Sor, geceler kaç saat [Ercümend Perver]

Hani Fuzuli’nin meşhur beyti var 

"Şebi yeldâyı müneccimle muvakkıt ne bilir 
Mübtelâyı gâma sor kim geceler kaç saat…"

Yani: “En uzun gecenin hangisi olduğunu rasathaneler ya da müneccimler ne bilsin! Siz dertliye sorun geceler kaç saat” demek olur.

Ey bitmeyen gecenin sahibi Allah’ım! Biz bittik, tahammülü zor artık bu dertlerin. Ne olur artık zalime verdiğin mühleti sonlandır. Onların kirli emellerini kursaklarında bırak. Bizim tahammülümüzü zorlayan saymakla bitmez zulümler irtikab ediliyor. Tarihin hiç bir devrinde hiçbir zalimin bu kadar cür'etkâr olmadığı zamanları yaşıyoruz. 

Gencecik oğlunu gözaltına almak isterlerken buna itiraz edip engel olmaya çalışan seksen yaşındaki kadıncağızı yerlerde sürükleyip kafasına tekme atan, yetmeyip onu da gözaltına alan esfel-i sâfilîn mahluklarına emniyetimiz teslim edildi. Yaşlı kadıncağızı bıraktıklarında perişan bir vaziyette bir kuytuya oturduğunda yanına gelip, “Nasılsınız” diye soranlara, “Başıma tekme attılar, yerlerde süründürdüler. Vallahi yüreğimin acısından hiç bir acıyı hissetmiyorum” Diyen pir-i faniler hürmetine ne olur Allah’ım artık bitsin bu zulüm. 

Geçen gün tutuklu Kahramanmaraş eski idari hakiminin ailesi yıllardır bekleyip sahip oldukları dünyalar tatlısı beş yaşındaki kızlarını babasını görmek için açık görüşe giderken geçirdikleri trafik kazasında kaybettiler. Şimdi içerideki o babayı düşünün ve kendinizi onun yerine koyun. Söz söylemeye mecaliniz var mı. Söyleyin ey zalim ve avaneleri ve destekçileri mahkeme-i kübrada bunlara verecek cevabınız var mı? Ben bu elim hadiseden dolayı iki gün kendime gelemedim. İçerdeki babanın ve dışardaki annenin tek tesellisi yaşama sevinci yavrucağın ölümü karşısında bu ailenin neler hissettiğini anlayabilir misiniz? 

Ey her şeye gücü yeten Kadir-i mutlak Allah’ım! Ne olur artık sabah olsun. Zalim azdı kudurdu. Mazluma vurdukça vurdu. Biz İslama bayraktarlık yapmış bu asil bildiğimiz milletten haysiyetli bir duruş beklerken üç kuruşluk dünya menfaati uğrunu ahiretlerini berbat ettiler. Ve aslanlar doğuran Anadolu anaları maalesef şimdilerde çakallar doğurdu. Elli küsur yıldır gözleri önünde büyüyüp serpilen bir insan düşünün, elli yıldır karınca dahi incitmemişken, zalimin biri çıkıp kendi hırsızlıklarını görmezden gelmediği için, Hak hatrına haksızlık karşısında ses verdiği için bu insan(lar)a bir anda terörist diyor ve herkes bu zalimin; menfaati icabı söylediklerini tekrar ediyor ve gayretullaha dokunacak günahlar irtikab ediyorlar. 

Size altta bir tablo veriyorum. An itibariyle hapishanelerde annesiyle kalan bebek ve çocuk sayısını. Tam 560 sabi. Siz bu yaşta çocuklarınızın elinden tutup lunaparka veya alış - verişe giderken, onların istediği oyuncağı kendilerine seçtirirken, bu listesini verdiğimiz sabilerin oynaması için hapishaneye oyuncak dahi sokturmuyorlar. Hele bir de çocuklarına dışarda bakan kimse olmadığı için içeriye anne ve babasının yanına alınmayıp çocuk esirgeme kurumu denen o sabilerin feryatlarının hiç dinmediği yerler var ki yaşananlara yürek dayanmaz.

Yaş
Erkek
Kız
Toplam
0-12 ay
53
61
114
1 yaş
73
55
128
2 yaş
59
55
114
3 yaş
48
33
81
4 yaş
36
34
70
5 yaş
11
20
31
6 yaş
3
2
5
Bilinmeyen
8
9
17
Toplam
291
269
560

Ve bizim samanyoluhaber sitesinde çıkan magduriyetler.com sitesinden alıntılı bir haber sabrın kadehini taşırdı. Kırdı gamın tasını. Yüreklerde feryad ile “Ya Rab biraz da zalim tutsun artık evlad u îyal yasını” dedirtti adeta. İddiaya göre kendisi de yedi aylık hamile olan hakime hanım hamile olan hoca hanımı tutuklarken “Seni tutuklamak zorundayım. Emir yukarıdan geldi.” diyor. 

Kanunlara göre tarafsız ve bağımsız olarak, hür vicdanıyla karar vermesi gereken bir hakimin “Yukarıdan emirle” karar verdiğine dair bu iddialar adaletin ve hukukun sıfırlandığının somut delili oluyor. 

Tutuklanmasının ardından cezaevine yollanan hoca hanım için zaten zorlu geçen hamilelik süreci daha da zorlaşıyor. Cezaevindeki kötü koşullar, maruz kaldığı ağır baskı ve stres sonucu hamile olan hoca hanımın karaciğerle ilgili değerleri bozuluyor. Anne ve bebeğin ölüm riski oluştuğunu müşahade eden doktorlar “Sorumluluk alamayız. Cezaevi koşullarında yaşayamazsın.” diyorlar ama bunu dedikleri için de doktorlar da tehdit ediliyor. 

Askerler eşliğinde hastaneye götürülen hamile hoca hanımın tetkiklerinden çıkan sonuç, anne ve bebeğin sağlık durumunun vahametini ve aciliyetini ortaya koyuyor. İddialara göre hamile hoca hanımla ilgili sağlık raporunu verecek doktorlara “rapor verirseniz siz de tutuklanırsınız” tehditleri yapılıyor. Bu sırada bebeğin hareketsiz kaldığının anlaşılması üzere acil olarak doğuma alınıyor. 

Tüm bu olaylar yaşanırken cezaevinde adam öldürmekten tutuklu olan ve 6 aylık hamile olan başka bir kadın ise tahliye edilmişti. Hoca hanım bu duruma “O kadar bile hakkımız verilmiyor” diye sitem ediyor. “Be hoca hanım! Sen kime dert anlatıyorsun. Zalim senin bu halini seviyor. Gülmeni değil ağlamanı istiyor. Neslin ihyası için çalışmanı değil, neslin ahlakını, mukaddesata dair değerlerin tarumar olmasını seviyor. Zira zalimler bu sefil fıtratlılar sayesinde süfli emellerine nail oluyorlar.” 

Zalimliğin boyutlarını gösteren diğer bir iddia ise savcının sürekli olarak hamile kadını “Doğum yapsan bile çıkarmıyorum. 7.5 yıldan önce çıkamazsın.” tehditler savurması. 

2017 Türkiyesi'nde kadınlara, hamilelere, anne karnındaki masum yavrulara bile bu zulümler yapılıyor. Adalet ve insanlık katlediliyor. Allah herkesi imtihanlarla sınıyor ve verilen mühlette kimsenin mazereti kalmıyor. Ve maalesef ateş düştüğü yeri yakıyor. Duayı bile sadece mağdur olan mazlum ediyor. “Nerden biliyorsun” demeyin bana. Dualarımız yeterli olsaydı şimdiye kadar bu zalimler çoktan baş aşağı olmuştu. İki damla yaşla tanışsaydı seccademiz zalimin iflahı kesilirdi çoktan. Demek ki bir sıkıntı var dostlar... 

Bu durum karşısında tarihten bir örnek verdiğimizde hemen hindi gibi kabarıyorlar. Yaptığınız; “Gördüğü rüya üzerine o yıl doğan tüm erkek çocukları öldürten” Nemrut’un yaptığından ne farkı var şimdi. 

Ey talimatla karar veren hakim ve talimatla soruşturma açan savcılar. Cehennem diye bir diyarın olduğunu ve yaptıklarınızla yarın hesap gününde, “Talimat gereği yaptığınızı” söylediğinizde burada kendinizi kandırdığınız gibi Allah’ı da (c.c) hâşâ kandıracağınızı mı sanıyorsunuz. Siz ekmek hatrına aşınıza zehir kattığınızın farkında mısınız? 

[Ercümend Perver] 29.5.2017 [Samanyolu Haber]
eperver@samanyoluhaber.com

Kontrollü darbeyle tarihimizin en büyük kırdırma operasyonu...[Faruk Mercan]

“Okul arkadaşım, can yoldaşım dediğim savcıyı tutukladım” diyen hakimin mektubunu okudunuz mu?

Ya, hamile kadını tutuklayan hamile hakim haberini?..

Ya da, tutukladığı kadın meslektaşının boynuna sarılıp, “Bu kararı vermek zorundayım. Burada kurban sen misin, ben miyim bilmiyorum” diyerek ağlayan kadın hakim haberini?..

Yeni Asya gazetesi, nezarethanelerde ve hapishanelerde yaşadıkları insanlık dışı muameleleri kaleme alan mağdurların mektuplarını yayınlıyor.

magduriyetler.com sitesinde yayınlanan mektuplar insanın yüreğini kanatan satırlarla dolu...

Evet, bugün Türkiye'nin nezarethanelerinde, hapishanelerinde yaşanan olaylar, insanlık tarihinin en vahşi rejimlerinde yaşanmış cinsten işkence ve soykırım olayları...

Sadece nezarethanelerde ve hapishanelerde mi?

İçerideki insanların dışarıda olan aile fertlerinin yaşadıkları da aynı...

Türkiye, tarihinde hiç bu duruma düşmedi.

Dört askeri darbenin hiçbirinde bu düzeyde insanlık dışı olaylar yaşanmadı.

Mümin görünümlü münafık güruhun ve onların işbirlikçilerinin canavarca işledikleri suçlar bunlar...

Kurdukları karanlık rejimin ebedi olacağını zannederek, “Türkiye bize kaldı” çığlıklarıyla sergilenen vahşetler bunlar...

15 Temmuz günü ve gecesinin suçları da birer birer ortaya dökülüyor şimdi...

15 Temmuz günü öğle saatlerinde istihbarat teşkilatına gidip darbe haberini verdiği iddia edilen binbaşı olayı, tek başına 15 Temmuz'un iç yüzünü ortaya koyuyor.

Memlekette güya darbe olurken, Saraydaki şahıs o gece o kadar rahat ki, torununa Kur'an öğretmekle meşgul!.. Üstelik güya darbe haberini eniştesinden alıyor!..

İstihbarat teşkilatının başındaki, güya binbaşının getirdiği haberden sonra Genelkurmay'a gidip darbeyi önleme toplantısına katıldıktan sonra, gece Suriyeli bir muhalifle görüşmesine gidiyor!..

Saraydaki şahsın gece otelden ayrılmasından saatler sonra, oraya asker sevk ediliyor. Ve bu sevkıyat sırasında askerler birbirleriyle ve polislerle çatışıyor. Timin başındaki general, “Kralı tarafından aldatılan William Wallace gibiyim” diyor.

O gece Özel Kuvvetler Komutanlığı'nda yaşananlar tam bir muamma... Genelkurmay Başkanı'nı karargahtan alıp askeri üsse götüren timin başındaki Özel Kuvvetler albayı, emri Özel Kuvvetler Komutanı'ndan aldığını söylüyor. Ama Özel Kuvvetler'in Komutanı güya o gece darbecileri vurdurtan bir vatansever!..

Yurtta Sulh Konseyi'nin başında olduğu iddia edilen generalin, o gece aslında Genelkurmay Başkanı ve Hava Kuvvetleri Komutanı'nın isteğiyle görüşmeler yaptığı ortaya çıkıyor.

Konsey'in başkanı darbeyi mi yönetir, yoksa gece boyu darbecileri mi vazgeçirmeye çalışır?

Yurtta Sulh Konseyi'nin üyesi olmakla suçlanan Genelkurmay karargahındaki bir korgeneral, karargah görevine kendisini İlker Başbuğ'un Cemaatle mücadele için getirdiğini söylüyor!

Bir darbe düşünün ki, rehin Genelkurmay Başkanı, güya kurtarıldıktan sonra, kendisini rehin alan tümgeneral ile aynı helikoptere binip Çankaya Köşkü'ne gidiyor!

15 Temmuz'dan sonra binlerce hakim ve savcı ihraç edilip tutuklanırken, darbenin göbeğinde olduğu iddia edilen Adil Öksüz'ü serbest bırakan hakim “itirafçı” oluyor ve tutuklanmıyor!

Meclis'teki darbe komisyonunun raporu apayrı bir tiyatro...

Komisyon'un başındaki kişi, daha raporu okur okumaz makbuz yalanıyla suçüstü yakalandı.

Esas meseleye gelelim.

Türkiye'de tarihimizin en büyük “kırdırma operasyonu” yaşanıyor ve bunun için 15 Temmuz gibi bir olaya ihtiyaçları vardı. Bunun için 15 Temmuz'a, “Allah'ın lütfu” dedi Saraydaki şahıs... O gece hayatını kaybeden insanlara hiç acımadan gülerek söylüyordu bunu...

15 Temmuz'dan sonra, gözaltına alınan ve tutuklanan insanların sayısına bakın... 154 bin 694 gözaltı, 50 bin 136 tutuklama...

15 Temmuz gecesi, askerler birbirlerine kırdırıldı. Asker ve polis birbirlerine kurşun sıktı.

O gece SADAT milisleri sokaklara salındı. Tarihimizde örneği görülmemiş şekilde askerler linç edildi.

Emniyet Teşkilatı ve yargıda insanlar birbirlerine kırdırıldı.

Partinin bir milletvekili, “O gece Saray'ın önüne gidip darbecilerle çatışan komiser yeğenim ihraç edildi, masumiyeti ortaya çıkacak” diyor. On binlerce Emniyet mensubu, kararnamelerle ihraç edildi, daha dün beraber görev yaptığı mesai arkadaşları tarafından haftalarca işkenceye tabi tutuldu.

Anayasa Mahkemesi'nde, Yargıtay'da, Danıştay'da, adliyelerde düne kadar beraber görev yapan hakimler, savcılar birbirlerine düşman hale geldiler.

Okul arkadaşlarını, can yoldaşlarını tutukladılar.

Evet tarihimizde böylesine bir “kırdırma operasyonu” hiç yaşanmadı.

Saraydaki şahsın Suriye macerasına karşı çıkan, Kürt meselesinde siyasi menfaati için masalar kurup devirmesine itiraz eden askerler; 15 Temmuz ile birbirine düşürüldü ve birbirine kırdırıldı.

Başka türlü bu “kırdırma operasyonu”nu yapamazdı Saraydaki şahıs... 15 Temmuz'a ihtiyacı vardı.

Çok sinsice kurgulandı o gece olaylar... Torunuyla Kur'an pozu verecek kadar rahat bir şekilde o gece kontrol ediyordu her şeyi...

Televizyona bağlanıp insanları sokağa çıkarması, SADAT milislerine verilen görevler, imamlara sala okutulması önceden planlanmıştı.

Evet, 15 Temmuz kontrollü bir darbeydi. Kışkırtılan, tuzağa düşürülen askerler birbirleriyle karşı karşıya geldiler o gece... Saraydaki şahıs da rahatlıkla otelinden çıkıp İstanbul'a indi.

Önemli Türkiye uzmanlarından Steven Cook, “ABD, 15 Temmuz sonrasında TSK'nın kapasitesine güvenmediği için Suriye'de YPG ile çalışma kararı aldı” diyor.

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) şimdi bu halde... Darmadağın oldu TSK... General kadrosunun yarısı, yetişmiş subay ve astsubay kadroları ihraç edildi ve hapislere atıldı. Bir ordu düşünün ki, NATO'da görevli 400-500 subayı ihraç ediliyor ve NATO ülkelerine sığınmak zorunda kalıyorlar.

Memleketin evlatları, karanlık bir iktidar uğruna işte böyle birbirine kırdırıldı 15 Temmuz'da...

15 Temmuz darbesi aslında budur. Tarihimizde ikinci bir örneği olmayan şekilde, memleketin çocuklarının birbirine kırdırıldığı karanlık bir operasyon...

Türkiye'nin Turgut Özal ile girdiği yolda, ulaştığı bütün birikimlerin tırpanlandığı, biçildiği çok karanlık bir operasyon.

Ülkenin 40-50 yıllık insan birikiminin birbirine kırdırıldığı bir darbe içinde darbe oyunu...

Sadece Saraydaki şahsın kafasının ürünü olmayacak kadar büyük ve kapsamlı bir operasyon... Türkiye'ye adeta bir ameliyat yapıldı.

Ve ne yazık ki, İslamcılık adına iktidara gelenler, bu karanlık projenin taşeronları olarak tarihe geçecekler.

Bu kadar büyük bir kıyım yaşamış bir ülke, bir millet belini nasıl doğrultacak? Belki 50 senede ancak...

Ama, bu kıyıma sebep olanların ömürlerinin hiç uzun olmayacağına emin olabilirsiniz...

Çünkü bu şekilde kanlı iktidar oyunu oynayanların ömürleri hep kısa olmuştur. Bunu hem bizim tarihimiz, hem Orta Doğu tarihi, hem de dünya siyasi tarihi söylüyor.

[Faruk Mercan] 29.5.2017 [Samanyolu Haber]

27 Mayıs'ın algı operasyonları gibi! [Ali Emir Pakkan]

15 Temmuz darbe gecesi hayatını kaybeden yaklaşık 250 kişinin ölümleri yeterince araştırılmadı. Hiçbirine otopsi yapılmadı! Ölenler, devlet töreni ile gömüldü; isimleri okullara, meydanlara verildi! Kurbanlar, tıpkı 27 Mayıs'ın "Hürriyet şehitleri" gibi, büyük bir algı operasyonun parçası yapıldılar.

27 Mayıs 1960, bir hükümet darbesiydi. Ama sadece DP'lileri hedef almadı. Kendi ideolojilerine ve amaçlarına hizmet etmeyenleri de devletten temizlediler. Tutuklananlardan biri de Saliha Balaykan'dı. Balaykan doktordu. 'Turhan Emeksiz sekme kurşun’la öldü' raporunda imzası bulunuyordu. ‘Raporu başka türlü yaz’ diye baskı yapmışlar, kabul etmediği için Yassıada’ya atılmıştı. Çünkü rapor, darbecilerin algı operasyonunu çürütüyordu. 

27 Mayısçıların, müdahale sonrası kendilerini ve darbeyi meşrulaştırmaya ihtiyacı vardı! Günlerce DP'nin kanlı planları ve katliamları ile ilgili yalan haberler yayımlatıldı. Yüzlerce öğrencinin kıyma makinelerinden geçirildiği söylendi! Et balık kurumunda cesetler arandı! Ancak ortada bu haberlere kanıt gösterilecek tek ceset yoktu! Hiç bir zaman da olmadı... Onlar da algı operasyonlarına sarıldı! Yalanları, daha büyük yalanlarla unutturdular...

Gösteriler sırasında İstanbul’da 2, Ankara'da 3 kişi hayatını kaybetmişti. 

Propaganda makinesi işledi! 5 kişinin Polis tarafından öldürüldüğü söylendi. "Hürriyet Şehit”i ilan edildiler! İsimleri meydanlara, okullara ve gemilere verildi! Cenaze törenleri, siyasi gösteriye dönüştürüldü. Heykelleri dikildi.

Turan Emeksiz ve Nedim Polat için 9 Haziran'da (1960) İstanbul Beyazıt meydanındaki törene, Rektör Sıddık Sami Onar, sivil asker devlet erkanı ve binlerce insan katıldı. Milliyet, haberi "yüz binlerce kişi şehitleri uğurladı" diye veriyordu! Kortej eşliğinde Sarayburnu’na getirilen cenazeler buradan deniz kuvvetlerine ait bir gemi ile Haydarpaşa'ya, oradan trenle Ankara’ya götürüldü. Ertesi sabah Başkent'te büyük bir tören daha düzenlendi. Kılınan cenaze namazının ardından top arabalarına yerleştirilen 5 kişinin naaşları binlerce kişilik kortej eşliğinde Anıtkabir'e taşındı. Hava kuvvetlerinden uçakların alçak uçuş yaptıkları, top atışları ile selamlamaların yapıldığı törene, tüm devlet erkanı katıldı. Cenazeler toprağa sırasıyla verildi. Her cenazenin toprağa verilmesinin ardından tören bölüğü havaya üç el ateş ederek saygılarını sunuyorlardı.

Oysa Anıtkabir'e gömülenler ne şehit ne de kahramandı. Darbeciler, gençlerin ölümlerini de cenazelerini de kirli planlarını örtmek için kullanmışlardı. 

Doç. Saliha Balaykan'ın Adli tıp raporu, Emeksiz'in kasıtlı öldürülmediğini gösteriyordu. Emeksiz, bir kurşunun yerde sekmesi sonucu kaza ile ölmüştü. Ayrıca vücudunda başka yaralar da vardı.

Diğerlerine gelince...

Hakikat sonra ortaya çıkacaktı ki, 

Nedim Polat, İstanbul Erkek Lisesi öğrencisiydi, 30 Nisan'da çıktığı tankın üzerinden düşmüş ve paletlerin altında kalarak hayatını kaybetmişti. Teğmen Ali İhsan Kalkmaz, Ankara Ulustaki PTT Genel Müdürlük binasını alma görevini yerine getirirken 27 Mayıs 1960 Cuma günü 04.00 sıralarında paniğe kapılan bir jandarmanın silahından çıkan kurşunla hayatını kaybetmişti. Ersan Özey, 27 Mayıs sabahı askeri darbeyi kutlamak için babasıyla sokağa çıkmıştı. Ancak sokağa çıkma yasağını ihlal neticesinde vurularak hayatını kaybetmişti. Harbiyeli 1.sınıf öğrencisi Sökmen Gültekin ise 27 Mayıs gecesi askeri darbeye hazırlanırken silahı ateş almış ve ölmüştü! 

15 Temmuz gecesi hayatını kaybeden yaklaşık 250 kişinin ölümleri neden yeterince araştırılmadı? 

Neden hiç birine otopsi yapılmadı?

Acaba iddia edildiği gibi bazı sivil paramiliter güçler mi cinayetleri işledi? Hükümetle katillerin bağlantıları neydi?

Kurbanlar üzerinden büyük algı operasyonları yapılmasına, ölenlerin isimlerinin her yere verilmesine neden ihtiyaç duyuldu? Hangi gerçeklerin üzeri örtülmek istendi? Gerçek darbeye mi zemin hazırlandı? 

27 Mayıs'tan kısa süre sonra "Hürriyet şehidi" yalanları ortaya çıkmıştı. 20 yıl sonra da ( 12 Eylül 1980) Turhan Emeksiz'in ve 4 kişinin cenazeleri Anıtkabir'den sessizce taşındı!  

Elbet bir gün 15 Temmuz gecesi hayatını kaybedenlerle ilgili gerçekler de ortaya çıkacak! Bütün bu devlet törenleri ve kurbanların isimlerinin sağa sola verilmesinin büyük bir algı operasyonun parçası olduğu anlaşılacaktır!

15 Temmuz'da vefat eden masumlara bir kere daha Allah'tan rahmet, acılı yakınlarına başsağlığı diliyorum.

[Ali Emir Pakkan] 29.5.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Pangea - Matematik Yarışması [Abdullah Aymaz]

Pangea - Matematik yarışması, Avrupa’nın toplam 18 ülkesinde yapılan bir Matematik yarışmasıdır. Yarışmanın merkezi Almanya / Wiesbaden’dir. Yarışma en az iki turdan oluşmaktadır. (Almanya üç turlu yapılmaktadır. 3-10 sınıflar arası katılım olmaktadır. Yarışma genel olarak ücretsizdir. Birkaç ülke bu yıl ücretliye geçiş yapmıştır.) Sınavlar değerlendirme sonucunda şehir, eyalet ve ülke dereceleri belirlenir. Hem öğrencileri ödüllendirme hem de yarışmanın bilinirliğini artırmak için şehir ve bölge ödül törenleri düzenlenir.

Bu yarışmanın hedefi; toplumsal gelişmeye bir katkı… Matematiğe karşı olan ön yargıları kırmak… Zayıf öğrencilere matematiği sevdirme ve motivasyon oluşturma… Eğitimi destekleme ve profesyonel eğitime katkı sağlamak… Öğrencilerin şahsi yeteneklerinin  geliştirilmesi ve inkişaf  ettirilmesidir…

Pangea Matematik yarışması ilk olarak Almanya’da Akademy e.V. tarafından 2007 yılında üyesi olan Eğitim Kurumları arasında yapılmaya başlamıştır. Zamanla okulların katılımıyla yarışma büyümüş ve 2013 yılından itibaren bir çok Avrupa ülkesinde de yapılmaya başlanmıştır. Yarışma 2014 yılından itibaren yeni kurulan Pangea Yarışmaları Derneği çatısı altında yapılmaktadır. 2014 ve 2015 yıllarında Almanya Milli Eğitim Bakanı yarışmanın hâmisi olmuştur…

Bu yarışmanın danışma kurulu üyeleri: 

Prof. Dr. Albrecht  (Beutelspacher), Prof. Dr. Hans-Georg (Weigand), Prof. Dr. Wilfried (Herget), Prof. Dr. Rer. Nat. (Marcel Erne), Prof. Dr. Karin Richtes, Mustafa Altaş, Helge Dietrich, Dr. Michael Enzinger.

Yarışmanın soru hazırlama ekibi ise şu isimlerdir:

Herr Prof. Dr. Benjamin Rott-Universitat Duisburg- Essen-Nordrheim-Westfalen.
Frau Prof. Dr. Marianne Grassmann-Humboldt Universitat-Berlin
Frau Kristina Hahn-Universitat Duisburg-Essen-Nordrhein-Westfalen
Frau Raja Herold-Blasius-Universitat Duisburg –Essen- Nordrhein-Westfalen
Herr StR. İ.H. Christian Rütten-Universitat Duisburg-Essen-Nordrhein-Westfalen
Herr Dipl. –Math. Serdar Altuntaş-Universitat Duisburg-Essen- Nordrhein-Westfalen
Herr StD. a.D. Dipl. –Math. Michael Löber-Mathematiklehrer-Berlin
Frau Elke Binner-Humboldt Universitat-Berlin
Herr Deniz Schneider-Mathematiklehrer-Baden-Wüttemberg
Herr Dipl. –Math. Salih Ergün-Mathematiklehrer-Baden-Wüttenberg
Ve diğer bir çok Matematik meraklıları… 

Yıllara göre son üç yılın  katılım rakamları ise şöyledir:

Almanya 2015 yılında 116.000 öğrenci katılmıştır. 2016 yılında 145.000 öğrenci katılmıştır. 2017 yılında 118.848 öğrenci katılmıştır.

İspanya 2015 yılında 34.102 öğrenci katılmıştır. 2016 yılında 67.800 öğrenci katılmıştır. 2017 yılında 106.228 öğrenci katılmıştır. 

Çekya 2015 yılında 20.891 öğrenci katılmıştır. 2016 yılında  32.227 öğrenci katılmıştır. 2017 yılında 40.500 öğrenci katılmıştır.  

Macaristan  2015 yılında 55.623 öğrenci katılmıştır. 2016 yılında  37.123  öğrenci katılmıştır. 2017 yılında 31.492 öğrenci katılmıştır.
  
Avusturya  2015 yılında 18.654 öğrenci katılmıştır. 2016 yılında  28.151  öğrenci katılmıştır. 2017 yılında 19.500 öğrenci katılmıştır.  

Polonya  2015 yılında 88.753  öğrenci katılmıştır. 2016 yılında  101.036  öğrenci katılmıştır. 2017 yılında 13.600  öğrenci katılmıştır.  

Danimarka  2015 yılında 4.500  öğrenci katılmıştır. 2016 yılında  10.000  öğrenci katılmıştır. 2017 yılında 10.000 öğrenci katılmıştır.  

Fransa  2015 yılında 4.336 öğrenci katılmıştır. 2016 yılında  10.000  öğrenci katılmıştır. 2017 yılında 9.200  öğrenci katılmıştır.  

İsveç 2015 yılında 1.402  öğrenci katılmıştır. 2016 yılında  5.064  öğrenci katılmıştır. 2017 yılında 8.500 öğrenci katılmıştır.  

Belçika  2015 yılında 5.200 öğrenci katılmıştır. 2016 yılında  8.000  öğrenci katılmıştır. 2017 yılında 8.250 öğrenci katılmıştır.  

Portekiz  2015 yılında 13.000  öğrenci katılmıştır. 2016 yılında  22.506  öğrenci katılmıştır. 2017 yılında 7.786 öğrenci katılmıştır.  

Norveç  2015 yılında 1.800  öğrenci katılmıştır. 2016 yılında  2.000  öğrenci katılmıştır. 2017 yılında 7.000 öğrenci katılmıştır.  

İsviçre  2015 yılında 2.200 öğrenci katılmıştır. 2016 yılında  10.800  öğrenci katılmıştır. 2017 yılında 5.844 öğrenci katılmıştır.  

İrlanda  2015 yılında 1.200 öğrenci katılmıştır. 2016 yılında  5.000  öğrenci katılmıştır. 2017 yılında 3.500 öğrenci katılmıştır. 

Litvanya  2015 yılında  241  öğrenci katılmıştır. 2016 yılında  2.000  öğrenci katılmıştır. 2017 yılında 3.200 öğrenci katılmıştır.  

Slovenya  2015 yılında 3.500 öğrenci katılmıştır. 2016 yılında 3.000  öğrenci katılmıştır. 2017 yılında 2.150 öğrenci katılmıştır.   

İtalya  2015 yılında 7.396 öğrenci katılmıştır. 2016 yılında  6.800 öğrenci katılmıştır. 

Slovakya  2015 yılında 65.000 öğrenci katılmıştır. 2016 yılında  63.070  

Bu yarışmayı anlatmaktan maksadım, Avrupa ülkelerinde bu hizmetleri yapan eğitim gönüllüsü yiğitlerin, durumunu, gözler önüne sermektir. Şimdi bu adanmış ruhların kendi ülkelerine girmeleri yasak. Zaten girseler hemen teröristlikten tutuklanıp hapse atılacaklar. Söyleyin Allah aşkına terörist ve anarşistler hiç böyle güzel  eğitim ve öğretim faaliyetleri yaparlar mı? Yapmışlar mıdır? Yaptıklarına şahit olan bir Allah kulu var mıdır? 

[Abdullah Aymaz] 29.5.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.coma

Kimse yok mu? [Vehbi Şahin]

Bir talih midir yoksa talihsizlik midir bilemedim.

Birlikte karar verelim isterseniz.

Şöyle düşünün…

Bir devlet başkanı ya da başbakan sizin için çaba sarf ediyor.

Muhataplarıyla ‘diplomatik pazarlık’ yapıyor.

Misal…

İran asıllı Türk vatandaşı Reza Zarrab…

Yaklaşık bir yıldır ABD’de hapishanede…

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ne zaman Amerikan yönetimiyle masaya otursa Zarrab’ı gündeme getiriyor.

Tek derdi var.

Mahkeme başlamadan önce Zarrab’ın serbest bırakılması…


HAPİSTEKİ 56 TÜRK

Bugün ABD’de tutuklu veya hükümlü 56 Türk vatandaşı daha var.

Erdoğan’ın, bu 56 kişi arasında “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” diyerek sadece kendisi için devreye girmesi, Zarrab adına talihli bir durum…

O sevinmesin de kim sevinsin…

Tabii ki Zarrab sevinecek.

Öyle değil mi?

Zarrab’la aynı durumda olan ama Erdoğan’ın gündemine giremeyenler ne yapacak peki?

Onların nasibine düşen hisse şimdilik ‘üzülmek’ sanırım…

Neden?

Onların, Erdoğan’ın gözünde Zarrab kadar bir değeri yok çünkü…


İSRAİL CASUSU POLLARD

Bu açıdan bakıldığında Zarrab ‘kıymetli bir vatandaş’ yani…

Yakın tarihte onun gibi sürekli Amerikan Başkanlarını meşgul eden bir diğer isim Jonathan Pollard idi galiba…

İsrail adına casusluk yaptığı için ABD’de hapse atılan Pollard’ın serbest kalması için hemen her İsrail Başbakanı devreye girdi.

Beyaz Saray’da yapılan görüşmelerin değişmez gündem maddelerinden biriydi Pollard meselesi…

Sonunda ABD eski Başkanı Obama, baskılara dayanamadı.

Ünlü casusun İsrail’e iadesine izin verdi.

İsrail Başbakanı Netanyahu için büyük bir başarıydı Pollard’ın ABD’deki hapishaneden çıkarılması…

Bakalım Erdoğan da Zarrab’ı hapisten kurtarabilecek mi?


TRUMP’IN ‘RAHİP’ TALEBİ

Bugünlerde devlet adamlarının gündemine giren başka isimler de var.

Mesela onlardan biri Amerikalı Rahip Andrew Craig Brunson…

Şu anda Türkiye’de tutuklu…

Hakkındaki suçlama ise oldukça komik…

-Cemaat’e üye olmak…

ABD Başkanı Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaptığı görüşmede, Brunson’ın serbest bırakılmasını istedi.

Rahip Brunson henüz özgürlüğüne kavuşmadı.

Ama şunu biliyor artık…

-Amerika Birleşik Devletleri arkamda…


MERKEL’İN İSTEĞİ

Bir diğer isim Deniz Yücel…

Türk asıllı Alman gazeteci…

Almanya’nın etkin gazetelerinden Die Welt’in Türkiye temsilcisi…

“Örgüt propagandası yapmak, halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla 27 Şubat’tan bu yana tutuklu…

Almanya Başbakanı Merkel, geçen hafta bir kez daha Deniz Yücel’in serbest bırakılmasını istedi Erdoğan’dan…

Zarrab için harcadığı gayretin onda birini Yücel için sarf eder mi Erdoğan?

Zannetmiyorum.

Merkel’in ısrarına bağlı biraz…

Neden?

Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan, Yücel için “terörist, Alman ajanı” ifadelerini kullandı sık sık…

Hatta…

İadesiyle ilgili kendini bağlayan şu sözü verdi:

“Hiçbir surette olmayacak, ben bu makamda olduğum sürece asla…”

Bakalım Merkel, nasıl ikna edecek Erdoğan’ı…


MACRON DA DEVREDE

Brüksel’deki NATO Zirvesi’nde sadece Merkel’in talebi olmadı.

Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı Macron da vatandaşı Mathias Depardon için Erdoğan’ın devreye girmesini istedi.

Gazeteci Depardon da Türkiye’de tutuklu…

Hasankeyf’te fotoğraf çekerken gözaltına alınan Fransız gazetecinin suçu ne peki?

Sosyal medya hesabında, terör örgütü PKK’nın propagandasını yapan paylaşımlarda bulunduğu iddia ediliyor.

Özetle…

Herkes kendi vatandaşına sahip çıkıyor.

Yalnız, arada ciddi nüans farkı var.

Rahip de iki gazeteci de Zarrab ve Pollard gibi ciddi suçlamalarla karşı karşıya değil…

Bu nedenle…

Trump, Merkel ve Macron’ın vatandaşları için devreye girmesinde bir tuhaflık yok yani…

Şaşırtıcı olan…

Erdoğan’ın, hakkında ciddi suçlamalar bulunan Zarrab’a sahip çıkması ve onu kurtarmak için ABD ile masaya oturması…


MASUMLARA SOYKIRIM

Daha kötüsü ne biliyor musunuz?

1) Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasında ayrımcılık yapıyor.

Yurt dışında hapiste olan 5531 Türk vatandaşı için kılını kıpırdatmıyor.

Zarrab için devletin tüm imkanlarını seferber ediyor.

2) Türkiye’de “Cemaat’e yönelik uyguladığı soykırımı” yurt dışına taşıyor.

Yaklaşık 3,5 yıldır Erdoğan ve peşinden sürüklediği AKP iktidarı, tarihte nadir görülmüş bir “cadı avı” uyguluyor Cemaat’e…

Yüzbinlerce masum insan bu soykırımın kurbanı oldu.

Şimdi bu zulüm dalgası, yurt dışında Türkiye’yi en iyi şekilde temsil eden öğretmenlere, işadamlarına uzandı.

Ne mi oldu?


NBA YILDIZINA KUMPAS

Enes Kanter- Oklahama City Thunder

Önce Türk vatandaşları kaçırıldı.

Bu ilk örnek, Erdoğan’ın yakın temas içinde olduğu Malezya’da yaşandı.

Sonra…

Aynı ülkede, Cemaat’e yakınlığı ile bilinen üç Türk vatandaşı, Malezya hükümeti tarafından gözaltına alınıp Türkiye’ye gönderildi.

Bu elim hadiseyi, Suudi Arabistan’ın 10 aileyi kutsal topraklardan çıkarması izledi.

Ardından…

Gürcistan’da Alman işadamları tarafından açılan okulların genel müdürü Mustafa Emre Çabuk gözaltına alındı.

Bu olayın, Başbakan Yıldırım’ın Tiflis ziyareti sonrası gerçekleşmesi dikkat çekti.

Bu sırada…

NBA yıldızı Enes Kanter, Endonezya’da kaçırılmak istendi.

Hemen bu ülkeden ayrılan ünlü oyuncu bu kez Romanya’ya sokulmadı.

Türkiye, ABD’ye dönen Enes Kanter hakkında kırmızı bültenle yakalama kararı çıkardı.


MYANMAR’DAN TÜRKİYE’YE

En dramatik iki olay ise geçen hafta yaşandı.

1) Myanmar’da öğretmenlik yapan Muhammet Furkan Sökmen, Türkiye’nin talebi üzerine bu ülke yönetimi tarafından sınır dışı edildi.

Hukuksuz girişimi duyurmak için çok çaba sarf etti ama sesini duyuramadı.

Hafta sonu Tayland üzerinden Türkiye’ye kaçırıldı.

2) Ali Yıldız, ailesiyle birlikte 5 gündür Ukrayna’da havaalanında rehin tutuluyor.

Çektiği video mesajıyla mağduriyetini duyuran Yıldız, Türkiye’ye iade edilmek için gözaltında tutulduğunu belirtti.

Kaldıkları küçük odada çocukların koltuk üzerinde uyuduğu görünüyor.


‘HAYDUT DEVLET’ İMAJI

Sonuç olarak nasıl bir Türkiye var karşımızda?

1) Hukukla yönetilen bir devlet yok artık.

2) Türkiye’yi tamamen bir “Erdoğan rejimi” idare ediyor.

3) Bu rejim, Ankara’nın göbeğinde adam kaçırıyor.

Şu ana kadar kaçırılan insan sayısı 11…

Aileleri, akıbetlerinden endişe ediyor.

4) Yurt dışında adam kaldırıyor.

Özellikle hukukun olmadığı üçüncü dünya ülkelerinde yaşayan Cemaat mensuplarını kaçırıp Türkiye’ye getiriyor.

5) ABD, Almanya, Fransa gibi demokratik ülkelerin vatandaşlarını ise Türkiye’de rehin alıyor.

Böylece…

Onlarla, ABD ve Avrupa’ya sığınan Cemaat mensubu Türk vatandaşlarını “takas” etmeyi planlıyor.

Trump, Merkel ve Macron’ın taleplerine hemen cevap vermemesinin temel nedeni bu bence…


MAZLUMUN SAHİBİ ALLAH (CC)

Bütün bu suçları işleyen Erdoğan liderliğindeki AKP hükümetinin Esed rejiminden ne farkı var?

Elin oğlu kendi vatandaşını yurt dışında korumak için mücadele ediyor.

Erdoğan rejimi ise kendi halkına yurt içi ve dışında kumpas kuruyor.

Sokaktan adam kaldırıyor.

Yabancı ülkelerde yaşayan vatandaşlarını rehin alıp Türkiye’ye kaçırıyor.

Maalesef…

Mazlumlara hakkıyla sahip çıkan çok fazla insan ve devlet yok…

Seslerini duyuramıyor, mağduriyetlerini anlatamıyorlar.

Erdoğan rejiminin zulmü altında inleyip duruyorlar.

Kimse yok mu vicdanı ölmemiş, kalbinde merhametin kırıntısı kalmış bir kimse?

Görünen o ki “Kimsesizler Kimsesi” dışında bu feryatları duyan insan sayısı çok az…

Varsın kimse yardım etmesin.

Mazlumun sahibi Allah’tır.

Madem ki Allah var gam yok…

O halde ümitvar olmak lazım.

Allah, mazlumların intikamını zalimlerden mutlaka alacaktır.

Yakında…

“Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” lafını duymaya başlarsak hiç şaşırmayalım.

[Vehbi Şahin] 29.5.2017 [TR724]

Ne yapmalı (4) ya da Onbirin dördüncüsü [Dr. Emin Aydın]

Yapılması gereken çok şeyler var. Fakat bir himmet daralması yaşamakta olduğumuz da açık. Öyleyse bir öncelikler ve ehemmiyetler hiyerarşimiz olmalı. Her acil şey, aynı zamanda ehemmiyetli olmayabilir. Ehemmiyetli olmayan ve fakat acil olan işlerin kontrollü bir şekilde başkaları tarafından yapılması sağlanmalı.

Net ifadelerle söyleyeyim. Ehemmiyet sıralamasının başında ahirete taallük eden işler gelir. Kamudan ihraç, zulmen hapis, sürgün, terör gibi iklimimize uğrayamayacak bir suçla itham edilmek, kurumlarına el konulmak, ekmek tekneleri elinden alınmak… Bunlar ahirete ya taallük etmiyor, veya sabır ve tevekkülle karşılanmaları kaydıyla uhrevi kazanım fırsatları olarak taallük ediyorlar. Bize bakan yönüyle mahpusun ve mazlumun derdine derman olma gayretinde öncelik ‘aman canları daha fazla yanmasın’ değil ‘aman can havliyle rahmet-i ilahiyeyi itham manasına gelecek bir söz etmesinler, aman vefa göremedikleri zannıyla cemaatlerini terk ederek iman yularlarını boyunlarından çıkarıp atmasınlar’ (dikkat, bu ifade bir hadistir. Benim davet ettiğim eleştiriyi yaparken İklim-i Muhammedîye zarar vermeyin) meselesindedir. Elbette dünyaları kararmış insanların dertlerini paylaşmak gibi bir vazifemiz var. Aç adama yemek vermek, rızkın taahhüd-ü Rabbani altında olduğunu hatırlatmaktan öncelikli olabilir; ama daha ehemmiyetli değildir.

Şu sorunun cevabı önemli: “Sizce Hizmet’in başındaki en büyük bela Erdoğan belası mıdır yoksa millenyal-dijital kuşak için anlamsız hale geldiğimiz gerçeği mi?” Bunu daha geniş bir çerçeveye kaydırıp, “Yoksa sürüklendiğimiz yeni dâr-ı hizmetimiz için anlamlı projeler üretemediğimiz gerçeği mi?” şeklinde de sorabilirdik.

Cenaze evinde yemek pişmez. Doğrudur. Ama namazlar kılınır. Mesele iman ve Kur’an hizmetlerinin geleceğiyse istibrada da sekeratta da konuşulacak mesele budur. Hizmetimiz vicahi kültür mekanizmalarıyla büyüdü. Eğitimden tutun, dinlerarası diyalog faaliyetlerine kadar el attığımız her alana ‘el attık’ biz. Temsil, temas ile, Levinas’ın ifadesiyle ‘yüzün çağrısıyla’ oluyordu. Millenyal kuşak yüzden, yüz yüze gelmekten kaçıyor. Malzememiz dijitalleşemedi. Basılı malzemeyi bilgisayar ekranına taşımak, onu dijitalleştirmek değil. Bu site dijital değil; bu makale doğuştan-dijital kuşağın ilgisini çekmeyecek. Malzememizi, mesajımızı iletme yöntemlerimizi, mesajla (mazruf) malzemenin (zarf) ilişkisini dijital-millenyal çağın arayışlarına uyumlu hale getiremezsek gelecek kuşak için anlamsızlaşacağız. Pek çoklarımızın kendi çocuklarımız için anlamsızlaşmış olduğu gibi anlamsızlaşacak Hizmet…

“Küfür devam eder, zulüm devam etmez” hadisinin mesajı, önceliğimizi küfürle mücadeleye, küfre götüren yolların izalesine vermemiz gerektiğidir. Zulmü, zaman değirmeni öğütür gider. Aynı değirmenin taşları arasında parçalanmamanın tek yolu gelecek zamanlar için anlamlı hale gelmektir.

Nasıl olacak? Nasıl dijitalleşeceğiz? Bilmiyorum. Bilmem, bu işin tabiatına zıt olurdu. Daktilo varken doğmuş olanlardan bu süreci yönetmelerini, ufuk vermelerini beklemek yanlış olur. Dijital doğan kuşağın bir an önce strateji geliştiren konumlara gelmesini sağlamaktan başka yol görünmüyor. Hizmeti gençlere bırakmazsak, gençler Hizmeti bırakacaklar…

Meselemiz sadece bizim kuşağın vicahiliğiyle gelen kuşağın sanal gerçekliği arasındaki uçurum değil. Eski Hizmet mahallerimizle, artık özgürce Hizmet etmek imkânı bulabildiğimiz tek coğrafya olan modern Batı ülkelerinin arasındaki farklılık da muazzam. Afganistan’da çok büyük bir başarı olan kız çocuklarını okutmak, Almanya’da bir marifet değil. Afrika’ya sunduklarımız, Amerika’da standardın altında kalıyor. Yeniden dirilişimizin coğrafyası, alışageldiğimiz şeylerin dışında bir şeyler yapmamızı dayatıyor bize.

Bunu da ehemmiyet sıramızın ikinci maddesi yapalım: Yeni yurtlarımızın meseleleri, Türkiye’mizin meselelerinden daha ehemmiyetlidir. Öncelik Türkiye’de olabilir, ama bizler önceliklere göre değil, ehemmiyetlere göre hareket etmek zorundayız. Öncelikli işler incelikli bir şekilde ya Cemaat dışı aktivistlere, ya da Cemaatin kısıtlı ve zihnen geleceği şekillendiremeyecek kuşaklarına bırakılmalıdır. Yarını kuracak olanların, dünü kurcalamakla uğraşmamaları lazım artık.

Söz gelimi Türkiye’de yaşanmakta olan mezalim konusunda yapılacak lobicilik işlerini tabana yaymak ve yerel kurumlarımızı bu işlerle meşgul etmek yerine, her ülkede Stockholm Center for Freedom’ın bir yerel ofisi açılıp, bu ofise gazeteci bir veya birkaç arkadaş tahsis edilebilir.

Farz-ı kifayelere üç kişi kâfidir. Herkes her farz-ı kifayeye koşturursa, farz-ı aynlar ihmal edilir.

[Dr. Emin Aydın] 29.5.2017 [TR724]

IŞİD’li teröristler, AKP ve İslam’ın talihsizliği… [Veysel Ayhan]

Binlerce kurt, koyun postuna gizlenip ‘koyun bayrağı’ taşıdığında onlara koyun sürüsü mü diyeceğiz? Şehirleri basan ve ‘koyun bayrağı’ taşıyan kurt sürülerini gördüğümüzde ‘Terörist koyunlar’dan mı bahsedeceğiz?

Bir kurda koyun postu giydirdiğinizde onu koyun yapmış olmazsınız. Bir kasap doktor önlüğü giydiğinde doktor olmaz. Bir veterinere makine mühendisi önlüğü giyince makinelerden anlar hale gelmez.

Peki ya bedevi yamyamlar “Lâ İlâhe illAllah”ı bayrak yaptığında niçin onlara Müslüman demek zorunda kalıyoruz?

Yüzlerce eylem, boğaz kesme, bombalama… Son olarak 22 ölü, 59 yaralının olduğu Manchester saldırısı… Şimdi bunlara ‘IŞİD’li katiller’ demek yerine ‘terörist Müslümanlar’ mı diyeceğiz?

Dini kimlikte belirleyici olan tabi ki beyandır. Bir insan ‘ben Müslümanım’ diyorsa Müslümandır. Peki, her Müslüman kisveli şahsın yaptığı eylemi İslam’a mal edebilir miyiz? Haccac-ı Zâlim umre yaptığında veya Yezid eline Kur’an aldığında mümin mi olur? İmam-ı Rabbanı’yi hapse attıran Babür Hükümdarı Cihangir kendini İslam halifesi görüyordu. Ebu Hanifeyi kırbaçlatan Halife Mansur’un çok güzel kur’an okuduğunu anlatırlar.

AKP TERÖRÜNÜN KAYNAĞI MÜSLÜMANLIK MI?

Başına takke takan herkes Müslüman mıdır? Sakal bırakınca mümin olunur mu? Eşarp takan kadın otomatik olarak dindar mı olur?

Dinin değerlerinden habersiz ama Müslüman kimliğini siper ederek gezen cahil ve yobazlara Müslüman diyecek miyiz?

Daha yakından bir örnek verelim. Türkiye’de iktidarın yüz binlerce kadın, erkek, çocuk ve bebeğe yaptığı zulüm ortada. Siyasetle gözleri kararmış ağızlarından din-iman eksik etmeyen AKP’li teröristlerin yaptığı zulümler bunların Müslümanlıklarından mı kaynaklanıyor?

İktidarın haramiliğinden, özel mülke tecavüzünden ve korsanlığından ilham alıp teravih vakti oruç bahanesiyle cafe basan, kitap evlerine saldıran, rafları yıkan kitapları yırtan vandallara Müslüman mı diyeceğiz?

İslam âleminde her türlüsü var. Eşkıyalığı temellendirmek için sapık içtihatlar içeren bir din kitabı bulabilirsiniz. Cinayetleri meşrulaştırmak için ‘kullanışlı bir âlim’ bulmak hiç zor değildir. Böyle müftülere ve fetvalara sarılarak terör estirenlere ne diyeceğiz?

BU EYLEMLERİN İSLAM’DA YERİ

İslam’ın temel ve tartışılmaz kaynakları bu konularda ne diyor?

Kur’an ayetlerinde ve hadislerde ‘yargısız infaz’ var mı?

‘İnsanlara zulmetmek’ var mı?

‘Toplu katliam’ var mı?

‘Canlı bomba’ var mı?

“Kim olduğunu bilmediğin insanları, çoluk çocuk demeden öldürmek, yakmak” var mı? Tabii ki yok.

Savaşta bile, “Yaşlılara, kadınlara, çocuklara, ruhbanlara ve mabetlere ilişmeyiniz! Ağaçları yakmayınız! Hayvanlara dokunmayınız! Ve servetleri heder etmeyiniz.” diyen Peygamber’in (sav) sözleriyle hangi El Kaide katliamını açıklayabilirsiniz?

“Askerlerinizin bozgunculuk (fesat) yapmasına engel olun! Askerinizi zinadan alıkoyun!” diyen Peygamber’in (sav), saldırdıkları şehirleri yıkıp kadınlara tecavüz eden IŞİD canileri ile ne alakası olabilir?

Havaalanlarını basan, binaları yıkan, alışveriş merkezlerine saldıran vandallar, “Kim haksızca bir kişiyi öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayatını kurtarırsa sanki bütün insanların hayatını kurtarmış olur.” (5/32) kutsi düsturunu içeren Kur’an’a inanıyor olabilir mi?

“Kimse bir başkasının suç (ve günah) yükünü çekmez ve onunla yargılanmaz.”(17/15) ayetine inananların intikam için canlı bomba olup masum insanları öldürmeleri mümkün mü?

Yüz binlerce masumu bir KHK ile meslekten atmak, hamile kadınları hapsetmek, bebekleri annelerinden ayırmak, ihtiyarları, hastaları hapsetmek gibi rezillikler İslam hukukunda var mı?

MÜNAFIK KİMLİĞİYLE HORTLAYAN HACCAC’LAR

Tabi ki hiçbiri yok ama maalesef Türkiye ile beraber bütün bir Ortadoğu; dinin ruhundan habersiz; kimi zaman münafık kimliğiyle hortlayan, kimi zaman barbarca ortaya atılan, eli kanlı insanların kol gezdiği sahipsiz bir coğrafya.

Böyle hasta ruhlar için din, bir gelenektir. Şekilden ibarettir. Bunlar bedevidir, zır cahildir. Başka bir ülkede dünyaya gelse muhtemelen eşkıya olacaktır. Banka soyguncusu olacaktır. Sokak serserisi veya çeteci olacaktır. Ama Ortadoğu’nun yoksulluk ve cehalet bataklığında doğunca IŞİD’çi oluyor. Afrika’da doğunca Boko Haram’cı oluyor. Türkiye’de doğunca Yezid’i aratmayan bir zâlim oluyor ve haramilik ve eşkıyalığı din ile perdeliyor.

IŞİD yobazları,  El Kaide ve Boko Haram katilleri ve AKP’li bir kısım teröristler, Hz. Muhammed (sav) zamanında yaşasaydı büyük ihtimal müşrik veya münafık cephesinde olurlardı. Çünkü dertleri din değil, siyasi istismar ve bu yolla menfaat temin etmek. Müslümanlığın başındaki en büyük bela dinin siyasi menfaatlere alet edilerek içinin boşaltılması.

HRİSTİYAN TERÖRİST OLUR MU?

Terörün ve teröristin dini olmaz. Aşağıdaki eylemlerin Hristiyanlık dinine mensup olanlarca yapılmış olması da o hadiseleri ‘Hristiyan terörü’ yapmaz.

Norveç’te 77 kişiyi katleden Breivik bu eylemi Hristiyan inancından dolayı yapmadı.

50 bin Müslüman kadına ve genç kıza tecavüz eden Sırplı canavarlar Hz İsa’nın (as) takipçisi değildi.

Irak’a demokrasi getireceğiz diyerek milyonlarca insanın ölümüne sebep olanlar, Felluce’de kimyasal silahlarla çocuk, kadın ve yaşlılardan yaklaşık 5 bin masum sivili katledenler Hristiyan misyonerler değildi.

Hitler’in milyonlarca insanın katili olması, soykırımı Hristiyanlığa fatura etmez.

Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarıyla 250 bin insanın ölümüne sebep olanlar bu katliamı ‘On emir’ gereğince yapmadı.

Bu, Hristiyanlık için böyle olduğu gibi Müslümanlık için de böyledir. IŞİD’li serseri ve katillerin cinayetleri İslam’a mal edilebilir mi? Etmek insafsızlık olmaz mı?

CUMAYA GİDEN HARAMİLER

AKP’li bir kısım teröristlerce aylardır zindanda tutulan gazeteci, yazar Şahin Alpay bir yazısında din sosyologlarından Karen Armstrong’un şu cümlesini aktarmıştı: “Haçlı Seferleri’nin Hazreti İsa ile bir ilgisi olmadığı gibi, terörizmin de Hazreti Muhammed’le bir ilgisi yoktur. İslam dininde Hıristiyanlık’tan daha şiddetli olan bir yan yoktur.”

İşin özeti şu: Yeryüzünde ahlakıyla melek misal insanlar olduğu gibi eşkıya karakterli insanlar da var. Bunlar anarşi çıkarırken, katliam yaparken ellerine hangi dinin kitabı geçerse onu alır ve istismar eder. Ve maalesef günümüzde İslam dini, bu tür “müslümanların” ağır saldırısı altında…

[Veysel Ayhan] 29.5.2017 [TR724]

Avrupa Konseyi: Türkiye’de iç hukuk bitmiştir, adalet reddedilmiştir [Mehmet Dinç]

Türkiye 4 yıl gibi kısa bir sürede insan hakları, adalet ve özgürlükler adına neredeyse tüm kazanımlarını tüketti. Temel insan hakları değerleri noktasında Batı’ya birkaç adım mesafeye gelmişken çok kısa sürede fersah fersah uzaklaştı. İlerleme raporları olarak kamuoyuna duyurulan Türkiye raporları ise büyük çatlakları göz önüne serdi. Son olarak AKPM İnsan Hakları Komitesi üyeleri Türkiye’de iç hukukun bittiğini, adaletin reddedildiğini söyledi. İç hukukun bittiğinin, Avrupa Parlamentosu üyelerince de ifade edilmesi AİHM başvuruları için önem arz ediyor.

Türkiye’nin üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin veya üye olmak için 50 yıldır çabaladığı Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi doğrudan etkileyecek durumu söz konusu değil. Bu kurumlar Avrupa standartlarında hayat sürmek için (ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel, anlamda) ülkelere sadece rehber olabilirler. AKP iktidarlarının 2012’lere kadar olan bölümünde, bu rehberlik olumlu ve yapıcı biçimde kullanılarak ciddi mesafeler katledilmişken, sadece Erdoğan hâkimiyetinin hissedildiği 2013 sonrası dönemde ise Batı ile çatışmacı, rehberliği reddeden politikalar, sorunları da beraberinde getirdi. Bir yandan yolsuzluk operasyonlarını örtmek için Hizmet Hareketi cadı kazanına atılırken diğer taraftan iktidarı sağlamlaştırmak için tüm muhalif kesimler baskı altına alındı. İnsan hakları ve adalet tanımaz bu yeni süreçle birlikte Avrupa Birliği ile ipler de kopma noktasına geldi. Türkiye’nin kurucusu olduğu Avrupa Konseyi ile bağların devam etmesi adına çaba gösteren taraf ise yine Avrupa Konseyi oldu…

Son olarak AKPM İnsan Hakları Komitesi üyelerinden Alman Bernd Fabritius ve ALDE grubundan İsviçreli Raphael Comte “Türkiye’de insan hakları ihlalleri iddialarına yönelik, iç hukuk yollarının bulunmamasına” dair ortak bildiri yayınladı.

Türkiye’de iç hukuk yolları tükenmiştir

AKPM insan hakları komitesi raportörleri EPP grubundan Alman Bernd Fabritius ve ALDE grubundan İsviçreli Raphael Comte’in “Avrupa Konseyine üye ülkelerde hukukun üstünlüğüne yönelik yeni tehditler, seçilmiş örnekler ve OHAL” başlıklı açıklamalarına göre Türkiye’de iç hukuk tükenmiş durumda. Raportörler, Avrupa insan hakları sözleşmesinin (AİHS) OHAL ile ilgili 15. maddesine ilişkin sapmaları, Türkiye’de işlerinden atılan, tutuklanan veya gözaltına alınan kişilerin haklarını arama adına etkili iç hukuk yollarının bulunmadığını konusundaki endişelerini dile getirdiler.

Raportörlerin, bahsettiği AİHS’in OHAL ile ilgili 15. maddesi şu şekilde:

Madde 15 – Olağanüstü hallerde askıya alma

Savaş veya ulusun varlığını tehdit eden başka bir genel tehlike halinde her Yüksek Sözleşmeci Taraf, ancak durumun gerektirdiği ölçüde ve uluslararası hukuktan doğan başka yükümlülüklere ters düşmemek koşuluyla bu Sözleşmede öngörülen yükümlülüklere aykırı tedbirler alabilir.
Yukarıdaki hüküm, meşru savaş fiilleri sonucunda meydana gelen ölüm hali dışında, 2. madde ile 3. ve 4. maddeler (fıkra 1) ve 7. maddeyi hiçbir suretle ihlale mezun kılmaz.
Bu maddeye göre aykırı tedbirler alma hakkını kullanan her Yüksek Sözleşmeci Taraf, alınan tedbirler ve bunları gerektiren nedenler hakkında Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tam bilgi verir. Bu Yüksek Sözleşmeci Taraf, sözü geçen tedbirlerin yürürlükten kalktığı tarihi de Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirir.
Yine 15. Madde içerisinde yer alan OHAL ilan edilmesi halinde dahi hiçbir suretle askıya alınamayacak maddeler ise şöyle: Yasama hakkı, işkence yasağı, kölelik ve zorla çalıştırılma yasağı, cezaların yasal olma zorunluluğu.

Peki, raportörler neden bu maddeleri tekrar gündeme getirdi? Çünkü Türkiye’de işleyen sistem (adı her ne ise), başta Erdoğan olmak üzere, yargı mensupları ve güvenlik güçleri Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini tekrar tekrar ihlal ediyor.

İşkence, yaşam hakkının ihlali, adam kaçırma, adil yargılamayı engelleme gibi yüzlerce maddeledik temel insan hakları ihlalleri, başta Birleşmiş Miletler ve Uluslararası Af Örgütü raporları olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti üzerinde bağlayıcılığı bulunan tüm uluslararası kurumlar tarafından dile getirildi, raporlaştırıldı.

Adalet ertelendi, adalet reddedildi

Fabritius, Anayasa Mahkemesi hakimleri, yüzlerce yüksek mahkeme hakim, 5 HSYK üyesi ve Türkiye’de bulunan hakim ve savcıların dörtte birinin gözaltına alındığını veya tutuklandığını söyledi. Fabritius “Bu durum, yargı sisteminin düzgün işleyişini ciddi olarak bozdu, yeni gelen veya görevine devam eden yargıçlar ise yargı bağımsızlığı adına olumsuz sonuçlar doğurmasına rağmen meslektaşlarını işten çıkarmaya devam ettiler” söyledi.

Comte ise, KHK’ların sebep olduğu mağduriyetleri gidermeye yönelik oluşturulan OHAL komisyonunun hala aktif olmadığını dile getirirken mevcut durumdan kaynaklanan pek çok davada Anayasa Mahkemesinin çözüm adına etkinliğini hala göstermediğini söyledi. Devam etmekte olan acil önlemlerin (OHAL’in ) parlamenterlerin yargılama öncesi tutuklama gibi veya farklı bireysel etkileri gibi geri donuşu olmayan olumsuz sonuçlarının olduğunu söyledi. “Anayasa Mahkemesi kararlarını aylarca açıklanamayacak bir şekilde erteledi. Adalet ertelendi adalet reddedildi” dedi.

Öte yandan her iki raportör de raporların hazırlanması sürecinden Türkiye’yi ziyaret etme niyetini sürdürdüklerini, Türk makamları ile açık veya yapıcı görüşmelere yapmak istediklerini dile getirdi.

[Mehmet Dinç] 29.5.2017 [TR724]

CHP ilk düğmeyi yanlış ilikledi [Sefer Can]

15 Temmuz darbe girişimini araştırmak için kurulan Meclis Komisyonu’nun raporu beklendiği gibi çıktı. Dağ fare doğurdu, diyenler gerçekten samimiyse, kusura bakmasınlar çok safmışlar. Farenin dağ doğurmasını bekliyorlarmış demektir. Meclis karar aldıktan sonra aylarca üye vermeyerek işi sürüncemede bırakan AKP’nin planı tıkır tıkır işledi. Komisyonun adı zaten hüküm içeriyordu: “FETÖ’nün yaptığı 15 Temmuz vs…” Nasıl araştırma komisyonu ise baştan hükmü veriyor sonra onu doğrulayacak malzeme topluyor. Sonucu başlarken ilan edilen bir araştırma ne kadar doğru olabilir?

AKP’nin niyetini gösteren başka gelişmeler de yaşandı. Parlamentodaki bütün usul ve teamüller hiçe sayıldı. Başkan, başkanvekili, sözcü ve katip üye AKP’den seçildi. Manipülasyon yapmak istedikleri açıktı ve gizleme ihtiyacı bile duymuyorlardı. Başkan Reşat Petek, kendi konuşurken kameraları içeri alıyor, sonra dışarı çıkarıyordu. CHP ve HDP’nin ifadesine başvurmak istediği isimler özenle ayıklandı. Darbe girişimi hakkında bilgi verebilecek çok az sayıda insan çağırıldı. Onlar da AKP’lilerle paslaşarak neredeyse hiçbir şey söylemeden ayrıldı. Mesela dönemin Emniyet Genel Müdürü Celalettin Lekesiz birçok soruya ‘gereği yapılmıştır’ gibi geçiştirici cevaplar verdi.

Muhalefet milletvekillerinin bilgi edinme çabası AKP’li divan ve vekillerin engellemesiyle sonuçsuz kaldı. Sezgin Tanrıkulu, Aytun Çıray ve Aykut Erdoğdu’nun isyanları da sonuç vermedi. Komisyonun ilk konuğu AKP Denizli Milletvekili Şahin Tin diyeyim gerisini siz düşünün. İktidar partisi ilk günden kendi kahramanlık hikayeleriyle Komisyonu oyalamaya başladı. Tin’in “Bunlar zaten benim milletvekili olmamı da iki dönem engelleyip geciktirdiler” minvalindeki sözleri de trajikomikti. Kişisel hesabı görme çabası bir yana muhalefete koz verdi. “Partinizde kimin vekil olacağına yetkili kurullar karar vermiyor mu?” sorusu epey terletti.

SAHTE BELGE ÜRETEN BAŞSAVCI!

Aslında komisyonun nasıl çalıştığına dair çok örnek var ama söz israfı olur. Başkan Reşat Petek’in açıkladığı rapora ve o basın toplantısına göz atmak yeterli olur. Petek, her anlamda ucuz bir hileyle CHP’yi suçladı. İnternette birkaç liraya alınabilecek bir makbuzla Fethullah Gülen’in 1967’de CHP’ye bağış yaptığını ileri sürdü. Tel tel dökülen iddiayı dile getirerek komik duruma düştüğünü şimdi fark edip düzeltmeye çalışıyor. “Nereden geldi bilmiyorum” filan diyor. Fakat yandaş medyanın geri adım atmaması nereden geldiğini gösteriyor. CHP’yi yemeğe karar veren ‘üst akıl’ hamlelerini sıklaştıracak.

CHP ve Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu kaleyi açık bırakıp Erdoğan’ın maça 5-0 önde başlamasına müsaade etti. Şimdi gerçeğin bir kısmını fark edip düzeltmeye çabalıyor. Kılıçdaroğlu’nun kontrollü darbe çıkışı önemli ama geç kalmış bir adım. Aylardır savsaklanan iddianame ve duruşmalar Kemal Bey’in söylediğinin ötesinde bilgiler saçıyor ortalığa.

Erdoğan’ın mahkemelerde ortaya çıkan gerçekleri örtmek ve kendi senaryosu dışında konuşmaya yeltenenlere gözdağı vermek için ses getirecek bir operasyona ihtiyacı var. En iyi alternatif CHP. Taşlar da döşendi vaktiyle. Danışmanlarından ‘FETÖ’ gerekçesiyle tutuklananlara ses çıkarmayan Kılıçdaroğlu, AKP Genel Başkanı Erdoğan’a altın fırsatı sundu. Filmi biraz daha başa sararsak asıl büyük hata, muğlak ve kanunla belirlenmemiş ‘FETÖ’ suçuna verilen destek. Yasal izinle açılmış bankada hesabı bulunmak, okula çocuk göndermek, burs vermek gibi dünyanın hiçbir yerinde ve bizim yasalarımızda da suç olmayan eylemlerle on binlerce insan tutuklu.

Ahlaken bu hukuksuzluğun karşısında durmaları gerekiyordu. En azından faydacı yaklaşıp “Birine suç olmayan fiillerle istediğini tutuklatma yetkisi verirsek yarın bizim de kapımızı çalar” demeliydiler. Bu açık ve yakın tehdidi hâlâ anlamamış olacaklar; pek değişen bir şey yok.

SÖZCÜ’YE ÖYLE, ZAMAN’A BÖYLE

CHP ve diğer muhalifler, “Eylem suç mu değil mi?” diye soracaklarına, “O FETÖ’cü olamaz” saçmalığında patinaj yapıyor. Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, Sözcü baskınına ve tutuklamalara haklı olarak isyan ediyor. İlk gün sosyal medyada ben de yazmıştım: Birisi darbecilere Erdoğan’ın yerini bildirmek istese bunun 100 tane yolu var. Haber yapmak 101. bile olmaz.

İyi güzel de, Zaman Gazetesinin 2013’te yayınlanan reklamından 2016’daki girişim için darbe delili çıkartıldığında itiraz etmemiştiniz. Tırpanı Erdoğan’ın eline verdiniz, önüne geleni biçiyor. Çok az diktatöre nasip olur böyle bir güç! Suç uydurmak zorunda dahi değilsin… Afrika’daki fakirlere yardım götürmek, kurban eti dağıtmak bile tutuklanma gerekçesi.

BAHÇELİ’YE MIZMIZ ÇOCUK MUAMELESİ

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’la MHP lideri Devlet Bahçeli arasındaki muhalefetçilik oyunu ne kadar da şirin. Bahçeli küstüm oynamıyorum diyor, Erdoğan küçük çocuğunu avutur gibi “Yok yok, sana söylemedim, ben hiç sana öyle der miyim?” şeklinde karşılık veriyor. Bazı saflar da buradan medet umup ‘Bahçeli kılıcı çekti’, hayaline kapılıyor. Erdoğan’ın, ihtiyacı bitmeden bu ilişki sonlanmaz ve son noktayı Bahçeli koyamaz. Ama arada bu tür sarı muhalefet atraksiyonları görebiliriz. Fazla heyecanlanmayın!

[Sefer Can] 29.5.2017 [TR724]