Hayatımın önemli bir kısmını siyaset bilimi okumakla geçirdim. Ama siyaset bilimi okumak olaylara ve şahıslara illa da siyaseten yaklaşmayı elbette ki gerektirmiyor. Hatta, söyleyeceklerim ağır olmayacaksa, şahsi veya takipçisi olunan davanın menfaati düşüncesiyle belli belirsiz bir pragmatizmle olaylara ve şahıslara siyasi maslahatlarla yaklaşmayı bir miktar mürailik, fazlasıyla Makyavelcilik olarak görenlerdenim.
Kaldı ki, siyaseti kendilerine karlı bir iş edinenler ve peşlerine taktıkları sürüsüne bereket asalaklar o işi zaten yeterince iğrenç bir şekilde yapıyor. Üstüne bir de sivil toplum aktörlerinin, bağımsız kanaat önderlerinin, akademisyenlerin, entelektüellerin ve gazetecilerin siyasi ya da toplumsal gelişmelere dair değerlendirmelerini siyasi mülahazalarla yapması ve o mülahazalara göre tavır almaları kadar büyük bir hovardalık olamaz.
Yok yok, uzayda yaşamıyorum… Bu söylediklerimin Türkiye’deki mevcut siyaset-medya, aydın-siyaset, siyaset-sivil toplum ilişkileri bağlamına ne kadar aykırı olduğunun farkındayım. Bizimkisi gibi uyanıklığı ve ilkesizliği maharet sanan toplumlarda ilkeciliğin en önemli açmazlarından birini, ilkesel tavır takınanların maalesef ahmaklıkla saflık arasında bir yerlere konumlandırılma riski oluşturuyor. Aydın sorumluluğu dediğimiz şey işte bu saflığa, bu ahmaklığa ve hatta deliliğe gönüllü olmayı gerektiriyor. Şöyle ki, hak ve hakikat adına söyleyeceklerimiz öyle bir yere konulmamıza yol açacaksa varsın açsın demeyi ve o riski göze almayı gerektiren bir sorumluluk bu…
İLKESİZLİK BÜYÜK DEĞER, İŞ BİTİRİCİLİK ÇOK MAKBUL
İlkesizliğin büyük bir değer olduğu, ne şekilde olursa olsun iş bitiriciliğin makbul sayıldığı bir toplumda sonuç odaklılığın, maslahatgüzarlığın, pragmatikliğin, kılı kırk yaran hesapçı gerçekçiliğin yanında kendi sonuçlarından bağımsızlığını esas alan ilkesel çıkışlar yapmanın saflıktan ahmaklığa varan bir muameleye maruz kalmasını belki de normal karşılamak gerekiyor. İlkesel her çıkışınızda karşılaşmanız mukadder olan ahmaklığınızdan dem vurup saflığınıza laf edecek, rasyonel olmadığınızdan başlayıp meczup olduğunuza kanaat getirecek tepki ve ithamlara karşı yeterince şerbetli değilseniz şayet, siz de kolayından maslahatgüzarlığın pragmatik rotasına dümeni kırabilirsiniz.
Her zaman olduğu gibi lafı çok uzattığımın farkındayım ama zaten sadede de gelmek üzereyim. Konumuzun ne olduğunu başlıktan anlamış olmalısınız. Nefes alınamayacak bir cehenneme dönen Türkiye’nin, çıkarcı, maslahatçı, yoz siyasetten kaynaklanan bu korkunç karabasandan çıkabilmesi için gırtlağına kadar ulusal ve uluslararası suça batmakla kalmayıp eline yüzüne kan bulaştırmış Erdoğan’dan yakasını kurtarması gerekiyor. Ama bu nasıl olacak? Herkesin oldukça uzunca bir zamandır kafa patlattığı konu ve sorun işte bu…
Neticede Kılıçdaroğlu’na koysan almıyor, Akşener’e koysan dolmuyor… Demirtaş desen ona da zaten fırsat verilmiyor… Ee öyleyse nasıl olacak da Erdoğan’ın sürüklediği uçurumdan, gırtlağına kadar soktuğu çirkef bataklığından Türkiye kurtarılacak?.. 80 milyonluk koca ülke yeniden nasıl düze çıkacak? Kim, nasıl yapacak bunu?..
İşte bu “Kim?” sorusuna cevap olarak bir süredir pek çok çevre Abdullah Gül’ün ismini zikrediyor. Zikretmiyorsa da ağzında geveliyor, aklından geçiriyor, karnından konuşuyor… Herkes adeta kendini aşmış bir mutassavıfın ihtiyaca binaen kuşandığı hal diliyle o sözü mecazından çıkarıp, “Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş,” diyor.
TEST EDİLİP TESCİLLENMİŞ BİR DERDE DERMAN MUAMELESİ ÇEKMEK…
Tasavvuf mesleğinde derdin derman olmaklığına diyeceğimiz bir şey elbette ki olamaz. Haddimiz de değil zaten… Ama kusura bakmayın, siyasette defalarca test edilerek tescillenmiş bir “derd”e sırf pragmatik maslahatlarla “derman” muamelesi yapmak benim kolay kolay anlayabileceğim bir tuhaflık değil.
Şimdi yine hatırlatacaklar bana: “Yahu işte Erdoğan…” diyecekler. “Başka türlü yenilmez,” diyecekler. “Allah aşkına bu püsküllü beladan kurtulmanın başka yolu mu var?” diyecekler. “Ondan başkası mı var?” diyecekler… Kaht-ı ricalin had safhada olduğu bu demde “Elbette ki tek çaremiz Abdullah Gül,” diyecekler… Diyecekler de diyecekler…
Diyecekler ama hangi Abdullah Gül? Bu Abdullah Gül, yıllardır tanıdığımız, şahsi menfaat ve siyasi hesaplarına denk düşmediği müddetçe yaralı parmağa teşaşür etmeyen Abdullah Gül mü?
Daha önce de değişik vesilelerle yazmışımdır, “insanların gerçek karakterleri istisnai durumlarda ortaya çıkar,” diye… Bu istisnailik hali aşırı bolluk ve kolaylıklar da olabilir, aşırı yokluğa ve zorluklara da tekabül edebilir. Kadere bakın ki bizim istisnailik halimiz kaht-ı rical anlamında adam yokluğuna ve insaniyetin esamesinin okunmaması anlamında zulüm, yozluk, yobazlık ve zorbalık dönemine tekabül ediyor.
İşte böyle dönemlerde kimin ne mal olduğunu anlamak için iki şeye bakmak yeterli: Bir yaptıklarına; bir de konumu gereği yapması gerektiği ve kendisinden beklendiği halde yapmadıklarına…
IKINA SIKINA, EZİLE BÜZÜLE ATTIĞI BİR MESAJLA KURTARICI OLUVERDİ
Adam, sonunun şerre çıkacağı baştan belli olan Erdoğan’ın tek yönlü tek adam rotasına sapmasından bu yana, yani nereden baksanız son 6 yılda, ezile büzüle, ıkına sıkına140 karakterlik bir mesaj attı diye şıpın işi kurtarıcılık payesini kapıverdi yahu. Uzaktan yakından insanlara hafiften bir kulak kabarttığınızda kendisinden neler neler beklenmiyor ki? Ülkede hukuk düzeninin yeniden ihyasından toplumsal barış, huzur ve güvenin inşasına, dış politikada işleri rayına oturtmaktan yabancı yatırımcılara güven vermeye, yerli sermayeyi yurtdışına kaçmaktan vazgeçirmekten Ayşe’nin kepek sorununa varıncaya kadar envai çeşit konuda bir anda biricik umudumuz, tek çaremiz haline gelivermiş bile… Bu zoraki umudun çok daha derin bir umutsuzluğun vasat bir tezahürü olduğuna dair de bir şeyler söylenebilir belki ama şimdi yeri değil…
Yine de hakkını yemeyelim, işlerin tıkırında olduğu, demokratlığın kolay olduğu dönemlerde, yani herkesin sureten demokrat geçindiği günlerde Abdullah Gül de en az herkes kadar demokrattı. Liberalinden Cemaati’ne, sosyal demokratından Kürdüne, Alevisine, Doğu’sundan Batı’sına, AB’sinden ABD’sine varıncaya kadar her yerden, her yönden yelkenleri şişiren bir demokrasi rüzgârı esiyordu.
Tek çaremiz Abdullah Gül ve arkadaşları o rüzgârın önünde bir set de olabilirlerdi ama kabul edelim ki arkalarına almayı tercih ettiler. O günün güç dengeleri göz önüne alındığında bu yaptıklarına ne kadar gönüllülerdi, ne kadarına elleri mahkumdu, ne kadarıyla kendileri olabiliyorlardı, ne kadarını zoraki yapıyorlardı bu ayrı bir konu. Ama, umduklarından daha hızlı ve daha güçlü vardıkları yerde aldıkları tavırlara bakacak olursak o dönem için insancıl, medeni, demokrat, hakperest, duyarlı sureti takınmanın kendileri için bir tercih değil sadece bir mecburiyet olduğuna rahatlıkla hükmedebiliriz. Yani işlerini görünceye, ülkenin tüm iplerini ellerine geçirip, hukuk devleti, çoğulcu toplum, özgür medya ve demokrasinin işini bitirmeye gözleri kesinceye kadarmış hepsi…
İSİN, KİRİN, ÇAMURUN RENGİNİ ALARAK GÜL GİBİ TEMİZ KALMAK…
Neyse konuyu dağıtmayalım… Mevzumuz her türlü iste, kirde, çamurda kah araziye uyarak, kah isin, kirin, çamurun rengini alarak gül gibi temiz kalmayı başarmış olan Abdullah Gül… Bizzat kendisinin de önemli bir parçası olduğu siyasal İslamcı bir çetenin elinde Türkiye’nin demokrasi ve hukuktan gün be gün uzaklaşması ve nihayet ilkesiz, ahlaksız harami bir despotun eline teslim edilerek ilkel bir çadır devletine dönüştürülmesi sürecinde Abdullah Gül’ün yaptıklarının ve yapmadıklarının en azından bazılarını şöyle bir hatırlayalım.
2008 yılında Deniz Feneri hırsızlıkları ayyuka çıktığında, o camianın içinden gelen biri olarak, hayır amacıyla toplanan paradan yapılan hırsızlıkların farkında olmaması mümkün değildi. Erdoğan ve adamlarının o yolsuzlukların üzerini kapatmak için, daha sonra yol yapacakları, yargıya ilk fiili müdahalesine, hakimle, savcıyla işine geldiği gibi oynamasına o dönemin prestijli ve kudretli Cumhurbaşkanı olarak müsaade eden biricik umudumuz Abdullah Gül değil miydi?
2011 yılında kokuşmuşluğa, çeteleşmeye, ilkesizliğe giden sürecin kurumsal altyapısının ilk işaret fişeği niteliğindeki şike yasasını eli hiç titremeden imzalayıveren de tek çaremiz Abdullah Gül değil miydi? 11 Aralık 2011 tarihli Today’s Zaman’da sırf bu sebeple Gül’ün neşet ettiği partiye ‘AK Parti’ değil, “ak”lığı hak etmediğinden artık ‘AKP’ diyeceğimi yazdığım için bu konu hafızalarımda bugünkü gibi taze.
2011 Mart ayından itibaren Suriye’de rejim değiştirme hırs ve ihtirasları uğruna koskoca bir ülkenin yerle bir edilmesi, yüzbinlerce masum insanın ölümü, on milyonlarca insanın perişan olması, Türkiye’nin radikal İslamcı terör gruplarının vızır vızır kullandığı bir otobana dönüşmesi sürecinin sahi tek çaremiz Abdullah Gül neresindeydi? Başında bulunduğu ülke, hunharca kafa kesen, köle pazarları kuran, kadınları açıktan alıp satan çağdışı yobaz sürülerine silah, mühimmat ve eğitim üssü haline gelirken, başında bulunduğu devletin alengirli işler servisi eliyle eli kanlı radikal teröristlere binlerce tır silah taşınırken biricik kurtarıcımız Abdullah Gül bu kirli ve kanlı denklemin neresindeydi? Bu yapılanlara, son yaptığı gibi mıy mıy tonunda bile olsa bir itirazı oldu da biz mi duymadık?
GEZİ PROTESTOLARINDAN REZA ZARRAB KEPAZELİĞİNE ARA Kİ BULASIN…
Erdoğan’ın uçandan kaçandan gelecek ballı komisyonlara bir türlü doymayan o aç gözlerini diktiği bir avuç yeşili korumak için başlayan Gezi Parkı protestoları sırasında, o sıralar özgül ağırlığından geçilmeyen Bülent Arınç ile birlikte, iki dakika merdane duramadığından dolayı o masumane eylemleri Erdoğan’ın elinde bir kan kumpasına dönüştürenlerden biri de tek çaremiz Abdullah Gül değil miydi? Peki yalanın-dolanın, iftiranın, hakaretin, şahsiyet cellatlığının bininin bir para olduğu trolleşme sürecine gıkını çıkardığını duyanınız oldu mu? Engellemek için kılını kıpırdatmadığı o necis pislik sürüleri nihayet kendisini de hedef alır hale gelince, gedikli danışmanının üzerinden kamuoyuna yansıttığı o apolojetik evzinmeleri bu babdan saymıyorsunuzdur umarım.
Gerek Türkiye’deki gerekse ABD’deki soruşturmalar gösteriyor ki Reza Zarrab ve benzeri kirli isimler, rüşvetle satın aldıkları üst düzey vatan hainleri sayesinde Türkiye’nin milli kurumlarına taa 2010’lu yıllardan itibaren sızmayı başarmış. İşte bu rüşvetçi vatan hainleri İran’ın gayr-i meşru menfaatleri karşılığı Zarrab’ın önüne maaile yatıp Türkiye devleti ve milletinin izzet ve itibarını iki paralık ederken o sıralar devletin başı olan biricik demokratımız Abdullah Gül ne yapıyordu dersiniz? Elinde Devlet Denetleme Kurulu gibi süper yetkilerle donatılmış bir hukuksal kurum olduğu halde on milyarlarca dolarlık kara paranın, milyarlarca dolar rüşvetin döndüğü bu kirli trafikten biricik Abdullah Gül’ümüzün haberinin olmaması mümkün mü? Böyle bir şey imkansız olduğuna ve ortada bir önlem aldığına dair en ufak bir kanıt bulunmadığına göre, umudumuz Abdullah Gül’ün de Türkiye’nin başına türlü gaileler açan ve önümüzdeki dönemde çok daha fazlasını açacak olan o kirli denklemin bir parçası olduğunu söylemek herhalde gül gibi hatırına yapılmış bir saygısızlık olmayacaktır.
12 MADDESİ ANAYASA’NIN 15 MADDESİ’NE AYKIRI YIKIM PLANINI ONAYLADI
2014 yılında Erdoğan’ın, ailesinin ve kabine üyelerinin gırtlağına kadar yolsuzluğa, rüşvete ve ihanete battığını kapı gibi somut kanıtlarıyla gözler önüne seren 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarından sonra, yargının yozlaşmış yürütmenin tamamen kontrolüne girmesini göz göre göre sağlayacak HSYK yasasını bulunmaz Hint kumaşımız Abdullah Gül onayladı mı onaylamadı mı? Bugün tek çaremiz olan Abdullah Gül, elindeki hukuki yetkileri kullanarak engellemek yerine mevcut despotluk düzeninin önünü ardına kadar açan sürecin itici motoru oldu mu olmadı mı? HSYK yasasının 12 maddesinin Anayasa’nın 15 maddesine aykırı olduğunu bihakkın tespit edip, bu tespitini kamuoyuyla paylaştığı halde Türkiye’nin demokratik hukuk devleti olma vasfının idam fermanı niteliğindeki o yasayı gözünü kırpmadan, eli titremeden, vicdanı sızlamadan imzalayan tek çaremiz Abdullah Gül değildi de yoksa Sarı Çizmeli Mehmet Ağa mıydı?
Yine 2014’ün Şubat ayında sansür ve baskının önündeki surları yıkan İnternet yasasını tüm uyarılara karşın umarsızca onaylayıp Erdoğan dikta rejiminin yoluna bir köşe taşını daha kendi elleriyle yerleştiren papatyamız, çiçeğimiz Abdullah Gül’ümüz değil miydi? Hani şu söz konusu onayını ocağına incir ağacı diktiği Twitter üzerinden duyurma şirinlikleri yapan o mümtaz kişilik… Demokrasinin sübabı, çoğulcu muhalefetin can damarı ifade özgürlüğünü yerle bir eden bu yasayı reddetmek yerine, kamuoyunda oluşan tepkileri yumuşatmak, yükselen öfkeye karşı bir dalgakıran vazifesi görmek amacıyla “sakıncalı 2 maddenin yasayla düzenleneceğini” söyleyip altı ısınan kazana düşmüş bir kurbağa misali milleti sansüre, en temel özgürlüklerine müdahaleye, despotizme usul usul alıştıran da biricik umudumuz olan Abdullah Gül’ümüz değil miydi?
NETİCEDE DENİZE DÜŞEN YILANA SARILIR…
Şimdi beklentimiz, Erdoğan’ın tüm pisliklerine ortak olmakla kalmayıp ona kol kanat gererek tek adam despotluğuna giden yolu kendi elleriyle döşeyen Abdullah Gül, şimdi o taşları yeniden sökecek ve demokrasi ve hukuk devletinin inşasında kullanacak öyle mi? Hangi Abdullah Gül? Yıllardır tanıdığı, temizliklerine ve dürüstlüklerine tanık olduğu Boydak, İpek, Nakıpoğlu ve daha nice fazilet timsali Anadolu ailesine yapılan zulümler karşısında iki kelime edecek kadar olsun bir izzet belirtisi gösterdiğine bir türlü şahitlik edemediğimiz Abdullah Gül mü?
Hani neredeyse her bir çalışanı yıllardır tanıdığı televizyonlara, gazetelere, dergilere ahlaksız aç haramiler gibi çökülürken üç maymunu bile utandıracak bir pişkinlikle kafasını kuma gömen Abdullah Gül mü? Ya da Kürt şehirlerinin yakılıp yıkılmasına, kendi mahallesinden yükselen dinci yobazlığa, her geçen gün dozu artan katliam çağrılarına, silahlı milis örgütlenmelerine, Sedat Peker’leşmelere, Hayrettin Karaman’laşmalara tek kelime edemeyen Abdullah Gül mü?
Yahu insan hiçbir şeyden utanmasa bile en azından 70-75 yıllık ömründe iyilikten başka bir şey düşünmeyen Melek İpek’e, yeni doğum yapmış onlarca anneye, zindanlarda gün yüzü görmeyen 700’den fazla bebeğe, hapislerde türlü işkencelere maruz kalan 17 binden fazla kadına, ekmeği-işi-aşı gaspedilen yüzbinlerce masum insana yapılan zulümler karşısında sesini çıkarmayacak kadar haysiyetsiz, izzetsiz bir zillet çukuruna düşmüş olmaktan utanır da, değil kurtarıcı rollerine soyunmak, bir daha insan içine çıkacak yüzü kendisinde bulamaz…
Bugün yeniden biricik umudumuz haline gelen Abdullah Gül’ün elinde imkan, yetki ve güç varken yapmaması gerekirken yaptıklarına, yapması gerekirken yapmadıklarına dair örnekleri çoğaltabiliriz. Peki bunun bir şeyleri değiştireceği kanaatinde miyim? Hayır, hiç değilim… Çünkü, öyle garip bir toplumuz ki, herkes her şeyi bildiği halde yine dönüp Abdullah Gül’e tek çaremiz, tek umudumuz, büyük kurtarıcımız muamelesi çekmekte fikir birliğine varabilir… Mazeret de hazır; maslahat, rasyonalite öyle vaaz ediyor, şartlar bunu gerekli kılıyor, azıcık akıllı olalım…
Ne diyelim, dermanını dertte arayanlar belki de haklılar… Neticede denize düşen yılana sarılır…
[Bülent Keneş] 6.1.2018 [TR724]
Öcalan’ı paketleyen Türkiye’den, başına çuval geçirilen MİT’e… [Erman Yalaz]
PKK, 4 Ağustos’ta Kuzey Irak’ta kaçırdığı üst düzey iki MİT görevlisi ile ilgili önce fotoğraf ve bilgileri, dün ise operasyon (!) görüntülerini yayınladı. Tek kelime ile Cumhuriyet tarihinin ve bir istihbarat teşkilatının en büyük skandalı. Abdullah Öcalan’ı paketleyen Türkiye’den, MİT’te PKK masasına bakan iki önemli ismi PKK’ya paketleten Türkiye’ye.
İki MİT görevlisinin can güvenliği elbette esas. İlk zamanların sessizliği belki makuldü. Ancak KCK kaynaklarının ortaya attığı iddialar karşısında iktidar medyası ve güdümlü medyanın olaya tek satır yer vermemesi, hamlenin ve korkuların da büyüklüğünü gösteriyor. Belli ki ortada bir yasak var. Alo Fatih’ler devreye girmiş. Herkes el frenini çekmiş. PKK, kendisiyle mücadelede Türkiye Cumhuriyeti’ne 30 yılın en büyük karşı hamlesini yapmış. AKP hükümeti, MİT Müsteşarlığı, Hakan Fidan, Tayyip Erdoğan ve avanelerinden neredeyse tek kelime, tek satır açıklama yok.
PKK’nın 5 aydır elinde tuttuğu isimler Erhan Pekçetin ve Aydın Günel. KCK, açıklamalarına göre Fidan’la birlikte Erdoğan’ın talimatıyla çalışan bir ekip. Erhan Pekçetin, MİT’in Yurtiçi Etnik Bölücü Faaliyetler Başkanı. PKK masasının ta kendisi yani. Aydın Günel ise MİT insan kaynakları yöneticisi.
‘CEMİL BAYIK VE PKK’YI AVLAMAYA GELDİLER!’
Dün ANF tarafından yayınlanan görüntülere göre, yüzü maskeli elinde susturucu silahlar bulunan 4 kişi, kamera çekimi eşliğinde iki MİT’çiyi ve konuştukları bir ismi derdest ediyor. PKK, kanallarında duyurulan bilgilere göre iki MİT’çi Ağustos’ta Cemil Bayık’ın da aralarında yer aldığı PKK yöneticilerine suikast yapmak için bölgeye gitmişler. Ellerinde diplomatik pasaportlarla bölgede bir kedi-fare oyunu ile yakalanıyorlar. PKK’ya yönelik hamle yapacaklarken, kendileri yakalanıyor. (Daha önce Cizre’de 2 MİT yöneticisinin daha yakalanmıştı)
EL KAİDE, CIA YÖNETİCİLERİNİ KAÇIRSA NE OLURDU?
PKK’nin kaçırdığı askerler, kaymakamlar, öğretmenler düşünüldüğünde bu kaçırmalar ve arka plandaki pazarlıklara bakıldığında olayı önemsememek büyük hata. Fotoğrafı netleştirmek için hatırlatalım, geçen sene IŞİD’in Fırat Kalkanı operasyonun bahane ederek kaçırdığı ve vahşice yakarak şehit ettiği 2 Türk subayına dair Erdoğan ve ekibi, AKP, TSK, MİT kılını kıpırdatmadı. PKK’nın kaçırdığı MİTçiler konusunda da aynı sessizliği tercih etmeleri, acziyetin katmerlisi. Şöyle düşünün El Kaide, CIA’in en önemli masasının iki şefini, Kaide masası birim sorumlularını kaçırıyor ve aylardır ellerinde. Amerika’da yer yerinden oynar bu haber üzerine.
PARİS SUİKASTININ FAİLLERİNİ BİLİYOR
ANF merkezli haberlerdeki bilgiye göre PKK iki MİT’çiye karşı operasyonun adını, ‘ŞEHİT SAKİNE CANSIZ DEVRİMCİ OPERASYONU’ koymuş. 9 Ocak 2013’te Paris’te bir suikastta öldürülen Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Söylemez’in ölümleriyle ilgili ortaya çıkan yepyeni bilgi ve iddialar var. KCK açıklamalarındaki iddiaya göre, İmralı görüşmelerine devlet heyeti adına Abdullah Öcalan ile Tayyip Erdoğan’ı görevlendirdiği MİT arasındaki görüşmelere katılan Sabahattin Asal cinayetin planlayıcısı. KCK açıklamasında, “İmralı görüşmelerine devlet heyeti adına Muhammed Dervişoğlu’yla birlikte katılan Sabahattin Asal’ın bir MİT yöneticisi olarak 9 Ocak 2013’te gerçekleşen Paris Katliamı’nın planlayıcısı olması, AKP iktidarının ve MİT’in komplocu karakterinin kanıtı olmaktadır. Şu bir daha görülmüştür ki, Türk devleti ve onun kirli işlerini yapan MİT için Kürtleri yok etmede her yol mubahtır. Yine bu operasyonda ele geçen bilgiler ve belgeler ortaya koymaktadır ki, Suriye’deki yıkımın gerçekleşmesinde en büyük payı Tayyip Erdoğan yönetimindeki AKP iktidarı oynamıştır” deniyor. Yani, cinayetin talimatını Erdoğan verdi, barış masasında gözüken Asal, suikasti organize etti.
FRANSIZ HAKİMİN TESPİTİNE GELİNDİ
Bu noktada parantezi genişletmek gerekiyor. Paris’teki sorgu hâkimi Jeanne Duye’nin konuyu soruştururken en son noktada söylediği sözler, Avrupa’nın en büyük başkentlerinden birinde gerçekleşen siyasi suikastın yönünü ta o günlerde göstermişti. Gazeteci Yazar Ali Yurttagül’ün ince işçilikle ortaya çıkarttığı yargıç Duye’nin ifadesi aynen şöyleydi: “Her hâlükârda soruşturma, suikastın ne adi suç ne aşk ilişkisi ne de bir iç hesaplaşma saikiyle işlenmediğini gösterdi. Aksine Güney’in, MİT başta olmak üzere Türk istihbarat birimleriyle ilişkileri, suikastın bu ilişki ağı çerçevesinde işlenmiş olabileceğini gösteriyor. Fakat MİT ajanlarının bu suikasta üstlerinin emriyle mi yoksa barış sürecini zedelemek amacıyla kendi iradeleriyle mi katıldığı tespit edilemiyor.”
Sadece yargıçlar değil, Fransa devleti, hükümet ve muhalefeti ile siyasilerin çok yakından takip ettiği bir dosya idi Paris suikastı. PKK’nın tabiri caiz ise Fransa’nın da yakından takip ettiği davadaki bilgileri ve failleri adeta adım adım takip edip karşı istihbarat operasyonuna çevirmiş.
PARİS CİNAYETİ DOSYASI NEREYE UZANIR?
Sakine Cansız, silahlı mücadelede Öcalan ne ise PKK’li kadın ve örgüt için kadınlar için o idi. MİT’çileri paketleme operasyonun isminin Sakine Cansız olarak lanse edilmesi bu açıdan da manidar. Sakine Cansız dışındaki diğer iki isim de örgüt açısından kritik önemdeydi kuşkusuz. Ancak son KCK açıklamaları Paris cinayetlerinin perde arkasına dair bir başka yeni ve kritik bilgiyi daha barındırıyor. Paris, cinayetinin Erdoğan ve Fidan’ın talimatıyla işlenmiş olması. Cansız ve iki ismin uğradığı Paris suikastına doğrudan atıf ve yeni bilgiler var. İki ismin bu suikasta dair de kritik bilgiler paylaştıkları iddia ediliyor. Fransa’daki yargılamanın konularından biri artık MİT olacak, belki de iş Erdoğan ve Fidan’lara kadar uzanacak.
SAKİNE CANSIZ, SİLAHLI MÜCADELENİN BAYAN ÖCALAN’I GİBİYDİ
Sakine Cansız, silahlı mücadelenin Bayan Öcalan’ı gibiydi. PKK’yı ve Paris’i şok eden suikastta ölmelerini, örgüt aynen şöyle yorumlamıştı, ‘Barış masasındayız, ama PKK yöneticilerini tek tek öldürüp temizleyebiliriz’. Çözemedikleri şey masada olanların aynı anda cinayet talimatı vermeleriydi belki de. Onu da iki MİT’çinin kaçırılmasından sonra yeni bilgi, belge ve itiraflarla çözdüklerini iddia ediyorlar şimdi.
PKK , MİT’İN KRİTİK BİLGİLERİNİ ELE Mİ GEÇİRDİ?
Ağustos ayından beri PKK’nın elinde tutulan MİT’çileri devlet (!) geri almak istemiş, ama alamamış. İki üç ay önce verilen haberlerde bu ayrıntı var. PKK-MİT-Erdoğan arasında bu kaçırma-kaçırılma hadisesi yeni bir pazarlığın ve sürecin ön hazırlığı mı bilmiyoruz. Ancak açık kaynak bilgileri Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez iki üst düzey MİT yöneticisinin PKK’nın esiri olduğunu, çokça bilginin deşifre olduğunu gösteriyor. MİT’çiler ile ilgili pazarlıklar sonuç vermemiş olmalı ki, iş medya üzerinden sürüyor. Herkesin gözü kulağı, ANF, KCK-PKK açıklamalarında. PKK’nın MİT elemanlarını alırken, ‘film gibi operasyon yaptık’ açıklamalarının arasında bir başka ayrıntı ise MİT’çilerin başına çuval geçirilmesi.
MİT YÖNETİCİLERİ VE GİZLİ SORGU EVLERİNE KADAR BİLİYORUZ!
KCK, MİT hakkında çok önemli bilgiler elde edildiğini , çok sayıda MİT yöneticisi, çalışanı hakkında bilgi ve belgelere sahip olduklarını da açıkladı. ANF’ye verilen açıklamada, “Ağustos 2017’de başlayan bu operasyon kapsamında MİT’in kurumsal yapısı, örgütlenmesi, mensupları, merkezleri, ikametgahları, içte-dıştaki ağları, devletlere-örgütlere sızdırdığı elemanlar büyük oranda deşifre edilmiştir. Paris katliamı, Rojava’daki suikastlar gibi birçok eylem ve yasadışı gizli sorgu evleri de ayrıntılarıyla öğrenilmiştir. Ayrıca başta Bakurê Kürdistan ve Türkiye olmak üzere Avrupa, Rojava, Başurê Kürdistan alanlarındaki MİT üyeleri ile bunlara bağlı ajanları, yerel haber elemanlarının kimlikleri açığa çıkarılmıştır. Bu ajanların ve bağlı elemanların önemli bir kısmı özel operasyonlarla tutuklanmışlardır. Birçok alanda MİT’in örgütlenme ağına ölümcül darbeler vurulmuştur. Her tutuklanmada açığa çıkan yeni bilgi-belgelerle operasyon genişlemiş ve hem Türkiye içinde hem de dışında MİT çalışmaları pratik olarak felç edilmiştir” deniyor.
Çuval iki MİT’çinin başına geçirilmekle kalmamış yani, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın kriptoları ve röntgeni PKK’nın elinde.
MİT’çilere dair tek satır açıklama yapmayan, medyaya susun talimatını veren Erdoğan ise MİT’çilerin başına çuval geçirme görüntülerinin yayınlandığı saatlerde Fransa’da, KCK’nın tabiriyle suikast talimatını verdiği PKK’ların infaz edildiği yerden 5-10 kilometre ötede Füze Savunma Anlaşması imzalıyordu. Gazeteci, siyasetçileri güdümlü yargısı eliyle tutuklatan, ABD, Fransa, Almanya’ya karşı rehine pazarlığı ile siyaset sürdüren Erdoğan’a tarihte alnında hiç silinmeyecek bir kara leke olarak PKK tarafından ders verilmiş; adam öyle değil, böyle kaçırılır, diyorlar. Çıt yok Reis’ten. Reis diye diktatörün ardından giden Türkiye’den.
KCK’nın medyaya servis ettiği haber ve görüntülere göre MİT’çiler daha çok konuşulacak.
[Erman Yalaz] 6.1.2018 [TR724]
İki MİT görevlisinin can güvenliği elbette esas. İlk zamanların sessizliği belki makuldü. Ancak KCK kaynaklarının ortaya attığı iddialar karşısında iktidar medyası ve güdümlü medyanın olaya tek satır yer vermemesi, hamlenin ve korkuların da büyüklüğünü gösteriyor. Belli ki ortada bir yasak var. Alo Fatih’ler devreye girmiş. Herkes el frenini çekmiş. PKK, kendisiyle mücadelede Türkiye Cumhuriyeti’ne 30 yılın en büyük karşı hamlesini yapmış. AKP hükümeti, MİT Müsteşarlığı, Hakan Fidan, Tayyip Erdoğan ve avanelerinden neredeyse tek kelime, tek satır açıklama yok.
PKK’nın 5 aydır elinde tuttuğu isimler Erhan Pekçetin ve Aydın Günel. KCK, açıklamalarına göre Fidan’la birlikte Erdoğan’ın talimatıyla çalışan bir ekip. Erhan Pekçetin, MİT’in Yurtiçi Etnik Bölücü Faaliyetler Başkanı. PKK masasının ta kendisi yani. Aydın Günel ise MİT insan kaynakları yöneticisi.
‘CEMİL BAYIK VE PKK’YI AVLAMAYA GELDİLER!’
Dün ANF tarafından yayınlanan görüntülere göre, yüzü maskeli elinde susturucu silahlar bulunan 4 kişi, kamera çekimi eşliğinde iki MİT’çiyi ve konuştukları bir ismi derdest ediyor. PKK, kanallarında duyurulan bilgilere göre iki MİT’çi Ağustos’ta Cemil Bayık’ın da aralarında yer aldığı PKK yöneticilerine suikast yapmak için bölgeye gitmişler. Ellerinde diplomatik pasaportlarla bölgede bir kedi-fare oyunu ile yakalanıyorlar. PKK’ya yönelik hamle yapacaklarken, kendileri yakalanıyor. (Daha önce Cizre’de 2 MİT yöneticisinin daha yakalanmıştı)
EL KAİDE, CIA YÖNETİCİLERİNİ KAÇIRSA NE OLURDU?
PKK’nin kaçırdığı askerler, kaymakamlar, öğretmenler düşünüldüğünde bu kaçırmalar ve arka plandaki pazarlıklara bakıldığında olayı önemsememek büyük hata. Fotoğrafı netleştirmek için hatırlatalım, geçen sene IŞİD’in Fırat Kalkanı operasyonun bahane ederek kaçırdığı ve vahşice yakarak şehit ettiği 2 Türk subayına dair Erdoğan ve ekibi, AKP, TSK, MİT kılını kıpırdatmadı. PKK’nın kaçırdığı MİTçiler konusunda da aynı sessizliği tercih etmeleri, acziyetin katmerlisi. Şöyle düşünün El Kaide, CIA’in en önemli masasının iki şefini, Kaide masası birim sorumlularını kaçırıyor ve aylardır ellerinde. Amerika’da yer yerinden oynar bu haber üzerine.
PARİS SUİKASTININ FAİLLERİNİ BİLİYOR
ANF merkezli haberlerdeki bilgiye göre PKK iki MİT’çiye karşı operasyonun adını, ‘ŞEHİT SAKİNE CANSIZ DEVRİMCİ OPERASYONU’ koymuş. 9 Ocak 2013’te Paris’te bir suikastta öldürülen Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Söylemez’in ölümleriyle ilgili ortaya çıkan yepyeni bilgi ve iddialar var. KCK açıklamalarındaki iddiaya göre, İmralı görüşmelerine devlet heyeti adına Abdullah Öcalan ile Tayyip Erdoğan’ı görevlendirdiği MİT arasındaki görüşmelere katılan Sabahattin Asal cinayetin planlayıcısı. KCK açıklamasında, “İmralı görüşmelerine devlet heyeti adına Muhammed Dervişoğlu’yla birlikte katılan Sabahattin Asal’ın bir MİT yöneticisi olarak 9 Ocak 2013’te gerçekleşen Paris Katliamı’nın planlayıcısı olması, AKP iktidarının ve MİT’in komplocu karakterinin kanıtı olmaktadır. Şu bir daha görülmüştür ki, Türk devleti ve onun kirli işlerini yapan MİT için Kürtleri yok etmede her yol mubahtır. Yine bu operasyonda ele geçen bilgiler ve belgeler ortaya koymaktadır ki, Suriye’deki yıkımın gerçekleşmesinde en büyük payı Tayyip Erdoğan yönetimindeki AKP iktidarı oynamıştır” deniyor. Yani, cinayetin talimatını Erdoğan verdi, barış masasında gözüken Asal, suikasti organize etti.
FRANSIZ HAKİMİN TESPİTİNE GELİNDİ
Bu noktada parantezi genişletmek gerekiyor. Paris’teki sorgu hâkimi Jeanne Duye’nin konuyu soruştururken en son noktada söylediği sözler, Avrupa’nın en büyük başkentlerinden birinde gerçekleşen siyasi suikastın yönünü ta o günlerde göstermişti. Gazeteci Yazar Ali Yurttagül’ün ince işçilikle ortaya çıkarttığı yargıç Duye’nin ifadesi aynen şöyleydi: “Her hâlükârda soruşturma, suikastın ne adi suç ne aşk ilişkisi ne de bir iç hesaplaşma saikiyle işlenmediğini gösterdi. Aksine Güney’in, MİT başta olmak üzere Türk istihbarat birimleriyle ilişkileri, suikastın bu ilişki ağı çerçevesinde işlenmiş olabileceğini gösteriyor. Fakat MİT ajanlarının bu suikasta üstlerinin emriyle mi yoksa barış sürecini zedelemek amacıyla kendi iradeleriyle mi katıldığı tespit edilemiyor.”
Sadece yargıçlar değil, Fransa devleti, hükümet ve muhalefeti ile siyasilerin çok yakından takip ettiği bir dosya idi Paris suikastı. PKK’nın tabiri caiz ise Fransa’nın da yakından takip ettiği davadaki bilgileri ve failleri adeta adım adım takip edip karşı istihbarat operasyonuna çevirmiş.
PARİS CİNAYETİ DOSYASI NEREYE UZANIR?
Sakine Cansız, silahlı mücadelede Öcalan ne ise PKK’li kadın ve örgüt için kadınlar için o idi. MİT’çileri paketleme operasyonun isminin Sakine Cansız olarak lanse edilmesi bu açıdan da manidar. Sakine Cansız dışındaki diğer iki isim de örgüt açısından kritik önemdeydi kuşkusuz. Ancak son KCK açıklamaları Paris cinayetlerinin perde arkasına dair bir başka yeni ve kritik bilgiyi daha barındırıyor. Paris, cinayetinin Erdoğan ve Fidan’ın talimatıyla işlenmiş olması. Cansız ve iki ismin uğradığı Paris suikastına doğrudan atıf ve yeni bilgiler var. İki ismin bu suikasta dair de kritik bilgiler paylaştıkları iddia ediliyor. Fransa’daki yargılamanın konularından biri artık MİT olacak, belki de iş Erdoğan ve Fidan’lara kadar uzanacak.
SAKİNE CANSIZ, SİLAHLI MÜCADELENİN BAYAN ÖCALAN’I GİBİYDİ
Sakine Cansız, silahlı mücadelenin Bayan Öcalan’ı gibiydi. PKK’yı ve Paris’i şok eden suikastta ölmelerini, örgüt aynen şöyle yorumlamıştı, ‘Barış masasındayız, ama PKK yöneticilerini tek tek öldürüp temizleyebiliriz’. Çözemedikleri şey masada olanların aynı anda cinayet talimatı vermeleriydi belki de. Onu da iki MİT’çinin kaçırılmasından sonra yeni bilgi, belge ve itiraflarla çözdüklerini iddia ediyorlar şimdi.
PKK , MİT’İN KRİTİK BİLGİLERİNİ ELE Mİ GEÇİRDİ?
Ağustos ayından beri PKK’nın elinde tutulan MİT’çileri devlet (!) geri almak istemiş, ama alamamış. İki üç ay önce verilen haberlerde bu ayrıntı var. PKK-MİT-Erdoğan arasında bu kaçırma-kaçırılma hadisesi yeni bir pazarlığın ve sürecin ön hazırlığı mı bilmiyoruz. Ancak açık kaynak bilgileri Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez iki üst düzey MİT yöneticisinin PKK’nın esiri olduğunu, çokça bilginin deşifre olduğunu gösteriyor. MİT’çiler ile ilgili pazarlıklar sonuç vermemiş olmalı ki, iş medya üzerinden sürüyor. Herkesin gözü kulağı, ANF, KCK-PKK açıklamalarında. PKK’nın MİT elemanlarını alırken, ‘film gibi operasyon yaptık’ açıklamalarının arasında bir başka ayrıntı ise MİT’çilerin başına çuval geçirilmesi.
MİT YÖNETİCİLERİ VE GİZLİ SORGU EVLERİNE KADAR BİLİYORUZ!
KCK, MİT hakkında çok önemli bilgiler elde edildiğini , çok sayıda MİT yöneticisi, çalışanı hakkında bilgi ve belgelere sahip olduklarını da açıkladı. ANF’ye verilen açıklamada, “Ağustos 2017’de başlayan bu operasyon kapsamında MİT’in kurumsal yapısı, örgütlenmesi, mensupları, merkezleri, ikametgahları, içte-dıştaki ağları, devletlere-örgütlere sızdırdığı elemanlar büyük oranda deşifre edilmiştir. Paris katliamı, Rojava’daki suikastlar gibi birçok eylem ve yasadışı gizli sorgu evleri de ayrıntılarıyla öğrenilmiştir. Ayrıca başta Bakurê Kürdistan ve Türkiye olmak üzere Avrupa, Rojava, Başurê Kürdistan alanlarındaki MİT üyeleri ile bunlara bağlı ajanları, yerel haber elemanlarının kimlikleri açığa çıkarılmıştır. Bu ajanların ve bağlı elemanların önemli bir kısmı özel operasyonlarla tutuklanmışlardır. Birçok alanda MİT’in örgütlenme ağına ölümcül darbeler vurulmuştur. Her tutuklanmada açığa çıkan yeni bilgi-belgelerle operasyon genişlemiş ve hem Türkiye içinde hem de dışında MİT çalışmaları pratik olarak felç edilmiştir” deniyor.
Çuval iki MİT’çinin başına geçirilmekle kalmamış yani, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın kriptoları ve röntgeni PKK’nın elinde.
MİT’çilere dair tek satır açıklama yapmayan, medyaya susun talimatını veren Erdoğan ise MİT’çilerin başına çuval geçirme görüntülerinin yayınlandığı saatlerde Fransa’da, KCK’nın tabiriyle suikast talimatını verdiği PKK’ların infaz edildiği yerden 5-10 kilometre ötede Füze Savunma Anlaşması imzalıyordu. Gazeteci, siyasetçileri güdümlü yargısı eliyle tutuklatan, ABD, Fransa, Almanya’ya karşı rehine pazarlığı ile siyaset sürdüren Erdoğan’a tarihte alnında hiç silinmeyecek bir kara leke olarak PKK tarafından ders verilmiş; adam öyle değil, böyle kaçırılır, diyorlar. Çıt yok Reis’ten. Reis diye diktatörün ardından giden Türkiye’den.
KCK’nın medyaya servis ettiği haber ve görüntülere göre MİT’çiler daha çok konuşulacak.
[Erman Yalaz] 6.1.2018 [TR724]
İran neden vazgeçilmez? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
İran’da gösteriler, olaylar olunca pek çok kimsede “acaba İran rejimi değişir mi?” diye beklenti oluştu. Ancak bu gerçekçi bir beklenti değil.
Öncelikle İran’da devlet çok güçlü. Molla rejimi devletin her tarafını baskın şekilde kontrol ediyor ve muhalefetin, halktaki memnuniyetsizliğin köklü ve kalıcı bir değişime evrilmesine müsaade etmiyor. Reformcu kanatlar Şii din adamlarının etkisindeki güç/bürokrasi halkalarını kıramıyor. Yer yer reformcu devlet başkanları gelse de Şii din bürokrasisinin kontrolündeki Rejim daha özgürlükçü bir düzen kurulmasına müsaade etmiyor. Aksine bu talepleri kendilerine bir tehdit olarak algılıyor ve şiddetle bastırıyor. Bülent Keneş’in ifade ettiği gibi her 8-10 yılda bir sokaklara taşan halk hareketleri rejimin bütün muhalifleri ezmesiyle ve sistemi daha güçlü şekilde yenilemesiyle sonuçlanıyor. Çok ciddi sosyal patlamalara neden olacak kadar adaletsizlik, dengesizlik olmadıkça sokak hareketlerin başarıya ulaşması çok zor. Zira bütün otoriter rejimlerde görüldüğü üzere devleti elinde tutanlar muhaliflerin karşısına kendi taraftarlarını çıkararak iç savaştan çekinmeyeceğini ortaya koyuyor. Halk iç savaş, her şeyi yitirme korkusu ve devletin ezici gücü nedeniyle taleplerini öteliyor, unutuyor. Verilen bazı vaatler, küçük iyileştirmeler toplumun bir süre daha gazını alıyor ve baskıcı rejimler ayakta kalmaya devam ediyor.
İRAN’I VAZGEÇİLMEZ KILAN ÖZELLİKLER
Ancak İran herhangi bir otoriter devlet değil. İran’ı vazgeçilmez kılan başka özellikleri var. İran İslam dünyasında çok özel bir devlet. Şiiliği anayasasına “değiştirilemez” madde olarak koymuş, dünyadaki bütün Şiilerin hamiliğine oynayan tek devlet. Devleti yöneten elitler özel Şii eğitiminden geçmiş din adamlarından oluşuyor. Devletin bütün yapıları, hedefleri, politikaları Şiiliğe göre düzenlenmiş durumda. Bu özellikler İslam dünyasını, münhasıran Ortadoğu’yu (BOP) dizayn etmek isteyen güçlere vazgeçilmez, çok önemli ve istisnai imkanlar sunuyor.
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) denilen ve Erdoğan’ın da “eş başkanıyız” dediği projenin temelde 3-4 hedefi var:
BOP görünürde bir “demokratikleştirme” projesi gibi sunuluyorsa da öyle değil. Genellikle Cumhuriyetçiler ve Neo-conlar döneminde icra edilen BOP uygulamaları bölgeye hiçbir zaman demokrasi, hukuk, huzur getirmedi. Aksine İslam ülkelerini böldü, parçaladı, fakirleştirdi, kaosa ve kargaşaya itti. Bütün Batıyı bu konuda suçlamak doğru olmayabilir ancak Batının içinde bir kısım odaklar BOP tarzı planlarla İslam dünyasının/medeniyetinin kendi olarak dirilmesini, ayağa kalkmasını istemiyor. Bunun olabilmesi için iki ana enstrümanı yoğun şekilde kullanıyorlar: etnik ayrışma ve mezhep tabanlı ayrışma.
Etnik tabanlı ayrışma açısından etnik farklılıklar sürekli köpürtülüyor ve bunda başarılı da olunuyor. Ortadoğu’da, İslam coğrafyasında Sudan’dan Libya’ya, Irak’tan Suriye’ye, Yemen’e kadar pek çok ülke ya resmen veya fiilen bölünmüş durumda.
BOP çerçevesinde kullanılan ve tüm İslam dünyasında etkileri görülen diğer önemli enstrüman ise mezhepçilik. İslam dünyasını mezhep odaklı bölmek için Sünnilik adına kullanılabilecek pek çok alternatif varken Şiilik namına kullanılabilecek tek aktör var: İran. Meselenin Sünni mezhepçilik kısmını yapan ve Müslümanları radikalizme, şiddete iten devlet ölçeğinde ve devlet altı çok aktör var. Suudi Arabistan, Sudan bunların başında geliyor. Son dönemlerde AKP yönetimi bir yandan ülkeyi özellikle stratejik-bürokratik yapıları ve toplumu İran etkisine açarken, öte yandan paradoksal bir şekilde “Sünni dünyanın hamiliğine” soyunarak, “Sünni” olduğu iddia edilen Selefi terör örgütleriyle angajmanlara girerek, mezhep odaklı çatıştırma projesinin unsuru haline geliyor.
İran Ortadoğu’da eli ve emeli olan bütün büyük güçler için vazgeçilmez. Çünkü İran Ortadoğu’daki gerilimin, çatışmanın olmazsa olmazı. Vazgeçilmez oyuncusu. O olmazsa mezhep çatışmalarını kim üzerinden körükleyecekler? İran olmazsa bölgede güya Sünniliği temsil eden, gerçekte radikalizm ve Selefilik ihraç eden Suud tek taraflı kalacaktır. Tansiyonu yükseltmek mümkün olmayacaktır.
EĞER İRAN OLMAZSA…
Eğer İran olmazsa Ortadoğu’da mezhep odaklı bölünmelerin ve çatışmaların etkisi kırılacaktır.
İran tehdidi olmazsa petrol zengini körfez ülkelerine yüklü miktarlarda silah ve mühimmat satmak mümkün olmayacaktır.
İran tehdidi olmazsa zengin Arap ülkeleri kendini Batı’ya bu kadar muhtaç ve mahkûm hissetmeyecektir.
İran olmazsa İsrail’in silahlanmasını, şiddetini ve çatışmacı politikalarını izah kolay olmayacaktır.
İran korkusu kendi ülkelerindeki Şiileri sindiren, kendi halkını otoriter yönetimlerine razı eden Arap Şeyhleri için de lazım!
İran, İslamcılığı Müslümanlar üzerinde tahakküm aracı olarak kullanan İslamcılar için “model” olarak lazım!
İran seküler Müslüman devletlerin yönetimlerine “rejim ihraç edecek!”, “irtica getirecek!” diye korkuya dayalı tahakküm kurmak için lazım!
Mezhep gerilimi üzerinden varlığını sürdüren radikal Şii ve Sünni gruplar için lazım!
Müslümanların üzerinde her daim sopa bulundurmak isteyen ezeli ve karanlık İslam düşmanı odaklar için lazım!
İran ve radikal örgütler büyük güçlerin Ortadoğu’ya müdahalesi için gerekçe oluşturuyor. Başta İsrail olmak üzere Müslümanlara operasyon yapmak isteyenlerin “düşman” ihtiyacını karşılıyor. Büyük batılı güçler İran ve silahlı terör örgütleri üzerinden kendi kamuoylarına Ortadoğu’ya müdahaleyi, işgalleri izah edebiliyorlar.
Mevcut rejimiyle İran İslam dünyasında Müslümanlar hariç herkese lazım bir devlet. İsrail’e düşman olarak lazım, Çin’e, Rusya’ya müttefik olarak lazım, silah tüccarlarına silahlanmaya ikna için lazım, BOP planını yürütenlere bölmek, çatıştırma için lazım vs..
İşte bu nedenlerden dolayı doğusundan batısına kimse mevcut İran molla rejiminin yıkılmasını istemez. Bir yandan Suudi Arabistan öte yandan İran -güya ülkelerinin siyaseti için- habire Müslüman kanı döküyor, Müslümanları birbirine kıydırıyor, İslam beldelerini bombalayıp harap ediyorlar. Her ne kadar Irak ikinci bir Şii devlet olarak ortaya çıktı ise de İran mezhep çatışmaları için tek ve etkili aktör. “Batının müttefiki” Suudi Arabistan ve “Batının düşmanı” İran elbirliğiyle mikser gibi Müslümanların yaşadığı coğrafyaları katıp karıştırıyorlar. Suudi Arabistan’a alternatif üretmek zor değil, Türkiye bile bu role istekli görünüyor. Ancak Şiilere hitap edecek, onları örgütleyip çatışmaların, kutuplaşmaların içine çekecek, petrol paralarını bu işler için harcayacak ve bu konuda yetişmiş kadroya sahip başka bir Şii devlet yok. O nedenle kimse İran’ın demokratikleşmesini, dini yönetimden çıkmasını istemez.
Ancak biz Müslümanlar olarak her din, dil, ırk ve mezhepten insanı kucaklayan, Allah’ın mükerrem varlıkları kabul eden bir düzen kurabilir, anlayış geliştirebilirsek İran ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin mikser olarak kullanılmasının önüne geçebiliriz. Radikalizmin, ırkçılığın, ayrımcılığın her türüne karşı çıkarak, birilerinin bazı figüranlar üzerinden operasyonlar yapmasının önüne geçebilir, onların oyunlarını bozabiliriz…
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 6.1.2018 [TR724]
Öncelikle İran’da devlet çok güçlü. Molla rejimi devletin her tarafını baskın şekilde kontrol ediyor ve muhalefetin, halktaki memnuniyetsizliğin köklü ve kalıcı bir değişime evrilmesine müsaade etmiyor. Reformcu kanatlar Şii din adamlarının etkisindeki güç/bürokrasi halkalarını kıramıyor. Yer yer reformcu devlet başkanları gelse de Şii din bürokrasisinin kontrolündeki Rejim daha özgürlükçü bir düzen kurulmasına müsaade etmiyor. Aksine bu talepleri kendilerine bir tehdit olarak algılıyor ve şiddetle bastırıyor. Bülent Keneş’in ifade ettiği gibi her 8-10 yılda bir sokaklara taşan halk hareketleri rejimin bütün muhalifleri ezmesiyle ve sistemi daha güçlü şekilde yenilemesiyle sonuçlanıyor. Çok ciddi sosyal patlamalara neden olacak kadar adaletsizlik, dengesizlik olmadıkça sokak hareketlerin başarıya ulaşması çok zor. Zira bütün otoriter rejimlerde görüldüğü üzere devleti elinde tutanlar muhaliflerin karşısına kendi taraftarlarını çıkararak iç savaştan çekinmeyeceğini ortaya koyuyor. Halk iç savaş, her şeyi yitirme korkusu ve devletin ezici gücü nedeniyle taleplerini öteliyor, unutuyor. Verilen bazı vaatler, küçük iyileştirmeler toplumun bir süre daha gazını alıyor ve baskıcı rejimler ayakta kalmaya devam ediyor.
İRAN’I VAZGEÇİLMEZ KILAN ÖZELLİKLER
Ancak İran herhangi bir otoriter devlet değil. İran’ı vazgeçilmez kılan başka özellikleri var. İran İslam dünyasında çok özel bir devlet. Şiiliği anayasasına “değiştirilemez” madde olarak koymuş, dünyadaki bütün Şiilerin hamiliğine oynayan tek devlet. Devleti yöneten elitler özel Şii eğitiminden geçmiş din adamlarından oluşuyor. Devletin bütün yapıları, hedefleri, politikaları Şiiliğe göre düzenlenmiş durumda. Bu özellikler İslam dünyasını, münhasıran Ortadoğu’yu (BOP) dizayn etmek isteyen güçlere vazgeçilmez, çok önemli ve istisnai imkanlar sunuyor.
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) denilen ve Erdoğan’ın da “eş başkanıyız” dediği projenin temelde 3-4 hedefi var:
- Bölgeyi İsrail’in güvenliğini sağlayacak şekilde yeniden yapılandırmak ve İsrail’e tehdit oluşturma potansiyelindeki güçleri etkisiz hale getirmek
- Petrol ve doğal gaz kaynaklarını kontrol etmek, oradan elde edilen ranta, gelire farklı şekillerde el koymak
- İslam dünyasını ve Ortadoğu’yu etnik olarak daha küçük parçalara ayırmak ve daha fazla sayıda yeni devlet çıkarmak, Ortadoğu toplumlarının birbiriyle ve diktatörleriyle uğraşmaktan başını kaldıramaz hale getirmek.
- Yukarıdaki hedeflerin gerçekleşebilmesi için genelde İslam dünyasını, özelde Ortadoğu toplumlarını mezhebi olarak bölmek, ayrıştırmak, vuruşturmak
BOP görünürde bir “demokratikleştirme” projesi gibi sunuluyorsa da öyle değil. Genellikle Cumhuriyetçiler ve Neo-conlar döneminde icra edilen BOP uygulamaları bölgeye hiçbir zaman demokrasi, hukuk, huzur getirmedi. Aksine İslam ülkelerini böldü, parçaladı, fakirleştirdi, kaosa ve kargaşaya itti. Bütün Batıyı bu konuda suçlamak doğru olmayabilir ancak Batının içinde bir kısım odaklar BOP tarzı planlarla İslam dünyasının/medeniyetinin kendi olarak dirilmesini, ayağa kalkmasını istemiyor. Bunun olabilmesi için iki ana enstrümanı yoğun şekilde kullanıyorlar: etnik ayrışma ve mezhep tabanlı ayrışma.
Etnik tabanlı ayrışma açısından etnik farklılıklar sürekli köpürtülüyor ve bunda başarılı da olunuyor. Ortadoğu’da, İslam coğrafyasında Sudan’dan Libya’ya, Irak’tan Suriye’ye, Yemen’e kadar pek çok ülke ya resmen veya fiilen bölünmüş durumda.
BOP çerçevesinde kullanılan ve tüm İslam dünyasında etkileri görülen diğer önemli enstrüman ise mezhepçilik. İslam dünyasını mezhep odaklı bölmek için Sünnilik adına kullanılabilecek pek çok alternatif varken Şiilik namına kullanılabilecek tek aktör var: İran. Meselenin Sünni mezhepçilik kısmını yapan ve Müslümanları radikalizme, şiddete iten devlet ölçeğinde ve devlet altı çok aktör var. Suudi Arabistan, Sudan bunların başında geliyor. Son dönemlerde AKP yönetimi bir yandan ülkeyi özellikle stratejik-bürokratik yapıları ve toplumu İran etkisine açarken, öte yandan paradoksal bir şekilde “Sünni dünyanın hamiliğine” soyunarak, “Sünni” olduğu iddia edilen Selefi terör örgütleriyle angajmanlara girerek, mezhep odaklı çatıştırma projesinin unsuru haline geliyor.
İran Ortadoğu’da eli ve emeli olan bütün büyük güçler için vazgeçilmez. Çünkü İran Ortadoğu’daki gerilimin, çatışmanın olmazsa olmazı. Vazgeçilmez oyuncusu. O olmazsa mezhep çatışmalarını kim üzerinden körükleyecekler? İran olmazsa bölgede güya Sünniliği temsil eden, gerçekte radikalizm ve Selefilik ihraç eden Suud tek taraflı kalacaktır. Tansiyonu yükseltmek mümkün olmayacaktır.
EĞER İRAN OLMAZSA…
Eğer İran olmazsa Ortadoğu’da mezhep odaklı bölünmelerin ve çatışmaların etkisi kırılacaktır.
İran tehdidi olmazsa petrol zengini körfez ülkelerine yüklü miktarlarda silah ve mühimmat satmak mümkün olmayacaktır.
İran tehdidi olmazsa zengin Arap ülkeleri kendini Batı’ya bu kadar muhtaç ve mahkûm hissetmeyecektir.
İran olmazsa İsrail’in silahlanmasını, şiddetini ve çatışmacı politikalarını izah kolay olmayacaktır.
İran korkusu kendi ülkelerindeki Şiileri sindiren, kendi halkını otoriter yönetimlerine razı eden Arap Şeyhleri için de lazım!
İran, İslamcılığı Müslümanlar üzerinde tahakküm aracı olarak kullanan İslamcılar için “model” olarak lazım!
İran seküler Müslüman devletlerin yönetimlerine “rejim ihraç edecek!”, “irtica getirecek!” diye korkuya dayalı tahakküm kurmak için lazım!
Mezhep gerilimi üzerinden varlığını sürdüren radikal Şii ve Sünni gruplar için lazım!
Müslümanların üzerinde her daim sopa bulundurmak isteyen ezeli ve karanlık İslam düşmanı odaklar için lazım!
İran ve radikal örgütler büyük güçlerin Ortadoğu’ya müdahalesi için gerekçe oluşturuyor. Başta İsrail olmak üzere Müslümanlara operasyon yapmak isteyenlerin “düşman” ihtiyacını karşılıyor. Büyük batılı güçler İran ve silahlı terör örgütleri üzerinden kendi kamuoylarına Ortadoğu’ya müdahaleyi, işgalleri izah edebiliyorlar.
Mevcut rejimiyle İran İslam dünyasında Müslümanlar hariç herkese lazım bir devlet. İsrail’e düşman olarak lazım, Çin’e, Rusya’ya müttefik olarak lazım, silah tüccarlarına silahlanmaya ikna için lazım, BOP planını yürütenlere bölmek, çatıştırma için lazım vs..
İşte bu nedenlerden dolayı doğusundan batısına kimse mevcut İran molla rejiminin yıkılmasını istemez. Bir yandan Suudi Arabistan öte yandan İran -güya ülkelerinin siyaseti için- habire Müslüman kanı döküyor, Müslümanları birbirine kıydırıyor, İslam beldelerini bombalayıp harap ediyorlar. Her ne kadar Irak ikinci bir Şii devlet olarak ortaya çıktı ise de İran mezhep çatışmaları için tek ve etkili aktör. “Batının müttefiki” Suudi Arabistan ve “Batının düşmanı” İran elbirliğiyle mikser gibi Müslümanların yaşadığı coğrafyaları katıp karıştırıyorlar. Suudi Arabistan’a alternatif üretmek zor değil, Türkiye bile bu role istekli görünüyor. Ancak Şiilere hitap edecek, onları örgütleyip çatışmaların, kutuplaşmaların içine çekecek, petrol paralarını bu işler için harcayacak ve bu konuda yetişmiş kadroya sahip başka bir Şii devlet yok. O nedenle kimse İran’ın demokratikleşmesini, dini yönetimden çıkmasını istemez.
Ancak biz Müslümanlar olarak her din, dil, ırk ve mezhepten insanı kucaklayan, Allah’ın mükerrem varlıkları kabul eden bir düzen kurabilir, anlayış geliştirebilirsek İran ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin mikser olarak kullanılmasının önüne geçebiliriz. Radikalizmin, ırkçılığın, ayrımcılığın her türüne karşı çıkarak, birilerinin bazı figüranlar üzerinden operasyonlar yapmasının önüne geçebilir, onların oyunlarını bozabiliriz…
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 6.1.2018 [TR724]
Durumu hâlâ anlamayanlar için [Kemal Ay]
Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün cılız da olsa, mevcut gidişata yönelik birkaç söz sarf etmesi, bilhassa muhalefet kanadında 2019’a dair bir beklenti doğurdu. Bazılarına göre Erdoğan’ı durdurabilecek ve dindar seçmenin yüzünü yeniden Avrupa’ya ve demokrasiye döndürebilecek yegâne siyasetçi Abdullah Gül.
Özellikle Meral Akşener’in İYİ Parti’sinin ‘dağ fare doğurdu’ eleştirilerine maruz kaldığı günlerde, Abdullah Gül’ün 2019’da Erdoğan’a karşı adaylığını koyma ihtimali, heyecan uyandıran tek gelişme.
Gazeteci Amberin Zaman’ın çeşitli kesimlerin görüşüne başvurarak yazdığı Al-Monitor yazısında da Gül, ‘en ideal aday’ olarak resmediliyor. Görüş verenler arasında Gül’ü adeta bir ‘sihirli değnek’ gibi gösterenler var. Erdoğan’ın ve temsil ettiği siyasetin bir ‘karabasan’ gibi toplumun üzerine çöktüğü şu günlerde, bunu çok görmemek gerekir.
Ancak yazıda asıl dikkat çekici olan, bugüne dair yapılan analizdeki bir eksiklik. Şöyle yazmış Zaman:
‘En büyük korku şu: Erdoğan Kasım 2019 seçimlerini kazanıp geçen yılki referandumda az farkla kabul edilen anayasal yetkilere kavuşursa ülkede bundan sonra yapılacak her seçim tek adam iktidarını güçlendirecek simgesel bir ritüelden ibaret olacak.’
Bu analizin söylediğine göre Cumhurbaşkanı Erdoğan şu anda o yetkileri kullanmıyor. Erdoğan’ı hâlâ sınırlandırabilen Anayasal bir ‘bariyer’ mevcut. Ancak Kasım 2019’da seçilirse, önündeki o engeller de kalkacak. Türkiye’deki âkil insanlar da bundan korkuyor.
Oysa bugün Türkiye’deki en büyük meselelerden biri, geçenlerde Prof. Nora Şeni’nin Ahval’de dile getirdiği şu gerçek: ‘İki yıldır Türkiye’de aydınlar ve gazeteciler rejim değişikliğinin adını bir türlü koyamadılar. Adı konmamış bir gerçekle mücadele ise başarısız olmaya adaydır.’
Bu sözden yola çıkarak bir analiz yapan Ayşen Candaş’ın tespiti çok daha karanlık:
‘Çünkü çok büyük bir sarsıntı ve çok büyük bir kırılma anından geçiyoruz. Rejim değişiyor. 1980’e dönmüyoruz… 1930’lara da dönmüyoruz… 1839 öncesine, eşitliği tasavvur etmeye cesaret edebilmiş Tanzimat öncesine döndürülmekteyiz.’
AÇIK AÇIK SÖYLENENLER
Bu bir sır değil elbette. Yani muhalefetin olup bitenlere bakarak çıkarması gereken bir sonuç değil. Bizzat rejimin gevşek ağızlılarından Metin Külünk tarafından ‘200 yılın hesabını soracağız’ şeklinde dile getirilmişti:
‘Anayasa değişikliğinin esas manası Türkiye de devlet benim diyen, halktan yetki almayan, egemenliğin millete ait olduğunun farkında olmayan, milletin egemenlik hakkını tereddütsüz gerektiğinde Anayasa’dan aldıkları meşruiyetle zapturapt altına almayı meşru gören bir bürokratizmin sınırlandırma değişimidir.’
Külünk bunu Senedi İttifak’a kadar götürüyor. Ciddi tarihçiler pek ikna olmasa da, Senedi İttifak, bir anlamda Osmanlı’nın Magna Carta’sı olarak kabul edilir bazılarınca. Tek sebebi de, padişahın gücünü resmi bir belge ile sınırlandırmasıdır. Tanzimat’ta ise padişah ‘bürokrasi aygıtı’ ile tanışıyor.
Başlangıçta bu aygıtla başı derde giriyor padişahın. Tanzimat sonrası Âli Paşa ve Fuat Paşa gibi güçlü bürokratlar çıkıyor ortaya. Padişahın iktidarına şerik (ortak) oluyorlar. Ancak kısa süre sonra bürokrasi aygıtını daha işlevsel kullanmayı da öğreniyor Osmanlı padişahları. Tıpkı Avrupalı muadilleri gibi. Daha önce yazmıştım:
“Hitler’e bu imkânları sunan, iyi planlanmış, hayatın bütün kılcallarına kadar inebilmiş bir bürokrasinin varlığıydı. Partiyle bürokrasiyi bütünleştirip, en küçük nahiyeye kadar devlet propagandasını ulaştırabildiğinde, hayatın tek hâkimi olmuştu. Totaliter rejimler, böyleydi. Osmanlı’da çoğu dönemde, bu türlü bir hâkimiyet mümkün olamazdı. Abdülhamit’e ‘müstebit’ (baskıcı) olmayı sağlayan, Tanzimat’ın ilânının Osmanlı’ya getirdiği bürokrasi aygıtının ‘gücü’ ve kendi döneminde topluma kazandırdığı ‘yenilikler’di.”
Külünk tek değil. Bekir Bozdağ da zamanında şu meşhur lafı etmişti: ‘Devlet şerik kabul etmez.’
Ama aslında Erdoğan’ın bugün yaptığı şey, bürokrasi aygıtını hadım etmek değil. Bilakis onu hayatın her alanında, yalnızca kendi iradesinin bir uzantısı olarak, hâkim kılmak. Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) eliyle inşa edilen bu.
YOLDAKİ İŞARETLER…
Giderek sertleşen ve çelikleşen bir ‘çekirdek’ kurgulamaya çalışıyor Erdoğan. Başarıya ulaşmış darbelerin ve ihtilallerin nüvelerini kullanıyor. Muhalifleri sindiriyor, rakiplerini yok ediyor. Üstelik bunu 2013’ten bu yana değil, 2010’daki referandumdan bu yana yapıyor. (Bazıları bunu 2007’deki seçim zaferine kadar götürüyor.)
17-25 Aralık operasyonları sonrası ortaya çıkan tapeler, toplumu uyandırmak için bir vesile olabilirdi. Çünkü orada medyaya ve yargıya nasıl doğrudan müdahale edildiği, iş dünyasında nasıl bir ‘çark’ kurulduğu detaylarıyla görülebiliyordu. O günleri ‘AKP-Cemaat kavgası’ biçiminde değerlendirerek köşesinde bekleyenler, Erdoğan’ın buradan devşireceği güçle kalıcı bir iktidar tasarladığını öngöremedi.
Benzer yanılgı 15 Temmuz’da da çıktı karşımıza. Erdoğan, ‘FETÖ’ sopasıyla başta kendi mahallesi olmak üzere hemen her yeri dizayn ederken, 15 Temmuz’u bir sihir numarası gibi kullandı. En önemli mesele bu illüzyonu reddetmek ve resmi anlatıyı parçalamaktı fakat hâlen ‘ByLock zokası’ vs. derken iktidarın ‘FETÖ’ ateşine odun taşınıyor.
En başa dönersek, Amberin Zaman’ın yazısında ‘korkulan’ diyerek bahsedilen durum şu anda yaşanıyor. Eğer değişme olmazsa 2019’dan sonra daha kötüleri de olacak. CHP’li belediye başkanları birer birer görevden alınıyor mesela şimdi.
Bakarsınız 2019’dan sonra CHP komple kapatılır.
Muhalefet yaparken bir yandan yanındakine dirsek atarak, ‘potansiyel rakiplerini’ eleme kurnazlığına başvurarak yol alabileceğini düşünenler işin başındayken, o da olur…
[Kemal Ay] 6.1.2018 [TR724]
Özellikle Meral Akşener’in İYİ Parti’sinin ‘dağ fare doğurdu’ eleştirilerine maruz kaldığı günlerde, Abdullah Gül’ün 2019’da Erdoğan’a karşı adaylığını koyma ihtimali, heyecan uyandıran tek gelişme.
Gazeteci Amberin Zaman’ın çeşitli kesimlerin görüşüne başvurarak yazdığı Al-Monitor yazısında da Gül, ‘en ideal aday’ olarak resmediliyor. Görüş verenler arasında Gül’ü adeta bir ‘sihirli değnek’ gibi gösterenler var. Erdoğan’ın ve temsil ettiği siyasetin bir ‘karabasan’ gibi toplumun üzerine çöktüğü şu günlerde, bunu çok görmemek gerekir.
Ancak yazıda asıl dikkat çekici olan, bugüne dair yapılan analizdeki bir eksiklik. Şöyle yazmış Zaman:
‘En büyük korku şu: Erdoğan Kasım 2019 seçimlerini kazanıp geçen yılki referandumda az farkla kabul edilen anayasal yetkilere kavuşursa ülkede bundan sonra yapılacak her seçim tek adam iktidarını güçlendirecek simgesel bir ritüelden ibaret olacak.’
Bu analizin söylediğine göre Cumhurbaşkanı Erdoğan şu anda o yetkileri kullanmıyor. Erdoğan’ı hâlâ sınırlandırabilen Anayasal bir ‘bariyer’ mevcut. Ancak Kasım 2019’da seçilirse, önündeki o engeller de kalkacak. Türkiye’deki âkil insanlar da bundan korkuyor.
Oysa bugün Türkiye’deki en büyük meselelerden biri, geçenlerde Prof. Nora Şeni’nin Ahval’de dile getirdiği şu gerçek: ‘İki yıldır Türkiye’de aydınlar ve gazeteciler rejim değişikliğinin adını bir türlü koyamadılar. Adı konmamış bir gerçekle mücadele ise başarısız olmaya adaydır.’
Bu sözden yola çıkarak bir analiz yapan Ayşen Candaş’ın tespiti çok daha karanlık:
‘Çünkü çok büyük bir sarsıntı ve çok büyük bir kırılma anından geçiyoruz. Rejim değişiyor. 1980’e dönmüyoruz… 1930’lara da dönmüyoruz… 1839 öncesine, eşitliği tasavvur etmeye cesaret edebilmiş Tanzimat öncesine döndürülmekteyiz.’
AÇIK AÇIK SÖYLENENLER
Bu bir sır değil elbette. Yani muhalefetin olup bitenlere bakarak çıkarması gereken bir sonuç değil. Bizzat rejimin gevşek ağızlılarından Metin Külünk tarafından ‘200 yılın hesabını soracağız’ şeklinde dile getirilmişti:
‘Anayasa değişikliğinin esas manası Türkiye de devlet benim diyen, halktan yetki almayan, egemenliğin millete ait olduğunun farkında olmayan, milletin egemenlik hakkını tereddütsüz gerektiğinde Anayasa’dan aldıkları meşruiyetle zapturapt altına almayı meşru gören bir bürokratizmin sınırlandırma değişimidir.’
Külünk bunu Senedi İttifak’a kadar götürüyor. Ciddi tarihçiler pek ikna olmasa da, Senedi İttifak, bir anlamda Osmanlı’nın Magna Carta’sı olarak kabul edilir bazılarınca. Tek sebebi de, padişahın gücünü resmi bir belge ile sınırlandırmasıdır. Tanzimat’ta ise padişah ‘bürokrasi aygıtı’ ile tanışıyor.
Başlangıçta bu aygıtla başı derde giriyor padişahın. Tanzimat sonrası Âli Paşa ve Fuat Paşa gibi güçlü bürokratlar çıkıyor ortaya. Padişahın iktidarına şerik (ortak) oluyorlar. Ancak kısa süre sonra bürokrasi aygıtını daha işlevsel kullanmayı da öğreniyor Osmanlı padişahları. Tıpkı Avrupalı muadilleri gibi. Daha önce yazmıştım:
“Hitler’e bu imkânları sunan, iyi planlanmış, hayatın bütün kılcallarına kadar inebilmiş bir bürokrasinin varlığıydı. Partiyle bürokrasiyi bütünleştirip, en küçük nahiyeye kadar devlet propagandasını ulaştırabildiğinde, hayatın tek hâkimi olmuştu. Totaliter rejimler, böyleydi. Osmanlı’da çoğu dönemde, bu türlü bir hâkimiyet mümkün olamazdı. Abdülhamit’e ‘müstebit’ (baskıcı) olmayı sağlayan, Tanzimat’ın ilânının Osmanlı’ya getirdiği bürokrasi aygıtının ‘gücü’ ve kendi döneminde topluma kazandırdığı ‘yenilikler’di.”
Külünk tek değil. Bekir Bozdağ da zamanında şu meşhur lafı etmişti: ‘Devlet şerik kabul etmez.’
Ama aslında Erdoğan’ın bugün yaptığı şey, bürokrasi aygıtını hadım etmek değil. Bilakis onu hayatın her alanında, yalnızca kendi iradesinin bir uzantısı olarak, hâkim kılmak. Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) eliyle inşa edilen bu.
YOLDAKİ İŞARETLER…
Giderek sertleşen ve çelikleşen bir ‘çekirdek’ kurgulamaya çalışıyor Erdoğan. Başarıya ulaşmış darbelerin ve ihtilallerin nüvelerini kullanıyor. Muhalifleri sindiriyor, rakiplerini yok ediyor. Üstelik bunu 2013’ten bu yana değil, 2010’daki referandumdan bu yana yapıyor. (Bazıları bunu 2007’deki seçim zaferine kadar götürüyor.)
17-25 Aralık operasyonları sonrası ortaya çıkan tapeler, toplumu uyandırmak için bir vesile olabilirdi. Çünkü orada medyaya ve yargıya nasıl doğrudan müdahale edildiği, iş dünyasında nasıl bir ‘çark’ kurulduğu detaylarıyla görülebiliyordu. O günleri ‘AKP-Cemaat kavgası’ biçiminde değerlendirerek köşesinde bekleyenler, Erdoğan’ın buradan devşireceği güçle kalıcı bir iktidar tasarladığını öngöremedi.
Benzer yanılgı 15 Temmuz’da da çıktı karşımıza. Erdoğan, ‘FETÖ’ sopasıyla başta kendi mahallesi olmak üzere hemen her yeri dizayn ederken, 15 Temmuz’u bir sihir numarası gibi kullandı. En önemli mesele bu illüzyonu reddetmek ve resmi anlatıyı parçalamaktı fakat hâlen ‘ByLock zokası’ vs. derken iktidarın ‘FETÖ’ ateşine odun taşınıyor.
En başa dönersek, Amberin Zaman’ın yazısında ‘korkulan’ diyerek bahsedilen durum şu anda yaşanıyor. Eğer değişme olmazsa 2019’dan sonra daha kötüleri de olacak. CHP’li belediye başkanları birer birer görevden alınıyor mesela şimdi.
Bakarsınız 2019’dan sonra CHP komple kapatılır.
Muhalefet yaparken bir yandan yanındakine dirsek atarak, ‘potansiyel rakiplerini’ eleme kurnazlığına başvurarak yol alabileceğini düşünenler işin başındayken, o da olur…
[Kemal Ay] 6.1.2018 [TR724]
CHP’nin yol ayrımı [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Türkiye’de olan bitenleri anlamak kolay değil. Çünkü devletin sürekliliği ve düzeni ortadan kalkmış durumda. Anayasanın rafa kaldırılması ve fiili bir başkanlık rejimi kurulmasının yanı sıra, bu rejimin suyun altında kalan buzul kütlesi, yani karanlık ilişkiler ağı ve etkili gruplar, sadece analizlerde anlattığımız kadarıyla biliniyor. Bu analizler çoğu zaman yapbozun eksik kalan parçalarını akıl yürüterek tamamlamak suretiyle yapıldığından, büyük resmi net olarak göremiyoruz. Sanırım bu fiili rejimin en önemli özelliği – belki de herkesin üzerinde anlaşmaya varabileceği tek şey – öngörülemez olması.
SADECE KENDİ MAHALLENİZE DEMOKRASİ GETİREMEZSİNİZ
Dün gündeme bomba gibi düşen ve gündemi belirleyen haber, Beşiktaş belediye başkanı Murat Hazinedar’ın başkanlıktan alınması kararıydı. Ataşehir belediye başkanı Battal İlgezdi ile beraber İstanbul’da yapılan ikinci operasyon bu. Hukuksuz olduğunu belirtmeye gerek bile görmüyorum. Elbette şiddetle karşı çıkılmalı, bunu da anlıyorum. Anlamadığım, uygulama yeni olmamasına karşın CHP liderliğinin ve etkin milletvekilleri ile yöneticilerinin sanki bu olay ilk kez oluyormuşçasına tepki vermeleri. Oysa uzunca zamandır Güneydoğu’daki HDP’li belediyelere aynı türden operasyonlar yapılıyordu. Bildiğim kadarıyla CHP bu belediyelerde başkanların hukuksuzca görevden alınmasına ve yerlerine Saray güdümünde kayyumlar atanmasına kararlı bir muhalefeti bırakın, doğru dürüst tepki bile göstermediler. Şimdi neyin mücadelesini yapıyorlar?
İşte bu rejim konusunda yazdığım her yazıda temel olarak vurguladığım hususa geliyoruz yine. Faşizmle mücadele, partiler ve fraksiyonlar üstü yapılacak bir şeydir. İdeolojik farklılıklar, geçmişte diğer grupların yaptığı ya da yapmadığı şeyler, gerçekten olan ya da algısal olarak olduğuna inanılan hatalar gibi engelleri aşıp birleşmeden, faşizmle mücadele edilemez. Sadece kendi mahallenize demokrasi getiremezsiniz. Sadece kendi partinizi ayrıcalıklı kılamazsınız. Sadece kendinize yakın gazetecileri gazeteci kabul edip, diğer basın emekçilerini görmezden gelerek basın özgürlüğünü elde edemezsiniz. Olan bitenleri doğru olarak isimlendirmediğiniz ve rejimin dilini kullanmaktan vaz geçmediğiniz müddetçe, o rejimi de ortadan kaldıramazsınız.
Anlamıyor musunuz, rejim kendi tabanından olduğu kadar sizin bu basiretsizliğinizden de besleniyor. Bu sözlerim salt CHP yönetimine değil, aynı zamanda Can Dündar gibi, Kadri Gürsel gibi, daha niceleri gibi, benim haklarına sahip çıkmaktan vazgeçmediğim ve geçmeyeceğim meslektaşlarım için de geçerli! Dün büyük memnuniyetle Can Dündar’ın Twitter hesabından Ahmet ve Mehmet Altan’a sahip çıkan paylaşımını gördüm ve umutlandım yine. Ama daha alınacak çok mesafe var. Bu faşizan yönetimin güçlenmesini ve daha da mühimi kalıcılaşmasını istemiyorsanız eğer, olması gereken derhal zaman yitirmeden birleşmek ve anayasal düzen, hak ve özgürlükler talep etmektir, hem de herkes için, hiçbir ayırım yapmaksızın. Hukuk karşısında herkes eşittir. Vicdanlar karşısında bu eşitlik çok daha gereklidir. Çünkü vicdan olmadığı zaman, hukuk kuru prosedürlerden ve tozlu kitap raflarındaki kalın ve ağdalı dille yazılmış kitaplardan başka bir şey değildir.
ANAYASAL DÜZEN ORTADAN KALDIRILDI
Bakın, bu rejim – iç dinamiklerinde kimler hangi rolü oynuyor, bu kararlar nasıl alınıyor falan bakmaksızın – demokrasiden ve anayasal düzenden sapmış, bir sivil darbe yaparak Türkiye Cumhuriyeti devletinin anayasal düzenini ortadan kaldırmıştır. Bunun adı hangi ülkeye giderseniz, hangi hukuk ve siyaset kitabına bakarsanız bakın, düpedüz darbedir. Darbe! Bu darbeyi kimin yaptığının öneminden çok, bu darbenin yapılmış olması ve bu konuda koyulacak teşhis çok önemlidir.
Hangi belediye başkanı hangi gerekçeyle görevden alındı sorusunu sormadan önce şu temel soruyu sorun kendinize: Belediye başkanının görevden alınması prosedürel olarak anayasal düzene uygun mu değil mi? KHK kararlarını kimin aldığından veya bu kararların kimin menfaatine olduğundan, hatta ve hatta görevden alınanların ait oldukları gruptan bağımsız olarak, bu KHK’lar anayasal düzene uygun mudur değil midir ona bakın! Hapishanedeki gazetecilerin ne yazdığından, bu yolla hangi suçun onlara isnat edildiğinden ziyade, şu soruyu sorun: yazı yazmak ne zamandır suç oluyor! İşkence yapılan, karanlık izbelerde canı alınan zavallıların işledikleri suçun bir önemi var mı? Hangi suçu işlemiş olursa olsun, işkence anayasaya göre suç mu değil mi, bu soruyu sorun!
Bir ilkesizliktir gidiyor. Ve ben çok çaresiz hissediyorum kendimi. Sanki bir kâbus bu yaşananlar. İnsanlar aklını kaybetmiş, şuursuzlaşmış gibi. Bu görmezden gelmenin bilinçli yapıldığını düşünmek istemiyorum. Ama inanın bu durum artık tesadüf olamayacak kadar net. İnsanlar neyin hesabındalar, bilemiyorum. Ama bu yaşananlar hayra gebe değil. Çok ama çok kötü şeyler olacak. Düdüklü tencerenin emniyet supabını kapatır gibi, insanların siyaseten kendilerini ifade etmelerini engelliyor bu rejim. Kürtlerin, liberallerin, Cemaat sempatizanlarının, azınlıkların ve şimdi de CHP’lilerin. CHP’de durum biraz tuhaf gibi bir algı var bende. Sanki CHP içinde ve yakınında birileri de bu yaşanan süreçten memnun gibi. Belediye başkanlarının “FETÖ’cü” olarak inanına balıklama atlayan, bu değirmene su taşıyanların sayısı azımsanacak gibi değil.
ARTIK BİR KARAR VERİN!
Karar verme zamanı. Ya Sezgin Tanrıkulu gibi sosyal demokrat CHP’lilerin yolundan gidilecek ve sola dümen kırılacak, ya da nasyonalistlerin devletlû reflekslerinin baskın olduğu, Avrasyacı derinlere meyleden grup – ki bunlar daha çoğunlukta ve daha etkinler – kazanacak. Oysa CHP çoktan sine-i millete dönmeliydi. Çoktan bu rejime meşruiyet kazandıran vitrin bir muhalefet partisi rolünü reddetmeliydi. Bunun için tüm koşullar var. Ama bunu yapmıyorlar. Birilerinin aklı, Erdoğan sonrası bu oluşturulan faşizan ve anayasasız düzenin semeresini ve “birikiminden” yararlanmak anlaşılan. Ne de olsa CHP geçmişi bu tür rejimlere çok da yabancı değil. Nasyonalistlerin nostaljik hayal dünyalarında cumhuriyetin fabrika ayarlarında bir toplum mühendisliğine girişmek var. Bu riske girmek, bu iş gideceği yere kadar gitsin, parsayı biz toplayabiliriz diye düşünmek, ülkenin geleceğini ciddi olarak riske atmaktır. Bunu görmüyorlar mı?
CHP’nin Selahattin Demirtaş ve diğer Kürt milletvekilleri tutuklandığında dayanışma göstermemiş olması, Erdoğan rejiminin işini kolaylaştırdı. Tıpkı “Yenikapı Ruhu” diye pazarlanan 15 Temmuz sonrasının sistemine itiraz etmemek ve söylemini benimsemek gibi, çok majör bir hatadır yapılan. Oysa sosyal demokrat herhangi bir partinin asgari yapması gereken anayasal düzene sahip çıkmak değil de nedir, soruyorum buradan!
Yüzde yetmiş altı nokta bilmem kaçla seçilen belediye başkanı için tepki göstermek inandırıcı olmuyor tüm bu koşullarda. Bütün gücümle Murat Hazinedar’a sahip çıkarak, onun haklarını amasız, fakatsız savunarak söylüyorum bunu. O direnç seviyesi çoktan laçka oldu, gitti-bitti. Geçmiş olsun! Artık kısmi mücadelelerle, duygusal nutuklarla sonuç almak mümkün değil. Elinde tüm devlet aparatını, bürokrasiyi, medyayı, ekonomik aktörleri kontrol eden bir güç var ve bu güç, gayet keyfi şekilde, anayasal ve yasal sınırlamalar olmaksızın gücünü genişletmeye devam ediyor. Bu nereye kadar gidecek, hiç korkmuyor musunuz? CHP’li yöneticiler korkmuyorlar mı?
TÜRK DEMOKRASİSİ ÖLDÜ
Zararın neresinden dönülse kardır! Daha da geç olmadan, bir yapıcı özeleştiri yaparak CHP içindeki (sosyal)demokratların kendi çocuklarının geleceğini düşünerek hareket etmeleri, gerekirse nasyonalist maceraperestlerden ayrılmaları ve demokrasi, insan kav ve özgürlükleri talep eden bir siyasi hareket oluşturmaları lazım. Anayasanın feshedildiği gerçeğini hakla, en önemlisi kendi tabanına anlatması lazım! Hiçbir ayrım yapmaksızın, anayasanın yeniden yürürlüğe girmesi ve anayasal düzenin yeniden tesis edilmesi için evrensel insan hakları ve demokraside birleşilmesi gerekiyor. Kurumsal olarak dâhil olduğumuz Avrupa platformunda, ikili ve çoklu seviyelerde de bu yaşanan durumun dillendirilmesi lazım.
Avrupa’da Türkiye’ye ekonomik yaptırım uygulanması ve üyelik müzakerelerinin durdurulması gibi müeyyidelerin tartışıldığını biliyorum. Sadece Türkiye’de demokratlara zarar vermemek için bunlar yapılmıyor. Hâlbuki Türk demokrasisi öldü. Geriye kalan enkazın demokrasi olarak yutturulması da bu koşullar altında artık olanaksız. Makyaj kabul etmeyecek kadar aşikâr olan bu defekti adıyla anmak, ona gere hareket stratejisi belirlemek, içte ve dışta demokrasi ve insan hak ve özgürlüklerine dair haklı talepleri dile getirmek, bir an evvel tüm demokratik güçlerle birleşerek bir “hak ve özgürlükler” platformu kurmak, tek ve son kalan çaredir. Çünkü bu noktadan sonrası, düşünmenin bile acı verdiği aşamadır.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 6.1.2018 [TR724]
SADECE KENDİ MAHALLENİZE DEMOKRASİ GETİREMEZSİNİZ
Dün gündeme bomba gibi düşen ve gündemi belirleyen haber, Beşiktaş belediye başkanı Murat Hazinedar’ın başkanlıktan alınması kararıydı. Ataşehir belediye başkanı Battal İlgezdi ile beraber İstanbul’da yapılan ikinci operasyon bu. Hukuksuz olduğunu belirtmeye gerek bile görmüyorum. Elbette şiddetle karşı çıkılmalı, bunu da anlıyorum. Anlamadığım, uygulama yeni olmamasına karşın CHP liderliğinin ve etkin milletvekilleri ile yöneticilerinin sanki bu olay ilk kez oluyormuşçasına tepki vermeleri. Oysa uzunca zamandır Güneydoğu’daki HDP’li belediyelere aynı türden operasyonlar yapılıyordu. Bildiğim kadarıyla CHP bu belediyelerde başkanların hukuksuzca görevden alınmasına ve yerlerine Saray güdümünde kayyumlar atanmasına kararlı bir muhalefeti bırakın, doğru dürüst tepki bile göstermediler. Şimdi neyin mücadelesini yapıyorlar?
İşte bu rejim konusunda yazdığım her yazıda temel olarak vurguladığım hususa geliyoruz yine. Faşizmle mücadele, partiler ve fraksiyonlar üstü yapılacak bir şeydir. İdeolojik farklılıklar, geçmişte diğer grupların yaptığı ya da yapmadığı şeyler, gerçekten olan ya da algısal olarak olduğuna inanılan hatalar gibi engelleri aşıp birleşmeden, faşizmle mücadele edilemez. Sadece kendi mahallenize demokrasi getiremezsiniz. Sadece kendi partinizi ayrıcalıklı kılamazsınız. Sadece kendinize yakın gazetecileri gazeteci kabul edip, diğer basın emekçilerini görmezden gelerek basın özgürlüğünü elde edemezsiniz. Olan bitenleri doğru olarak isimlendirmediğiniz ve rejimin dilini kullanmaktan vaz geçmediğiniz müddetçe, o rejimi de ortadan kaldıramazsınız.
Anlamıyor musunuz, rejim kendi tabanından olduğu kadar sizin bu basiretsizliğinizden de besleniyor. Bu sözlerim salt CHP yönetimine değil, aynı zamanda Can Dündar gibi, Kadri Gürsel gibi, daha niceleri gibi, benim haklarına sahip çıkmaktan vazgeçmediğim ve geçmeyeceğim meslektaşlarım için de geçerli! Dün büyük memnuniyetle Can Dündar’ın Twitter hesabından Ahmet ve Mehmet Altan’a sahip çıkan paylaşımını gördüm ve umutlandım yine. Ama daha alınacak çok mesafe var. Bu faşizan yönetimin güçlenmesini ve daha da mühimi kalıcılaşmasını istemiyorsanız eğer, olması gereken derhal zaman yitirmeden birleşmek ve anayasal düzen, hak ve özgürlükler talep etmektir, hem de herkes için, hiçbir ayırım yapmaksızın. Hukuk karşısında herkes eşittir. Vicdanlar karşısında bu eşitlik çok daha gereklidir. Çünkü vicdan olmadığı zaman, hukuk kuru prosedürlerden ve tozlu kitap raflarındaki kalın ve ağdalı dille yazılmış kitaplardan başka bir şey değildir.
ANAYASAL DÜZEN ORTADAN KALDIRILDI
Bakın, bu rejim – iç dinamiklerinde kimler hangi rolü oynuyor, bu kararlar nasıl alınıyor falan bakmaksızın – demokrasiden ve anayasal düzenden sapmış, bir sivil darbe yaparak Türkiye Cumhuriyeti devletinin anayasal düzenini ortadan kaldırmıştır. Bunun adı hangi ülkeye giderseniz, hangi hukuk ve siyaset kitabına bakarsanız bakın, düpedüz darbedir. Darbe! Bu darbeyi kimin yaptığının öneminden çok, bu darbenin yapılmış olması ve bu konuda koyulacak teşhis çok önemlidir.
Hangi belediye başkanı hangi gerekçeyle görevden alındı sorusunu sormadan önce şu temel soruyu sorun kendinize: Belediye başkanının görevden alınması prosedürel olarak anayasal düzene uygun mu değil mi? KHK kararlarını kimin aldığından veya bu kararların kimin menfaatine olduğundan, hatta ve hatta görevden alınanların ait oldukları gruptan bağımsız olarak, bu KHK’lar anayasal düzene uygun mudur değil midir ona bakın! Hapishanedeki gazetecilerin ne yazdığından, bu yolla hangi suçun onlara isnat edildiğinden ziyade, şu soruyu sorun: yazı yazmak ne zamandır suç oluyor! İşkence yapılan, karanlık izbelerde canı alınan zavallıların işledikleri suçun bir önemi var mı? Hangi suçu işlemiş olursa olsun, işkence anayasaya göre suç mu değil mi, bu soruyu sorun!
Bir ilkesizliktir gidiyor. Ve ben çok çaresiz hissediyorum kendimi. Sanki bir kâbus bu yaşananlar. İnsanlar aklını kaybetmiş, şuursuzlaşmış gibi. Bu görmezden gelmenin bilinçli yapıldığını düşünmek istemiyorum. Ama inanın bu durum artık tesadüf olamayacak kadar net. İnsanlar neyin hesabındalar, bilemiyorum. Ama bu yaşananlar hayra gebe değil. Çok ama çok kötü şeyler olacak. Düdüklü tencerenin emniyet supabını kapatır gibi, insanların siyaseten kendilerini ifade etmelerini engelliyor bu rejim. Kürtlerin, liberallerin, Cemaat sempatizanlarının, azınlıkların ve şimdi de CHP’lilerin. CHP’de durum biraz tuhaf gibi bir algı var bende. Sanki CHP içinde ve yakınında birileri de bu yaşanan süreçten memnun gibi. Belediye başkanlarının “FETÖ’cü” olarak inanına balıklama atlayan, bu değirmene su taşıyanların sayısı azımsanacak gibi değil.
ARTIK BİR KARAR VERİN!
Karar verme zamanı. Ya Sezgin Tanrıkulu gibi sosyal demokrat CHP’lilerin yolundan gidilecek ve sola dümen kırılacak, ya da nasyonalistlerin devletlû reflekslerinin baskın olduğu, Avrasyacı derinlere meyleden grup – ki bunlar daha çoğunlukta ve daha etkinler – kazanacak. Oysa CHP çoktan sine-i millete dönmeliydi. Çoktan bu rejime meşruiyet kazandıran vitrin bir muhalefet partisi rolünü reddetmeliydi. Bunun için tüm koşullar var. Ama bunu yapmıyorlar. Birilerinin aklı, Erdoğan sonrası bu oluşturulan faşizan ve anayasasız düzenin semeresini ve “birikiminden” yararlanmak anlaşılan. Ne de olsa CHP geçmişi bu tür rejimlere çok da yabancı değil. Nasyonalistlerin nostaljik hayal dünyalarında cumhuriyetin fabrika ayarlarında bir toplum mühendisliğine girişmek var. Bu riske girmek, bu iş gideceği yere kadar gitsin, parsayı biz toplayabiliriz diye düşünmek, ülkenin geleceğini ciddi olarak riske atmaktır. Bunu görmüyorlar mı?
CHP’nin Selahattin Demirtaş ve diğer Kürt milletvekilleri tutuklandığında dayanışma göstermemiş olması, Erdoğan rejiminin işini kolaylaştırdı. Tıpkı “Yenikapı Ruhu” diye pazarlanan 15 Temmuz sonrasının sistemine itiraz etmemek ve söylemini benimsemek gibi, çok majör bir hatadır yapılan. Oysa sosyal demokrat herhangi bir partinin asgari yapması gereken anayasal düzene sahip çıkmak değil de nedir, soruyorum buradan!
Yüzde yetmiş altı nokta bilmem kaçla seçilen belediye başkanı için tepki göstermek inandırıcı olmuyor tüm bu koşullarda. Bütün gücümle Murat Hazinedar’a sahip çıkarak, onun haklarını amasız, fakatsız savunarak söylüyorum bunu. O direnç seviyesi çoktan laçka oldu, gitti-bitti. Geçmiş olsun! Artık kısmi mücadelelerle, duygusal nutuklarla sonuç almak mümkün değil. Elinde tüm devlet aparatını, bürokrasiyi, medyayı, ekonomik aktörleri kontrol eden bir güç var ve bu güç, gayet keyfi şekilde, anayasal ve yasal sınırlamalar olmaksızın gücünü genişletmeye devam ediyor. Bu nereye kadar gidecek, hiç korkmuyor musunuz? CHP’li yöneticiler korkmuyorlar mı?
TÜRK DEMOKRASİSİ ÖLDÜ
Zararın neresinden dönülse kardır! Daha da geç olmadan, bir yapıcı özeleştiri yaparak CHP içindeki (sosyal)demokratların kendi çocuklarının geleceğini düşünerek hareket etmeleri, gerekirse nasyonalist maceraperestlerden ayrılmaları ve demokrasi, insan kav ve özgürlükleri talep eden bir siyasi hareket oluşturmaları lazım. Anayasanın feshedildiği gerçeğini hakla, en önemlisi kendi tabanına anlatması lazım! Hiçbir ayrım yapmaksızın, anayasanın yeniden yürürlüğe girmesi ve anayasal düzenin yeniden tesis edilmesi için evrensel insan hakları ve demokraside birleşilmesi gerekiyor. Kurumsal olarak dâhil olduğumuz Avrupa platformunda, ikili ve çoklu seviyelerde de bu yaşanan durumun dillendirilmesi lazım.
Avrupa’da Türkiye’ye ekonomik yaptırım uygulanması ve üyelik müzakerelerinin durdurulması gibi müeyyidelerin tartışıldığını biliyorum. Sadece Türkiye’de demokratlara zarar vermemek için bunlar yapılmıyor. Hâlbuki Türk demokrasisi öldü. Geriye kalan enkazın demokrasi olarak yutturulması da bu koşullar altında artık olanaksız. Makyaj kabul etmeyecek kadar aşikâr olan bu defekti adıyla anmak, ona gere hareket stratejisi belirlemek, içte ve dışta demokrasi ve insan hak ve özgürlüklerine dair haklı talepleri dile getirmek, bir an evvel tüm demokratik güçlerle birleşerek bir “hak ve özgürlükler” platformu kurmak, tek ve son kalan çaredir. Çünkü bu noktadan sonrası, düşünmenin bile acı verdiği aşamadır.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 6.1.2018 [TR724]
Bir Ozan Tufan vardı, n’oldu? [Hasan Cücük]
Ozan Tufan, Türk futbolunun gelecek vaat eden genç yeteneklerinden biriydi. Bursaspor’da gösterdiği performansla İstanbul’un 3 büyüklerine göz kırpıyordu. Nitekim Beşiktaş ve Fenerbahçe arasında Ozan Tufan mücadelesi verilmişti. Ancak mutlu sona 7 milyon Euro bonservis ödemeyi kabul eden Fenerbahçe ulaştı. Sarı lacivertli ekip uzun yıllar kulübün formasını terletecek ‘genç bir yeteneği’ takıma kazandırmanın sevincini yaşıyordu. Ancak aradan geçen 2,5 yılda bu sevinç, hayal kırıklığına dönüştü. Aykut Kocaman, bütün krediyi tüketen Ozan Tufan’ı devre arası kampına almadı. Kendisinden kulüp bulması bekleniyor.
AYKUT HOCA’NIN PLANINDAYDI
Fenerbahçe’nin ligdeki üçüncü sıradaki konumuna bakıp da aldanmamak lazım. İlk devrede sarı lacivertiler müzmin sakatlar Robin van Persie ve Mehmet Ekici başta olmak üzere Fernandao, Alper Potuk ve Ozan Tufan gibi isimlerden beklediği verimi alamadı. Bunlar arasında özellikle Ozan Tufan, Kocaman’ın kafasındaki kadroda yer alan bir isimdi. Ön liberoda Ozan Tufan ve Mehmet Topal veya Ozan Tufan ve Josef de Souza ikilisini düşünüyordu. Mehmet Topal’ın kadro dışı kalmasıyla Ozan Tufan banko hâline gelmişti.
DİSİPLİNSİZLİK VE POZİSYON HATALARI
Ancak Ozan’ın güven vermeyen oyun tarzından dolayı, Mehmet Topal’ın kadro dışı bırakılma kararı gözden geçirildi ve tecrübeli oyuncu yeniden formasına kavuştu. Devre sonunda ise bu kez Ozan Tufan kadro dışı kalacaktı. Teknik direktör Kocaman, sebebe ilişkin şu açıklamayı yaptı: ‘Ozan’ı tercih etmeyişimin sebebini Ozan’a söyledim ben. Ne dediğimi o biliyor!’ Kocaman’ın kadroya almama sebebi yenilen goller öncesi Ozan’ın yaptığı ciddi pozisyon hatalarıydı. Ozan Tufan’ın taktiksel disiplinden uzak olması ve idmanlarda da bekleneni verememesi Aykut Kocaman’ı arayışa yöneltti. Bu durum sonrası Kocaman bu bölgede Mehmet Topal’a görev verme kararı aldı.
FAZLA KİLOLARINI VEREMEDİ
Bir başka neden ise, Ozan Tufan’ın fazla kilolarıydı. Aykut Kocaman, sezona 90,5 kilo başlayan Ozan’ın 85 kiloya düşmesini istemişti. Ancak Ozan Tufan bu hedefi tutturamayınca, kadro dışı bırakılmasını gerektiren bir sebep daha oluştu. Fazla kiloları doğal olarak Ozan’ın performansını olumsuz etkiliyordu. Buna rağmen ilk devre 9 maçta forma bulan Ozan Tufan, bunların tamamında sahaya ilk 11’de çıktı ve 3 golle skora katkı sağladı. Yine de istenmeyen adam olmaktan kurtulamadı.
OZAN TUFAN TEK DEĞİL
Ozan Tufan, Fenerbahçe’ye omuzlar üstünde gelip kısa sürede hüsran olan ne ilk ne de son futbolcu. Ozan, geçmişteki kötü örneklere bakıp verilen şansı değerlendirmek yerine, lakayt davranışlarıyla bugünlerin tohumunu ekti. Yaşı henüz genç. Önünde futbol oynayacağı uzun yıllar var. Büyük takımlara gelmek zor olduğu kadar tutunmak da zor. Nice Anadolu kulüplerinde yıldızını parlatıp, İstanbul’a gelince sönen isimler var. Kimler yok ki listede?
Tarık Daşgün, tıpkı Ozan Tufan gibi genç yaşında Gençlerbirliği formasıyla yıldızlaşmıştı. Fenerbahçe ile Galatasaray arasındaki transfer savaşından galip çıkan sarı lacivertli ekip olmuştu. 1995’te geldiği Fenerbahçe’de sadece 2 yıl oynadı. Gözden düşüp, genç yaşında kayıplara karıştı.
SALİH UÇAN DA YILDIZ ADAYIYDI
Yakın dönemde Salih Uçan gerçeği var. 2012’de Bucaspor’dan büyük ümitlerle gelmişti. Türk futbolunun geleceğinde rol oynayacak önemli bir isim olarak görüldü. Sarı lacivertli takımda bir türlü düzenli forma şansı bulamadı. Önce Roma’ya kiralandı ama orada da tutunamadı. Şimdi ise kariyerini İsviçre’nin Sion takımın sürdürüyor.
Mehmet Topuz, Gökhan Ünal, Ceyhun Eriş, Yusuf Şimşek, Oktay Derelioğlu, Zafer Biryol, Ali Bilgin, Gökhan Emreciksin, Kemal Arslan, Özer Hurmacı, Sezer Öztürk, Serdal Kesimal… Hepsi Türk futbolunun kalburüstü isimleriydi. Gelecek vaat eden isimler olarak Fenerbahçe’ye ayak bastılar. Filmin sonu hep kötü bitti. Suçu İstanbul’a atmak en kolayı ama daha önemlisi oyuncuların kendi hatalarıydı. Kaybeden hem bu isimler hem de Türk futbolu oldu. Fenerbahçe ise tomarla para ödediği bu isimlerden bekleneni alamadı.
[Hasan Cücük] 6.1.2018 [TR724]
AYKUT HOCA’NIN PLANINDAYDI
Fenerbahçe’nin ligdeki üçüncü sıradaki konumuna bakıp da aldanmamak lazım. İlk devrede sarı lacivertiler müzmin sakatlar Robin van Persie ve Mehmet Ekici başta olmak üzere Fernandao, Alper Potuk ve Ozan Tufan gibi isimlerden beklediği verimi alamadı. Bunlar arasında özellikle Ozan Tufan, Kocaman’ın kafasındaki kadroda yer alan bir isimdi. Ön liberoda Ozan Tufan ve Mehmet Topal veya Ozan Tufan ve Josef de Souza ikilisini düşünüyordu. Mehmet Topal’ın kadro dışı kalmasıyla Ozan Tufan banko hâline gelmişti.
DİSİPLİNSİZLİK VE POZİSYON HATALARI
Ancak Ozan’ın güven vermeyen oyun tarzından dolayı, Mehmet Topal’ın kadro dışı bırakılma kararı gözden geçirildi ve tecrübeli oyuncu yeniden formasına kavuştu. Devre sonunda ise bu kez Ozan Tufan kadro dışı kalacaktı. Teknik direktör Kocaman, sebebe ilişkin şu açıklamayı yaptı: ‘Ozan’ı tercih etmeyişimin sebebini Ozan’a söyledim ben. Ne dediğimi o biliyor!’ Kocaman’ın kadroya almama sebebi yenilen goller öncesi Ozan’ın yaptığı ciddi pozisyon hatalarıydı. Ozan Tufan’ın taktiksel disiplinden uzak olması ve idmanlarda da bekleneni verememesi Aykut Kocaman’ı arayışa yöneltti. Bu durum sonrası Kocaman bu bölgede Mehmet Topal’a görev verme kararı aldı.
FAZLA KİLOLARINI VEREMEDİ
Bir başka neden ise, Ozan Tufan’ın fazla kilolarıydı. Aykut Kocaman, sezona 90,5 kilo başlayan Ozan’ın 85 kiloya düşmesini istemişti. Ancak Ozan Tufan bu hedefi tutturamayınca, kadro dışı bırakılmasını gerektiren bir sebep daha oluştu. Fazla kiloları doğal olarak Ozan’ın performansını olumsuz etkiliyordu. Buna rağmen ilk devre 9 maçta forma bulan Ozan Tufan, bunların tamamında sahaya ilk 11’de çıktı ve 3 golle skora katkı sağladı. Yine de istenmeyen adam olmaktan kurtulamadı.
OZAN TUFAN TEK DEĞİL
Ozan Tufan, Fenerbahçe’ye omuzlar üstünde gelip kısa sürede hüsran olan ne ilk ne de son futbolcu. Ozan, geçmişteki kötü örneklere bakıp verilen şansı değerlendirmek yerine, lakayt davranışlarıyla bugünlerin tohumunu ekti. Yaşı henüz genç. Önünde futbol oynayacağı uzun yıllar var. Büyük takımlara gelmek zor olduğu kadar tutunmak da zor. Nice Anadolu kulüplerinde yıldızını parlatıp, İstanbul’a gelince sönen isimler var. Kimler yok ki listede?
Tarık Daşgün, tıpkı Ozan Tufan gibi genç yaşında Gençlerbirliği formasıyla yıldızlaşmıştı. Fenerbahçe ile Galatasaray arasındaki transfer savaşından galip çıkan sarı lacivertli ekip olmuştu. 1995’te geldiği Fenerbahçe’de sadece 2 yıl oynadı. Gözden düşüp, genç yaşında kayıplara karıştı.
SALİH UÇAN DA YILDIZ ADAYIYDI
Yakın dönemde Salih Uçan gerçeği var. 2012’de Bucaspor’dan büyük ümitlerle gelmişti. Türk futbolunun geleceğinde rol oynayacak önemli bir isim olarak görüldü. Sarı lacivertli takımda bir türlü düzenli forma şansı bulamadı. Önce Roma’ya kiralandı ama orada da tutunamadı. Şimdi ise kariyerini İsviçre’nin Sion takımın sürdürüyor.
Mehmet Topuz, Gökhan Ünal, Ceyhun Eriş, Yusuf Şimşek, Oktay Derelioğlu, Zafer Biryol, Ali Bilgin, Gökhan Emreciksin, Kemal Arslan, Özer Hurmacı, Sezer Öztürk, Serdal Kesimal… Hepsi Türk futbolunun kalburüstü isimleriydi. Gelecek vaat eden isimler olarak Fenerbahçe’ye ayak bastılar. Filmin sonu hep kötü bitti. Suçu İstanbul’a atmak en kolayı ama daha önemlisi oyuncuların kendi hatalarıydı. Kaybeden hem bu isimler hem de Türk futbolu oldu. Fenerbahçe ise tomarla para ödediği bu isimlerden bekleneni alamadı.
[Hasan Cücük] 6.1.2018 [TR724]
Zeka gelişimi anne karnında başlıyor [TR724]
Sağlıklı bedensel gelişimlerini sürdüren çocukların zeka gelişimleri de beraberinde gelişiyor. Ancak anne babalar, “daha zeki çocuklarımız olsun” dürtüsüyle bu yönde çaba göstermekten kendini alamıyor. Araştırmalar, aslında bunun için ekstra bir çaba sarf etmeye de gerek olmadığını gösteriyor. Kullanabileceğiniz en önemli araç sevginiz ve vereceğiniz güven… Onlarla konuşmak, oyun oynamak, şarkı söylemek gibi karşılıklı etkileşim kurmak, çocuklarınızın zeka gelişimi için en önemli katkı oluyor.
Beyinde milyonlarca nöron bulunuyor ve zeka gelişimi, bu nöronlar arasında yapılan bağlantıların yani sinapsların artması olarak tanımlanıyor. Bu gelişim hamilelik döneminden itibaren başlıyor. Dolayısıyla anne adayının sağlığı bebeğin beyin gelişimini de direkt olarak etkiliyor. Bu nedenle öncelikle düzenli sağlık kontrollerinin ihmal etmeyin ve sağlıklı beslenmeye önem verin. Folik asit ve omega eksikliği varsa bunlar takviye edin. Bebeğin beyin gelişimini negatif yönde etkilediği için hamilelik ve emzirme boyunca sigaradan uzak durun. Sizin salgıladığınız mutluluk hormonunun bebeğinizi de etkileyeceğini unutmayın. Onunla sohbet edin, birlikte müzik dinleyin ve mümkün olduğunca stresten uzak durun.
ANNE SÜTÜ FAKTÖRÜ…
Uzmanlara göre, zeka gelişiminde en önemli sermaye… Araştırmalar anne sütünün zeka gelişimi üzerindeki etkisini gösteriyor. Özellikle okul çağı çocuklarının performansında anne sütü almış olmak önemli bir fark oluşturuyor. Bununla birlikte emzirme anında anneye dokunan ve göz teması kuran bebeğin beynindeki kan akımı ve sinaps denen nöronlar arası bağlantılar artıyor. Ayrıca emzirme sürecinde annenin bebeğiyle yumuşak bir ses tonuyla konuşması, gülmesi, ona dokunması da öğrenme ve hafızayı da barındıran, genel olarak limbik sistem olarak bilinen yapıyı etkilediği biliniyor.
UYKU, ZEKA GELİŞTİRİYOR, TV…
Bebeklikten itibaren çocukluğun her döneminde yeterli ve kesintisiz uyku, bedensel gelişim kadar beyin gelişimi için de son derece değer taşıyor. Bu nedenle çocukların kaliteli uyku almalarını sağlamak için gerekli ortamı oluşturmaya özen gösterin. Ayrıca, tiroit bezinin iyi çalışmaması durumunda zeka geriliği riski doğduğu için, doğumdan hemen sonra bebekten topuk kanı alınarak değerlendirme yapılmasını sağlayın.
Beyin gelişiminin yüzde 70-80’ilk bölümü ilk iki yaş döneminde tamamlanıyor. Dolayısıyla, özelikle bu dönem gelişimi olumsuz etkileyebilecek uyaranlardan uzak durmak önem taşıyor. Zekayı negatif yönde etkileyen unsurların başında da televizyon geliyor. Bu nedenle hayatın ilk yıllarında çocukları televizyondan mümkün olduğunca uzak tutun. İki yaşından sonra da günde en fazla bir saat televizyon izlettirin ve bunu birlikte yapın. Ve çocuğunuzla izlediği şey hakkında konuşarak, sorular sorun ve cevap vermesini sağlayarak etkileşiminizi sürdürün.
[TR724] 6.1.2018
Beyinde milyonlarca nöron bulunuyor ve zeka gelişimi, bu nöronlar arasında yapılan bağlantıların yani sinapsların artması olarak tanımlanıyor. Bu gelişim hamilelik döneminden itibaren başlıyor. Dolayısıyla anne adayının sağlığı bebeğin beyin gelişimini de direkt olarak etkiliyor. Bu nedenle öncelikle düzenli sağlık kontrollerinin ihmal etmeyin ve sağlıklı beslenmeye önem verin. Folik asit ve omega eksikliği varsa bunlar takviye edin. Bebeğin beyin gelişimini negatif yönde etkilediği için hamilelik ve emzirme boyunca sigaradan uzak durun. Sizin salgıladığınız mutluluk hormonunun bebeğinizi de etkileyeceğini unutmayın. Onunla sohbet edin, birlikte müzik dinleyin ve mümkün olduğunca stresten uzak durun.
ANNE SÜTÜ FAKTÖRÜ…
Uzmanlara göre, zeka gelişiminde en önemli sermaye… Araştırmalar anne sütünün zeka gelişimi üzerindeki etkisini gösteriyor. Özellikle okul çağı çocuklarının performansında anne sütü almış olmak önemli bir fark oluşturuyor. Bununla birlikte emzirme anında anneye dokunan ve göz teması kuran bebeğin beynindeki kan akımı ve sinaps denen nöronlar arası bağlantılar artıyor. Ayrıca emzirme sürecinde annenin bebeğiyle yumuşak bir ses tonuyla konuşması, gülmesi, ona dokunması da öğrenme ve hafızayı da barındıran, genel olarak limbik sistem olarak bilinen yapıyı etkilediği biliniyor.
UYKU, ZEKA GELİŞTİRİYOR, TV…
Bebeklikten itibaren çocukluğun her döneminde yeterli ve kesintisiz uyku, bedensel gelişim kadar beyin gelişimi için de son derece değer taşıyor. Bu nedenle çocukların kaliteli uyku almalarını sağlamak için gerekli ortamı oluşturmaya özen gösterin. Ayrıca, tiroit bezinin iyi çalışmaması durumunda zeka geriliği riski doğduğu için, doğumdan hemen sonra bebekten topuk kanı alınarak değerlendirme yapılmasını sağlayın.
Beyin gelişiminin yüzde 70-80’ilk bölümü ilk iki yaş döneminde tamamlanıyor. Dolayısıyla, özelikle bu dönem gelişimi olumsuz etkileyebilecek uyaranlardan uzak durmak önem taşıyor. Zekayı negatif yönde etkileyen unsurların başında da televizyon geliyor. Bu nedenle hayatın ilk yıllarında çocukları televizyondan mümkün olduğunca uzak tutun. İki yaşından sonra da günde en fazla bir saat televizyon izlettirin ve bunu birlikte yapın. Ve çocuğunuzla izlediği şey hakkında konuşarak, sorular sorun ve cevap vermesini sağlayarak etkileşiminizi sürdürün.
[TR724] 6.1.2018
Füze sistemi ve nükleer ana menü, hak ihlalleri çerez [Mehmet Dinç]
Erdoğan Macron görüşmesi tüm eleştirilere rağmen gerçekleşti. Fransız muhalefeti ve medyası, ülkesinde her türlü insan hakları ihlalini gerçekleştiren, basın özgürlüğü ve yargı bağımsızlığını tanımayan, otoriterliğe yelken açmış bir liderin kırmızı halılarla karşılanmasını sert eleştirdi.
Macron ise Türkiye’yi tamamen izole etmek yerine diyalog halinde kalınması gerektiği görüşünde. Liderler görüşmeye daha pragmatik yaklaşıyor. Görüşmenin gündemi Ortadoğu’daki gelişmeler olarak belirtilse de ana gündem Fransa-İtalya ortaklığındaki EROSAM ile Türkiye arasında gerçekleştirilecek olan hava savunma sistemiydi. Zaten ziyaret gününün sonuna doğru uzun menzilli hava savunma sistemi konusunda karşılıklı anlaşamaya varıldığı duyuruldu. Bunun yanında Sinop’ta yapılacak nükleer santral de gündemler arasındaydı.
İki ülke arasındaki ticari ilişkiler görüşüldü. Erdoğan hedefin 20 milyar Euro gibi bir ticaret hacmine ulaşabilmek olduğunu söyledi. “Tabii bir başka adım da özellikle THY ve Airbus arasındaki anlaşmayı imza altına alışımız, bu da önem arz ediyor. Aselsan, Roketsan ve Eurosam konsorsiyumu olarak adımı atmış bulunuyoruz” ifadelerini kullandı.
Macron’un seçilmesi ve 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Erdoğan’ın Avrupa yaptığı ilk ziyaret olması sebebiyle önemli bir görüşmeydi. Macron ile Erdoğan arasında daha önce tutuklu Fransız gazetecilerin serbest bırakılması konusunda birkaç kez telefon görüşmesi gerçekleşmişti. Tutuklu Fransız gazeteci hava savunma sistemi anlaşmasında pazarlık konusu olmuş ve serbest bırakılmıştı.
Erdoğan’dan Fransız gazeteciye fırça
Ortak basın toplantısında 2014 yılında MİT Tırları ile alakalı soruya sinirlenen Erdoğan, “Sen Fetö ağzıyla konuşuyorsun, gazeteci gibi değil tam Fetö’cü gibi konuşuyorsun, o operasyonu yapanlar Fetö’nün gibi savcılarıydı, şu anda onlar içeride, hapisteler, bakın istihbarat teşkilatlarının bu tür operasyonlarla ilgili nereye ne taşıyacağı ile etkileri ve yetkileri vardır” sözleriyle hem gazeteciyi azarladı hem de tırlarla silah taşındığını itiraf etmiş oldu.
Öte yandan, Türkiye’de tutuklu bulunan Fransız gazeteci Loup Bureau 51 gün tutukluluğun ardından sonra serbest bırakılmıştı. Fransız medyasına göre Bureau’nun serbest bırakılmasının sebebi, Fransa ile Türkiye arasında imzalanan 3 Milyar Euro’luk askeri anlaşmaydı. Challenge’s dergisinin haberine göre Ankara-Paris hattında yaşanan uzun görüşmelerin ardından Türk hava sahasında yeni teknoloji savunma sistemi kurulacaktı. Aselsan ve Roketsan’ın dahil olduğu anlaşmada ilk etapta 3 Milyar Euro’luk miktarın Avrupalı şirketlerin cebine girmesi öngörülüyordu. Türkiye’nin milli füze sistemlerinin parçası olması beklenen “Aster- 30 Block 1 NT” adı verilen gelişmiş füze savunma sistemleri 2023 yılı sonrasında hizmete girecek. NATO’ya entegre olabilecek sistem 2030’lu yılların ihtiyaçlarını karşılayacak nitelikte.
Gazetecilik meslek örgütleri ziyaretten rahatsız
Fransız gazeteciler, meslektaşlarına dayanışma adına bir dizi etkinlik düzenledi. Sosyal medya üzerinden, gazete, radyo ve televizyon programlarında Macron’un Erdoğan’a Türkiye’de tutuklu bulunan gazetecileri hatırlatmasını istedi. Türkiye’deki gazeteci meslektaşları unutsa da Franceİnfo ve France2’de çalışan gazeteci Elise Lucet, bir gün önce paylaştığı tweet’inde görüşme sırasında Ayşenur Parıldak’ı hatırlatmasını için Macron’a çağrıda bulundu.
Erdoğan’ın ziyaretinden bir gün önce Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF) genel sekreteri Christophe Deloire ve RSF üyeleri Türkiye’nin Paris büyükelçiliği önünde protesto için toplandı. Deloire, Türkiye’deki gazetecilerin mesleklerini yaptıkları için cezaevinde olduklarını ve bir an önce serbest bırakılmalarını talep etti. “Bu ülke basın özgürlüğü sıralamasında 180 ülke arasından 155. sıraya düştü, 150’den fazla medya organı kapatıldı, yüzlerce gazeteci hapiste, sadece Erdoğan’ı ve rejimi eleştirdikleri için hapisteler. Erdoğan’ın ‘ajan ve terörist oldukları için hapisteler’ açıklaması doğru değil onlar mesleklerini yaptıkları için hapisteler. Şu an Türkiye’de olanları ortaya çıkarmaya çalıştıkları için hapisteler,” ifadelerini kullandı. Diğer yandan aynı gün Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın ise gazetecilerin mesleklerini yaptıkları için değil terör faaliyetlerinde destek verdikleri için hapishanede olduklarını söylemişti.
Paris barosu meslektaşlarını unutmadı
Türkiye’de bazı barolar davalara avukat gönderememekle övünürken Fransız meslektaşları Macron–Erdoğan görüşmesinde avukat, hâkim ve savcıların gündeme gelmesini istedi.
Paris Barosu başkan yardımcısı Basil Ader, devlet başkanına “Cezaevinde uzun süreli hüküm giyen 71 avukatın koşulsuz serbest bırakılması ve toplamda 1,486 avukatı içeren davaların durdurulması için Türkiye cumhurbaşkanına çağrıda bulunmasını istedi. Paris Barosu ayrıca, Türk avukatların ve hakimlerin durumunun giderek kötüleştiğini hatırlatarak, tüm uluslararası sözleşmeleri ve en temel hakların ihlal edilerek büyük bir tasfiye edildiğini ifade etti.
Bu şartlarda AB üyeliği mümkün değil
Erdoğan’ın Fransa ziyareti medyada da geniş yer buldu, Carnegie Europe’un Türkiye uzmanı Marc Pierini, Avrupa birliği konusunda ilerleme olmayacağı görüşünde. Pierini’ye göre Türkiye’de hukuk devleti niteliğinin olmaması buna en büyük engel. Pierini, son yıllarda Avrupalı liderlerde ilişkilerin önemli ölçüde bozulması ve Erdoğan’ın yalnız kalması sebebiyle Erdoğan’ın Fransa ziyaretini ise diplomatik bir başarı olarak görüyor.
Fransız medyası özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Erdoğan’ın yüzbinlerce memuru işten atması, tasfiyeler, kapatılan medya organları, tutuklu gazeteciler, cezaevinde bulunan 50 bine yakın insan ve yüzlerce bebek, ülkeden çıkmak zorunda kalan insanlar gibi meseleleri okuyucularıyla paylaşıyor.
Erdoğan hukuksuzluklar için 1960 Almanya’sını örnek gösterdi
Erdoğan ziyaretten bürgün önce Fransız basınına açıklamalarda bulundu, OHAL sorularına, Fransa’nın da terör saldırıları sonrasında OHAL ilan ettiğini gerekçe göstererek normal karşılanması gerektiğini ifade etti.
İşte çıkarmalarla ilgili olarak, 1960 Almanya’sından örnekler vererek bölünme evresinde 500.000’den fazla insanın işten atılması örneğini tekrarladı. “500 bine yakın Alman, devlet dairelerinden atıldı, kimse onu konuşuyor mu? Az önce de söyledim, Fransa’daki olağanüstü hâl bakın hala devam ediyor, suç işleyen herkes adalete teslim edilecek” sözleriyle Türkiye’nin de bunu yaptığını söyledi.
Gazetecilerin tutukluluğu olayına ise alışılageldik şekilde “terör eylemlerine bulaşmış kişiler” nitelemesi yaptı. Ayrıca Batı’nın kendisi hakkında ne düşündüğünün umurunda olmadığını söyledi.
Macron’un sert açıklamaları görüşmede hatırlatıldı mı?
Macron geçtiğimiz Ağustos ayında Le Point Dergisi’ne verdiği demeçte, “Bildiğiniz gibi, küresel bir lider olmak o kadar da havalı bir şey değil. Erdoğan ile her 10 günde bir konuşması gereken benim” ifadelerini kullanmış ve medyada oldukça geniş yer bulmuştu. Son ziyaret öncesinde yaptığı açıklamalarda ise AİHM kriterlerini ve sorumluluklarını yerine getirmesi konusunda Türkiye ve Rusya’yı uyaran açıklamalarda bulundu. Fakat bu konuların görüşme sırasında gündeme gelip gelmediğini bilemiyoruz.
Sosyalist Partinin ulusal koordinatörü Sud Radio Rachid Temal görüşme hakkında “Reelpolitik, insan hakları aleyhinde kullanılmamalı,” ifadelerini kullandı. Cuma sabahı RTL radyosuna konuşan Sosyalist Parti temsilcisi Luc Carvounas ise, “Bu davette bizi rahatsız eden şey, çok sayıda tutuklamanın yapıldığı darbe girişiminden sonra Erdoğan’ı alan ilk büyük Avrupa devleti olunması,” sözleriyle eleştirdi.
[Mehmet Dinç] 6.1.2018 [TR724]
Macron ise Türkiye’yi tamamen izole etmek yerine diyalog halinde kalınması gerektiği görüşünde. Liderler görüşmeye daha pragmatik yaklaşıyor. Görüşmenin gündemi Ortadoğu’daki gelişmeler olarak belirtilse de ana gündem Fransa-İtalya ortaklığındaki EROSAM ile Türkiye arasında gerçekleştirilecek olan hava savunma sistemiydi. Zaten ziyaret gününün sonuna doğru uzun menzilli hava savunma sistemi konusunda karşılıklı anlaşamaya varıldığı duyuruldu. Bunun yanında Sinop’ta yapılacak nükleer santral de gündemler arasındaydı.
İki ülke arasındaki ticari ilişkiler görüşüldü. Erdoğan hedefin 20 milyar Euro gibi bir ticaret hacmine ulaşabilmek olduğunu söyledi. “Tabii bir başka adım da özellikle THY ve Airbus arasındaki anlaşmayı imza altına alışımız, bu da önem arz ediyor. Aselsan, Roketsan ve Eurosam konsorsiyumu olarak adımı atmış bulunuyoruz” ifadelerini kullandı.
Macron’un seçilmesi ve 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Erdoğan’ın Avrupa yaptığı ilk ziyaret olması sebebiyle önemli bir görüşmeydi. Macron ile Erdoğan arasında daha önce tutuklu Fransız gazetecilerin serbest bırakılması konusunda birkaç kez telefon görüşmesi gerçekleşmişti. Tutuklu Fransız gazeteci hava savunma sistemi anlaşmasında pazarlık konusu olmuş ve serbest bırakılmıştı.
Erdoğan’dan Fransız gazeteciye fırça
Ortak basın toplantısında 2014 yılında MİT Tırları ile alakalı soruya sinirlenen Erdoğan, “Sen Fetö ağzıyla konuşuyorsun, gazeteci gibi değil tam Fetö’cü gibi konuşuyorsun, o operasyonu yapanlar Fetö’nün gibi savcılarıydı, şu anda onlar içeride, hapisteler, bakın istihbarat teşkilatlarının bu tür operasyonlarla ilgili nereye ne taşıyacağı ile etkileri ve yetkileri vardır” sözleriyle hem gazeteciyi azarladı hem de tırlarla silah taşındığını itiraf etmiş oldu.
Öte yandan, Türkiye’de tutuklu bulunan Fransız gazeteci Loup Bureau 51 gün tutukluluğun ardından sonra serbest bırakılmıştı. Fransız medyasına göre Bureau’nun serbest bırakılmasının sebebi, Fransa ile Türkiye arasında imzalanan 3 Milyar Euro’luk askeri anlaşmaydı. Challenge’s dergisinin haberine göre Ankara-Paris hattında yaşanan uzun görüşmelerin ardından Türk hava sahasında yeni teknoloji savunma sistemi kurulacaktı. Aselsan ve Roketsan’ın dahil olduğu anlaşmada ilk etapta 3 Milyar Euro’luk miktarın Avrupalı şirketlerin cebine girmesi öngörülüyordu. Türkiye’nin milli füze sistemlerinin parçası olması beklenen “Aster- 30 Block 1 NT” adı verilen gelişmiş füze savunma sistemleri 2023 yılı sonrasında hizmete girecek. NATO’ya entegre olabilecek sistem 2030’lu yılların ihtiyaçlarını karşılayacak nitelikte.
Gazetecilik meslek örgütleri ziyaretten rahatsız
Fransız gazeteciler, meslektaşlarına dayanışma adına bir dizi etkinlik düzenledi. Sosyal medya üzerinden, gazete, radyo ve televizyon programlarında Macron’un Erdoğan’a Türkiye’de tutuklu bulunan gazetecileri hatırlatmasını istedi. Türkiye’deki gazeteci meslektaşları unutsa da Franceİnfo ve France2’de çalışan gazeteci Elise Lucet, bir gün önce paylaştığı tweet’inde görüşme sırasında Ayşenur Parıldak’ı hatırlatmasını için Macron’a çağrıda bulundu.
Erdoğan’ın ziyaretinden bir gün önce Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF) genel sekreteri Christophe Deloire ve RSF üyeleri Türkiye’nin Paris büyükelçiliği önünde protesto için toplandı. Deloire, Türkiye’deki gazetecilerin mesleklerini yaptıkları için cezaevinde olduklarını ve bir an önce serbest bırakılmalarını talep etti. “Bu ülke basın özgürlüğü sıralamasında 180 ülke arasından 155. sıraya düştü, 150’den fazla medya organı kapatıldı, yüzlerce gazeteci hapiste, sadece Erdoğan’ı ve rejimi eleştirdikleri için hapisteler. Erdoğan’ın ‘ajan ve terörist oldukları için hapisteler’ açıklaması doğru değil onlar mesleklerini yaptıkları için hapisteler. Şu an Türkiye’de olanları ortaya çıkarmaya çalıştıkları için hapisteler,” ifadelerini kullandı. Diğer yandan aynı gün Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın ise gazetecilerin mesleklerini yaptıkları için değil terör faaliyetlerinde destek verdikleri için hapishanede olduklarını söylemişti.
Paris barosu meslektaşlarını unutmadı
Türkiye’de bazı barolar davalara avukat gönderememekle övünürken Fransız meslektaşları Macron–Erdoğan görüşmesinde avukat, hâkim ve savcıların gündeme gelmesini istedi.
Paris Barosu başkan yardımcısı Basil Ader, devlet başkanına “Cezaevinde uzun süreli hüküm giyen 71 avukatın koşulsuz serbest bırakılması ve toplamda 1,486 avukatı içeren davaların durdurulması için Türkiye cumhurbaşkanına çağrıda bulunmasını istedi. Paris Barosu ayrıca, Türk avukatların ve hakimlerin durumunun giderek kötüleştiğini hatırlatarak, tüm uluslararası sözleşmeleri ve en temel hakların ihlal edilerek büyük bir tasfiye edildiğini ifade etti.
Bu şartlarda AB üyeliği mümkün değil
Erdoğan’ın Fransa ziyareti medyada da geniş yer buldu, Carnegie Europe’un Türkiye uzmanı Marc Pierini, Avrupa birliği konusunda ilerleme olmayacağı görüşünde. Pierini’ye göre Türkiye’de hukuk devleti niteliğinin olmaması buna en büyük engel. Pierini, son yıllarda Avrupalı liderlerde ilişkilerin önemli ölçüde bozulması ve Erdoğan’ın yalnız kalması sebebiyle Erdoğan’ın Fransa ziyaretini ise diplomatik bir başarı olarak görüyor.
Fransız medyası özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Erdoğan’ın yüzbinlerce memuru işten atması, tasfiyeler, kapatılan medya organları, tutuklu gazeteciler, cezaevinde bulunan 50 bine yakın insan ve yüzlerce bebek, ülkeden çıkmak zorunda kalan insanlar gibi meseleleri okuyucularıyla paylaşıyor.
Erdoğan hukuksuzluklar için 1960 Almanya’sını örnek gösterdi
Erdoğan ziyaretten bürgün önce Fransız basınına açıklamalarda bulundu, OHAL sorularına, Fransa’nın da terör saldırıları sonrasında OHAL ilan ettiğini gerekçe göstererek normal karşılanması gerektiğini ifade etti.
İşte çıkarmalarla ilgili olarak, 1960 Almanya’sından örnekler vererek bölünme evresinde 500.000’den fazla insanın işten atılması örneğini tekrarladı. “500 bine yakın Alman, devlet dairelerinden atıldı, kimse onu konuşuyor mu? Az önce de söyledim, Fransa’daki olağanüstü hâl bakın hala devam ediyor, suç işleyen herkes adalete teslim edilecek” sözleriyle Türkiye’nin de bunu yaptığını söyledi.
Gazetecilerin tutukluluğu olayına ise alışılageldik şekilde “terör eylemlerine bulaşmış kişiler” nitelemesi yaptı. Ayrıca Batı’nın kendisi hakkında ne düşündüğünün umurunda olmadığını söyledi.
Macron’un sert açıklamaları görüşmede hatırlatıldı mı?
Macron geçtiğimiz Ağustos ayında Le Point Dergisi’ne verdiği demeçte, “Bildiğiniz gibi, küresel bir lider olmak o kadar da havalı bir şey değil. Erdoğan ile her 10 günde bir konuşması gereken benim” ifadelerini kullanmış ve medyada oldukça geniş yer bulmuştu. Son ziyaret öncesinde yaptığı açıklamalarda ise AİHM kriterlerini ve sorumluluklarını yerine getirmesi konusunda Türkiye ve Rusya’yı uyaran açıklamalarda bulundu. Fakat bu konuların görüşme sırasında gündeme gelip gelmediğini bilemiyoruz.
Sosyalist Partinin ulusal koordinatörü Sud Radio Rachid Temal görüşme hakkında “Reelpolitik, insan hakları aleyhinde kullanılmamalı,” ifadelerini kullandı. Cuma sabahı RTL radyosuna konuşan Sosyalist Parti temsilcisi Luc Carvounas ise, “Bu davette bizi rahatsız eden şey, çok sayıda tutuklamanın yapıldığı darbe girişiminden sonra Erdoğan’ı alan ilk büyük Avrupa devleti olunması,” sözleriyle eleştirdi.
[Mehmet Dinç] 6.1.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)