Fedâkârlığın Sembolü Kurban Bayramı [Mehmet Ali Şengül]

Allah ve Resulullah’la olan bağımız koptuğu, ahlak, fazilet ve güven duygusunu kaybettiğimiz  andan itibaren, hayat düzenimiz, içtimaî ahengimiz, maddî refahımız, huzurumuz bozuldu; itminanımız ve ümitlerimiz kayboldu. Ondan sonra  bir umumî yıkılış ve dökülüş başladı. Surlar yıkıldı, yollar perişan oldu.. Ağlamak kaderimiz oldu.. Gerçek Bayrama da  hasret kaldık..

Azıcık imanı ve vicdanı bulunan, mezarlara perde gerip, arkasında zevk edemez!.  Cenaze evinde düğün alayı olmaz!. Musallanın başında gülüp oynamak, değil Müslümana sıradan bir insana bile yakışmaz!..

Şefkat Peygamberi (sav) bir bayram günü, ağlayan tek bir yetimin yüzünü güldürmeden bayram yapmamıştı.. Oysa bugün, koskoca bir ümmet adeta öksüz ve yetim durumda..! Hususiyle ülkemizde onbinlerce kadın, gözünü dünyaya yeni açmış yüzlerce masum yavru, annesini babasını ziyarete giderken onlarla cennette buluşmak üzere hayatını yolda kaybeden yavrular, bayramda güzel elbiselerini giyerek mutluluk içinde anne baba dede neneleriyle, kardeşleriyle sevinç içinde oynayamayan çocuklar varken, bütün bunlar gerçek manada huzur içinde bayram yapma imkanını elimizden almaktadır.

Bir gün, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bayramlık elbiseler giymiş çocukların neşe ve sevinç içinde oynadıklarını görmüştü. Onların yanından geçerken, yırtık elbiseli, boynu bükük bir çocuğun, kenarda oturup, diğerlerini hüzünle seyrettiğine şahit olmuştu. Rahmet Peygamberi (sav) hemen onun yanına yaklaşıp, halini hatırını sorup, gönlünü almak istemişti.. 

Çocuk, Efendimiz‘e (sav) babasının cihad meydanında şehit olduğunu söylerken ve kimsesizliğinden dert yanarken, iyice gözyaşlarına boğulmuş, ağlıyordu.. Ferîd-i Kevn ü Zaman (aleyhissalâtu vesselam) Efendimiz, çocuğun ellerinden şefkatle tutmuş, saçlarını sevgiyle okşamış ve:

“Yavrum, Allah Rasûlü baban, Âişe annen, Fatıma ablan, Hasan ile Hüseyin de kardeşlerin olsun, ister misin?” demişti. 

Sonra da o yetimi alıp, hane-i saadetlerine götürmüş, yedirmiş içirmiş ve güzelce giydirmişti. Dahası -“İsmim Büceyr” diyen bu yetime Allah Rasulü (sav): “Artık senin adın Beşir olsun” buyurmuş ve adeta ona yeni bir doğum yaşatmıştı.. Beşir, oynayan çocukların yanına döndüğünde artık gülüyor ve bayram ediyordu...

İşte Şefkat Peygamberinin sımsıcak iklimine kendimizi salacağımız böyle bir bayramın hayalini kuruyor,  on dört asır öteden lütfedip gönderdiği: “Kardeşlerime selam” iltifatına itimat ederek, Hicrette, Medine-i Münevvere’de, Efendimizin (sav) teşriflerini bekleyenlerin: ‚Talea’l-bedru aleynâ Min seniyyatil vedaa‘– Seniyyeyi vedadan üzerimize Ay doğdu…” dedikleri gibi, eşref-i saat‘in yaklaştığı şu dakikalarda, hasret ve hicranla yanan ruhlarımızı, daha fazla bekletme, gel.! Gel de, biz de gerçek bayram edelim Ya Resulullah..! demeliyiz.

Bir hadis-i şerifte haber verildiği üzere; bayram sabahı melekler yeryüzüne inerler; sokak başlarını tutup insanlar ve cinler haricinde bütün mahlûkâtın duyabilecekleri bir seda ile:

“Ey ümmet-i Muhammed, şu anda ihsanlarını bol bol yağdıran ve en büyük günahları dahi yarlığayan Rabbinize koşun!” derler. 

Mü’minler namazgâhta toplanınca, Allah (azze ve celle): “Vazifesini güzelce yapıp ikmal eden işçinin hakkı nedir?” diye Meleklere sorar. Onlar da: Ücretini tam olarak almaktır” derler. Bunun üzerine Rahmeti Sonsuz olan Rabbimiz meleklere: “Sizi şahit tutuyorum ki, Ben kullarıma  Ramazandaki oruçlarının ve namazlarının (kurban ve haclarının, mağdur, mazlum ve mahkumlara el uzatanların, Allah için hicret eden ve onlara şefkat ve sevgiyle gönüllerini ve yuvalarını açanların) sevabı olarak, kendi rızamı ve mağfiretimi verdim.” der ve şöyle buyurur: “Ey kullarım, ne dilerseniz benden isteyin bugün; izzet ve celâlime yemin olsun ki, âhiretiniz hesabına biriktirmek üzere ne isterseniz, mutlaka vereceğim. Dünyevî taleplerinizde de hikmetle muamele edeceğim.. Siz, hoşnut olacağım ameller yaptınız, Ben de sizden razı oldum.. Şimdi evlerinize günah ve kusurları bağışlanmış kullar olarak dönün!”

Mevla, pırıl pırıl gençlerin, onları yetiştirmek için kendinden geçmiş hizmet erlerinin, köküne kibrit suyu dökülmesine izin verir mi zannediyorsunuz? Rahmeti Sonsuz, tütmeye başlamış ümit ocaklarımızın söndürülmesine müsaade eder ve ümitle şahlanmış gönüllerimize inkisar yaşatır mı zannediyorsunuz? 

Böyle bir zan, Allah’ı hakkıyla tanımamış olmanın neticesidir. Unutmayalım ki, içtimaî coğrafya, yeni bir doğuma hamile görünüyor. 

Müjdesi verildiği üzere, ‘şu istikbal inkılabâtı içinde en yüksek ve gür sadâ Hakk’ın sadâsı, Kur’an’ın sesi ve sahib-i Kur’an’ın nidası olacaktır.`(BSN) 

Yeryüzünde iman, huzur ve itminân, son bir kere daha dalgalanacaktır. Evet, bükülen bellere, nevmîd olan gönüllere ve yaşaran gözlere Rasûl-ü Ekrem (sav) müjde veriyor ve buyuruyor ki:

“Ümmetimden bir bölük, her zaman hak üzerine kâim ve sâbit olacak; başkalarının kendilerini yüzüstü bırakmaları onlara asla zarar vermeyecek ve onları hiç sarsmayacak; onlar, Allah’ın emri gelinceye, kıyâmet kopuncaya kadar bildikleri yolda istikamet üzere devam edecekler ve hallerini bozmayacaklar.”(Müsned)

Öyleyse  bizler: Kur’an hâdimleri, tebliğ gönüllüleri ve temsil erleri arasında bulunduğumuz sürece, dünyanın dört bir yanına saçılan tohumlar, Allah’ın inayetiyle bir gün mutlaka hayata yürüyecek; hattâ çürüyüp gittiğini zannettiklerimiz bile, mevsimi gelince, yediveren, yetmişveren başaklar gibi salınıp kendi talihlerinin bestelerini mırıldanacaklardır.

Bayramlar, yapılan fedakarlıklarla Allah-ı hoşnut etme ve huzura kavuşma günleridir. Mü'min, Allah celle celalühü emrettiği için namazını eda eder, orucunu tutar, farz ise zekatını, haccını ifa eder, kurbanını keser ve neticede Allah'ın rızasını bekler.

İdrakiyle şereflendiğimiz mübarek Kurban Bayramı'nda, Allah celle celalühü için kestiğimiz kurbanlar, Rabb'imize yaklaşmaya vesile olurken, bir yönüyle de dünyada acından ölen insanların hayata tutunmalarını sağlamaktadır.

Aynı zamanda, garipleri, yetimleri, fakirleri sevindirme ve kalplerini kazanmaya sebep olmaktadır. Böylece onların da bir Bayram sevincine kavuşmalarını sağlamaktadır. Kurban vesilesiyle, nice zayi olan nesiller ihya edilmekte, kafaları ilimle, kalpleri iman ve ahlakla donatılmaktadır.

Bayramlarda mü’minler, maddi manevi irfana ermekte, duyguları itibariyle incelmekte, ruhuyla bütünleşmekte, birbiriyle sevgi ve muhabbetle sarmaş dolaş olmaktadırlar. Nice küskünler barışmakta, gayz, kin, nefret ve öfkeler balon gibi sönmekte, millet fertleri büyük çoğunluğu itibariyle camileri lebalep doldurup, Allah'a imanın zevkine ermekte, huzur ve itminana kavuşmaktadırlar. 

Dünyaya ait çok basit şeylerden dolayı, başta anne babasının, komşularının, dava arkadaşlarının, daha nice dostlarının kalbini kırmış, gönül dünyasını yıkmış olan insanlar; bayramları vesile yaparak bu insanların gönüllerini almaya çalışmakta, aile ve toplum arası kırgınlıkları tamir etmekte, şeytanı küstürüp Mevla’yı hoşnut ve razı edecek davranış sergilemektedirler. 

Bayramlarda dedeler, neneler, anne babalar, maddi manevi büyük zatlar, vicdanlarında Bayramın neşvesini, huzurunu duyarken, rengarenk elbiseler içinde yüzü gülen çocuklar, garipler ve yetimler kendi hülyaları içinde dünyalarını yaşarlar.

Dünyaya niçin geldiğinin farkında olan, davayı İslam’a gönül veren, gerçekten imanın huzurunu vicdanında duyan, başkalarını sevindirmenin zevkine varan kadın erkek nice hak dostları, ülkemizde ve dünyanın birçok yerinde Kurbanlarıyla beraber, ağlayanları güldürmek, açları doyurmak, yetimleri sevindirmek için, kendi eşlerini, ana babalarını, çoluk çocuğunu, yakın akraba ve komşularını bırakıp dünyanın değişik yerlerine gider, Kurbanlarını kesip hiç tanımadıkları o garip insanlarla sarmaş dolaş olup Bayramın sevincini onlarla paylaşırlar.

Bayram ikliminde, yaşlıları nuraniyetleri ile melekleşmiş, İnsan-ı Kamil zirvesine tırmanan muhterem birer insan, gençleri; nefislerini frenlemiş, imanın neşvesi ile kendilerini İman ve Kur'an hizmetine adamış iffetli birer küheylan, çocukları; etrafa koku ve güzellik saçan bahar çiçekleri olarak görür, mesrur olur huzur duyarız.

Hz.Allah (cc) Bayramlarda, insana imanın kazandırdığı güzellikleri, kardeşlik şuurunu, başkalarını kendi nefsine tercih etmenin mutluluğunu ve huzurunu, -irademiz dışında vuku bulan üzücü hadiseler hariç- dünyada cennetin küçük bir numunesini insanın vicdanında duyurur ve tattırır.

Alem-i İslam'ın bypass geçirdiği, erozyon yaşadığı ve milyonlarca insanın mağdur ve perişan olduğu günümüzde, mutlu ve huzur içinde bir Bayram yapma hakkımız yok ama, Bayramı vesile yaparak imkanlarımız ölçüsünde maddi yardımı ihmal etmeden; aynı hadiseler başımıza gelmiş gibi, samimiyetle ve ihlasla devamlı duada bulunarak, kardeşlerimizin yaralarını saracak ve dertlerine ortak olmaya çalışacağız.

Hac, Allah emrettiği için yapılması gereken ibadetlerin en önemlilerinden biridir. Kulun hailsiz, perdesiz Allah’a en yakın olduğu ve rahmet kapısına dokunduğu, halini Rabbine arz ettiği yerdir. Gönüllerin yıkandığı, ruhların kanatlandığı, vicdanların itminana kavuştuğu en önemli, en mühim bir ibadettir. O mukaddes ve mübarek yerde olmanın insana kazandırdığı manevi atmosferle adeta dünya gözünden silinir, ötelere perdeler açılır. Hac, bazılarının hayallerde, bazılarının yakaza halinde Peygamberle selamlaştığı, sevdikleriyle buluştuğu, kendinden geçtiği bir yerdir.

Hac, kurbanla ayrılmaz bir bütündür. Kurban, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’den günümüze kadar hep bir fedakârlık, kahramanlık, hasbilik ve teslimiyet sembolü olagelmiştir. Kurbanda tekbirler, Hakk’ı ve Tevhîdi ilandır.

Saffat suresinde (Hz.İbrahim as): 
100. “Ya Rabbî, salih evlatlar lütfet bana!”
101. “Biz de ona aklı başında bir oğul müjdeledik.”
102. “Çocuk büyüyüp yanında koşacak çağa erişince bir gün ona: “Evladım!” dedi, “ben rüyamda seni boğazlamaya giriştiğimi görüyorum, nasıl yaparız bu işi, sen ne dersin bu işe!”
Oğlu (Hz.İsmail): “Babacığım!” dedi, “hiç düşünüp çekinme, sana Allah tarafından ne emrediliyorsa onu yap. Allah’ın izniyle benim de sabırlı, dayanıklı biri olduğumu göreceksin!”. (Hz. İbrâhim oğlunu kurban ettiğini değil, kurban etmeye giriştiğini görmüştü.)
103,104,105. “Her ikisi de Allah’ın emrine teslim olup, İbrâhim oğlunu şakağı üzere yere yatırıp, Biz de ona: “İbrâhim! Rüyanın gereğini yerine getirdin (onu kurban etmekten seni muaf tuttuk)” deyince (onları büyük bir sevinç kapladı). Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz!”
106. Bu, gerçekten pek büyük bir imtihandı. [53,37]
107. Oğluna bedel ona büyük bir kurbanlık verdik.
108. Sonraki nesiller içinde ona da iyi bir nam bıraktık: ki o da, bütün milletler tarafından şöyle denilmesidir:
109. “Selam olsun İbrâhim’e!”
110.  Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz! Ayetleriyle anlatılmaktadır.

(Bu âyetle kurban kıssasının anlatılış hikmetine işaret ediliyor. Hz. İbrâhim (a.s.)’ın iki oğlu Hz. İshak (a.s.)’dan Yahudi ve Hıristiyanların mensub olduğu İsrailoğulları, Hz. İsmâil (a.s.)’dan ise Araplar ve diğer müslümanlar dünyaya yayılmışlardır. Dünyadan nice soy ve sülale geçip gitmiş, onların isimleri bile kalmadığı halde Allah Hz. İbrâhim’in nesline bu bereket ve şerefi vermiştir. Allah Teâla bu kıssayı anlatmakla onlara şöyle demek istiyor: “Sizin ecdadınız İbrâhim, İsmâil ve İshâk (aleyhimü’s-selam), ihlasları ile bu şerefe yükseldiler. Siz de onlar gibi olmak isterseniz bu ihlası kazanmaya çalışın. Yoksa, önderlik soydan ileri gelmez. Nitekim onların soylarından iyiler gibi, zalimler de bulunmaktadır.”

Yirminci asrın son çeyreğinde Batı Hıristiyanlık dünyası başta olarak birçok yerde “Hz. İbrâhim’de birleşme” temennileri dile getirilmeye başlamıştır. Bu üç ümmet Hz. İbrâhim’e lâyık nesiller oldukları nisbette, dünyada hayır ve faziletin ağır basacağı rahatlıkla söylenebilir.)

Hac Kurban’da yapılır. Arefe günü Arafat’a çıkılır. O gün Arafat mahşer gibi kaynar.  Dilleri farklı, renkleri farklı, kültürleri, gelenek ve görenekleri farklı milyonlarca insan, inanç diliyle, samimiyet ifade eden tavırlarla tanışır ve kaynaşırlar.

Hacc’ın olmazsa olmaz şartlarından olan ihram, ölüm ötesi âlemi ile emir ve yasaklara saygılı olunması gerektiği hususunu da hatırlatır. Onun için ihramlıya belli prensipler getirilmiştir. Bu prensipler Kur’an ifadesiyle, ''Hac malum aylardadır. Kim o aylarda haccı ifaya azmederse bilsin ki hac esnasında; ne cinsel yaklaşma, ne günah sayılan davranışlarda bulunma, ne de tartışma ve sürtüşme caiz değildir. Siz hayır olarak her ne yaparsanız, Allah mutlaka onu bilir. Azıklanın ve bilin ki azığın en hayırlısı kötülüklerden korunmadır. Öyleyse Bana karşı gelmekten korunun ey akıl sahipleri!'' (Bakara-197) şeklinde anlatılmaktadır.

Mümin kalp kırmaz, gönül yıkmaz. Hele ihramlı iken bu hatayı işlerse,  Kâbe’yi yıkmaktan daha beter bir iş yapmış olur. Mahlûkatı öldüremez, nebatata zarar veremez, verirse cezayı gerektirir. Hac ve Kurban’ın kalplerde meydana getirdiği fetih, potansiyeli olanları hakiki insanlığa terakki ve terfi ettirmeye vesile olur.
        
Milyonlarca Müslümanın yapmakta olduğu hac ibadetlerini, Arafat ve Müzdelife vakfelerini, Mina’da şeytan taşlama ve kurban kesmelerini, Kâbe’de yaptıkları farz olan tavaflarını, derin bir iman şuuruyla Allah’a takdim edeceklerini umut ediyoruz. 
        
Bu vesileyle Mübarek Kurban Bayramınızı kutlar, alem-i islam ve insanlık hakkında hayırlara vesile olmasını diler, bütün hüccacın da haclarının mebrur olmasını Cenab- ı Hak'tan diler ve dua ederim.

[Mehmet Ali Şengül] 31.8.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Hicrette Bayram [Bârân]

HİCRET ALDI GÖTÜRDÜ, YABANCI TOPRAKLARA.
KANAT AÇTI GÖNÜLLER, UPUZUN UFUKLARA.

 BAYRAMIN BİR DİLİ VAR, ÇOCUK VE YAŞLILARA.
 KAYNAŞTIRAN SEVGİDİR, RUHU BAŞKA RUHLARA.

HİZMETİN KURBANLARI, GİDERDİ KIT’ALARA.
BİR NİMET PAYLAŞIMI, UZAK COĞRAFYALARA.

HÜZÜN RENGİNİ ÇALMIŞ, AYLARA VE YILLARA.
KOVALAMIŞ  SEVİNCİ, BAMBAŞKA DİYARLARA.

ÇOCUK HER YERDE ÇOCUK, SIĞIŞIR KUCAKLARA.
EBEVEYN YANLARINDA, ÖZENDİM ÇOCUKLARA.

YURT OLMUŞ, HİCRET OLMUŞ, NE GAM O YAVRULARA.
YETER Kİ ANA-BABA YAKIN DURSUN ONLARA.

KALABALIK İÇİNDE,  YALNIZ YAŞAYANLARA.
HİCRETTE  BAYRAMLAŞMAK, İNAT Kİ MİLYONLARA.

 NİCE BAYRAMLAR GÖRDÜK, EMANET ZAMANLARA.
 YENİDEN YAŞANIR MI, SORSAK O YÂRÂNLARA.

GURBET ÇOK TESİR ETMEZ, ’BİRLİK’TE OLANLARA.
YALNIZLIK PAYLAŞILIR, HUZUR GELİR RUHLARA.

 SON ‘’BURUK BAYRAM’’ DERİM, HEP BİZDEN SORANLARA.
 BİR GÜN MUTLAK VARIRIZ, GERÇEK BULUŞMALARA.

 BÜYÜĞÜMÜZ HAYATTA, TÂLİBİZ BAYRAMLARA.
 TEFERRUAT DENİLİR, GAYRİDE  KALANLARA.

 MUHACİRE YARDIMDA, HERKES DÜŞTÜ YOLLARA.
YENİDEN BİR RUH GELDİ, ENSAR ARKADAŞLARA.

MAHPUSA VAR MI BAYRAM, SILA AKRABALARA.
BU HASRETLER SON BULSA, ANA VE YAVRULARA.

ÜMİDİMİZ  DİPDİRİ, HÜKMEDEN ZAMANLARA.
O HEP KAPILAR AÇAR, TÜM İHLÂSLI KULLARA.

BIRAKMA BİZİ YALNIZ, İNSAFSIZ ADAMLARA.
TEZ ELDEN İNAYET VER, MEÇHUL BAHADIRLARA.

[BÂRÂN] 31.8.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Laikçi zurnanın ‘zırt’ dediği yer! [Seyfi Mert]

“Oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur!”
(Nelson Aldrich Rockfeller)

Önce bir hakkı teslim edelim…

15 Temmuz ile ilgili pek çok gazeteci ciddi okumalar yaptı, meseleyi her yönüyle ele almaya çalıştı. Ahmet Dönmez, Veysel Ayhan, A. Yavuz Arslan gibi cemaate yakın kalemler olabildiğince objektif olmaya özen göstererek bunu yaptılar ve çok değerli yazılar kaleme aldılar. 

Ancak nihayetinde işin “Cemaat” yönündeki gazetecilerdi bunlar. 

Meselenin havuz yönü tam bir fecaat. Günde en az bin tane “F..Ö” haberi yapanların hiç biri yargılamaları takip etmediği gibi, yargılamaların zihin bulandırdığını, bunlara gerek olmadığını yazan Özlem Albayrak gibi tuhaf beyinler de çıkmadı değil. 

Öte yandan vaktiyle var gücüyle Ergenekon savaşçısı olan Sedat Ergin gibi isimler, meselenin Perinçek/Cunta tarafından okumalar yaptılar ve tek gözle olan biteni okurlarla paylaştılar. Cemaat darbe yaptı işte, daha ne istiyorsunuz, şeklinde özetlenebilecek bir peşin kabulle yazılan bu değerlendirmelerin belki çok bir kıymeti yoktu ama yine de en azından havuzcular gibi MİT’in önlerine koyduğu notlara isimlerini ekleyip haber ve yorum diye yayınlamayacak kadar haysiyetliydi Ergin. 

İtiraf edeyim bu süreçte en çok Ahmet Nesin’in yazılarından istifade ettim. 

Nesin sadece cesur bir şekilde olayın üzerine gitmedi, aynı zamanda meselenin en ince ayrıntısına kadar derinlerine indi, saçmalıkları, sinsilikleri, ahmaklıkları da ortaya serdi. 

Bu davaların neden medyadan kaçırılmak istendiğini, Fidan ve Akar gibi isimlerin neden hukuktan kaçırıldığını Nesin’in yazılarına bakarak anlamak mümkün. Çünkü neresinden dokunulsa tel tel dökülüyordu senaryo. 

Nesin’in her yazısını okuduğumda hep aynı soru gelip zihnime oturdu: Meseleyi bu kadar net bir şekilde çözmüş olan bir entelektüel, nasıl olur da yaşanan bu alçaklık ve zalimliklere karşı sesini çıkarmaz, insan hakları ihlallerini görmezden gelir?

Evet, nasıl oluyor da kendisi gibi düşünmese de onbinlerce masum insanın hayatıyla oynanmasına tek cümle bir şey yazmıyor, yazamıyordu. 

Allah selamet versin bunun cevabını yine kendisi verdi. 

Yazdığı “Erdoğan’ın Gülen’siz seçim kazanması zor!” başlıklı yazıda yürüttüğü mantık ve sunduğu argümanlar, Türk laikçilerinin kadim marazını ortaya koyuyordu. 

Ahmet Nesin, üzerinde kalem oynattığı kitleyi zerre kadar tanıyamadığı gibi, her değerlendirmesinde muazzam bir önyargı vardı ve belki de bu önyargı o ve onun gibilerin yaşanan bu zülümlere neden sessiz kaldıklarını, hatta gizli gizli onayladığını açıklıyordu. 

Dikkat buyurun Nedim Şener, bir model üstü Ruşen Çakır, bir versiyon gelişmişi Soner Yalçın gibi neredeyse zil takıp oynayan Ergenekon cephesinin kalemşorlarından bahsetmiyorum. 

Ergenekon’un gizli açık, muvazzaf-gönüllü kalemlerini ve tetikçilerini bu cümlenin dışında değerlendirmek lazım. 

Yoksa Nedim Şener mazlumları savunsa ne olacak, savunmasa ne?

Vesayetin paspas olarak niteleyip cepheye sürdüğü vasatların kitleler üzerinde pek bir etkisi olduğunu zannetmiyorum. 

Dönelim Ahmet Nesin’e…

Müthiş rasyonel, akılcı ve en önemlisi korkusuz bir yürek. 

Hakkını teslim edelim. 

Ama onlarca yazıdan sonra genel bir sonuç çıkarırken ve bu sonuç “Erdoğan’ın işi bitti” gibi iddialı bir ana fikir taşıyorken, bunun sebebinin cemaat ile yollarının ayrılması olduğunu söyleyebilmek için Türk laikçi zihniyetinde olmak lazım. 

Hemen şunu söyleyeyim, eğer bu doğru bir fikir olsa Erdoğan cemaatin kılına bile dokunamazdı. 

Haşa Allah’tan korkar gibi iktidardan düşmekten korkan birinin, iktidarı bir gurubun elinde olacak ve o da açık açık onlara zulmedecek!

Yok ya!

Evet, cemaatin yollarının ayırmasıyla iktidardaki AKP çok şey kaybetti.

Aklını, vicdanını, devlet dengesini, ağır başlılığını, mantığını ve daha pek çok olumlu şeyi…

Ama başta Erdoğan olmak üzere herkes biliyor ki, cemaatin siyasi bir karşılığı olmadığı gibi, karşıtlığı çoktur. O yüzden hiçbir siyasi yapı onlara sahip çıkmamaktadır. 

Ama trafolara kedi sokan, oy çalan, entrika yapanlar sanki cemaatçiymiş gibi ve Erdoğan artık bunları yapamayacakmış gibi bir neticeye ulaşmak Ahmet Nesin gibi bir beyin ve kaleme asla yakışmadı. 

Zaten kendisi de bunun farkında. 

17-25 sonrasında Erdoğan’ın kazandığı seçimleri “Henüz daha tam yol ayrımına gelmemişlerdi” şeklinde izah etmeye çabalamış. 

Yanılıyor elbette. 

Ve ilk seçimde yanıldığını yine görecek.

Anlayacak ki mesele oy, seçimle filan olmayacak. 

Halkın gerçekleri görmesi ve Erdoğan’ın artık ülkeyi yönetemez hale gelmesinden başka çıkışı yok Türkiye’nin. 

Çünkü artık objektif ve demokratik seçim ihtimali kalmadı Türkiye’de.

Anayasa referandumuna bakmak yeterli bu kanaati doğrulamak için. 

Devletin tüm imkanlarını kendi uhdesine alan. Muhalefete binde bir oranında bile ekranlarda söz hakkı tanımayan. Sokaklarda seçim çalışmasına izin vermeyen. Tehlikeli bulduğu isimleri Demirtaş gibi hapse atan. Atamadıklarını denetimli serbestlik adı altında bir yere kilitleyen, mahkemeleri oyuncağı yapan, YSK’yı emir eri durumuna getiren, Anadolu Ajansı gibi ciddi bir ajansı üç günde dünyanın en itibarsız paçavrasına çeviren ve seçimlerde istediği manipülasyonu bununla yapan, oyları çaldıran, değiştiren, olmadı imzasız oyları geçerli sayan, olmadı rakamlarla oynatan birinin gelecek seçimlerde bunu yapmayacağını mı zannediyorsunuz?

Hakikaten çok safsınız..

Kusura bakmayın ama sayın Nesin, eğer bu görüşünüzde samimiyseniz siz de safsınız…

Şunu iyi bilin, Erdoğan kaybedecekse kendi kendine verdiği zararla kaybedecek. Çünkü onu durdurabilecek hiçbir güç artık kalmadı önünde. 

Meral Akşener de dahil kimsenin bu memleketin çıktığı diktatörlük yolundan geri çeviremeyeceğini düşünüyorum. 

Artık çok geç…

Maalesef çok geç…

O yüzden cemaat ile yollarını ayırdı artık seçim kazanamaz tezine kendinizi inandırmaktan vazgeçin.


[Seyfi Mert] 31.8.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Hediyeleşmenin güzellikleri [Safvet Senih]

Hollanda’dan bir tesettürlü ablamız anlatıyor:

Erkek kardeşimin nikahı için oğlum Hamza’ya kıyafet almak üzere çarşıya gittik. Bir mağazanın giyinme odasında oğluma kıyafet denerken, ben de bekliyordum, gözüm bir anne ve kıza ilişti… Onların konuşmalarına kulak misafiri oldum. Kızı iki tane kıyafet beğenmişti ama annesinin maaşı henüz gelmediği için bir tanesini alabileceklerini söyledi. Kızına “Babana soralım belki o da ödemek ister” diye telefonu ile görüşmek için uzun süre uğraştı. Annesine kızcağız çok sevimli ve yalvarırcasına bakıyordu. “Anne ne olur al” dercesine. Arada kızının gözü bana kayınca gülümsemesi gidiyordu. Bana baktığında kızda tedirginlik ve korku hissettim; belki öyle değildir ama bana öyle gibi geldi.

Bu son dönemlerde hep “İslamî terör örgütünün” sözde İslam adına yaptığı kanlı eylemlerinden dolayı “İslam eşittir terör” gibi algılanmasından çok rahatsızdım! O kız çocuğun da bu etki altında kalmış olup bana bu yüzden çekimser bakmış olabileceği ve İslama, Müslümanlara onun için nefretle bakıyor olabilir düşüncesi beni üzdü. Ve o an içimde güçlü bir duygu; o kıyafeti kesin ona benim almam gerektiğini hatta ikisini de almam gerektiği duygusu oluşmuştu. Bir yanım “Saçmalama ne alaka?” derken diğer yanım neden almam gerektiğini sıralamaya başladı:

“Allah için yap bir hayır, ne olacak?
“Kız çocuğunun Müslümanlara karşı yanlış olan algısını düzeltirsin.
“Hediyeleşmek sünnettir, bu sefer de Hollandalı olsun.
“Etraftaki ihtiyacı olanları gözetmek gerek. Hollandalı da olur, hem hizmet olur…”  

Ve benzeri duygu hücumuna uğradım içimde. 

Almaya karar verdiğimde ikisini mi birini mi diye bir çelişki yaşadım. Ben birini aldım ama günün sonunda aslında ikisini almam gerektiğini anladım. Allah benim elimle Müslümanlar adına bir hayır yaptıracakmış, bunu günün sonunda anladım. Yani benlik bir şey yok! Bayana “Merhaba, tuhaf bir soru sorabilir miyim?” dedim. Bayan şaşkınlık içinde “Evet, buyur sorun” dedi. Ben de “Müsaade ederseniz kızınızın denediği üzerindeki kıyafeti kızınıza ben hediye etmek isterim” deyince bayanın şaşkınlığı ikiye katlandı. “Neden, ama niçin?” dedi. Ben de “İçimden geldi, kızınıza çok yakıştı, hem insanları mutlu etmeyi seviyorum” dedim. 

Bayan teklifimi kabul etti. Ben hemen kıyafetin parasını ödedim ve poşeti kızın eline verdim. Küçük kız çocuğu hem şaşkın hem de çok mutluydu! Onu öyle görmek beni de çok mutlu etti!

Annesi gitmeden “Bir kızımla ikinizin fotoğrafını çekebilir miyim?” dedi. Aslında fotoğraf çektirmekten hoşlanmam ama bayanı kırmamak için ve her halde kızının fotoğraf albümüne koyacak bir hatıra kalsın diye fotoğraf çektirmeye izin verdim ve oradan ayrıldık.

O gün gizli bir hayır yaptım Rabbim için demiştim ama eve geldiğimde akşama doğru ve ondan sonraki birkaç gün telefonum hiç susmadı. Meğer benim gizli dediğim hayırı cümle âlem duymuş. Şok oldum ve o gece şaşkınlıktan uyuyamadım. Ben kendim internete fotoğrafımı koymazken benim fotoğrafım tam 40.000 kere “like”lenmiş ve 2000 kere kopyalanıp paylaşılmış. Allah şahit çok rahatsız oldum! 

Kızın annesi meğer çekindiğimiz fotoğrafı Facebook’a koyup yaşadıklarımızı yazmış. Bana teşekkür etmek istediğini ve benim telefon numaramı bilen varsa numaramı vermelerini yazmış. O bayan da şok olmuş mesajının bu kadar ilgi görüp paylaşılmasından ve Hollanda’nın tanınmış medyası RTL-Nieuws arayıp bu yaşadığımızı haber yapmak isteyişinden. Kızın annesi beni aradı ve habere çıkmayı kabul edersem RTL-Nieuws ikimiz ile görüşüp haber yapacağını söyledi. Ben aslında istemedim, etrafımdakiler çok ısrar edince bir danışalım, dedim. Kardeşim güvendiğimiz bir abiyi arayıp danıştı. O, kesin yapmam gerektiğini söyleyince kabul ettim. RLT-Nieuws ile görüştük haber yaptılar, onların yaptığı haberi diğer gazeteler de alıp haber yapmış. Bir çok Hollanda internet gazetesinde çıktı… Hatta Belçika gazetesinde de çıktı, yetmemiş internette iki tane Türk gazetesinde de çıktı….

Bayan ile kızı benim eve ziyarete geldiler. Güzel geçti! Bayan gazetede 20.000 like yazdığını fakat 40.000 like’e ulaştığını ve bu kadar ilgi görmüş olmasına şaşkın olduğunu söyledi. Benim Facebook’um yok, bana kopyalayıp gönderdikleri kadarını okudum gördüm. Onlar gelmeden tam bir gün önce yine sözde Müslümanlar adına yeni bir kanlı eylem olmuştu, bu yüzden İslam ve terör hakkında konuştuk.

İslamın terör ile alakası olmadığını. Masum bir kişiyi öldürmenin bütün insanlığı öldürmeyle aynı olduğunu, İslamın sevgi ve barış dini olduğunu söyledim.

Allah doğruluktan, Salihlerin yolundan, Sırat-ı Müstakim’den ayırmasın.
    
[Safvet Senih] 31.8.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Hizmet Hareketi’nin bugününden portreler [Deniz Ayhan]

Baştan belirtmek gerekirse Hareket’in son üç-dört yılını özetlemek, gerek Türkiye’de gerekse de dünyanın farklı coğrafyalarında yaşadığı bir takım zorlukları betimlemek bu kısa makalenin konusu değil. Benzer şekilde, Hareket’in özellikle 2013 yılından bu tarafa kurumsal, mali, psikolojik ve hatta insani kayıplarını ifade etmek de bu kısa yazının amaçları arasında bulunmuyor.

Bu yazının esas konusu 2017 yılını temel kabul ederek harici bir noktadan bakıp Hizmet Hareketi’nin özellikle insan kaynağı boyutunun aktüel bir resmini çekmektir. Burada hudutları çok belirgin olmasa da kategorize edilecek insan tipolojileri nitelikleri üzerinden değil, içerisinde bulundukları fiziki ve psikolojik durumlarının yanı sıra, özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden bu yana Hareket ile yeniden kurdukları ilişki biçimleri üzerinden bir ayrıma tabi tutulacaktır.

Bu bağlamdan hareketle, kabaca bir tasnif ile Hareket’in insan kaynağını ‘hür olmayanlar’ ve ‘hür olanlar’ şeklinde ikiye ayırmak faydalı olacaktır. Hususiyle, Türkiye’de seksen binin üzerinde insanın Aralık 2013’ten bugüne tutuklanması ve bu insanların kahir ekseriyetinin Hareket’le ilintili olması, Hareket’in ‘hür olmayanlar’ gurubunun son derece geniş bir kesime tekabül etmesine sebep olmakta. Bu grubun an itibariyle bulundukları durumdan kaynaklı olarak Hareket’in bugününe ve yakın geleceğine dair kayda değer bir etki oluştur(a)mayacaklarını ifade edebiliriz.

Diğer tarafta fiziki şartları, psikolojik durumları itibariyle Hizmet Hareketi’nin gerek bugününe gerekse de yakın geleceğine etkisi olacak olan bir ‘hür olanlar’ grubu bulunmakta. Bu grubun temsilcilerinin Hareket’le olan ilişkilerini biraz daha açmak gerekirse, bu insanları üç ana gruba ve bu üç ana grubu ise ikişer alt grubu ayırmak mümkün. Hareket’in hür olan insanlarını özgür olmalarına rağmen içinde bulundukları durum itibariyle ‘mağdurlar’, ‘kafası karışık olanlar’ ve son olarak ‘aksiyonerler’ şeklinde ayırmak mümkün.

‘Mağdurlar’ kelimesi ile sınıflandırılan insanlara dair bir tanım yapılması gerekirse, bu insanların Türkiye’de ya da farklı ülkelerde Erdoğan rejimi tarafından baskılandığı, büyük ölçüde imkân ve hareket kabiliyetlerini kaybettikleri, bu sebebe binaen 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’yi terk ettiklerinin altını çizebiliriz. Bu grubun temsilcilerinin, iş dünyası, akademi, kamu sektörü, askeriye, emniyet gibi farklı birçok meslek grubundan oldukları artık bilinen bir gerçek.

Hareketin hür olan insanını temsil eden ikinci bir grup ise şüphesiz ‘kafası karışık olanlar’ şeklinde ifade edilebilir. Bu insanların asgaride buluşan müşterek özelliklerine baktığımızda genelde Hareket’in münevverleri denebilecek insanların karşımıza çıktığını görmekteyiz. Bu kafası karışık münevver kesimi de ikiye ayırmak mümkün. Bir tarafta Hareket’ten 15 Temmuz’un hemen akabinde uzaklaşan ve sessizliğe gömülen bir kesim var olmakla beraber, diğer tarafta Hareket ile bağlarını koparmadığı halde Hareket’i onlarca teamül üzerinden amansızca eleştiren bir entelektüel profili görmekteyiz. Bu insanların çoğunun idari yetkileri olmaması sebebiyle hareketin uzun erimli ve önemli kararlarında fazlaca etkiye sahip olmadığı bilinen diğer bir gerçek. Fakat, bu ‘kafası karışıklar’ grubunun gerek sessizlikleri ile gerekse de yer yer yıkıcı eleştirileri ile Hareket’in öteden beri üzerine titrediği bir takım prensip ve teamülleri aşındırdığı da belirtilmesi gereken önemli bir faktör.

Son olarak hareketin zihni berrak ve aksiyonerlik nitelikleri ön plana çıkan insan tipolojisinden bahsetmemiz de mümkün. Bu grubun temsilcilerinin ortak niteliklerine baktığımızda Hareket’in lideri ile gerek idari anlamda ilişkisi olan birinci ve ikinci jenerasyondan insanın olması, gerekse de hareketin lideri olan Fethullah Gülen ile özel/manevi bağlarla bağlı bulunmaları, bu grubun temsilcilerini ortak hareket etme ve yıkıcı tenkitlerden uzak durma amaçları etrafında birleştirmişe benziyor.

Tüm bu sınıflandırmalar göz önüne alındığında, Hareket’in yakın geleceğinde en büyük etkiye sahip olacak grubun zihni berraklar, diğer bir ifade ile idari yetkileri olan ve öteden beri yaptıkları işleri 15 Temmuz sonrası da yapmaya devam edenler olduğu anlaşılıyor. Diğer taraftan, bu ‘zihni berraklar’ grubunun ‘kafası karışıklarla’ nasıl bir etkileşimde olacağı da gerek Hareket’in içinde gerekse de Hareket’in dışında birçokları tarafından merakla izlenen bir konu olarak önemini korumakta.

[Deniz Ayhan] 31.8.2017 [TR724]

Silahı tutan eldeki eldivenin rengi [Tarık Toros]

Her şey gözümüzün önünde oluyor ve herkes hemen her şeyin farkında, diye boşa söylemiyorum.

Geçen Pazar akşamı, Vatan Şaşmaz’ın öldürüldüğü haberleri düştü Twitter’a.

Twitter, o dakikadan itibaren adeta “cinayet bürosu” gibi çalıştı.

Beraber oturduğumuz arkadaşlara, “merak etmeyin birkaç saate olay tüm boyutlarıyla aydınlatılır” dediğimi hatırlıyorum.

Niye?

Birincisi, zararsız bir konu.

İkincisi, ilgili ilgisiz yığınla insan olaya dalacak, teyitli/teyitsiz bilgi ve görseller dolaşıma sokulacak.

Üçüncüsü, çöpler kısa sürede ayıklanıp neyin ne olduğu ortaya çıkacak.

Dördüncüsü, epey süredir Twitter’a sadece “genel izleyici” modunda takılan isimler bile, ahkâm kesmeye başlayacak.

Beşincisi, Türkiye gibi kapalı ve baskıcı rejimlerde gazeteler, “Cihannüma mahallesindeki beş yıldızlı otel” gibi kalıpları bırakamadılar bir türlü. Hangi otel olduğunu anlamak için bakılacak tek yer de belliydi: Twitter. Oraya bakan da bir daha internet sitelerine itibar etmedi zaten.

***

Türkiye’de Twitter neden Batı ülkelerinden daha güçlü?

İşte bu yüzden.

Serbest medya olsa, gerek kalmayacak.

Batı’da hür basın olduğu için, cep telefonunda Twitter’a takılan görmedim bugüne kadar.

Sadece, terör hadisesi gibi büyük bir hadise yaşandığında, “olay yerinden bildiren var mı” diye bakılıyor, o kadar.

Batı’da Facebook ve Instagram daha yaygın. Kullanıcılar da amacına uygun olarak arkadaşlarıyla paylaşım ve iletişimde kullanıyorlar, çoğunlukla. 

***

Ülkedeki ikinci “zararsız” hadise Murat Başoğlu vak’ası.

Samimiyet ötesi görüntülendiği kadın, öz yeğeni çıkmış.

Bakın ülke gazetelerine, Vatan Şaşmaz olayına kadar günlerce bu manşetlerdeydi.

Şaşmaz olayı, Başoğlu’nu rahatlattı.

İkisi de aynı kuşak, benzer biçimde şöhret olmuş, aynı işi yapan isimler. 

***

İddialar doğruysa, birinin öz yeğeni ile ilişkisine “ensest” diye tepki gösterenlere bakıyorsunuz, onca taciz ve çocuğa tecavüz vak’asına seyirci kalmışlar.

Niye?

Kendi kamplarından ya ondan.

Psikolojik bir savaş götürüyorlar ve bu savaşta kendi ahlaksızlığını görmeyeceksin! Kural bu.

Tıpkı, CHP kampındaki alkol olayı gibi.

***

CHP, Adalet Kurultayı yaptı. Konuşulan ne: Birkaçının içtiği bira.

12 maddelik kamp kuralları belli, broşüre dahi konmuş.

Ayrıca, içenler kamptan ve partiden atılmış.

Yetmiyor.

Yandaşlar, “CHP faturayı sadece üç partiliye kesti” diye manşet atıyor.

Partili Cumhurbaşkanı, Hükümet Sözcüsü, vesaire. Bulmuşlar bir zayıf nokta, oradan çakıyorlar.

Bugün sokağa çıkın “CHP kampı” diye sorun vatandaşa, çoğu “kampta içtiler, alem yaptılar” diyecek.

Propaganda borazanları buna çalışıyorken başka türlüsü de mümkün değil. 

***

CHP Lideri’nin kapanış konuşmasına bakıyorsunuz.

“Düzen değişmeli”, “Tarafsız yargı inşa edilmeli”, “Vekiller gazeteciler serbest bırakılmalı”, “Camiye kışlaya siyaset sokulmamalı” filan.

Anca, “-meli, -malı”.

Ülkede rejim öyle bir noktayı tuttu ki, artık yazarların bile böyle cümle kurması abesle iştigal.

Seçimle değişecek bir iktidar yok ortada. “AKP Konya’yı kaybediyor” diyen birine, “Abartmayın Konya bir yere gitmez” diye cevap veren bir rektör var! Üniversite rektörü.

Siyaset her yere girmiş, kendinden olmayanı şeytanlaştırıp, tuttuğunu içeri atan, içeri sığmayanı da kapı dışarı eden bir politika güdüyor.

Bugün ülkede yığınla insan, sabah kabusla uyanıyor, sonra çevresine bakıp “polis kapımı çalmadı” diye şükrediyor.

Kalan yığınların ise ilk kontrol ettiği “yeni KHK çıktı mı”, buna bakmak oluyor. 

***

Cezaevi nüfusu 224 bin.

Kapasitenin üstündeki 22 bin kişi yerde yatıyor.

Kimin umurunda!

Benim memleketim Tarsus, en ağır işkence Tarsus cezaevinde, yakınlarımın haberi yok.

Ama mikrofonu uzatsan, “Vatan Şaşmaz” desen, 10 dakika konuşurlar.

Neymiş mesela, tabanca otel güvenliğini nasıl aşarmış?

Birincisi, her otelin girişinde arama yok.

İkincisi, yığınla 5 yıldızlı otel sayarım, aracınızla otoparka girip doğrudan katınıza çıkarsınız.

Ama bunları çok iyi bilebilecek durumdaki gazeteciler dahi, konu üzerinde tepinmeyi pek seviyorlar.

Ayrıca, otel girişinde arama Türkiye’ye özgü bir uygulama. Batı’da yok bu. İstisnalar olabilir, genel durum bu.

Hem kime ne anlatıyorsun! Düşene vurmayanı taşlıyorlar orada. Öyle bir sistem işte. 

***

Hiçbir mesele OHAL kalkmadan çözülemez.

Saray, istediği medyayı, istediği derneği, birliği, dilediği partiyi kapatıp, üyelerini içeri tıkabilir.

Buna engel olacak/olabilecek mekanizma yok maalesef.

Hüküm kesin ve OHAL sürdükçe, bu iktidar devam ettikçe dönüşü yok.

Ve bunu artık herkes biliyor.

Tatilde dahi, şezlonguna uzanmış, Vatan Şaşmaz/Murat Başoğlu haberlerini ıcığı cıcığına kadar okuyan halkın, bilmemesi mümkün de değil.

Nereden mi biliyorum, şuradan:

Vatan Şaşmaz’ın Instagram’a koyduğu son fotoğraf, bu yazının yazıldığı dakikalarda 137 bin 544 beğeni almıştı. Altında da 33 bin 95 yorum vardı. 

***

Bugün ülkede gayrı resmi rakamlarla 10 milyon işsiz var.

Bu rakam, Portekiz, Yunanistan, Belçika, Macaristan’ın nüfusuna denk.

İsveç, Bulgaristan, İsrail, İsviçre gibi ülkelerin nüfusundan fazla.

Danimarka, Finlandiya, Norveç ve İrlanda’nın iki katı.

Lakin halk, “Tuvalete gidişin bedeli 1 milyondu yaaa, nerelerden nerelere” laflarıyla avutuluyor.

Avunan avunsun.

Ama kimse, bilmiyorduk, görmedik, duymadık, farkında değildik, haberi yapılmadı, seyrettiğimiz kanallar bize başka türlü gösterdi filan demesin.

Vatan Şaşmaz’ı vuran silahı tutan eldeki eldivenin rengine kadar her şeyi biliyorsunuz!

[Tarık Toros] 31.8.2017 [TR724]

Aydın Doğan’ın diyet borcu hiç bitmeyecek [Semih Ardıç]

Aydın Doğan, medya grubunu Saray’ın emrine vermesine rağmen başının üzerinde Demokles’in kılıcı mütemadiyen sallanıyor. Muhabirinden yazarına onlarca gazeteciyi işten attı, yayınlarda Saray ve hükûmeti rahatsız etmek şöyle dursun iktidar yanlısı gazete ve televizyonları aratmayacak bir teslimiyeti izhar etti. Moda tabirle o da ‘havuza daldı’.

Hürriyet gazetesi ile Akşam, Akit, Milliyet, Güneş, Habertürk, Sabah, Star, Takvim, Türkiye ve Vatan gazeteleri arasında fark kalmadı. Kanal D’den İrfan Değirmenci’nin referandumda ‘hayır’ diyeceği için nasıl kovulduğunu duymayan kalmadı. CNN Türk, isim hakkını kullandığı CNN International ile logo haricinde hiç bir benzerliğe sahip değil.

Objektiflik, tarafsızlık ve çok seslilik CNN Türk’ün kapısından içeri giremiyor. Unutmuş olabilir. Ahmet Hakan’ı öldüresiye dövenler serbest bırakıldı. Abdurrahim Boynukalın, Hürriyet’in cam çerçevesini indirmenin mükafatını milletvekilliği ve Gençlik Bakanlığı’nda yardımcılık koltukları ile aldı. Doğan Grubu da izzetle ölmeyi değil cellatına gülümsemeyi tercih etti.

MAFYAYA HAS METOTLARA MUHATAP OLSA DA SES ÇIKARMIYOR

Hadd-i zatında Aydın Doğan ne kadar didinirse didinsin iktidar sahiplerine yaranamıyor. Bazen imalı bazen doğrudan mesajlarla ayağını denk alması isteniyor. Hukuk dipsiz kuyuya atılırken çok matah bir iş yapılıyormuş gibi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’a mutlak destek verdiği ve Darbe Tiyatrosu’nun medya ayağında gönüllü vazife yaptığı için mafyaya has metotlara muhatap olduğunda sesini çıkaramıyor. Birlikte inşa ettiler bu rejimi.

‘Mal canın yongası’ diyebilirsiniz. Her açıdan teslimiyetin bunun gibi muhtelif sebepleri olmakla beraber, Doğan’a bakan veçhesi ile mevcut tablo Erdoğan ve mabeynin elinde kullanışlı bir aparata dönüşüyor. Durduk yere diş gösterilmiyor Aydın Bey’e.

ŞANTAJ ARŞİVİNDE MUHAFAZA EDİLEN DOSYALAR

Maziden peşine takılan hâdiselerden yakasını kurtaramıyor. Mesut Yılmaz gibi devrin başbakanları ile kurduğu imtiyazlı münasebetlerin kendisine ve ailesine sağladığı servetin hesabının görüleceğini hissettiği anda telaşa kapılıyor. Hukuk cari olsa kim ne diyorsa gider, mahkemede ispat eder ve mevzu kapanırdı. Varsa cezasını çekerdi, yoksa aklanırdı.

Gelin görün ki tıpkı bugün olduğu gibi Türkiye’de devletin muvakkat sahipleri, hukukun tabii seyrinde işleyişi yerine netameli mühim kimselere ait dosyaları şantaj arşivinde tutuyor. Aydın Doğan’ın da uykularını kaçıran bazı dosyalar da o arşivde muhafaza ediliyor. Hal-i hazırda iktidar lüzumlu gördüğü vakitlerde her birini sopa olarak kullanılıyor.

POAŞ VE KÂĞIT DOSYALARI PEŞİNİ BIRAKMIYOR

Şantaj arşivinde neler mi var? Mesela Petrol Ofisi’nin (POAŞ) özelleştirildiği 1999’dan itibaren Doğan Grubu ile İş Bankası arasında tesis edilen bazı işlemlerde bazı usûlsüzlükler yapıldığına dair Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) murakıplarının hazırladığı raporlar hayli yer kaplıyor.

Kredinin tahsisatından zarar eden şirketin kârlı şirketle birleştirilmesinden akaryakıt kaçakçılığına kadar onlarca iddia var POAŞ dosyasında. Bu dosya bir senedir İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde muhakeme ediliyor. Aydın Doğan, kızı Hanzade Doğan Boyner ve İş Bankası Yönetim Kurulu Başkanı Ersin Özince’nin aralarında bulunduğu sanıklar hakkında 23 sene hapis cezası talep ediliyor.

Diğer dosyaya gelince… Doğan ailesi POAŞ’ta olduğu gibi bu dosyada da vergi kaçırmakla itham ediliyor. İthamlar bununla mahdut değil. ‘Kâğıt ithalatı vasıtası ile küçük yatırımcıyı zarara uğratmak’ ithamı da var. SPK raporuna göre hisseleri Borsa İstanbul’da işlem gören Hürriyet Gazetesi’nin kâğıt ithalatı, Doğan’ın damadı Mehmet Ali Yalçındağ’ın dış ticaret şirketi üzerinden piyasanın çok fevkinde fiyatlarla yapılmış. Bu yüzden de Hürriyet hissesi alan küçük yatırımcı zarara uğratılmış.

ERDOĞAN, DOĞAN’IN AÇIĞINI İSTİSMAR EDİYOR

Her iki dosyanın teferruatında yakın tarihi aydınlatacak tapeler, rüşvet pazarlıkları olduğu söyleniyor. Diğer dosyalar hiç açılmasa bile Doğan’ın sadece bu iki davadan ceza almadan yakayı kurtaramayacağını bilen Erdoğan’ın adaletin geç de olsa tecelli etmesi gibi bir derdi yok. Doğan’ın açığını tek adamlığını perçinlemek için kullanıyor. Hizmet Hareketi’ne mensup on binlerce kişiye çektirdiği acıların fazla duyulmaması, bahaneyle 965 şirkete el konulduğunun bilinmemesi için Doğan Medya’dan daha fazla kıvraklık bekliyor.

Daha ziyade mafyaya yakışan şantaj ikliminin kalıcı hale gelmesinde en az Doğan kadar Turgay Ciner’in, Ferit Şahenk’in, Nihat Özdemir’in, Ahmet Çalık’ın, Ethem Sancak’ın, Fettah Tamince’nin, Ahmet Albayrak’ın, Mücahid Ören’in ve Erdoğan Demirören’in de pay sahibi olduğunun altını çiziyorum.

VATANDAŞIN MAĞDURİYETİ KİMİN UMURUNDA

Teslimiyetçi medya patronları, kendilerine verilen rolü unuttuğunda Saray muhataplarına anlayacakları lisanla hatırlatmada bulunuyor. Bazen Erdoğan kürsüden bizzat kendisi dile getiriyor, racon kesiyor. Bazen de medyadaki kalemşorlarını ve televizyonlarda tuttuğu kadrolu yorumcuları harekete geçiriyor.

İhlas Finans’ın 450 milyon dolar borcunu 16 senedir binlerce mudiye ödemeyen Mücahid Ören’in gazetesi Türkiye’de Doğan Grubu’nu hedef gösteren yazılar dikkat çekiyor. Yücel Koç’un ağır hakaretlerle dolu yazısının mürekkebi kurumadan Cem Küçük aynı minvalde satırlarla Aydın Doğan’a ‘haddini bil’ mesajı verdi.

AYDIN DOĞAN’A YENİ BİR DAVA MI AÇILACAK?

Küçük’ün, “Aydın Doğan’ı zıplatan bir olay var ki, işte o henüz yargıya intikal etmedi.” ifadesi kirliliğin geldiği noktayı ele veriyor. Madem böyle bir suç var savcılar niye dava açmıyor? Doğan’ın ya da avukatlarının haberinin olmadığı bir kovuşturma safahatından Küçük’ün nasıl haberi olabiliyor?

Üstelik bunlardan haberdar olduğunun anlaşılması için şu teferruatı bile paylaşıyor: “O olay Aydın Doğan’ın Hürriyet’in İzmir’deki arsasını 7,5 milyon dolara satıp bunu KAP’a 5,5 milyon dolar olarak bildirmesi ve geri kalan 2 milyon doları da bir iş adamından Samsonite Bavul ile Kıbrıs’ta bir kumarhanede açıktan teslim alması olayıdır. Bu olayda iki ayrı suç işlenmiştir. Birincisi açıkça devletten vergi kaçırılmıştır. İkincisi halka açık bir şirketin hissedarları dolandırılmıştır. Bu mevcut hukukumuza göre doğrudan kayyum sebebidir ve tutuklama gerektiren katalog suçtur.”

HÜRRİYET, TMSF’YE GEÇER!

Ekranlardan gazetecileri, işadamlarını hedef olarak gösteren Küçük olacakları da yazmış: “Hürriyet Gazetecilik halka açık bir şirkettir ve kanunda çok açıkça yazmaktadır ki, hissedarlar dolandırıldığı an o şirkete kayyum atanır ve TMSF’ye geçer.

O konuda bazı resmî belgeleri de yakında yayınlayacağım. Ayrıca o şirketin o suç olan imzayı atan yönetim kurulu da belli. Kısacası DEVLET karar verdiği an Hürriyet gazetesine kayyum atanması ve Doğan Holding’in Boydak Holding hâline gelişi bir dakikalık iştir. Sadece 1 dakika… Öte yandan adaletin geciktirilmesi de asla doğru değildir. Çünkü adalet, DEVLET kavramının temelidir.” Devleti büyük harflerle yazmış ki Doğan işin ciddiyetini idrak etsin.

Ne tarafını düzelteceksiniz bu rezaletin. Hukuk gitmiş, ihkak-ı hak tecessüm etmiş. Arkası kuvvetli olan dediğini yaptırıyor. Kimse de bu türedilere ‘artık yeter’ diyemiyor.

ORTA YOL BULURLAR

Akın İpek’in, “Hodri meydan! Tek kuruş kara para bulsunlar, hepsini onlara bağışlayacağım.” sözlerindeki istiğna haline bir bakın, bir de Cem Küçük’ün tehditlerine tek kelime ile cevap veremeyen Aydın Doğan’a bakın.

Doğan’dan bir Akın İpek bir Hacı Boydak çıkmayacağına göre bundan gayrı cesur yürekli bir çıkış beklemek hayal olur. Mafyanın tabiri ile bir orta yol bulup anlaşılırlar. Saray’ın yolladığı ‘acilen yapılacak işler’ tamimi harfiyen yerine getirilir.

Birbirlerinin gıyabında sövüp sayarlar, yüz yüze geldiklerinde sahte gülücük dağıtırlar. Bu sefer orta yolun ne olacağını üç vakte kalmaz ibretle seyrederiz… Aydın Doğan o mesajı aldı ve kendisi, ailesi ve medyası hakkında gereğini yapacaktır, kimsenin tereddüdü olmasın.

[Semih Ardıç] 31.8.2017 [TR724]

Sadece şah ve piyonlar kaldı [Kemal Ay]

Son KHK’lar marifetiyle birçok önemli devlet kurumu doğrudan Cumhurbaşkanı’na bağlanmış oldu. 16 Nisan referandumunda ortaya çıkan ve ‘atı alanın Üsküdar’ı geçtiği’ sonuçlara göre beklenen bir şeydi. Ancak bu ‘uyum yasalarının’ KHK eliyle değil de Meclis’te tartışılarak yapılması gerekirdi. Türkiye’de son yıllarda hiçbir şey ‘olması gerektiği gibi’ gitmediği için, bunda şaşılacak bir durum yok. Erdoğan, bir şekilde gücü eline aldı ve o güç kendi kendini bitirinceye kadar bırakmaya niyetli değil.

Vatandaşın da önemli bir kısmı bunu savunuyor belli ki. Devletin ‘tek bir merkezden yönetilmesi’ gerektiği gibi baya yanlış bir ön kabul var. Ancak bu şekilde ‘bağımsız’ olunurmuş. Peki ya bağımsızlığın garantisi olan o ‘tek merkez’ bizatihi başkalarının çıkarları için hareket ederse ne olacak? Ne olacağı üç aşağı beş yukarı belli: Sistemin iflası.

FETRET’E GİDEN YOL

Osmanlı tarihinin en tuhaf zaman dilimlerinden birisi Fetret Devri’dir. Osmanlı demek doğrudan Padişah demek olduğu için Timur’la giriştiği Ankara Savaşı’nda esir düşen Yıldırım Bayezit’ten sonra karışıklık hüküm sürmüştü. Ölmüş olsa, yerine oğullarından birinin Padişah olması beklenebilirdi belki ama ‘esir düşmek’ işleri sarpa sardırdı. Ne yapılması gerektiği bilinemediği yani devletin bir ‘geleneği’ olmadığı için ayrılıklar yaşandı. Kardeşler sorunu düpedüz savaşarak çözmeye girişti.

Merkezde tek bir figürün var olması ve her şeyin de ona bağlanması Osmanlı’nın idari açıdan en büyük problemlerinden biriydi. Padişah dışında bir meşruiyet kaynağı olmadığı için isyan eden Yeniçeriler bile her defasında bir başka Padişah’ı tahta çıkarmak zorunda kalmışlardı. Gerçi Yeniçeriler’in isyanları da genelde bürokratik meselelerle ve kendi çıkarları ile ilgili olduğu için onlara ‘evet’ diyecek herhangi biri Padişah olabilirdi. Çetin Altan, yine de bu Padişah azletmelerin öyle göründüğü gibi ‘basit’ olmadığını, aslında her defasında Osmanlı’nın yıkılıp yeniden kurulduğunu yazmıştı.

Öte yandan Osmanlı’nın o kadar farklı kültürden insanı yönetebilmesinin sırrı da, İstanbul’un II. Mahmud dönemine kadar sembolik bir başkent olarak kalmasıydı. Diğer vilayetler ve bölgeler, özerkti. Belirli beklentileri karşıladıkları sürece ‘merkeze’ fazla bir bağımlılıkları yoktu. Modernleşmeyle birlikte gelen ‘merkezleşme’ tansiyonu da arttırdı.

‘KRAL ÖLDÜ, YAŞASIN YENİ KRAL!’ DİYEBİLMEK İÇİN

Benzer sıkıntıları Avrupa’da krallar da yaşamıştı. Uluslaşmanın bugünkü gibi olmadığı Ortaçağ ve sonrasında ‘otorite’ demek Hanedan demekti. Ancak hanedanlar her zaman ‘uygun’ bir varis üretemeyebilirdi. Bu sebeple de değişik formüller bulmak gerekti. Avrupa halklarının birbirlerine ‘Kral’ ihraç etmeleri bu çözümlerden biriydi mesela. Yunanistan da Osmanlı’dan ayrılıp kendi ülkesini kurduğunda ‘soylu’ birini bulamadığı için Almanya’dan bir prens ihraç etmişti. Bu formül ilginç bir gelişmeye yol açtı: Varis olabilecek konumdaki prensler güçlendi. Soylular sadece toprak zengini değil aynı zamanda otoritenin bir parçası hâline geldiler. Ancak ‘özerk’ aktörlerdi. Yani bir bakıma ‘mutlak iktidar’ ister istemez paylaşılıyordu ve iktidarın ‘parçalanması’ yani mutlak gücü tek bir kişinin ele geçirememesi zaman içinde ‘demokratikleşmenin’ de yolunu açmıştı.

(Elbette, coğrafi keşifler ve kolonizasyon sonrası yaşanan zenginleşme, bugünkü demokrasinin temeli olarak görülebilecek ‘yukarı doğru eşitliğin sağlanmasını’ da getirdi. Otoriter yönetimlerde ise ‘yukarısı’ yalnızlaşırken, ‘aşağı doğru eşitlik’ sağlanır.)

Bu ‘parçalı iktidar’ modeli aslında devletlerin bekâsı için çok daha makul bir sistem. Roma’nın Cumhuriyet döneminde bağımsız senatörlerin varlığı, sistemin bütünü açısından bir çeşit ‘denetim’ mekanizması sağlıyordu. Bu da hırslı ya da vahşi emelleri olanların iktidarda keyfine göre işlem yapmasını engelliyordu. İmparatorluklar çağından önceki dönemleri inceleyen Avrupalılar, 1940’lardaki Nazi Almanya’sı deneyimini de yaşayınca iktidarın ‘tek elde’ toplanmasının ‘güçlü görünen ama aşırı kırılgan’ bir yapı doğurduğunu gördüler. Zira Avrupa diktatörlükleri ‘görünenin’ aksine daha büyük kaosa ve sorunlara gebeydi.

ABD VE İNGİLTERE’DEN İSTİHBARAT DERSLERİ

ABD ve İngiltere’deki bu ‘parçalı, denetimli’ yapının en önemli örneğini istihbarat bürokrasisinde görmek mümkün. Birinci Dünya Savaşı sırasında oluşturulan İngiltere’nin MI6 ve MI5 teşkilatları, daha sonra birbirini denetleyen yapılara dönüşmüş. MI6, tıpkı ABD’deki CIA gibi yurt dışı operasyonlardan sorumluyken, MI5 yurt içindeki casusluk hareketlerini ve istihbaratı takip etmekle görevli. MI5’ın bir görevi de, MI6 gibi istihbarat kurumlarına ‘bekçilik’ yapmak. Buralarda oluşabilecek zaafları görmek. Bu örgütler Parlamento’ya hesap verir şekilde çalışıyor. Zira İngiltere’de ‘devlet’ her şeyden önce Parlamento etrafında örgütlenmiş. Milletvekilleri, hemen her konuda ciddi şekilde sorumlu ve denetleyici kılınmış.

ABD’de de istihbarat örgütlerinin birbiri üzerindeki denetimi önemlidir. En çok bildiğimiz CIA ve FBI’ın yanı sıra çeşitli istihbarat oluşumları mevcut. Ulusal Güvenlik Ajansı ve Homeland Security gibi daha üst bürokratik yapılar bulunuyor. Bu yapılar uzunca süre birbiriyle ‘rekabet’ hâlinde tutulmuştu ancak 2001’deki 11 Eylül saldırılarından sonra Bush yönetimi istihbaratı ‘tek elde’ toplamaya çalıştı. Bu da en çok eleştirilen kararlarından birisi oldu çünkü koordinasyondan fazlası talep ediliyordu. Bush, çabuk karar alabilmek ve popülist biçimde halka ‘güçlü Amerika’ cakası satabilmek için istihbarat bürokrasisini hayli yıprattı. Sonuç? Afganistan ve Irak’ta yaşanan fiyaskolar, ABD’de artan radikalleşme ve bugünkü Suriye meselesine kadar uzanan bir dizi facia.

TEK’ÇİLİK SİSTEMİ ZAYIFLATIR

Bugün Türkiye’de Saray etrafında örgülenmeye çalışılan bu ‘tek merkez’ sistemi de bütün o ‘güçlü Türkiye’ anlatılarına rağmen alabildiğine zayıf ve kırılgan. Parlamento iğdiş edildi, kurumlar yıpratıldı. Gerçekten de sistemden Erdoğan’ı çektiğinizde ‘kaos’ çıkmaması işten bile değil. Böyle bir sistemde ‘yozlaşma’ kaçınılmaz ancak ‘yozlaşma’ en hafifi sistemsel problemlerin. Satrançtan örnek vermek gerekirse Şah dışındaki bütün diğer kabiliyetli taşları elimine edip sadece piyonlarla oynamaya benziyor. Oyunu kazanmak neredeyse imkânsız ancak savunma ihtimalleri de daralıyor. Rakibi geçtim, piyon görünenlerin bile bu zayıflık karşısında iştahı kabaracaktır…

[Kemal Ay] 31.8.2017 [TR724]