenler aradıkları somut delile bir türlü ulaşamıyor. Yok çünkü!
Binlerce okul açmış, milyonlarca öğrenci yetiştirmiş, eğitim ve öğretimi dünyanın dört bir yanına taşımış ve bunları yaparken kültürlerarası diyaloğu ve sosyal barışı tesis etmiş bir hareketten terör örgütü çıkar mı hiç! Kimi kandırıyorsunuz siz!
Resmi kayıtlara göre yaklaşık yarım milyon insana terör örgütü üyesi suçlaması ile adli işlem yapılmış, evlerine operasyon yapılmış ama birisinin bile cebinden bir çakı çıkmamış. Onca zulme rağmen bir kişi bile kalkıp “Yetti artık” diyerek size bir tokat atmamış. Mallarına haramiler gibi çökmüşsünüz, canlarına caniler gibi kıymışsınız, çocuklarıyla beraber hapse atmışsınız, en temel haklardan mahrum bırakmışsınız; ama bir kere bile bu insanlar kanun dışı yollara başvurmamış.
Çünkü terörist değiller.
O yüzden ev hanımlarını, iş adamlarını, öğretmenleri, öğrencileri, gazetecileri tutukluyorsunuz. Anayasa ve yasalara göre suç olmayan eylemleri, en temel demokratik haklarını kullanan insanları uydurma suçlarla yargılamaya kalkıyorsunuz. Himmet vermek, bağışta bulunmak, ders yapmak, sohbete katılmak, okulda çalışmak, bankaya para yatırmak… Suçlamalar bunlar…
Ortada ne silah var ne silahlı eylem var ne silahlı terör örgütü var…
TEHLİKE BÜYÜK
Bu gerçeğe rağmen çok dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Karşımızda devlet zırhına bürünmüş bir çete bulunmakta ve bu kirli yapı her türlü iftirayı mubah sayıyor. Cemaate attıkları terör iftirasına tımarhaneye çevirdikleri Türkiye’de bazılarına kabul ettirmiş görünüyorlar. İktidar medyasının sabah akşam boca ettiği yalan ve iftiralara maruz kalmış insanların soru sormasını, sorgulamasını beklemek kolay değil. Suçlanan insanların kendini savunması ve topluma “yahu bunların hepsi yalandır” demesi de mümkün görünmüyor. Dolayısıyla tek yönlü ve acımasızca yürütülen propagandadan zihinlerin ve kalplerin zehirlenmemesi imkânsız gibi.
Ne var ki cemaate yönelik terör suçlamasının dünyada hiçbir karşılığı yok. Diktatörlerin terör suçlamasını muhaliflerini sindirmek için kullandığını dünya biliyor. Devlet içine yerleşmiş bu uğursuz çete, dünyanın sorgulayıcı tavrından rahatsız. Bugüne kadar terör suçlamasına delil olarak ortaya koyabildikleri bir argüman yok. Dünyanın dört bir yanına gönderdikleri iade talepnameleri evrensel hukukun meri olduğu ülkelerde karşılık bulmuyor.
Tam da bu nedenle, terör örgütü suçlamasını ispat edecek bir kurguya, bir olaya, bir eyleme ihtiyaç duyuyorlar. İşte tam bu noktada masum insanların kumpaslara karşı endişe duyması, teyakkuzda olması, tedbir alması gerekiyor.
Dünyanın en demokratik ve barışçı hareketini nasıl üç beş ismi bulaştırarak darbe ithamıyla karşı karşıya bırakmışlarsa, benzer bir kurguyu terör örgütü suçlaması için de yapabilirler. Bakırköy akıl hastanesinden çıkıp bir uçakta panik havası oluşturan kişiden, tezgahlanmak istenen senaryonun işaret fişeğini görmek mümkün.
Malum çete daha önce de Rusya büyükelçisinin alçakça infaz edilmesini vesile ederek benzer bir senaryoya başvurmuştu. Hatırlarsanız canlı yakalayabilecekten öldürdükleri katil hakkında “falan dershaneye gitmiş” gibi yalanlar uydurmuşlardı. Her uydurdukları yalan bir müddet sonra ortaya çıkmış, cinayetin faturası onca örtbasa rağmen üzerlerinde kalmıştı.
Belli ki yılmadan, usanmadan ve utanmadan denemeye devam edecekler. Dünya barışına katkıda bulunmayı şiar edinmiş bir sosyal hareketi terör örgütü olarak yaftalamak için yeni komplolar kurmaları, yeni kumpaslar planlamaları kaçınılmaz.
Yukarıdan gelen emri yerine getirmek için kollarını sıvamış ekip bir türlü somut terör eylemi ortaya koyamıyor. Yok çünkü! Olmayacak da! Çatlasanız da patlasanız da cemaat teröre bulaşmayacak, en alçak tahriklere rağmen tek bir insan bile şiddet ve cebire başvurmayacak.
Şayet “iltisaklı, irtibatlı” görünen birilerine kirli bir rol biçilirse (tıpkı 15 Temmuz’da olduğu gibi) bilin ki o kişilerin cemaatle bir ilgisi (vaktiyle varsa bile) kalmamıştır. Cebir ve şiddeti asla bulaşmamış insanların sabırla yürüttüğü demokratik direnişi lekelemek isteyen kirli tezgâh sahipleri yeni figüranlar arıyor olabilir. Ancak öteden beri ortaya konan keskin ve net çizgi bellidir: Müslüman terörist o-la-maz!
[Ekrem Dumanlı] 24.12.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
