Zaman’a kayyım atanmasından birkaç hafta sonra… Cemal, ben ve Ünal Tanık ekonomi gazetecilerinin bir toplantısı için Kartepe’deyiz. Tanık’a, “Türkiye’de gazetecilik yapma imkânı kalmadı. Ne yapabiliriz?” diye sordum.
Ünal Bey o zaman, Rotahaber’in de çok zor durumda olduğunu, kimsenin korkudan reklam veremediğini, birçok arkadaşını işten çıkarmak zorunda kaldığını, birkaç ev parasını bu ideal uğruna tükettiğini, “home office” sürecine geçtiğini anlatmış ve “Yerinizde olsam derhal yurtdışına çıkarım. İkinci defa düşünmem bile. Türkiye’de sadece gazetecilik değil, Türkiye’nin kendisi bitiyor. Gidin ve kendinize yeni bir dünya kurun,” demişti.
Cemal’in, Ünal Bey’deki karamsarlığa çok şaşırdığını ve bu kadarını beklemediğini söylediğini dün gibi hatırlıyorum. Ama maalesef haklı çıktı. Şu anda Ünal Tanık da Cemal Azmi Kalyoncu da aylardır hapiste…
Evet, her zaman özel bir hukukumuz olan Cemal hapiste… Ben, Cemal’i gazeteciliğe başladığı ilk günden bu yana tanırım. Kariyerini nasıl geliştirdiğine, değişimine, başarılarını ödüllerle taçlandırışına, kitaplarına ve olgunlaşmasına şahitlik ettim. Bütün bu tanıklıkların sonunda şunu söyleyebilirim: Cemal iyi bir insan ve sıra dışı bir gazetecidir. Anlatacağım…
Cemal’in sıra dışılığı gazeteciliği ile de sınırlı değil. O aynı zaman da sıra dışı bir kişiliktir. Ve bana kalırsa en önemli özelliği haksızlığa tahammül edememesi ve dobralığıdır. Ama, öyle böyle değil… Onu sık sık, bir kamu kurumuna ya da özel sektöre karşı hak mücadelesi verirken görürsünüz. Sokakta, otobüste, minibüste bir haksızlık görse dayanamaz, mutlaka müdahele eder.
DURUŞMADA ÇOCUKLARINI ÖZLEDİĞİNİ SÖYLEYECEK KADAR…
İnsanların yüzünü çevirip uzaklaştığı yerde o sesini çıkarır. Tanımadığı bir kişi bile olsa hakkını sonuna kadar savunur. Bu nedenle hastaneden rapor alacak kadar vücudunun zarar gördüğü tartışmalara girdiğini bilirim. Ama hiç vazgeçmedi. Çoğumuzun üzerinde bile durmadığı ayrıntılar onun için çok önemliydi çünkü.
Haksızlığa bu kadar tahammülsüz bir gazetecinin, doğru dürüst bir suçlama yokken 8 aydır hapiste olduğunu düşününce…
Cemal ailesine ve çocuklarına hep çok düşkündür. O kadar ki mesai bitiminde iş toplantılarına veya davetlerimize çok özel bir durum yoksa gelmez. Geldiği zaman da bir kulağı evinde olur, vakitlice müsaade isteyip kalkar. İyi bir babadır. İki kızının her sorunu ile bizzat ilgilenir. Tatilde bile pek ortalıkta görünmez, çocukları ile meşgul olur. Aylar sonra çıktığı duruşmada, çocuklarından ayrı kalmasından söz ederek tahliyesini istemesi…Gözyaşı dökmesi….
EN BÜYÜK RAKİBİ ARŞİV SERVİSİDİR
Cemal tam bir arşiv adamıdır. Evinde bir oda arşivlediği gazete küpürlerine ayrılmıştır. Birçok gazeteci haber arşivciliğini internet ortamına taşıdı. Ama Cemal öyle değil. O gazeteleri her gün taramadan rahat etmez, özenle keser ve akşam elinde bir poşetle gazeteden çıkardı. Bu onun rutin işidir ve bundan ayrı bir zevk alır. Gazetenin arşiv servisinin en büyük rakibidir. ‘Arşivciler’ eksik gazetelere Cemal’den önce ulaşmaya çalışırdı. Çünkü “Cırt Cemal”in okuduğu bir gazeteden geriye sadece iskelet kalırdı.
Arşivciliği onu iyi bir portre yazarı yaptı ve kritik konularda nokta atışı bilgiye ulaşmasını sağladı. AKP’nin Gülen Cemaati ile arasının açıldığı günlerdi. 2011 yılında Mehmet Ali Birand’ın bugünleri anlattığı yazısını konuşuyorduk. Cemal dedi ki, “Fehmi Koru’nun Cemaat-AKP kavgasını ele aldığı daha öncesine ait bir yazısı olması lazım. Ama arşivi iyiyce bir taramalıyım…” Gerçekten de birkaç gün sonra elinde 2009 yılına ait Koru’nun Yeni Şafak’ta çıkan yazısının kupürü ile çıkageldi. Bunu sosyal medya hesabından duyurması gerektiğini söyledim, o benim yapmamı istemişti. Gazeteci virüsü ‘öne çıkma şehveti’ Cemal’de yoktur. Bu yönü mütevazı denecek sınırlar çerçevesindeydi.
Uzun konuşmalarımız olurdu. Her zaman Cemal iyi dinleyicidir. Ama konuşunca içini doldurur. Herhangi bir konuyu ele alırken arşivciliğini konuşturur, mevzunun çerçevesini birdenbire genişletir. Çoğunlukla günlük gazeteleri yanımda okurdu. Günün öne çıkan haber ve konularını Cemal’in yorumlarıyla dinlemek ayrı bir ayrıcalıktır. Son zamanlarda arşiv gazeteciliğinin sığlaştığından, arşiv yapacak haber bulmakta zorlandığından muzdaripti. Haklıydı da… Sessiz çalışırdı ama gazeteleri keserken çıkardığı ‘cırt’ sesi onu ele verirdi. Çalışma ortamımızın yarım bir dolapla ayrıldığı Hasan Sutay Abi cırt sesini duyunca onu görmeden “Cemal hoş geldin” deyiverirdi…
ÖLÜM İLANLARI ÖZEL İLGİ ALANIDIR
Cemal bir portre yazarıdır. Zannediyorum 1998’de askerden geldikten sonra Mehmet Kamış’ın teşviki ile bu alana yöneldi. Özellikle Hürriyet gazetesindeki ölüm ilanlarını yakından takip ederdi. Türkiye’de sayıları birkaç bin aileyi aşmayan ‘Beyaz Türkler’in akrabalık ilişkilerini en iyi bu ölüm ilanları sayesinde anladığını söylerdi. Portresini yapacağı kişiler için çok iyi hazırlanırdı. Yazdığı yüzlerce portre ile geleceğin tarihçilerine ve biyografi yazarlarına çok kıymetli bir malzeme bıraktı.
Gazete yönetiminde hiç yer almadı. Güncel konularla hiç ilgilenmedi. Hep uzun soluklu işlerin peşinde oldu. Sosyal medya hesabında çok mutedil bir çizgisi vardı. Gözaltına alnacağı gün konuştuğumuzda şaşkındı. Çoğu zaman olduğu gibi otobüsteydi ve “Niye çağırdıklarını bilmiyorum. Gidince öğreneceğim,” demişti.
Ben Cemal’in 20 yılı aşkın dostluğumuzda ekonomik rahatlık içinde hiç görmedim. İnşallah bunu yazdığım için bana kızmaz. Hayatı boyunca toplu ulaşım araçları kullandı. Kendi ifadesiyle ‘tabanvay.’ Evi Ümraniye’de, iş yeri Yenibosna’daydı. Her gün birkaç saati otobüste geçerdi. Otobüste nasıl vakit geçirilir meselesinin uzmanı olmuştu. Biz de çok para kazanmıyorduk ama iyi kötü ayağımızı yerden kesen bir arabamız hep vardı. Cemal ise büyük sıkıntılara girerek ev almayı tercih etmişti ve senelerce onun taksitini ödedi. İşsiz kalmasının yanında hapse girince boçlarla ilgili sorunları olduğunu duydum.
Cemal, Bediüzzaman’ın talebeleriyle görüşerek hazırladığı Nurlu Hayatlarkitabı için “Bana çok şey katan en değerli çalışmam” derdi. Şimdi ciddiye bile alınmayacak ithamlarla hapiste. Hayatlarını kaleme aldığı o insanların geçtiği yoldan, Medrese-i Yusufiye’den geçiyor. İnşallah tez zamanda çıkar. Bütün hukuksuz biçimde tutuklanan ya da ceza alanlar da…
Cemal iyi bir insan ve sıradışı bir gazetecidir.
(Bu yazı ilk kez 17 Nisan 2017’de Kronos’ta yayımlanmıştır.)
[Harun Odabaşı] 3.1.2019 [Kronos.News]
Cemal iyi bir insan, sıradışı bir gazetecidir [Harun Odabaşı]
Dışarı Fırlamış Nar Taneleri Gibi [Safvet Senih]
Yirmi Üçüncü Söz’de geçen ve insanı bir saraya benzeterek meseleleri anlaşılır hâle getiren temsili çok daha önce Üstad Hazretleri Mesnevi-i Nuriyede başka bir açıdan ele almıştır… Şöyle ki:
“Ey dünya hayatında kötülerin iyilere üstün gelmesinin sebebini merak eden zât! Ben de bir defasında bazı saraylar görmüştüm. Herbir sarayın, iç içe girmiş yüksek bölümleri vardı. Katların sâkinleri ise, letafet, yükseklik ve nûraniyet itibarıyla farklı kimselerdi. En yüksekteki oturan ise Sultan gibiydi. Onun altında da, ta kapıya kadar, çeşitli kıymet ve ulviyette oturanlar bulunuyordu. Kapının yanında zulmetli ve kaba bir hizmetçi, kapı dibinde yaltaklanan bir köpek vardı.
“Derken bazı saraylar gördüm ki, kapısının önü apaydınlık… Dikkat edince, Saray sahibinin kapı dibinde köpekle oynadığını gördüm. Saray haremindeki kızlar da başlarını açmış, çocuklarla oynaşıyorlardı. Katlardaki nezih vazifeler bırakılıp köpeğin, çocukların, hizmetçi ve kapıcıların işleri şaşaalandırılmış. Saray, içindekileri dışarı atmış; kapının dışı parlak, güçlü ve kuvvetli görünürken, içerisi karanlık ve muattal kalıp gözden düşmüş. Yarılıp da taneleri dışarı fırlamış bir nar gibi, o saray da içindeki kötülükleri öylece dışarı vurmuş!
“Sonra, o sarayların her birinin birer insan demek olduğunu anladım ve her bir insanı bir saray olarak gördüm. Hatta kendi âsi nefsimi de bir saray şeklinde gördüm. Saray ahalisinin çeşitli mertebelere düşüşü ise, alçaldıkça alçalan bir iniş idi. O zaman gördüm ki, medeniyet ehlinin terakki ve yükselme sandığı şey gaflet uykusuna dalıp gitmekten; nezaket sandığı şey münafıkane gösterişten zekâ sandığı şey şeytanın, sinsi hilesinden; insaniyet sandığı şey de insanlığı hayvaniyete dönüştürmekten başka bir şey değilmiş. Lâkin düşüş halindeki âsî şahsın nûrânî lâtifeleri zulmanî nefsiyle karıştığı için, bütün bunlar ona hoş ve câzip manzaralar şeklinde görünür. Buna karşılık, kapının yanındaki itaatkar ve dindar kimsenin ise, müteessir olan, sadece nefsidir. Gerçi o sâlih kişinin lâtifeleri de aşağılara inmiştir –ama süflî heveslerinin peşinde değil, hudut haricindeki insanları irşad ederek, onlara yardım etmek ve kendilerini yaratılış gayelerine döndürmek için. Evet, Allah (sübhânehû) bir kulunu sevdiği zaman, ona dünyanın güzelliklerini sevdirmez, musibetlerle ondan nefret ettirir.
“Eyvah! Yazıklar olsun! Şu sefîh medeniyet öyle çekici harikalar ve câzibeli eğlenceler ortaya çıkardı ki, tıpkı yakıcı bir ateşe dönüşmüş parlak ışığa düşen pervaneler gibi, insan sarayının sâkinleri ve haremleri de kendilerini ona atıyorlar.”
“Ey şakî nefis! Nedir bu gurur, bu gaflet, bu istiğna? Görmez misin, elindeki iraden ancak bir kıl kadar, iktidarın zerre kadar, bu hayattan nasibin sönüp gidecek bir şule kadar; ömrün, müddeti dolmuş bir dakikacık; şuurun gelip geçici bir parıltı kadar, zamanın akıp giden bir an kadar, mekânın da ancak bir kabir kadardır.
“Âcizlikten nasibin ise hadsiz, ihtiyacın nihayetsizdir; fakirliğin hesaba gelmez, emellerin bitip tükenmek bilmez… Acz bu durumda, hâcetleri bu derece olan kimse, elindekine güvenip nefsine mi itimad eder; yoksa Rahman ve Rahîm olan Allah’a mı tevekkül eder? O Allah ki, şu Güneş ve şu meyvelerle dolu nuranî ağaçlar O’nun rahmet hazinelerinin zarfları ve nimetlerinin sandıkları; su ve ışık ise feyiz havuzunun olukları ve rahmetinin nehirleridir.
“Kesin bir sezgiyle hem de görmüşçesine yakinen bildim ki: Nasıl zakkum tohumunda bir zakkum ağacı saklı ise, küfür tohumunda da Cehennem potansiyel olarak yerleşmiştir. Nasıl hurma çekirdeğinde bir hurma ağacı saklı ise, iman çekirdeğinde de Cennet yerleşmiştir. Çekirdeklerin istihale geçirerek zakkum veya hurma ağacına dönüşmesinde garipsenecek bir durum olmadığı gibi, dalâlet manasının tecessüm ederek azap veren bir Cehenneme, hidayet nurlarının temessül ederek lezzetlere vesile bir Cennete dönüşmesinde de akıldan uzak görülecek bir hal yoktur. Bu âlemdeki şu müşahedem bir nebze Lemaat Risalesinde de yer almıştır.
“Nasıl ki, hububat tohumlarından bir tane ile bir meyve çekirdeği, kalbi delindiği zaman filizlenemez. Öyle de ‘ene’ (benlik) tohumu da ‘Allah!... Allah!...’ zikrinin şuası ile kalbinden delindiği zaman, o enaniyet, beslenip dal budak salarak ve gafletle firavunlaşarak büyüklük taslayamaz, insanlık nevinin eserlerine sığınıp yaslanarak Yer ve Göklerin Cebbarına karşı isyan ile savaşamaz. Nasıl cehrî zikir ile tabiat putu ve tağutu tahrip ediliyor veya paramparça oluyorsa, Nakşibendi evliyası da gizli (hafî) zikrin matkabıyla ‘ene’ dağını delip nefsin başını kesmek suretiyle kısa bir yol keşfetmiş ve kalb tohumunu açmaya muvaffak olmuşlardır.”
Üstadımızın bu keşifleri, insanlığı tanımada bizlere hep rehber olacaktır.
[Safvet Senih] 3.1.2019 [Samanyolu Haber]
“Ey dünya hayatında kötülerin iyilere üstün gelmesinin sebebini merak eden zât! Ben de bir defasında bazı saraylar görmüştüm. Herbir sarayın, iç içe girmiş yüksek bölümleri vardı. Katların sâkinleri ise, letafet, yükseklik ve nûraniyet itibarıyla farklı kimselerdi. En yüksekteki oturan ise Sultan gibiydi. Onun altında da, ta kapıya kadar, çeşitli kıymet ve ulviyette oturanlar bulunuyordu. Kapının yanında zulmetli ve kaba bir hizmetçi, kapı dibinde yaltaklanan bir köpek vardı.
“Derken bazı saraylar gördüm ki, kapısının önü apaydınlık… Dikkat edince, Saray sahibinin kapı dibinde köpekle oynadığını gördüm. Saray haremindeki kızlar da başlarını açmış, çocuklarla oynaşıyorlardı. Katlardaki nezih vazifeler bırakılıp köpeğin, çocukların, hizmetçi ve kapıcıların işleri şaşaalandırılmış. Saray, içindekileri dışarı atmış; kapının dışı parlak, güçlü ve kuvvetli görünürken, içerisi karanlık ve muattal kalıp gözden düşmüş. Yarılıp da taneleri dışarı fırlamış bir nar gibi, o saray da içindeki kötülükleri öylece dışarı vurmuş!
“Sonra, o sarayların her birinin birer insan demek olduğunu anladım ve her bir insanı bir saray olarak gördüm. Hatta kendi âsi nefsimi de bir saray şeklinde gördüm. Saray ahalisinin çeşitli mertebelere düşüşü ise, alçaldıkça alçalan bir iniş idi. O zaman gördüm ki, medeniyet ehlinin terakki ve yükselme sandığı şey gaflet uykusuna dalıp gitmekten; nezaket sandığı şey münafıkane gösterişten zekâ sandığı şey şeytanın, sinsi hilesinden; insaniyet sandığı şey de insanlığı hayvaniyete dönüştürmekten başka bir şey değilmiş. Lâkin düşüş halindeki âsî şahsın nûrânî lâtifeleri zulmanî nefsiyle karıştığı için, bütün bunlar ona hoş ve câzip manzaralar şeklinde görünür. Buna karşılık, kapının yanındaki itaatkar ve dindar kimsenin ise, müteessir olan, sadece nefsidir. Gerçi o sâlih kişinin lâtifeleri de aşağılara inmiştir –ama süflî heveslerinin peşinde değil, hudut haricindeki insanları irşad ederek, onlara yardım etmek ve kendilerini yaratılış gayelerine döndürmek için. Evet, Allah (sübhânehû) bir kulunu sevdiği zaman, ona dünyanın güzelliklerini sevdirmez, musibetlerle ondan nefret ettirir.
“Eyvah! Yazıklar olsun! Şu sefîh medeniyet öyle çekici harikalar ve câzibeli eğlenceler ortaya çıkardı ki, tıpkı yakıcı bir ateşe dönüşmüş parlak ışığa düşen pervaneler gibi, insan sarayının sâkinleri ve haremleri de kendilerini ona atıyorlar.”
“Ey şakî nefis! Nedir bu gurur, bu gaflet, bu istiğna? Görmez misin, elindeki iraden ancak bir kıl kadar, iktidarın zerre kadar, bu hayattan nasibin sönüp gidecek bir şule kadar; ömrün, müddeti dolmuş bir dakikacık; şuurun gelip geçici bir parıltı kadar, zamanın akıp giden bir an kadar, mekânın da ancak bir kabir kadardır.
“Âcizlikten nasibin ise hadsiz, ihtiyacın nihayetsizdir; fakirliğin hesaba gelmez, emellerin bitip tükenmek bilmez… Acz bu durumda, hâcetleri bu derece olan kimse, elindekine güvenip nefsine mi itimad eder; yoksa Rahman ve Rahîm olan Allah’a mı tevekkül eder? O Allah ki, şu Güneş ve şu meyvelerle dolu nuranî ağaçlar O’nun rahmet hazinelerinin zarfları ve nimetlerinin sandıkları; su ve ışık ise feyiz havuzunun olukları ve rahmetinin nehirleridir.
“Kesin bir sezgiyle hem de görmüşçesine yakinen bildim ki: Nasıl zakkum tohumunda bir zakkum ağacı saklı ise, küfür tohumunda da Cehennem potansiyel olarak yerleşmiştir. Nasıl hurma çekirdeğinde bir hurma ağacı saklı ise, iman çekirdeğinde de Cennet yerleşmiştir. Çekirdeklerin istihale geçirerek zakkum veya hurma ağacına dönüşmesinde garipsenecek bir durum olmadığı gibi, dalâlet manasının tecessüm ederek azap veren bir Cehenneme, hidayet nurlarının temessül ederek lezzetlere vesile bir Cennete dönüşmesinde de akıldan uzak görülecek bir hal yoktur. Bu âlemdeki şu müşahedem bir nebze Lemaat Risalesinde de yer almıştır.
“Nasıl ki, hububat tohumlarından bir tane ile bir meyve çekirdeği, kalbi delindiği zaman filizlenemez. Öyle de ‘ene’ (benlik) tohumu da ‘Allah!... Allah!...’ zikrinin şuası ile kalbinden delindiği zaman, o enaniyet, beslenip dal budak salarak ve gafletle firavunlaşarak büyüklük taslayamaz, insanlık nevinin eserlerine sığınıp yaslanarak Yer ve Göklerin Cebbarına karşı isyan ile savaşamaz. Nasıl cehrî zikir ile tabiat putu ve tağutu tahrip ediliyor veya paramparça oluyorsa, Nakşibendi evliyası da gizli (hafî) zikrin matkabıyla ‘ene’ dağını delip nefsin başını kesmek suretiyle kısa bir yol keşfetmiş ve kalb tohumunu açmaya muvaffak olmuşlardır.”
Üstadımızın bu keşifleri, insanlığı tanımada bizlere hep rehber olacaktır.
[Safvet Senih] 3.1.2019 [Samanyolu Haber]
Mutlu olmanın kolay yolları
Çoğu kişi mutlu olmak için alışkanlıklarında, banka hesaplarında veya her gün yaptığı işlerde esaslı değişiklikler yapmaya ihtiyacı olduğunu varsayar.
Hayattan daha fazla zevk almak için ihtiyacımız olan her şeyi yaparız. Peki bunların yanı sıra maddi olmayan çok küçük şeylerden bile mutlu olabileceğinizi biliyor musunuz?
İşte kendinizi daha mutlu hissetmenizin basit yolları:
Kendinize odaklanın: İnsanlardan öğüt ve tavsiye almak bir yere kadar… Kendi kararlarınızın sonuçlarıyla yaşamak zorundasınız. Bu nedenle kendinize odaklanın ve mutlu olmanın yollarını araştırın.
Harcadığınızı zamanı takip edin: Bir hafta boyunca gün içinde nelere zaman harcadığınızı takip edin. Zamanınızı daha çok neler için harcadığınızın farkına vardığınızda sahip olduğunuz en mutlu zamanları geçirebiliriz.
Her gün şükredin: Her gün için yaşadığınız olaylar ve sahip olduklarınız için şükredin, her zaman bu fikirlere odaklanın. Böylece yaşamaktan daha fazla zevk alırsınız.
İyilik yapın: Başkalarının hayatında fark oluşturacak, gönüllülük esasına dayalı aktivitelerle zaman geçirmek size mutluluk verir. İhtiyacı olanlara yardım etmek, insanları sevindirmek gibi aktiviteler sizi mutlu eder.
Pozitif ilişkilerinizi besleyin: Arkadaşlarınızla ya da ailenizle olan pozitif ilişkilerinizi destekleyin. Sizi canlandıran kişiyi belirleyin ve dostluğunuzu onun üzerine odaklayın.
Yeni insanlarla tanışın: Sosyalleşme ihtiyaçtır. Yeni insanlarla tanışmaya, yeni fikirler ve bakış açılarına kendinizi açın.
Yeni yerler keşfedin: Yeni yerler ve kültürler dünyaya karşı farklı bir bakış açısı kazanmanızı sağlar, hayatınıza sağlıklı ölçülerde ilham kaynağı kazandırır.
Fazlalıklarınızı atın: Fiziksel olarak dağınıklık, zihinsel kargaşaya eşittir. Etrafınızdaki gereksiz eşyaları azaltmak size daha sakin bir ruh hali kazandırır.
Kendinize yatırım yapın: Kendinize daha fazla zaman ayırmak, kendinizi kabullenmek daha çok mutlu olmanızı sağlar. Kitap, dergi okuyun ve kendinize karşı sevecen ve merhametli olun.
Dışarı çıkın, aktif olun: Yüzünüzde rüzgarı, teninizde güneşi hissedin ve yeterli miktarda D vitamini ile temiz hava alın. Böylece kendinizi daha iyi hissedersiniz ve mutlu olursunuz. Öte yandan, egzersiz endorfin hormonu salgılar, bu da doğal ağrı kesici ve stres giderici kimyasaldır. Size doğal olarak mutluluk verir.
[TR724] 3.1.2019
Hayattan daha fazla zevk almak için ihtiyacımız olan her şeyi yaparız. Peki bunların yanı sıra maddi olmayan çok küçük şeylerden bile mutlu olabileceğinizi biliyor musunuz?
İşte kendinizi daha mutlu hissetmenizin basit yolları:
Kendinize odaklanın: İnsanlardan öğüt ve tavsiye almak bir yere kadar… Kendi kararlarınızın sonuçlarıyla yaşamak zorundasınız. Bu nedenle kendinize odaklanın ve mutlu olmanın yollarını araştırın.
Harcadığınızı zamanı takip edin: Bir hafta boyunca gün içinde nelere zaman harcadığınızı takip edin. Zamanınızı daha çok neler için harcadığınızın farkına vardığınızda sahip olduğunuz en mutlu zamanları geçirebiliriz.
Her gün şükredin: Her gün için yaşadığınız olaylar ve sahip olduklarınız için şükredin, her zaman bu fikirlere odaklanın. Böylece yaşamaktan daha fazla zevk alırsınız.
İyilik yapın: Başkalarının hayatında fark oluşturacak, gönüllülük esasına dayalı aktivitelerle zaman geçirmek size mutluluk verir. İhtiyacı olanlara yardım etmek, insanları sevindirmek gibi aktiviteler sizi mutlu eder.
Pozitif ilişkilerinizi besleyin: Arkadaşlarınızla ya da ailenizle olan pozitif ilişkilerinizi destekleyin. Sizi canlandıran kişiyi belirleyin ve dostluğunuzu onun üzerine odaklayın.
Yeni insanlarla tanışın: Sosyalleşme ihtiyaçtır. Yeni insanlarla tanışmaya, yeni fikirler ve bakış açılarına kendinizi açın.
Yeni yerler keşfedin: Yeni yerler ve kültürler dünyaya karşı farklı bir bakış açısı kazanmanızı sağlar, hayatınıza sağlıklı ölçülerde ilham kaynağı kazandırır.
Fazlalıklarınızı atın: Fiziksel olarak dağınıklık, zihinsel kargaşaya eşittir. Etrafınızdaki gereksiz eşyaları azaltmak size daha sakin bir ruh hali kazandırır.
Kendinize yatırım yapın: Kendinize daha fazla zaman ayırmak, kendinizi kabullenmek daha çok mutlu olmanızı sağlar. Kitap, dergi okuyun ve kendinize karşı sevecen ve merhametli olun.
Dışarı çıkın, aktif olun: Yüzünüzde rüzgarı, teninizde güneşi hissedin ve yeterli miktarda D vitamini ile temiz hava alın. Böylece kendinizi daha iyi hissedersiniz ve mutlu olursunuz. Öte yandan, egzersiz endorfin hormonu salgılar, bu da doğal ağrı kesici ve stres giderici kimyasaldır. Size doğal olarak mutluluk verir.
[TR724] 3.1.2019
Kriz yok, öyle mi? [Semih Ardıç]
Türkiye’nin hakikatle bağı öyle bir koptu ki en ağır kriz şartlarında bile insanlar, “Hani kriz vardı!” diyebiliyor. Bir partinin yahut takımın fanatiği olmuşsanız inanmak istediklerinizi duyar, ötesini inkâr edersiniz.
Esasında tek başına Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının algı oyunları ile izah edilemeyecek kadar sari bir hastalıkla karşı karşıyayız. Üstelik hastalığın kökü çok derinlerde. Ekseriyetle psikiyatrların ihtisas sahasına giren bir mahiyet arzediyor.
KRİZ YOK, ÖYLE Mİ?
Enflasyon son 15 senenin zirvesine çıkmış,
Pazarda 5 TL’nin altında patates-soğan bulmak Türkiye’de petrol bulmak kadar zor hale gelmiş,
Elektrik-doğalgaz bir senede yüzde 40 zamlanmış,
Hazine geçen seneye nazaran yüzde 120 daha fazla faiz ödeyerek ancak borç bulabiliyormuş,
Bütçede faize giden para tutarı 40 milyar TL’den 80 milyar TL’ye fırlamış,
2019 bütçesinde faiz ödemeleri 117 milyar TL’ye çıkmış,
Merkez Bankası’nın elinde 1,5 aylık ithalata kâfi gelecek kadar döviz-altın kalmış,
Dış borç milli gelirin yüzde 53’üne ulaşmış,
Şirketlerin sadece bu sene 80 milyar dolar borç ödemesi gerekiyormuş,
Bankalar ya sermaye artıracak ya da kepenk indirecek noktaya gelmiş,
Kredi faizleri yüzde 15’lerden yüzde 35’lere tırmanmış,
Kayıtlı işsiz sayısı 4 milyona, gerçek işsiz sayısı 7 milyon sınırına dayanmış,
Kamudan ihale alan müteahhitlere 6 aydır tek kuruş ödeme yapılmıyormuş,
Hastanelerde acil ameliyatlar haricinde ameliyatlar tehir ediliyormuş,
Adliyede kararı yazılı talep eden avukatlara, mahkeme reisleri, “A4 kâğıt getirin.” diyormuş,
Hazine yurt dışından borç bulamayınca vatandaşa yüksek faizle euro-dolar tahvili satıyormuş,
Borsa yüzde 21 gerilemiş ve hisseleri işlem gören bütün şirketlerin toplam değeri 151 milyar dolar etmiyormuş,
TL, dolar ve euroya mukabil yüzde 50’ye yakın erimiş,
Holdingler 75 milyar TL borcu ödeyemediği için bankalar mecburen ötelemiş,
Yörsan gibi 40-50 senelik binlerce sanayi devi konkordato ilan etmiş,
Vatandaşın bankalar borcu 542 milyar TL’ye yükselmiş,
Asgari ücretli açlık sınırında “açlık oyunları” filminden beter bir ölüm-kalım mücadelesi veriyormuş,
Emekli de asgari ücretli gibi bir bir başka arenada bitap düşmüş,
Memlekette çivi çakılmaz, yabancı sermaye gelmez olmuş, yerli yatırımcı da gider olmuş…
Daha neler neler olmuş…
İKTADARIN TEK DERDİ 31 MART
Ekonominin ahvali bu kadar perişan iken birilerinin kriz yok demesi hakikati değiştirir mi?
Red yahut inkâr siyasetinin krizin bünyede yayılmasını sağlamaktan başka işe yaramadığını görmek istemeyen iktidar, “31 Mart 2019 Mahallî İdareler Seçimi’ni atlatayım, ötesi teferruat” şeklinde hülâsa edilebilecek bir aymazlıkla mevzuya yaklaşıyor.
Teşhis konulmadığı için tedavi safhasına geçilemiyor. Bünyenin direnci düşerken virüs giderek yayılıyor.
IMF’NİN EKİM RAPORU “KRİZ SÜRECEK” DİYOR
Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) ekim ayında hazırladığı rapor Türkiye’nin hem 2018’de hem de 2019’da küçüleceğine işaret ediyor.
IMF, dünyanın en büyük 20 ekonomisinin yer aldığı G-20 kulübünde gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH/GDP) ve fert başına gelir rakamlarını açıkladı.
Türkiye’de dolar nevinden GSYH 2018’de 713,5 milyar dolara gerileyecek. 2017 rakamı 851 milyar dolar seviyesinde idi. Daha vahimi küçülme 2019 senesinde devam edecek.
MİLLİ GELİR YÜZDE 11 AZALACAK
IMF’ye göre GSYH 631,2 milyar dolara inecek. Rakamlar 2018’e kıyasla yüzde 11 daralma manasına geliyor.
Kur artışı ile durgunluğun bir araya geldiği tabloda böyle bir çöküş hiç sürpriz değil. Fert başına gelir de 2018 için 8 bin 715 dolar, 2019 için 7 bin 615 dolar olacak.
IMF demek istiyor ki kriz bitmedi, devam edecek. 2018’i geride bırakırken milî gelirimiz 2008 rakamlarına gerileyecek. 2012 seviyesine çıkmamız için 2023’e kadar bekleyeceğiz.
Hal böyle iken hakiki bir büyümeden, refah artışından bahsedilebilebilir mi? Krizi yüzde 100 ispat etseniz de müesses nizam değişmiyor. Bir avuç azınlık, saltanat kayığına binerken vergileri ile devleti ayakta tutan halk sefalet içinde yüzüyor.
GÖRÜNMEZ ADAM DİZİSİ
Halihazırda Saray’ın resmi yayın organına dönmüş ATV’de yayınlanan “Görünmez Adam” dizisi vardı, hayli eskilerde kaldı.
Tam hesabı ödeyeceği sırada lokantadan kaybolurdu dizinin kahramanı. AKP iktidarı da çare bulamadığı her mevzuyu algı hokkabazlıkları ile görünmez hale getirdiğini zannediyor.
O diziden mülhem Türkiye’nin maruz kaldığı siyasî ve iktisadî krize “görünmez kriz” denilebilir… Bu tarif iktidarın da hoşuna gider herhâlde.
Haddi zatında medyayı, mahkemeleri, sivil toplum kuruluşlarını, hasılı hukuk devletini ayakta tutan bütün unsurları Saray’a bağlayınca krize kriz demek bile cesaret icap ettiriyor.
KUZEY KORE, VENEZUELA VE TÜRKİYE
Hem demokrasi ile otoriter rejimler arasındaki en bariz fark siyaha siyah, beyaza beyaz diyebilmek değil mi? Gördüğünüzü, bildiğinizi, inandığınızı dilediğiniz şekilde ifade edebiliyorsanız ve başınıza bir iş gelmiyorsa demokrasi sahilindesiniz demektir.
Diktatörlüklerde milyonlarca kişi fakr u zaruret içinde iken bile kimsenin gıkı çıkmıyor. Daha doğrusu kimse otoriter rejimlerde kafasını kaldıramıyor, iki çift söz sarf edemiyor.
Bakınız Kuzey Kore, Venezuela ve aile şirketi gibi idare olunan Türkiye…
[Semih Ardıç] 3.1.2019 [TR724]
Esasında tek başına Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının algı oyunları ile izah edilemeyecek kadar sari bir hastalıkla karşı karşıyayız. Üstelik hastalığın kökü çok derinlerde. Ekseriyetle psikiyatrların ihtisas sahasına giren bir mahiyet arzediyor.
KRİZ YOK, ÖYLE Mİ?
Enflasyon son 15 senenin zirvesine çıkmış,
Pazarda 5 TL’nin altında patates-soğan bulmak Türkiye’de petrol bulmak kadar zor hale gelmiş,
Elektrik-doğalgaz bir senede yüzde 40 zamlanmış,
Hazine geçen seneye nazaran yüzde 120 daha fazla faiz ödeyerek ancak borç bulabiliyormuş,
Bütçede faize giden para tutarı 40 milyar TL’den 80 milyar TL’ye fırlamış,
2019 bütçesinde faiz ödemeleri 117 milyar TL’ye çıkmış,
Merkez Bankası’nın elinde 1,5 aylık ithalata kâfi gelecek kadar döviz-altın kalmış,
Dış borç milli gelirin yüzde 53’üne ulaşmış,
Şirketlerin sadece bu sene 80 milyar dolar borç ödemesi gerekiyormuş,
Bankalar ya sermaye artıracak ya da kepenk indirecek noktaya gelmiş,
Kredi faizleri yüzde 15’lerden yüzde 35’lere tırmanmış,
Kayıtlı işsiz sayısı 4 milyona, gerçek işsiz sayısı 7 milyon sınırına dayanmış,
Kamudan ihale alan müteahhitlere 6 aydır tek kuruş ödeme yapılmıyormuş,
Hastanelerde acil ameliyatlar haricinde ameliyatlar tehir ediliyormuş,
Adliyede kararı yazılı talep eden avukatlara, mahkeme reisleri, “A4 kâğıt getirin.” diyormuş,
Hazine yurt dışından borç bulamayınca vatandaşa yüksek faizle euro-dolar tahvili satıyormuş,
Borsa yüzde 21 gerilemiş ve hisseleri işlem gören bütün şirketlerin toplam değeri 151 milyar dolar etmiyormuş,
TL, dolar ve euroya mukabil yüzde 50’ye yakın erimiş,
Holdingler 75 milyar TL borcu ödeyemediği için bankalar mecburen ötelemiş,
Yörsan gibi 40-50 senelik binlerce sanayi devi konkordato ilan etmiş,
Vatandaşın bankalar borcu 542 milyar TL’ye yükselmiş,
Asgari ücretli açlık sınırında “açlık oyunları” filminden beter bir ölüm-kalım mücadelesi veriyormuş,
Emekli de asgari ücretli gibi bir bir başka arenada bitap düşmüş,
Memlekette çivi çakılmaz, yabancı sermaye gelmez olmuş, yerli yatırımcı da gider olmuş…
Daha neler neler olmuş…
İKTADARIN TEK DERDİ 31 MART
Ekonominin ahvali bu kadar perişan iken birilerinin kriz yok demesi hakikati değiştirir mi?
Red yahut inkâr siyasetinin krizin bünyede yayılmasını sağlamaktan başka işe yaramadığını görmek istemeyen iktidar, “31 Mart 2019 Mahallî İdareler Seçimi’ni atlatayım, ötesi teferruat” şeklinde hülâsa edilebilecek bir aymazlıkla mevzuya yaklaşıyor.
Teşhis konulmadığı için tedavi safhasına geçilemiyor. Bünyenin direnci düşerken virüs giderek yayılıyor.
IMF’NİN EKİM RAPORU “KRİZ SÜRECEK” DİYOR
Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) ekim ayında hazırladığı rapor Türkiye’nin hem 2018’de hem de 2019’da küçüleceğine işaret ediyor.
IMF, dünyanın en büyük 20 ekonomisinin yer aldığı G-20 kulübünde gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH/GDP) ve fert başına gelir rakamlarını açıkladı.
Türkiye’de dolar nevinden GSYH 2018’de 713,5 milyar dolara gerileyecek. 2017 rakamı 851 milyar dolar seviyesinde idi. Daha vahimi küçülme 2019 senesinde devam edecek.
MİLLİ GELİR YÜZDE 11 AZALACAK
IMF’ye göre GSYH 631,2 milyar dolara inecek. Rakamlar 2018’e kıyasla yüzde 11 daralma manasına geliyor.
Kur artışı ile durgunluğun bir araya geldiği tabloda böyle bir çöküş hiç sürpriz değil. Fert başına gelir de 2018 için 8 bin 715 dolar, 2019 için 7 bin 615 dolar olacak.
IMF demek istiyor ki kriz bitmedi, devam edecek. 2018’i geride bırakırken milî gelirimiz 2008 rakamlarına gerileyecek. 2012 seviyesine çıkmamız için 2023’e kadar bekleyeceğiz.
Hal böyle iken hakiki bir büyümeden, refah artışından bahsedilebilebilir mi? Krizi yüzde 100 ispat etseniz de müesses nizam değişmiyor. Bir avuç azınlık, saltanat kayığına binerken vergileri ile devleti ayakta tutan halk sefalet içinde yüzüyor.
GÖRÜNMEZ ADAM DİZİSİ
Halihazırda Saray’ın resmi yayın organına dönmüş ATV’de yayınlanan “Görünmez Adam” dizisi vardı, hayli eskilerde kaldı.
Tam hesabı ödeyeceği sırada lokantadan kaybolurdu dizinin kahramanı. AKP iktidarı da çare bulamadığı her mevzuyu algı hokkabazlıkları ile görünmez hale getirdiğini zannediyor.
O diziden mülhem Türkiye’nin maruz kaldığı siyasî ve iktisadî krize “görünmez kriz” denilebilir… Bu tarif iktidarın da hoşuna gider herhâlde.
Haddi zatında medyayı, mahkemeleri, sivil toplum kuruluşlarını, hasılı hukuk devletini ayakta tutan bütün unsurları Saray’a bağlayınca krize kriz demek bile cesaret icap ettiriyor.
KUZEY KORE, VENEZUELA VE TÜRKİYE
Hem demokrasi ile otoriter rejimler arasındaki en bariz fark siyaha siyah, beyaza beyaz diyebilmek değil mi? Gördüğünüzü, bildiğinizi, inandığınızı dilediğiniz şekilde ifade edebiliyorsanız ve başınıza bir iş gelmiyorsa demokrasi sahilindesiniz demektir.
Diktatörlüklerde milyonlarca kişi fakr u zaruret içinde iken bile kimsenin gıkı çıkmıyor. Daha doğrusu kimse otoriter rejimlerde kafasını kaldıramıyor, iki çift söz sarf edemiyor.
Bakınız Kuzey Kore, Venezuela ve aile şirketi gibi idare olunan Türkiye…
[Semih Ardıç] 3.1.2019 [TR724]
Külhanbeylikten bozma konsoloslar çağı! [Naci Karadağ]
Suudi Arabistan konsolosluğunda yaşanan cinayet (artık cinayet olduğunu herkes kabul ettiğine göre!) sonrasında bu ülkenin dış temsilciliklerine karşı dünyanın ne tür bir pozisyon aldığını tahmin etmek güç değil.
Üzülerek ifade edeyim ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin dış temsilcilikleri hızla benzer bir noktaya doğru koşar adım gitmektedir.
Bir ülkenin itibarının sembolü olan dış temsilcilikleri liyakatten ziyade yandaş fanatikleri teslim edilince kaçınılmaz olarak bu netice doğuyor sanırım.
Geçtiğimiz referandumu hatırlayalım.
Alman Zeit gazetesi Hamburg muhabiri Sebastian Kempens’in Türkiye Hamburg konsolosluğu önünde darp edildi. Garip olan görgü şahitlerinin darp edenlerin bizzat konsolosluk tarafından görevli ya da onların yönlendirdiği kişiler olduğunu söylemesiydi… Türkiye göstermelik olarak konsolosluğa olayla ilgili yazı yolladığını açıkladı ama üzeri kapatıldı elbette.
Ve bir BBC haberi: “Hollanda’nın Lahey kentinde yaşayan Erdal Akbaba, Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolosluğu’nda görevliler tarafından yüzüne biber gazı sıkılarak, ağır şekilde dövüldüğü gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu.”
Enteresan olan mağdurun AKP destekçisi kimliğiydi, belki de bu yüzden öfkesi büyüktü. Erdal Akbaba geçen yıl, Türk bakanlara Hollanda’da propaganda yapmasına izin verilmemesi nedeniyle düzenlenen gösterilere katılmış. Her zaman vatanına ve milletine bağlı olduğunu söylüyordu.
Yanına gelen güvenlik görevlisinin, kendisine “Ne oluyor lan!” dediğini söyleyen Akbaba, sonrasında yaşanan ve polis kayıtlarına da geçen gelişmeleri şöyle anlatmıştı:
‘Lan ne demek, doğru düzgün konuşun’ dememle birlikte tokatlayıp, gözüme sprey sıkmaya başladılar. O ara kendimi korumaya çalışırken 4 kişi beni içeri alıp, yere yatırdı. Karşı koyacak durumum zaten yoktu. Bu haldeyken yerde copla, tekmeyle dövmeye başladı. Konsoloslukta işlem sırası bekleyen birçok kişi, kapıya, cama vurarak görevlilere engel olmaya çalıştı.”
Bu sırada eşinin Rotterdam polisini aradığını söyleyen Akbaba, polisin başkonsolosluk binası önüne gelmesi üzerine dışarı çıkarılmış. Polisin çağırdığı ambulansta Akbaba’ya kendisine ilk tıbbi müdahalenin yapılmış. Akbaba, sağlık görevlileri ve polisin, “İnanılmaz bir şey, o kadar fazla biber gazı sıkılmış ki, zamanında müdahale etmeseydik kör olabilirdiniz” dediğini de eklemişti. BBC’nin konuştuğu Hollanda polisi de, konsolosluktaki görgü tanıkları da benzer şeyler anlatmış.
Daha sonra karakola giderek ifade veren Erdal Akbaba’ya, yaşadığı şiddet nedeniyle doktor tarafından “18 gün iş göremez” raporu verildi. Raporda, sağ ve sol omuzda ağır ezik ve kas sorunları oluştuğu belirtilmişti.
Pasaport verilmesi, yenilenmesi, nüfus kaydı, doğum belgesi, noterlik gibi vatandaşlık hizmetleri artık yurt dışında sadece ‘makbul’ vatandaşlara sağlanırken, muhalif, eleştirel ve aykırı düşünenlerden esirgenmeye başladı. Bu ise, yalnızca Türk yasalarının ve anayasanın çiğnenmesi değil, Türkiye’nin uymak zorunda olduğu ve bir anlamda anayasa hükmünde olan uluslararası anlaşmaların ihlali anlamına geliyor. Bu konuda artan şikâyetler farklı ülkelerden gelmeye devam ederken, uygulamanın nasıl şekil aldığı da elçilik ya da konsolosluklara göre değişiyor.
Yurt dışında yaşayan pek çok Türk vatandaşı için konsolosluklar artık asla tekin yerler değil. Bir kere buralarda karanlık tiplerin bizzat konsoloslardan daha etkin ve yetkili olduğu söyleniyor. Kimsenin can güvenliği kalmadığı için, konsolosluğa giderken kimse yanında pasaport, kimlik gibi belgelerin asıllarını götürmüyor.
Yakın zaman önce sosyal medyada yer alan taze bir haber şöyle: “Türkiye’nin Essen Konsolosluğu’nda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı öğretmen Yavuz Koca’yı polisler dövüp boğazını kesmekle tehdit etti.”
Bu “boğaz kesme” adetini Suudilerden mi öğrendiler bilinmez ama, yeni devrin konsolosların tipolojilerine baktığımızda ortak yönlerin olduğu da gizlenmez bir gerçek.
Hepsi fena halde trol.
Hepsinde külhanvari bir üslup hâkim.
Hemen hepsinin ailesi devlet imkânlarından nemalanan kişiler.
Birer diplomattan ziyade amigo davranışı sergiliyorlar.
Size taze bir örnek vereyim. Erdoğan son birkaç yıldır ülkede iç asayişi tamamen istihbarata teslim etmişken, artık bu teslim oluş yurtdışına da sıçradı. Türkiye’nin dış temsilciliklerinin tamamının artık birer istihbarat odağı gibi çalıştığını, bizzat AKP’liler dile getiriyor. Son diplomat atamalarından da rahatlıkla görülebilir olduğu üzere, artık liyakattan ziyade Saray’a bağımlılık ve istihbaratta ne kadar rantabl olduğuna bakılıp öyle atanıyor diplomasi personeli.
İşte bu sebeple şu an pek çok konsoloslukta kendisini konsolos ya da personeli olarak tanıtanların hemen hepsinin birer saray trolü gibi davrandığını görmek şaşırtıcı olmuyor.
Umut Acar isimli bir şahıs var. Kendisi “Şikago” Başkonsolosu.
Eskiden konsolos, diplomat dendiğinde aklımıza nezih ve naif, nezaket kurallarını had safhada bilen, vatandaşlarına eşit yakınlıkta davranfn üst düzey insanlar gelirdi. Şimdi ise bu makamları bildiğimiz tribün kabadayılarına teslim edilmiş gibi.
Umut Acar bunlardan sadece biri.
İşini gücünü bırakıp sosyal medyada sağa sola çemkiren, maaşlı saray trolleri gibi insanlarla laf yarışına giren, kendi işinden başka her şeyi yapmayı bir tür vazife olarak almış bir kişiden bahsediyoruz.
Bir Türk vatandaşına, siyasi iktidarın hain yaftası vurmasıyla beraber terörist muamelesi yapmak bir yana, çemkirdiği kişinin akademik kariyerinin virgülü dahi olamayacak bir şahıs, bulunduğu makamı bir mafya personeli gibi kullanmak bir yana, bir de “oy kullanmayı” bir tür “bahşediş” olarak görüyor. Beyefendi merhamet gösterip oy kullanmasına izin veriyormuş!
Ve esas fecaat ise sonraki kısımda, ayarı yedikten sonra kimyası bozulan her paralı trol gibi onun da dengesi bozuluyor ve şunu yapıyor mesela:
Kariyerinin en parlak makamı Mevlut Çavuşoğlu’nun ibrikçiliği olan birinin ödül olarak konsolos yapılması bu devrin ayıplarından biri olacak belki ama bu tür pespaye karakterlerin Türk diplomasisini yerle bir etmesi, hem tamir edilmez bir hasar, hem de tarih için ibretlik bir dönemin belgesi olacaktır.
Bu arkadaşın devletin pis işlerine de bulaşma ihtimali yüksek. Zira konsoloslukta Flyn, karanlık Amsterdam grubu, Ergenekon uzantıları ile ortaklaşa düzenlediği toplantılar da yine arşivlerde mevcut.
[Naci Karadağ] 3.1.2019 [TR724]
Üzülerek ifade edeyim ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin dış temsilcilikleri hızla benzer bir noktaya doğru koşar adım gitmektedir.
Bir ülkenin itibarının sembolü olan dış temsilcilikleri liyakatten ziyade yandaş fanatikleri teslim edilince kaçınılmaz olarak bu netice doğuyor sanırım.
Geçtiğimiz referandumu hatırlayalım.
Alman Zeit gazetesi Hamburg muhabiri Sebastian Kempens’in Türkiye Hamburg konsolosluğu önünde darp edildi. Garip olan görgü şahitlerinin darp edenlerin bizzat konsolosluk tarafından görevli ya da onların yönlendirdiği kişiler olduğunu söylemesiydi… Türkiye göstermelik olarak konsolosluğa olayla ilgili yazı yolladığını açıkladı ama üzeri kapatıldı elbette.
Ve bir BBC haberi: “Hollanda’nın Lahey kentinde yaşayan Erdal Akbaba, Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolosluğu’nda görevliler tarafından yüzüne biber gazı sıkılarak, ağır şekilde dövüldüğü gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu.”
Enteresan olan mağdurun AKP destekçisi kimliğiydi, belki de bu yüzden öfkesi büyüktü. Erdal Akbaba geçen yıl, Türk bakanlara Hollanda’da propaganda yapmasına izin verilmemesi nedeniyle düzenlenen gösterilere katılmış. Her zaman vatanına ve milletine bağlı olduğunu söylüyordu.
Yanına gelen güvenlik görevlisinin, kendisine “Ne oluyor lan!” dediğini söyleyen Akbaba, sonrasında yaşanan ve polis kayıtlarına da geçen gelişmeleri şöyle anlatmıştı:
‘Lan ne demek, doğru düzgün konuşun’ dememle birlikte tokatlayıp, gözüme sprey sıkmaya başladılar. O ara kendimi korumaya çalışırken 4 kişi beni içeri alıp, yere yatırdı. Karşı koyacak durumum zaten yoktu. Bu haldeyken yerde copla, tekmeyle dövmeye başladı. Konsoloslukta işlem sırası bekleyen birçok kişi, kapıya, cama vurarak görevlilere engel olmaya çalıştı.”
Bu sırada eşinin Rotterdam polisini aradığını söyleyen Akbaba, polisin başkonsolosluk binası önüne gelmesi üzerine dışarı çıkarılmış. Polisin çağırdığı ambulansta Akbaba’ya kendisine ilk tıbbi müdahalenin yapılmış. Akbaba, sağlık görevlileri ve polisin, “İnanılmaz bir şey, o kadar fazla biber gazı sıkılmış ki, zamanında müdahale etmeseydik kör olabilirdiniz” dediğini de eklemişti. BBC’nin konuştuğu Hollanda polisi de, konsolosluktaki görgü tanıkları da benzer şeyler anlatmış.
Daha sonra karakola giderek ifade veren Erdal Akbaba’ya, yaşadığı şiddet nedeniyle doktor tarafından “18 gün iş göremez” raporu verildi. Raporda, sağ ve sol omuzda ağır ezik ve kas sorunları oluştuğu belirtilmişti.
Pasaport verilmesi, yenilenmesi, nüfus kaydı, doğum belgesi, noterlik gibi vatandaşlık hizmetleri artık yurt dışında sadece ‘makbul’ vatandaşlara sağlanırken, muhalif, eleştirel ve aykırı düşünenlerden esirgenmeye başladı. Bu ise, yalnızca Türk yasalarının ve anayasanın çiğnenmesi değil, Türkiye’nin uymak zorunda olduğu ve bir anlamda anayasa hükmünde olan uluslararası anlaşmaların ihlali anlamına geliyor. Bu konuda artan şikâyetler farklı ülkelerden gelmeye devam ederken, uygulamanın nasıl şekil aldığı da elçilik ya da konsolosluklara göre değişiyor.
Yurt dışında yaşayan pek çok Türk vatandaşı için konsolosluklar artık asla tekin yerler değil. Bir kere buralarda karanlık tiplerin bizzat konsoloslardan daha etkin ve yetkili olduğu söyleniyor. Kimsenin can güvenliği kalmadığı için, konsolosluğa giderken kimse yanında pasaport, kimlik gibi belgelerin asıllarını götürmüyor.
Yakın zaman önce sosyal medyada yer alan taze bir haber şöyle: “Türkiye’nin Essen Konsolosluğu’nda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı öğretmen Yavuz Koca’yı polisler dövüp boğazını kesmekle tehdit etti.”
Bu “boğaz kesme” adetini Suudilerden mi öğrendiler bilinmez ama, yeni devrin konsolosların tipolojilerine baktığımızda ortak yönlerin olduğu da gizlenmez bir gerçek.
Hepsi fena halde trol.
Hepsinde külhanvari bir üslup hâkim.
Hemen hepsinin ailesi devlet imkânlarından nemalanan kişiler.
Birer diplomattan ziyade amigo davranışı sergiliyorlar.
Size taze bir örnek vereyim. Erdoğan son birkaç yıldır ülkede iç asayişi tamamen istihbarata teslim etmişken, artık bu teslim oluş yurtdışına da sıçradı. Türkiye’nin dış temsilciliklerinin tamamının artık birer istihbarat odağı gibi çalıştığını, bizzat AKP’liler dile getiriyor. Son diplomat atamalarından da rahatlıkla görülebilir olduğu üzere, artık liyakattan ziyade Saray’a bağımlılık ve istihbaratta ne kadar rantabl olduğuna bakılıp öyle atanıyor diplomasi personeli.
İşte bu sebeple şu an pek çok konsoloslukta kendisini konsolos ya da personeli olarak tanıtanların hemen hepsinin birer saray trolü gibi davrandığını görmek şaşırtıcı olmuyor.
Umut Acar isimli bir şahıs var. Kendisi “Şikago” Başkonsolosu.
Eskiden konsolos, diplomat dendiğinde aklımıza nezih ve naif, nezaket kurallarını had safhada bilen, vatandaşlarına eşit yakınlıkta davranfn üst düzey insanlar gelirdi. Şimdi ise bu makamları bildiğimiz tribün kabadayılarına teslim edilmiş gibi.
Umut Acar bunlardan sadece biri.
İşini gücünü bırakıp sosyal medyada sağa sola çemkiren, maaşlı saray trolleri gibi insanlarla laf yarışına giren, kendi işinden başka her şeyi yapmayı bir tür vazife olarak almış bir kişiden bahsediyoruz.
Bir Türk vatandaşına, siyasi iktidarın hain yaftası vurmasıyla beraber terörist muamelesi yapmak bir yana, çemkirdiği kişinin akademik kariyerinin virgülü dahi olamayacak bir şahıs, bulunduğu makamı bir mafya personeli gibi kullanmak bir yana, bir de “oy kullanmayı” bir tür “bahşediş” olarak görüyor. Beyefendi merhamet gösterip oy kullanmasına izin veriyormuş!
Ve esas fecaat ise sonraki kısımda, ayarı yedikten sonra kimyası bozulan her paralı trol gibi onun da dengesi bozuluyor ve şunu yapıyor mesela:
Kariyerinin en parlak makamı Mevlut Çavuşoğlu’nun ibrikçiliği olan birinin ödül olarak konsolos yapılması bu devrin ayıplarından biri olacak belki ama bu tür pespaye karakterlerin Türk diplomasisini yerle bir etmesi, hem tamir edilmez bir hasar, hem de tarih için ibretlik bir dönemin belgesi olacaktır.
Bu arkadaşın devletin pis işlerine de bulaşma ihtimali yüksek. Zira konsoloslukta Flyn, karanlık Amsterdam grubu, Ergenekon uzantıları ile ortaklaşa düzenlediği toplantılar da yine arşivlerde mevcut.
[Naci Karadağ] 3.1.2019 [TR724]
Türkiye’nin sorunları – senin sorunların [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Türkiye’nin sorunları var – kökleri derinde sorunlar. Çoğunlukla politik ve ekonomik sorunlara odaklanılsa da, çözümlemelerde ihmal edilen sosyal-yapısal, etnik, ve etik sorunlar üzerinde düşünmeden ve bunlara çözüm arayışına girmeden, bunlarla bağlantılı olduğuna inandığım ekonomik ve sosyal sorunları çözmenin olanağı olduğunu düşünmüyorum. Diğer bir ifadeyle, bu sorunlarla ekonomik ve siyasi sorunlar arasında korelasyon, hatta nedensellik ilişkisi olduğuna inanıyorum.
Gelin özetle siyasi ve ekonomik sorunların etkileyicisi olduğunu düşündüğüm sorunları sıralayalım isterseniz:
Sosyal-yapısal sorunlar
Türkiye sosyal yapısına ilişkin birçok makale yazdım ve Türkiye halkının neden toplum olarak nitelenemeyeceğini izah etmeye çabaladım. Her ne kadar bu düşüncelerim fazlaca destek bulmasa da, giderek ekonomik ve siyasal sorunların köklerine inmeye çalışan analizleri memnuniyetle okuyorum. Türkiye halkı, gelecek tasavvurlarında, problemlere koyduğu tanı ve bunlara getirdiği çözüm önerilerinde, asgari müşterekler olarak ifade edebileceğimiz toplum sözleşmesinde, yani normlarımızda ve normal skalamızda “bir çizgide” – yani ortalamada ortak – değil. Türkiye halkı, irili ufaklı parçalara ayrılmış durumda. Bu parçalara “mahalleler” de deniliyor. Genellikle fay hatları veya uçurumlarla birbirinden ayrılmış mahalleler var. Dindarlar-sekülerler, Türkler ve diğer etnisiteler, Sünniler ve Aleviler, gelenekçiler ve modernler, kentli kesim ve kırsal kesim, iç bölgeliler ve kıyı bölgeliler gibi mahalleler var. Diğer taraftan sağcılar ve solcular, İslamcılar ve laikler, nasyonalist fraksiyonlar, Kürt hareketi ve Kürt ayrılıkçıları gibi siyasi mahalleler de belirgin. Esasında her ülkede olabilecek türeden toplum öğeleri olarak da görülebilirdi bunlar. Ancak Türkiye’nin sosyal-yapısal özellikleri farklı ve bu farklılık son yıllarda giderek artan bir kutuplaşmaya dönüşmüş durumda. Mahalleler arasında uzlaşmadan çok güç dengesi (ya da satranç terimiyle ifade edecek olursak pat) durumu söz konusu. Her mahalle diğerinin varlığını, gücünü ve kaygan zemindeki etkisini biliyor, hesaplıyor, rasyonel olarak karşısındakileri tartıyor. Zemin neden mi kaygan? Çünkü hiçbir şey sürekli olmaz sosyal-yapısal alanda da ondan. Herkes sırasını bekliyor. Baskın güç haline geleceği dönemin hayalini kuruyor. Satrancını böyle oynuyor. Bu nedenle kimse oyunun kurallarından şikâyetçi görünmüyor. Çekişme yerine uzlaşı gibi oyun kurallarının temelden değiştirildiği bir durum gerçekleşebilecekmiş gibi görünmüyor.
Geçici ortaklıklar ve koalisyonlar, bir “beraber yaşam kültürünü” oluşturmaya yetmiyor. Karşısında gördüğü gruplara yönelik derin şüpheler var ve bu şüpheleri haklı çıkartan envai çeşit örnekle dolu Türkiye tarihi. Ermeni soykırımı, mübadele ve mübadillerin dramı, Yahudi ve Rum vatandaşların mallarına çöreklenmeler ve onlara yönelik kitlesel tedhiş, Kürtlere yönelik asimilasyon politikası ve bunun karşısındaki şiddete başvuran bir ayrılıkçı Kürt hareketi (PKK), dindarları baskılayan devlet laikliği ve buna karşı konuşlanan İslamcılık – tüm bunların ortak noktası, adeta bir sosyolojik kanser olan rövanşçı irrasyonellik! Bu ortamda bir toplumdan söz etmek zor, çünkü ne geçmişe, ne şu ana, ne de geleceğe ilişkin ortak bir “öyküsü” yok bu mahallelerin/kesimlerin.
Etnik sorunlar
Sosyal-yapısal sorunlarda kısmen değindim, ama etnik kompozisyon çok kompleks bir görüngü Anadolu coğrafyasında. Nasıl olmasın? 10 bin yıllık tarihi olan bir kadim coğrafyanın “resmi tarihi” 1071’de başlatılıyor ve geri kalan dokuz bin yıllık tarih ve onun genetik, kültürel, dilsel, inançsal, geleneksel, mimari vs. dokuları yok sayılıyor! Türklerden önce Anadolu coğrafyasının kendine özgü bir kültür harmanı vardı oysa. Bu harmanın buğday taneleriyiz ve bundan nefret ediyoruz – anne-babasını beğenmeyen şımarık çocuklar gibi! Türkler gelmeden önce kadim Hristiyan bir coğrafya’da, Rumlar, Ermeniler, Süryaniler, Kürtler ve diğer birçok irili ufaklı Anadolu etnisitesi ile Anadolu bugünkü modern dünyanın değerler sisteminin orijinlerinden biri oysa. Göbeklitepe ve ilk tarım toplumunun ortaya çıkışı, onlarca kadim Anadolu kültürü, Antik Yunan ve Roma döneminden kalma binlerce arkeolojik kalıntı, dahası tüm bu sayılanların gen havuzumuzda yer alması, öcü gibi korkulan ve gerek Osmanlı İslami tarih yazımında, gerekse de nasyonalist cumhuriyetçi tarih yazımında bilinçli olarak görmezden gelinen tarihi dönemler. Halikarnas Balıkçısı gibi birkaç aydın dışında bunları gündeme getiren olmadı. Olsa da, Bizans ve Hristiyan nefreti, onları hemen susturdu ve aforoz etti zaten! Orta Asya’dan gelen Oğuz Türkmen boyları ve bu boyların Anadolu’da “siyasi kontrolü” ele geçirmeleri, demografik olarak Anadolu’nun kadim halklarının “ortadan kaybolması” sonucunu beraberinde getirmedi.
Tarihçiler, arkeologlar ve onlardan çok daha net verilerle sonuçları ortaya koyan genetik bilimciler, Orta Asya’dan kitlesel bir göçten ziyade, yönetici ve askeri sınıfların (daha çok erkek akıncıların) Anadolu’ya geldiğini ve siyasi-kültürel-dinsel üstyapıyı el geçirerek Anadolu’da İslamlaştırıcı-Türkleştirici etkide bulunduklarını ortaya koyuyor. Osmanlı İmparatorluğu başta olmak üzere, devşirme ve yeni fethedilen toprakların çocuklarının İmparatorluk yönetimine, ordusuna, iktisadına, ulemasına vs. dâhil olmaları, etnik köken konusunu 20. yüzyıla kadar lügatlerine almayan hanedanların veya beyliklerin Anadolu kozmopolitanlığını normal addetmesi ile İslam’ın kavmiyetçiliğe değil evrenselliğe vurgu yapması üzerinden okunmalı ve anlaşılmalı. Bu tarihsel ve bilimsel gerçeklere karşın, ideolojik “sosyal mühendislik” üzerinden etnik bir millet oluşturma stratejisi, 20. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda ve 1920’lerin ve 1930’ların genç Türkiye Cumhuriyeti’nde Anadolu etnik kompozisyonunu altüst etti. 1915 Ermeni soykırımı ve akabinde 1920-22 döneminde temelde Türk-Yunan savaşı olarak gerçekleşen İstiklal Savaşı’nda Anadolu’nun yerlisi Rumların (Greklerin) önce silahla, sonrasında ise Mübadele Antlaşması’yla Türkiye dışına çıkartılması, ardından 6/7 Eylül olayları ve Varlık Vergisi gibi hadiselerle gayrı Müslim vatandaşların şiddetli bir ayrımcılığa tabi tutulması, sosyal yaşam ve din organizasyonlarının alabildiğince engellenmesi ve sistematik dışlama politikası, 1970’lerden sonra Alevilere yönelik ayrımcılık, 1980’lerden itibaren Kürtlere yönelik sistematik takibat politikaları, Anadolu’da homojen bir Türklük yaratma projesinin parçaları olarak hayata geçirildi.
Bugün gelinen nokta bakımından, sayıca nedeyse sıfırlanan Rumlar, Ermeniler ve Museviler, asimilasyona tabi tutulan Kürtler, hiçbir yasal güvencesi olmayan ve kültürel-dinsel olarak asimilasyona maruz bırakılan Aleviler, bölgesel olarak dilleri-kültürleri baskılanan ve yok edilen Lazlar, Gürcüler, Araplar, Romanlar, Boşnaklar, Kafkas halkları (Çerkezler, Dağıstanlılar, Çeçenler vs.), hep bu tek tipleştirici ve homojenleştirici politikaların kurbanı oldular. Ailelerin kökenlerini gizlediği, gizlemek durumunda kaldığı bir ortamda, Anadolu’nun çok kültürlü dokusunu koruyabilmesi mümkün değildi, olmadı da. En kötüsü de, bu vahşi politikanın okullardaki resmi tarih üzerinden genç nesillere sanki öncesindeki Anadolu hiç yokmuş gibi dayatılması oldu. Böylece, soykırım suçu 1915’ten sonra adeta bir kez daha işlenmiş oluyordu. Buram-buram Anadolu kokan köyler-kasabalar, şehirler ve mahalleler, tepeler, dağlar, koylar ve ormanlar, adlarının tarihleriyle bağı kesilerek “Türkleştirildiler”. 1900’lere kadar Konstantiniye olan başkent İstanbul bile, nefret odağı olan “Konstantin” ile irtibatın kesilmesi amacıyla yeniden adlandırıldı. Bu durum, tüm Anadolu için geçerliydi.
Etnik yapı olarak günümüzde bu homojenleştirici politikalara direnebilen – o da büyük demografik konumundan dolayı – Kürtler var. Onların başına gelenler ise, geleceğe yönelik umutları arttıracak cinsten değil, maalesef. Bugün Kürtlerin yasal ve meşru temsilcileri, onlarca milletvekili ki aralarında Selahattin Demirtaş da var! – ve yüzlerce seçilmiş belediye başkanı hapiste. Kürtler, Cumhuriyet tarihinin klasik asimilasyon politikalarına tabi tutuluyor. Ülkede adı konmamış bir iç savaş var. Dahası, bu Kürt karşıtlığı, şimdi Suriye’deki Kürtleri de Irak’taki Kürtleri de direkt olarak tehdit eder durumda. Böyle bir etnik siyaset mirasının istikrarlı ve sağlam bir devletle ve gelişen bir ekonomiyle taçlanacağını düşünenler, kendilerine şu soruyu sorsunlar: bu şahin ve antidemokratik politikalar yerine, ademi merkeziyetçi, kapsayıcı ve yerel yönetimleri güçlendirici azınlık politikaları uygulanmış olsaydı, etnik çatışmaya ayrılan askeri bütçe eğitime, sağlığa, altyapı yatırımlarına ayrılabilmiş olsaydı, Türkiye nerelerde olabilirdi?
Etik sorunlar
Etik sorunlar ya da ahlaka ilişkin problemler, daha önceki makalelerimde değindiğim din-ahlak ilişkisine dair olan sahada karşılaşılan derin ve yapısal habis durumdur. Benim görevim olması gereken değil, olan durumdan hareket etmek olduğuna göre, yaşanan sosyolojik din ve medeniyet neyse, ona yorum yapmak gerekir. Etrafta din ve medeniyet güzellemesi yapanlara basit bir sorum olacak: neden Türkiye’deki rejimden kaçmak durumunda kalan mazlumlar, Müslümanların çoğunlukta olduğu bir İslam ülkesini veya toplumunu tercih etmiyor da, bir Hristiyan Batı ülkesine sığınıyor? Bu soruyu içtenlikle düşünmenizi rica ediyorum. Uygulanan din ve onun sosyolojisinde, dünyada size canınızı, malınızı, özgürlüğünüzü ve hukukunuzu garanti edebilecek tek bir Müslüman ülke olmaması, bir tesadüf mü?
Etik saha, diğer tüm sosyal ve politik sahalarla doğrudan belirleyici bir ilişki içerisindedir. Yolsuzluklardan bahsetmiyorum sadece. Genel insanlık ahlakı olarak kabul edebileceğimiz birçok konu var bu alana giren. Mesela insan hakları, mesela temel özgürlükler, mesela cinsiyetler arası ilişkiler ve kadın-erkek eşitliği, mesela “ötekine” yaklaşım, tolerans kültürü, empati, öz-odaklanıcı (insanın kendi kendisine odaklanan ve bireysel ilerleme, arınma ve gelişmeyi hedefleyen) ahlak anlayışı – tüm bunlarda İslam toplumları maalesef sınıfta kalıyor. Türkiye, özellikle sekilerlikten uzaklaştıkça (devlete İslamcılar egemen oldukça) ortalama veya ortalamanın da altında bir Ortadoğu İslam ülkesine dönüştü. Türkiye gibi ülkelerde, ahlak genellikle cinsel alanın sınırları içine hapsedilen dar bir anlayış olarak uygulanıyor toplumda. Kendisinin ne yaptığından veya yapmadığından ziyade, komşusunun, akrabasının, sokaktakilerin, yani “diğerlerinin” ne yapıp ne yapmadığına odaklanan bir anlayış hâkim. Dahası, dinin salt ibadete indirgendiği, namaz ve oruç gibi biçimsel esasların içinin ahlaken doldurulmadığı, bunun da “artılar ve eksiler birbirini dengeler” esasıyla dinen rasyonalize edildiği bir garip teolojik mantık söz konusu. Bu koşullarda hırsızlık veya yolsuzluk yapan siyasilerin, namaz kılıyor ya da eşinin başı kapalı diye “Müslüman” olarak algılanması (dindar addedilmesi) garip mi karşılanmalı sizce? Soruyorum. Umarım bunu düşünen ve eleştirel olarak gerekli dersi çıkartan samimi Müslümanlar çıkar. Çünkü bu şartlar altında, sadece ahlaki değil, İslami bir çürüme de açıkça görülüyor. Bu konuda çok daha detaylı bir eleştiri yapabilirim, ama yanlış anlamalara neden olmamak adına bundan kaçınıyorum. Sadece: ahlaksız din olmaz demek durumundayım. Oysa bugünkü yaşanan din sosyolojisinde, ahlaktan arındırılmış bir İslam anlayışı maalesef genel kabul görüyor. Yediği ve içtiği konusuna önem veren dindarlar, yolsuzluk, kayırma, gücün kötüye kullanılması, münafıklık, yalan beyan, güce boyun eğme, arkadan konuşma, iftira gibi korkunç ahlaki defektleri sergilemekten imtina etmiyor. Birisi görmüyorsa, veya gücüyle açıklarını kapatabilme olanağı varsa, her türlü yolsuzluk ve usulsüzlük, hatta hırsızlık, gemisini yürüten kaptan misali, kabul görüyor! Bu koşullarda, dengeli ve özgürlükleri garanti altına alan bir hukuk devleti çıkar mı? Çıksa da kalıcı olur mu? Yıllardır bunu görmedik, bunu yaşamadık mı?
Ekonomik sorunlar
İşte bu şartlarda bir ülke, kendi içinde devamlı oyun kurallarını değiştirip dururken ve herkes bu durumun kendi çıkarları için nasıl elverişli bir fırsata dönüşebileceğini düşünürken, yabancı sermaye ve yatırımcı Türkiye’den vebalı gibi kaçıyor. Daha on yıl öncesinde yükselen bir yıldız olan Türkiye ekonomisi, devlet ihaleleri üzerinden yandaş beslenen ve oradan da siyasilerce komisyona bağlanan bir tür ön-piyasa ekonomisi, bir tür şikeli “serbest” piyasa, bir tür danışıklı dövüş düzeni görünümü veriyor. Yapılan yolların ve köprülerin gelirlerinin devletçe fahiş rayiçlerden garanti altına alınıp, bunun da halkın vergileri üzerinden rejimi destekleyen şerefsiz kenelere pompalandığı ve aradan üst düzey siyasilere İslami kılıflarla meşruiyet sağlanarak “komisyon kesildiği” bir ekonomi, bir zamanların küresel düzeyde etkinleşen aktörü olan Türkiye’yi en iyi ihtimalle Rusyalaştırıyor, en kötü ihtimalle ise Venezüellalaştırıyor!
Özel mülk garanti altında değil, hangi ekonomiden bahsediyorsunuz dese biri, çıkıp ne yanıt verecekler, merak ediyorum.
Siyasi sorunlar
Yukarıdaki enkazın üzerinde harika bir demokrasi veya refah toplumu olabilir mi? Bu, sanırım en naif olanımızın bile “neden olmasın?” diyemeyeceği kadar aşikâr. Türkiye’de rejim, yukarıda anlatmaya çalıştığım çürümüşlüğün üzerinde oturuyor. Buna razı insanlar. Ve razı oldukça, bu rejim, Türkiye’nin yazgısıdır. Bu rejim Türkiye insanının hak ettiği rejimdir. Siyasi sorunların kendisine odaklanmak değil, nedenlerine odaklanmalı! Bir hastalık varsa, evhamlanmanın manası yok, o hastalığa neden olan faktörleri bulmalı, o hastalığı tedavi edecek ilaçları tasarlamalı!
Bugün, yukarıda ele aldığımız çürümede; hukuk devleti ortadan kaldırılmış, yargısı saraya bağlanarak adalet getirme ideali yerine, rejimin işlerine uygun tutum ve pozisyon takınan bir duruma getirilmiş, medyası satın alınmış ve geniş künklerle ana arter kanalizasyona bağlanmış, bankaları, özel sektörü, polisi, bürokrasisi, üniversiteleri, aklınıza ne gelirse bu geniş künklerden akan iğrenç kokulu çıkarlarına göre hareket eden bir yapı var! Bakın, yine ve ısrarla yazıyorum: bu durum, bir siyasi parti veya siyasetçi meselesi olacak kadar basit değil! Bu kurulu düzen, esasında keyfe keder düzensizlik, sosyolojik bir kanserin artık tedavi edilemez terminal halidir. Sosyolojik sahanın tümü metastazlarla dolmuş! Siyasi sorunlar aslında sadece bu sosyolojik iflasın bir dışa vurumu. Bir Süpermen gelip sizi kurtaramaz.
Kendime Önerilerim
Kendime ne öneriyorsam, ey okur, sana da aynını önermeliyim. Doğrusu budur. Değişim hücresel seviyeden başlamalı. Önce önyargıları yık. Sana öğretilen (endoktrine edilen) kof milliyetçilikten (nasyonalizmden) ve devletçilikten arın. O tarihte karşılığı olmayan ve idealize edilen “harika geçmişi” gerek milliyetçi, gerekse de İslamcı bağlamda, sorgula. Tavsiyem, yabancı kaynaklardan (tercüme veya orijinal) okumalar yap. Soru sor, sorgula. Soru sormaktan korkma! Sen değişmeden, siyasi sistem de bugünkü Türkiye de değişmeyecek çünkü! Senin değişmen, esasında en önemle üzerinde durulması gereken şey olmalı – çünkü buna ihtiyacın var! Klasikleşmiş anlatıları yineleyerek, 19. ve 20. yüzyılın konusu olan (kadın erkek ilişkileri ve kadının rolü gibi) konuların 21. yüzyılda yeniden keşfi gibi şeyler elbette önemli. Ama bunu yaparken, kendi toplumuna ve dininin birincil ve ikincil tarihsel kaynaklarıyla diyaloğa girmeden bunu yapmanın yüzeysel bir çaba olmanın ötesine geçmez. Türkiye anayasasını (uygulanmasa da) iyi öğren. Gerekirse yabancı dilde çevirisini oku. Temel insan hakları metinlerini oku, üzerinde düşün. Dinde sana anlatılan-ezberletilen şeylerden ziyade, orijinal kaynakları al, oku. Bunları alamıyorsan, internette her türlü kaynağın en sağlam çevirileri var – oku ve öğren! Bunları yaparken kendine sadık ve dürüst ol, yeter. Kimsenin sana ahkam kesmesine fırsat verme. Çünkü emin ol, sen tüm bu bahsettiğim şeyleri okuyup, tartıp, değerlendirip sonuçlar çıkartabilecek kabiliyete sahipsin!
İnsan hakları, eşitlik, aydınlanma, eleştirel akıl, sorgulayan ve soru soran bireyler – bunların okulu yok. İşin sırrı, birey olmakta, “hayır” demeyi bilmekte, kendi özünüzün, en değerli varlığınız olduğunun farkına varmakta.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 3.1.2019 [TR724]
Gelin özetle siyasi ve ekonomik sorunların etkileyicisi olduğunu düşündüğüm sorunları sıralayalım isterseniz:
Sosyal-yapısal sorunlar
Türkiye sosyal yapısına ilişkin birçok makale yazdım ve Türkiye halkının neden toplum olarak nitelenemeyeceğini izah etmeye çabaladım. Her ne kadar bu düşüncelerim fazlaca destek bulmasa da, giderek ekonomik ve siyasal sorunların köklerine inmeye çalışan analizleri memnuniyetle okuyorum. Türkiye halkı, gelecek tasavvurlarında, problemlere koyduğu tanı ve bunlara getirdiği çözüm önerilerinde, asgari müşterekler olarak ifade edebileceğimiz toplum sözleşmesinde, yani normlarımızda ve normal skalamızda “bir çizgide” – yani ortalamada ortak – değil. Türkiye halkı, irili ufaklı parçalara ayrılmış durumda. Bu parçalara “mahalleler” de deniliyor. Genellikle fay hatları veya uçurumlarla birbirinden ayrılmış mahalleler var. Dindarlar-sekülerler, Türkler ve diğer etnisiteler, Sünniler ve Aleviler, gelenekçiler ve modernler, kentli kesim ve kırsal kesim, iç bölgeliler ve kıyı bölgeliler gibi mahalleler var. Diğer taraftan sağcılar ve solcular, İslamcılar ve laikler, nasyonalist fraksiyonlar, Kürt hareketi ve Kürt ayrılıkçıları gibi siyasi mahalleler de belirgin. Esasında her ülkede olabilecek türeden toplum öğeleri olarak da görülebilirdi bunlar. Ancak Türkiye’nin sosyal-yapısal özellikleri farklı ve bu farklılık son yıllarda giderek artan bir kutuplaşmaya dönüşmüş durumda. Mahalleler arasında uzlaşmadan çok güç dengesi (ya da satranç terimiyle ifade edecek olursak pat) durumu söz konusu. Her mahalle diğerinin varlığını, gücünü ve kaygan zemindeki etkisini biliyor, hesaplıyor, rasyonel olarak karşısındakileri tartıyor. Zemin neden mi kaygan? Çünkü hiçbir şey sürekli olmaz sosyal-yapısal alanda da ondan. Herkes sırasını bekliyor. Baskın güç haline geleceği dönemin hayalini kuruyor. Satrancını böyle oynuyor. Bu nedenle kimse oyunun kurallarından şikâyetçi görünmüyor. Çekişme yerine uzlaşı gibi oyun kurallarının temelden değiştirildiği bir durum gerçekleşebilecekmiş gibi görünmüyor.
Geçici ortaklıklar ve koalisyonlar, bir “beraber yaşam kültürünü” oluşturmaya yetmiyor. Karşısında gördüğü gruplara yönelik derin şüpheler var ve bu şüpheleri haklı çıkartan envai çeşit örnekle dolu Türkiye tarihi. Ermeni soykırımı, mübadele ve mübadillerin dramı, Yahudi ve Rum vatandaşların mallarına çöreklenmeler ve onlara yönelik kitlesel tedhiş, Kürtlere yönelik asimilasyon politikası ve bunun karşısındaki şiddete başvuran bir ayrılıkçı Kürt hareketi (PKK), dindarları baskılayan devlet laikliği ve buna karşı konuşlanan İslamcılık – tüm bunların ortak noktası, adeta bir sosyolojik kanser olan rövanşçı irrasyonellik! Bu ortamda bir toplumdan söz etmek zor, çünkü ne geçmişe, ne şu ana, ne de geleceğe ilişkin ortak bir “öyküsü” yok bu mahallelerin/kesimlerin.
Etnik sorunlar
Sosyal-yapısal sorunlarda kısmen değindim, ama etnik kompozisyon çok kompleks bir görüngü Anadolu coğrafyasında. Nasıl olmasın? 10 bin yıllık tarihi olan bir kadim coğrafyanın “resmi tarihi” 1071’de başlatılıyor ve geri kalan dokuz bin yıllık tarih ve onun genetik, kültürel, dilsel, inançsal, geleneksel, mimari vs. dokuları yok sayılıyor! Türklerden önce Anadolu coğrafyasının kendine özgü bir kültür harmanı vardı oysa. Bu harmanın buğday taneleriyiz ve bundan nefret ediyoruz – anne-babasını beğenmeyen şımarık çocuklar gibi! Türkler gelmeden önce kadim Hristiyan bir coğrafya’da, Rumlar, Ermeniler, Süryaniler, Kürtler ve diğer birçok irili ufaklı Anadolu etnisitesi ile Anadolu bugünkü modern dünyanın değerler sisteminin orijinlerinden biri oysa. Göbeklitepe ve ilk tarım toplumunun ortaya çıkışı, onlarca kadim Anadolu kültürü, Antik Yunan ve Roma döneminden kalma binlerce arkeolojik kalıntı, dahası tüm bu sayılanların gen havuzumuzda yer alması, öcü gibi korkulan ve gerek Osmanlı İslami tarih yazımında, gerekse de nasyonalist cumhuriyetçi tarih yazımında bilinçli olarak görmezden gelinen tarihi dönemler. Halikarnas Balıkçısı gibi birkaç aydın dışında bunları gündeme getiren olmadı. Olsa da, Bizans ve Hristiyan nefreti, onları hemen susturdu ve aforoz etti zaten! Orta Asya’dan gelen Oğuz Türkmen boyları ve bu boyların Anadolu’da “siyasi kontrolü” ele geçirmeleri, demografik olarak Anadolu’nun kadim halklarının “ortadan kaybolması” sonucunu beraberinde getirmedi.
Tarihçiler, arkeologlar ve onlardan çok daha net verilerle sonuçları ortaya koyan genetik bilimciler, Orta Asya’dan kitlesel bir göçten ziyade, yönetici ve askeri sınıfların (daha çok erkek akıncıların) Anadolu’ya geldiğini ve siyasi-kültürel-dinsel üstyapıyı el geçirerek Anadolu’da İslamlaştırıcı-Türkleştirici etkide bulunduklarını ortaya koyuyor. Osmanlı İmparatorluğu başta olmak üzere, devşirme ve yeni fethedilen toprakların çocuklarının İmparatorluk yönetimine, ordusuna, iktisadına, ulemasına vs. dâhil olmaları, etnik köken konusunu 20. yüzyıla kadar lügatlerine almayan hanedanların veya beyliklerin Anadolu kozmopolitanlığını normal addetmesi ile İslam’ın kavmiyetçiliğe değil evrenselliğe vurgu yapması üzerinden okunmalı ve anlaşılmalı. Bu tarihsel ve bilimsel gerçeklere karşın, ideolojik “sosyal mühendislik” üzerinden etnik bir millet oluşturma stratejisi, 20. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda ve 1920’lerin ve 1930’ların genç Türkiye Cumhuriyeti’nde Anadolu etnik kompozisyonunu altüst etti. 1915 Ermeni soykırımı ve akabinde 1920-22 döneminde temelde Türk-Yunan savaşı olarak gerçekleşen İstiklal Savaşı’nda Anadolu’nun yerlisi Rumların (Greklerin) önce silahla, sonrasında ise Mübadele Antlaşması’yla Türkiye dışına çıkartılması, ardından 6/7 Eylül olayları ve Varlık Vergisi gibi hadiselerle gayrı Müslim vatandaşların şiddetli bir ayrımcılığa tabi tutulması, sosyal yaşam ve din organizasyonlarının alabildiğince engellenmesi ve sistematik dışlama politikası, 1970’lerden sonra Alevilere yönelik ayrımcılık, 1980’lerden itibaren Kürtlere yönelik sistematik takibat politikaları, Anadolu’da homojen bir Türklük yaratma projesinin parçaları olarak hayata geçirildi.
Bugün gelinen nokta bakımından, sayıca nedeyse sıfırlanan Rumlar, Ermeniler ve Museviler, asimilasyona tabi tutulan Kürtler, hiçbir yasal güvencesi olmayan ve kültürel-dinsel olarak asimilasyona maruz bırakılan Aleviler, bölgesel olarak dilleri-kültürleri baskılanan ve yok edilen Lazlar, Gürcüler, Araplar, Romanlar, Boşnaklar, Kafkas halkları (Çerkezler, Dağıstanlılar, Çeçenler vs.), hep bu tek tipleştirici ve homojenleştirici politikaların kurbanı oldular. Ailelerin kökenlerini gizlediği, gizlemek durumunda kaldığı bir ortamda, Anadolu’nun çok kültürlü dokusunu koruyabilmesi mümkün değildi, olmadı da. En kötüsü de, bu vahşi politikanın okullardaki resmi tarih üzerinden genç nesillere sanki öncesindeki Anadolu hiç yokmuş gibi dayatılması oldu. Böylece, soykırım suçu 1915’ten sonra adeta bir kez daha işlenmiş oluyordu. Buram-buram Anadolu kokan köyler-kasabalar, şehirler ve mahalleler, tepeler, dağlar, koylar ve ormanlar, adlarının tarihleriyle bağı kesilerek “Türkleştirildiler”. 1900’lere kadar Konstantiniye olan başkent İstanbul bile, nefret odağı olan “Konstantin” ile irtibatın kesilmesi amacıyla yeniden adlandırıldı. Bu durum, tüm Anadolu için geçerliydi.
Etnik yapı olarak günümüzde bu homojenleştirici politikalara direnebilen – o da büyük demografik konumundan dolayı – Kürtler var. Onların başına gelenler ise, geleceğe yönelik umutları arttıracak cinsten değil, maalesef. Bugün Kürtlerin yasal ve meşru temsilcileri, onlarca milletvekili ki aralarında Selahattin Demirtaş da var! – ve yüzlerce seçilmiş belediye başkanı hapiste. Kürtler, Cumhuriyet tarihinin klasik asimilasyon politikalarına tabi tutuluyor. Ülkede adı konmamış bir iç savaş var. Dahası, bu Kürt karşıtlığı, şimdi Suriye’deki Kürtleri de Irak’taki Kürtleri de direkt olarak tehdit eder durumda. Böyle bir etnik siyaset mirasının istikrarlı ve sağlam bir devletle ve gelişen bir ekonomiyle taçlanacağını düşünenler, kendilerine şu soruyu sorsunlar: bu şahin ve antidemokratik politikalar yerine, ademi merkeziyetçi, kapsayıcı ve yerel yönetimleri güçlendirici azınlık politikaları uygulanmış olsaydı, etnik çatışmaya ayrılan askeri bütçe eğitime, sağlığa, altyapı yatırımlarına ayrılabilmiş olsaydı, Türkiye nerelerde olabilirdi?
Etik sorunlar
Etik sorunlar ya da ahlaka ilişkin problemler, daha önceki makalelerimde değindiğim din-ahlak ilişkisine dair olan sahada karşılaşılan derin ve yapısal habis durumdur. Benim görevim olması gereken değil, olan durumdan hareket etmek olduğuna göre, yaşanan sosyolojik din ve medeniyet neyse, ona yorum yapmak gerekir. Etrafta din ve medeniyet güzellemesi yapanlara basit bir sorum olacak: neden Türkiye’deki rejimden kaçmak durumunda kalan mazlumlar, Müslümanların çoğunlukta olduğu bir İslam ülkesini veya toplumunu tercih etmiyor da, bir Hristiyan Batı ülkesine sığınıyor? Bu soruyu içtenlikle düşünmenizi rica ediyorum. Uygulanan din ve onun sosyolojisinde, dünyada size canınızı, malınızı, özgürlüğünüzü ve hukukunuzu garanti edebilecek tek bir Müslüman ülke olmaması, bir tesadüf mü?
Etik saha, diğer tüm sosyal ve politik sahalarla doğrudan belirleyici bir ilişki içerisindedir. Yolsuzluklardan bahsetmiyorum sadece. Genel insanlık ahlakı olarak kabul edebileceğimiz birçok konu var bu alana giren. Mesela insan hakları, mesela temel özgürlükler, mesela cinsiyetler arası ilişkiler ve kadın-erkek eşitliği, mesela “ötekine” yaklaşım, tolerans kültürü, empati, öz-odaklanıcı (insanın kendi kendisine odaklanan ve bireysel ilerleme, arınma ve gelişmeyi hedefleyen) ahlak anlayışı – tüm bunlarda İslam toplumları maalesef sınıfta kalıyor. Türkiye, özellikle sekilerlikten uzaklaştıkça (devlete İslamcılar egemen oldukça) ortalama veya ortalamanın da altında bir Ortadoğu İslam ülkesine dönüştü. Türkiye gibi ülkelerde, ahlak genellikle cinsel alanın sınırları içine hapsedilen dar bir anlayış olarak uygulanıyor toplumda. Kendisinin ne yaptığından veya yapmadığından ziyade, komşusunun, akrabasının, sokaktakilerin, yani “diğerlerinin” ne yapıp ne yapmadığına odaklanan bir anlayış hâkim. Dahası, dinin salt ibadete indirgendiği, namaz ve oruç gibi biçimsel esasların içinin ahlaken doldurulmadığı, bunun da “artılar ve eksiler birbirini dengeler” esasıyla dinen rasyonalize edildiği bir garip teolojik mantık söz konusu. Bu koşullarda hırsızlık veya yolsuzluk yapan siyasilerin, namaz kılıyor ya da eşinin başı kapalı diye “Müslüman” olarak algılanması (dindar addedilmesi) garip mi karşılanmalı sizce? Soruyorum. Umarım bunu düşünen ve eleştirel olarak gerekli dersi çıkartan samimi Müslümanlar çıkar. Çünkü bu şartlar altında, sadece ahlaki değil, İslami bir çürüme de açıkça görülüyor. Bu konuda çok daha detaylı bir eleştiri yapabilirim, ama yanlış anlamalara neden olmamak adına bundan kaçınıyorum. Sadece: ahlaksız din olmaz demek durumundayım. Oysa bugünkü yaşanan din sosyolojisinde, ahlaktan arındırılmış bir İslam anlayışı maalesef genel kabul görüyor. Yediği ve içtiği konusuna önem veren dindarlar, yolsuzluk, kayırma, gücün kötüye kullanılması, münafıklık, yalan beyan, güce boyun eğme, arkadan konuşma, iftira gibi korkunç ahlaki defektleri sergilemekten imtina etmiyor. Birisi görmüyorsa, veya gücüyle açıklarını kapatabilme olanağı varsa, her türlü yolsuzluk ve usulsüzlük, hatta hırsızlık, gemisini yürüten kaptan misali, kabul görüyor! Bu koşullarda, dengeli ve özgürlükleri garanti altına alan bir hukuk devleti çıkar mı? Çıksa da kalıcı olur mu? Yıllardır bunu görmedik, bunu yaşamadık mı?
Ekonomik sorunlar
İşte bu şartlarda bir ülke, kendi içinde devamlı oyun kurallarını değiştirip dururken ve herkes bu durumun kendi çıkarları için nasıl elverişli bir fırsata dönüşebileceğini düşünürken, yabancı sermaye ve yatırımcı Türkiye’den vebalı gibi kaçıyor. Daha on yıl öncesinde yükselen bir yıldız olan Türkiye ekonomisi, devlet ihaleleri üzerinden yandaş beslenen ve oradan da siyasilerce komisyona bağlanan bir tür ön-piyasa ekonomisi, bir tür şikeli “serbest” piyasa, bir tür danışıklı dövüş düzeni görünümü veriyor. Yapılan yolların ve köprülerin gelirlerinin devletçe fahiş rayiçlerden garanti altına alınıp, bunun da halkın vergileri üzerinden rejimi destekleyen şerefsiz kenelere pompalandığı ve aradan üst düzey siyasilere İslami kılıflarla meşruiyet sağlanarak “komisyon kesildiği” bir ekonomi, bir zamanların küresel düzeyde etkinleşen aktörü olan Türkiye’yi en iyi ihtimalle Rusyalaştırıyor, en kötü ihtimalle ise Venezüellalaştırıyor!
Özel mülk garanti altında değil, hangi ekonomiden bahsediyorsunuz dese biri, çıkıp ne yanıt verecekler, merak ediyorum.
Siyasi sorunlar
Yukarıdaki enkazın üzerinde harika bir demokrasi veya refah toplumu olabilir mi? Bu, sanırım en naif olanımızın bile “neden olmasın?” diyemeyeceği kadar aşikâr. Türkiye’de rejim, yukarıda anlatmaya çalıştığım çürümüşlüğün üzerinde oturuyor. Buna razı insanlar. Ve razı oldukça, bu rejim, Türkiye’nin yazgısıdır. Bu rejim Türkiye insanının hak ettiği rejimdir. Siyasi sorunların kendisine odaklanmak değil, nedenlerine odaklanmalı! Bir hastalık varsa, evhamlanmanın manası yok, o hastalığa neden olan faktörleri bulmalı, o hastalığı tedavi edecek ilaçları tasarlamalı!
Bugün, yukarıda ele aldığımız çürümede; hukuk devleti ortadan kaldırılmış, yargısı saraya bağlanarak adalet getirme ideali yerine, rejimin işlerine uygun tutum ve pozisyon takınan bir duruma getirilmiş, medyası satın alınmış ve geniş künklerle ana arter kanalizasyona bağlanmış, bankaları, özel sektörü, polisi, bürokrasisi, üniversiteleri, aklınıza ne gelirse bu geniş künklerden akan iğrenç kokulu çıkarlarına göre hareket eden bir yapı var! Bakın, yine ve ısrarla yazıyorum: bu durum, bir siyasi parti veya siyasetçi meselesi olacak kadar basit değil! Bu kurulu düzen, esasında keyfe keder düzensizlik, sosyolojik bir kanserin artık tedavi edilemez terminal halidir. Sosyolojik sahanın tümü metastazlarla dolmuş! Siyasi sorunlar aslında sadece bu sosyolojik iflasın bir dışa vurumu. Bir Süpermen gelip sizi kurtaramaz.
Kendime Önerilerim
Kendime ne öneriyorsam, ey okur, sana da aynını önermeliyim. Doğrusu budur. Değişim hücresel seviyeden başlamalı. Önce önyargıları yık. Sana öğretilen (endoktrine edilen) kof milliyetçilikten (nasyonalizmden) ve devletçilikten arın. O tarihte karşılığı olmayan ve idealize edilen “harika geçmişi” gerek milliyetçi, gerekse de İslamcı bağlamda, sorgula. Tavsiyem, yabancı kaynaklardan (tercüme veya orijinal) okumalar yap. Soru sor, sorgula. Soru sormaktan korkma! Sen değişmeden, siyasi sistem de bugünkü Türkiye de değişmeyecek çünkü! Senin değişmen, esasında en önemle üzerinde durulması gereken şey olmalı – çünkü buna ihtiyacın var! Klasikleşmiş anlatıları yineleyerek, 19. ve 20. yüzyılın konusu olan (kadın erkek ilişkileri ve kadının rolü gibi) konuların 21. yüzyılda yeniden keşfi gibi şeyler elbette önemli. Ama bunu yaparken, kendi toplumuna ve dininin birincil ve ikincil tarihsel kaynaklarıyla diyaloğa girmeden bunu yapmanın yüzeysel bir çaba olmanın ötesine geçmez. Türkiye anayasasını (uygulanmasa da) iyi öğren. Gerekirse yabancı dilde çevirisini oku. Temel insan hakları metinlerini oku, üzerinde düşün. Dinde sana anlatılan-ezberletilen şeylerden ziyade, orijinal kaynakları al, oku. Bunları alamıyorsan, internette her türlü kaynağın en sağlam çevirileri var – oku ve öğren! Bunları yaparken kendine sadık ve dürüst ol, yeter. Kimsenin sana ahkam kesmesine fırsat verme. Çünkü emin ol, sen tüm bu bahsettiğim şeyleri okuyup, tartıp, değerlendirip sonuçlar çıkartabilecek kabiliyete sahipsin!
İnsan hakları, eşitlik, aydınlanma, eleştirel akıl, sorgulayan ve soru soran bireyler – bunların okulu yok. İşin sırrı, birey olmakta, “hayır” demeyi bilmekte, kendi özünüzün, en değerli varlığınız olduğunun farkına varmakta.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 3.1.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Ne oldu Lucescu böyle sana! [Hasan Cücük]
Mircea Lucescu, teknik adamlıkta 40 yılı geride bıraktı. 1979’dan itibaren takım çalıştıran Lucescu en başarısız dönemini kariyerinin sonbaharında A Milli Takım ile yaşıyor. 73 yaşındaki tecrübeli hoca özellikle Avrupa kupalarında çalıştırdığı takımları başarıya taşımasıyla dikkat çekmişti. Ta ki A Milli Takımın başına geçene kadar.
Lucescu, Avrupa arenasına ilk kez Dinamo Bükreş ile çıktı. 1986-87 sezonunda Kupa Galipleri Kupası’nda… Dinamo Bükreş’in ilk turlarda elendiği ilk iki yıl, Lucescu için tecrübe oldu. 1988-89 sezonunda ise Dinamo Bükreş aynı kupada çeyrek finale kadar yükseldi, yarı final hayaline 1-1 ve 0-0’lık skorlarla Sampdoria engel oldu. Lucescu’nun takımı, ertesi sezon Kupa Galipleri Kupası’nda bu kez yarı finale kalma başarısı gösterdi. Dinamo Bükreş, Belçika temsilcisi Anderlecht engeline takılarak finali göremedi.
Dinamo Bükreş’ten sonra AC Pisa, Brescia, Reggina, Rapid Bükreş ve İnter maceraları yaşayan Lucescu, 2000 yılında Galatasaray ile anlaştığında, beraberinde bir sürü soru işaretleri taşıyordu. Fatih Terim, Avrupa’da kupa kazanmış, 4 yıl üst üste şampiyonluk sevinci yaşamıştı. Lucescu’nun, Terim’in boşluğunu dolduracağına kimse ihtimal vermiyordu. Fakat Lucescu, ilk sınavını UEFA Süper Kupa finalinde başarıyla verip Real Madrid’i 2-1’lik skorla geçerken tarihî bir başarıya imza atıyordu. Aynı yıl Galatasaray, Şampiyonlar Ligi’nde de fırtına gibi esiyordu. Önce 3. ön eleme turunu geçip adını Devler Ligi’ne yazdıran Galatasaray, gruplardan tarihinde ilk kez Lucescu yönetiminde çıkıyor, aynı başarıyı 2. tur grup maçlarında da tekrarlıyordu. Lucescu; Hakan Şükür, Okan Buruk ve Emre Belözoğlu gibi Galatasaray’ın Terim döneminde şampiyonluklara ambargo koyan kadrosunun temel isimlerinden yoksun bir şekilde tarih yazmaya devam ediyordu.
2000-01 sezonunda temsilcimizin Şampiyonlar Ligi’ndeki yarı final rüyasına Real Madrid engel olurken; Ali Sami Yen Stadı’ndaki 3-2’lik galibiyet uzun yıllar unutulmayacaktı. Lucescu, aynı başarıyı 2001-02 sezonunda da tekrarladı. Yalnız o sezon 2. grup maçlarında Barcelona, Liverpool ve Roma gibi devlerin arasından sıyrılmayı başaramayıp Avrupa’ya 16 maçlık bir maraton sonunda veda etti.
Galatasaray defterini kapatıp Beşiktaş’ı çalıştırmaya başlayan Luce, 2002-03 sezonunda Kara Kartal’ın UEFA Kupası’nda çeyrek final görmesini sağladı. Beşiktaş, tarihinde ilk kez UEFA Kupası’nda çeyrek finali görürken, başarıda Luce’nin imzası vardı. 2003-04 sezonunda Luce’li Beşiktaş; Chelsea, Sparta Prag ve Lazio’nun bulunduğu grupta 3. olup yoluna UEFA Kupası’nda devam ederken, Chelsea karşısında Stamford Bridge’te alınan 2-0’lık galibiyet unutulmayacaktı. Beşiktaş, o sezon UEFA Kupası’nda Valencia’ya elenirken, İspanyol ekibi o yıl kupayı müzesine götürüyordu.
Lucescu, 3 yıllık Türkiye günlerine nokta koyup Ukrayna’nın Shakthar Donetsk takıma yelken açarken; geride başarılarla dolu sayfalar bırakıyordu. Galatasaray ve Beşiktaş’ı şampiyon yapan Luce, Galatasaray’la 33, Beşiktaş ile 18 Avrupa kupası maçında boy gösterdi. Sarı-kırmızılı ekip, Luce yönetiminde 14 maçtan galibiyetle, 11 maçtan beraberlikle ayrılırken, sadece 8 karşılaşmada sahadan puansız ayrıldı. Beşiktaş ise Luce ile 6 galibiyet ve 4 beraberlik elde edip 8 kez yenilgiye uğradı.
Lucescu’nun Beşiktaş’tan sonraki takımı, Shakhtar Donetsk oldu. Milyarder iş adamı Rinat Ahmedov’un takımı Shakthar Donetsk, Lucescu ile önce Ukrayna Ligi’nde Dinamo Kiev hegemonyasına son verdi. Lucescu, Avrupa’da da önemli başarılara imza attı. En önemlisi tabii ki 2008-09 sezonundakiydi. Şampiyonlar Ligi’nde Barcelona, Sporting Lizbon ve Basel’in bulunduğu grupta 3. olarak yoluna UEFA Kupası’nda devam eden Shakthar, rakiplerini bir bir devirerek adını Şükrü Şaracoğlu Stadı’ndaki finale yazdırdı. Finalde Mesut Özil’li Werder Bremen’i 2-1 yenerek kupayı kaldıran Lucescu oldu.
2010-11, Lucescu’nun Şampiyonlar Ligi’nde bir kez daha tarih yazdığı sezon oldu. Arsenal, Braga ve Partizan’ın yer aldığı gruptan 15 puan toplayarak birinci olan çıkan Shakhtar Donetsk, ikinci turda Roma’yı her iki maçta da yenerek adını çeyrek finale yazdırdı. Lucecsu’lu Shakhtar, Şampiyonlar Ligi’nde oynadığı 8 maçın 7’sini kazanarak bu sezon Avrupa’nın en başarılı kulübü oldu; Barcelona, Manchester United, İnter ve Real Madrid gibi devleri geride bırakarak. 2004-16 arasında 12 Shakhtar Donetsk’i çalıştıran Lucescu 10 kez takımının Şampiyonlar Ligi gruplarında mücadele etmesini sağladı. Lucescu’dan önce sadece bir kez Şampiyonlar Ligi gruplarında mücadele eden Shakhtar, Lucescu ile bu rakamı 10’a katlıyordu. 2016’da Zenit’i çalıştıran Lucescu sezon sonunda takımı üçüncü yapınca görevine son verildi.
Avrupa kupalarında çalıştırdığı takımların başında 234 maça çıkan Lucescu, 99 galibiyet, 58 beraberlik ve 77 yenilgi yaşadı. Avrupa’da çıktığı maçlarda 335 puan topladı. Lucescu 1979’da başlayan teknik adamlık kariyerinde en kötü sonuçları A Milli Takım döneminde aldı. 17 maçta A Milli Takım başında sahaya çıkan Lucescu, 4 galibiyet, 6 beraberlik ve 7 yenilgi aldı. Maç başına aldığı puan ise sadece 1,06 oldu. Galatasaray’da maç başına puanı 2,02, Beşiktaş’ta ise 1,74 olmuştu.
Lucescu çalıştırdığı takımları lig şampiyonluğuna ulaştırmasının yanında Avrupa arenasında başarıya taşımasıyla dikkat çekmişti. Galatasaray, Beşiktaş ve Shakhtar Donetsk’teki Avrupa başarılarını A Milli Takımı taşımada zorlandı. Parlak bir kariyerine Türk Milli Takımı teknik patronluğu olumsuz not olarak düşüldü.
[Hasan Cücük] 3.1.2019 [TR724]
Lucescu, Avrupa arenasına ilk kez Dinamo Bükreş ile çıktı. 1986-87 sezonunda Kupa Galipleri Kupası’nda… Dinamo Bükreş’in ilk turlarda elendiği ilk iki yıl, Lucescu için tecrübe oldu. 1988-89 sezonunda ise Dinamo Bükreş aynı kupada çeyrek finale kadar yükseldi, yarı final hayaline 1-1 ve 0-0’lık skorlarla Sampdoria engel oldu. Lucescu’nun takımı, ertesi sezon Kupa Galipleri Kupası’nda bu kez yarı finale kalma başarısı gösterdi. Dinamo Bükreş, Belçika temsilcisi Anderlecht engeline takılarak finali göremedi.
Dinamo Bükreş’ten sonra AC Pisa, Brescia, Reggina, Rapid Bükreş ve İnter maceraları yaşayan Lucescu, 2000 yılında Galatasaray ile anlaştığında, beraberinde bir sürü soru işaretleri taşıyordu. Fatih Terim, Avrupa’da kupa kazanmış, 4 yıl üst üste şampiyonluk sevinci yaşamıştı. Lucescu’nun, Terim’in boşluğunu dolduracağına kimse ihtimal vermiyordu. Fakat Lucescu, ilk sınavını UEFA Süper Kupa finalinde başarıyla verip Real Madrid’i 2-1’lik skorla geçerken tarihî bir başarıya imza atıyordu. Aynı yıl Galatasaray, Şampiyonlar Ligi’nde de fırtına gibi esiyordu. Önce 3. ön eleme turunu geçip adını Devler Ligi’ne yazdıran Galatasaray, gruplardan tarihinde ilk kez Lucescu yönetiminde çıkıyor, aynı başarıyı 2. tur grup maçlarında da tekrarlıyordu. Lucescu; Hakan Şükür, Okan Buruk ve Emre Belözoğlu gibi Galatasaray’ın Terim döneminde şampiyonluklara ambargo koyan kadrosunun temel isimlerinden yoksun bir şekilde tarih yazmaya devam ediyordu.
2000-01 sezonunda temsilcimizin Şampiyonlar Ligi’ndeki yarı final rüyasına Real Madrid engel olurken; Ali Sami Yen Stadı’ndaki 3-2’lik galibiyet uzun yıllar unutulmayacaktı. Lucescu, aynı başarıyı 2001-02 sezonunda da tekrarladı. Yalnız o sezon 2. grup maçlarında Barcelona, Liverpool ve Roma gibi devlerin arasından sıyrılmayı başaramayıp Avrupa’ya 16 maçlık bir maraton sonunda veda etti.
Galatasaray defterini kapatıp Beşiktaş’ı çalıştırmaya başlayan Luce, 2002-03 sezonunda Kara Kartal’ın UEFA Kupası’nda çeyrek final görmesini sağladı. Beşiktaş, tarihinde ilk kez UEFA Kupası’nda çeyrek finali görürken, başarıda Luce’nin imzası vardı. 2003-04 sezonunda Luce’li Beşiktaş; Chelsea, Sparta Prag ve Lazio’nun bulunduğu grupta 3. olup yoluna UEFA Kupası’nda devam ederken, Chelsea karşısında Stamford Bridge’te alınan 2-0’lık galibiyet unutulmayacaktı. Beşiktaş, o sezon UEFA Kupası’nda Valencia’ya elenirken, İspanyol ekibi o yıl kupayı müzesine götürüyordu.
Lucescu, 3 yıllık Türkiye günlerine nokta koyup Ukrayna’nın Shakthar Donetsk takıma yelken açarken; geride başarılarla dolu sayfalar bırakıyordu. Galatasaray ve Beşiktaş’ı şampiyon yapan Luce, Galatasaray’la 33, Beşiktaş ile 18 Avrupa kupası maçında boy gösterdi. Sarı-kırmızılı ekip, Luce yönetiminde 14 maçtan galibiyetle, 11 maçtan beraberlikle ayrılırken, sadece 8 karşılaşmada sahadan puansız ayrıldı. Beşiktaş ise Luce ile 6 galibiyet ve 4 beraberlik elde edip 8 kez yenilgiye uğradı.
Lucescu’nun Beşiktaş’tan sonraki takımı, Shakhtar Donetsk oldu. Milyarder iş adamı Rinat Ahmedov’un takımı Shakthar Donetsk, Lucescu ile önce Ukrayna Ligi’nde Dinamo Kiev hegemonyasına son verdi. Lucescu, Avrupa’da da önemli başarılara imza attı. En önemlisi tabii ki 2008-09 sezonundakiydi. Şampiyonlar Ligi’nde Barcelona, Sporting Lizbon ve Basel’in bulunduğu grupta 3. olarak yoluna UEFA Kupası’nda devam eden Shakthar, rakiplerini bir bir devirerek adını Şükrü Şaracoğlu Stadı’ndaki finale yazdırdı. Finalde Mesut Özil’li Werder Bremen’i 2-1 yenerek kupayı kaldıran Lucescu oldu.
2010-11, Lucescu’nun Şampiyonlar Ligi’nde bir kez daha tarih yazdığı sezon oldu. Arsenal, Braga ve Partizan’ın yer aldığı gruptan 15 puan toplayarak birinci olan çıkan Shakhtar Donetsk, ikinci turda Roma’yı her iki maçta da yenerek adını çeyrek finale yazdırdı. Lucecsu’lu Shakhtar, Şampiyonlar Ligi’nde oynadığı 8 maçın 7’sini kazanarak bu sezon Avrupa’nın en başarılı kulübü oldu; Barcelona, Manchester United, İnter ve Real Madrid gibi devleri geride bırakarak. 2004-16 arasında 12 Shakhtar Donetsk’i çalıştıran Lucescu 10 kez takımının Şampiyonlar Ligi gruplarında mücadele etmesini sağladı. Lucescu’dan önce sadece bir kez Şampiyonlar Ligi gruplarında mücadele eden Shakhtar, Lucescu ile bu rakamı 10’a katlıyordu. 2016’da Zenit’i çalıştıran Lucescu sezon sonunda takımı üçüncü yapınca görevine son verildi.
Avrupa kupalarında çalıştırdığı takımların başında 234 maça çıkan Lucescu, 99 galibiyet, 58 beraberlik ve 77 yenilgi yaşadı. Avrupa’da çıktığı maçlarda 335 puan topladı. Lucescu 1979’da başlayan teknik adamlık kariyerinde en kötü sonuçları A Milli Takım döneminde aldı. 17 maçta A Milli Takım başında sahaya çıkan Lucescu, 4 galibiyet, 6 beraberlik ve 7 yenilgi aldı. Maç başına aldığı puan ise sadece 1,06 oldu. Galatasaray’da maç başına puanı 2,02, Beşiktaş’ta ise 1,74 olmuştu.
Lucescu çalıştırdığı takımları lig şampiyonluğuna ulaştırmasının yanında Avrupa arenasında başarıya taşımasıyla dikkat çekmişti. Galatasaray, Beşiktaş ve Shakhtar Donetsk’teki Avrupa başarılarını A Milli Takımı taşımada zorlandı. Parlak bir kariyerine Türk Milli Takımı teknik patronluğu olumsuz not olarak düşüldü.
[Hasan Cücük] 3.1.2019 [TR724]
İslam’a göre yöneticiye itaatin sınırları ve sivil itaatsizlik [Dr. Yüksel Çayıroğlu]
Siyasal muhalefet, sivil itaatsizlik, pasif direniş, barışçıl protesto, hak arayışı ve fikir hürriyeti gibi kavramlar günümüz demokrasilerinin temel unsuru olarak görülmekte ve desteklenmektedir. Hakikaten bir devletin hak ve adalet üzere ayakta kalması, siyasetin yozlaşmaması, şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim anlayışının oturması ve idarecilerin de istibdada yönelmemesi adına bunlar çok önemli kavramlardır. Çünkü devlet idarecilerinin müstakim bir çizgide ilerlemelerinde; anayasa ve kanunların, yargının, siyasi kurumların, bürokrasinin ve muhalefet partilerinin yanı sıra en etkili amillerden birisi de sivil halkın yöneticilere karşı ortaya koyduğu tavır ve davranışlardır.
Fakat bu tür sivil hareketlerin ve karşıt fikirlerin özellikle tek adam rejimlerinin hâkim olduğu siyasal sistemler tarafından birer “tehlike” olarak algılandığı ve “bastırılmaya” çalışıldığı da bir gerçektir. Bu yüzden onlar, eleştiri ve muhalefet yerine biat kültürünü, mutlak itaati, uysal vatandaş olmayı ve otoriteye bağlı kalmayı öne çıkarmaktadırlar. Böyle bir yaklaşımın bir yere kadar fitnenin, anarşinin ve fesadın önlenmesinde ve toplum düzeninin sağlanmasında etkili olduğu düşünülse de; fakat aynı zamanda bunun tiran ve diktatörlerin türemesinde, baskı ve zulümlerin ortaya çıkmasında etkili olduğu da bir gerçektir.
Günümüzde Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerde daha ziyade mutlak itaat anlayışının ve biat kültürünün hâkim olduğunu ve bu anlayışa da parçacı ve seçici yaklaşımlarla bir kısım dini referanslar bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan biz, burada İslâmî nasları ve ilk dönem uygulamalarını merkeze alarak devlet başkanına itaatin mahiyetini ve sınırlarını ele alacak, İslâm açısından siyasal muhalefetin ve sivil itaatsizliğin konumunu ve imkânını inceleyeceğiz.
İtaatin Sınırları
İslâm’a göre ehliyet ve liyakat sahibi olduktan sonra her kim olursa olsun ve hangi mevkii tutarsa tutsun yöneticiye itaat çok önemlidir. Çünkü ona itaati emreden çok sayıda âyet ve hadis bulunmaktadır. Zira idarecilerin hükmünü icra edemediği ve sözünü dinletemediği bir toplumda anarşi ve kaosun ortaya çıkacağı muhakkaktır. Farklı bir tabirle vatandaşların yöneticilerini/yönetimi kabullenmediği bir devlette toplum ahenginin ve kamu düzeninin sağlanması da mümkün olmayacaktır. Özellikle İslâm öncesi cahiliye toplumunda olduğu gibi kabilecilik anlayışının devam ettiği, kabileler arası ihtilaf ve çatışmaların bir türlü dinmediği, insanların yeterince medenileşmediği ve henüz devlet bilincinin yerleşmediği toplumlarda bir idareci altında toplanarak siyasi düzeni kurabilmek oldukça önemlidir.
İşte bu noktada karşımıza bazı mühim sorular çıkmaktadır. Acaba itaatin emredilmesinin asıl maksadı/illeti nedir? İtaatin sınırları var mıdır? İtaatsizlikten ne anlaşılmalıdır? Kendisine itaat edilmesi gereken yönetici hangi sıfatlara sahip olmalıdır?
Hemen ifade etmek gerekir ki yöneticilere itaati emreden hadislerin maksadı; fitnenin, fesadın, kaosun ve anarşinin önüne geçmek; salahı, asayişi, istikrarı, güvenliği ve toplum düzenini sağlamak, korumak ve devam ettirmektir. Çünkü çok sayıda âyetten de anlaşılacağı üzere bunlar, İslam’ın en önemli hedefleri arasındadır. Bu sebeple söz konusu problemlere sebebiyet vermediği sürece her eleştiri ve muhalefetin “itaatsizlik” olarak görülmesi doğru değildir. Hele hele bu tür tavır ve hareketlerin devlete karşı “isyan” ve “başkaldırı” gibi algılanarak susturulmaya veya bastırılmaya çalışılması son derece yanlıştır. Bilakis bazı durumlarda yöneticilerin bir kısım yanlış ve haksız uygulamaları karşısında sessiz kalınması bu problemlere sebebiyet verebilir.
Öte yandan İslâm’a göre Allah ve Peygamberler dışında hiçbir varlık mutlak ve sınırsız bir itaate layık değildir. İslâm, “ülü’l-emr” olarak isimlendirilen yöneticilere sınırsız yetkiler vermediği gibi onlara kayıtsız şartsız itaat etmeyi de emretmemiştir. Konuyla ilgili nakledilen, “Allah’a isyanın olduğu yerde mahlûka itaat edilmez.” (Buharî, Kitabu’l-âhâd 1) şeklindeki hadis itaatle ilgili genel bir prensibi dile getirmiştir. Bunun yanında Allah Resûlü’nün, “İtaat, sadece maruf (makul ve meşru) işlerde söz konusudur.” (Buharî, ahkâm 5); “Masiyet emredildiğinde itaat edilmez.” (Buharî, ahkâm 43) şeklindeki hadisleri itaatin sınırlarını göstermesi açısından oldukça önemlidir.
Konuyla ilgili nasları değerlendiren İslâm hukukçuları da kendisine itaat edilmesi gereken devlet başkanının hangi vasıflara sahip olması gerektiği üzerinde uzun uzadıya durmuşlardır. Bu konuda çok farklı görüşler dile getirilmiş olsa da genel itibarıyla fakihler bir devlet başkanının itaati hak etmesi için “adil” ve “meşru” olması gerektiğini söylemiş; “zalim” ve “fasık” devlet başkanına muhalefet etmenin ve karşı gelmenin ise itaatsizlik sayılmayacağını belirtmişlerdir. (DİA, “Biat” 6/122) Literatürde konuyla ilgili oldukça uzun açıklamalar yer alsa da bizim buradaki maksadımız itaatin mutlak ve sınırsız olmadığını göstermek olduğundan bu kadarlık izahı yeterli görüyoruz.
Devlet Başkanının Özellikleri ve İtaat Hakkı
İslâm’da ne devletin ne de devlet başkanının sorgulanamaz bir kutsiyeti ve aşkınlığı yoktur. Dolayısıyla onun bireyler üzerinde mutlak bir vesayeti ve egemenliği de yoktur. Onun iktidarı sınırlıdır. O, hukukun dışında veya üstünde olmadığı için herkes gibi kanunlara uymakla mesuldür ve kanunlar önünde diğer vatandaşlarla eşit konumdadır. Yani kanunlar karşısında herhangi bir ayrıcalığa veya dokunulmazlığa sahip değildir.
Aynı şekilde o, masum ve günahsız da değildir. Çünkü “ismet” sıfatı sadece peygamberlere mahsustur. Dolayısıyla devlet başkanının ve yöneticilerin iyilikleri olabileceği gibi hata ve yanlışları da olabilir. Onun, halkın fayda ve menfaatlerine uygun icraatlarda bulunması mümkün ve muhtemel olduğu gibi, zulüm ve haksızlıklar yapması da böyledir.
İslâm’a göre devlet başkanlığı (imamet/hilafet) devlet başkanı ile halk arasında gerçekleştirilen bir akittir. Dolayısıyla devlet başkanı meşruiyetini kutsal ve ilahi bir güçten değil, ümmetin oyundan ve kabulünden alır. Yapılan bu akde göre devlet başkanı halkın hem vekili hem de velisidir. Vekili olması demek yönetim ve ülke işleriyle ilgili onlar adına tasarruflarda bulunmasıdır. Velisi olması ise halkı koruyup kollaması, onların maslahatlarını gözetmesi, herkese hak ve adalet üzere muamelede bulunması ve muhtaçlara el uzatması gibi anlamlara gelir.
Bu yönüyle aslında o, “Bir kavmin efendisi, onlara hizmet edendir.” (Deylemî, Müsned, 2/324) hadisinin de işaret ettiği üzere halkın efendisi değil hizmetkârıdır. İmam Gazzali de devlet başkanının tıpkı kendi aile fertlerini koruyup kolladığı gibi halkına da sahip çıkması gerektiğini ifade etmiştir. Allah Resulü’nün şu hadisleri devlet başkanının halk karşısındaki vazife ve sorumluluğunu çok veciz bir şekilde ifade etmektedir: “Müslümanların yönetimini üstlenip de onlar için çalışıp çabalamayan hiçbir yönetici, onlarla birlikte Cennet’e giremez.” (Müslim, imara 22); “Cenâb-ı Hakk’ın yönetici yaptığı bir kimse, yönettiği insanları aldatarak ölürse Allah Teâlâ ona Cennet yüzü göstermez.” (Buhari, ahkâm 8)
Hz. Ömer’in Dicle’de kurdun yediği bir koyunun bile hesabını Allah’ın kendisine soracağını ifade etmesi bu sorumluluğu göstermesi ve aynı zamanda yönetici olmanın bir nimet ve ganimet değil bilakis ağır bir vazife ve sorumluluk olduğunu ifade etmesi adına ne müthiş bir misaldir.
Devlet başkanı kamusal alanda bütün vatandaşların vekâletini ve velayetini üstleneceğine ve onların her türlü ihtiyacını karşılayacağına göre elbette bu vazifesini hakkıyla ve layıkıyla yerine getirebilmesi için bir kısım özelliklere sahip olması gerekecektir. Dolayısıyla o, hem adil ve güvenilir bir insan olmalı hem de üstlendiği emaneti ve ağır yükü taşıyabilme adına gerekli bilgi, kabiliyet, donanım ve ehliyete sahip olmalıdır.
Ayrıca o, ne kadar bilgili ve kabiliyetli olursa olsun yine de İslam’a göre yönetim işini istişare ile yürütmek zorundadır. Zira yöneticileri istibdat ve tahakkümden uzak tutmanın ve aynı zamanda yasama faaliyetiyle siyasal tasarrufların tekelleşmesini önlemenin en etkili yolu hakkıyla yapılan istişaredir. Vahiyle müeyyet olduğu halde Allah Resûlü’nün bütün işlerini istişareyle yapması, onun devlet idaresinde nasıl hayatî bir yerinin olduğunu göstermesi adına yeterlidir.
Bütün bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere halkın devlet başkanına itaat etmesi; onun bu görev için gerekli şartları taşıyor olmasına, vekâlet ve velayet görevini ihlâl veya ihmal etmemesine, halkın maslahatlarını gözetmesine, onlara eşit muamelede bulunmasına ve hukuka riayet etmesine bağlıdır. Fakat o, adalet ve meşruiyetini kaybettiği, hukukun dışına çıktığı, vatandaşlara karşı haksızlık ve zulüm yapmaya başladığı zaman itaat hakkını da kaybeder. En azından ona karşı muhalefet etmek meşru duruma gelir. Dolayısıyla itaat, sınırlıdır ve belirli şartlara bağlıdır. Eğer itaat bu şekilde iki taraflı düşünülmez ve konu sadece yönetilenler açısından ele alınırsa isabetli değerlendirmelere ulaşılamaz.
Selefin Bu Konudaki Tavrı
Buraya kadar üzerinde durduğumuz konularla ilgili özellikle Raşid Halifeler döneminde yaşanmış pek çok misal bulmak mümkündür. Raşit Halifeler halka irat ettikleri hutbelerinde bizzat bu itaatin sınırlarına dikkat çektikleri gibi, sahabe-i kiram da yanlış buldukları uygulamalara muhalefet etmekten ve onları eleştirmekten kaçınmamışlardır.
Hz. Ebu Bekir halife olduktan sonra halka hitaben şunları söylemiştir: “Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ettiğim müddetçe bana itaat ediniz. Şayet Allah’a ve Rasûlü’ne isyan edersem bana itaat etmeniz söz konusu olamaz.”; “Beni kontrol edin, istikamet üzere olursam bana tâbi olun, ayağım kayarsa beni düzeltin.” (İbn Sad, et-Tabakat, 3/182, 212)
Aynı şekilde Hz. Ömer, kendisine karşı emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker vazifesini yerine getirmek suretiyle halktan yardım istemiş ve Allah’ın kendisine tevdi ettiği vazifeyi hakkıyla yerine getirebilmesi için onlardan kendisine nasihatte bulunmalarını talep etmiştir. Başka bir gün Hz. Ömer, ashabına, yanlış yaptığında kendisine karşı nasıl muamele edeceklerini sormuş, huzurdakilerden birisinin, “Böyle bir şey yaparsan seni oku düzelttiğimiz gibi düzeltiriz.” cevabı üzerine ise şöyle demiştir: “İşte o zaman siz bu ümmetin gerçek temsilcileri olarak kalmaya devam edersiniz.” (Buhari, et-Tarihü’l-kebir, 2/98)
Aynı şekilde Hz. Ömer devlet reisi olduğu dönemde hutbe verirken evlilikte kadınlara verilen mehir miktarını azaltmak istemiş fakat arka saflardan bir kadın Kur’ân’dan getirdiği bir delil ile onun bu hükmüne itiraz etmiştir. Hz. Ömer’in camide, Cuma hutbesi esnasında ve bir kadın tarafından kendisine yöneltilen böyle bir itiraza verdiği karşılık şu olmuştur: “Herkes Ömer’den daha fakih!” (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 7/380)
Her ne kadar Emeviler döneminde düşünce ve vicdan özgürlüğü ciddi baskı altına alınmış olsa da yine de Abdullah b. Ömer, Abdurrahman b. Ebi Bekir, Zührî, Said b. Müseyyeb ve Hasan el-Basri gibi sahabe ve tabiinin önde gelenlerinden çok sayıda kimse her türlü riski göze alarak Emevî halifelerini ikaz etmiş ve onların haksız uygulamalarını açıktan eleştirmişlerdir. Dört mezhep imamı olan Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel de devlet başkanlarının ve valilerin gayrimeşru ve despot uygulamalarına karşı tavır almış, onlara karşı açıktan muhalefet etmiş ve bu yüzden de hapis ve sürgün gibi cezalara çarptırılmışlardır.
Uyarı ve eleştirilerin yanında ulemadan bazıları da verilen resmi görevleri reddederek, biattan kaçınarak, yöneticilerden gelen hediyeleri kabul etmeyerek, onların sofralarına oturmayarak, onlara haklı olarak muhalefet eden bazı kimseleri destekleyerek hatta evine kapanarak veya bulunduğu ülkeyi terk ederek zalim yöneticilere karşı tepkilerini dile getirmişlerdir. Zira onlar, bir taraftan günah ve masiyette itaatin söz konusu olmayacağını düşünmüş, diğer yandan da bunu dinî bir sorumluluk olarak görmüşlerdir.
Siyasal Muhalefetin Dini Temelleri
Peygamber Efendimiz’in, “Zalim sultanın yanında hakkı söylemek, en büyük cihad sayılır.” (Tirmizi, fiten 13) şeklindeki beyanı zalim yöneticilere karşı hak ve hakikati dile getirebilmeyi hem bir sorumluluk hem de Allah yolunda yapılmış çok önemli bir salih amel olarak ortaya koymaktadır. Hadis olarak rivayet edilen fakat gerçekte bir kelam-ı kibar olan, “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır.” sözü de ulema arasında meşhur olmuştur.
Öte yandan İslam âlimleri, “Kim bir kötülük görürse eliyle, buna gücü yetmezse diliyle mani olmaya çalışsın, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin.” (Tirmizî, kitâbu’l-fiten 11) şeklindeki hadise dayanarak, zalim ve fasık idarecilerin âlimler tarafından dil ile ikaz edilmeleri gerektiğini belirtmişlerdir.
Öte yandan yöneticiler ve idareciler, “İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önleyen bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmrân, 3/104), “Din nasihattır.” (Müslim, îmân 95) şeklindeki beyanlarda dile getirilen emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker prensibinin dışında tutulamaz. Onların da hata ve yanlışlarına karşı uyarılması gerekir. Nitekim İslam tarihinde ulema tarafından devlet başkanlarına karşı yazılmış bir nasihatname literatürü oluşmuştur.
Maide suresinde yer alan, “İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, kötülük, zulüm ve taşkınlıkta yardımlaşmayın.” (Maide suresi, 5/2) âyeti de Müslümanlara, hayatın her alanında tatbik edilebilecek emsalsiz bir ilke vermektedir. Yöneticilerin kötülük ve taşkınlıklarına sessiz kalmak, onları buna karşı daha da cesaretlendirecektir. Fakat onların haksızlık ve zulümlerine destek olunmaz ve hatta karşı çıkılırsa, zulüm ve kötülüklerin büyümeden ve yayılmadan önlenme imkânı olacaktır.
Hûd suresinde yer alan, “Zulmedenlere küçük bir temayülle dahi olsa eğilim göstermeyin. Yoksa ateş size dokunur.” (Hûd sûresi, 11/113) âyeti ise mü’minleri zulmetmemenin yanında zulme çok az dahi olsa taraftan olmaktan da menetmiştir. Dolayısıyla yöneticilerin haksızlık ve zulümleri karşısında alınması gereken tavrı da mü’minlere talim etmiştir.
Bunu destekleyen bir hadiste Efendimiz, “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et.” buyurmuş, sahabenin zalime nasıl yardım edileceğini sorması üzerine ise, “Onu zulmüne mâni olursun.” cevabını vermiştir. (Buhari, mezalim 5) Çünkü âyet-i kerimede ifade edildiği üzere (Enfal sûresi, 8/25) zalimlerin zulmünden dolayı gelen bir fitne sadece onlara mahsus kalmayacak, masumlar da dâhil bütün bir topluma zarar verecektir.
Son olarak devlet idaresinde şuranın emredilmiş olması da siyasal muhalefetin meşruiyetini gösteren önemli bir delildir. Zira istişare, farklı fikirlerin rahatça dile getirilmesi, serbestçe tartışılması ve bunlar içinden en doğru olanı üzerinde karar kılınmasıyla gerçekleşir. Dolayısıyla mutlak itaatin hâkim olduğu, aykırı ve karşıt fikirlere hak tanınmadığı bir ortamda istişareden de söz edilemez.
Sivil İtaatsizlik
Günümüz demokrasileri yönetimin daha adil olması adına muhalefeti partiler vasıtasıyla yasallaştırdığı gibi, halkın hak arayışı adına yapmış olduğu bir kısım barışçıl eylem ve protestoları da anayasal bir hak olarak kabul etmiş ve bunları kanunlarla düzenlemiştir. Yukarıda geçen izahlardan da anlaşılacağı üzere haksızlık ve zulümlerin ortaya çıkması, hak ve özgürlüklerin sınırlanması, siyasal sistemin tek adam rejimine doğru kayması, hukukun askıya alınması, tavziflerde liyakatin gözetilmemesi, ülke menfaatlerinin zarar görmesi gibi durumlarda vatandaşların söz konusu olumsuzlukları giderme adına -gerek bireysel olarak gerekse örgütlenerek- yönetime karşı eleştiri ve tenkitte bulunmasının, muhalif bir tavır takınmasının ve pasif veya aktif bir direnişe geçmesinin İslam’a aykırı bir yönü yoktur.
Yeter ki şiddete ve bozgunculuğa başvurulmasın, ahlakî değerlere aykırı hareket edilmesin, hem mer’i kanunların hem de şer’î hükümlerin dışına çıkılmasın, “iyi niyet” muhafaza edilsin, hedef ve maksat ıslaha yönelik olsun, milletin malına ve canına zarar verilmesin.
Halkın hak arama bilincinin geliştirilmesi, onlara siyasilerin politika ve icraatlarını farklı yollarla denetleme ve değerlendirme şuurunun aşılanması, zulüm ve baskılara karşı direnmenin öğretilmesi, yönetimdekileri de daha sağlıklı ve dikkatli kararlar almaya zorlayacak, despotizmaya kayan otoriteryan yaklaşımların önüne geçilecektir. Dahası halkın bu ölçüde şuurlu olduğu, rahatça örgütlenebildiği, kamuoyu oluşturabildiği ve sesini duyurabildiği durumlarda yöneticiler dinî değerleri suiistimal edemeyecek, devlet imkânlarını rahatça kendi çıkarları için kullanamayacak, güç zehirlenmesine maruz kalmayacak ve istedikleri gibi yasalarla oynayamayacaklardır.
Ayrıca böyle bir duruş ve tavır, ülke insanlarını daha otonom ve özgür kılacak; toplumu açık bir toplum haline getirecek; devletin de şeffaflaşmasına, hesap verebilir olmasına, adalet ve hukuka bağlı kalmasına yardım edecektir. Sınırsız bir itaat ise beraberinde mutlak bir teslimiyeti getirecektir. Böyle bir kimsenin ise bırakalım itaat ettiği kişinin hatalarına karşı çıkmayı ve onları sorgulamayı, onun yanlış yapabileceğini düşünmesi bile zor bir ihtimaldir. Hatta zihin dünyaları esir alınan bu tür insanlar zamanla koyu bir fanatizme ve taassuba saplanacaklarından akıl ve iradeleri de işlevsizleşecek ve dolayısıyla iyi ve kötüyü birbirinden ayıramayacak hâle geleceklerdir.
Devlet idarecilerinin almış olduğu kararlar ve izlemiş oldukları siyaset her şeyden önce vatandaşların geleceğini tayin ettiğine göre, onların buna alakasız kalmaları düşünülemez. Bu açıdan hiçbir vatandaş kayıtsız ve şartsız itaati benimseyerek aklını ve iradesini tamamıyla bir başkasına ipotek etmemelidir. Bilakis onlar fikirlerinin hür ve vicdanlarının da serbest olmasına dikkat etmelidirler ki meşru yol ve yöntemlerle temel hak ve özgürlüklerini koruyabilsin ve kime yapıldığına bakmadan her türlü haksızlık ve zulme karşı çıkabilsinler.
Zikrettiğimiz bütün bu hususların ise İslâm’ın toplum hayatı ve devlet yönetimiyle ilgili ortaya koymuş olduğu ilke ve prensiplere, gerçekleştirmeyi hedeflediği maksatlara büyük oranda uygun olduğunu ifade edebiliriz.
Entelektüel Sorumluluğu
Şüphesiz ki gerekli olduğu durumlarda hükümeti ve politikalarını eleştirebilme ve onlara karşı tavır alabilme noktasında en büyük sorumluluk toplumun aydın, âlim ve entelektüellerine düşmektedir. Zira onlar, yöneticilerin eksikliklerini daha iyi görebilecekleri gibi topluma da yön verebileceklerdir. Avam halkın manipüle edilmesi, aldatılması ve propagandalarla istenilen tarafa yönlendirilmesi, entelektüel kesime göre çok daha kolaydır. Çünkü avam, sözlerin önünü arkasını tam anlayamayabilir, perde önündeki olaylarla perde arkasını birbirinden ayıramayabilir.
Bu yüzden eğer yöneticilerin her türlü haksızlık ve zulmü karşısında bir toplumun entelektüelleri -ister korku isterse çıkarları yüzünden- derin bir suskunluğa gömülmüşlerse, fasit bir daire oluşacak ve her geçen gün işler daha da kötüleşecektir. Entelektüellerin yanında cemaatler, hareketler ve sivil toplum kuruluşları gibi resmi veya gayri resmi örgütlenmelerin de haksızlık ve zulümlere sessiz kalmamaları ve hak arama eylemlerini de sadece kendileriyle sınırlı tutmamaları keyfiliklerin ve hak ihlallerinin önüne geçecektir.
Toparlayacak olursak aşırı politizasyon doğru olmadığı gibi siyasi hayata karşı tam anlamıyla ilgisiz kalmak da doğru değildir. Aynı şekilde haksızlıklar karşısında hemen iktidara karşı isyan ve başkaldırıya yönelmek doğru bir yol olmadığı gibi, kayıtsız şartsız mutlak bir itaat de doğru değildir. Hususiyle günümüzün demokratik sistemlerinde barışçıl ve müspet yollarla iktidarın yanlışlarına karşı muhalefette bulunmanın pek çok yolu vardır. Bu açıdan insan onur ve şerefinin korunması, hak ve özgürlüklerin muhafaza edilmesi ve insanca yaşama imkânlarının devam ettirilmesi isteniyorsa, iktidarın güzel icraatlarını alkışlamanın yanında haksızlık ve zulümleri karşısında da eleştirel ve muhalif bir tavır ve duruş ortaya koymasını bilmek gerekir. Bu, hem bir vatandaşlık görevi hem de dinî bir sorumluluk olarak görülmelidir.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 3.1.2019 [TR724]
Fakat bu tür sivil hareketlerin ve karşıt fikirlerin özellikle tek adam rejimlerinin hâkim olduğu siyasal sistemler tarafından birer “tehlike” olarak algılandığı ve “bastırılmaya” çalışıldığı da bir gerçektir. Bu yüzden onlar, eleştiri ve muhalefet yerine biat kültürünü, mutlak itaati, uysal vatandaş olmayı ve otoriteye bağlı kalmayı öne çıkarmaktadırlar. Böyle bir yaklaşımın bir yere kadar fitnenin, anarşinin ve fesadın önlenmesinde ve toplum düzeninin sağlanmasında etkili olduğu düşünülse de; fakat aynı zamanda bunun tiran ve diktatörlerin türemesinde, baskı ve zulümlerin ortaya çıkmasında etkili olduğu da bir gerçektir.
Günümüzde Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerde daha ziyade mutlak itaat anlayışının ve biat kültürünün hâkim olduğunu ve bu anlayışa da parçacı ve seçici yaklaşımlarla bir kısım dini referanslar bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan biz, burada İslâmî nasları ve ilk dönem uygulamalarını merkeze alarak devlet başkanına itaatin mahiyetini ve sınırlarını ele alacak, İslâm açısından siyasal muhalefetin ve sivil itaatsizliğin konumunu ve imkânını inceleyeceğiz.
İtaatin Sınırları
İslâm’a göre ehliyet ve liyakat sahibi olduktan sonra her kim olursa olsun ve hangi mevkii tutarsa tutsun yöneticiye itaat çok önemlidir. Çünkü ona itaati emreden çok sayıda âyet ve hadis bulunmaktadır. Zira idarecilerin hükmünü icra edemediği ve sözünü dinletemediği bir toplumda anarşi ve kaosun ortaya çıkacağı muhakkaktır. Farklı bir tabirle vatandaşların yöneticilerini/yönetimi kabullenmediği bir devlette toplum ahenginin ve kamu düzeninin sağlanması da mümkün olmayacaktır. Özellikle İslâm öncesi cahiliye toplumunda olduğu gibi kabilecilik anlayışının devam ettiği, kabileler arası ihtilaf ve çatışmaların bir türlü dinmediği, insanların yeterince medenileşmediği ve henüz devlet bilincinin yerleşmediği toplumlarda bir idareci altında toplanarak siyasi düzeni kurabilmek oldukça önemlidir.
İşte bu noktada karşımıza bazı mühim sorular çıkmaktadır. Acaba itaatin emredilmesinin asıl maksadı/illeti nedir? İtaatin sınırları var mıdır? İtaatsizlikten ne anlaşılmalıdır? Kendisine itaat edilmesi gereken yönetici hangi sıfatlara sahip olmalıdır?
Hemen ifade etmek gerekir ki yöneticilere itaati emreden hadislerin maksadı; fitnenin, fesadın, kaosun ve anarşinin önüne geçmek; salahı, asayişi, istikrarı, güvenliği ve toplum düzenini sağlamak, korumak ve devam ettirmektir. Çünkü çok sayıda âyetten de anlaşılacağı üzere bunlar, İslam’ın en önemli hedefleri arasındadır. Bu sebeple söz konusu problemlere sebebiyet vermediği sürece her eleştiri ve muhalefetin “itaatsizlik” olarak görülmesi doğru değildir. Hele hele bu tür tavır ve hareketlerin devlete karşı “isyan” ve “başkaldırı” gibi algılanarak susturulmaya veya bastırılmaya çalışılması son derece yanlıştır. Bilakis bazı durumlarda yöneticilerin bir kısım yanlış ve haksız uygulamaları karşısında sessiz kalınması bu problemlere sebebiyet verebilir.
Öte yandan İslâm’a göre Allah ve Peygamberler dışında hiçbir varlık mutlak ve sınırsız bir itaate layık değildir. İslâm, “ülü’l-emr” olarak isimlendirilen yöneticilere sınırsız yetkiler vermediği gibi onlara kayıtsız şartsız itaat etmeyi de emretmemiştir. Konuyla ilgili nakledilen, “Allah’a isyanın olduğu yerde mahlûka itaat edilmez.” (Buharî, Kitabu’l-âhâd 1) şeklindeki hadis itaatle ilgili genel bir prensibi dile getirmiştir. Bunun yanında Allah Resûlü’nün, “İtaat, sadece maruf (makul ve meşru) işlerde söz konusudur.” (Buharî, ahkâm 5); “Masiyet emredildiğinde itaat edilmez.” (Buharî, ahkâm 43) şeklindeki hadisleri itaatin sınırlarını göstermesi açısından oldukça önemlidir.
Konuyla ilgili nasları değerlendiren İslâm hukukçuları da kendisine itaat edilmesi gereken devlet başkanının hangi vasıflara sahip olması gerektiği üzerinde uzun uzadıya durmuşlardır. Bu konuda çok farklı görüşler dile getirilmiş olsa da genel itibarıyla fakihler bir devlet başkanının itaati hak etmesi için “adil” ve “meşru” olması gerektiğini söylemiş; “zalim” ve “fasık” devlet başkanına muhalefet etmenin ve karşı gelmenin ise itaatsizlik sayılmayacağını belirtmişlerdir. (DİA, “Biat” 6/122) Literatürde konuyla ilgili oldukça uzun açıklamalar yer alsa da bizim buradaki maksadımız itaatin mutlak ve sınırsız olmadığını göstermek olduğundan bu kadarlık izahı yeterli görüyoruz.
Devlet Başkanının Özellikleri ve İtaat Hakkı
İslâm’da ne devletin ne de devlet başkanının sorgulanamaz bir kutsiyeti ve aşkınlığı yoktur. Dolayısıyla onun bireyler üzerinde mutlak bir vesayeti ve egemenliği de yoktur. Onun iktidarı sınırlıdır. O, hukukun dışında veya üstünde olmadığı için herkes gibi kanunlara uymakla mesuldür ve kanunlar önünde diğer vatandaşlarla eşit konumdadır. Yani kanunlar karşısında herhangi bir ayrıcalığa veya dokunulmazlığa sahip değildir.
Aynı şekilde o, masum ve günahsız da değildir. Çünkü “ismet” sıfatı sadece peygamberlere mahsustur. Dolayısıyla devlet başkanının ve yöneticilerin iyilikleri olabileceği gibi hata ve yanlışları da olabilir. Onun, halkın fayda ve menfaatlerine uygun icraatlarda bulunması mümkün ve muhtemel olduğu gibi, zulüm ve haksızlıklar yapması da böyledir.
İslâm’a göre devlet başkanlığı (imamet/hilafet) devlet başkanı ile halk arasında gerçekleştirilen bir akittir. Dolayısıyla devlet başkanı meşruiyetini kutsal ve ilahi bir güçten değil, ümmetin oyundan ve kabulünden alır. Yapılan bu akde göre devlet başkanı halkın hem vekili hem de velisidir. Vekili olması demek yönetim ve ülke işleriyle ilgili onlar adına tasarruflarda bulunmasıdır. Velisi olması ise halkı koruyup kollaması, onların maslahatlarını gözetmesi, herkese hak ve adalet üzere muamelede bulunması ve muhtaçlara el uzatması gibi anlamlara gelir.
Bu yönüyle aslında o, “Bir kavmin efendisi, onlara hizmet edendir.” (Deylemî, Müsned, 2/324) hadisinin de işaret ettiği üzere halkın efendisi değil hizmetkârıdır. İmam Gazzali de devlet başkanının tıpkı kendi aile fertlerini koruyup kolladığı gibi halkına da sahip çıkması gerektiğini ifade etmiştir. Allah Resulü’nün şu hadisleri devlet başkanının halk karşısındaki vazife ve sorumluluğunu çok veciz bir şekilde ifade etmektedir: “Müslümanların yönetimini üstlenip de onlar için çalışıp çabalamayan hiçbir yönetici, onlarla birlikte Cennet’e giremez.” (Müslim, imara 22); “Cenâb-ı Hakk’ın yönetici yaptığı bir kimse, yönettiği insanları aldatarak ölürse Allah Teâlâ ona Cennet yüzü göstermez.” (Buhari, ahkâm 8)
Hz. Ömer’in Dicle’de kurdun yediği bir koyunun bile hesabını Allah’ın kendisine soracağını ifade etmesi bu sorumluluğu göstermesi ve aynı zamanda yönetici olmanın bir nimet ve ganimet değil bilakis ağır bir vazife ve sorumluluk olduğunu ifade etmesi adına ne müthiş bir misaldir.
Devlet başkanı kamusal alanda bütün vatandaşların vekâletini ve velayetini üstleneceğine ve onların her türlü ihtiyacını karşılayacağına göre elbette bu vazifesini hakkıyla ve layıkıyla yerine getirebilmesi için bir kısım özelliklere sahip olması gerekecektir. Dolayısıyla o, hem adil ve güvenilir bir insan olmalı hem de üstlendiği emaneti ve ağır yükü taşıyabilme adına gerekli bilgi, kabiliyet, donanım ve ehliyete sahip olmalıdır.
Ayrıca o, ne kadar bilgili ve kabiliyetli olursa olsun yine de İslam’a göre yönetim işini istişare ile yürütmek zorundadır. Zira yöneticileri istibdat ve tahakkümden uzak tutmanın ve aynı zamanda yasama faaliyetiyle siyasal tasarrufların tekelleşmesini önlemenin en etkili yolu hakkıyla yapılan istişaredir. Vahiyle müeyyet olduğu halde Allah Resûlü’nün bütün işlerini istişareyle yapması, onun devlet idaresinde nasıl hayatî bir yerinin olduğunu göstermesi adına yeterlidir.
Bütün bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere halkın devlet başkanına itaat etmesi; onun bu görev için gerekli şartları taşıyor olmasına, vekâlet ve velayet görevini ihlâl veya ihmal etmemesine, halkın maslahatlarını gözetmesine, onlara eşit muamelede bulunmasına ve hukuka riayet etmesine bağlıdır. Fakat o, adalet ve meşruiyetini kaybettiği, hukukun dışına çıktığı, vatandaşlara karşı haksızlık ve zulüm yapmaya başladığı zaman itaat hakkını da kaybeder. En azından ona karşı muhalefet etmek meşru duruma gelir. Dolayısıyla itaat, sınırlıdır ve belirli şartlara bağlıdır. Eğer itaat bu şekilde iki taraflı düşünülmez ve konu sadece yönetilenler açısından ele alınırsa isabetli değerlendirmelere ulaşılamaz.
Selefin Bu Konudaki Tavrı
Buraya kadar üzerinde durduğumuz konularla ilgili özellikle Raşid Halifeler döneminde yaşanmış pek çok misal bulmak mümkündür. Raşit Halifeler halka irat ettikleri hutbelerinde bizzat bu itaatin sınırlarına dikkat çektikleri gibi, sahabe-i kiram da yanlış buldukları uygulamalara muhalefet etmekten ve onları eleştirmekten kaçınmamışlardır.
Hz. Ebu Bekir halife olduktan sonra halka hitaben şunları söylemiştir: “Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ettiğim müddetçe bana itaat ediniz. Şayet Allah’a ve Rasûlü’ne isyan edersem bana itaat etmeniz söz konusu olamaz.”; “Beni kontrol edin, istikamet üzere olursam bana tâbi olun, ayağım kayarsa beni düzeltin.” (İbn Sad, et-Tabakat, 3/182, 212)
Aynı şekilde Hz. Ömer, kendisine karşı emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker vazifesini yerine getirmek suretiyle halktan yardım istemiş ve Allah’ın kendisine tevdi ettiği vazifeyi hakkıyla yerine getirebilmesi için onlardan kendisine nasihatte bulunmalarını talep etmiştir. Başka bir gün Hz. Ömer, ashabına, yanlış yaptığında kendisine karşı nasıl muamele edeceklerini sormuş, huzurdakilerden birisinin, “Böyle bir şey yaparsan seni oku düzelttiğimiz gibi düzeltiriz.” cevabı üzerine ise şöyle demiştir: “İşte o zaman siz bu ümmetin gerçek temsilcileri olarak kalmaya devam edersiniz.” (Buhari, et-Tarihü’l-kebir, 2/98)
Aynı şekilde Hz. Ömer devlet reisi olduğu dönemde hutbe verirken evlilikte kadınlara verilen mehir miktarını azaltmak istemiş fakat arka saflardan bir kadın Kur’ân’dan getirdiği bir delil ile onun bu hükmüne itiraz etmiştir. Hz. Ömer’in camide, Cuma hutbesi esnasında ve bir kadın tarafından kendisine yöneltilen böyle bir itiraza verdiği karşılık şu olmuştur: “Herkes Ömer’den daha fakih!” (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 7/380)
Her ne kadar Emeviler döneminde düşünce ve vicdan özgürlüğü ciddi baskı altına alınmış olsa da yine de Abdullah b. Ömer, Abdurrahman b. Ebi Bekir, Zührî, Said b. Müseyyeb ve Hasan el-Basri gibi sahabe ve tabiinin önde gelenlerinden çok sayıda kimse her türlü riski göze alarak Emevî halifelerini ikaz etmiş ve onların haksız uygulamalarını açıktan eleştirmişlerdir. Dört mezhep imamı olan Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel de devlet başkanlarının ve valilerin gayrimeşru ve despot uygulamalarına karşı tavır almış, onlara karşı açıktan muhalefet etmiş ve bu yüzden de hapis ve sürgün gibi cezalara çarptırılmışlardır.
Uyarı ve eleştirilerin yanında ulemadan bazıları da verilen resmi görevleri reddederek, biattan kaçınarak, yöneticilerden gelen hediyeleri kabul etmeyerek, onların sofralarına oturmayarak, onlara haklı olarak muhalefet eden bazı kimseleri destekleyerek hatta evine kapanarak veya bulunduğu ülkeyi terk ederek zalim yöneticilere karşı tepkilerini dile getirmişlerdir. Zira onlar, bir taraftan günah ve masiyette itaatin söz konusu olmayacağını düşünmüş, diğer yandan da bunu dinî bir sorumluluk olarak görmüşlerdir.
Siyasal Muhalefetin Dini Temelleri
Peygamber Efendimiz’in, “Zalim sultanın yanında hakkı söylemek, en büyük cihad sayılır.” (Tirmizi, fiten 13) şeklindeki beyanı zalim yöneticilere karşı hak ve hakikati dile getirebilmeyi hem bir sorumluluk hem de Allah yolunda yapılmış çok önemli bir salih amel olarak ortaya koymaktadır. Hadis olarak rivayet edilen fakat gerçekte bir kelam-ı kibar olan, “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır.” sözü de ulema arasında meşhur olmuştur.
Öte yandan İslam âlimleri, “Kim bir kötülük görürse eliyle, buna gücü yetmezse diliyle mani olmaya çalışsın, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin.” (Tirmizî, kitâbu’l-fiten 11) şeklindeki hadise dayanarak, zalim ve fasık idarecilerin âlimler tarafından dil ile ikaz edilmeleri gerektiğini belirtmişlerdir.
Öte yandan yöneticiler ve idareciler, “İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önleyen bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmrân, 3/104), “Din nasihattır.” (Müslim, îmân 95) şeklindeki beyanlarda dile getirilen emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker prensibinin dışında tutulamaz. Onların da hata ve yanlışlarına karşı uyarılması gerekir. Nitekim İslam tarihinde ulema tarafından devlet başkanlarına karşı yazılmış bir nasihatname literatürü oluşmuştur.
Maide suresinde yer alan, “İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, kötülük, zulüm ve taşkınlıkta yardımlaşmayın.” (Maide suresi, 5/2) âyeti de Müslümanlara, hayatın her alanında tatbik edilebilecek emsalsiz bir ilke vermektedir. Yöneticilerin kötülük ve taşkınlıklarına sessiz kalmak, onları buna karşı daha da cesaretlendirecektir. Fakat onların haksızlık ve zulümlerine destek olunmaz ve hatta karşı çıkılırsa, zulüm ve kötülüklerin büyümeden ve yayılmadan önlenme imkânı olacaktır.
Hûd suresinde yer alan, “Zulmedenlere küçük bir temayülle dahi olsa eğilim göstermeyin. Yoksa ateş size dokunur.” (Hûd sûresi, 11/113) âyeti ise mü’minleri zulmetmemenin yanında zulme çok az dahi olsa taraftan olmaktan da menetmiştir. Dolayısıyla yöneticilerin haksızlık ve zulümleri karşısında alınması gereken tavrı da mü’minlere talim etmiştir.
Bunu destekleyen bir hadiste Efendimiz, “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et.” buyurmuş, sahabenin zalime nasıl yardım edileceğini sorması üzerine ise, “Onu zulmüne mâni olursun.” cevabını vermiştir. (Buhari, mezalim 5) Çünkü âyet-i kerimede ifade edildiği üzere (Enfal sûresi, 8/25) zalimlerin zulmünden dolayı gelen bir fitne sadece onlara mahsus kalmayacak, masumlar da dâhil bütün bir topluma zarar verecektir.
Son olarak devlet idaresinde şuranın emredilmiş olması da siyasal muhalefetin meşruiyetini gösteren önemli bir delildir. Zira istişare, farklı fikirlerin rahatça dile getirilmesi, serbestçe tartışılması ve bunlar içinden en doğru olanı üzerinde karar kılınmasıyla gerçekleşir. Dolayısıyla mutlak itaatin hâkim olduğu, aykırı ve karşıt fikirlere hak tanınmadığı bir ortamda istişareden de söz edilemez.
Sivil İtaatsizlik
Günümüz demokrasileri yönetimin daha adil olması adına muhalefeti partiler vasıtasıyla yasallaştırdığı gibi, halkın hak arayışı adına yapmış olduğu bir kısım barışçıl eylem ve protestoları da anayasal bir hak olarak kabul etmiş ve bunları kanunlarla düzenlemiştir. Yukarıda geçen izahlardan da anlaşılacağı üzere haksızlık ve zulümlerin ortaya çıkması, hak ve özgürlüklerin sınırlanması, siyasal sistemin tek adam rejimine doğru kayması, hukukun askıya alınması, tavziflerde liyakatin gözetilmemesi, ülke menfaatlerinin zarar görmesi gibi durumlarda vatandaşların söz konusu olumsuzlukları giderme adına -gerek bireysel olarak gerekse örgütlenerek- yönetime karşı eleştiri ve tenkitte bulunmasının, muhalif bir tavır takınmasının ve pasif veya aktif bir direnişe geçmesinin İslam’a aykırı bir yönü yoktur.
Yeter ki şiddete ve bozgunculuğa başvurulmasın, ahlakî değerlere aykırı hareket edilmesin, hem mer’i kanunların hem de şer’î hükümlerin dışına çıkılmasın, “iyi niyet” muhafaza edilsin, hedef ve maksat ıslaha yönelik olsun, milletin malına ve canına zarar verilmesin.
Halkın hak arama bilincinin geliştirilmesi, onlara siyasilerin politika ve icraatlarını farklı yollarla denetleme ve değerlendirme şuurunun aşılanması, zulüm ve baskılara karşı direnmenin öğretilmesi, yönetimdekileri de daha sağlıklı ve dikkatli kararlar almaya zorlayacak, despotizmaya kayan otoriteryan yaklaşımların önüne geçilecektir. Dahası halkın bu ölçüde şuurlu olduğu, rahatça örgütlenebildiği, kamuoyu oluşturabildiği ve sesini duyurabildiği durumlarda yöneticiler dinî değerleri suiistimal edemeyecek, devlet imkânlarını rahatça kendi çıkarları için kullanamayacak, güç zehirlenmesine maruz kalmayacak ve istedikleri gibi yasalarla oynayamayacaklardır.
Ayrıca böyle bir duruş ve tavır, ülke insanlarını daha otonom ve özgür kılacak; toplumu açık bir toplum haline getirecek; devletin de şeffaflaşmasına, hesap verebilir olmasına, adalet ve hukuka bağlı kalmasına yardım edecektir. Sınırsız bir itaat ise beraberinde mutlak bir teslimiyeti getirecektir. Böyle bir kimsenin ise bırakalım itaat ettiği kişinin hatalarına karşı çıkmayı ve onları sorgulamayı, onun yanlış yapabileceğini düşünmesi bile zor bir ihtimaldir. Hatta zihin dünyaları esir alınan bu tür insanlar zamanla koyu bir fanatizme ve taassuba saplanacaklarından akıl ve iradeleri de işlevsizleşecek ve dolayısıyla iyi ve kötüyü birbirinden ayıramayacak hâle geleceklerdir.
Devlet idarecilerinin almış olduğu kararlar ve izlemiş oldukları siyaset her şeyden önce vatandaşların geleceğini tayin ettiğine göre, onların buna alakasız kalmaları düşünülemez. Bu açıdan hiçbir vatandaş kayıtsız ve şartsız itaati benimseyerek aklını ve iradesini tamamıyla bir başkasına ipotek etmemelidir. Bilakis onlar fikirlerinin hür ve vicdanlarının da serbest olmasına dikkat etmelidirler ki meşru yol ve yöntemlerle temel hak ve özgürlüklerini koruyabilsin ve kime yapıldığına bakmadan her türlü haksızlık ve zulme karşı çıkabilsinler.
Zikrettiğimiz bütün bu hususların ise İslâm’ın toplum hayatı ve devlet yönetimiyle ilgili ortaya koymuş olduğu ilke ve prensiplere, gerçekleştirmeyi hedeflediği maksatlara büyük oranda uygun olduğunu ifade edebiliriz.
Entelektüel Sorumluluğu
Şüphesiz ki gerekli olduğu durumlarda hükümeti ve politikalarını eleştirebilme ve onlara karşı tavır alabilme noktasında en büyük sorumluluk toplumun aydın, âlim ve entelektüellerine düşmektedir. Zira onlar, yöneticilerin eksikliklerini daha iyi görebilecekleri gibi topluma da yön verebileceklerdir. Avam halkın manipüle edilmesi, aldatılması ve propagandalarla istenilen tarafa yönlendirilmesi, entelektüel kesime göre çok daha kolaydır. Çünkü avam, sözlerin önünü arkasını tam anlayamayabilir, perde önündeki olaylarla perde arkasını birbirinden ayıramayabilir.
Bu yüzden eğer yöneticilerin her türlü haksızlık ve zulmü karşısında bir toplumun entelektüelleri -ister korku isterse çıkarları yüzünden- derin bir suskunluğa gömülmüşlerse, fasit bir daire oluşacak ve her geçen gün işler daha da kötüleşecektir. Entelektüellerin yanında cemaatler, hareketler ve sivil toplum kuruluşları gibi resmi veya gayri resmi örgütlenmelerin de haksızlık ve zulümlere sessiz kalmamaları ve hak arama eylemlerini de sadece kendileriyle sınırlı tutmamaları keyfiliklerin ve hak ihlallerinin önüne geçecektir.
Toparlayacak olursak aşırı politizasyon doğru olmadığı gibi siyasi hayata karşı tam anlamıyla ilgisiz kalmak da doğru değildir. Aynı şekilde haksızlıklar karşısında hemen iktidara karşı isyan ve başkaldırıya yönelmek doğru bir yol olmadığı gibi, kayıtsız şartsız mutlak bir itaat de doğru değildir. Hususiyle günümüzün demokratik sistemlerinde barışçıl ve müspet yollarla iktidarın yanlışlarına karşı muhalefette bulunmanın pek çok yolu vardır. Bu açıdan insan onur ve şerefinin korunması, hak ve özgürlüklerin muhafaza edilmesi ve insanca yaşama imkânlarının devam ettirilmesi isteniyorsa, iktidarın güzel icraatlarını alkışlamanın yanında haksızlık ve zulümleri karşısında da eleştirel ve muhalif bir tavır ve duruş ortaya koymasını bilmek gerekir. Bu, hem bir vatandaşlık görevi hem de dinî bir sorumluluk olarak görülmelidir.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 3.1.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Çayıroğlu
Zindanda evladın gözyaşlarını silemezsin [Nurullah Kaya]
Ses geçirmez kalın camın arkasında beliren 8 ve 11 yaşındaki evlatlarım. Telefonun ahizesini alabilmek için birbirleriyle yarışıyorlar. Özlemle gülümsüyorlar. Ardı ardına sıraladıkları hasret cümleleri yüreklerinin en derinlerinden dillerine oradan da dudaklarına dökülüyor. “Babam, canım babam seni çok özledik. Lütfen artık gel. Dayanamıyoruz baba. Biz çok küçüğüz.”
Rüyalarıma giriyor bu yakarışlar. Ellerini uzatıyorlar ama o kalın cam hep engelliyor. Bir hafta değil, bir ay değil, bir yıl değil. Ayrılık süresi gittikçe uzuyor. Görüşler görüşleri kovalıyor ve yine bir görüş günü ve yine zindanın soğuk duvarları arasında yine o kalın camın arkasındalar. Sineleri fokur fokur hasret ateşiyle kaynıyor. Minik yürekleri dayanamıyor ve iç seslerini hıçkırıklarıyla haykırıyorlar; “Baba baba dayanamıyoruz artık. Bitsin artık. Dua ediyoruz ama Allah bizim dualarımızı neden kabul etmiyor.” Kulaklarım bu sesle yankılanıyor. Elimi uzatıyorum minik kırmızı yanaklarına süzülen gözyaşlarını silmek için, heyhat kalın camın soğukluğunu hissediyor parmaklarım. “Ağlama ağlama kuzum” diyebiliyorum kısık bir ses tonuyla. Lakin evladımın feryadına fer olamıyorum.
Görüş günleri hafta içi olduğu için oğlum ve kızım okulu bırakıp her görüşe gelemiyorlardı. Bazen 15 günde bir, bazen de 2 aylık açık görüşlerde. İlk bir kaç ay “inşallah çok sürmeyecek geleceğim kızım.” diye teselli vermeye çalışıyordum. Çünkü hiçbir suç işlememiştim. Ayrıca bana isnat edilen suçun ne olduğunu dahi bilmiyordum. Kimseye zarar vermemiştik. Koğuştaki diğer arkadaşlarımızın durumu da aynıydı. Ortada iddianame falan da yoktu. Birçok şeyin nasıl sinsice kurgulandığını, planlandığını ve adım adım oluşturulduğunu gün geçtikçe daha iyi anlamaya başlamıştık.
Ancak her şeyi bilip gören Allah, tuzak kuranların tuzaklarını tersyüz edeceğine inancımız tamdı. Zira bu sürecin kahramanları çocuklarımız bunu idrak edemeyecek kadar küçüktü. Bedenleri küçüktü ama cismi büyük yüreksizlerden daha büyüktü yürekleri. Ben görüşlerde konuyu farklı noktalara çekmeye çalışsam da şakalar yapsam da onların zihinlerindeki sorular hep aynıydı. “Baba lütfen gel artık. Ne zaman bitecek. Ne zaman geleceksin baba.” Onlar için her şey çok zordu. yaşadıkları şehri, okullarını, arkadaşlarını terk etmişlerdi.
Anneannelerinde kalıyorlardı. Artık kendilerini ait hissedecekleri yuvaları, dolapları ve eşyaları yoktu. Süreç uzadıkça eldeki eşyaları da satmıştık. Tüm bunlar onlar için ilk etapta çok zor şeylerdi. Lakin ayrılık uzun sürmeye başlayınca evin, çocuk odasının, eşyaların, olmazsa olmaz oyuncaklarının… Artık onlar için bunların hiçbir önemi yoktu. Daha büyük bir istek vardı minicik yüreklerinde; Dualarının kabul olması. Şu fani dünyada hepimizin yegane arzusu bu değil mi? Babasız geçen günler, annelerinin seccadede ızdırapla dolu inleyişleri, elden düşmeyen Kur’an-ı Kerim’e sarılan gönülle, kolların semaya açılıp içtenlikle edilen dualar… Belki de Allah (cc) ayrılık acısını vesile kılarak çocuklarımızın ruh dünyalarını besliyordu.
Babalarını tutuklayan polislerin asılsız ihbar ve iftiralarla dedeleri ve anneanneleri için de sık sık eve gelmesi, gardiyanların cezaevi girişlerindeki muameleleri onların polislere olan bakış açısını altüst etmişti. Bir toplumun güven unsurlarından biri olan polis amcaları onlar için artık bir anlam ifade etmiyordu. Akraba bildikleri insanların babaları hakkındaki sözleri hepten psikolojilerini altüst etmişti. Artık eskisi gibi okuldan, derslerden, oyunlardan konuşmak istemiyorlardı. Akranlarıyla yaşadıkları tatsız hatıralar ise cabası.
“Senin baban terörist. Seninle oynamak istemiyoruz” diyen sınıf arkadaşlarına diyecek kelime bulamayıp günlerce okula küsen evlatlarım. Koca koca adamların dayanamayıp yıkıldığı bu baskıya minicik yürekler nasıl karşı koyabilirdi ki. Lakin bu durum onların bana olan sevgisini azaltmamış aksine daha da artırmıştı. Mektup üstüne mektup yazıyorlardı. Önceleri kızımın hislerini döktüğü satırları, okuduğu kitaplardan seçerek aldığını sanıyordum. Ancak ona gönderdiğim mektuplara verdiği cevaplara bakınca zihnimde soru işaretleri oluştu. Annesine sordum. Aldığım yanıt karşısında şaşırmıştım. Mektuplarda altıntı yapmamış, kendi duygu ve düşüncelerini yazmıştı. O yaştaki bir çocuk için hayli şaşırtıcıydı. Sinesinde kaynayan özlemini uzun süredir kimselere açamadığı için yazmakta bulmuştu rahatlamayı. Oğlum ise hep hüzün dolu portreleri kağıtlara resmedip gönderiyordu. Demir parmaklıklar ardında ağlayan bir baba, ağlayan çocuklar ve dualar eden anne…
Koğuşta volta atarken uzun uzun onların ruh dünyalarını düşünüyordum. Beraber olduğumuz öğretmen arkadaşlarla da bu konuyu sık sık konuşuyorduk. Bir müddet sonra olanları ve yaşananları biraz daha basitleştirerek tüm çıplaklığıyla her ikisine de anlatmaya karar verdim. Anneleri de buna destek oldu. Yine bir görüş günüydü. Yaşlarının çok fevkinde bir yük vardı sırtlarında. Yaşıtları gibi hayal dünyaları olsa da onlar gibi oyunlar oynasalar da artık onlar gibi dünyadan lezzet alamadıklarını söylüyorlardı. Hapishaneye girmeden önce gazetemizin kapanmasına, işsiz kalmama ve bazı noktalarda verdiğimiz mücadeleye şahittiler. Benim de bir gazeteci olarak görevimi yaptığımı anlattım…
Sonra da başladım bir hikaye anlatmaya. Okulunda gizli gizli kötülük yapan bir okul müdürü varmış. Müdürün suçuna ortak olan öğretmenler ve olmayan öğretmenler varmış. Müdür, okulda yaptığı tüm kötü şeylere karşı çıkanları okuldan attırırmış. Sonra onlara iftiralar atar hapse göndertirmiş. Bunu gören öğrenciler ve veliler de, “karışmayalım, kendi aralarındaki bir konu bu” dermiş…
Pür dikkat bu hikayeyi dinlediler. Bir gün gerçeğin anlaşılacağını ve dua etmekten başka çaremiz olmadığını söyledim. Bir başka görüşte dersleri için girdikleri sınavları hatırlattım. Hayatın bir imtihan olduğunu bazen soruların zor olabileceğini ve bu yüzden imtihana iyi çalışılması gerektiğini söyledim. Bu sınavında neticesinin inşallah yıldızlı peki olacağını anlattım. Güçleri yettiğince ve boş zamanlarında özellikle de akıllarına ben geldiğimde dua etmeleri gerektiğini tembihledim. Kızım sözümün arasına girdi. “Babacığım ben yatmadan önce mutlaka Allah’a dua ediyorum.” Allah’a neler diyorsun kızım? diye sordum ve cevabına dikkat kesildim. “Senin hapisten çıkmanı, sımsıkı sana sarılmayı istiyorum. Bizi ayrı bırakan kötü insanlarında cezalarını çekmesini istiyorum…” Bu cümleler karşısında moral bulmuştum. Hayli zaman beni ve onları motive etmeye yetmişti bu sohbetler.
Yine soğuk bir kış ayında görüş günü için kalın camın karşısındaydılar. Bu kez çok heyecanlı ve omuzları dik duruyorlardı. Şaşırmıştım. Anlatacakları çok şeyin olduğu belliydi. Annesi onları Ulucanlar Cezaevi Müzesi’ne götürmüştü. Türkiye’nin yakın tarihinde düşünceleri yüzünden hapse giren gazetecilerin ve fikir adamlarının biyografilerini ve hatıralarını öğrenmişlerdi. Gördüklerini tek tek anlattılar. Sözü biri bitirip diğeri başlıyordu. Kızım biraz daha büyük olduğu için orada gördüklerinden kıyasla bizim koğuşta olanları soruyordu. Adeta nefes almadan anlattılar. Tek tek saydılar bir döneme damgasını vuran isimleri. Necip Fazıl Kısakürek, Nazım Hikmet, Yılmaz Güney, Bülent Ecevit, Muhsin Yazıcıoğlu… Sonra da kızım göğsünü gererek, biraz da yüksek bir ses tonuyla, “Okuldaki arkadaşlarıma dedim ki benim babam Necip Fazıl Kısakürek gibi düşüncelerinden dolayı hapiste. O fikir insanı, o iyi bir gazeteci…” Bu kez sevinçten ve gururdan gözlerim dolmuştu.
Kırık dökük cümlelerimle anlatmaya çalıştığım bu tablonun daha ağırlarını yaşayan kardeşlerim vardı yanıbaşımda. Kendisi gibi eşi de hapishaneye atılan kardeşlerimizin evlatları ise daha zor durumdaydı. Anne ve babasıyla aynı anda görüştürülmeyen o yavruların feryatları cezaevinin duvarlarını inletiyordu görüş günlerinde. Bir babanın bu kadar çaresizce koğuşun içinde gözyaşlarıyla dua dua Allah’a yakarışlarını betimlemem imkansız. Bu acıların daha acısı olabilir mi derken, bazı anne ve babalarının ya doğum sonrasında ya da trafik kazasında daha öpmeye doyamadığı yavrularını eli kelepçeli toprağa vermesini ise ne benim haleti ruhiyem anlatmaya ne de yüreğim yazmaya yeter. Ve o kardeşlerimize içtenlikle edilen dualara zindanın duvarları şahit, yer şahit, gök şahit, Allah şahit.
[Nurullah Kaya] 3.1.2019 [TR724]
Rüyalarıma giriyor bu yakarışlar. Ellerini uzatıyorlar ama o kalın cam hep engelliyor. Bir hafta değil, bir ay değil, bir yıl değil. Ayrılık süresi gittikçe uzuyor. Görüşler görüşleri kovalıyor ve yine bir görüş günü ve yine zindanın soğuk duvarları arasında yine o kalın camın arkasındalar. Sineleri fokur fokur hasret ateşiyle kaynıyor. Minik yürekleri dayanamıyor ve iç seslerini hıçkırıklarıyla haykırıyorlar; “Baba baba dayanamıyoruz artık. Bitsin artık. Dua ediyoruz ama Allah bizim dualarımızı neden kabul etmiyor.” Kulaklarım bu sesle yankılanıyor. Elimi uzatıyorum minik kırmızı yanaklarına süzülen gözyaşlarını silmek için, heyhat kalın camın soğukluğunu hissediyor parmaklarım. “Ağlama ağlama kuzum” diyebiliyorum kısık bir ses tonuyla. Lakin evladımın feryadına fer olamıyorum.
Görüş günleri hafta içi olduğu için oğlum ve kızım okulu bırakıp her görüşe gelemiyorlardı. Bazen 15 günde bir, bazen de 2 aylık açık görüşlerde. İlk bir kaç ay “inşallah çok sürmeyecek geleceğim kızım.” diye teselli vermeye çalışıyordum. Çünkü hiçbir suç işlememiştim. Ayrıca bana isnat edilen suçun ne olduğunu dahi bilmiyordum. Kimseye zarar vermemiştik. Koğuştaki diğer arkadaşlarımızın durumu da aynıydı. Ortada iddianame falan da yoktu. Birçok şeyin nasıl sinsice kurgulandığını, planlandığını ve adım adım oluşturulduğunu gün geçtikçe daha iyi anlamaya başlamıştık.
Ancak her şeyi bilip gören Allah, tuzak kuranların tuzaklarını tersyüz edeceğine inancımız tamdı. Zira bu sürecin kahramanları çocuklarımız bunu idrak edemeyecek kadar küçüktü. Bedenleri küçüktü ama cismi büyük yüreksizlerden daha büyüktü yürekleri. Ben görüşlerde konuyu farklı noktalara çekmeye çalışsam da şakalar yapsam da onların zihinlerindeki sorular hep aynıydı. “Baba lütfen gel artık. Ne zaman bitecek. Ne zaman geleceksin baba.” Onlar için her şey çok zordu. yaşadıkları şehri, okullarını, arkadaşlarını terk etmişlerdi.
Anneannelerinde kalıyorlardı. Artık kendilerini ait hissedecekleri yuvaları, dolapları ve eşyaları yoktu. Süreç uzadıkça eldeki eşyaları da satmıştık. Tüm bunlar onlar için ilk etapta çok zor şeylerdi. Lakin ayrılık uzun sürmeye başlayınca evin, çocuk odasının, eşyaların, olmazsa olmaz oyuncaklarının… Artık onlar için bunların hiçbir önemi yoktu. Daha büyük bir istek vardı minicik yüreklerinde; Dualarının kabul olması. Şu fani dünyada hepimizin yegane arzusu bu değil mi? Babasız geçen günler, annelerinin seccadede ızdırapla dolu inleyişleri, elden düşmeyen Kur’an-ı Kerim’e sarılan gönülle, kolların semaya açılıp içtenlikle edilen dualar… Belki de Allah (cc) ayrılık acısını vesile kılarak çocuklarımızın ruh dünyalarını besliyordu.
Babalarını tutuklayan polislerin asılsız ihbar ve iftiralarla dedeleri ve anneanneleri için de sık sık eve gelmesi, gardiyanların cezaevi girişlerindeki muameleleri onların polislere olan bakış açısını altüst etmişti. Bir toplumun güven unsurlarından biri olan polis amcaları onlar için artık bir anlam ifade etmiyordu. Akraba bildikleri insanların babaları hakkındaki sözleri hepten psikolojilerini altüst etmişti. Artık eskisi gibi okuldan, derslerden, oyunlardan konuşmak istemiyorlardı. Akranlarıyla yaşadıkları tatsız hatıralar ise cabası.
“Senin baban terörist. Seninle oynamak istemiyoruz” diyen sınıf arkadaşlarına diyecek kelime bulamayıp günlerce okula küsen evlatlarım. Koca koca adamların dayanamayıp yıkıldığı bu baskıya minicik yürekler nasıl karşı koyabilirdi ki. Lakin bu durum onların bana olan sevgisini azaltmamış aksine daha da artırmıştı. Mektup üstüne mektup yazıyorlardı. Önceleri kızımın hislerini döktüğü satırları, okuduğu kitaplardan seçerek aldığını sanıyordum. Ancak ona gönderdiğim mektuplara verdiği cevaplara bakınca zihnimde soru işaretleri oluştu. Annesine sordum. Aldığım yanıt karşısında şaşırmıştım. Mektuplarda altıntı yapmamış, kendi duygu ve düşüncelerini yazmıştı. O yaştaki bir çocuk için hayli şaşırtıcıydı. Sinesinde kaynayan özlemini uzun süredir kimselere açamadığı için yazmakta bulmuştu rahatlamayı. Oğlum ise hep hüzün dolu portreleri kağıtlara resmedip gönderiyordu. Demir parmaklıklar ardında ağlayan bir baba, ağlayan çocuklar ve dualar eden anne…
Koğuşta volta atarken uzun uzun onların ruh dünyalarını düşünüyordum. Beraber olduğumuz öğretmen arkadaşlarla da bu konuyu sık sık konuşuyorduk. Bir müddet sonra olanları ve yaşananları biraz daha basitleştirerek tüm çıplaklığıyla her ikisine de anlatmaya karar verdim. Anneleri de buna destek oldu. Yine bir görüş günüydü. Yaşlarının çok fevkinde bir yük vardı sırtlarında. Yaşıtları gibi hayal dünyaları olsa da onlar gibi oyunlar oynasalar da artık onlar gibi dünyadan lezzet alamadıklarını söylüyorlardı. Hapishaneye girmeden önce gazetemizin kapanmasına, işsiz kalmama ve bazı noktalarda verdiğimiz mücadeleye şahittiler. Benim de bir gazeteci olarak görevimi yaptığımı anlattım…
Sonra da başladım bir hikaye anlatmaya. Okulunda gizli gizli kötülük yapan bir okul müdürü varmış. Müdürün suçuna ortak olan öğretmenler ve olmayan öğretmenler varmış. Müdür, okulda yaptığı tüm kötü şeylere karşı çıkanları okuldan attırırmış. Sonra onlara iftiralar atar hapse göndertirmiş. Bunu gören öğrenciler ve veliler de, “karışmayalım, kendi aralarındaki bir konu bu” dermiş…
Pür dikkat bu hikayeyi dinlediler. Bir gün gerçeğin anlaşılacağını ve dua etmekten başka çaremiz olmadığını söyledim. Bir başka görüşte dersleri için girdikleri sınavları hatırlattım. Hayatın bir imtihan olduğunu bazen soruların zor olabileceğini ve bu yüzden imtihana iyi çalışılması gerektiğini söyledim. Bu sınavında neticesinin inşallah yıldızlı peki olacağını anlattım. Güçleri yettiğince ve boş zamanlarında özellikle de akıllarına ben geldiğimde dua etmeleri gerektiğini tembihledim. Kızım sözümün arasına girdi. “Babacığım ben yatmadan önce mutlaka Allah’a dua ediyorum.” Allah’a neler diyorsun kızım? diye sordum ve cevabına dikkat kesildim. “Senin hapisten çıkmanı, sımsıkı sana sarılmayı istiyorum. Bizi ayrı bırakan kötü insanlarında cezalarını çekmesini istiyorum…” Bu cümleler karşısında moral bulmuştum. Hayli zaman beni ve onları motive etmeye yetmişti bu sohbetler.
Yine soğuk bir kış ayında görüş günü için kalın camın karşısındaydılar. Bu kez çok heyecanlı ve omuzları dik duruyorlardı. Şaşırmıştım. Anlatacakları çok şeyin olduğu belliydi. Annesi onları Ulucanlar Cezaevi Müzesi’ne götürmüştü. Türkiye’nin yakın tarihinde düşünceleri yüzünden hapse giren gazetecilerin ve fikir adamlarının biyografilerini ve hatıralarını öğrenmişlerdi. Gördüklerini tek tek anlattılar. Sözü biri bitirip diğeri başlıyordu. Kızım biraz daha büyük olduğu için orada gördüklerinden kıyasla bizim koğuşta olanları soruyordu. Adeta nefes almadan anlattılar. Tek tek saydılar bir döneme damgasını vuran isimleri. Necip Fazıl Kısakürek, Nazım Hikmet, Yılmaz Güney, Bülent Ecevit, Muhsin Yazıcıoğlu… Sonra da kızım göğsünü gererek, biraz da yüksek bir ses tonuyla, “Okuldaki arkadaşlarıma dedim ki benim babam Necip Fazıl Kısakürek gibi düşüncelerinden dolayı hapiste. O fikir insanı, o iyi bir gazeteci…” Bu kez sevinçten ve gururdan gözlerim dolmuştu.
Kırık dökük cümlelerimle anlatmaya çalıştığım bu tablonun daha ağırlarını yaşayan kardeşlerim vardı yanıbaşımda. Kendisi gibi eşi de hapishaneye atılan kardeşlerimizin evlatları ise daha zor durumdaydı. Anne ve babasıyla aynı anda görüştürülmeyen o yavruların feryatları cezaevinin duvarlarını inletiyordu görüş günlerinde. Bir babanın bu kadar çaresizce koğuşun içinde gözyaşlarıyla dua dua Allah’a yakarışlarını betimlemem imkansız. Bu acıların daha acısı olabilir mi derken, bazı anne ve babalarının ya doğum sonrasında ya da trafik kazasında daha öpmeye doyamadığı yavrularını eli kelepçeli toprağa vermesini ise ne benim haleti ruhiyem anlatmaya ne de yüreğim yazmaya yeter. Ve o kardeşlerimize içtenlikle edilen dualara zindanın duvarları şahit, yer şahit, gök şahit, Allah şahit.
[Nurullah Kaya] 3.1.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)