‘Birlik’ konuşmasında ölümleri yarıştırdı [Haber Yorum: Ahmet Dönmez]

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, ‘birlik-beraberlik’ çağrısı yaparken yine ayrıştırıcı, ölümleri yarıştırıcı bir dil kullandı. 33. Muhtarlar Toplantısı’nda konuşan Erdoğan, Ağustos ayındaki Gaziantep saldırısında hayatını kaybeden 56 kişi ile yılbaşı gecesi Reina saldırısında ölen 39 kişi arasında karşılaştırma yaptı. Üstelik tam da ayrımcılık yapanlara tepki gösterirken böyle bir dil kullanması dikkat çekti.

Ortaköy katliamı ile ilgili olarak, “Hemen bunu yaşam biçimleri vesaire buraya kaydırmanın hiçbir anlamı yok.” diyen Erdoğan, “Ortaköy’de feveran edenler Gaziantep’te neden sustunuz?” diye seslendi. Halbuki kimse Gaziantep’teki saldırıya susmamıştı. En az Reina katliamı kadar Gaziantep saldırısı da lanetlenmiş ve herkes tepkisini göstermişti. Ama ülkenin cumhurbaşkanı, iki vahşeti birbiriyle ’rekabete’ soktu. Sanki olaylardan birisinin tarafıymış ve o taraf diğerlerince mağdur edilmiş gibi garip bir mantığa büründü.

Erdoğan, bir yandan “Toplum içinde var olan o fay hatlarını derinleştirme amacı güdenler her fırsatı değerlendirmekten çekinmiyor.” dedi, bir yandan da kendisi o fay hatlarını derinleştirecek sözler sarfetti. Reina saldırısı ile ilgili olarak nedensiz bir şekilde savunmaya giren Erdoğan, “Saldırgan o gece orada değil de ertesi gün mesela bir pazar yerinde aynı eylemi yapsa yine benzer tavırlar sergilenecek miydi acaba?” sorusunu yöneltti.

Ardından “Türkiye’de kimsenin hayat biçimi sistematik bir tehdit altında değildir, asla müsade etmeyiz. 14 yıllık iktidarımızda yaşam tarzı baskısına maruz kalan tek bir kişi var mıdır? Kim acaba ‘Bu ülkede ben şöyle giyinmek istiyordum da giyinemedim, şöyle yaşamak istiyordum da yaşayamadım’ diyordur? Şayet olay gerçekse faili kısa sürede tespit edilip en yakın zamanda cezalandırılıyor, bize göre de böyle olmalıdır.” ifadelerini kullandı.

ERDOĞAN BU AYRIMCILIĞI HEP YAPIYOR

Erdoğan diğer taraftan, “En iğrenç istismar ölü bedenler üzerinden yapılandır.” deyip yine istismara girişti. Bir kez daha saldırıya uğrayanlar arasında ayrımcılık yaptı. “Ben yakın zamanda sakalından dolayı dövülen insanlara örnekler verebilirim, kıyafetleri yüzünden aşağılanmaya maruz kalmış kızlarımıza, kadınlarımıza dair örnekler verebilirim.” şeklinde konuştu.

Ancak yılbaşı öncesi okullarda kutlama yapılmaması için yazılan resmi yazılardan tutun da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yılbaşı kutlamasını haram ilan eden fetvasına varıncaya kadar son 2 haftadaki toplumsal baskıyı görmezden geldi. Kahvehanede IŞİD karşıtı ve laiklik yanlısı konuşma yapan iki gencin tutuklanmasını da anmadı. Farklı yaşam biçimlerine yönelik son aylarda sosyal medya üzerinden organize olan tehditler bir yana doğrudan sokaklardaki şiddet olaylarının artmakta olduğunu da bahse konu etmedi.

BİR AYLIK ÜRKÜTÜCÜ TABLO BİLE DÜŞÜNDÜRÜCÜ

Sadece son bir kaç ay içindeki olaylar ürkütücü gidişat hakkında yeterince fikir veriyor. Örneğin geçtiğimiz Haziran’da,  Firuzağa’da Koreli bir esnafın işlettiği plakçı dükkanı, “Ramazan’da içki” saldırısına uğradı. Saldırganların, “Kapat burayı kapat. Ramazan’da utanmıyor musunuz lan! Seni öldürürüm! Sizi içeride yakarız!” diye bağırdığı görüntülerde var olmasına rağmen 3 saldırgan da serbest bırakıldı. Yetmemiş gibi iktidarın Star Gazetesi, saldırgan D.B.’yi aklayıcı bir röportaja imza attı. Hem de saldırgana dükkanın önünde poz verdirerek. Olayı “Yeni bir Gezi denemesi” olarak niteleyen Star, olayın ‘taciz’ nedeniyle gerçekleştiği yalanını ortaya attı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise o zaman “Her iki taraf da hatalı” yaklaşımını sergiledi.

Bu olaydan bir kaç gün sonra, Baltalimanı’nda Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan’a ait Oba Cafe çalışanları, yan taraftaki parkta içki içen 7 kişiye sopalarla saldırdı.

Yine geçtiğimiz haftalarda Ayşegül Terzi isimli bir hemşire, şort giydiği gerekçesiyle İstanbul’da bir halk otobüsünde tekmelendi. Saldırgan Abdullah Çakıroğlu, defalarca gözaltına alınıp serbest kaldı. Ekim ayındaki iddianame öncesi tekrar tutuklanan Çakıroğlu, ilk duruşmada  tahliye oldu.

Yine Ekim ayında İstanbul Tophane’de 21 kadın sanatçının çalışmalarından oluşan ‘Kuytu’ isimli serginin açılışı içki içildiği gerekçesiyle basıldı. Mahalleli olduğu söylenen bir grup, “Kadınlı erkekli mahallede içki içemezsiniz” diyerek sanatçılara saldırdı. Sergide eseri bulunan sanatçılardan Vardal Caniş, aramalarına rağmen polisin gelmediğini ve sergiyi basanları uzaklaştırmak yerine sergide bulunanların dağılmasını söylediklerini anlattı.

Kasım ayında Lütfi Kırdar’da düzenlenen 11. Contemporary İstanbul’un açılış etkinliği de saldırıya uğradı. Gerekçe, Ressam Ali Elmacı’nın Sultan 2. Abdülhamid’in yüzünü kadın bedeni formundaki bir heykelin yüzüne resmetmesiydi.

Aralık ayı başında Manisa’nın Turgutlu ilçesinde 4 aylık hamile Ebru Tireli, parkta spor yaptığı gerekçesiyle saldırıya uğradı. Tireli ve görgü tanıkları saldırganı teşhis etmesine rağmen şüpheli M.T., serbest kaldı.

Her gün onlarca masum insan ‘terörist’ denilerek delilsiz yere tutuklanırken herkesin gözü önünde gerçekleşen bu saldırıları yapanlar, aramızda dolaşıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bunların çoğu ile ilgili açıklama yapmadı. Bir tavır da koymadı.

PARTİLİ CUMHURBAŞKANI’NA KARŞI BİR DE GERÇEK CUMHURBAŞKANI GEREKECEK

Anayasa’ya göre Cumhurbaşkanı, Türk halkının birliğini temsil eder. Fakat tam aksine şu anda Türk halkının birliğine kasteden bir Cumhurbaşkanı var. Zaten o Anayasa’yı da değiştiriyor. Yerine partili cumhurbaşkanlığını getirecek. Tam da bu söylem ve bu bakış açısıyla yönetmeye devam edecek. Peki ülkenin ve milletin birliğini, bütünlüğünü kimbir cumhurbaşkanına mı ihtiyaç duyulacak acaba?

[Ahmet Dönmez] 4.1.2017 [TR724]

Onun kulağına üfleyen var!.. [Ebu Abdurrahman]

Üstadımızın fedâkar hizmetkar ve vârisalerinden Kore Gazisi Bayram Yüksel Ağabeyimiz diyor ki: 

“1961’de Mustafa Polat’la merhum Hasan Basri Çantay’ı ziyarete gitmiştik.  Mustafa Polat sordu: ‘Neden Üstad tarzında eser yazmadınız?’ O da, ‘Kardeşim, dedi, ‘Sizler Üstad’ın nasıl bir insan olduğunu bilmiyorsunuz. Kimse Üstad’la mukayese edilmez. Onun kulağına üfleyen var. Onun fiş takacağı bir yer vardı. Bizim fiş takacak yerimiz yok. Kardeşim sizi tebrik ederim… Bizler Üstadın sayesinde müellif (yazar) olduk. Bizler korkumuzdan ne eser yazabiliyorduk  ve ne de kimseye anlatabiliyorduk. Üstad Hazretleri, Risale-i Nurları te’lif etmeye başladı: Hem Türkiye’de okuma çığırı açtı, hem de hapishanelerde dayak, kelepçe, açlık, susuzluk ve her zulme tahammül etti. Fakat onun ihlası, onun şefkati, onun merhameti, onun tevâzuu, onun şecaat ve kahramanlığı herşeye galip geldi. Türkiye’de herşey onun peşinde, emniyeti, polisi, bekçisi, İslâmiyetten mahrum kalmış halkı, İslâmiyetten uzaklaşmış insanları hep aleyhinde. Onun kimsesi yok. Ne ordusu var, ne polisi, ne jandarması, ne bekçisi. Yalnız onun Allah’ı var. Yalnız Allah’a dayanmıştı, yalnız Peygamberine.” 

“Bir gün eski Alay Müftüsü Osman Nuri Efendi: ‘Kardeşlerim! Sizler Üstadı tek taraflı anlıyorsunuz. Üstad’ı sizin hafızalarınız anlamaz. Üstad acaib bir insan! Sizler Risale-i Nur’u anlayarak okuyun. Ben eserlerinin hepsini mütalaa edemedim. (Maraşal) Fevzi Çakmak’la hergün beraberiz. Çeşitli mevzuları, hatta dünya ahvalini görüşüyoruz. Sizin Üstadınızda öyle bir dehâ, öyle bir kabiliyet var ki, dünyadaki devletlerin siyaseti Üstad’a verilse hepsini idare edebilecek bir kabiliyeti var. Ben öyle görüyorum ve hakikaten de öyledir’ demişti.”

Babamın bir tesbiti var: Türkiye’de şehirler arası otobüslerle seyahat ederken yollar üzerindeki otobüs duraklarında şimdi hep mescidler, abdest alacak-namaz kılacak çok güzel yerler var. Bunların sebebi Risale-i Nur talebeleri, bilhassa Hizmetin talebeleridir. Çünkü vakit gelince dağ başlarında bile otobüsleri durdurup namazlarını kılan, eğer şoförler durmazsa, valinizi alıp otobüsten inerek bir kenarda namazlarını kılan Nur talebeleri bu mescidlerin yapılmasına vesile oldular. Benzinliklerde, duraklarda ısrarla, bize namaz kılacak yer ve Kıbleyi gösterin diye söyleyip durmaları,  bu mekanları  açmaya mecbur etti… 

Tefsir yazarı Hasan Basri Çantay Hocaefendi bile bir hatırasında diyor ki: “Ben İstanbul-Bandırma vapurlarında gidip-gelirken, Allah affetsin namazlarımı, çekindiğimden hep kazaya bırakırdım. Ama genç Risale-i Nur talebelerinin bir kenara çekilip namazlarını vaktinde kılmaları, hatta cemaat yapıp öyle kılmaları dikkatimi çekti ve artık çekinmeden ben de namazlarımı zamanında vapurda kılmaya başladım.”

Evet Risale-i Nur, sadece bilgi vermiyor; ilmin yanında iz’ân ve iltizam da veriyor. Yani derin kalbî tasdikle beraber, yaşama aşkı da aşılayıp, ibadet şuuru da veriyor…  

[Ebu Abdurrahman] 4.1.2017 [Samanyolu Haber]

Milletin değil, Reis’in Diyanet’i![Haber-İnceleme: Erman Yalaz]

İstanbul Ortaköy’deki eğlence mekanı Reina’ya yapılan kanlı terör baskınından bir gün önce cuma hutbesinin konusu yılbaşı eğlenceleri ve kutlamalarıydı. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlanan ve Türkiye’deki tüm camilerde okunan cuma hutbesinde, yılbaşı kutlaması “gayrimeşru” ilan edilmişti.

“Kendini ve yaratılış gayesini unutarak, değerlerimizle örtüşmeyen, insan hayatına katkısı olmayan gayrimeşru tutum ve davranışlar sergilemek bir mümine asla yakışmaz” ifadeleriyle başlıyordu hutbe.

REİNA ÖNCESİ DİYANET: YILBAŞI KUTLAMAK GAYRİ MEŞRU

Söz yılbaşı kutlamalarına getirilerek şunlar vaaz edilmişti: “Unutmayalım ki ömür sermayesinden geçen bir yılın sonunda kendini ve yaratılış gayesini unutarak değerlerimizle örtüşmeyen, insan hayatına katkısı olmayan gayri meşru tutum ve davranışlar sergilemek bir mümine asla yakışmaz. Yeni bir yılın ilk saatlerinin başka kültürlere, başka dünyalara ait yılbaşı eğlenceleriyle israfa dönüştürülmesi ne kadar da düşündürücüdür. Sevap-günah, hayır-şer konularında muhasebe yapılması gereken saatlerin, emek harcamadan zengin olmak arzusuyla kumar, piyango gibi şans oyunlarıyla heba edilmesi ne kadar da üzücüdür. Yüce Rabbimiz, ömrümüzün kalan kısmını geçen kısmından daha hayırlı ve bereketli yaşayabilmeyi bizlere nasip eylesin. Hesabını veremeyeceğimiz bir hayat yaşamaktan hepimizi muhafaza eylesin.”

REİNA SONRASI DİYANET: HUNHARCA SALDIRI, BU BİR VAHŞET

39 kişinin öldüğü 69 kişinin yaralandığı baskından hemen sonra ilk resmi açıklama yine Diyanet’ten üstelik doğrudan Başkan Mehmet Görmez’den geldi. Sosyal medya ve internet gazeteleri kaynıyordu. Diyanet, zaten son 4-5 senedir toplumsal kutuplaşma ve gerilim üzerine yükselen siyasete alet olacak bir hata yapmıştı. Bu Diyanetin ilk hatası değildi. Görmez, “Yeni yılın ilk saatlerinde savunmasız insanlar üzerine hunharca yapılan silahlı saldırı bütün milletimizi derinden yaralamıştır. Bu bir vahşettir.” ifadelerini kullandı saldırının pazarda ya da bir mabette yapılmasıyla eğlence mekânında yapılmasının farkı yoktur diyerek.

DİYANET SİYASETİN GÖBEĞİNE NASIL GETİRİLDİ?

Başkanın tepkiyi farkettiği kesin. Ancak tartışmanın tam da kritik noktası buydu zaten. Pazarda, seçim meydanlarında, kimi televizyonlarda aleni şekilde yükselen AKP eliyle büyütülen radikal grupların söylemleri toplumsal gerilimi artırmıştı. Yılbaşının kutlanıp kutlanmayacağına dair vaaz, camiye siyaset girdiğinin sosu biberi oldu. Görmez farkında mı bilmiyoruz, ancak insanlar da buna tepkili.  Diyanet İşleri Başkanlığı, kurulduğu 3 Mart 1924’ten beri hiç olmadığı kadar siyasetin merkezinde. Din İşleri Yüksek Kurulu’nun idari yapıya bağlanmasından, camiye siyaset sokmasına, yurtdışında AKP ve MİT ile dirsek temasıyla üstlendiği yeni görevlerinden, sorgulanmayan bütçesine, hac hizmetlerindeki tekelliğinden, başkanına tahsis edilen milyonluk Mercedes’ine kadar her icraatı tartışma konusu.

80 BİN CAMİ, 130 BİN DİN GÖREVLİSİ EMRE AMADE Mİ?

Diyanet Fetva Hattı’na yöneltilen bir soruda verilen cevapla geçen sene Ocak ayında ortaya çıkan ‘şehvet fetvası’ da çok tartışıldı, infial oluşturdu. Bazı vakıfların yöneticilerinin karıştığı küçük yaştaki çocuklara yönelik taciz ve tecavüz iddiaları ve yargılamalarında da sessizliğe büründü Diyanet. Tabi ki tartışmanın merkezinde en belirgin figür Diyanet Reisi Mehmet Görmez yer aldı. Personel alımından hutbe yazımına kadar her aşamada, teşkilat ona göre şekilleniyordu. Bizzat kendisi bazı hutbeleri kaleme aldığını defalarca dile getirdi. Sonuçta 66 bini kamu, 12 bine yakını farklı vakıf ve STK’lara ait camilerde görev yapan 130 bine yakın din görevlisi ve teşkilat yapısı ile Türkiye’nin en büyük ve yaygın kamu kurumuydu Diyanet.

AB VE DEMOKRATİKLEŞMENİN MERKEZİNDE İKEN, SİYASETE NASIL KAYDI?

AKP’nin iktidara gelmesiyle Diyanet teşkilatında da ilk dönemlerde olumla anlamda kabuk değiştirme yaşandı. Aleviliğe ait kaynakların basılması, cezaevlerine, özürlülere, farklı cemaat ve camialara yönelik istişare mekanizmalarının oluşturulması, personelin eğitilmesi, üniversite mezunu olması için başlatılan programlar, kadın vaizler, Kürt meselesinde çözüm odaklı alınan inisiyatifler öne çıktı. Bir önceki Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun döneminde AB’ye uyum, dini referanslarıyla ele alma ve okuma, televizyon ve radyo yayınına geçme, insan kaynaklarını revize etme adına önemli mesafeler kat edildi.

Yurtdışı hizmetlerinde de DİB eliyle Kafkaslar, Balkanlar,  Japanyo ve AB ülkeleri özelinde adımlar atıldı. Bu sürecin aktörlerinden biri de o dönemin Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Mehmet Görmez idi. Uludere saldırısında kendi vatandaşlarımızın uçaklarla kaçakçı diye bombalanmasının ardından halkın teskin eden kardeşliğe çağıran, Kürtçe dualar ederek birlikte ağlayan imam hatip ve müftülerin de görev yapabildiği bir teşkilattı Diyanet.

YOLSUZLUK HUTBESİ DEĞİŞTİ, SİYASET HUTBELERE GİRDİ

17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalının ortaya çıkarılmasından sonra refleksleri değişen kurumlardan biri oldu. Aslında ilk tartışmalar burada yaşandı. Açılım, demokratikleşme, reformcu yaklaşımıyla konuşulan yapı bir anda kendisini konunun tarafı haline getirdi. Hutbelerdeki yolsuzluk ve rüşvet konusuna dair vaaz kaldırıldı önce. 17 Aralık 2013 rüşvet ve yolsuzluklar operasyonu üzerine din görevlilerine perşembe akşamı teşkilattan gönderilen kısa mesajlarla 20 Aralık Cuma günü okunacak olan “rüşvet” konulu hutbenin yerine başka hutbe okutuldu. Angajman bununla başladı, ancak bununla bitmedi.

BAŞKASININ YERİNE OY KULLANAN SANDIK GÖREVLİSİ İMAM

Camilerin çay bahçelerine konan masa sandalyeler, AKP yöneticilerinin meydan mitinglerini mahallelerde cami mitingine çevirmesiyle devam etti. Son iki yıllık süreçte hutbelerden vaazlara, teravih sohbetlerinden Kur’an eğitiminin verildiği yaz kurslarına ve tabi teşkilatın konferans ve organizasyonlarına kadar her alan siyasallaştı. Bu angajmanın siyasi bağlantılarında akla gelmeyecek hadiseler de yaşandı. Örneğin 7 Haziran seçimlerinde Almanya’da sandık kurulu başkanlığı yapan Diyanet’e bağlı İmam Hasan Tüfek, başkasının yerine oy verirken yakalandı.

RİSALELERİN DEVLETLEŞTİRİLMESİ

Risale-i Nur’ların devlet tekeline alınması için AKP’nin Nur Cemaati temsilcileri, Bediüzzaman’ın resmi varislerine ve Hizmet Hareketi’nin kitap yayıncılarının engellenmesine kadar her aşamada Diyanet vardı. Neticede Diyanet tekeline verildi Risalelerin basım hakkı. Bir anlamda 1940’larda AKP’nin çok eleştirdiği ‘Tek Parti’ döneminde bile yapılmayan yapılarak, Türkiye’nin din diyanet alanındaki en sivil yapısının başucu kitapları devletleştirildi. Diyanet buna payandalık etti.

İktidar, Diyanet’e her istediğini yaptırdı bu noktadan sonra. Bu o kadar ileri gitti ki, milyonlarca Müslüman’ı itham edecek şekilde Hizmet Hareketi’ni ‘fırak-ı dalle’ yani sapık fırka ilan edecek kadar seviyesiz ve siyasi kararlara imza attı teşkilat. Diyanet, kendi vatandaşlarına siyasi baskı ile İslam tarihinde yapılmamış bir zulmü icra ediyordu, ‘tekfir etmek’ gibi dinen karşılıklı sorumluluğu gerektiren bir cürete ve hataya düşerek üstelik.

DİYANETİN ÇARPITMA RAPORU VE HİZMET’E ‘FIRAK-I DALLE’ İFTİRASI

Diyanet İşleri Başkanlığı Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın emriyle Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet Hareketi hakkında yalan ve iftira dolu rapor hazırlamıştı. 4 Ağustos 2016 tarihli Diyanet İşleri Başkanlığı Olağanüstü Din Şura’sında “Hizmet Hareketi” aleyhine kararlar alındı. Sonra da bu kararlar 11-14 Ekim 2016 tarihleri arasında İstanbul’da düzenlenen 9. Avrasya İslam Şurası’nda katılımcılara gerçekmiş gibi dikte edildi. Şura bir ay sonra yapılacakken talimatla öne çekilmişti. Amaç alınan kararları İslam Konferansı Örgütü toplantısına yetiştirmek ve oradakilere bu kararları, ulemanın genel kabulüymüş gibi lanse edebilmekti. “Devlete sızma”, “eğitim faaliyetlerini bir güç ve çıkar ağına dönüştürme” “15 Temmuz gecesi darbe yapma”, “kendi halkına savaş açma”, “fitne ve tefrika odaklı bir oluşum” gibi siyasi söylem ve iftiralarla Hizmet Hareketi dışlanıyor, daha ötesi ‘tekfir’ edilmek isteniyordu.

Zekât ve himmet paralarının sahiplerine ulaştırılmadığı, diğer din mensuplarıyla diyalog, hatta Hristiyanlaştırma gibi akla hayale gelmeyecek ve defalarca tekzip edilmiş hususlar, siyasi ve radikal grupların sloganları seviyesinde karara yedirilmişti. Bu iftiralara önce Hizmet Hareketi’ne mensup bir grup ilahiyatçı, sonra Afrika’dan Avrupa, Orta Asya’dan Uzakdoğu ve Ortadoğu’ya kadar uzanan bir çerçevede din alimleri tepki gösterdi, cevap verdi. Partizan tutuma esir olan Diyanet’in siyasete alet olduğu tescillendi. Siyasi bir dille karalama yapmanın ötesine gitmemişti DİB. Suyu bulundurmak, iftira ve kara propaganda yapmak da Diyanet’in görevleri arasını girmişti anlaşılan.

BAŞKANIN TRİLYONLUK MERCEDES’İ, SARAY ZİYARETLERİ

Diyanet Reisi Mehmet Görmez’e tahsis edilen makam aracı sürecin başında en çok tartışılan konulardan biri oldu. Bir diğer konu Diyanet Vakfı’nın ve Diyanet’in tartışmasız bütçeleriydi. Diyanet’in bütçesi, Sağlık ve Dışişleri bakanlıkları dâhil 12 bakanlığı geride bırakacak büyüklükteydi. Nasıl yönetildiği, kaynak israfı, bunca parayla nasıl bir din hizmeti verildiği tartışılmadı tabi. Görmez’in bindiği Mercedes enine boyuna tartışıldı hiç değilse. İlk açıklamalarla tahsis edilen araç 300 bin liraydı. Gazete haberleri aracın değerinin 1 trilyon olduğunu ortaya koydu. Mercedes değildi mesele. Yolsuzluk ve rüşvetin konuşulduğu, kamuda israfın ve AKP politikalarının devlet imkânlarını bireysel zenginlikler için peşkeş çekildiği dönemde Diyanet gibi bir yapının ‘etik duramaması’ ‘itiraz edemeyişi’ idi.

Korkulan oldu. İbreti âlem için iade edeceğim dediği otomobiline bir makam aracı daha eklendi Görmez’in üstelik. Görmez, kendine tahsis edilen Mercedes ile kaçak olması ve trilyonluk maliyeti ile gündeme gelen Beştepe’teki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na gitti. Görmez, bunun farkında ya da değil, ancak o gün için MHP dahil muhalefetin adım atmaktan imtina ettiği Saray’ı meşrulaştırma ziyaretlerinden biriydi bu. Görmez daha sonra Erdoğan için, “Sadece bu ülkenin dinî lideri değildir. İslam dünyası içerisinde bu coğrafyanın saygın bir dinî lideridir.” deme noktasına gelecekti.

28 ŞUBAT HUTBE VE VAAZLARININ AKP VERSİYONU

Hutbe ve vaazların merkezileştirilmesi ve siyasallaştırılması 28 Şubat sürecinde de çokça tartışıldı. O gün askeri vesayetin dikte ettiği vaaz ve hutbelerden şikâyet eden AKP ve bürokratik elitinin ders çıkarması beklenirken, gücü ele geçirenin yaşadığı zehirlenmeyle maalesef tam tersi oldu/oluyor. Sadece yılbaşı hutbesi değil, geriye dönük bir internet taraması bile yapılsa son iki senede onlarca hutbenin toplumsal bütünlüğü bozacak şekilde tartışıldığı açıkça görülebiliyor. 28 Mart 2014 tarihli sosyal medya yasaklarını savunan, 22 Ocak 2016 tarihli CHP Lideri Kılçdaroğlu’nun diktatör bozuntusu sözüne karşı ‘Söz ahlakı’ başlığıyla okutulan, 12 Şubat 2016 tarihli Kur’an ve hadisler üzerine verilen,  29 Ekim 2016 tarihli Mehdilik konusundaki hutbe gibi birçok örnek sıralanabilir.

MHP’YE HDP’YE OY VERME, SOSYAL MEDYAYA GİRME

28 Mart “Gemiyi deldirmeyin” başlıklı hutbede sosyal medyada yer alan ses kayıtları (yolsuzluk tapeleri) hedef alınarak “sosyal medyanın zararlarını anlamamakta direnen” cami cemaatine Twitter, Facebook, Youtube kullanımının ne kadar kötü bir şey olduğu anlatılıyordu. 5 Haziran 2015’de yani 7 Haziran seçimlerinden iki gün önce DİB’in aklına “ırkçılık” gelmişti ve “İslam, ırkçılığın her türlüsünü reddeder” başlıklı bir hutbe ile milyonlarca kişi yönlendirilmek istendi. Hedefte MHP ve HDP vardı. ‘Oy vermeyin bunlara’ deniyordu hutbenin subliminal kanadında.

PARTİ BİLDİRİSİ Mİ CUMA HUTBESİ Mİ TARTIŞMASI

Özellikle seçim dönemleri öncesinde kayda girmeyen hutbe ve vaazları da işin içine kattığınızda camilerde Diyanet eliyle oluşturulan buhranı kimse görmezden gelemez. Diyanet birlik ve beraberlik sağlayacağı yerde, Cuma ve teravihlere gitmek istemeyen bir kitle oluşturdu. Cemaati camilerden soğuttu. Daha tehlikelisi de belki son yılbaşı hutbesi gibi toplumsal çatışma ve terör örgütlerinin, radikal düşünceli kişilerin ekmeğine yağ süren metinler oldu. 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrası siyasi iktidara desteğini zirveye çıkardı. Hutbe ve vaazlar, cami cemaatine her Cuma partinin mesajının iletildiği platforma dönüştü maalesef.

AKP, seçim çalışmalarında camileri o kadar suistimal etti ki, fotoğraftaki görüntülerle siyasi konuşmalar camilerde icraa edilir hale geldi.
DİYANET, İSTİHBARATÇILIK YAPAR MI?

14 Aralık’ta Hollanda ile Türkiye arasında ‘muhbir imam krizi’ yaşandı. Ülkenin en çok satan gazetesi De Telegraaf’ın haberiyle gündeme gelen konu tam bir diplomatik skandaldı.  Türkiye’nin Lahey Büyükelçiliği Din İşleri Ataşesi Yusuf Acar tarafından hazırlanan ve TBMM Darbe Komisyonu’nda ele alınan rapordu haberin konusu. De Telegraaf’ın haberine göre, Hizmet Hareketi’ne yakın kişi ve kuruluşlara ait isimlerle bilgilerin yer aldığı raporda, ülkenin köklü partilerinden CDA’ya yönelik bile suçlamalar vardı. Raporda partiden “Fethullahçıların kalesi” diye söz ediliyordu. Hollanda Ateşiyi ‘istenmeyen adam’ (persona non grata) ilan etti. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, 38 ülkedeki din görevlilerine, ‘bulundukları ülkelerdeki Hizmet Hareketi’ne bağlı kişi ve kuruluşlar hakkında istihbarat çalışması yapmaları’,  talimatı vermişti. Diyanet, istihbaratçılık yapıyor, yurtiçi ve yurtdışındaki görevlilerinden fişleme ve muhbirlik yapmasını istiyordu.

ÖZAL DÖNEMİNDE YAŞANAN BİR OLAY VE DİYANETİN TAVRI

Diyanet İşleri eski Başkanlarından AKP milletvekili Sait Yazıcıoğlu’nun hatıraları ve röportajlarında yer alan bir başka örneği anmadan geçmek doğru olmaz bu noktada. Yazıcıoğlu, başkanlığı döneminde başbakanlıktan randevu alarak kendisini ziyarete gelen dört kişilik bir heyetin ziyaretinin mahiyetini şöyle detaylandırmıştı: “Başbakanlık’tan bir heyet randevu almıştı. Kimlerin olduğuna dair bir bilgi yoktu. Randevu saatinde dört kişilik bir heyet geldi ve kendilerini MİT üst düzey çalışanları olarak tanıttılar. Ve içlerinden biri diğerleri adına söz alarak ‘MİT ile Diyanet’in başka kurumlar ile de olduğu gibi, zaman zaman sıkı işbirliği içinde çalıştığını, aynı işbirliğinin devam edeceğini umduklarını ve arzu ettiklerini’ ifade etti.”

MÜŞAVİRE UYARI: ‘AYRIMCILIK YAPMADAN BÜTÜN VATANDAŞLARIMIZI KUCAKLA’

Yazıcıoğlu’nun cevabı, ‘soğuk bir hava’ estirecekti ortamda: “Görev alanlarımızın ve yaptığımız işlerin tamamen farklı olduğunu, dolayısıyla nasıl yakın bir çalışma içinde olacağımızı anlayamadığımı söyledim.” Yazıcıoğlu, bir  başka gün de Dışişleri Bakanlığı’ndan ‘gizli damgalı’ bir dosya almıştı. Dosyaya göre bir Avrupa ülkesindeki büyükelçi, din hizmetleri müşavirini, ülkeyi dolaşıp dinî gruplarla ilgili rapor hazırlaması için görevlendirmişti.

Yazıcıoğlu, rapora çok öfkelenmiş, hemen ilgili müşaviri arayıp “Biz seni oraya vatandaşlarımızı devlete ispiyonlaman için değil, onları bir arada tutman, hiçbir ayrımcılık yapmadan hepsini kucaklaman ve sıkıntılarına çare olman için gönderdik.” diyerek müşaviri derhâl geri çekmişti. O dönem Özal dönemiydi.

GÖRMEZ’İN 15 TEMMUZ’DAKİ ROLÜ

Bugünkü Diyanet’in istihbarat oyunlarına teşkilata bulaştırması sadece Ateşe Yusuf Acar hadisisiyle de sınırlı değildi. 15 Temmuz darbe girişiminde camilerden okunan sala ve ezanlar ve daha sonra bunun haftalarca sürdürülmesi de çok tartışıldı. MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım’ın bile kendisine ulaşamadığı saatlerde Görmez yanı başındaydı. İddiaya göre önceden alınan darbe haberini engellemeyen siyasi iktidar, Fidan-Görmez görüşmesiyle bir sonraki aşamayı, halkı sokağa dökme planlarını camiler üzerinden organize etmişti. Fidan, Genelkurmay Karargâhı’ndaki kayıp saatlerinden ve toplantısından ayrıldıktan sonra Çankaya’da, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez ve Suriyeli muhalif liderlerden Muaz el-Hatib ile yemeğe gitmişti.

O gecenin Diyanet penceresinden sırları hala aydınlatılmadı. Görmez de diğer korunan siyasi aktörler gibi TBMM 15 Temmuz darbesini araştırma komisyonuna getirilemedi. Diyanet’in hesap defteri bunlarla sınırlı değil. Belki geçen cuma hutbesinin son cümlesini Diyanet Reisine ve teşkilatı bir siyasi partinin arka bahçesi haline getirenlere hatırlatmalı: “Allah, hesabını veremeyeceğimiz bir hayat yaşamaktan hepimizi muhafaza eylesin!”

[Erman Yalaz] 4.1.2017 [TR724]

Diyanet doların 3,60 TL olacağını nasıl bildi? [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Doların yükselişini 2017’de de sürdüreceğini tr724.com‘da her vesile ile vurguluyorum. Daha dün ‘Lale Devri’nin sonu’ başlığı ile yayımlanan dosyanın mürekkebi kurumadan dolar 3,60 TL’ye çıktı.

Piyasayı objektif verilerle takip edenler için bu ve bundan sonraki seviyeler sürpriz değil. Tekrar edelim doların son iki ayda hızlanan ve nerede duracağı meçhul yükselişinin kalıcı tesirlerini 2017’de iliklerimize kadar hissedeceğiz.

Çift haneye çıkan enflasyon, 360 milyar kredi borcunun altında kamburu çıkmış tüketicinin refahından alıp götürecek. TL’nin 2016’da yüzde 20 erimesi ve enerji fiyatlarındaki toparlanmanın fiyatlara yansıması ekseriyeti itibarıyla bu seneye devredildi.  İğneden ipliğe zamlar enflasyonu çift haneye çıkaracak. İşsizlik düşmeyecek, artacak. Arçelik gibi devasa şirketler bile tenkisata gidiyor.

TÜRK TELEKOM’UN ZARARI 1,6 MİLYAR DOLAR

Şirketlerin döviz borcu Türkiye’nin yumuşak karnı. Döviz açığı olan THY, Türk Telekom, Vestel, Turkcell, Petkim, Tüpraş, Aksa Enerji, Zorlu Enerji, Coca Cola İçecek AŞ, Migros, Ak Enerji, Aksa Enerji ve Kardemir gibi sektörlerinin önde gelen şirketleri dolardaki artış yüzünden yüksek zararlar açıklayacak. Mesela Türk Telekom’un sadece kur farkından mütevellit zararı 1,6 milyar TL’yi bulacak. İhracat geliri yüksek şirketler bir nebze kur farkından gelen zararı aşağı çekecek, amma velakin iç pazar ağırlıklı çalıştığı için geliri TL olanlar tarihindeki en yüksek zararların altından kalkmaya çalışacak.

Japon Derecelendirme Kuruluşu JCR’ın Türkiye Başkanı Orhan Ökmen ile aynı kanaatteyim. “2016 senesinden sarkan negatif ekonomik risk mirasını 2017 yılında değiştirecek herhangi bir dinamik ufukta görünmüyor.” Büyükşehirleri hedef alan terör saldırıları, iç karışıklık ve gerilim odaklı  siyaset, ekonomiyi daha da istikrarsız hale getiriyor.

HÜKÜMETİN TEK DERDİ ‘BAŞKANLIK’

Hükümetin krize son vermeye matuf ne bir hazırlığı ne de o minvalde bir gayreti var. Tek gündemleri var: O da Saray’da mukîm zatın diplomasızlık derdine derman olmak için partili cumhurbaşkanlığı denilen ucube sisteme anayasa kılıfı dikmek. Esnaf kan ağlıyormuş, vatandaş zamlar altında iki büklüm olmuş, kimsenin can emniyeti kalmamış umurlarında değil.

Bugün alınabilecek tedbirlerle krizin tahribatını azaltmak mümkün iken hükümet sözcüleri samimi ikazlara, “Kriz tellallığı yapmayın.” üslupsuzluğu ile mukabelede bulunuyor. Türkiye’nin morale ve içtimaî mutabakata ihtiyacı olduğunu bile bile kutuplaştırıcı siyasetten, ucu açık OHAL rejiminden medet umuyorlar. Ortadoğu bataklığından ne vakit çıkabiliriz, cevabını bilen yok.

Dün MİT TIR’ları ile yollanan silahlar bizim insanımıza, askerlerimize karşı kullanılıyor. Terör örgütü IŞİD’in Türkiye’ye harp ilan ettiğini sağır sultan duydu. Reina saldırısı ile hayat tarzlarını alenen hedef alan yeni bir şiddet devri başlamış oldu.

Bu şartlar altında ihracat tabiî yerinde sayar. Turizm 2016 gibi en ağır krizin yaşandığı bir seneyi 2017’de mumla arar hale gelecek maalesef.

Döviz geliri artmadığı gibi mütemadiyen düşüyorsa, TL nasıl mukavemet edecek? Ya yüksek faiz vereceksiniz ya da kur şoku ile sarsılmaya razı olacaksınız. Yüksek faiz ya da yüksek kur iki ucu keskin bıçak gibi gelse de Türkiye’nin iktisadî alışkanlıkları dikkate alındığında dolar ucunun daha keskin olduğunu söylenebilir.

100 birimlik ihracat için 80 birim ithalat yapıyoruz. Doğalgaz, elektrik iki gün kesilse sanayi duruyor. Dışa bağımlılığı bu derece yüksek bir ekonomide ‘bırakalım dolar yükselsin’ demek ile ‘bırakalım memleket alev alev yansın’ demek arasında fark yok. Bu bağımlılığı azaltmanın yolu doğrudan sermaye girişini artırmaktı. Büyük sermaye, kendi sermayesine çöken bir hükümete itimad edip niye gelsin? Nitekim sermaye girişi durdu, çıkışlar hızlandı. Katar’daki ’17/25 Aralık paraları’ da suyunu çekti, çekecek. Ne demek istediğimi anlayan anladı.

Sıcak para ABD’ye yöneldi. Velhasıl 2017 risk primlerinin ve faiz oranlarının yükseleceği, TL’deki kayıpların devam edeceği zor ötesi zor bir sene olacak.

DİYANET, DOLAR İHTİSASINI NEYE BORÇLU?

Dolar 3,60 TL olmuşken bir ayrıntıyı hatırlatayım. Diyanet geçen ay dolar olarak belirlediği umre fiyatlarının 3,60 TL üzerinden hesaplanacağını açıklamıştı. Dolar/TL o esnada 3,40 civarında idi. Milyonluk zırhlı Mercedes’e (Almanya’dan Euro üzerinden ithal ediliyor.) binen Diyanet İşleri Reisi Görmez’in ileri görüşlülüğünün hakkını teslim edeyim. Kimseye fark ettirmeden dolar üzerine ihtisas yapmış ehl-i Diyanet…

Para üzerine doktora yapmış o kadar mütehassıs ismin çalıştığı Merkez Bankası bile sene sonu için 3,44 tahmini yapmıştı. Amma velakin dolar 3,53’ten seneyi tamamladı.

Merkez Bankası, doların önümüzdeki aylarda kaç TL olacağını parasını faizde değerlendiren Diyanet’e mi sorsa acaba?

[Semih Ardıç] 4.1.2017 [TR724]

Dolar ne olacak ya da Trump TL’yi nasıl etkileyecek? [Konuk Yazar: Dr. Cem Ünal]

Her ne kadar ardarda yaşanan terör saldırıları yüzünden ekonomik sıkıntılar ve dövizde yaşanan dalgalanma gündemin gerisine düşse de önümüzdeki sürecin en önemli tartışma konusu olacak.

Dolayısıyla ilgili ilgisiz herkes dolar kuru üzerine yorumlar yazacak, akla ziyan senaryolar havada uçuşacak.

Bu sebeple bu yazıda temel bir giriş yapacağım. İşin uzmanlarına ‘sıkıcı’ gelebilir fakat bazen ‘Bilal’e anlatır gibi’ anlatmak gerekiyor ki mesele anlaşılabilsin.

FED’den neden etkileniyoruz?

Türkiye, ekonomi ve finans literatüründe “Gelişmekte Olan Ülkeler (GOÜ)” olarak adlandırılan sınıfta yer alıyor. Ekonomik, sosyal ve siyasi yapılarında büyük benzerlikler bulunan Brezilya, Meksika, Malezya, Güney Afrika gibi ülkeler de bu kategorideki ‘muadillerimiz’.

Son günlerde gündemimizden düşmeyen FED’in gerçekleştirdiği faiz artışı sadece bizi değil GOÜ ekonomilerini ve dövizlerini de olumsuz etkilemeye devam ediyor.

Peki, ABD’nin Merkez Bankası olan FED’in faiz artışı, nasıl oluyor da bu ülkeleri etkileyebiliyor?

Kâr üretebildiğiniz sürece yatırım gelir

En basit anlatımıyla şöyle: Trilyonlarca dolara sahip olan irili ufaklı “uluslararası yatırımcılar” dünyanın her bölgesinde yatırım yaparlar. Burada kastettiğimiz yatırım, fabrika vs. gibi yatırımlar değil de o ülkenin devlet tahvili, hazine bonosu, hisse senedi gibi finansal yatırımlarıdır.

Bu yatırımların miktarını ve süresini belirleyen tek şey elde edilen ‘kâr’dır. Hiçbir yatırımcı, hiçbir ülkenin ve devlet adamının “kara kaşına, kara gözüne” bakarak yatırım yapmaz veya yatırımlarını sonlandırmaz.

Eğer ‘kâr’ varsa, yatırım da vardır.

Ve maalesef Türkiye gibi ülkeler de bu uluslararası yatırımcılara muhtaçtırlar. Çünkü bu kategoride yer alan ülkelerin ekonomik yapıları ve kırılganlıkları benzer özellikler gösterirler.

İthalatları ihracatlarını aştığı için her zaman cari açık verirler, iç ve dış borçlanma tutarları çok yüksektir, finans ve sermaye piyasaları istenilen düzeyde değildir. Ancak bu yapısal zayıflıklarını telafi edecek ülke içi tasarrufları da yeterli olmadığından her zaman bu uluslararası yatırımcılara ve onların getirdikleri ‘sıcak para’ya muhtaçtırlar.

Kârlılık paranın merkezine dönüyor

Dönelim tekrar sorumuza: “ABD’nin faiz artışı neden bizi etkiliyor ?”

ABD’nin yeni faiz artırımları ile uluslararası yatırımcı için ABD piyasasında yatırım yapmak artık daha kârlı hale gelecektir.

Dolayısıyla da çoğu ABD ve Avrupa kaynaklı uluslararası yatırımcılar, global düzeyde yaptığı finansal yatırımları yavaş yavaş iptal ederek, artık ABD piyasasına daha yoğun biçimde kanalize edecektir. Bu yatırımcıların, finansal yatırımlarını iptal edeceği ülkeler de maalesef Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerdir.

Bir de bu mekanizmanın “her mekân ve zamanda” işleyen basit sonuçları vardır: Fazla talep gören dolar değerlenir, elden çıkartılan ve satılan GOÜ para birimi ise değersizleşir.

Ekonomiye giriş dersi bunlar

Bu anlattıklarım, finans ya da ekonomi okuyan 1. sınıf üniversite öğrencilerinin ECON101 ders kitabında öğrendiği temel konulardır.

Son yaşadığımız ekonomik gelişmeler yukarıda anlattığımız çerçevede bu kadar basit aslında: Dolar yükseliyor, TL düşüyor. Dolar yükseliyor karşısında Meksika pezosu değer yitiriyor…

Peki, bu sonuç nasıl değiştirilebilir? TL nasıl düşürülebilir?

Döviz bozdurma çaresizliği

Türkiye’de vatandaşların döviz büfelerinde dolarlarını bozdurması gerçekten çare olabilir mi? Çok net ve kısa olarak cevaplayalım: Hayır.

Çünkü yabancı yatırımcıların Türkiye piyasasından çıkardığı dolar tutarı o kadar yüksektir ki, vatandaşların bozdurduğu dolarlar bunun yanında çok yetersiz kalır.

Ayrıca iyi niyetli vatandaşlardan bazıları doları bozdururken, diğer “uyanık vatandaşlar” az da olsa düşen kurdan döviz mevduat hesabı açma planları yapıyorsa, beklenen etki çok daha az olacaktır.

Bu yöntem kendimizi kandırmaktan, hamasi nutuklar atmaktan öte bir işe yaramaz, yarayamaz.

Liranın değer kaybedişini nasıl önleyebiliriz?

Aslında bu sorunun cevabını ekonomi bürokrasisindeki herkes biliyor. Ama maalesef kimse korkusundan konuşamıyor, yorum yapamıyor, teklif getiremiyor.

Biz yine de çözümü söyleyelim, anlayan anlasın: Eğer yurt içinde yerel para biriminiz hızla değer kaybediyorsa ve bunun nedeni de başka ülkedeki faiz artışı nedeniyle uluslararası yatırımcıların ülkeden çektikleri ‘sıcak para’ ise çözüm bellidir: Ülkede yatırımı cazip hale getirerek bu sıcak parayı tekrar yurt içine çekmek.

Siyasi istikrarın sağlanması, mülkiyet hakkı başta olmak üzere anayasal hakların güvence altına alınması, yatırımcıya güvenin tesis edilmesi gibi ‘detayları’ saymıyorum bile…

[Dr. Cem Ünal] 4.1.2017 [TR724]

Ne halin varsa gör Türkiye! [Barbaros Kartal]

Bak böyle denince çok kızmıyorsun?

Çünkü sen de ben de biliyoruz gücünüz yettiği için linç ettiğiniz zavallı adama “B.kunda boğul Türkiye” dediği için saldırmıyorsun. Öyle olsa “defol git başka yerde yaşa o zaman” der sonuna sinkaf ekler geçersin. Ama nefretin başka. Nefretin adam doğruları söylediği için. Nefretin adam eşcinsel olduğu için. Nefretin adam karşı tarafta olduğu için. Nefretin adam daha önce defalarca dayak yemesine rağmen geri adım atmadığı için. Nefretin adamın sende olmayan müdanasız tavrı ve ukalalığı için. Eğer iddia ettiğin gibi onurundan şerefinden tepki göstersen “Milletin a. koyacağız” diyen hırsıza tepki gösterir, bizzat en tepedekiler tarafından baş tacı edilirken sesini çıkarırdın.

Şansal, “Bu kadar gazeteci tutuklu iken bu kadar çocuk taciz ve tecavüz görürken, bu kadar yolsuzluk ve rüşvet almış başını giderken, bağnazlar sokaklarda tebliğcilerle size pislik dağıtırken siz hala yeni yıl mı kutluyorsunuz?” yerine “Halep’te insanlar ölürken, sokakta fakirler aç dolaşırken, şehit aileleri yas tutarken yeni yıl mı kutluyorsunuz” deseydi başta ve sonda söylediklerini yine söylemiş olmasına rağmen havaalanında omuzlara alırdınız.

Düşünce özgürlüğünü bir kenara bıraktım, modası geçmiş Nejat Uygur-Levent Kırca esprilerini geçtim kendi içinde tutarsız saçma bir konuşma için milli duyguları kabaran insanlar keşke aynı milli duygularınız ve öfkeniz diri diri yanan askerler için kabarsaydı da yetkililerden hesap sorabilseydiniz. Aa doğru ama sizin olaylardan haberiniz bile yok değil mi? Ne askeri ne diri diri yanması?

Gücünüz tabii böyle insanlara yetebiliyor. Böyle insanları tutuklatıyorsunuz.

Hele hele havaalanındaki görüntülere ne demeli? Uçakta teslim aldığı şahsı bile koruyamayan polise canımızı, malımızı emanet ediyoruz. Olay çıkacağı belli, bekleyenlerden galiz küfürler tam gaz. Hiç mi aklınıza gelmiyor uçağa dönüp aşağıdaki kalabalığı dağıtıp öyle çıkmak. Hem de gelirken yolda uçak içerisinde gerilimin yaşandığını bildiğiniz halde.

Aşağıdaki adamlar arasında görevliler var. Düşünebiliyor musunuz uçaktan inilen yerde havaalanı çalışanları gelen yolcuyu darp ediyor. Ve açıklama yapılıyor bir yanlış yok. Yani diyor ki, araya başka kimse sızmadı bizim görevliler ve yolcular dışında kimse yoktu. Çok daha büyük bir itiraf aslında.   Demek ki görüntülerdeki görevlileri kabul ediyorsunuz. Sorgulanan görevli ifade veriyor milli duygularımıza hakim olamadık diye. Daha önce İsviçre milli takımı geldiğinde bu görevliler kullanılmış ve gelen takım uçağın kapısında taciz edilmişti. Şimdi işi büyütüp adam dövmeye başlamışlar. Bırakın turist gelmesini transit yolcu bile gelmesin diye uğraşanların olduğu bir havaalanında THY’nin batmaması için mucize gerekecek.

Ve en büyük kaybeden tabii ki KKTC. Nefret suçuna kurban gideceği belli birisini teslim etmek. Şansal’a yapılan saldırının en büyük suç ortağı KKTC’dir. Madem sınır dışı edeceksin, bağımsız bir devlet olduğunu Şansal’a gelince hatırlamışsın, sıcağı sıcağına sınır dışı ederek aferin mi alacaksın? Bütün mafyanın kol gezdiği, kumar cenneti tatil adanız kendi bacağına sıktı. Bunu anlamış olacak ki Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı yaptığı açıklama ile bir nevi günah çıkarmaya çalışmış ama olmamış.

 ***

DAMAT’A TAVSİYELER

Enerji kesintileri, kış günü donan insanlar, firmaların milyonluk zararlarından ziyade enerji bakanımız ile ilgili en çok sol üstteki kare konuşuluyor. Bir görevli ile konuşurken görevlinin el pençe divan duruşu. Bizzat bakanın twitter hesabından paylaşıldığı için fotoyu sızdıran hangi Fetö’cü avına çıkmadılar Allah’tan. Yanındaki kare de aynı gün paylaşılan fotoğraflardan. Sayın bakan karda arızayı gidermek için çalışan işçileri yerinde ziyaret ediyor. Bakanım işte ya! Sever de, döver de…

İkisi de halkla ilişkiler (PR) fotoğrafı. Birincisinde bakanın ne kadar karizmatik ve olaya el koyup bizim üşümemize engel olamayan görevlilerden nasıl hesap sorduğu görülsün, helal olsun dedirtmek için konulmuş. Ama fotoğraftaki görevli öyle bir hal almış ki. İçinden küfürler savuruyor. “Lan elektrik mi var da vermiyoruz…” dediğini ben duyar gibiyim. Bizim halk mağduru sever karşıdaki adam o kadar ezilmiş ki insan ister istemez empati kuruyor. Yoksa enerji ihalelerini kim alıyor kim cukkayı götürüyor bilinen gerçekler.

Erdoğan ailesi diktatörlüğün bir gereği olarak eninde sonunda bir nefret objesine dönüşecek. Bu dönüşme işte böyle kibir ve mağrur sahnelerin birbirine eklenmesi ile olacak. Fakir sofrasına bağdaş kurup yemek yemek artık yeterli gelmemeye başlayacak. Kuran’lı ayetli konuşmalar artık insanlara tesir etmeyecek. Elinle baklava yedirsen de işe yaramayacak. Saddam’ın çocukları, Kaddafi’nin çocukları gibi geçecekler tarihe.

Bilal’den bir şey olmayacağını görüp kendisinden sonra damadını hazırlayan Erdoğan elektrik kesintileri ve bu tür şeylere kızıyor ama n’apsın eldeki malzeme bu. Zaman içerisinde tecrübe kazanacağını düşünüyor. Yoksa havaalanında darbe gecesi gülücük dağıtan adamı yanında tutmazdı ama o da çaresiz.

Ben sayın bakana https://medium.com/the-white-house/behind-the-lens-2016-year-in-photographs-9e2c8733bbb3#.q94rb797j adresine bir tıklamasını tavsiye ediyorum. Propaganda ve halka ilişkiler fotoğrafları nasıl edebi bir dil ile pazarlanır bir bakıversin. Ama kabul edelim adamlarda biraz da samimiyet var öyle değil mi?

[Barbaros Kartal] 4.1.2017 [TR724]

Dün ne oldu, yarın ne olacak? [Adem Yavuz Arslan]

Henüz Karadeniz Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğrencisi olduğu dönemlerde Erhan Tuncel ismini bilenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu.

Ta ki Hrant Dink cinayeti ile gündemimize girecek olan Yasin Hayal’in McDonald’s bombalamasına kadar.

Trabzon/Pelitli özelinde bir ‘hareketlenme’ olduğunu fark eden Trabzon polisi, Erhan Tuncel’i ‘yardımcı istihbarat elemanı’ olarak devşirdi. 2004 Aralık ile 2006 Kasım ayları arasında Tuncel’den Yasin Hayal ve çevresi hakkında bilgiler alındı.

Tuncel, ilk olarak Trabzon istihbarattan Muhittin Zenit ile çalıştı.

Zenit’in 2006 Haziran’ın da tayini çıkınca bu kez komiser Özkan Mumcu’ya zimmetlendi. Yaklaşık üç ay sonra Mumcu askere gidince bu görevi 2006 Ağustos’unda Mehmet Ayhan devraldı.

Aynı dönemde Trabzon Jandarması’nın da ‘ilgi alanına’ giren Erhan Tuncel kısa sürede yaşanan bu değişiklikler sonrası ‘soğudu’ ve 2,5 ay sonra da istihbarat elemanlığından çıkarıldı.

Oysa ki bu dönem Hrant Dink cinayetine giden en kritik tarihlerdi ve ‘en önemli haber kaynağı’ emniyette yaşanan konsantrasyon kaybı nedeniyle ihmal edildi.

Eğer Trabzon polisi Erhan Tuncel’i 2006 yaz aylarında daha yakın markajda tutabilse Dink Cinayeti’ne giden süreç farklı olabilirdi.

İSTİHBARAT ÇOK CİDDİ BİR İŞTİR

Bu hatırlatmayı yapmamın nedeni şu; İstihbarat çok ciddi ve bırakın hatayı, konsantrasyon kaybına bile müsaade etmeyen hayati bir iştir.

Aldığınız kararlar onlarca belki yüzlerce kişinin hayatını kurtarabileceği gibi tam tersi sonuçlarda doğurabilir.

Tıpkı bugünlerde Türkiye’de yaşandığı gibi.

Erdoğan ve AKP iktidarı, yolsuzluklarını örtmek, kurdukları rant düzenini devam ettirebilmek için hayati öneme sahip polis birimlerini darmadağın etti.

Üstelik başta Suriye olmak üzere çevremizin ateş çemberi olduğu bir dönemde 2013 Mayıs’ından itibaren bilerek ve iradi olarak yaptı.

Takvimler 2013 Mayısının son günlerini gösterirken Türkiye tarihinde olmamış bir şey yaşandı. Emniyet İstihbarat Dairesi başkan, başkan yardımcıları ve tüm şube müdürleri aynı anda görevden alındı.

Hatta ilerleyen günlerde tasfiye süreci hem merkez hem de taşra teşkilatlarına yayıldı ve kısa bir süre içinde Türkiye’de istihbaratın yüzde 70’ini üreten polis istihbarat tamamen tasfiye edildi.

FATURASI AĞIR OLACAKTI, OLDU DA

O günlerde Bugün Gazetesi Ankara Temsilcisiydim ve 27 Mayıs 2013 tarihli köşe yazımda (maalesef gazetemiz AKP rejimi tarafından gasp edilip bir süre sonra da kapatıldığı için artık arşivine de ulaşılamıyor fakat çeşitli siteler o yazımı alıntılamıştı. Halen bulunup okunabilir.) yaşanan tasfiyeyi yazmış ve ‘böylesi büyük  ve ani değişikliklerin ülkeye faturası ağır olabilir’ diye de uyarmıştım.

Zira konuştuğum tüm terör ve istihbarat uzmanları ‘Türkiye’yi bekleyen tehlike’ konusunda hemfikirdi.

Ertesi gün ise meslek hayatımın en ilginç diyaloglarından birini yaşamış, dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın adeta ‘hışmına’ uğramıştım. TBMM’de görüştüğüm Arınç yazıma tepki gösterip ‘bu yazının faturası olur’ diye de ‘uyarmıştı’.

Sonrasında yaşananlar malum.

TASFİYELER TSUNAMİYE DÖNÜŞTÜ

17-25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası emniyetteki tasfiye dalgası tsunamiye dönüştü ve ilk tasfiye dalgasından geriye kalan uzman kadrolar önce ihraç edildi, sonra da tutuklandılar.

Yerlerine ise hiçbir istihbarat-terör tecrübesi olmayan isimler atandı. Hatta radikal örgütleri takipten sorumlu İstihbarat birimine trafik polisleri yerleştirildi.

Polis yetiştiren okullar kapatılırken AKP referanslı ve hiç bir uzmanlığı olmayan 40 bine yakın yeni polis alındı.

Operasyonların ardı arkası kesilmedi.

Öyle ki sabah mesaiye başlayan polis akşama tutuklanmayacağına garanti veremedi. Tasfiyeler o kadar hızlı yapıldı ki eski kadrolar ile yeni kadrolar arası geçiş yapılamadı.

Bir yandan da tüm istihbarî dinlemeler sonlandırıldı.

Doğal olarak tüm terör örgütleri takipsiz kaldı. Mesela Arapça bile polislerin tamamı ihraç edildiği için daha önceden başlatılan dinlemeleri çözecek kimse bulunamadı.

El Kaide, Antep’te ‘askere alma ofisi’ kurup savaşçı devşirirken AKP iktidarı El Kaide uzmanı polisleri bekçi olarak tayin etti.

Poliste yaşanan ‘dağılma süreci’ darbe ile zirveye çıktı.

15 Temmuz olaylarına karışmadığı gibi darbecilere direnen polisler dâhil 20 küsur bin polis daha meslekten ihraç edildi.

Detayları uzatmak mümkün.

Fakat özeti ve önemli boyutu şu; Türk polis teşkilatı AKP eliyle bitirildi. Göstere göstere ve tüm aklıselim uyarılara kulak tıkanarak yapıldı bu.

BİR PARANOYANIN PEŞİNDE

Görevde kalmayı başarabilen polisler ise Erdoğan’ın kafasında kurup millete dayattığı ‘FETÖ’ paranoyasının peşine düşürüldü.

Öyle ki Ankara’da İstanbul’da canlı bombalar patlarken bile ertesi sabah terör ve istihbarat polisleri burs veren ev kadını ya da esnaf peşindeydi.

IŞİD militanları Fatih’te stant açarken polis ‘gazeteci avına’ çıktı.

Gelinen noktada tablo ortada.

Sadece 7 Haziran 2015 seçimlerinden bu yana yaşanan terör olaylarında 600’ü aşkın sivil, 550’yi aşkın asker ve 300’den fazla polis hayatını kaybetti.

Ankara’da İstanbul’da neredeyse her hafta büyük terör saldırıları oldu.

Hiçbiri önlenemediği gibi failleri -son Reina saldırısında olduğu gibi- yakalanamadı.

Aklıselim uyarılar yapan güvenlik uzmanları ‘hayali örgüt yaftalarıyla’ cezaevine gönderilirken ne kadar meczup varsa Havuz medyası ekranlarında ya da Erdoğan’ın uçağında ağırlandı.

Uzun lafın kısası, bir ülkeyi çökertmek için ne yapılması gerekiyorsa hepsi özenle ve kararlılıkla Erdoğan yönetiminde yapıldı.

SUÇLU DIŞARIDA ARANMASIN

Şimdi ise ‘üst akıl’ ya da ‘Türkiye’nin gelişmesini istemeyen yabancı güçler’ gibi bayat komplo teorilerinin arkasına sığınarak ‘gerçekler’ gözden kaçırılmaya çalışılıyor.

Dahası, bütün terör ve istihbarat uzmanları görevden alan, tutuklayan bir yandan da doğrudan ya da dolaylı olarak radikal akımları destekleyen AKP iktidarı ‘nerede yanlış yapıldı’ sorusunun sorulmasını da istemiyor.

Oysaki önüne geleni hain ilan etmek kendi sorumluluklarını unutturmayacağı gibi hafifletmeyecek de.

Erdoğan ‘sonu belli bir yola’ kendi iradesiyle ve isteyerek girdi.

Dolayısıyla dökülen her kanda, kaybedilen her canda başta kendisi olmak üzere tüm iktidarın sorumluluğu var.

Bu gerçeği Türkiye’de kimsenin söyleme ya da yazma imkânı yok.

Fakat Türkiye ile ilgili uluslararası analizlere baktığınızda Erdoğan’ın Türkiye’yi savunmasız bıraktığı değerlendirmelerini okuyorsunuz.

Bir başka ifadeyle herkes her şeyi görüyor.

Peki, bundan sonra ne olacak?

İngiliz Daily Telegraph’tan Mark Almond’un analizinde dediği gibi “Türkiye, önünü Pakistan’ın açtığı yoldan yokuş aşağı ilerliyor”…

[Adem Yavuz Arslan] 4.1.2017 [TR724]