İzmir’deki ilk kamptan bahsederken, ilk gün ‘Başıma bu kadar talebeyi topladım. Ben bunlara ne yedirip içireceğim. Yurt idaresi normalde her sene yaz kurslarında bunların erzakını temin ederken şimdi destek vermiyor.” diye hayıflanan M. Fethullah Gülen Hocaefendi'ye Mustafa Birlik ve Mehmet Uslu Ağabeylerin verdiği âlîcenap cevabı söylemiştim. Gerçekten onların dükkanlarını satmalarına gerek kalmadı. Ekmek parasını merhum Ahmet Tatarî gönderiyordu, bilhassa Ayrancılar ve Torbalı taraflarından, domates, biber, patlıcan v.s, hatta meyveler geliyordu. Hatta Buca’nın kasaplarından bütün halinde koyun gönderenler oluyordu. Hiçbir zaman erzak sıkıntısı çekilmedi... Cenab-ı Hak büyük bir bereket ihsan ediyordu.
Yemek tarifini Hocaefendi yapıyor, nöbetçiler olarak bizler gerisini yapmaya çalışıyorduk. Bir gün nöbet sırası bendeydi. O gün de Kulalı Hacı Bekir Amca kampa ziyarete gelmişti. “Ben aşçılıktan anlarım, yardımcı olayım’ dedi. O gün yanımızdaki mandıradan süt almıştık, pirinçle, sütlaç yapacaktık. Süt ateşin üzerinde ısınıyordu. Hacı Bekir Amca, çok hacca ve umreye gitmiş; bana uzun uzun hatıra anlatmaya başladı bu arada biz dalmışız, süt yanmış. “Ne yapacağız?” dedim. “Kazan dibi yapacaktık deriz!.” dedi. Bunun üzerine Hocaefendi, verdiği dersi bitirmiş, bizim yanıma geldi. Hacı amca “Biz kazandibi yapacaktık!” demesine fırsat vermeden “Siz sütü yakmışsınız!” dedi ve ocağa doğru yürüdü. Hacı Amca bana dönüp, “Bu Hoca da hiç kül yutmuyor!” dedi… Zaten tatlıların çoğunu Hocaefendi kendisi yapardı.
Şunu da kaydetmeden geçmek istemiyorum. Kamplar bir mâneviyat eğitimi idi. Onbeş günde bir İzmir’e şehre indiğimiz olurdu, sanki başka bir âleme girmiş gibi olurduk. Nasıl manevi inzivadan, riyazat ve 40 günlük çilesini doldurmuş bir derviş o ruhanî âlemden nefsanî âleme geçince bir fark hisseder, bizler de ona benzer farklı şeylerin farkına varıyorduk…
Ben yine M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Kamplarda Zaman” yazısının son bölümüne dönmek istiyorum:
“Kamplarda geçirdiğimiz o alabildiğine duygulu ve alabildiğine aydınlık dakikalar; bilhassa, ibadet, sohbet ve ders müzâkereleri esnasında öylesine renklenir, öylesine derinleşirdi ki, hepimiz âdeta uhrevîlerle kucaklaşır gibi olurduk. Cennet ceddimizin esas yurdu olması itibariyle, ruhlarımıza kendisini bir sıla hasreti içinde hissettirdiği gibi, biz de kampdaki saat ve dakikaları, âhiretin o olgun, ciddi, yumuşak iklimini ve bizi kullukta istihdam eden Zât’ın, bize olan vaadlerini tahakkuk ettireceğini bir nûr, bir ziya tayfları içinde duyar ve kendi kendimize: ‘İşte hayat böyle olur’ derdik.
“Ben böyle nurlu ve bereketli bir geçmişin ziyan olacağına inanmak istemiyorum. Zira, o günler, dar bir zaman dilimi içinde geçip-gitse de, bizim için bütün bir geçmişi rasat etme kuşağı ve bütün bir geleceğin de rüyalarının görüldüğü berzâhî haritalar olmuştu.
“Şimdi ruhumdaki her hâtırayı karıştırdıkça görüyorum ki, o yumuşak, şefkatli, sihirli, şiirli günler, hâlâ içimde dipdiri ve mevsim tanımadan tomurcuk tomurcuk açılan güller gibi hiç durmadan solar-solmaz hemen yeniden açılıyor, ruhumda en romantik duyguları tutuşturuyor ve zaman zaman hatıraları öyle canlandırıyor ki, kendimi hâlâ o üfül üfül ağaçların altında ağustos böceklerinin sesleriyle, nur soluklu, ışık soluklu talebelerin tesbih, temcid ve ilâhî sadâlarının birbirine karıştığını ve farklı bir koro teşkil ettiğini içimin derinliklerinde duyuyor ve burkuntu karışımı bir hazla tâli’ime tebessüm ediyorum.
“Kimbilir kampların bize açmadığı nice sırlar vardı!.. Biz onlardan düşünce ve tahayyül kuşağımıza girenleri yakaladık ve kırık-dökük arz etmeye çalıştık. Yine de onlar, benim için sonsuza kadar hayatın en renkli dakikaları olarak kalacaklardır.
“Eğer ötelere seyahatımızda, herkese birer birer hatıra götürme fırsatı verilseydi, şüphesiz ben, ilklerden başlayarak, kampların, o bahar çiçeklerine benzeyen pırıltılı, tılsımlı, hülyâlı mâvî hatıralarını alır götürürdüm…
“O günleri bizimle beraber yaşamayanlara, kampların hülyâlı iklimi anlatmanın çok zor olduğunu bildiğim halde, yine de anlatmak istedim. Kimbilir, belki de bendeki bu anlatma hissi, anlatma kabiliyetimin yetersizliğini görüp de, o günleri gerçek buudlarıyla dile getirebilecek istidadları, kampları araştırmaya sevk etmek için olmuştur. O kadarcık olsun, yararlı olduysam, kendimi bahtiyar sayarım.”
M. Fethullah Gülen Hocaefendinin bu yazıda geçen; “Ben, böyle nurlu ve bereketli bir geçmişin ziyan olacağına inanmak istemiyorum. Zira, o günler, DAR BİR ZAMAN DİLİMİ içinde geçip-gitse de, bizim için bütün bir geçmişi rasat etme kuşağı ve BÜTÜN BİR GELECEĞİN DE RÜYALARININ GÖRÜLDÜĞÜ BERZÂHÎ HARİTALAR olmuştur.” İfadeleri pek çok şeyin bir şifresi hükmündedir. İzmir’deki ilk kamp hayatı 1968-1970 yılları arasında yaşanmıştır. Sızıntı yazılarını Hocaefendi 1979’da yazmaya başlamıştır. Derginin başyazılarında ve daha sonraki sözleri arasında, bugünleri aynen anlatan ifadeler var. Hayatının bir şerit halinde geçtiğinin bir yerde bu şeritin koptuğunun ifşası hükmünde dar dairede anlattıkları var. Anladığım kadarıyla bu hal kamplarda yaşandı ve daha sonra parça parça yazılarına ve konuşmalarına aksetti…
Cenab-ı Haktan kendisine sıhhat selamet ve hayırlı uzun ömürler diliyoruz.
[Abdullah Aymaz] 19.12.2017 [Samanyolu Haber]
Hoşgörü bizim yamaçlarımızın gülüdür [Dr. Hüseyin Kara]
Yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmek ve olabilecek kusurlarını hoş görmek iman dünyamızın en önemli şiarlarındandır. İçimizdeki nefrete nefret duymak da aynı kaynaktan beslenen diğer bir vasfımızdır. Mümindeki bu anlayış ne kadar ihlaslı olursa neticeleri o kadar bereketli olur.
Allah’a inanan insanların, imanlarının gereği olarak, Allah’ın ahlakı ile ahlaklanma mecburiyetleri vardır. Allah’ın ahlakı ise son elçisi Hz. Muhammed Mustafa’da (sav) tecessüm etmiştir. O’nun hayat-ı seniyyeleri, müminler için yanılmaz ve yanıltmaz ölçüler barındırdığından, başka kıstas aramaya gerek yoktur. Bütün peygamberler ümmetleri ile diyaloglarını hoşgörü zemininde sürdürmüşlerdir.
Buna benzer kavramları Batı dünyası, hümanizma adı altında tolerans kavramı ile çoğunlukla istismar etmiştir. Niyetlerinde samimiyet olmadığı için sonuçta bir arpa boyu mesafe kat edemedikleri gibi, Birinci ve İkinci Dünya Harpleri’ne de engel olamamışlardır.
Son zamanlarda hayvan sevgisinin nerede ise insan sevgisin önüne geçirilmiş olması anlaşılır bir şey değildir. Normalde ev ortamında yaşamaları gereken dünya çapında milyonlarca insan yoksulluk ve fakirlikten dolayı evsiz yaşamak zorunda kalıyor. Buna karşılık dışarıda yaşayabilmesi mümkün olan hayvanların evlerde beslenmeleri ve adeta evlat yerine konulmalarını hayvanseverlikle izah etmek mümkün değildir. Hatta insana karşı en büyük bir saygısızlıktır.
İslam medeniyetinin temelleri sevgi ve hoşgörü üzerinde kurulup gelişmiştir. Müslümalara göre mahlukatın yaratılış mayasında muhabbet vardır. Bu muhabbetin merkezinde insan, çevresinde ise yakınlık derecesine göre canlı, cansız diğer varlıklar bulunmaktadır.
Batıda karşılığı tolerans olan bu sihirli sözcük, bizim dünyamızda pek çok paslı kilidin açılmasına yarayacak anlamlar taşımaktadır. Zira, çoğu zaman muhataplarından olumlu bir karşılık görmeseler, hatta şiddete maruz kalsalar bile enbiya üslubundan asla taviz vermemiştir. Şüphesiz, hoşgörü her türlü olumsuzluğa tahammül etmek demek değildir. Voltaire’nin dediği gibi ‘Anlaşmazlık insanın en büyük hastalığıdır. Hoşgörü de en büyük çaresi.’ Dolayısıyla anlaşma ve uzlaşmanın yolu hoşgörüden geçer.
Bir arada yaşamak zorunda olan insanların birbirlerinin görüş ve düşüncelerine tahammül etmeleri ve birbirlerini anlayışla karşılamaları kadar doğal bir tavır olabilir mi? Çünkü; insan, ihtiyacı yeryüzündeki canlılar arasında en çok olduğu halde, bunların pek azını tek başına karşılayabilen bir varlıktır. Buna rağmen bir başkasına veya farklı bir fikre tahammül edemeyen insanların sayısı her geçen gün artış gösteriyor ve çatışma sayısı da çoğalıyorsa, hoşgörü çoktan diyarlarımızı terk etti demektir.
İçinde yaşadığımız toplumun en dar dairesi olan aile içi münasebetlerde başlaması gereken hoşgörü, dalga dalga yayılarak toplumu sarabilmelidir. Sonrasında eğitim kurumlarına sirayet edip gençlerin birbirlerine katlanma kültürüne dönüşmelidir. Farklılıkları birer zenginlik olarak algılamak gibi medenî bir duruş sergilemek varken, farklılıklar asla ayırım sebebi olarak görülmemelidir.
Asrımızın insanı, silahtan daha çok dilden yara alıyor. İnsana karşı hoşgörüsüz, bağnaz ve katı bir uslup kullananlarla aynı ortamlarda yaşamak oldukça zorlaşmakta ve bütün kavga ve cidaller bundan beslenmektedir. Bu katı tutum şahıslar arasında olabileceği gibi, topluluklar ve devletler arasında da olabilir. Nice kavgalar ve nice harpler nezaketsiz, hoşgörü taşımayan cümlelerin sonucunda meydana gelmemiş midir! ‘İnsanoğlu dilinin altında gizlidir’ diyen Mevlana, bu gerçeğe parmak basmaktadır.
Hoşgörü anlayışının bir fantezi olmadığını, tam tersine peygamberane bir duruşun adı oduğunu anlamak için onların hayatlarına daha yakından bakmak gerekir. Bütün peygamberlerin, meslek ve vazifelerinin gereği olarak her zaman hoşgörü ve müsamahalı yaklaşımlar sergilediklerini görmekteyiz. Etrafındakilerini daima kırıp döken enbiyaya rastlamak mümkün değildir.
Muhataplarından çoğunlukla tepki gören enbiya, her defasında onlara karşı müsamahalı olmayı tercih etmişlerdir. Çünkü şiddet kullanarak kalplere girilemiyeceğini en iyi onlar bilmekdeydiler. Zaten peygamberlerin hepsi aldıkları ilahî terbiyenin gereği olarak hoşgörüsüzlüğe kapalı bir hayat yaşamışlardır. Küçük abdest bozarak mescidin bir köşesini kirleten bedevîye karşı bile Efendimiz’in(sav) tavrına bakıldığında, yine hoşgörü sınırlarını aşmadan çözüm üretmesi çok manidardır. Hoşgörü ve müsamaha ile başkalarının tavırlarına katlanma dersini Efendimiz’den (sav) alan sahabe-i kiram, gittikleri yerlerin kapılarını bu sihirli anahtar ile açmaya muvaffak olmuşlardır.
Devlet- Âliye-i Osmaniye’nin fethettiği coğrafyalarda sevilmesinin sırlarını araştıran herkesin ortak kanaati; yerli halka gösterdikleri hoşgörü ve müsamahada gizlidir. Hiç kimsenin dinine ve inançlarına baskı kurmamış , hatta herkesin ibadetlerini serbestçe yapabilmelerine teminatlar vererek onları rahatlatmışlardır. Hakim konumda iken gösterilen hoşgörü en kıymetli olanıdır. Buna muhatap olan insanların, eğer insanlıklarını yitirmemişlerse, bu asil tavra cevap vermekte gecikmemeleri gerekir. Nitekim öyle de oldu. Yıllarca barbar millet olarak anlatılan müslüman Türklerin, kendilerine gösterilen hoşgörü atmosferinde gönüllü olarak İslam dinini seçtikleri görülmektedir. Balkanların İslamlaşmasını başka türlü açıklamak imkansızdır.
Hoşgörü ve müsamaha aynı zamanda, müslüman ahlakının bir parçası olup, asla bir acizlik ve tavizkarlık barındırmamaktadır. Çünkü müsbet hareket, mülayemet ve nezaket iman yamaçlarımızda yetişen güller olmaları itibarıyla yerli oldukları kadar sevimlidirler de. Herkesi kendi konumunda kabul etme ve herkesin oturabileceği sandalyeler bulunan gönüllere sahip olmak bizim şiarımızdır. Bu üstün vasıfları başkalarından değil, kendi insanımızdan tevarüs etmekteyiz.
Mevlana Celaleddin-i Rumî’nin, Hristiyan bir rahip ile karşılaştığında, ondan daha çevik hareket edip rahibin elini öptüğünü görenler buna bir anlam veremedikleri gibi yadırgamışlardı da. Onlara Mevlana’nın cevabı şu oldu: Yani el öpme fırsatını ona verip tevazu ve mahviyeti ona mı kaptırmalıydım? Mevlana’nın cenaze namazına gelen diğer din temsilcilerinin de müslüman cemaat gibi ağladıklarını görenler hayretlerini gizleyemediler ve onlara sordular. ‘Sizler niye ağlıyorsunuz ki?’ Din adamlarının cevabı ise oldukça düşündürücüdür: ‘ Mevlana sadece sizin değil, bizim de Mevlana’mızdı.’ İşte gönüllere taht kurmak böyle bir şey olsa gerek.
İslam medeniyetinin baştan sona bir hoşgörü medeniyeti olduğuna asla şüphe yoktur. Bugün İslam’ın drahşan çehresini karartanlar, onu temsil etmedikleri gibi bilakis kötü örnek olmuşlardır. Bu kaba davranışlar karşısında hangi insan İslam dinini sevebilir? Onların kötü temsilleri sebebiyle İslam dininin hiçbir zaman cazibe merkezi olması mümkün değildir. İslam dinine girmek zorla olamayacağına göre, gönüllerin kazanılması da hoşgörü ve müsamahadan geçmektedir. Onun için gönüller fethedilmeden ülkeler fethedilmiş sayılmıyor. Zira temsilin dili her zaman tebliğin dilinden daha müessir olmuştur.
Bugün dünyanın sulh-u umumisini tehdit eden güç gösterileri insanî hoşgörü ve müsamaha anlayışından çok uzakta bulunmanın neticesidir. Normalde haklı olanın güçlü olması gerekirken, maalesef güçlü olan taraf, haklı olduğunu zannediyor. Dolayısıyla insanî ilişkilerde olsun, devletler arası ilişkilerde olsun, hoşgörü ve müsamaha mefhumlarından uzaklaşıldıkça dünya yaşanmaz bir hal almaktadır.
Hizmet Hareketi, bundan çeyrek asır önce millet olarak kaybettiğimiz değerleri istirdat etme düşüncesinden hareketle ‘Sulh hayırlıdır.’( Nisa,4/128 ) beyan-ı ilahisini düstur edinerek, önce Türkiye çapında, sonra da dünya çapında bir hoşgörü ve müsamaha atmosferi oluşturma gayretlerine öncülük etmiştir. İnsanlık ortak paydasından hareketle, farklılıkları fark etmeksizin, renk ayrılıklarını görmeksizin Kitap ve Sünnet’in haram saymadığı her konuda insanlığın hayrına olabilecek her projede, herkesle birlikte hareket ederek insanlığın ortak problemlerine ortak çözümler üretme hedeflenmiştir. Dünyada yaşanan cahilliğin, fakirliğin ve ayrılıkların panzehiri olabilecek böyle insanî ve medenî bir projenin itici gücü hoşgörü ve müsamahadan başka bir şey değildir. Bunca ağırlaşmış kronik problemleri tek başına hiçbir millet ve devlet çözemezdi.
Bu kadar doğru ve lüzumlu bir projenin karşısına dikilen ve engel olmak isteyen yerli ve yabancı pek çok güç odakları, meğer kendi güçlerini insanlığın sayılan bu ortak dertleri üzerinden devşirdikleri için o problemlere çare olacak hiçbir projeye geçit vermeme karalılığında oldukları anlaşılmaktadır. Bu zalim güç odakları cahil insanları daha rahat kandırabiliyor, fakirleri daha hızlı aldatabiliyor ve ayrılıkları kullanarak başkalarını kısa sürede şeytanlaştırabiliyor olmaları, daha çok işlerine yaradığı için bu önemli projenin önü kesilmek istenmiştir.
Anadolu’nun tarihine bakıldığında, Yunus’tan Hacı Bektaş-ı Veli’ye, Mevlana’dan Bediüzzaman’a kadar pek çok hoşgörü ve müsamaha kahramanı görülecektir. Bu büyük kametlerin de kendi dönemlerinde büyük defanslarla karşılaştıkları da bilinmektedir. Fakat sonuçta her zaman olduğu gibi hak olan galip gelmiştir. İnsanlık tarihi, hoyratlık ve bağnazlık yapıp da hoşgörü ve müsamahaya savaş açanları lanet ve nefretle kaydettiği gibi, bütün direnme ve karşı koymalara rağmen doğru bildiklerinden hiç taviz vermeden yollarına devam edenleri de bu kararlılıklarından dolayı hayırla yad etmektedir ve edecektir.
Hoşgörünün beşiği sayılan mübarek Anadolu’muz, şimdilerde tarihinin en katı bağnazlık ve zülmunü yaşamaktadır. Münafıklıkları müslümanlıklarının önünde olan bir kısım gaddar ve zalimin elinde, şimdiye kadar hiç görülmemiş bir hoyratlık ve medeniyet düşmanlığı yaşanmaktadır. Azınlık ruhlu bu güruh, uzun yıllar kendilerini saklamış ve asıl duygularını gizlemiş. Böylece ulaştıkları iktidarın kahir gücünü kullanarak, sadece Türkiye’de değil, dünyanın her tarafında eğitim merkezli hoşgörü ve müsamahanın yeniden dirilticileri olan Hizmet Hareketi mensuplarına kıskançlıklarından dolayı akıl almaz zulümlerde bulunmaktadırlar.
Bediüzzaman Hazretleri: ‘ Ben bakıyorum; kim bana zulmediyor, dikkat ediyordum, onlar katiyyen Türk değillerdir. Çünkü, hakiki Türklerde zulmetmek damarı yoktur. Bana zulmedenler, Türklük perdesi altına girmiş başka millettendir.’ buyurmaktadır. Bu hakikattan hareketle bugün de Anadolu’da her yaştan insana zulmeden zalimlerin Türk milletinden olmadıkları açıktır. Kimliklerinde TC yazsa da vicdanlarında ne müslümanlıktan ne de Türklükten eser var. Bu kadar katı ve hoyrat anlayışa sahip olan insan bozması kişilerle aynı ülkede yaşamak bir talihsizliktir. Fakat bütün bu olumsuzluklara rağmen er veya geç hoşgörü ve müsamaha bir gün kazanacak ve zorbalar kendilerine kaçacak yer arayacaklardır. Bu sefil güruhun yeri de elbette tarihin çöplüğü olacaktır.
Bu ifadeleri, tarihe not düşmek ve yarınki nesillere günümüzde olup bitenleri kimlerin, niçin yaptıklarını birinci ağızdan aktarmak için yazdım. Yoksa, bizim aldığımız terbiyeye göre, hoşgörüsüzlere karşı dahi müsamahalı davranmaya da eyvallah.
Her yıl 17 Aralık’ta Mevlana ihtifallerinde Mevlana’nın o muhteşem ifadeleri dile getirilir fakat o ifadelerdeki mananın ahlak haline getirilmesi hiç düşünülmez. Halbuki bugün insanlık bu manaya dünden daha çok muhtaçtır. Sevgide güneş gibi ol. Dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol. Hataları örtmede gece gibi ol. Tevazuda toprak gibi ol. Öfkede ölü gibi ol. Her ne olursan ol. Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
Not: Bu yazının 17Aralık 2017 tarinde (Şeb-i Arus) yazılmış olması bir tevafuktur.
[Dr. Hüseyin Kara] 19.12.2017 [Samanyolu Haber]
Allah’a inanan insanların, imanlarının gereği olarak, Allah’ın ahlakı ile ahlaklanma mecburiyetleri vardır. Allah’ın ahlakı ise son elçisi Hz. Muhammed Mustafa’da (sav) tecessüm etmiştir. O’nun hayat-ı seniyyeleri, müminler için yanılmaz ve yanıltmaz ölçüler barındırdığından, başka kıstas aramaya gerek yoktur. Bütün peygamberler ümmetleri ile diyaloglarını hoşgörü zemininde sürdürmüşlerdir.
Buna benzer kavramları Batı dünyası, hümanizma adı altında tolerans kavramı ile çoğunlukla istismar etmiştir. Niyetlerinde samimiyet olmadığı için sonuçta bir arpa boyu mesafe kat edemedikleri gibi, Birinci ve İkinci Dünya Harpleri’ne de engel olamamışlardır.
Son zamanlarda hayvan sevgisinin nerede ise insan sevgisin önüne geçirilmiş olması anlaşılır bir şey değildir. Normalde ev ortamında yaşamaları gereken dünya çapında milyonlarca insan yoksulluk ve fakirlikten dolayı evsiz yaşamak zorunda kalıyor. Buna karşılık dışarıda yaşayabilmesi mümkün olan hayvanların evlerde beslenmeleri ve adeta evlat yerine konulmalarını hayvanseverlikle izah etmek mümkün değildir. Hatta insana karşı en büyük bir saygısızlıktır.
İslam medeniyetinin temelleri sevgi ve hoşgörü üzerinde kurulup gelişmiştir. Müslümalara göre mahlukatın yaratılış mayasında muhabbet vardır. Bu muhabbetin merkezinde insan, çevresinde ise yakınlık derecesine göre canlı, cansız diğer varlıklar bulunmaktadır.
Batıda karşılığı tolerans olan bu sihirli sözcük, bizim dünyamızda pek çok paslı kilidin açılmasına yarayacak anlamlar taşımaktadır. Zira, çoğu zaman muhataplarından olumlu bir karşılık görmeseler, hatta şiddete maruz kalsalar bile enbiya üslubundan asla taviz vermemiştir. Şüphesiz, hoşgörü her türlü olumsuzluğa tahammül etmek demek değildir. Voltaire’nin dediği gibi ‘Anlaşmazlık insanın en büyük hastalığıdır. Hoşgörü de en büyük çaresi.’ Dolayısıyla anlaşma ve uzlaşmanın yolu hoşgörüden geçer.
Bir arada yaşamak zorunda olan insanların birbirlerinin görüş ve düşüncelerine tahammül etmeleri ve birbirlerini anlayışla karşılamaları kadar doğal bir tavır olabilir mi? Çünkü; insan, ihtiyacı yeryüzündeki canlılar arasında en çok olduğu halde, bunların pek azını tek başına karşılayabilen bir varlıktır. Buna rağmen bir başkasına veya farklı bir fikre tahammül edemeyen insanların sayısı her geçen gün artış gösteriyor ve çatışma sayısı da çoğalıyorsa, hoşgörü çoktan diyarlarımızı terk etti demektir.
İçinde yaşadığımız toplumun en dar dairesi olan aile içi münasebetlerde başlaması gereken hoşgörü, dalga dalga yayılarak toplumu sarabilmelidir. Sonrasında eğitim kurumlarına sirayet edip gençlerin birbirlerine katlanma kültürüne dönüşmelidir. Farklılıkları birer zenginlik olarak algılamak gibi medenî bir duruş sergilemek varken, farklılıklar asla ayırım sebebi olarak görülmemelidir.
Asrımızın insanı, silahtan daha çok dilden yara alıyor. İnsana karşı hoşgörüsüz, bağnaz ve katı bir uslup kullananlarla aynı ortamlarda yaşamak oldukça zorlaşmakta ve bütün kavga ve cidaller bundan beslenmektedir. Bu katı tutum şahıslar arasında olabileceği gibi, topluluklar ve devletler arasında da olabilir. Nice kavgalar ve nice harpler nezaketsiz, hoşgörü taşımayan cümlelerin sonucunda meydana gelmemiş midir! ‘İnsanoğlu dilinin altında gizlidir’ diyen Mevlana, bu gerçeğe parmak basmaktadır.
Hoşgörü anlayışının bir fantezi olmadığını, tam tersine peygamberane bir duruşun adı oduğunu anlamak için onların hayatlarına daha yakından bakmak gerekir. Bütün peygamberlerin, meslek ve vazifelerinin gereği olarak her zaman hoşgörü ve müsamahalı yaklaşımlar sergilediklerini görmekteyiz. Etrafındakilerini daima kırıp döken enbiyaya rastlamak mümkün değildir.
Muhataplarından çoğunlukla tepki gören enbiya, her defasında onlara karşı müsamahalı olmayı tercih etmişlerdir. Çünkü şiddet kullanarak kalplere girilemiyeceğini en iyi onlar bilmekdeydiler. Zaten peygamberlerin hepsi aldıkları ilahî terbiyenin gereği olarak hoşgörüsüzlüğe kapalı bir hayat yaşamışlardır. Küçük abdest bozarak mescidin bir köşesini kirleten bedevîye karşı bile Efendimiz’in(sav) tavrına bakıldığında, yine hoşgörü sınırlarını aşmadan çözüm üretmesi çok manidardır. Hoşgörü ve müsamaha ile başkalarının tavırlarına katlanma dersini Efendimiz’den (sav) alan sahabe-i kiram, gittikleri yerlerin kapılarını bu sihirli anahtar ile açmaya muvaffak olmuşlardır.
Devlet- Âliye-i Osmaniye’nin fethettiği coğrafyalarda sevilmesinin sırlarını araştıran herkesin ortak kanaati; yerli halka gösterdikleri hoşgörü ve müsamahada gizlidir. Hiç kimsenin dinine ve inançlarına baskı kurmamış , hatta herkesin ibadetlerini serbestçe yapabilmelerine teminatlar vererek onları rahatlatmışlardır. Hakim konumda iken gösterilen hoşgörü en kıymetli olanıdır. Buna muhatap olan insanların, eğer insanlıklarını yitirmemişlerse, bu asil tavra cevap vermekte gecikmemeleri gerekir. Nitekim öyle de oldu. Yıllarca barbar millet olarak anlatılan müslüman Türklerin, kendilerine gösterilen hoşgörü atmosferinde gönüllü olarak İslam dinini seçtikleri görülmektedir. Balkanların İslamlaşmasını başka türlü açıklamak imkansızdır.
Hoşgörü ve müsamaha aynı zamanda, müslüman ahlakının bir parçası olup, asla bir acizlik ve tavizkarlık barındırmamaktadır. Çünkü müsbet hareket, mülayemet ve nezaket iman yamaçlarımızda yetişen güller olmaları itibarıyla yerli oldukları kadar sevimlidirler de. Herkesi kendi konumunda kabul etme ve herkesin oturabileceği sandalyeler bulunan gönüllere sahip olmak bizim şiarımızdır. Bu üstün vasıfları başkalarından değil, kendi insanımızdan tevarüs etmekteyiz.
Mevlana Celaleddin-i Rumî’nin, Hristiyan bir rahip ile karşılaştığında, ondan daha çevik hareket edip rahibin elini öptüğünü görenler buna bir anlam veremedikleri gibi yadırgamışlardı da. Onlara Mevlana’nın cevabı şu oldu: Yani el öpme fırsatını ona verip tevazu ve mahviyeti ona mı kaptırmalıydım? Mevlana’nın cenaze namazına gelen diğer din temsilcilerinin de müslüman cemaat gibi ağladıklarını görenler hayretlerini gizleyemediler ve onlara sordular. ‘Sizler niye ağlıyorsunuz ki?’ Din adamlarının cevabı ise oldukça düşündürücüdür: ‘ Mevlana sadece sizin değil, bizim de Mevlana’mızdı.’ İşte gönüllere taht kurmak böyle bir şey olsa gerek.
İslam medeniyetinin baştan sona bir hoşgörü medeniyeti olduğuna asla şüphe yoktur. Bugün İslam’ın drahşan çehresini karartanlar, onu temsil etmedikleri gibi bilakis kötü örnek olmuşlardır. Bu kaba davranışlar karşısında hangi insan İslam dinini sevebilir? Onların kötü temsilleri sebebiyle İslam dininin hiçbir zaman cazibe merkezi olması mümkün değildir. İslam dinine girmek zorla olamayacağına göre, gönüllerin kazanılması da hoşgörü ve müsamahadan geçmektedir. Onun için gönüller fethedilmeden ülkeler fethedilmiş sayılmıyor. Zira temsilin dili her zaman tebliğin dilinden daha müessir olmuştur.
Bugün dünyanın sulh-u umumisini tehdit eden güç gösterileri insanî hoşgörü ve müsamaha anlayışından çok uzakta bulunmanın neticesidir. Normalde haklı olanın güçlü olması gerekirken, maalesef güçlü olan taraf, haklı olduğunu zannediyor. Dolayısıyla insanî ilişkilerde olsun, devletler arası ilişkilerde olsun, hoşgörü ve müsamaha mefhumlarından uzaklaşıldıkça dünya yaşanmaz bir hal almaktadır.
Hizmet Hareketi, bundan çeyrek asır önce millet olarak kaybettiğimiz değerleri istirdat etme düşüncesinden hareketle ‘Sulh hayırlıdır.’( Nisa,4/128 ) beyan-ı ilahisini düstur edinerek, önce Türkiye çapında, sonra da dünya çapında bir hoşgörü ve müsamaha atmosferi oluşturma gayretlerine öncülük etmiştir. İnsanlık ortak paydasından hareketle, farklılıkları fark etmeksizin, renk ayrılıklarını görmeksizin Kitap ve Sünnet’in haram saymadığı her konuda insanlığın hayrına olabilecek her projede, herkesle birlikte hareket ederek insanlığın ortak problemlerine ortak çözümler üretme hedeflenmiştir. Dünyada yaşanan cahilliğin, fakirliğin ve ayrılıkların panzehiri olabilecek böyle insanî ve medenî bir projenin itici gücü hoşgörü ve müsamahadan başka bir şey değildir. Bunca ağırlaşmış kronik problemleri tek başına hiçbir millet ve devlet çözemezdi.
Bu kadar doğru ve lüzumlu bir projenin karşısına dikilen ve engel olmak isteyen yerli ve yabancı pek çok güç odakları, meğer kendi güçlerini insanlığın sayılan bu ortak dertleri üzerinden devşirdikleri için o problemlere çare olacak hiçbir projeye geçit vermeme karalılığında oldukları anlaşılmaktadır. Bu zalim güç odakları cahil insanları daha rahat kandırabiliyor, fakirleri daha hızlı aldatabiliyor ve ayrılıkları kullanarak başkalarını kısa sürede şeytanlaştırabiliyor olmaları, daha çok işlerine yaradığı için bu önemli projenin önü kesilmek istenmiştir.
Anadolu’nun tarihine bakıldığında, Yunus’tan Hacı Bektaş-ı Veli’ye, Mevlana’dan Bediüzzaman’a kadar pek çok hoşgörü ve müsamaha kahramanı görülecektir. Bu büyük kametlerin de kendi dönemlerinde büyük defanslarla karşılaştıkları da bilinmektedir. Fakat sonuçta her zaman olduğu gibi hak olan galip gelmiştir. İnsanlık tarihi, hoyratlık ve bağnazlık yapıp da hoşgörü ve müsamahaya savaş açanları lanet ve nefretle kaydettiği gibi, bütün direnme ve karşı koymalara rağmen doğru bildiklerinden hiç taviz vermeden yollarına devam edenleri de bu kararlılıklarından dolayı hayırla yad etmektedir ve edecektir.
Hoşgörünün beşiği sayılan mübarek Anadolu’muz, şimdilerde tarihinin en katı bağnazlık ve zülmunü yaşamaktadır. Münafıklıkları müslümanlıklarının önünde olan bir kısım gaddar ve zalimin elinde, şimdiye kadar hiç görülmemiş bir hoyratlık ve medeniyet düşmanlığı yaşanmaktadır. Azınlık ruhlu bu güruh, uzun yıllar kendilerini saklamış ve asıl duygularını gizlemiş. Böylece ulaştıkları iktidarın kahir gücünü kullanarak, sadece Türkiye’de değil, dünyanın her tarafında eğitim merkezli hoşgörü ve müsamahanın yeniden dirilticileri olan Hizmet Hareketi mensuplarına kıskançlıklarından dolayı akıl almaz zulümlerde bulunmaktadırlar.
Bediüzzaman Hazretleri: ‘ Ben bakıyorum; kim bana zulmediyor, dikkat ediyordum, onlar katiyyen Türk değillerdir. Çünkü, hakiki Türklerde zulmetmek damarı yoktur. Bana zulmedenler, Türklük perdesi altına girmiş başka millettendir.’ buyurmaktadır. Bu hakikattan hareketle bugün de Anadolu’da her yaştan insana zulmeden zalimlerin Türk milletinden olmadıkları açıktır. Kimliklerinde TC yazsa da vicdanlarında ne müslümanlıktan ne de Türklükten eser var. Bu kadar katı ve hoyrat anlayışa sahip olan insan bozması kişilerle aynı ülkede yaşamak bir talihsizliktir. Fakat bütün bu olumsuzluklara rağmen er veya geç hoşgörü ve müsamaha bir gün kazanacak ve zorbalar kendilerine kaçacak yer arayacaklardır. Bu sefil güruhun yeri de elbette tarihin çöplüğü olacaktır.
Bu ifadeleri, tarihe not düşmek ve yarınki nesillere günümüzde olup bitenleri kimlerin, niçin yaptıklarını birinci ağızdan aktarmak için yazdım. Yoksa, bizim aldığımız terbiyeye göre, hoşgörüsüzlere karşı dahi müsamahalı davranmaya da eyvallah.
Her yıl 17 Aralık’ta Mevlana ihtifallerinde Mevlana’nın o muhteşem ifadeleri dile getirilir fakat o ifadelerdeki mananın ahlak haline getirilmesi hiç düşünülmez. Halbuki bugün insanlık bu manaya dünden daha çok muhtaçtır. Sevgide güneş gibi ol. Dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol. Hataları örtmede gece gibi ol. Tevazuda toprak gibi ol. Öfkede ölü gibi ol. Her ne olursan ol. Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
Not: Bu yazının 17Aralık 2017 tarinde (Şeb-i Arus) yazılmış olması bir tevafuktur.
[Dr. Hüseyin Kara] 19.12.2017 [Samanyolu Haber]
‘İyi aile babası-başarılı bürokrat Atilla’ suç makinesi Zarrab’a karşı’ [Adem Yavuz Arslan]
4. Haftasına girdiğimiz ‘Hakan Atilla-ABD’ye karşı”, namı diğer “Zarrab Davası”nda artık sona geldik. İlk günden bu yana tam bir ‘taktik savaşı’na sahne olan dava da Hakan Atilla ‘son şansını’ kullanıp kendini savundu. Yaklaşık 2 gün süren savunmasında savcılığın suçlamalarına doğrudan cevap vermek yerine ‘iyi aile babası-başarılı bürokrat’ imajı çizdi.
Halkbank eski genel müdür yardımcısı Hakan Atilla aslında çok ‘riskli bir tercih’ yapmıştı. Çünkü sorgunun kendi avukatları ile olan bölümü kolaydı fakat iş ‘çapraz’a geldiğinde, yani savcıların önüne çıktığında işin nereye varacağını kestirmek mümkün değildi.
Üstelik Zarrab’ın itirafçı olması, aralarında eski CIA müsteşar yardımcısı David Cohen ve OFAC direktörü Adam Szubin gibi isimlerin aleyhine tanıklık yapması işini hayli zorlaştırmıştı.
Belki de başka çaresi kalmadığını düşünen Atilla bu riski aldı ve kürsüye çıktı. O andan itibaren de ‘önceden iyi çalışılmış’ bir şova sahne oldu mahkeme salonu.
HERŞEY JÜRİYE ENDEKSLİ
Bu aşamadan sonra Hollywood filmlerinden aşina olduğumuz bir dizi olaya şahit olduk.
Mahkemede kararı jüri vereceği için herşey jüriyi iknaya göre kurgulanmıştı.
Avukat Fleming sorguya hepsine ‘hayır , asla’ cevabını alacağını bildiği 20 kadar soruyla başladı. Rüşvet alıp almadığı, FBI’ya yalan söyleyip söylemediği, Zarrab ile İran ambargosunu delmek için çalışıp çalışmadığı gibi…
Atilla’nın avukatları bir ileri iki geri yada daireler çizerek ilerledi. Şöyle ki, teknik konuları sorup detaylandırırken birden ‘yalan söylediniz mi ?’ yada ‘rüşvet aldınız mı ?’ gibi cevabı ‘hayır’ olan sorulara döndüler. Her bir kaç saatte bir ‘rüşvet aldınız mı?’ sorusunu sordular.
Buradaki strateji jürinin kafasına ‘dürüst, namuslu bürokrat’ imajını kazımaktı.
Bu kapsamda Atilla’nın üniversite günlerine , eşiyle tanışmasına, evliliklerine, oturdukları apartman dairesine, yazlıktaki komşularına, aldıkları maaşa, anne babalarına dair detaylara kadar onlarca soru sordu avukatları.
Hatta eşi ve çocuğu ile ilgili sorularda fazlasıyla oyalandılar. Milyonlarca dolar rüşvetin havada uçuştuğu bir dosyada ‘tek kuruş rüşvet almayan, buna tenezzül etmeyen dürüst bürokrat’ imajı için çok çalıştılar. Atilla’nın eşi ve oğlundan bahsederken ağlaması da duygulara hitap eden bir hamleydi.
Atilla’nın avukatları neredeyse bir gün boyunca, suçlamalara dair hiç bir başlığın kapağını açmadan Atilla’nın kişiliğine dair göndermeler yaptılar.
Katıldığı konferanslardan görüntüler, mesai arkadaşları ile çekilmiş fotoğrafları vs ekrana getirildi.
Avukat Fleming, Halkbank’ın işleyişine, şirket yapısına dair uzun uzun açıklamalar yaptırdı Atilla’ya. Zaman zaman o kadar detaya girdi ki sadece jüri değil savcılar bile bilgi bombardımanı içinde kayboldu. Fleming ise tam herkesin abandone olduğu anda yeni bir pencere açıp Atilla’ya artı puan kazandıracak hamleler yaptı.
Mesela ‘İran ambargosuna dair hassasiyetleri’ni göstermek için Atilla’nın izin vermediği bir işlemi anlattırdı. Atilla’da detaylı bir şekilde Onur Air’in satışını nasıl engellediklerini anlattı. Özetle hikaye şöyle: İranlı bir iş adamı Onur Air’i satın almak için girişimlerde bulunuyor, fakat ödemeyi başka bir iş adamının yapacağını öğrenince ‘ne oluyor burada ?’ diyerek araştırmaya başlıyor ve karşılarına Babek Zencani çıkınca ‘bu iş sakat’ diyerek satışa aracı olmuyor.
“ZARRAB’I SEVMEZDİM SÜLEYMAN ASLAN İLE AYRI DÜNYALARIN İNSANIYDIK”
Avukat Fleming uzun saatler boyu jüriye ‘Hakan Atilla portresi’ çizdikten sonra Halkbankası’na ve suçlamalara konu olan iddialara geldi.
Burada ise hayli ilginç bir strateji izledi.
Hakan Atilla’ya değme bankacıların anlayabileceği-açıklayabileceği teknik sorular sordu. Atilla’da sakin sakin bu sorulara açıklayıcı cevaplar verdi. Bir ara mahkeme salonu bir üniversite kürsüsüne dönüştü dersek abartı olmaz. Yeri gelmişken şu gözlemimi de not edeyim: Hakan Atilla bankacılığı çok iyi biliyor olabilir fakat anlatım konusunda Zarrab daha başarılıydı.
Avukat Fleming’in stratejisi anladığım kadarıyla şöyleydi: Teknik tartışmalarla jüriyi pes ettirmek. Muhtemelen jürinin şöyle düşünmesini istediler “Biz anlamıyoruz ama muhtemelen bankacılığın doğasında olan şeyler bunlar”.
Neyse ki arada ‘magazin’ sorular da geldi ve salon tekrar davaya döndü.
Mesela Hakan Atilla’ya Süleyman Aslan’a dair sorular sordular avukatları. Atilla, Aslan için ‘dünya görüşlerimiz farklıydı, banka dışında görüşmezdik, sosyal yakınlığımız yoktu’ dedi.
Aynı şeyi Zarrab için de söyledi.
Zarrab için ‘Kendisinden hoşlandığımı söyleyemem’ diyen Atilla “Banka müşterisi olmasının dışında bir ilişkim olmadı. Zengin ve popüler biriydi. Magazin sayfalarından eksik olmuyordu. O zaman itibarlı biriydi” dedi.
Hakan Atilla daha ilk günden itibaren kendini Aslan ve rüşvet alan siyasilerden soyutluyor. Zarrab ve Aslan için ‘sevmezdim, yakınlığımız da yoktu’ demesi aynı stratejinin devamı.
Atilla, Süleyman Aslan’dan çıkan rüşvet paraları için çok şaşırdığını, hiç beklemediğini anlatıyor. Aslan tahliye olduktan sonra nezaketen evine gittiğini, geçmiş olsun dileklerinde bulunduğunu da belirtiyor.
Bu esnada avukat Fleming tekrar devreye giriyor ve cevabı ‘hayır, asla’ olan bir düzine soruyu ard arda sıralıyor: “Rüşvet aldınız mı ?” “ Yalan söylediniz mi ?” vs.
Atilla’nın avukatları ‘güvenilir bürokrat’ imajını pekiştirmek için 17 Aralık 2013 operasyonuna dair çok sayıda soru sordular.
Atilla o operasyon sırasında polise nasıl yardımcı olduğunu, sorularına gönüllü olarak cevap verdiğini, hatta verdiği bir cevaba dair daha detaylı bilgileri daha sonra tekrar ilettiğini anlattı. 17 Aralıkta bile tutuklanmamış olmayı bir bakıma ‘masumiyetinin delili’ olarak gösterdi.
Devamında ise Zarrab’ın tutuklanmasına rağmen ABD’ye iki kez gelmesini ‘kendisine olan güveninin göstergesi’ olarak anlattı.
Atilla’nın avukatları sorgunun son bölümünde yine cevabı ‘hayır, asla’ olan bir düzine soruyla finali yaptılar. Yine Atilla’nın ‘dürüst bürokrat, iyi aile babası’ imajını pekiştirmeye yönelik hamleler yaptılar.
Atilla’nın avukatlarının başından bu yana izlediği taktik işe yarayacak mı bunu çok değil bir iki gün içinde göreceğiz. Fakat savcılığın da dersine çok iyi çalıştığını, güçlü deliller ve tanıklarla geldiğini unutmamak lazım.
Sonuç olarak gerçekten de ilginç bir dava ile karşı karşıyayız.
Salondaki herkes Halkbank etrafında bir takım kirli işlerin döndüğünden emin. Jüriden kimsenin rüşvet işlerine dair şüphesi de yok. Hatta parasını Türkiye’nin ödediği Atilla’nın avukatları da rüşvet ilişkilerini teyit ediyor.
Siyasilerin talimatı ile İran ambargosunun delindiği, milyonlarca dolarlık para aklandığı da artık kabul görmüş vaziyette.
Ancak davanın tek tutuklu sanığı olarak salonda olan Hakan Atilla bu zincirin en zayıf halkası. Bir başka ifadeyle ‘en az kirlenen’ kişi.
Fakat ortada işlenmiş bir suç var ve Atilla’da bankanın yöneticisi. Belki suça dahil olmamış ama engellememişte.
Dolayısıyla jürinin karar verme süreci hayli ilginç olabilir.
[Adem Yavuz Arslan] 19.12.2017 [TR724]
Halkbank eski genel müdür yardımcısı Hakan Atilla aslında çok ‘riskli bir tercih’ yapmıştı. Çünkü sorgunun kendi avukatları ile olan bölümü kolaydı fakat iş ‘çapraz’a geldiğinde, yani savcıların önüne çıktığında işin nereye varacağını kestirmek mümkün değildi.
Üstelik Zarrab’ın itirafçı olması, aralarında eski CIA müsteşar yardımcısı David Cohen ve OFAC direktörü Adam Szubin gibi isimlerin aleyhine tanıklık yapması işini hayli zorlaştırmıştı.
Belki de başka çaresi kalmadığını düşünen Atilla bu riski aldı ve kürsüye çıktı. O andan itibaren de ‘önceden iyi çalışılmış’ bir şova sahne oldu mahkeme salonu.
HERŞEY JÜRİYE ENDEKSLİ
Bu aşamadan sonra Hollywood filmlerinden aşina olduğumuz bir dizi olaya şahit olduk.
Mahkemede kararı jüri vereceği için herşey jüriyi iknaya göre kurgulanmıştı.
Avukat Fleming sorguya hepsine ‘hayır , asla’ cevabını alacağını bildiği 20 kadar soruyla başladı. Rüşvet alıp almadığı, FBI’ya yalan söyleyip söylemediği, Zarrab ile İran ambargosunu delmek için çalışıp çalışmadığı gibi…
Atilla’nın avukatları bir ileri iki geri yada daireler çizerek ilerledi. Şöyle ki, teknik konuları sorup detaylandırırken birden ‘yalan söylediniz mi ?’ yada ‘rüşvet aldınız mı ?’ gibi cevabı ‘hayır’ olan sorulara döndüler. Her bir kaç saatte bir ‘rüşvet aldınız mı?’ sorusunu sordular.
Buradaki strateji jürinin kafasına ‘dürüst, namuslu bürokrat’ imajını kazımaktı.
Bu kapsamda Atilla’nın üniversite günlerine , eşiyle tanışmasına, evliliklerine, oturdukları apartman dairesine, yazlıktaki komşularına, aldıkları maaşa, anne babalarına dair detaylara kadar onlarca soru sordu avukatları.
Hatta eşi ve çocuğu ile ilgili sorularda fazlasıyla oyalandılar. Milyonlarca dolar rüşvetin havada uçuştuğu bir dosyada ‘tek kuruş rüşvet almayan, buna tenezzül etmeyen dürüst bürokrat’ imajı için çok çalıştılar. Atilla’nın eşi ve oğlundan bahsederken ağlaması da duygulara hitap eden bir hamleydi.
Atilla’nın avukatları neredeyse bir gün boyunca, suçlamalara dair hiç bir başlığın kapağını açmadan Atilla’nın kişiliğine dair göndermeler yaptılar.
Katıldığı konferanslardan görüntüler, mesai arkadaşları ile çekilmiş fotoğrafları vs ekrana getirildi.
Avukat Fleming, Halkbank’ın işleyişine, şirket yapısına dair uzun uzun açıklamalar yaptırdı Atilla’ya. Zaman zaman o kadar detaya girdi ki sadece jüri değil savcılar bile bilgi bombardımanı içinde kayboldu. Fleming ise tam herkesin abandone olduğu anda yeni bir pencere açıp Atilla’ya artı puan kazandıracak hamleler yaptı.
Mesela ‘İran ambargosuna dair hassasiyetleri’ni göstermek için Atilla’nın izin vermediği bir işlemi anlattırdı. Atilla’da detaylı bir şekilde Onur Air’in satışını nasıl engellediklerini anlattı. Özetle hikaye şöyle: İranlı bir iş adamı Onur Air’i satın almak için girişimlerde bulunuyor, fakat ödemeyi başka bir iş adamının yapacağını öğrenince ‘ne oluyor burada ?’ diyerek araştırmaya başlıyor ve karşılarına Babek Zencani çıkınca ‘bu iş sakat’ diyerek satışa aracı olmuyor.
“ZARRAB’I SEVMEZDİM SÜLEYMAN ASLAN İLE AYRI DÜNYALARIN İNSANIYDIK”
Avukat Fleming uzun saatler boyu jüriye ‘Hakan Atilla portresi’ çizdikten sonra Halkbankası’na ve suçlamalara konu olan iddialara geldi.
Burada ise hayli ilginç bir strateji izledi.
Hakan Atilla’ya değme bankacıların anlayabileceği-açıklayabileceği teknik sorular sordu. Atilla’da sakin sakin bu sorulara açıklayıcı cevaplar verdi. Bir ara mahkeme salonu bir üniversite kürsüsüne dönüştü dersek abartı olmaz. Yeri gelmişken şu gözlemimi de not edeyim: Hakan Atilla bankacılığı çok iyi biliyor olabilir fakat anlatım konusunda Zarrab daha başarılıydı.
Avukat Fleming’in stratejisi anladığım kadarıyla şöyleydi: Teknik tartışmalarla jüriyi pes ettirmek. Muhtemelen jürinin şöyle düşünmesini istediler “Biz anlamıyoruz ama muhtemelen bankacılığın doğasında olan şeyler bunlar”.
Neyse ki arada ‘magazin’ sorular da geldi ve salon tekrar davaya döndü.
Mesela Hakan Atilla’ya Süleyman Aslan’a dair sorular sordular avukatları. Atilla, Aslan için ‘dünya görüşlerimiz farklıydı, banka dışında görüşmezdik, sosyal yakınlığımız yoktu’ dedi.
Aynı şeyi Zarrab için de söyledi.
Zarrab için ‘Kendisinden hoşlandığımı söyleyemem’ diyen Atilla “Banka müşterisi olmasının dışında bir ilişkim olmadı. Zengin ve popüler biriydi. Magazin sayfalarından eksik olmuyordu. O zaman itibarlı biriydi” dedi.
Hakan Atilla daha ilk günden itibaren kendini Aslan ve rüşvet alan siyasilerden soyutluyor. Zarrab ve Aslan için ‘sevmezdim, yakınlığımız da yoktu’ demesi aynı stratejinin devamı.
Atilla, Süleyman Aslan’dan çıkan rüşvet paraları için çok şaşırdığını, hiç beklemediğini anlatıyor. Aslan tahliye olduktan sonra nezaketen evine gittiğini, geçmiş olsun dileklerinde bulunduğunu da belirtiyor.
Bu esnada avukat Fleming tekrar devreye giriyor ve cevabı ‘hayır, asla’ olan bir düzine soruyu ard arda sıralıyor: “Rüşvet aldınız mı ?” “ Yalan söylediniz mi ?” vs.
Atilla’nın avukatları ‘güvenilir bürokrat’ imajını pekiştirmek için 17 Aralık 2013 operasyonuna dair çok sayıda soru sordular.
Atilla o operasyon sırasında polise nasıl yardımcı olduğunu, sorularına gönüllü olarak cevap verdiğini, hatta verdiği bir cevaba dair daha detaylı bilgileri daha sonra tekrar ilettiğini anlattı. 17 Aralıkta bile tutuklanmamış olmayı bir bakıma ‘masumiyetinin delili’ olarak gösterdi.
Devamında ise Zarrab’ın tutuklanmasına rağmen ABD’ye iki kez gelmesini ‘kendisine olan güveninin göstergesi’ olarak anlattı.
Atilla’nın avukatları sorgunun son bölümünde yine cevabı ‘hayır, asla’ olan bir düzine soruyla finali yaptılar. Yine Atilla’nın ‘dürüst bürokrat, iyi aile babası’ imajını pekiştirmeye yönelik hamleler yaptılar.
Atilla’nın avukatlarının başından bu yana izlediği taktik işe yarayacak mı bunu çok değil bir iki gün içinde göreceğiz. Fakat savcılığın da dersine çok iyi çalıştığını, güçlü deliller ve tanıklarla geldiğini unutmamak lazım.
Sonuç olarak gerçekten de ilginç bir dava ile karşı karşıyayız.
Salondaki herkes Halkbank etrafında bir takım kirli işlerin döndüğünden emin. Jüriden kimsenin rüşvet işlerine dair şüphesi de yok. Hatta parasını Türkiye’nin ödediği Atilla’nın avukatları da rüşvet ilişkilerini teyit ediyor.
Siyasilerin talimatı ile İran ambargosunun delindiği, milyonlarca dolarlık para aklandığı da artık kabul görmüş vaziyette.
Ancak davanın tek tutuklu sanığı olarak salonda olan Hakan Atilla bu zincirin en zayıf halkası. Bir başka ifadeyle ‘en az kirlenen’ kişi.
Fakat ortada işlenmiş bir suç var ve Atilla’da bankanın yöneticisi. Belki suça dahil olmamış ama engellememişte.
Dolayısıyla jürinin karar verme süreci hayli ilginç olabilir.
[Adem Yavuz Arslan] 19.12.2017 [TR724]
Antetli kepazelik ve aptallığın tekrar edilemeyecek kadar bayağı tarihi! [Naci Karadağ]
Fevzi Yazıcı…
Bu ülkenin alanında yetiştirdiği en önemli birkaç isimden birisi. Bir buçuk seneyi aşkın bir süredir dünya tarihinin en saçma salak davalarından birinden dolayı hapishanede.
İleride dünya alçaklık tarihine geçecek kadar bereketli örneklerin yaşadığı bir süreçten geçtiğimiz için Fevzi’nin ismi de, yargılandığı davanın aptallığı da pek dile getirilmiyor.
Ülkenin ve havuz bataklığının hali belli olduğu için bunun yadsınacak bir durumu yok.
Ancak, uluslararası meslek platformları Yazıcı’nın kıymetini çok iyi biliyor ve bu ülkede yaşananların da farkında.
Geçtiğimiz gün düzenlenen uluslararası tasarımcılar toplantısında Fevzi ile ilgili özel bölüm vardı ve pek çok konuşmacı Yazıcı’nın ne kadar kıymet ifade ettiğini anlattı. Onunla ilgili anı defteri oluşturuldu.
+1T Fevzi Yazıcı’nın gazetecilik mesleğine kazandırdığı çok önemli bir kavram. Tasarımın en az içerik kadar önemli olduğunu dünya medyası Fevzi Yazıcı’nın insanüstü gayretleriyle organize ettiği +1T günlerinde fark etti.
Bu sebeple her yıl düzenlenen bu organizasyona dünyanın en kıymetli meslek ehli katıldı.
Yazıcı ve ekibi, tasarım konusunda dünya duayenlerini bu işin eğitimini alan gençler ile buluşturdu.
AKP iktidarı elindeki devlet imkanlarına rağmen bunu 40 yılda başaramaz emin olun.
ONCA MASRAFA RAĞMEN
New York’ta görülen Zarrab Davası’nda havuz medyası ve Saray’ın istihbarat, psikolojik savaş birimleri ne yaptıklarını şaşırmış vaziyetteler. Dengeleri bozulduğu için saçmalıkta sınır tanımaz hale geldiler. Üç gün önce kahraman ilan ettiklerini birkaç gün sonra hain ilan edip, mal varlığına çökebiliyor, yedi ceddini tutuklayabiliyorlar.
Bütün dünya olup bitenleri izleyip, Erdoğan ve Perinçek konsorsiyumunun ne kadar saçmalayıp, aptallaşabileceğini de görüyor bu dava vesilesiyle.
Kendine gazeteci diyen (örneğin havuzun Sabah kolunun Amerika temsilciliğini yapan zavallı) haber takip etmek yerine istihbarat personeli gibi çalışıyor, yeterli gelmeyince doğrudan espiyonaj çalışmasına girişiyor bu sebeple.
Gözü karartıyor havuzun gazeteci görünümlü ajan personeli.
Her gün yükselen bir eşik bu. Tetikçilikten, muhbir gazeteciliğe, oradan doğrudan ajanlığa kadar çıkan korkunç bir mesleği sefalet seyri…
Saray’a bağlı pek çok illegal birim olduğu yazılıp çiziliyor.
TV izleme birimi var, Meclis izleme birimi var, muhtar izleme masası, hakimler için özel takip masaları, valileri kontrol birimleri, okul müdürlerini fişleyip not eden özel ekipler, sosyal medya trolleri, diplomat takip üniteleri ve yüzlerce kayıt dışı birim oluşturulmuş durumda.
Saray değil, illegal izleme ve yönetme merkezi adeta.
2017 yılının ilk 11 ayında örtülü denen ödenekten harcanan para akıl almaz.
Tam 1,7 milyar TL.
Aylık 160 milyon liradan bahsediyoruz. Korkunç bir rakam bu.
Maaşı 35 bin TL olan cumhurbaşkanı, her ay bu paranın yaklaşık 5 bin katını harcıyor demek.
Ve ortaya çıkan şeyi gördüğümüzde insanın acıyası gelmiyor değil.
FEVZİ YAZICI’NIN TIRNAĞI OLAMAYACAK ADAMLAR
Son olarak Fevzi Yazıcı’nın evinde çıktığı ileri sürülen Hocaefendi’ye atfedilen mektup gibi.
Baştan sona saçma sapan, aptalca ve tam da Saray ve AKP zekâ düzeyine layık bir kumpas belgesi.
2 milyar TL bütçeniz olacak ve ortaya çıkacak olan sonuç bu olacak!
İnanılır gibi değil ama AKP iktidarı bu belgeyi üretmekle kalmadı bir de eliyle ABD makamlarına delil olarak verdi. Üç dakikada sahteliği ispat edilecek olan bir kurmaca belgeye sığınabilecek kadar zavallı pozisyona düşmüş durumdalar.
Belgenin sahteliğine dair pek bir şey söylemenin anlamı yok.
Abdullah Gül’e yollanan mektuptan imza ve antetten üretildiğini lise bir seviyesindeki bir grafiker bile anlar kolaylıkla.
“Hasebiyle” yerine “Hesabıyla” yazabilecek kadar da terminoloji zavallısı bir üretim merkezinin yaptığı acemice ama tam da Erdoğan ve Perinçek tayfasına yakışacak bir sahtekarlık. Üstelik bu kadar gizli ve tehlikeli bir örgüt (!) antetli yazı ile iç yazışma yapıyor! Bylock ile bile iletmiyor emri üstelik!
Fevzi’yi ellerinde tutabilecek bir belge olmadığı için böyle saçma sapan bir uyduruk belgeyi delil diye ortalığa sürebilecek kadar rasyonel akıldan uzaklaşmış durumdalar.
Sabah’ın Amerika ajanı da bunu savunuyor utanmadan, sıkılmadan…
Milyarlarca lira harca ve ortala çıkardığın belge bu olsun.
İnsanın acıyası geliyor gerçekten.
Ve anlıyoruz ki, sarayın emrindeki ki Fevzi Yazıcı’nın kestiği tırnak kadar bile kıymet edemeyecek tetikçilere ülkenin en önemli değerlerinden birini boğdurmaya çabalıyorlar. Onlar da biliyorlar ki, sadece sarayın emrindeki değil, havuzun bütün tasarımcılarını bir araya gelse çeyrek Fevzi Yazıcı bile edemez.
Nefretlerinin bitimsiz oluşunun bir sebebi de bu sanırım.
KABUL ETSİN DİYE HÜCREYE ATTILAR
New York davası kimyalarını bozunca akıllarına gelen bu tarihin en saçma sapan kurgusuna başvurmuşlar. Bir buçuk yıldır hapiste olan Yazıcı’yı apar topar gözaltına alıyorlar tekrar. 9 Aralık’ta Vatan’a götürülerek her türlü işkenceye başvuruyorlar. İstanbul Başsavcısı bizzat emir alarak gelip, itiraf etmesi için baskı yapıyor. Aksi halde gözaltı süresini 30 güne çıkarmakla tehdit ediyor.
Kendi adamlarının panikle medyaya yansıtmasıyla da apar topar ifadesini alıyorlar. Fevzi, ithamları ve iftirayı kabul etmiyor. 18 Aralık günü tekrar Silivri’ye götürüp hücreye atıyorlar. Cüneyt Özdemir davayı ‘hık mık’lar ile naklederken çok iyi tanıdığı ve değil terörizm, en ufak bir kriminalite ile alakası olmayan Fevzi Yazıcı hakkında susuyor elbette.
Fevzi hastalanıyor hücrede. İtiraf edinceye kadar işkenceye devam edeceklerini söylüyorlar.
Ve hala hücrede tutuluyor bu değerli sanatçı.
Gelecek nesil bu kepazelik ve bayağılık tarihini okurken iyi eğlenecek ama dünyanın en değerli isimlerinden biri olan Fevzi Yazıcı’yı zindanda esir tutmanın ızdırabı bu eğlenceyi baskılıyor açıkçası.
Bizden saray ve Perinçek çakallarına bir nasihat:
Milyarlar verip istihdam ettiğiniz grafikerleriniz var ya, hazır Fevzi’yi hücrede esir etmişken ona yollayın da, hem meslek öğrensinler, hem de belki ahlakından bir nebze etkilenip böyle soytarılıklara siz emretseniz bile bulaşmazlar!
Böylelikle aptallıklarının her geçen gün daha da bayağılaşan tarihi belki biraz daha zekice örnekler vermeye başlar!
[Naci Karadağ] 19.12.2017 [TR724]
Bu ülkenin alanında yetiştirdiği en önemli birkaç isimden birisi. Bir buçuk seneyi aşkın bir süredir dünya tarihinin en saçma salak davalarından birinden dolayı hapishanede.
İleride dünya alçaklık tarihine geçecek kadar bereketli örneklerin yaşadığı bir süreçten geçtiğimiz için Fevzi’nin ismi de, yargılandığı davanın aptallığı da pek dile getirilmiyor.
Ülkenin ve havuz bataklığının hali belli olduğu için bunun yadsınacak bir durumu yok.
Ancak, uluslararası meslek platformları Yazıcı’nın kıymetini çok iyi biliyor ve bu ülkede yaşananların da farkında.
Geçtiğimiz gün düzenlenen uluslararası tasarımcılar toplantısında Fevzi ile ilgili özel bölüm vardı ve pek çok konuşmacı Yazıcı’nın ne kadar kıymet ifade ettiğini anlattı. Onunla ilgili anı defteri oluşturuldu.
+1T Fevzi Yazıcı’nın gazetecilik mesleğine kazandırdığı çok önemli bir kavram. Tasarımın en az içerik kadar önemli olduğunu dünya medyası Fevzi Yazıcı’nın insanüstü gayretleriyle organize ettiği +1T günlerinde fark etti.
Bu sebeple her yıl düzenlenen bu organizasyona dünyanın en kıymetli meslek ehli katıldı.
Yazıcı ve ekibi, tasarım konusunda dünya duayenlerini bu işin eğitimini alan gençler ile buluşturdu.
AKP iktidarı elindeki devlet imkanlarına rağmen bunu 40 yılda başaramaz emin olun.
ONCA MASRAFA RAĞMEN
New York’ta görülen Zarrab Davası’nda havuz medyası ve Saray’ın istihbarat, psikolojik savaş birimleri ne yaptıklarını şaşırmış vaziyetteler. Dengeleri bozulduğu için saçmalıkta sınır tanımaz hale geldiler. Üç gün önce kahraman ilan ettiklerini birkaç gün sonra hain ilan edip, mal varlığına çökebiliyor, yedi ceddini tutuklayabiliyorlar.
Bütün dünya olup bitenleri izleyip, Erdoğan ve Perinçek konsorsiyumunun ne kadar saçmalayıp, aptallaşabileceğini de görüyor bu dava vesilesiyle.
Kendine gazeteci diyen (örneğin havuzun Sabah kolunun Amerika temsilciliğini yapan zavallı) haber takip etmek yerine istihbarat personeli gibi çalışıyor, yeterli gelmeyince doğrudan espiyonaj çalışmasına girişiyor bu sebeple.
Gözü karartıyor havuzun gazeteci görünümlü ajan personeli.
Her gün yükselen bir eşik bu. Tetikçilikten, muhbir gazeteciliğe, oradan doğrudan ajanlığa kadar çıkan korkunç bir mesleği sefalet seyri…
Saray’a bağlı pek çok illegal birim olduğu yazılıp çiziliyor.
TV izleme birimi var, Meclis izleme birimi var, muhtar izleme masası, hakimler için özel takip masaları, valileri kontrol birimleri, okul müdürlerini fişleyip not eden özel ekipler, sosyal medya trolleri, diplomat takip üniteleri ve yüzlerce kayıt dışı birim oluşturulmuş durumda.
Saray değil, illegal izleme ve yönetme merkezi adeta.
2017 yılının ilk 11 ayında örtülü denen ödenekten harcanan para akıl almaz.
Tam 1,7 milyar TL.
Aylık 160 milyon liradan bahsediyoruz. Korkunç bir rakam bu.
Maaşı 35 bin TL olan cumhurbaşkanı, her ay bu paranın yaklaşık 5 bin katını harcıyor demek.
Ve ortaya çıkan şeyi gördüğümüzde insanın acıyası gelmiyor değil.
FEVZİ YAZICI’NIN TIRNAĞI OLAMAYACAK ADAMLAR
Son olarak Fevzi Yazıcı’nın evinde çıktığı ileri sürülen Hocaefendi’ye atfedilen mektup gibi.
Baştan sona saçma sapan, aptalca ve tam da Saray ve AKP zekâ düzeyine layık bir kumpas belgesi.
2 milyar TL bütçeniz olacak ve ortaya çıkacak olan sonuç bu olacak!
İnanılır gibi değil ama AKP iktidarı bu belgeyi üretmekle kalmadı bir de eliyle ABD makamlarına delil olarak verdi. Üç dakikada sahteliği ispat edilecek olan bir kurmaca belgeye sığınabilecek kadar zavallı pozisyona düşmüş durumdalar.
Belgenin sahteliğine dair pek bir şey söylemenin anlamı yok.
Abdullah Gül’e yollanan mektuptan imza ve antetten üretildiğini lise bir seviyesindeki bir grafiker bile anlar kolaylıkla.
“Hasebiyle” yerine “Hesabıyla” yazabilecek kadar da terminoloji zavallısı bir üretim merkezinin yaptığı acemice ama tam da Erdoğan ve Perinçek tayfasına yakışacak bir sahtekarlık. Üstelik bu kadar gizli ve tehlikeli bir örgüt (!) antetli yazı ile iç yazışma yapıyor! Bylock ile bile iletmiyor emri üstelik!
Fevzi’yi ellerinde tutabilecek bir belge olmadığı için böyle saçma sapan bir uyduruk belgeyi delil diye ortalığa sürebilecek kadar rasyonel akıldan uzaklaşmış durumdalar.
Sabah’ın Amerika ajanı da bunu savunuyor utanmadan, sıkılmadan…
Milyarlarca lira harca ve ortala çıkardığın belge bu olsun.
İnsanın acıyası geliyor gerçekten.
Ve anlıyoruz ki, sarayın emrindeki ki Fevzi Yazıcı’nın kestiği tırnak kadar bile kıymet edemeyecek tetikçilere ülkenin en önemli değerlerinden birini boğdurmaya çabalıyorlar. Onlar da biliyorlar ki, sadece sarayın emrindeki değil, havuzun bütün tasarımcılarını bir araya gelse çeyrek Fevzi Yazıcı bile edemez.
Nefretlerinin bitimsiz oluşunun bir sebebi de bu sanırım.
KABUL ETSİN DİYE HÜCREYE ATTILAR
New York davası kimyalarını bozunca akıllarına gelen bu tarihin en saçma sapan kurgusuna başvurmuşlar. Bir buçuk yıldır hapiste olan Yazıcı’yı apar topar gözaltına alıyorlar tekrar. 9 Aralık’ta Vatan’a götürülerek her türlü işkenceye başvuruyorlar. İstanbul Başsavcısı bizzat emir alarak gelip, itiraf etmesi için baskı yapıyor. Aksi halde gözaltı süresini 30 güne çıkarmakla tehdit ediyor.
Kendi adamlarının panikle medyaya yansıtmasıyla da apar topar ifadesini alıyorlar. Fevzi, ithamları ve iftirayı kabul etmiyor. 18 Aralık günü tekrar Silivri’ye götürüp hücreye atıyorlar. Cüneyt Özdemir davayı ‘hık mık’lar ile naklederken çok iyi tanıdığı ve değil terörizm, en ufak bir kriminalite ile alakası olmayan Fevzi Yazıcı hakkında susuyor elbette.
Fevzi hastalanıyor hücrede. İtiraf edinceye kadar işkenceye devam edeceklerini söylüyorlar.
Ve hala hücrede tutuluyor bu değerli sanatçı.
Gelecek nesil bu kepazelik ve bayağılık tarihini okurken iyi eğlenecek ama dünyanın en değerli isimlerinden biri olan Fevzi Yazıcı’yı zindanda esir tutmanın ızdırabı bu eğlenceyi baskılıyor açıkçası.
Bizden saray ve Perinçek çakallarına bir nasihat:
Milyarlar verip istihdam ettiğiniz grafikerleriniz var ya, hazır Fevzi’yi hücrede esir etmişken ona yollayın da, hem meslek öğrensinler, hem de belki ahlakından bir nebze etkilenip böyle soytarılıklara siz emretseniz bile bulaşmazlar!
Böylelikle aptallıklarının her geçen gün daha da bayağılaşan tarihi belki biraz daha zekice örnekler vermeye başlar!
[Naci Karadağ] 19.12.2017 [TR724]
BTK, 102 bin kişiye sahte ByLock belgesi üretiyor [Erman Yalaz]
15 Temmuz kurgu darbesi sonrasında on binlerce kişinin haksız tutuklanmasına ve bugünlerde hapis cezalarına gerekçe gösterilen ByLock, BTK’nın sahte delil üretmesiyle ancak delil olabiliyor. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun (BTK), ByLock davalarına delil diye on binlerce sahte evrak ürettiği tescillendi. Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT), daha önceki gizli ibareli raporunda, 17 Kasım 2014 tarihinden itibaren ByLock sunucusuna Türkiye ve Ortadoğu’dan erişimin sadece VPN (Sanal Özel Ağ-Virtual Private Network) ile yapılabildiği belirtilmesine rağmen, BTK’nın bu tarihten sonrası için on binlerce ‘erişim kaydı vardır’ yazısı hazırladığı ortaya çıktı.
Bir bilgisayar ya da mobil cihazın internete bağlandığını gösteren İnternet Bağlantı İletişim Sorgu Sonuçları, teknik adıyla (CGNAT) savcılık ya da mahkemelerde kişinin ByLock programını kullandığını ve ilgili server yani internet sunucusuna eriştiğini gösteriyor. ‘ByLock Listesi’ olarak bilinen MİT’in Teknik Raporu’na aykırı şekilde BTK’nın hazırladığı bu sahte belgeler, ortada bir ByLock tespiti ya da listesi olmadığını, aksine fişleme ya da gözaltı listelerinin ByLock listesine çevrildiğini/çevirtildiğini gösteriyor.
MİT BAĞLANTI YOK DİYOR; BTK 1154 GÖRÜŞME OLDUĞUNU İDDİA EDİYOR
İstanbul’da yargılanan ve ByLock’tan tutuklanan R.S.’nin programı kullandığına delil olarak mahkemeye BTK tarafından gönderilen raporda bu kişinin 17 Kasım 2014 tarihinden sonra 1154 kez ByLock’a (Türkiye’den direkt) bağlandığı ileri sürülüyor. Oysa MİT raporuna göre bu tarihten sonra ByLock kullananların Türkiye’den doğrudan ByLock’a bağlantı yapıldığına dair tespit imkansız. Çünkü MİT raporu ByLock server yöneticisinin sadece VPN ile bağlananlara program kullandırttığı not ediliyor.
ByLock’un 17 Kasım 2014 tarihinden sonra sadece VPN ile kullanılabilmesi, Türkiye’deki hiçbir GSM operatörü ya da internet bağlantısının tespit edilemeyeceği anlamına geliyor. BTK, bütün bu gerçeklere ve MİT raporundaki bilgilere rağmen 17 Kasım’dan sonra R.S.’nin 1154 kez Türkiye’den doğrudan erişim ByLock bağlantısı yaptığını iddia ediyor. Bu belgelerin hukuki ve teknik hiçbir karşılığı olmadığı gibi BTK’nın mahkemelere sahte evrak gönderdiğini tescilliyor.
ON BİNLERCE SAHTE RAPOR İLE 70 BİN KİŞİ GÖZALTINA ALINDI
BTK’nın MİT raporuna ve internet erişimlerine dair fiziki gerçeklere aykırı şekilde 17 Kasım 2014 sonrasında ‘ByLock kullanıcısıdır’ diye gönderdiği sahte raporlar nedeniyle on binlerce mağdur bulunuyor. 15 Temmuz darbe girişiminden Aralık 2017 tarihine kadar ByLock’tan 70 bin kişi gözaltına alınıp bunun 40 bin kişisi tutuklandı.
Devletin en saygın ve bağımsız kurumu olması gerekirken BTK’nın sahte evrak hükmündeki bu raporları mahkemelere gönderdiğini tespit eden Avukat Murat Akkoç, bizzat 15 dosyayı tek tek inceleyerek bu hataları günyüzüne çıkarmış. Akkoç, bu tarihten sonra ByLock’a girdi denilen ByLock mağduru sanıkların sayısının onbinleri bulduğunu ve haksız tutukluluk ve hapis cezalarına neden olan mahkeme kararlarının da BTK’nın sahte evraklarına dayandığına dikkat çekiyor.
40 BİN KİŞİNİN TUTUKLUĞUNUN TEK DELİLİ, BTK RAPORLARI SAHTE!
Biliyorum, ByLock meselesi teknik bir mesele ve çok şey yazıldı. Ancak neredeyse 1 yıldır iktidarın ve güdümlü bazı yargıçların ‘50 bin kişiye işlem yaptık’ dediği bu konu bu yeni bilgi ve belgelerle yeni bir boyut kazanıyor. Gazetecilik tabiriyle ‘davayı çökerten deliller’ bunlar. Avukat Akkoç’un müvekkillerinin mahkeme dosyalarındaki BTK belgelerinden tespit ettiği bu sahtecilik, on binlerce dava ve tutuklamayı yakından ilgilendiriyor. Konuyu biraz detaylandıralım.
MAHKEMELER ByLock TUTUKLAMA KARARLARINI NASIL VERİYOR?
ByLock suçlamalarında savcılık ve tutuklama kararı veren mahkemeler üç rapor istiyor. Bunlara bakarak tutuklama kararı veriyor. İlki Milli İstihbarat Teşkilatı’nın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’ndaki (MİT hazırladı) ByLock Server’i log kayıtları ve ByLock içerikleri. İkincisi, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) ve cep telefonu operatörlerinden ‘İnternet Bağlantı İletişim Sorgu Sonuçları, üçüncüsü ise GSM şirketlerinden HTS, yani irtibat ve yerbildirim raporları.
BTK GÖZ GÖRE GÖRE SAHTE DELİL ÜRETİYOR
Bütün ByLock suçlamalarının temelini oluşturan MİT raporunun 25 ve 26. sayfalarında Türkiye’deki kullanıcıların nasıl programı eriştiği teknik detaylarıyla anlatıyor. Raporda özetle şöyle deniyor: ‘ByLock sunucusunun yöneticisi ByLockapp.wordpress.com adresinden de ilan ederek 17 Kasım 2014 tarihinden sonra Ortadoğu’dan gelen IP adreslerini ByLock uygulamasına erişimini engellemiş. Erişim iznini VPN kullanmak şartıyla açmıştır. Ortadoğu derken Türkiye bağlantılı ByLock erişim izinlerini VPN’siz yapılamayacak hale getirmiştir.’
Bu aslında şu demek, Türkiye’den ByLock kullanmak üzere cep telefonu, mobil cihazı ya da bilgisayarını kullanmaya başlayan kişi ByLock sunucusuna erişmek istediğinde VPN olmadan erişme hakkına sahip değil. Teknik tabiriyle VPN ile internete bağlandığınızda (11 rakamdan oluşan örneğin R.S. dosyasında olduğu gibi 46.166.164.177 gibi bir adresten sunucuya bağlanmasına) ByLock programına erişim izni verilmiyor. VPN ile bağlanmışsa bile kişinin internetteki kullanım izi yani IP’si yurtdışı olarak kaydedildiğinden bunun Türkiye’de izlenmesi, tespiti imkansız. Çünkü böyle bir IP girişi yok. İşte BTK kendilerinin çok iyi bildiği bu gerçeğe rağmen, kişileri ByLock’a bağlanmış gibi gösteriyor, sahte belge üretiyor.
DOĞRUDAN ERİŞİM KAYDI YOKSA BTK RAPORU NEREDEN ÇIKIYOR?
İŞTE SAHTECİLİĞİN İLK BELGESİ! ByLock sanığı olarak tutuklanan müvekkil R.S. için BTK tarafından gönderilen ve açıkça sahteciliği tescilleyen bu belgede 17 Kasım 2014 sonrasında, yani MİT, ‘Türkiye’den ByLock girişi yapılamaz’ dediği dönemde, R.S’nin 1154 ByLock girişi olduğu ileri sürülüyor.
Avukat Murat Akkoç, “MİT’in ByLock raporuna göre müvekkil R.S’nin Türkiye’den ByLock’a bağlanması imkansız, buna karşın BTK müvekkilin sadece 17 Kasım 2014’ten sonra 1154 kez bağlandığını iddia ediyor. BTK raporunun 44724. Satırından itibaren tüm kayıtları bu şekilde. BTK (Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu) ve GSM şirketlerinin mahkemelere gönderdiği İnternet Bağlantı İletişim Sorgu Sonuçları kayıtlarında 17 Kasım 2014 tarihinden sonra ByLock programına doğrudan bir erişim kaydı olamaz.” diyor. Bu haklı tespitin bir de soruyla taçlandırılması gerekiyor.
Akkoç’un mahkemelerdeki belgelerden ve tutuklama gerekçesi yapılan belgelerden satır satır tespit ettiği bu gerçeğe rağmen, BTK mahkemelere 17 Aralık 2014 sonrasına ilişkin ‘ByLock kullanmıştı’ raporlarını neye dayandırarak veriyor? Bu sorunun cevabını BTK vermek zorunda. Mahkemeler de bu sahteciliği farketmek zorunda.
MİT İMKANSIZ DİYOR; BTK 82 KEZ ByLock’A GİRDİ RAPORU GÖNDERİYOR
Bir başka örnekte Ankara’da tutuklu yargılanan İ.F.’nin dava dosyasına giren, BTK’dan gelmiş sahte delil. Bu dosyada da MİT’in Türkiye’den ByLock girişi VPN’siz imkansız denilen tarihlerde İ.F.’nin 82 kez Türkiye’den girişle ByLock kullanıldığı iddia ediliyor. Aşağıdaki örnekte de görüldüğü gibi BTK’nın ‘ByLock kullandı’ raporları bir hatadan değil, kasti üretilmiş sahtecilikten ibaret.
BU DA İKİNCİ SAHTECİLİK: SAAT; TARİH VE YERLER BİRBİRİNİ TUTMUYOR
Mahkemelere gönderilen belgelerde ortaya çıkan ikinci bir sahtecilik daha var. Onu da kısaca anlatalım. BTK’nın şu kişi ‘ByLock kullanıcısıdır, şu saatlerde ve şu tarihlerde sunucuya bağlanmıştır’ şeklinde mahkemelere gönderdiği ByLock CGNAT raporları, GSM şirketlerinin gönderdiği veri ve saatlerle de çakışmıyor. Avukat Murat Akkoç’un ByLock kullandığı gerekçesiyle hapisteki müvekkil R.S ile ilgili bir başka belgesi de (yukarıda) bunu birebir tespit ediyor. Düpedüz sahtecilik yapılmış.
GSM OPERETÖRÜ YUŞA TEPESİNDE DİYOR, BTK MECİDİYEKÖY’DE
Mağdur ve tutuklu sanık R.S.’nin 2014-2016 yılları arasındaki cep telefonuna yönelik teknik dökümlerinde ortaya çıkan bu çelişki ise ikinci ve daha büyük skandal. Çünkü BTK ve GSM şirketi baz istasyonu yani HTS verileri birbirleriyle uyuşmuyor. BTK, R.S.’nin 23 Ağustos 2014’te saat 18.32’de Şişli/Mecidiyeköy’den olduğuna dair HTS raporu gönderirken, GSM operatörüne göre R.S. aynı saat aynı dakikada Yuşa Tepesi’nde! Altını çizerek yazalım, cep telefonu operatörü kullanıcı Yuşa Tepesi’nde derken, BTK Şişli’de diye HTS raporu gönderiyor! Bu iki çelişkili belgeye rağmen R.S’nin ByLock’tan tutuklanması ve halen tutukluluğunun sürmesi ise daha büyük bir hukuk skandalı. Yuşa Tepesi ile Mecidiyeköy arasının kuşbakışı mesafesi 25 kilometre. Işınlanarak mı buraya gidiyor bu sanık!?
Yargıdaki dijital delil tartışmalarını yakından takip edenler hatırlayacaktır, Balyoz yargılamasında Yargıtay’ın bozma kararına konu olan iddialarda da 2003’te yapılmış adres tespitlerinin (fişlemeye yönelik 51 nolu DVD’deki adres çelişkileri) içinde 2008’teki bir adresin nasıl olacağı çok tartışılmıştı. BTK’nın ve tutukluma kararını veren ilgili İstanbul Mahkemesi’nin şu an içine düştüğü çelişki ise te’vilsiz hukuk tarihine geçecek nitelikte. Basit bir soru. GSM operatörü R.S. Yuşa Tepesi’nde derken BTK nasıl aynı saniye ve dakikalarda bu kişi Mecidiyeköy’de diyebiliyor? R.S. dosyasında benzer onlarca çelişkili bilgi var.
ASIL BU RAPORLARI HAZIRLAYANLAR YARGILANIR
BTK’nın kapatılmış Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) bilgi altyapısı ve kayıtlarından oluşturduğunu ileri sürdüğü örneklerini vediğimiz bu ByLock CGNAT raporları tutuklamaların ana omurgası. Bugün ortaya çıkan yeni belgeler ByLock’tan yapılan haksız tutuklamaları deşifre etmekle kalmıyor, sahte belge üreten bu zihniyetin yargılanmasının yolunu açıyor.
SAHTE EVRAKLARLARLA İNSANLARIN HAYATLARINI KARARTMA HAKKINI KİM VERDİ?
Türk Ceza Kanunu, anayasa ve evrensel hukuk çok açık. Sahtecilik şüphesi bulunan bir evrak ile kişi aleyhine hüküm kurulmaz. Fakat 15 Temmuz darbe girişimi sonrası ülkede OHAL ilan edilmesi, hizmet hareketi mensuplarının yargılanmalarına dair özel mahkemeler kurularak taraflı ve bağımlı hakimlerin iş bu mahkemelere atanması karşısında bu dönemde kişiler aleyhine terör örgütü üyeliği gerekçesiyle 5 ile 15 yıl arasında değişen cezalar veriliyor. Sahte belgelerle insanların hayatlarını karartma hakkını sizlere kim verdi?
17 KASIM 2014 SONRASI BTK BELGELERİNE İTİRAZ EDİN, AYM VE AİHM’DEN DÖNECEK
Son bir uyarı da ByLock dosyalarının uzmanı haline gelen Avukat Murat Akkoç’tan. Akkoç’un şu tespitleri dikkat çekici: “ByLock isnadıyla yargılanan kişiler dosyalarına BTK’dan İnternet Bağlantı (CGNAT) İletişim Sorgu Sonuçları başlıklı evrak geldiğinde ilgili evrakta 17 Kasım 2014 tarihinden sonra ByLock programına doğrudan erişim yapıldığına dair bir kaydın olup olmadığını kontrol etmeleri, varsa mahkemeye sahtecilik itirazında bulunmaları gerekir. Hukukun normal işlediği dönemde ülkemizde veya en nihayetinde AİHM’de bu hukuka aykırı kararlar yönünden hak ihlali kararı verilmesi kaçınılmazdır.”
Son sözümüz şu, ister ByLock gibi tartışmalı bir konuda isterse diğer dava dosyalarındaki bütün deliller tek tek incelenmeli. Yarın hukuk geriye döndüğünde bu ihlallerin hesabını verecek müstakbel sanıkları unutmayalım diye…
İŞTE MİT RAPORUNDAKİ O TESPİT
“15.11.2014 tarihinde ByLock uygulama sunucusunun yöneticisi olduğu değerlendirilen şahıs, uygulama için açtığı “ByLockapp.wordpress.com” adresli web sayfasında, Ortadoğu’dan gelen bazı IP adreslerinin uygulamaya erişimini engellediğini duyurmuştur. Uygulama sunucularına yönelik yürütülen teknik incelemeler neticesinde elde edilen bilgilerle, şahsın engelleme işlemini 17.11.2014 tarihinde yaptığı fakat 15.1 1.2014 tarihinden önceki erişim log kayıtlarını veri tabanından sildiği tespit edilmiştir.Engelleme işlemine konu IP adreslerinin tamamına yakınının Türkiye IP adresleri aralığında olduğu, dolayısıyla şahsın, açıklamalarında Ortadoğu derken aslında özellikle Türkiye’den gelen bağlantıları engellemeye yönelik bir çalışmada bulunduğu anlaşılmıştır. Söz konusu şahsın, IP adreslerini engellemesi neticesinde, Türkiye’deki kullanıcılarının Sanal Öze| Ağ (Virtual Private Network – VPN) kullanımını şart koşarak kullanıcı tespitini engellemeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Bu yöntem ile uygulamayı kullananların tespitinin önüne geçilmesini amaçlayan kurgusal başka bir tedbir alındığı değerlendirilmektedir. Uygulama sunucusu yöneticisinin gerçekleştirdiği IP engellemesinin Türkiye’deki kullanıcılarının uygulamaya erişimlerini engellemekten ziyade kullanıcıların VPN kullanılması sonucunda gerçek IP adresleri ile sunucuya bağlanmalarının tespit edilmesini önlemeyi amaçladığı sonucuna varılmaktadır.”
[Erman Yalaz] 19.12.2017 [TR724]
Bir bilgisayar ya da mobil cihazın internete bağlandığını gösteren İnternet Bağlantı İletişim Sorgu Sonuçları, teknik adıyla (CGNAT) savcılık ya da mahkemelerde kişinin ByLock programını kullandığını ve ilgili server yani internet sunucusuna eriştiğini gösteriyor. ‘ByLock Listesi’ olarak bilinen MİT’in Teknik Raporu’na aykırı şekilde BTK’nın hazırladığı bu sahte belgeler, ortada bir ByLock tespiti ya da listesi olmadığını, aksine fişleme ya da gözaltı listelerinin ByLock listesine çevrildiğini/çevirtildiğini gösteriyor.
MİT BAĞLANTI YOK DİYOR; BTK 1154 GÖRÜŞME OLDUĞUNU İDDİA EDİYOR
İstanbul’da yargılanan ve ByLock’tan tutuklanan R.S.’nin programı kullandığına delil olarak mahkemeye BTK tarafından gönderilen raporda bu kişinin 17 Kasım 2014 tarihinden sonra 1154 kez ByLock’a (Türkiye’den direkt) bağlandığı ileri sürülüyor. Oysa MİT raporuna göre bu tarihten sonra ByLock kullananların Türkiye’den doğrudan ByLock’a bağlantı yapıldığına dair tespit imkansız. Çünkü MİT raporu ByLock server yöneticisinin sadece VPN ile bağlananlara program kullandırttığı not ediliyor.
ByLock’un 17 Kasım 2014 tarihinden sonra sadece VPN ile kullanılabilmesi, Türkiye’deki hiçbir GSM operatörü ya da internet bağlantısının tespit edilemeyeceği anlamına geliyor. BTK, bütün bu gerçeklere ve MİT raporundaki bilgilere rağmen 17 Kasım’dan sonra R.S.’nin 1154 kez Türkiye’den doğrudan erişim ByLock bağlantısı yaptığını iddia ediyor. Bu belgelerin hukuki ve teknik hiçbir karşılığı olmadığı gibi BTK’nın mahkemelere sahte evrak gönderdiğini tescilliyor.
ON BİNLERCE SAHTE RAPOR İLE 70 BİN KİŞİ GÖZALTINA ALINDI
BTK’nın MİT raporuna ve internet erişimlerine dair fiziki gerçeklere aykırı şekilde 17 Kasım 2014 sonrasında ‘ByLock kullanıcısıdır’ diye gönderdiği sahte raporlar nedeniyle on binlerce mağdur bulunuyor. 15 Temmuz darbe girişiminden Aralık 2017 tarihine kadar ByLock’tan 70 bin kişi gözaltına alınıp bunun 40 bin kişisi tutuklandı.
Devletin en saygın ve bağımsız kurumu olması gerekirken BTK’nın sahte evrak hükmündeki bu raporları mahkemelere gönderdiğini tespit eden Avukat Murat Akkoç, bizzat 15 dosyayı tek tek inceleyerek bu hataları günyüzüne çıkarmış. Akkoç, bu tarihten sonra ByLock’a girdi denilen ByLock mağduru sanıkların sayısının onbinleri bulduğunu ve haksız tutukluluk ve hapis cezalarına neden olan mahkeme kararlarının da BTK’nın sahte evraklarına dayandığına dikkat çekiyor.
40 BİN KİŞİNİN TUTUKLUĞUNUN TEK DELİLİ, BTK RAPORLARI SAHTE!
Biliyorum, ByLock meselesi teknik bir mesele ve çok şey yazıldı. Ancak neredeyse 1 yıldır iktidarın ve güdümlü bazı yargıçların ‘50 bin kişiye işlem yaptık’ dediği bu konu bu yeni bilgi ve belgelerle yeni bir boyut kazanıyor. Gazetecilik tabiriyle ‘davayı çökerten deliller’ bunlar. Avukat Akkoç’un müvekkillerinin mahkeme dosyalarındaki BTK belgelerinden tespit ettiği bu sahtecilik, on binlerce dava ve tutuklamayı yakından ilgilendiriyor. Konuyu biraz detaylandıralım.
MAHKEMELER ByLock TUTUKLAMA KARARLARINI NASIL VERİYOR?
ByLock suçlamalarında savcılık ve tutuklama kararı veren mahkemeler üç rapor istiyor. Bunlara bakarak tutuklama kararı veriyor. İlki Milli İstihbarat Teşkilatı’nın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’ndaki (MİT hazırladı) ByLock Server’i log kayıtları ve ByLock içerikleri. İkincisi, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) ve cep telefonu operatörlerinden ‘İnternet Bağlantı İletişim Sorgu Sonuçları, üçüncüsü ise GSM şirketlerinden HTS, yani irtibat ve yerbildirim raporları.
BTK GÖZ GÖRE GÖRE SAHTE DELİL ÜRETİYOR
Bütün ByLock suçlamalarının temelini oluşturan MİT raporunun 25 ve 26. sayfalarında Türkiye’deki kullanıcıların nasıl programı eriştiği teknik detaylarıyla anlatıyor. Raporda özetle şöyle deniyor: ‘ByLock sunucusunun yöneticisi ByLockapp.wordpress.com adresinden de ilan ederek 17 Kasım 2014 tarihinden sonra Ortadoğu’dan gelen IP adreslerini ByLock uygulamasına erişimini engellemiş. Erişim iznini VPN kullanmak şartıyla açmıştır. Ortadoğu derken Türkiye bağlantılı ByLock erişim izinlerini VPN’siz yapılamayacak hale getirmiştir.’
Bu aslında şu demek, Türkiye’den ByLock kullanmak üzere cep telefonu, mobil cihazı ya da bilgisayarını kullanmaya başlayan kişi ByLock sunucusuna erişmek istediğinde VPN olmadan erişme hakkına sahip değil. Teknik tabiriyle VPN ile internete bağlandığınızda (11 rakamdan oluşan örneğin R.S. dosyasında olduğu gibi 46.166.164.177 gibi bir adresten sunucuya bağlanmasına) ByLock programına erişim izni verilmiyor. VPN ile bağlanmışsa bile kişinin internetteki kullanım izi yani IP’si yurtdışı olarak kaydedildiğinden bunun Türkiye’de izlenmesi, tespiti imkansız. Çünkü böyle bir IP girişi yok. İşte BTK kendilerinin çok iyi bildiği bu gerçeğe rağmen, kişileri ByLock’a bağlanmış gibi gösteriyor, sahte belge üretiyor.
DOĞRUDAN ERİŞİM KAYDI YOKSA BTK RAPORU NEREDEN ÇIKIYOR?
İŞTE SAHTECİLİĞİN İLK BELGESİ! ByLock sanığı olarak tutuklanan müvekkil R.S. için BTK tarafından gönderilen ve açıkça sahteciliği tescilleyen bu belgede 17 Kasım 2014 sonrasında, yani MİT, ‘Türkiye’den ByLock girişi yapılamaz’ dediği dönemde, R.S’nin 1154 ByLock girişi olduğu ileri sürülüyor.
Avukat Murat Akkoç, “MİT’in ByLock raporuna göre müvekkil R.S’nin Türkiye’den ByLock’a bağlanması imkansız, buna karşın BTK müvekkilin sadece 17 Kasım 2014’ten sonra 1154 kez bağlandığını iddia ediyor. BTK raporunun 44724. Satırından itibaren tüm kayıtları bu şekilde. BTK (Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu) ve GSM şirketlerinin mahkemelere gönderdiği İnternet Bağlantı İletişim Sorgu Sonuçları kayıtlarında 17 Kasım 2014 tarihinden sonra ByLock programına doğrudan bir erişim kaydı olamaz.” diyor. Bu haklı tespitin bir de soruyla taçlandırılması gerekiyor.
Akkoç’un mahkemelerdeki belgelerden ve tutuklama gerekçesi yapılan belgelerden satır satır tespit ettiği bu gerçeğe rağmen, BTK mahkemelere 17 Aralık 2014 sonrasına ilişkin ‘ByLock kullanmıştı’ raporlarını neye dayandırarak veriyor? Bu sorunun cevabını BTK vermek zorunda. Mahkemeler de bu sahteciliği farketmek zorunda.
MİT İMKANSIZ DİYOR; BTK 82 KEZ ByLock’A GİRDİ RAPORU GÖNDERİYOR
Bir başka örnekte Ankara’da tutuklu yargılanan İ.F.’nin dava dosyasına giren, BTK’dan gelmiş sahte delil. Bu dosyada da MİT’in Türkiye’den ByLock girişi VPN’siz imkansız denilen tarihlerde İ.F.’nin 82 kez Türkiye’den girişle ByLock kullanıldığı iddia ediliyor. Aşağıdaki örnekte de görüldüğü gibi BTK’nın ‘ByLock kullandı’ raporları bir hatadan değil, kasti üretilmiş sahtecilikten ibaret.
BU DA İKİNCİ SAHTECİLİK: SAAT; TARİH VE YERLER BİRBİRİNİ TUTMUYOR
Mahkemelere gönderilen belgelerde ortaya çıkan ikinci bir sahtecilik daha var. Onu da kısaca anlatalım. BTK’nın şu kişi ‘ByLock kullanıcısıdır, şu saatlerde ve şu tarihlerde sunucuya bağlanmıştır’ şeklinde mahkemelere gönderdiği ByLock CGNAT raporları, GSM şirketlerinin gönderdiği veri ve saatlerle de çakışmıyor. Avukat Murat Akkoç’un ByLock kullandığı gerekçesiyle hapisteki müvekkil R.S ile ilgili bir başka belgesi de (yukarıda) bunu birebir tespit ediyor. Düpedüz sahtecilik yapılmış.
GSM OPERETÖRÜ YUŞA TEPESİNDE DİYOR, BTK MECİDİYEKÖY’DE
Mağdur ve tutuklu sanık R.S.’nin 2014-2016 yılları arasındaki cep telefonuna yönelik teknik dökümlerinde ortaya çıkan bu çelişki ise ikinci ve daha büyük skandal. Çünkü BTK ve GSM şirketi baz istasyonu yani HTS verileri birbirleriyle uyuşmuyor. BTK, R.S.’nin 23 Ağustos 2014’te saat 18.32’de Şişli/Mecidiyeköy’den olduğuna dair HTS raporu gönderirken, GSM operatörüne göre R.S. aynı saat aynı dakikada Yuşa Tepesi’nde! Altını çizerek yazalım, cep telefonu operatörü kullanıcı Yuşa Tepesi’nde derken, BTK Şişli’de diye HTS raporu gönderiyor! Bu iki çelişkili belgeye rağmen R.S’nin ByLock’tan tutuklanması ve halen tutukluluğunun sürmesi ise daha büyük bir hukuk skandalı. Yuşa Tepesi ile Mecidiyeköy arasının kuşbakışı mesafesi 25 kilometre. Işınlanarak mı buraya gidiyor bu sanık!?
Yargıdaki dijital delil tartışmalarını yakından takip edenler hatırlayacaktır, Balyoz yargılamasında Yargıtay’ın bozma kararına konu olan iddialarda da 2003’te yapılmış adres tespitlerinin (fişlemeye yönelik 51 nolu DVD’deki adres çelişkileri) içinde 2008’teki bir adresin nasıl olacağı çok tartışılmıştı. BTK’nın ve tutukluma kararını veren ilgili İstanbul Mahkemesi’nin şu an içine düştüğü çelişki ise te’vilsiz hukuk tarihine geçecek nitelikte. Basit bir soru. GSM operatörü R.S. Yuşa Tepesi’nde derken BTK nasıl aynı saniye ve dakikalarda bu kişi Mecidiyeköy’de diyebiliyor? R.S. dosyasında benzer onlarca çelişkili bilgi var.
ASIL BU RAPORLARI HAZIRLAYANLAR YARGILANIR
BTK’nın kapatılmış Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) bilgi altyapısı ve kayıtlarından oluşturduğunu ileri sürdüğü örneklerini vediğimiz bu ByLock CGNAT raporları tutuklamaların ana omurgası. Bugün ortaya çıkan yeni belgeler ByLock’tan yapılan haksız tutuklamaları deşifre etmekle kalmıyor, sahte belge üreten bu zihniyetin yargılanmasının yolunu açıyor.
SAHTE EVRAKLARLARLA İNSANLARIN HAYATLARINI KARARTMA HAKKINI KİM VERDİ?
Türk Ceza Kanunu, anayasa ve evrensel hukuk çok açık. Sahtecilik şüphesi bulunan bir evrak ile kişi aleyhine hüküm kurulmaz. Fakat 15 Temmuz darbe girişimi sonrası ülkede OHAL ilan edilmesi, hizmet hareketi mensuplarının yargılanmalarına dair özel mahkemeler kurularak taraflı ve bağımlı hakimlerin iş bu mahkemelere atanması karşısında bu dönemde kişiler aleyhine terör örgütü üyeliği gerekçesiyle 5 ile 15 yıl arasında değişen cezalar veriliyor. Sahte belgelerle insanların hayatlarını karartma hakkını sizlere kim verdi?
17 KASIM 2014 SONRASI BTK BELGELERİNE İTİRAZ EDİN, AYM VE AİHM’DEN DÖNECEK
Son bir uyarı da ByLock dosyalarının uzmanı haline gelen Avukat Murat Akkoç’tan. Akkoç’un şu tespitleri dikkat çekici: “ByLock isnadıyla yargılanan kişiler dosyalarına BTK’dan İnternet Bağlantı (CGNAT) İletişim Sorgu Sonuçları başlıklı evrak geldiğinde ilgili evrakta 17 Kasım 2014 tarihinden sonra ByLock programına doğrudan erişim yapıldığına dair bir kaydın olup olmadığını kontrol etmeleri, varsa mahkemeye sahtecilik itirazında bulunmaları gerekir. Hukukun normal işlediği dönemde ülkemizde veya en nihayetinde AİHM’de bu hukuka aykırı kararlar yönünden hak ihlali kararı verilmesi kaçınılmazdır.”
Son sözümüz şu, ister ByLock gibi tartışmalı bir konuda isterse diğer dava dosyalarındaki bütün deliller tek tek incelenmeli. Yarın hukuk geriye döndüğünde bu ihlallerin hesabını verecek müstakbel sanıkları unutmayalım diye…
İŞTE MİT RAPORUNDAKİ O TESPİT
“15.11.2014 tarihinde ByLock uygulama sunucusunun yöneticisi olduğu değerlendirilen şahıs, uygulama için açtığı “ByLockapp.wordpress.com” adresli web sayfasında, Ortadoğu’dan gelen bazı IP adreslerinin uygulamaya erişimini engellediğini duyurmuştur. Uygulama sunucularına yönelik yürütülen teknik incelemeler neticesinde elde edilen bilgilerle, şahsın engelleme işlemini 17.11.2014 tarihinde yaptığı fakat 15.1 1.2014 tarihinden önceki erişim log kayıtlarını veri tabanından sildiği tespit edilmiştir.Engelleme işlemine konu IP adreslerinin tamamına yakınının Türkiye IP adresleri aralığında olduğu, dolayısıyla şahsın, açıklamalarında Ortadoğu derken aslında özellikle Türkiye’den gelen bağlantıları engellemeye yönelik bir çalışmada bulunduğu anlaşılmıştır. Söz konusu şahsın, IP adreslerini engellemesi neticesinde, Türkiye’deki kullanıcılarının Sanal Öze| Ağ (Virtual Private Network – VPN) kullanımını şart koşarak kullanıcı tespitini engellemeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Bu yöntem ile uygulamayı kullananların tespitinin önüne geçilmesini amaçlayan kurgusal başka bir tedbir alındığı değerlendirilmektedir. Uygulama sunucusu yöneticisinin gerçekleştirdiği IP engellemesinin Türkiye’deki kullanıcılarının uygulamaya erişimlerini engellemekten ziyade kullanıcıların VPN kullanılması sonucunda gerçek IP adresleri ile sunucuya bağlanmalarının tespit edilmesini önlemeyi amaçladığı sonucuna varılmaktadır.”
[Erman Yalaz] 19.12.2017 [TR724]
Kenedy cinayetinde ‘f..ö’ parmağı! [Bülent Korucu]
17-25 Aralık Yolsuzluk Soruşturmalarını kapatabilmek için yazılan senaryo sahneden bir türlü inmiyor. Türkiye’deki örtbas kimseyi ikna etmemişken, ABD’de devam eden yargılama külleri savurdu ve ateşi yeniden harladı. Işıklar yanınca sırtında çuvalla ortada kalan hırsızın ev sahibini bastırmasını artık bütün dünya seyrediyor. Sahte belgelerle mahkemeyi kandırmaya çalışmaları da tüy dikti. Türkiye’de yaptıklarının tamamını uygulamalı gösterdiler.
Sadece bir şey kaldı, ABD’de işlenmiş sansasyonel suçları FETÖ saçmalığına bağlamaları. Yakında ‘Kenedy’i FETÖ öldürmüş’ haberleri görebiliriz. Aslında ilk denemeleri yaptılar. ABD’nin en saygın düşünce kuruluşlarından Brookings Enstitüsü’nü “himmet paralarıyla kurulmuş Hizmet Hareketi’nin kuruluşu” olarak göstermişlerdi. 100 yıllık kurumun henüz 80 yaşına gelmemiş Fethullah Gülen tarafından kurdurulmuş olma ihtimali, Abdurrahman Dilipak’ın ‘bugün ateşlenip dünü vuran bombası’ kadar mümkün. Neyse konumuza dönelim.
‘CEMAAT’E YIK KURTUL KAMPANYASI’
17-25 Aralık yolsuzluklarını örtbas etmek için bir günah keçisi (yoksa sevap mı demeliydim) olarak Hizmet Hareketi hedefe konuldu. Bu linçi meşrulaştırmak için, kutup ayısının yavrusunu yemeden önce çamura bulaması gibi Cemaat’in bir nefret objesi haline getirilmesi gerekiyordu. Suç bulamayınca ve uydurdukları suçlar komik kaçınca son senaryoya döndüler. Gerçek suçları sahte itiraflarla Cemaat’e yıkmak.
Son örnek Star Gazetesi’nin şu haberi: “2006’da ‘adi vaka’ gibi gösterilen F-16 teknisyeni Hafız Koca’nın siyasi cinayete kurban gittiği ortaya çıktı. Katil Mustafa Değirmenci, infaz emrini FETÖ tutuklusu Tuğgeneral Sadık Köroğlu’ndan aldığını itiraf etti.” Bugüne kadar en küçük bir imada bile bulunmayan katil, 10 yıl yattıktan sonra birden bire büyük ifşaatlarda bulunuyor!
‘Yık kurtul’ kapsamında teklif götürüldüğü anlaşılıyor. Ancak diğer örneklerde olduğu gibi burada da düz mantıkla dahi düşündüğünde ‘oha’ denilecek boşluklar var. Katil Değirmenci bir tuhaf. Köroğlu’nun “Bülent Arınç’ın evinin önünde ateş edeceksin, seni yakalayacaklar cezaevine gireceksin yaklaşık iki yıl yatar çıkarsın” dediğini öne sürüyor. Güya bu teklifi “Bülent Arınç devlet büyüğü başım çok ağrır yapamam” diyerek reddetmiş ama ne yaman çelişkidir ki, müebbet hapis cezası alabileceği Hafız Koca cinayetini kabul etmiş.
Daha tuhafı ise koştuğu şart: “Bu işi yaparım ancak sizden kimse beni takip etmeyecek kimse yanımda olmayacak’ dedim ‘tamam’ dediler.” Kendilerince kurnazlık yapıyorlar. Suçlanan kişilerle somut bağ saptanamayacak; o zaman bu şart devreye girecek. Normalde tersi olması beklenmez mi? “Etrafımda olun başıma bir iş gelirse beni kurtarın” demesi gerekmez mi?
İŞİ RAST GİTMEYEN HERKESİN TAKTİĞİ
DHKP-C’nin iftiharla üstlendiği ve sanıkları bilinen Sabancı Cinayetini ile Hrant Dink suikastını da listeye eklediler. Müzmin Cemaat düşmanı Hanefi Avcı’nın bile öfkeli gençlere bağladığı Zirve ve Santoro kıyımlarını da unutmadılar. AKP bu koyundan çok post çıkarma derdinde. Arşivleri tarayın, turizmdeki kötü gidişten hayvancılıktaki batışa kadar her türlü başarısızlığın faturasını ‘FETÖ’ye kesip kurtulma çabasına kadar onlarca örnek bulacaksınız.
Rusya ile ilişkileri kriz noktasına getiren uçak düşürme hadisesinde ‘emri ben verdim, bugün olsa yine yaparız’ diye birbiriyle yarışan Davutoğlu ve Erdoğan şimdi bir gariban pilotu suçlu ilan edip kenara çekildi. Çözüm sürecinde termal kamaraları kapatıp, askere polise üç maymunu oynatanlar, daha sonra Gülen’in sohbetinde geçen ‘Sur’da bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes’ mısrasından hendeklerin sorumluluğunu ona yıkmaya kalktı. Yere göğe sığdıramadıkları Necip Fazıl’ın bir şiiri olduğunu bile bile yaptılar bunu.
Çeşme akarken testiyi doldurma çabası AKP’lilerle sınırlı değil. Adi suçlular ve tescilli dolandırıcılar da kuyruğa giriyor. Caprice Gold ve Maldiv’de devre mülk yalanıyla milyonlarca lirayı toplayan Fazıl Akgündüz, Erdoğan’a bir şikayet mektubu yazdı. Kendisinin seçimlerde AKP için çalışmaya giderken suikasta uğradığını ileri sürdü. Böylece AKP’nin oyları düşürülmüş. Suikastın şüphelisi ise bir inek! Akgündüz jeep’iyle giderken önüne atlamış…
Selçuk Üniversitesi’nden Doç. Dr. Celalettin Özdemir’in öldürüldüğü aşk cinayeti davası da benzer kurnazlıklara sahne oldu. 20 yılla yargılanan sekreter Asuman E., öldürülen doçentten hamile kaldığını ve çocuğu düşürdüğünü söyledi ama cinayeti ‘paralel’e bağladı. Katil akademisyen aşk üçgenini ve Asuman E.’nin cinayete yardımını anlattı. Hâkim, “Yani helal olsun, buraya da paraleli eklediniz ya!” diye tepki gösterdi.
Tecavüz girişiminde bulunmakla yargılanan bir polis de kumpas mağduru olarak şikayetçi kervanına katıldı. 2003’te ABD Büyükelçiliği’nde görev yapan polis memuru K.S., konsoloslukta Türk kadın çalışana tecavüz girişiminde bulunduğu gerekçesiyle önce meslekten ihraç edildi. K.S., 2014’te Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosu’na giderek tecavüz etmeye çalıştığı kadının kendisinin meslekten atılması için ‘paralel örgüt’ tarafından gönderildiğini iddia ederek şikâyetçi oldu.
Bu kumpas safsatalarını zirvesi ise yine 17 Aralık soruşturmasında yaşandı. Aramalarda ele geçirilen paraların polis tarafından konulduğu ileri sürüldü. Sonra savcı ve polisler değişip tehlike geçince faiziyle birlikte Reza Zarrap’a iade edildi. Diğer örnekler de farklı değil sadece zamanını bekliyorlar.
[Bülent Korucu] 19.12.2017 [TR724]
Sadece bir şey kaldı, ABD’de işlenmiş sansasyonel suçları FETÖ saçmalığına bağlamaları. Yakında ‘Kenedy’i FETÖ öldürmüş’ haberleri görebiliriz. Aslında ilk denemeleri yaptılar. ABD’nin en saygın düşünce kuruluşlarından Brookings Enstitüsü’nü “himmet paralarıyla kurulmuş Hizmet Hareketi’nin kuruluşu” olarak göstermişlerdi. 100 yıllık kurumun henüz 80 yaşına gelmemiş Fethullah Gülen tarafından kurdurulmuş olma ihtimali, Abdurrahman Dilipak’ın ‘bugün ateşlenip dünü vuran bombası’ kadar mümkün. Neyse konumuza dönelim.
‘CEMAAT’E YIK KURTUL KAMPANYASI’
17-25 Aralık yolsuzluklarını örtbas etmek için bir günah keçisi (yoksa sevap mı demeliydim) olarak Hizmet Hareketi hedefe konuldu. Bu linçi meşrulaştırmak için, kutup ayısının yavrusunu yemeden önce çamura bulaması gibi Cemaat’in bir nefret objesi haline getirilmesi gerekiyordu. Suç bulamayınca ve uydurdukları suçlar komik kaçınca son senaryoya döndüler. Gerçek suçları sahte itiraflarla Cemaat’e yıkmak.
Son örnek Star Gazetesi’nin şu haberi: “2006’da ‘adi vaka’ gibi gösterilen F-16 teknisyeni Hafız Koca’nın siyasi cinayete kurban gittiği ortaya çıktı. Katil Mustafa Değirmenci, infaz emrini FETÖ tutuklusu Tuğgeneral Sadık Köroğlu’ndan aldığını itiraf etti.” Bugüne kadar en küçük bir imada bile bulunmayan katil, 10 yıl yattıktan sonra birden bire büyük ifşaatlarda bulunuyor!
‘Yık kurtul’ kapsamında teklif götürüldüğü anlaşılıyor. Ancak diğer örneklerde olduğu gibi burada da düz mantıkla dahi düşündüğünde ‘oha’ denilecek boşluklar var. Katil Değirmenci bir tuhaf. Köroğlu’nun “Bülent Arınç’ın evinin önünde ateş edeceksin, seni yakalayacaklar cezaevine gireceksin yaklaşık iki yıl yatar çıkarsın” dediğini öne sürüyor. Güya bu teklifi “Bülent Arınç devlet büyüğü başım çok ağrır yapamam” diyerek reddetmiş ama ne yaman çelişkidir ki, müebbet hapis cezası alabileceği Hafız Koca cinayetini kabul etmiş.
Daha tuhafı ise koştuğu şart: “Bu işi yaparım ancak sizden kimse beni takip etmeyecek kimse yanımda olmayacak’ dedim ‘tamam’ dediler.” Kendilerince kurnazlık yapıyorlar. Suçlanan kişilerle somut bağ saptanamayacak; o zaman bu şart devreye girecek. Normalde tersi olması beklenmez mi? “Etrafımda olun başıma bir iş gelirse beni kurtarın” demesi gerekmez mi?
İŞİ RAST GİTMEYEN HERKESİN TAKTİĞİ
DHKP-C’nin iftiharla üstlendiği ve sanıkları bilinen Sabancı Cinayetini ile Hrant Dink suikastını da listeye eklediler. Müzmin Cemaat düşmanı Hanefi Avcı’nın bile öfkeli gençlere bağladığı Zirve ve Santoro kıyımlarını da unutmadılar. AKP bu koyundan çok post çıkarma derdinde. Arşivleri tarayın, turizmdeki kötü gidişten hayvancılıktaki batışa kadar her türlü başarısızlığın faturasını ‘FETÖ’ye kesip kurtulma çabasına kadar onlarca örnek bulacaksınız.
Rusya ile ilişkileri kriz noktasına getiren uçak düşürme hadisesinde ‘emri ben verdim, bugün olsa yine yaparız’ diye birbiriyle yarışan Davutoğlu ve Erdoğan şimdi bir gariban pilotu suçlu ilan edip kenara çekildi. Çözüm sürecinde termal kamaraları kapatıp, askere polise üç maymunu oynatanlar, daha sonra Gülen’in sohbetinde geçen ‘Sur’da bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes’ mısrasından hendeklerin sorumluluğunu ona yıkmaya kalktı. Yere göğe sığdıramadıkları Necip Fazıl’ın bir şiiri olduğunu bile bile yaptılar bunu.
Çeşme akarken testiyi doldurma çabası AKP’lilerle sınırlı değil. Adi suçlular ve tescilli dolandırıcılar da kuyruğa giriyor. Caprice Gold ve Maldiv’de devre mülk yalanıyla milyonlarca lirayı toplayan Fazıl Akgündüz, Erdoğan’a bir şikayet mektubu yazdı. Kendisinin seçimlerde AKP için çalışmaya giderken suikasta uğradığını ileri sürdü. Böylece AKP’nin oyları düşürülmüş. Suikastın şüphelisi ise bir inek! Akgündüz jeep’iyle giderken önüne atlamış…
Selçuk Üniversitesi’nden Doç. Dr. Celalettin Özdemir’in öldürüldüğü aşk cinayeti davası da benzer kurnazlıklara sahne oldu. 20 yılla yargılanan sekreter Asuman E., öldürülen doçentten hamile kaldığını ve çocuğu düşürdüğünü söyledi ama cinayeti ‘paralel’e bağladı. Katil akademisyen aşk üçgenini ve Asuman E.’nin cinayete yardımını anlattı. Hâkim, “Yani helal olsun, buraya da paraleli eklediniz ya!” diye tepki gösterdi.
Tecavüz girişiminde bulunmakla yargılanan bir polis de kumpas mağduru olarak şikayetçi kervanına katıldı. 2003’te ABD Büyükelçiliği’nde görev yapan polis memuru K.S., konsoloslukta Türk kadın çalışana tecavüz girişiminde bulunduğu gerekçesiyle önce meslekten ihraç edildi. K.S., 2014’te Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosu’na giderek tecavüz etmeye çalıştığı kadının kendisinin meslekten atılması için ‘paralel örgüt’ tarafından gönderildiğini iddia ederek şikâyetçi oldu.
Bu kumpas safsatalarını zirvesi ise yine 17 Aralık soruşturmasında yaşandı. Aramalarda ele geçirilen paraların polis tarafından konulduğu ileri sürüldü. Sonra savcı ve polisler değişip tehlike geçince faiziyle birlikte Reza Zarrap’a iade edildi. Diğer örnekler de farklı değil sadece zamanını bekliyorlar.
[Bülent Korucu] 19.12.2017 [TR724]
Pasaport [Can Bahadır Yüce]
“Pasaport yok, çıkamayız,” diyor telefondaki ses. Pasaport: Bu sözcüğün nasıl gelip hayatımızın ortasına yerleştiğini düşünüyorum.
Amerika’da henüz ülkeye ait bir kimlik belgem yokken uzun zaman sokağa pasaportsuz adım atamamıştım. Sadece uluslararası yolculuklarda işe yaraması gereken pasaport birden günlük yaşantımın en önemli nesnesi olmuştu. Cebimde pasaport, avare dolaşırken bu avuç içi kadar defterin benim için anlamını düşünürdüm. (İnsanın sadece yapacak daha iyi bir işi olmadığında kimliği üzerine düşündüğünü söyler Baudrillard. Uzak bir ülkede, pasaportu elinde kalakalmış kimsenin yapacak daha iyi bir şeyi yoktur.)
Pasaport gerçekten de kapak içinde yazar fotoğrafının yer aldığı bir deftere benziyor. Daha doğrusu, bir günlüğe… Ortalama bir pasaportun çoğu sayfası, tıpkı ortalama bir günlük gibi, boştur. Pasaportlar hevesle başlanıp çabuk vazgeçilmiş hatıra defterlerine benzer. Dolu sayfalardaki damgalarsa bir günlüğün sayfalarına düşülmüş tarihleri andırır.
Bir süredir –internette önüme düştükçe– yazarların pasaportlarını inceliyorum. Örneğin, Virginia Woolf’un pembe pasaportunda Dışişleri Bürosu’nun bastığı damga 22 Mart 1923 tarihini taşıyor. (O pasaportu birkaç yıl sonraki İtalya yolculuğu için almış. Woolf İstanbul’a çok daha önce, 1906’da seyahat etmişti. Uluslararası seyahat için pasaport zorunluluğu Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra başladığına göre, o yolculukta yalnızca izin belgesi yetmiş olmalı.) James Joyce’un ailesiyle birlikte aldığı pasaportta “iptal edilmiştir” damgası boydan boya uzanıyor. “Zürih 1915” damgasının belli belirsiz okunduğu pasaportun “askeri bölgelerde geçersiz” olduğu kırmızı damgayla belirtilmiş. Fitzgerald ailesinin pasaportunda ise Scott, Zelda ve kızları Frances’in fotoğrafları alt alta sıralanmış. F. Scott’ın meslek hanesindeki kelime: Yazar.
YURT NE DEMEK?
Pasaport kimilerince dünyayı keşfetmenin izin belgesi, kimileri için sınırlara hapsedilmiş olmanın simgesidir. Pasaportun tarihi, bir bakıma toplumsal eşitsizliğin tarihi: Amerika’da özgür siyahlara bile yıllarca pasaport verilmediği, evli kadınların 1930’lara kadar ancak kocalarının kendi adıyla pasaport aldığı biliniyor.
Pasaportun elbette ulus-devlet kavramıyla yakından ilgisi var. Gelgelelim o küçük defterin sultan mührü taşıyan mektupların yerini alması bir anda olmamış. On dokuzuncu yüzyılda pasaportlar bir ansiklopedi cildi (30×45) boyundaymış. Pasaportun öyküsü kişiselden ulusala doğru da değişiyor: Benjamin Franklin pasaportunu kendi matbaasında basmıştı, bugün ‘devlet’e ait binalarda kuyruk bekleniyor.
Hayattaki en büyük macerası yabancı bir ülkeye gitmek olanlarımız için pasaport yarı kutsal bir nesnedir. En güvenli çekmecelerde saklanır, uzun yolculuklar öncesi bir güzergâh rehberi gibi önceden çıkarılıp hazırlanır, gözden geçirilir. Belki her gün cebimde taşıdığım, belki yurt/yurttaşlık gibi kavramlara şimdi başka ve daha kuşkucu bir gözle baktığım için uzak bir ülkede kimliğimin tek kanıtı olan o küçük defterle ilişkim epey zayıfladı. Pasaport yurttaşlığın işaretidir—ama “yurt” artık ne demek? Pasaportun anlamı/anlamsızlığı üzerine düşünmek, kişiye yeryüzünü yurt bilmeyi öğretiyor.
DAMGALI PASAPORTLAR, GÖÇEBELER
Benedict Anderson’un o ünlü –ve giderek klişeye dönüşen– savını izleyerek söylersem, uluslar hayali cemaatleri, pasaport da tıpkı bir fantastik romandaki gibi, hem var hem yok büyülü bir kılavuzu andırıyor.
Bir gün post-ulusal bir dünya gerçekleşirse, pasaport ola ki geçmişten kalan çok değerli bir nesne olarak müzelerde sergilenecek.
“Bir zamanlar insan, ruh ve bedenden ibaret bir varlıktı ama artık insan sayılmak için pasaporta da ihtiyaç var,” diyen Zweig’ın sınırların kalktığı bir dünya hayal etmesindeki tek etken bürokratik zorluklar değildi; insana inancı tazelemek istiyordu. Türkiye koyu karanlığa gömüldüğünden beri birçok pasaport öyküsü dinledim. Günümüzde sığınmacıların, yersiz yurtsuzların, mazlumların gördüğü muameleye bakılırsa insanlık pek yol kat edememiş.
Hayali sınırların hayali geçiş kâğıdı olan pasaportun galiba en güzel tanımını bir Türk şairi, Sabri Esat Siyavuşgil yapmıştı: “Pasaport bir yolculuk romanıdır.”
Yine de gereğinden çok değer atfedilen o belgeyi seviyorum ben: Çünkü o küçük defterde geçmişimizi de taşırız. Gerçek bir göçebe olan Graham Greene haklı: “Pasaportunuza damga basıldıktan sonra hayat hiçbir zaman aynı olmayacaktır.”
[Can Bahadır Yüce] 19.12.2017 [TR724]
Amerika’da henüz ülkeye ait bir kimlik belgem yokken uzun zaman sokağa pasaportsuz adım atamamıştım. Sadece uluslararası yolculuklarda işe yaraması gereken pasaport birden günlük yaşantımın en önemli nesnesi olmuştu. Cebimde pasaport, avare dolaşırken bu avuç içi kadar defterin benim için anlamını düşünürdüm. (İnsanın sadece yapacak daha iyi bir işi olmadığında kimliği üzerine düşündüğünü söyler Baudrillard. Uzak bir ülkede, pasaportu elinde kalakalmış kimsenin yapacak daha iyi bir şeyi yoktur.)
Pasaport gerçekten de kapak içinde yazar fotoğrafının yer aldığı bir deftere benziyor. Daha doğrusu, bir günlüğe… Ortalama bir pasaportun çoğu sayfası, tıpkı ortalama bir günlük gibi, boştur. Pasaportlar hevesle başlanıp çabuk vazgeçilmiş hatıra defterlerine benzer. Dolu sayfalardaki damgalarsa bir günlüğün sayfalarına düşülmüş tarihleri andırır.
Bir süredir –internette önüme düştükçe– yazarların pasaportlarını inceliyorum. Örneğin, Virginia Woolf’un pembe pasaportunda Dışişleri Bürosu’nun bastığı damga 22 Mart 1923 tarihini taşıyor. (O pasaportu birkaç yıl sonraki İtalya yolculuğu için almış. Woolf İstanbul’a çok daha önce, 1906’da seyahat etmişti. Uluslararası seyahat için pasaport zorunluluğu Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra başladığına göre, o yolculukta yalnızca izin belgesi yetmiş olmalı.) James Joyce’un ailesiyle birlikte aldığı pasaportta “iptal edilmiştir” damgası boydan boya uzanıyor. “Zürih 1915” damgasının belli belirsiz okunduğu pasaportun “askeri bölgelerde geçersiz” olduğu kırmızı damgayla belirtilmiş. Fitzgerald ailesinin pasaportunda ise Scott, Zelda ve kızları Frances’in fotoğrafları alt alta sıralanmış. F. Scott’ın meslek hanesindeki kelime: Yazar.
YURT NE DEMEK?
Pasaport kimilerince dünyayı keşfetmenin izin belgesi, kimileri için sınırlara hapsedilmiş olmanın simgesidir. Pasaportun tarihi, bir bakıma toplumsal eşitsizliğin tarihi: Amerika’da özgür siyahlara bile yıllarca pasaport verilmediği, evli kadınların 1930’lara kadar ancak kocalarının kendi adıyla pasaport aldığı biliniyor.
Pasaportun elbette ulus-devlet kavramıyla yakından ilgisi var. Gelgelelim o küçük defterin sultan mührü taşıyan mektupların yerini alması bir anda olmamış. On dokuzuncu yüzyılda pasaportlar bir ansiklopedi cildi (30×45) boyundaymış. Pasaportun öyküsü kişiselden ulusala doğru da değişiyor: Benjamin Franklin pasaportunu kendi matbaasında basmıştı, bugün ‘devlet’e ait binalarda kuyruk bekleniyor.
Hayattaki en büyük macerası yabancı bir ülkeye gitmek olanlarımız için pasaport yarı kutsal bir nesnedir. En güvenli çekmecelerde saklanır, uzun yolculuklar öncesi bir güzergâh rehberi gibi önceden çıkarılıp hazırlanır, gözden geçirilir. Belki her gün cebimde taşıdığım, belki yurt/yurttaşlık gibi kavramlara şimdi başka ve daha kuşkucu bir gözle baktığım için uzak bir ülkede kimliğimin tek kanıtı olan o küçük defterle ilişkim epey zayıfladı. Pasaport yurttaşlığın işaretidir—ama “yurt” artık ne demek? Pasaportun anlamı/anlamsızlığı üzerine düşünmek, kişiye yeryüzünü yurt bilmeyi öğretiyor.
DAMGALI PASAPORTLAR, GÖÇEBELER
Benedict Anderson’un o ünlü –ve giderek klişeye dönüşen– savını izleyerek söylersem, uluslar hayali cemaatleri, pasaport da tıpkı bir fantastik romandaki gibi, hem var hem yok büyülü bir kılavuzu andırıyor.
Bir gün post-ulusal bir dünya gerçekleşirse, pasaport ola ki geçmişten kalan çok değerli bir nesne olarak müzelerde sergilenecek.
“Bir zamanlar insan, ruh ve bedenden ibaret bir varlıktı ama artık insan sayılmak için pasaporta da ihtiyaç var,” diyen Zweig’ın sınırların kalktığı bir dünya hayal etmesindeki tek etken bürokratik zorluklar değildi; insana inancı tazelemek istiyordu. Türkiye koyu karanlığa gömüldüğünden beri birçok pasaport öyküsü dinledim. Günümüzde sığınmacıların, yersiz yurtsuzların, mazlumların gördüğü muameleye bakılırsa insanlık pek yol kat edememiş.
Hayali sınırların hayali geçiş kâğıdı olan pasaportun galiba en güzel tanımını bir Türk şairi, Sabri Esat Siyavuşgil yapmıştı: “Pasaport bir yolculuk romanıdır.”
Yine de gereğinden çok değer atfedilen o belgeyi seviyorum ben: Çünkü o küçük defterde geçmişimizi de taşırız. Gerçek bir göçebe olan Graham Greene haklı: “Pasaportunuza damga basıldıktan sonra hayat hiçbir zaman aynı olmayacaktır.”
[Can Bahadır Yüce] 19.12.2017 [TR724]
Sen nelere kadirsin İsmailgillerin Atatürkçülüğü [Mehmet Efe Çaman]
Güzel günler göreceğiz çocuklar diyorlar ya, inanma. Güneş doğacak – doğacak elbet de, aydınlığa çıkılmıyor doğan her güneşle. Mücadele ister, düşünmek ister. En önemlisi de kendine dürüst olmak ister, aydınlık. Gerçekleri konuşmak, bazen de insanlara anlayacağı dilden konuşmak önemlidir. İsmail, Anayasa rafa kaldırıldı, sustunuz. Kiminiz düşmanlarınızı ortadan kaldırıyorlar diye sustu, kiminiz fırsatçıydınız, sustunuz. Kiminiz korktuğu için sustu. Hepsi de aynı kapıya çıkar. Yeri ve zamanı geldiğinde konuşmamak, hiç konuşmamak gibidir. Momentumu kaybediverirsiniz. Anayasa fiilen rafa kaldırılalı çok oldu. Neden ilk günü konuşmadınız? Şimdi yazıp çizmişsiniz, faydasız! Ki şimdi bile çoğunuz yazmıyor-çizmiyor. Gazetelere ve televizyonlara çöküldüğünde, okullar kapatıldığında, memurlar atıldığında da sustunuz zaten. Karikatüristler arkadaş, karikatüristler, yani bildiğin çizgilerden korkan bir iktidar var – yine de ödünüz patlıyor. Bu sus kültürü, bu büyükler doğrusunu bilir tutumu, bu siz daha iyisini bilirsiniz vıcık-vıcıklığı nereden geliyor? Selam verdik, rüşvet değildir deyu almadılar diyen atalarımızdan olmasın? İpotek altına alınan vicdanların memleketidir. Aslında bu manada ilk robotu Türkler buldu. Robot komuta edilir. Birilerine hizmet etmek üzere vardır. Durumunu sadece kabullenmekle kalmaz, programı gereği durumunun farkında bile değildir. Akkoyunlu Devleti toplumu böylesi robotlardan oluşan bir toplum.
Her yerde sis var İsmail. Yoğun bir sis. Herkesin eli el yordamıyla bir şeyler arıyor. El cebe girdi mi rahat durmaz. Herkesin eli birilerinin cebinde. Herkesi birbirine bağımlı kılan bir çıkarlar birlikteliği bu. Umurunda değil işkenceymiş, hakmış, hukukmuş. Umurunda değil, hapishanelerde bebekler, kadınlar, yaşlılar varmış. Gazeteler televizyonlar yalan makinesine dönmüş. Umurunda değil! Umurunda mı, üniversiteler bitmiş, orta öğretimde en geri OECD ülkelerinden biri Türkiye. Umurunda mı, yolsuzluk endeksleri, demokrasi endeksleri, uluslararası hava yollarının giderek elini-eteğini çekmesi, hapisteki milletvekilleri, umurunda mı İsmail!
NASIL ANLATSAM?
Çocuğunun geleceği diyorum, anlamıyorsun yine. Söyle kardeşim, senin için ne önemli onu söyle de ona göre anlatmaya çalışayım sana. Çalıyorlar diyorum, yapılan yoldan köprüden falan bahsediyorsun İsmail. Ülke elden gidiyor diyorum, bana Ortadoğu’daki muhteşem zaferleri anlatıyorsun. Demokrasiden insan haklarından bahsedince, beni Batı’cı olmakla suçluyor, garip şekilde ulumaya başlıyorsun. Hepsini birbirine karıştırıyorsun. İdeolojik bir havuz vu, içinde ne ararsan var. Mahallede mi öğrendin bunu solculuk diye sen, ha, deyiver hele. Atatürk deme, Atatürkçü adam ABD mahkemesinde Erdoğan’ı kötülemez diyorsun da, İran’ın nükleer programına para aklama işi yapanların yargılandığı davanın hâkimi ve savcısına “Fetöcü” diyen havuz medyasının gerisinde olmayı Atatürkçülük diye savunmak fazla sırıtmıyor mu? Bırak bu üçüncü dünya solculuğunu da, bana şunu söyleyiver: Atatürk İran’ın menfaatleri için çalışın mı dedi? Galiba seni iyi kandırmışlar azizim. Bunun adı Atatürkçülük değil, vatana ihanet. Ve onu Atatürk yapmadı, senin hararetle savundukların yaptı.
Fabrika önünde grev yaparken jandarma copu yiyerek gözaltına alınan işçiler yok mu senin sol lügatinde? Emek, hak hukuk yok mu? İşkence normal mi senin anlayışında? 300 yıldır görülmedik zulüm uygulanıyor – suçun şahsiliği ortadan kaldırıldı, insanlar anası babasının “suçları” nedeniyle takibat altında. Yok mu bunlara bir diyeceğin? Eğer yoksa, neden karşı çıksın insanlar Faşizme birader? Sen bana alternatifsiz faşizmi savunuyorsun. Ne zamandır haklı olup olmadığın konusu kim olduğuna endekslendi? Yani ocu olunca haklı, bucu olunca haksız mı olunuyormuş? Kim söylüyor bunu literatürde, bir deyiver hele de biz de bilelim dostum! Hukuk siyasetin köpeğidir özdeyişini Marx mı söyledi yoksa biz bilmeden?
BU SENİNKİ SOLCULUK DEĞİL
Yok İsmail, dur bitmedi daha, kaçma. Bak güzel kardeşim, senin savundukların solculuk değil. Kandırmışlar seni, ya da sen bizi kandırmaya çalışıyorsun. Bana insan haklarından bahsetsene. Anayasadan bahset. Bana sendikal haklardan, kadının özgürleştirilmesinden bahset. Bana çocuk haklarından bahset, eğer vicdanın hala elveriyorsa, Kuran kurslarında tecavüze uğrayan oğlanların faillerini koruyanların iktidarını savunan senin gibi bir “solcunun”. Yok, İsmail, dur kaçma. Anlat bize merak ettim, makata cop sokularak öldürülen öğretmenler mi Atatürkçülükmüş! Yahu bir deyiversene, CHP liderini tehdit eden içişleri bakanını mı savunuyor bugün senin ekolün solculuk, yoksa Reza’nın önüne yatanını mı? Hangisini!
İsmail, aslanlar gibi kükrüyorsun iş mazlumlara geldiğinde. İnan seni propaganda bakanı yapsa Reis, işinin hakkını verirsin. Bunu bilinçli mi yapıyorsun, yoksa aklın bu kadarına mı yetiyor? Yani ücretli misin, yoksa gönüllülük esasına göre mi iş tutuyorsun, deyiver hele. Bak Anadolu çocuğuyum diyorsun da, en bıçkın lümpene taş çıkartacak varoşlukta sahibinin sesi olmaya devam ediyorsun. Anlar bize İsmail, Türkiye hazır değil mi yoksa “burjuva demokrasisine”? Ne duruyorsun, söylesene, kendine nasıl bir yer biçtin bu ülkede sen? Birkaç kitap, oradan-buradan toplama, birkaç yazı, şuraya-buraya konuşmaya gitmeler falan, yeni nesil bir Cumhuriyet gazetesi yazarı, veya Allah bereket versin, iyi bir televizyonda parlatılan kontrol altında araştırmacı gazetecilik faaliyeti, bu mudur yani hedef? Soruları önceden mi veriyorlar İsmail? Konu listesi alıyor musun arkadaşlardan? Bunun bir rayici var mıdır, merak ettim de sordum.
Sen bence sol ve Atatürk deme yine de İsmail. Ne olur ne olmaz. Çünkü insanların hafızası zayıf olsa da, kâğıt üzerinde çok uzun kalır bunlar sonra. Sen görevini yap, gaz al, Erdoğan’a çok ihtiyacımız olduğunu anlat. Sen söyle, de ki, Türkiye tehlikede. Bizi ABD mahkemesine şikâyet ediyorlar. Ama sakın sorma, şikâyetin konusu ne? Kanıtlar ne? İran ne? Bunlar bence uygun olmaz, değil mi? Bir iki yere “FETÖ” dedin mi, tamam nasıl olsa. Bak bu yazıya yanıt vermeye de değmez. FETÖ’cü Mehmet Efe Çaman diye bir profesör der, soruları çalıp ALES’ten ve ÜDS’den geçmiş de profesör olmuş dersin. Aman araştırmasın sonra kimse, neme lazım, ALES’e hiç girmediğim, ÜDS’den hem Almanca hem İngilizce’den sağlam skor çektiğim, lisans-yüksek lisans-doktora eğitimlerinin Almanya’dan olduğu gibi bilgilere ulaşırlarsa, FETÖ ABD’den sonra Almanya’yı da ele geçirmiş diyen birileri çıkar nasılsa. Yahu İsmail, aklıma bir şey geldi: bak bence onlardan önce sen yaz bunu. Hadi, iyisin bak, yarınki yazının da konusu çıkmış oldu.
[Mehmet Efe Çaman] 19.12.2017 [TR724]
Her yerde sis var İsmail. Yoğun bir sis. Herkesin eli el yordamıyla bir şeyler arıyor. El cebe girdi mi rahat durmaz. Herkesin eli birilerinin cebinde. Herkesi birbirine bağımlı kılan bir çıkarlar birlikteliği bu. Umurunda değil işkenceymiş, hakmış, hukukmuş. Umurunda değil, hapishanelerde bebekler, kadınlar, yaşlılar varmış. Gazeteler televizyonlar yalan makinesine dönmüş. Umurunda değil! Umurunda mı, üniversiteler bitmiş, orta öğretimde en geri OECD ülkelerinden biri Türkiye. Umurunda mı, yolsuzluk endeksleri, demokrasi endeksleri, uluslararası hava yollarının giderek elini-eteğini çekmesi, hapisteki milletvekilleri, umurunda mı İsmail!
NASIL ANLATSAM?
Çocuğunun geleceği diyorum, anlamıyorsun yine. Söyle kardeşim, senin için ne önemli onu söyle de ona göre anlatmaya çalışayım sana. Çalıyorlar diyorum, yapılan yoldan köprüden falan bahsediyorsun İsmail. Ülke elden gidiyor diyorum, bana Ortadoğu’daki muhteşem zaferleri anlatıyorsun. Demokrasiden insan haklarından bahsedince, beni Batı’cı olmakla suçluyor, garip şekilde ulumaya başlıyorsun. Hepsini birbirine karıştırıyorsun. İdeolojik bir havuz vu, içinde ne ararsan var. Mahallede mi öğrendin bunu solculuk diye sen, ha, deyiver hele. Atatürk deme, Atatürkçü adam ABD mahkemesinde Erdoğan’ı kötülemez diyorsun da, İran’ın nükleer programına para aklama işi yapanların yargılandığı davanın hâkimi ve savcısına “Fetöcü” diyen havuz medyasının gerisinde olmayı Atatürkçülük diye savunmak fazla sırıtmıyor mu? Bırak bu üçüncü dünya solculuğunu da, bana şunu söyleyiver: Atatürk İran’ın menfaatleri için çalışın mı dedi? Galiba seni iyi kandırmışlar azizim. Bunun adı Atatürkçülük değil, vatana ihanet. Ve onu Atatürk yapmadı, senin hararetle savundukların yaptı.
Fabrika önünde grev yaparken jandarma copu yiyerek gözaltına alınan işçiler yok mu senin sol lügatinde? Emek, hak hukuk yok mu? İşkence normal mi senin anlayışında? 300 yıldır görülmedik zulüm uygulanıyor – suçun şahsiliği ortadan kaldırıldı, insanlar anası babasının “suçları” nedeniyle takibat altında. Yok mu bunlara bir diyeceğin? Eğer yoksa, neden karşı çıksın insanlar Faşizme birader? Sen bana alternatifsiz faşizmi savunuyorsun. Ne zamandır haklı olup olmadığın konusu kim olduğuna endekslendi? Yani ocu olunca haklı, bucu olunca haksız mı olunuyormuş? Kim söylüyor bunu literatürde, bir deyiver hele de biz de bilelim dostum! Hukuk siyasetin köpeğidir özdeyişini Marx mı söyledi yoksa biz bilmeden?
BU SENİNKİ SOLCULUK DEĞİL
Yok İsmail, dur bitmedi daha, kaçma. Bak güzel kardeşim, senin savundukların solculuk değil. Kandırmışlar seni, ya da sen bizi kandırmaya çalışıyorsun. Bana insan haklarından bahsetsene. Anayasadan bahset. Bana sendikal haklardan, kadının özgürleştirilmesinden bahset. Bana çocuk haklarından bahset, eğer vicdanın hala elveriyorsa, Kuran kurslarında tecavüze uğrayan oğlanların faillerini koruyanların iktidarını savunan senin gibi bir “solcunun”. Yok, İsmail, dur kaçma. Anlat bize merak ettim, makata cop sokularak öldürülen öğretmenler mi Atatürkçülükmüş! Yahu bir deyiversene, CHP liderini tehdit eden içişleri bakanını mı savunuyor bugün senin ekolün solculuk, yoksa Reza’nın önüne yatanını mı? Hangisini!
İsmail, aslanlar gibi kükrüyorsun iş mazlumlara geldiğinde. İnan seni propaganda bakanı yapsa Reis, işinin hakkını verirsin. Bunu bilinçli mi yapıyorsun, yoksa aklın bu kadarına mı yetiyor? Yani ücretli misin, yoksa gönüllülük esasına göre mi iş tutuyorsun, deyiver hele. Bak Anadolu çocuğuyum diyorsun da, en bıçkın lümpene taş çıkartacak varoşlukta sahibinin sesi olmaya devam ediyorsun. Anlar bize İsmail, Türkiye hazır değil mi yoksa “burjuva demokrasisine”? Ne duruyorsun, söylesene, kendine nasıl bir yer biçtin bu ülkede sen? Birkaç kitap, oradan-buradan toplama, birkaç yazı, şuraya-buraya konuşmaya gitmeler falan, yeni nesil bir Cumhuriyet gazetesi yazarı, veya Allah bereket versin, iyi bir televizyonda parlatılan kontrol altında araştırmacı gazetecilik faaliyeti, bu mudur yani hedef? Soruları önceden mi veriyorlar İsmail? Konu listesi alıyor musun arkadaşlardan? Bunun bir rayici var mıdır, merak ettim de sordum.
Sen bence sol ve Atatürk deme yine de İsmail. Ne olur ne olmaz. Çünkü insanların hafızası zayıf olsa da, kâğıt üzerinde çok uzun kalır bunlar sonra. Sen görevini yap, gaz al, Erdoğan’a çok ihtiyacımız olduğunu anlat. Sen söyle, de ki, Türkiye tehlikede. Bizi ABD mahkemesine şikâyet ediyorlar. Ama sakın sorma, şikâyetin konusu ne? Kanıtlar ne? İran ne? Bunlar bence uygun olmaz, değil mi? Bir iki yere “FETÖ” dedin mi, tamam nasıl olsa. Bak bu yazıya yanıt vermeye de değmez. FETÖ’cü Mehmet Efe Çaman diye bir profesör der, soruları çalıp ALES’ten ve ÜDS’den geçmiş de profesör olmuş dersin. Aman araştırmasın sonra kimse, neme lazım, ALES’e hiç girmediğim, ÜDS’den hem Almanca hem İngilizce’den sağlam skor çektiğim, lisans-yüksek lisans-doktora eğitimlerinin Almanya’dan olduğu gibi bilgilere ulaşırlarsa, FETÖ ABD’den sonra Almanya’yı da ele geçirmiş diyen birileri çıkar nasılsa. Yahu İsmail, aklıma bir şey geldi: bak bence onlardan önce sen yaz bunu. Hadi, iyisin bak, yarınki yazının da konusu çıkmış oldu.
[Mehmet Efe Çaman] 19.12.2017 [TR724]
Bu kimin intikamı? [Mahmut Akpınar]
Balyozdan yargılanan Tuğamiral Mehmet Fatih Ilgar’ın Ergenekoncularla Erdoğan’ın anlaşmasından önce, 2012 yılında söyledikleri son dönemde yaşanan baskıya, zulme, lince ışık tutuyor. Ülkede yaşanan zulüm sürecinin failinin kim olduğunu ve kimlerin intikam aldığını ortaya koyuyor.
Mehmet Fatih İlgar’ın o dönemde söyledikleri kuru tehdit, içinde bulunduğu halin etkisiyle söylenmiş kastı aşan, tepkisel sözler gibi görülüyordu. Ancak aradan geçen zaman söylenenleri doğruladı. Burada iki ihtimal söz konusu: ya balyozcu paşalar “keramet” gösterip o sözleri sarfetti veya daha o dönemden bilinen, kendilerine söylenen şeyler vardı. Belli ki bugünlerde yapılan zulümlerin, toplu kıyımın planları belirli mahfillerde hazırlanmıştı.
Mayıs 2012’de medyaya yansıyan konuşmalarda Balyoz sanığı Tuğamiral Mehmet Fatih Ilgar, 4 genelkurmay başkanını hain ilan ediyor ve sağlam kaynaklardan aldıklerı bilgiye göre yakında çıkacaklarını ve o zaman herşeyin farklı olacağını söylüyor.
Tahliye olduktan sonra GATA’da tedavi gören ve ardından hayatını kaybeden Tuğgeneral Cem Aziz Çakmak‘ın, medyada yer alan konuşmaları da İlgar’dan farklı değil, hatta daha ilerisini kayıtta anlatıyor:
“İki sene içinde Balyoz’un rövanşı olacak, çok can yanacak. Kendilerine en güvendikleri anda çoluk çocuk demeden rövanşı alacağız. … (kendilerini yargılayan hakimleri-savcıları kastederek) onlara bu koltuklara oturacaksınız vatana ihanetten yargılanacaksınız dedim … Hep onu söylüyorum. Allah rövanşını göstermesin onlar için. Çünkü biz bir daha böyle bir rövanşta böyle bir hata yapmayız yani. Yani Atatürk isyan oldu mu “çoluğu çocuğu kalmasın götürün, şehri götürün” diyormuş. Adam, görüyor yani. Çocuğuna kadar. Bu iş böyle. Daha ne kadar çekeriz bilmiyorum. Ama çok uzun süreceğini sanmıyorum. Yani aldığımız haberler o yönde bizim. Sağlam kaynaklar. Bunun hesabı sorulacak. Tarihin yargısından kaçmaları mümkün değil. Kimse kaçamaz, kimse. Yani bunların yatacak yerleri yok. Bunları toprak reddeder, naaşlarını toprak reddeder şerefsizim. Bir iki sene içerisinde bu manzara tam tersine dönecek. Bak söylüyorum bunu. dersin ki “bunu bir paşam söylemişti” dersin. Adamlar kaçacaklar. Bu ülkeden kaçacaklar çoğu. Ve rövanşı çok farklı olacak. Çok kişinin canı yanacak. Yani bunun rövanşında çok can yanacak. Neler var, neler var, şu anda bizim bildiğimiz neler var… Bir sürü hesaplaşma olacak. İki sene çok belki bir sene içinde. Eğer biz buradan bir çıkarsak bu dışarıdakilerle çok ciddi bir hesaplaşma olacak, çok ciddi hem de. İlk şeyimiz ne biliyor musun? Aç kalacaklar. Bak söyleyeyim. Aç kalacaklar. Öyle başlayacak zaten. Bu kadar da boş değiliz ya! Çıktıktan sonra da güzel planlarımız var. Savaşsa savaş yapacağız. Yapacak bir şeyimiz yok yani. Burada bitmemesi lazım bunun. Bir iki aya kadar da ve bilgiler de gelen bilgiler de emareler de o yönde. Bir yasa tasarısı gündemde. O yasayla bizi çıkaracaklar. Bu ülke ya ekonomik krizle ya bir iç savaşla kendine gelecek. Bu iki seçenekten bir tanesi kapımızı çalacak. Ondan sonra dönüş yolu orada başlayacak.”
‘KININDAN ÇIKMIŞ KILIÇ GİBİYİZ’
Türkiye’nin bugünlerde yaşadıklarının kimlerden kaynaklandığına, kimler tarafından yapıldığına dair önemli ipuçlarından birisi de Doğu Perinçek’in tahliyeden sonra yaptığı konuşmada saklı. Perinçek her dönem gündem olmayı başaran, karmaşık, karanlık bir adam. Birbirine 180 derece zıt yönlerde durabiliyor; her durduğu yeri “oranın asıl sahibi” gibi savunabiliyor. 1980 öncesi dönemde Maocu olarak bilinen Perinçek 1990’larda PKK kamplarına gidip Öcalan’a çiçek sunuyor; kamplarda PKK militanlarına seminerler veriyor. Öcalan’a “özgürlük savaşçısı” diyor. Başka bir dönem Kemalist oluyor, en ileri Atatürkçü kesiliyor. Başka bir zaman ulusalcı-milliyetçi tonlarla Lozan’a gidip Ermenileri protesto ediyor. Perinçek kimlere ve nereye hizmet ettiği kolayca çözülemeyecek kadar gizemli, karmaşık ama her dönem etkili olmuş bir adam. Sözde bir siyasi parti lideri ama yüzde 0.01’lik oy oranı ile her yere nizam veren, herkesi tehdit edebilen ve kendisini devletin sahibi, zinde güçlerin patronu gibi görebilen birisi. Perinçek’in tahliyeden sonra söyledikleri de bugünlerde yaşananlara ışık tutuyor:
“Bizleri Ergenekona hapsettiler, ülkeyi bölmek için şimdi Ergenekon’dan çıkıyoruz. Türkiye’yi birleştireceğiz. Bizi Ergenekon’a hapsettiler Cumhuriyeti yıkmak için. Bizi Ergenekon’a hapsettiler Türkiye’yi şeyhler dervişler cemaatler müritler ülkesi yapmak için. Şimdi Ergenekon’dan çıkıyoruz. Cemaatlerin tarikatların kökünü kazıyacağız Cumhuryet’i ayağa kaldıracağız. Şu anda Ergenekon’dan çıktığımız yerdeyiz. Kınından çıkmış bir kılıç gibiyiz görevlere hazırız görevlere hazırız. Ergenekon’un hedeflediği iki kesim vardı TSK ve işçi partisi. Gazi olduk, bize bir şey olmadı Ergenekon’dan gazi olarak çıkıyoruz. Onların, Türkiye’yi bölenlerin hükümetini yıkacağız. Buradan ilan ediyorum. Tayyip Erdoğanların Abdullah Güllerin Fethullah Gülenlerin iktidarını yıkacağız. Hepsini birden yıkacağız. Kınından çıkmış kılıç gibiyiz. Koşullar çok güzel… Berbat olacaklar. Türk vatanını bölemeyecekler. Bağımsız birleşik çağdaş halkçı devrimci Türkiye’yi kuracağız. Dervişler cemaatler Türkiye’si oldu, bunların hepsinin kökünü kazıyacağız”
ZORUNLU İTİLAF
Ortadoğu’da post kolonyal dönemden sonra düzen genelde bürokrasi, özelde ordular üzerine kurulmuştur. Münhasıran Ortadoğu ülkelerinde bürokrasi, özellikle askeri bürokrasiler kurulu düzeni devam ettirme, devletin derin genetik kodlarına hükmetme adına hayatidir. Ulusalcı-milliyetçi söylemlerine rağmen Ortadoğu ülkelerinde ve pek çok 3. dünya ülkesinde askeri kurumlar millete rağmen gücü koruma ve devleti kontrol etme eğilimindedir.
Ergenekon ve Balyoz davaları bu topraklarda bürokrasi ve askeri bürokrasi üzerine bina edilmiş, devleti millete rağmen kontrol eden güçlere karşı etkili bir sivil başkaldırıydı. O dönemde kendisi de askeri güçlerden çekinen siyasi iktidar bu gücün kırılması ve etkisini yitirmesi için Erdoğan’ın ifadesiyle “Ergenekon davasının savcısı” olduğunu deklare etti. Ancak devletin içindeki derin Ergenekon’cu yapıların tasfiyesi Erdoğan otoriterleşmesinin de başlangıcı oldu. Erdoğan TSK içindeki derin yapıların tasfiyesinden sonra bireysel otoritesini güçlendirip, kirli saltanatını ikame etmeye yöneldi. 17/25 operasyonlarıyla cerahatlar ortalığa saçılınca bu defa görevini yapan yargıya karşı kendini ve aile çevresini kurtarmak için Ergenekoncularla anlaşma yaptı ve devletin önemli noktalarını onlara tekrar teslim etti.
Şu anda siyasi sorumluluğu AKP üstlenmiş olsa dahi zulüm sürecinde intikam alanlar, yüzbinleri işinden atıp milyonları açlığa mahkûm edenler ses kayıtlarında ifade ettikleri üzere Ergenekonculardır. Erdoğan kendini ve çevresini korurken Ergenekoncular, Balyozcular tekrar devletin odağına otağlarını kurdular ve intikam alıyorlar. Perinçek’in de ifade ettiği üzere çok geçmeden Erdoğanların iktidarını da yıkmaya başlayacaklardır.
Yıkabilirler mi?
En azından ciddi bir mücadele olacağı görülüyor. Her ne kadar Ergenekoncular, eski derinler intikam ortaklığı nedeniyle ve mecburiyetten tekrar devletin, ordunun yargının sinirlerine yerleşti ise de Erdoğan da boş durmuyor. SADAT gibi yapılar üzerinden kendi sivil paramiliter yapılarını kuruyor, orduda, yargıda, devlet içinde kendine sadık adamlar üzerinden kadrolaşmalar yapıyor.
Cemaat’e ve sivil demokratik kesimlere intikam süreci ne zaman biter bilemiyoruz ama hemen arkasından Ergenekoncularla Erdoğan’ın kapışmasının başlayacağını söylemek kehanet değil! Zira Erdoğan’ın Ergenekoncularla işbirliği bir ittifak değil zorunlu bir itilaf!
[Mahmut Akpınar] 19.12.2017 [TR724]
Mehmet Fatih İlgar’ın o dönemde söyledikleri kuru tehdit, içinde bulunduğu halin etkisiyle söylenmiş kastı aşan, tepkisel sözler gibi görülüyordu. Ancak aradan geçen zaman söylenenleri doğruladı. Burada iki ihtimal söz konusu: ya balyozcu paşalar “keramet” gösterip o sözleri sarfetti veya daha o dönemden bilinen, kendilerine söylenen şeyler vardı. Belli ki bugünlerde yapılan zulümlerin, toplu kıyımın planları belirli mahfillerde hazırlanmıştı.
Mayıs 2012’de medyaya yansıyan konuşmalarda Balyoz sanığı Tuğamiral Mehmet Fatih Ilgar, 4 genelkurmay başkanını hain ilan ediyor ve sağlam kaynaklardan aldıklerı bilgiye göre yakında çıkacaklarını ve o zaman herşeyin farklı olacağını söylüyor.
Tahliye olduktan sonra GATA’da tedavi gören ve ardından hayatını kaybeden Tuğgeneral Cem Aziz Çakmak‘ın, medyada yer alan konuşmaları da İlgar’dan farklı değil, hatta daha ilerisini kayıtta anlatıyor:
“İki sene içinde Balyoz’un rövanşı olacak, çok can yanacak. Kendilerine en güvendikleri anda çoluk çocuk demeden rövanşı alacağız. … (kendilerini yargılayan hakimleri-savcıları kastederek) onlara bu koltuklara oturacaksınız vatana ihanetten yargılanacaksınız dedim … Hep onu söylüyorum. Allah rövanşını göstermesin onlar için. Çünkü biz bir daha böyle bir rövanşta böyle bir hata yapmayız yani. Yani Atatürk isyan oldu mu “çoluğu çocuğu kalmasın götürün, şehri götürün” diyormuş. Adam, görüyor yani. Çocuğuna kadar. Bu iş böyle. Daha ne kadar çekeriz bilmiyorum. Ama çok uzun süreceğini sanmıyorum. Yani aldığımız haberler o yönde bizim. Sağlam kaynaklar. Bunun hesabı sorulacak. Tarihin yargısından kaçmaları mümkün değil. Kimse kaçamaz, kimse. Yani bunların yatacak yerleri yok. Bunları toprak reddeder, naaşlarını toprak reddeder şerefsizim. Bir iki sene içerisinde bu manzara tam tersine dönecek. Bak söylüyorum bunu. dersin ki “bunu bir paşam söylemişti” dersin. Adamlar kaçacaklar. Bu ülkeden kaçacaklar çoğu. Ve rövanşı çok farklı olacak. Çok kişinin canı yanacak. Yani bunun rövanşında çok can yanacak. Neler var, neler var, şu anda bizim bildiğimiz neler var… Bir sürü hesaplaşma olacak. İki sene çok belki bir sene içinde. Eğer biz buradan bir çıkarsak bu dışarıdakilerle çok ciddi bir hesaplaşma olacak, çok ciddi hem de. İlk şeyimiz ne biliyor musun? Aç kalacaklar. Bak söyleyeyim. Aç kalacaklar. Öyle başlayacak zaten. Bu kadar da boş değiliz ya! Çıktıktan sonra da güzel planlarımız var. Savaşsa savaş yapacağız. Yapacak bir şeyimiz yok yani. Burada bitmemesi lazım bunun. Bir iki aya kadar da ve bilgiler de gelen bilgiler de emareler de o yönde. Bir yasa tasarısı gündemde. O yasayla bizi çıkaracaklar. Bu ülke ya ekonomik krizle ya bir iç savaşla kendine gelecek. Bu iki seçenekten bir tanesi kapımızı çalacak. Ondan sonra dönüş yolu orada başlayacak.”
‘KININDAN ÇIKMIŞ KILIÇ GİBİYİZ’
Türkiye’nin bugünlerde yaşadıklarının kimlerden kaynaklandığına, kimler tarafından yapıldığına dair önemli ipuçlarından birisi de Doğu Perinçek’in tahliyeden sonra yaptığı konuşmada saklı. Perinçek her dönem gündem olmayı başaran, karmaşık, karanlık bir adam. Birbirine 180 derece zıt yönlerde durabiliyor; her durduğu yeri “oranın asıl sahibi” gibi savunabiliyor. 1980 öncesi dönemde Maocu olarak bilinen Perinçek 1990’larda PKK kamplarına gidip Öcalan’a çiçek sunuyor; kamplarda PKK militanlarına seminerler veriyor. Öcalan’a “özgürlük savaşçısı” diyor. Başka bir dönem Kemalist oluyor, en ileri Atatürkçü kesiliyor. Başka bir zaman ulusalcı-milliyetçi tonlarla Lozan’a gidip Ermenileri protesto ediyor. Perinçek kimlere ve nereye hizmet ettiği kolayca çözülemeyecek kadar gizemli, karmaşık ama her dönem etkili olmuş bir adam. Sözde bir siyasi parti lideri ama yüzde 0.01’lik oy oranı ile her yere nizam veren, herkesi tehdit edebilen ve kendisini devletin sahibi, zinde güçlerin patronu gibi görebilen birisi. Perinçek’in tahliyeden sonra söyledikleri de bugünlerde yaşananlara ışık tutuyor:
“Bizleri Ergenekona hapsettiler, ülkeyi bölmek için şimdi Ergenekon’dan çıkıyoruz. Türkiye’yi birleştireceğiz. Bizi Ergenekon’a hapsettiler Cumhuriyeti yıkmak için. Bizi Ergenekon’a hapsettiler Türkiye’yi şeyhler dervişler cemaatler müritler ülkesi yapmak için. Şimdi Ergenekon’dan çıkıyoruz. Cemaatlerin tarikatların kökünü kazıyacağız Cumhuryet’i ayağa kaldıracağız. Şu anda Ergenekon’dan çıktığımız yerdeyiz. Kınından çıkmış bir kılıç gibiyiz görevlere hazırız görevlere hazırız. Ergenekon’un hedeflediği iki kesim vardı TSK ve işçi partisi. Gazi olduk, bize bir şey olmadı Ergenekon’dan gazi olarak çıkıyoruz. Onların, Türkiye’yi bölenlerin hükümetini yıkacağız. Buradan ilan ediyorum. Tayyip Erdoğanların Abdullah Güllerin Fethullah Gülenlerin iktidarını yıkacağız. Hepsini birden yıkacağız. Kınından çıkmış kılıç gibiyiz. Koşullar çok güzel… Berbat olacaklar. Türk vatanını bölemeyecekler. Bağımsız birleşik çağdaş halkçı devrimci Türkiye’yi kuracağız. Dervişler cemaatler Türkiye’si oldu, bunların hepsinin kökünü kazıyacağız”
ZORUNLU İTİLAF
Ortadoğu’da post kolonyal dönemden sonra düzen genelde bürokrasi, özelde ordular üzerine kurulmuştur. Münhasıran Ortadoğu ülkelerinde bürokrasi, özellikle askeri bürokrasiler kurulu düzeni devam ettirme, devletin derin genetik kodlarına hükmetme adına hayatidir. Ulusalcı-milliyetçi söylemlerine rağmen Ortadoğu ülkelerinde ve pek çok 3. dünya ülkesinde askeri kurumlar millete rağmen gücü koruma ve devleti kontrol etme eğilimindedir.
Ergenekon ve Balyoz davaları bu topraklarda bürokrasi ve askeri bürokrasi üzerine bina edilmiş, devleti millete rağmen kontrol eden güçlere karşı etkili bir sivil başkaldırıydı. O dönemde kendisi de askeri güçlerden çekinen siyasi iktidar bu gücün kırılması ve etkisini yitirmesi için Erdoğan’ın ifadesiyle “Ergenekon davasının savcısı” olduğunu deklare etti. Ancak devletin içindeki derin Ergenekon’cu yapıların tasfiyesi Erdoğan otoriterleşmesinin de başlangıcı oldu. Erdoğan TSK içindeki derin yapıların tasfiyesinden sonra bireysel otoritesini güçlendirip, kirli saltanatını ikame etmeye yöneldi. 17/25 operasyonlarıyla cerahatlar ortalığa saçılınca bu defa görevini yapan yargıya karşı kendini ve aile çevresini kurtarmak için Ergenekoncularla anlaşma yaptı ve devletin önemli noktalarını onlara tekrar teslim etti.
Şu anda siyasi sorumluluğu AKP üstlenmiş olsa dahi zulüm sürecinde intikam alanlar, yüzbinleri işinden atıp milyonları açlığa mahkûm edenler ses kayıtlarında ifade ettikleri üzere Ergenekonculardır. Erdoğan kendini ve çevresini korurken Ergenekoncular, Balyozcular tekrar devletin odağına otağlarını kurdular ve intikam alıyorlar. Perinçek’in de ifade ettiği üzere çok geçmeden Erdoğanların iktidarını da yıkmaya başlayacaklardır.
Yıkabilirler mi?
En azından ciddi bir mücadele olacağı görülüyor. Her ne kadar Ergenekoncular, eski derinler intikam ortaklığı nedeniyle ve mecburiyetten tekrar devletin, ordunun yargının sinirlerine yerleşti ise de Erdoğan da boş durmuyor. SADAT gibi yapılar üzerinden kendi sivil paramiliter yapılarını kuruyor, orduda, yargıda, devlet içinde kendine sadık adamlar üzerinden kadrolaşmalar yapıyor.
Cemaat’e ve sivil demokratik kesimlere intikam süreci ne zaman biter bilemiyoruz ama hemen arkasından Ergenekoncularla Erdoğan’ın kapışmasının başlayacağını söylemek kehanet değil! Zira Erdoğan’ın Ergenekoncularla işbirliği bir ittifak değil zorunlu bir itilaf!
[Mahmut Akpınar] 19.12.2017 [TR724]
Filistin Meselesi: Zalime mağdur kamuflajı, alçağa kahraman maskesi [Bülent Keneş]
Yıllar önce, İran’ın 1979 Devrimi sonrası izlediği dış politikayı doktora tezi olarak çalışırken İran rejiminin, İslam dünyasının hamisi gibi gözükmek amacıyla, ısrarla izlediği çelişkilerle dolu ilkesiz politikalara ve seçmece mağduriyetlere yönelik hesaplı duyarlılıklara da geniş yer vermiştim. “İslam” kamuflajlı ceberut rejimi adına tam bir Cehenneme çevirdiği kendi ülkesinin sınırları içerisinde siyasi veya sosyo-kültürel açıdan farklı olan her topluluğa ve gruba türlü insanlık dışı zulümleri reva gören, bu yüzden uluslararası insan hakları ihlallerine dair indekslemelerde hep liderlik konumunda bulunan zalim bir devletin, kendisinden çok uzak coğrafyalardaki mağdurların hamisiymiş gibi nasıl yüzsüzce davranabildiğini örnekleriyle uzun uzadıya sıralamıştım.
Bu seçici ve pragmatik duyarlılığın basit bir formülü vardı: Kendi ülkende muhalif gördüğün dini, etnik, siyasi gruplara karşı keyfiliğe, haksızlığa, hukuksuzluğa, her türlü insanlık dışı zulme tam gaz devam ederken, yoğun propagandayla peşine takarak ideolojik körlükle malul hale getirdiğin kalabalıkların vicdanlarını rahatlatarak kendilerini iyi hissetmelerini sağlamak üzere, sana herhangi bir bedelinin olmayacağından emin olduğun yeterince uzak diyarlardaki mağduriyetlere dair hamaset odaklı duyarlılıklar inşa etmek…
AYLAN BEBEĞE DÖKÜLEN TİMSAH GÖZYAŞLARI VE FERİDUN MADEN
Çarpıcı bir örnekle bu ahlaksız yöntemi somutlaştırmak gerekirse, kendisini Suriye’de rejim değiştirme hevesine kaptıran Erdoğan rejiminin, ölümünde doğrudan rolünün olduğu Suriyeli Aylan Bebeğin Ege kıyılarına vuran minik bedeni karşısında, faturayı başkalarına kesebilme rahatlığıyla, timsah gözyaşları dökerken, Ege’nin öteki yakasında kıyıya vuran 7 yaşındaki Feridun Maden’in ve kardeşlerinin cansız bedenlerini insanlık, vicdan ve ahlak körelmesiyle görmezden gelmesi gibi…
Ana meselemize dönecek olursak, takiyye, kitman ve ikiyüzlülüğün ustası İran rejiminin iç tüketim, propaganda ve rejim/devrim ihracı gibi pragmatik maslahatlarla araçsallaştırdığı mağduriyetlerin odaklandığı coğrafyalar Kuzey Afrika’dan Balkanlara, Uzak Doğu’dan Güney Asya’ya kadar uzanıyordu.
Filipinler’deki Mindanao Adası’ndaki Müslümanların gördüğü baskıları bayraklaştıran, Latin Amerika’daki baskı rejimlerine karşı “mustazafların temsilcileri” olarak lanse ettiği oralardaki tedhiş örgütlerine her türlü maddi destek ve silah yardımında bulunan, Kuzey Afrika ülkelerindeki aşırı laikçi rejimlere karşı ezilen dindar kesimlerin güya sesi olan radikal İslamcı örgütlere kol kanat geren, Bosna Savaşı’nı Balkanlara ve oradan da Doğu Avrupa’ya geçiş için bir araç gibi kullanan İran Rejimi’nin, hemen yanıbaşındaki Sovyet coğrafyasında Rus zulmü altında inim inim inleyen Müslüman Türk coğrafyasına karşı kılını bile kıpırdatmamasının altında yatan işte bu yararlanılabilir mağduriyetlere faydacı, maslahatgüzar ve seçmece bir mantıkla sahip çıkma politikasıydı.
Tıpkı harami despot Erdoğan’ın liderliğinde ortalığı kasıp kavuran Türkiye’deki İslamofaşist rejimin bugün yaptığı gibi, ilkesiz, çıkarcı ve ikiyüzlü İran rejiminin bu tavrı Sovyetlerin yıkılmasından sonra da devam etmişti. Kafkaslardaki Azeri-Ermeni çatışmasında, sadece dini değil mezhepsel açıdan da kendisine yakın olan Azerilere sahip çıkmak yerine resmen ‘nötral’ bir pozisyon almış, pratikte ise işgalci Erivan yönetimine ve Karabağ çetelerine neredeyse Rusya kadar destek olmuştu. İran, Müslüman Çeçenistan’ı yerle bir eden Rus saldırganlığı karşısında ise, kendi resmi politikasının Rusya’nın milli çıkarları çizgisinde olduğunu açıktan deklare etmekten geri durmamıştı. İran gibi Farsça konuşulan Tacikistan’da ise, uzak diyarlardaki başka ülkelerde yaptığının tam tersine, İslamcı muhalefete karşı Rus yanlısı yönetimin yanında yer almıştı. Burada bahsini ettiğimiz konu bu politikaların doğruluğu ya da yanlışlığı değil, tutarsızlığı ve iki yüzlülüğü.
İŞLEVSEL BİR MAŞAYA DÖNÜŞTÜRÜLEN FİLİSTİN MESELESİ
Devrimden bu yana Moro Müslümanları’nın radikal örgütlenmesine açıktan destek olduğunu sürekli reklam eden İran rejimi, 1990’lı yıllarda Bosna-Hersek savaşını da benzer amaçlarla sonuna kadar istismar etmişti. Bütün bunlara rağmen, İran’ın İslam dünyasının hamisi algısı oluşturmakta kesintisiz kullanmaya devam ettiği en büyük mağduriyeti hep Filistin Meselesi oluşturmuştur. 1980’lerin ortalarında patlak veren İran-Kontra skandalında tüm boyutlarıyla ortaya serildiği gibi, ihtiyaç duyduğunda İsrail ile her türlü alengirli ilişkiye girmekten çekinmeyen İran rejimi, Filistin davasına sahip çıkıyor görüntüsü altında arzuladığı imajı oluşturmakta önemli bir yol kat etmiştir. Sadece kendi ülkesinde giriştiği insanlık dışı zulümleri bu yöntemle kamufle etmekle kalmamış, Filistin meselesini Müslüman kitleleri efsunlamakta en etkili uluslararası propaganda aracı haline, Batı ve İsrail’le olan meselesinde kullanışlı bir maşa haline getirmeyi de başarmıştır.
İran rejimi, Filistin’de nispeten akl-ı selim ve meşru direniş unsurlarından ziyade hep bu haklı davayı kriminalize ve terörize edecek, uluslararası meşruiyetini zedeleyecek tercihlerden yana da olmuştur. Lübnan’da beslediği Hizbullah aracılığıyla yerli yersiz yaptığı terör saldırılarıyla İsrail’in varoluşsal paranoyasını hep diri tutan İran’ın Filistin toprakları üzerindeki tercihini de sivil hedeflere karşı bile intihar saldırılarını meşru görebilen HAMAS çizgisi oluşturmuştur. Beklentilerini karşılayacak düzeyde faaliyetlerini sürdürdüğü sürece HAMAS’a her yıl yüz milyonlarca dolar para akıtmıştır. HAMAS liderliğinin nadiren İran rejiminin hoşlanmayacağı farklı bir ses çıkarması durumunda ise, bu yardımlarını kesmekle tehdit ederek bu örgütü kendi hizasına getirmesini bilmiştir.
Ulusal ve uluslararası türlü şer odaklarıyla girdiği gayr-i meşru zifaftan Türkiye’de İslamofaşist bir dikta rejiminin doğmasını sağlayan Erdoğan, diğer pek çok alanda olduğu gibi bu konuda da İran tecrübesinin ayak izlerini sıkı sıkıya takip etmiştir. İçeride kendi zulümleri, baskıları, keyfililikleri, haramilikleri ve hukuksuzluklarıyla milyonlarca masum insanı mağdur ettiği oranda, İran rejiminin maharetle temsil ettiği o iki yüzlü yola daha fazla girmiştir. Böylece uzak diyarlarda kendisine sıfır sorun teşkil edebilecek mağduriyetlere seçmece duyarlıklar oluşturarak peşine takmayı başardığı yakın körlüğüyle malul mankurtlaşmış sürüleri, üzerinde tepindiği bu uzak mağduriyetler sayesinde canlı tutmaya yönelmiştir.
UZAK MAĞDURİYETLERİ, PİSLİKLERİNİ ÖRTEN KAMUFLAJ GİBİ KULLANIYORLAR
Türkiye’de milyonlarca insan üzerinde baskı kurup, yüz binlercesini adi bir sopa gibi kullandığı devletin zorlayıcı unsurlarıyla rahatsız eden, on binlercesini zindanlara tıkıp, on binlercesini ülkeyi terke zorlayan İslamofaşist Erdoğan rejimi, peşine taktığı ahmak sürülerini seçmece Rohingya duyarlılıkları ve iki yüzlü Filistin politikaları sayesinde efsunlamayı bugün de sürdürüyor. Zulüm ve pisliklerini kendisine hiçbir bir bedeli olmayacak uzak diyarlardaki bu mağduriyetlerin kamuflajı altına gizleyebiliyor. Alçaklıklarını, ülkesine ve insanlığa olan ihanetlerini kullanışlı ve seçmece mağduriyetlere sahip çıkar gibi görünmek suretiyle işlevsel bir kahramanlık maskesine dönüştürebiliyor.
Meydanlarda, ekranlarda, manşetlerde en ağır ifadelerle sürekli hedef alır gibi yaptığı İsrail ile bir taraftan doğrudan kendi aile fertleri üzerinden her türlü ticari, siyasi ilişkiyi kat be kat artırırken, öte taraftan Filistin davasının en yılmaz savunucusuymuş gibi bir tavır sergileyebiliyor. İçeride sıkıştığı her dönemde, kolayca manipüle edebildiğinden şüphe duyulmayacak HAMAS sayesinde tedhiş edebildiği İsrail’in saldırdığı Gazze’nin acı dolu kanlı mağduriyeti hemen ve her defasında imdadına yetişiyor. Global düzeyde sıkıştığı anda ise, bu sefer zihniyet akrabalığı içerisinde bulunduğu global aktörlerin yardımıyla Filistin davasını, Kudüs meselesini ortalığa saçılan ulusal ya da uluslararası her türlü pisliğinin üstünü maharetle örtebileceği çektikçe uzayabilen bir şal gibi kullanabiliyor.
İslamofaşist Erdoğan rejimi, Filistin davasını ve Kudüs meselesini o kadar adi bir ikiyüzlülükle istismar ediyor ki, yoğun ve hiçbir sınır tanımayan propagandayla iğfal edilmemiş normal bir aklın alabilmesi, hala azıcık hayat belirtisi olan bir vicdanın kabul edebilmesi mümkün değil. Malumunuz olduğu üzere en son, günlerce reklamını yaptığı İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) zirvesinin sonuç bildirgesinde pervasızca giriştiği sahtekarlık kamuoyuna yansıdı. İİT sonuç bildirgesinin İngilizcesi’nde yer almayan Doğu Kudüs’ün tüm İslam ülkeleri tarafından Filistin’in başkenti olarak ilan edilmesine dair ifadenin bildiri metninin sadece Türkçe’sinde yer almasından bahsediyorum. Uluslararası diplomatik zeminlerde bile kendisine yer bulabilen bu arsız sahtekarlık, bu utanmaz üç kağıtçılık, bu maharetli Zübüklük becerisi karşısında ancak şapka çıkarılır.
FİLİSTİN MESELESİNDEKİ İKİ YÜZLÜLÜĞÜ ANLATMAYA SAYFALAR YETMEZ
Türkiye’de benzer mağduriyetlere bizzat kendisinin yol açtığı gerçeği sanki hiç yokmuş gibi zavallı Rohingya Müslümanlarının mağduriyetleri üzerinde tepinen; kendisinden farklı düşünen herkesin ülkeyi terk etmenin bir yoluna baktığı bir dönemde Avrupa’nın dünya ortalamasının çok üzerindeki özgürlükçü, çoğulcu, hoşgörülü demokrasilerini diline dolayabilecek kadar yüzsüz olabilen bir Erdoğan’ın Filistin meselesindeki iki yüzlülüğünü anlatmaya inanın sayfalar yetmez. Bu iki yüzlülüğünün bir turnusol kâğıdı olarak sadece Yemen’deki zulümlere karşı büründüğü derin sessizliğine bakmak yeterli olur sanırım.
Amaca giden yolda her türlü yalanı, iftirayı, kumpası ve hileyi meşru gören Erdoğan’ın günlerdir kendi kitlesine pompaladığı Filistin ve Kudüs meselesini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) taşıma işinin nasıl başarılacağını doğrusu gündeme düştüğü ilk andan itibaren ben de merak ediyordum. Günlerdir propagandası yapılan bu mevzuya dair nihayet dün emrindeki foseptik medyası tarafından aydınlatıldım. Foseptik medyasının amiral gemisi olma ünvanı için Hürriyet’le amansız bir mücadele sergileyen Sabah gazetesi, Erdoğan’ın Kudüs meselesini kendisine mesele edinip BMGK gündemine kahramanca (!) nasıl taşıdığını, ahmaktan bile öte bir şey olduklarından zerre şüphe duymadığı okuyucularına, bakın nasıl anlatmış (parantez içi yorumlar bana ait):
“BM Güvenlik Konseyi, Türkiye’nin girişimleriyle (Türkiye’nin girişimini ara ki bulasın) Kudüs’le ilgili mevcut durumun tek taraflı değiştirilmesine karşı çıkan karar tasarısını görüşecek. Tasarı, Kudüs’ün statüsü konusunda alınan herhangi bir kararın hükümsüz olduğuna dikkat çekiyor. ABD’nin ‘Kudüs’ü İsrail’in başkenti kabul ettiği’ kararın Birleşmiş Milletler’in (BM) ilgili kararlarına aykırı olması sebebiyle hukuken geçersiz sayılmasını öngören tasarının, Türkiye’nin de yoğun girişimleriyle (Bu girişimin ne olduğunu hala anlatmalarını bekliyoruz.) BMGK gündemine getirileceği bildirildi.
MISIR’IN BMGK GİRİŞİMİNİ ERDOĞAN REJİMİNİN BAŞARISI GİBİ SUNMAK…
Dışişleri Bakanlığı kaynaklarından edinilen bilgiye göre, söz konusu tasarının yarın gündeme getirilip görüşülmesi öngörülüyor. Tasarının, şu anda BMGK üyesi olan Mısır tarafından sunulacağı (“Ne yani Erdoğan rejiminin yeminli düşmanı BMGK geçici üyesi Mısır, Erdoğan rejiminin ‘yoğun girişimleri’ne aracılık mı etmiş?” gibi bir soruyu sakın aklınızın ucuna bile getirmeyin! Adamları yatsıya kadar yanacak mumlarından durduk yere etmeyin!), teklifin sahibinin ise Filistin olduğu kaydedildi. Ancak ABD’nin Kudüs kararının ardından yoğun bir diplomasi süreci yürüten Türkiye’nin bu süreçte de önemli rol (Ne gibi bir rolmüş yine belli değil.) oynadığına vurgu yapıldı. Tasarının taslağında Kudüs’ün nihai statüsünün tek taraflı adımlarla değil ‘Filistin ile İsrail arasındaki barış görüşmeleri sonucunda’ belirleneceğine işaret edildi. Herhangi bir ülkenin büyükelçiliğini Kudüs’e taşımaması gerektiği yönünde de çağrı yapıldı.
ABD’nin söz konusu tasarıyı BMGK’da ‘veto etme’ olasılığının (Bu bir olasılık değil, yüzde yüzü alan bir kesinlik.) çok yüksek olduğu, bu durum gerçekleşirse konunun BM Genel Kurulu’na taşınacağı ve bu platformda 3’te 2 çoğunlukla kabul edilmesi için çaba gösterileceğine (Filistin’e dair her karar tasarısı hukuken hiçbir bağlayıcılığı olmayan BM Genel Kurulu’nda zaten oldum olası Filistin lehine hep bu oranla çıkıyor.) vurgu yapıldı. Bu durumda BMGK kararı gibi bağlayıcı olacak bir BM Genel Kurul kararının (Bu, uluslararası hukuk ve diplomatik gerçeklikler, yani teknik açıdan, tam bir su katılmamış yalan.) da Kudüs’ün statüsünün değiştirilmesine yönelik adımları önleyebileceği belirtildi.
Geçen hafta İstanbul’da İslam İşbirliği Teşkilatı’nı (İİT) toplayan Türkiye, ‘Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti’ olarak sayılması yönünde bir kararın çıkarılmasına öncülük etti. (Buna dair sahtekarlığı ve kepazeliği yukarıda paylaşmıştım.)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da ABD’nin Kudüs kararının iptali için BM’de girişim başlatacaklarını söylemişti. Erdoğan ‘ABD’nin Kudüs’le ilgili kararının iptali için Birleşmiş Milletler nezdinde de girişimler başlatıyoruz. Önce Güvenlik Konseyi’nde, orada bir veto olursa BM Genel Kurulu’nda bu haksız kararın iptali için çalışacağız,’ demişti.”
İKİ YÜZLÜ İRAN REJİMİ AYNI KARAKTERDE BİR RAKİPLE KARŞI KARŞIYA
Şimdi Türkiye’deki ahlak yoksunu İslamofaşist rejimin gerek resmi, gerekse özel statülü foseptik medyası bu safsatayı peşlerine takıp, yoğun propagandayla akıllarını ve vicdanlarını tümden aldıkları kitlelere sindire sindire yedirtmeye çalışıyor. Bu tam saha çabaya, türedi Erdoğanist kalemlerin yanısıra, tüm maharetleri İslamofaşist rejime hizmetten ibaret olan embedded akademisyenler de katkı veriyor.
Üç beş ahlaksız kalpazanın sahneleyerek peşlerine taktıkları sürülere alkışlattıkları bu tragedyayı dışarıdan izleyenler ise, Erdoğan rejiminin üzerinde her türlü oyunu oynadığı Türkiye’nin ve 80 milyonluk milletin en dramatik tragedyaları bile mumla aratacak o zavallı halini Filistin’in son derece acıklı halinden dahi beter görüyor.
İran rejimi ise, yıllar boyunca maharetle sergilediği seçmece ve kullanışlı duyarlılıklara dayalı bu ikiyüzlü sahtekarlık oyununda artık oldukça dişli bir rakiple karşı karşıya bulunuyor.
[Bülent Keneş] 19.12.2017 [TR724]
Bu seçici ve pragmatik duyarlılığın basit bir formülü vardı: Kendi ülkende muhalif gördüğün dini, etnik, siyasi gruplara karşı keyfiliğe, haksızlığa, hukuksuzluğa, her türlü insanlık dışı zulme tam gaz devam ederken, yoğun propagandayla peşine takarak ideolojik körlükle malul hale getirdiğin kalabalıkların vicdanlarını rahatlatarak kendilerini iyi hissetmelerini sağlamak üzere, sana herhangi bir bedelinin olmayacağından emin olduğun yeterince uzak diyarlardaki mağduriyetlere dair hamaset odaklı duyarlılıklar inşa etmek…
AYLAN BEBEĞE DÖKÜLEN TİMSAH GÖZYAŞLARI VE FERİDUN MADEN
Çarpıcı bir örnekle bu ahlaksız yöntemi somutlaştırmak gerekirse, kendisini Suriye’de rejim değiştirme hevesine kaptıran Erdoğan rejiminin, ölümünde doğrudan rolünün olduğu Suriyeli Aylan Bebeğin Ege kıyılarına vuran minik bedeni karşısında, faturayı başkalarına kesebilme rahatlığıyla, timsah gözyaşları dökerken, Ege’nin öteki yakasında kıyıya vuran 7 yaşındaki Feridun Maden’in ve kardeşlerinin cansız bedenlerini insanlık, vicdan ve ahlak körelmesiyle görmezden gelmesi gibi…
Ana meselemize dönecek olursak, takiyye, kitman ve ikiyüzlülüğün ustası İran rejiminin iç tüketim, propaganda ve rejim/devrim ihracı gibi pragmatik maslahatlarla araçsallaştırdığı mağduriyetlerin odaklandığı coğrafyalar Kuzey Afrika’dan Balkanlara, Uzak Doğu’dan Güney Asya’ya kadar uzanıyordu.
Filipinler’deki Mindanao Adası’ndaki Müslümanların gördüğü baskıları bayraklaştıran, Latin Amerika’daki baskı rejimlerine karşı “mustazafların temsilcileri” olarak lanse ettiği oralardaki tedhiş örgütlerine her türlü maddi destek ve silah yardımında bulunan, Kuzey Afrika ülkelerindeki aşırı laikçi rejimlere karşı ezilen dindar kesimlerin güya sesi olan radikal İslamcı örgütlere kol kanat geren, Bosna Savaşı’nı Balkanlara ve oradan da Doğu Avrupa’ya geçiş için bir araç gibi kullanan İran Rejimi’nin, hemen yanıbaşındaki Sovyet coğrafyasında Rus zulmü altında inim inim inleyen Müslüman Türk coğrafyasına karşı kılını bile kıpırdatmamasının altında yatan işte bu yararlanılabilir mağduriyetlere faydacı, maslahatgüzar ve seçmece bir mantıkla sahip çıkma politikasıydı.
Tıpkı harami despot Erdoğan’ın liderliğinde ortalığı kasıp kavuran Türkiye’deki İslamofaşist rejimin bugün yaptığı gibi, ilkesiz, çıkarcı ve ikiyüzlü İran rejiminin bu tavrı Sovyetlerin yıkılmasından sonra da devam etmişti. Kafkaslardaki Azeri-Ermeni çatışmasında, sadece dini değil mezhepsel açıdan da kendisine yakın olan Azerilere sahip çıkmak yerine resmen ‘nötral’ bir pozisyon almış, pratikte ise işgalci Erivan yönetimine ve Karabağ çetelerine neredeyse Rusya kadar destek olmuştu. İran, Müslüman Çeçenistan’ı yerle bir eden Rus saldırganlığı karşısında ise, kendi resmi politikasının Rusya’nın milli çıkarları çizgisinde olduğunu açıktan deklare etmekten geri durmamıştı. İran gibi Farsça konuşulan Tacikistan’da ise, uzak diyarlardaki başka ülkelerde yaptığının tam tersine, İslamcı muhalefete karşı Rus yanlısı yönetimin yanında yer almıştı. Burada bahsini ettiğimiz konu bu politikaların doğruluğu ya da yanlışlığı değil, tutarsızlığı ve iki yüzlülüğü.
İŞLEVSEL BİR MAŞAYA DÖNÜŞTÜRÜLEN FİLİSTİN MESELESİ
Devrimden bu yana Moro Müslümanları’nın radikal örgütlenmesine açıktan destek olduğunu sürekli reklam eden İran rejimi, 1990’lı yıllarda Bosna-Hersek savaşını da benzer amaçlarla sonuna kadar istismar etmişti. Bütün bunlara rağmen, İran’ın İslam dünyasının hamisi algısı oluşturmakta kesintisiz kullanmaya devam ettiği en büyük mağduriyeti hep Filistin Meselesi oluşturmuştur. 1980’lerin ortalarında patlak veren İran-Kontra skandalında tüm boyutlarıyla ortaya serildiği gibi, ihtiyaç duyduğunda İsrail ile her türlü alengirli ilişkiye girmekten çekinmeyen İran rejimi, Filistin davasına sahip çıkıyor görüntüsü altında arzuladığı imajı oluşturmakta önemli bir yol kat etmiştir. Sadece kendi ülkesinde giriştiği insanlık dışı zulümleri bu yöntemle kamufle etmekle kalmamış, Filistin meselesini Müslüman kitleleri efsunlamakta en etkili uluslararası propaganda aracı haline, Batı ve İsrail’le olan meselesinde kullanışlı bir maşa haline getirmeyi de başarmıştır.
İran rejimi, Filistin’de nispeten akl-ı selim ve meşru direniş unsurlarından ziyade hep bu haklı davayı kriminalize ve terörize edecek, uluslararası meşruiyetini zedeleyecek tercihlerden yana da olmuştur. Lübnan’da beslediği Hizbullah aracılığıyla yerli yersiz yaptığı terör saldırılarıyla İsrail’in varoluşsal paranoyasını hep diri tutan İran’ın Filistin toprakları üzerindeki tercihini de sivil hedeflere karşı bile intihar saldırılarını meşru görebilen HAMAS çizgisi oluşturmuştur. Beklentilerini karşılayacak düzeyde faaliyetlerini sürdürdüğü sürece HAMAS’a her yıl yüz milyonlarca dolar para akıtmıştır. HAMAS liderliğinin nadiren İran rejiminin hoşlanmayacağı farklı bir ses çıkarması durumunda ise, bu yardımlarını kesmekle tehdit ederek bu örgütü kendi hizasına getirmesini bilmiştir.
Ulusal ve uluslararası türlü şer odaklarıyla girdiği gayr-i meşru zifaftan Türkiye’de İslamofaşist bir dikta rejiminin doğmasını sağlayan Erdoğan, diğer pek çok alanda olduğu gibi bu konuda da İran tecrübesinin ayak izlerini sıkı sıkıya takip etmiştir. İçeride kendi zulümleri, baskıları, keyfililikleri, haramilikleri ve hukuksuzluklarıyla milyonlarca masum insanı mağdur ettiği oranda, İran rejiminin maharetle temsil ettiği o iki yüzlü yola daha fazla girmiştir. Böylece uzak diyarlarda kendisine sıfır sorun teşkil edebilecek mağduriyetlere seçmece duyarlıklar oluşturarak peşine takmayı başardığı yakın körlüğüyle malul mankurtlaşmış sürüleri, üzerinde tepindiği bu uzak mağduriyetler sayesinde canlı tutmaya yönelmiştir.
UZAK MAĞDURİYETLERİ, PİSLİKLERİNİ ÖRTEN KAMUFLAJ GİBİ KULLANIYORLAR
Türkiye’de milyonlarca insan üzerinde baskı kurup, yüz binlercesini adi bir sopa gibi kullandığı devletin zorlayıcı unsurlarıyla rahatsız eden, on binlercesini zindanlara tıkıp, on binlercesini ülkeyi terke zorlayan İslamofaşist Erdoğan rejimi, peşine taktığı ahmak sürülerini seçmece Rohingya duyarlılıkları ve iki yüzlü Filistin politikaları sayesinde efsunlamayı bugün de sürdürüyor. Zulüm ve pisliklerini kendisine hiçbir bir bedeli olmayacak uzak diyarlardaki bu mağduriyetlerin kamuflajı altına gizleyebiliyor. Alçaklıklarını, ülkesine ve insanlığa olan ihanetlerini kullanışlı ve seçmece mağduriyetlere sahip çıkar gibi görünmek suretiyle işlevsel bir kahramanlık maskesine dönüştürebiliyor.
Meydanlarda, ekranlarda, manşetlerde en ağır ifadelerle sürekli hedef alır gibi yaptığı İsrail ile bir taraftan doğrudan kendi aile fertleri üzerinden her türlü ticari, siyasi ilişkiyi kat be kat artırırken, öte taraftan Filistin davasının en yılmaz savunucusuymuş gibi bir tavır sergileyebiliyor. İçeride sıkıştığı her dönemde, kolayca manipüle edebildiğinden şüphe duyulmayacak HAMAS sayesinde tedhiş edebildiği İsrail’in saldırdığı Gazze’nin acı dolu kanlı mağduriyeti hemen ve her defasında imdadına yetişiyor. Global düzeyde sıkıştığı anda ise, bu sefer zihniyet akrabalığı içerisinde bulunduğu global aktörlerin yardımıyla Filistin davasını, Kudüs meselesini ortalığa saçılan ulusal ya da uluslararası her türlü pisliğinin üstünü maharetle örtebileceği çektikçe uzayabilen bir şal gibi kullanabiliyor.
İslamofaşist Erdoğan rejimi, Filistin davasını ve Kudüs meselesini o kadar adi bir ikiyüzlülükle istismar ediyor ki, yoğun ve hiçbir sınır tanımayan propagandayla iğfal edilmemiş normal bir aklın alabilmesi, hala azıcık hayat belirtisi olan bir vicdanın kabul edebilmesi mümkün değil. Malumunuz olduğu üzere en son, günlerce reklamını yaptığı İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) zirvesinin sonuç bildirgesinde pervasızca giriştiği sahtekarlık kamuoyuna yansıdı. İİT sonuç bildirgesinin İngilizcesi’nde yer almayan Doğu Kudüs’ün tüm İslam ülkeleri tarafından Filistin’in başkenti olarak ilan edilmesine dair ifadenin bildiri metninin sadece Türkçe’sinde yer almasından bahsediyorum. Uluslararası diplomatik zeminlerde bile kendisine yer bulabilen bu arsız sahtekarlık, bu utanmaz üç kağıtçılık, bu maharetli Zübüklük becerisi karşısında ancak şapka çıkarılır.
FİLİSTİN MESELESİNDEKİ İKİ YÜZLÜLÜĞÜ ANLATMAYA SAYFALAR YETMEZ
Türkiye’de benzer mağduriyetlere bizzat kendisinin yol açtığı gerçeği sanki hiç yokmuş gibi zavallı Rohingya Müslümanlarının mağduriyetleri üzerinde tepinen; kendisinden farklı düşünen herkesin ülkeyi terk etmenin bir yoluna baktığı bir dönemde Avrupa’nın dünya ortalamasının çok üzerindeki özgürlükçü, çoğulcu, hoşgörülü demokrasilerini diline dolayabilecek kadar yüzsüz olabilen bir Erdoğan’ın Filistin meselesindeki iki yüzlülüğünü anlatmaya inanın sayfalar yetmez. Bu iki yüzlülüğünün bir turnusol kâğıdı olarak sadece Yemen’deki zulümlere karşı büründüğü derin sessizliğine bakmak yeterli olur sanırım.
Amaca giden yolda her türlü yalanı, iftirayı, kumpası ve hileyi meşru gören Erdoğan’ın günlerdir kendi kitlesine pompaladığı Filistin ve Kudüs meselesini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) taşıma işinin nasıl başarılacağını doğrusu gündeme düştüğü ilk andan itibaren ben de merak ediyordum. Günlerdir propagandası yapılan bu mevzuya dair nihayet dün emrindeki foseptik medyası tarafından aydınlatıldım. Foseptik medyasının amiral gemisi olma ünvanı için Hürriyet’le amansız bir mücadele sergileyen Sabah gazetesi, Erdoğan’ın Kudüs meselesini kendisine mesele edinip BMGK gündemine kahramanca (!) nasıl taşıdığını, ahmaktan bile öte bir şey olduklarından zerre şüphe duymadığı okuyucularına, bakın nasıl anlatmış (parantez içi yorumlar bana ait):
“BM Güvenlik Konseyi, Türkiye’nin girişimleriyle (Türkiye’nin girişimini ara ki bulasın) Kudüs’le ilgili mevcut durumun tek taraflı değiştirilmesine karşı çıkan karar tasarısını görüşecek. Tasarı, Kudüs’ün statüsü konusunda alınan herhangi bir kararın hükümsüz olduğuna dikkat çekiyor. ABD’nin ‘Kudüs’ü İsrail’in başkenti kabul ettiği’ kararın Birleşmiş Milletler’in (BM) ilgili kararlarına aykırı olması sebebiyle hukuken geçersiz sayılmasını öngören tasarının, Türkiye’nin de yoğun girişimleriyle (Bu girişimin ne olduğunu hala anlatmalarını bekliyoruz.) BMGK gündemine getirileceği bildirildi.
MISIR’IN BMGK GİRİŞİMİNİ ERDOĞAN REJİMİNİN BAŞARISI GİBİ SUNMAK…
Dışişleri Bakanlığı kaynaklarından edinilen bilgiye göre, söz konusu tasarının yarın gündeme getirilip görüşülmesi öngörülüyor. Tasarının, şu anda BMGK üyesi olan Mısır tarafından sunulacağı (“Ne yani Erdoğan rejiminin yeminli düşmanı BMGK geçici üyesi Mısır, Erdoğan rejiminin ‘yoğun girişimleri’ne aracılık mı etmiş?” gibi bir soruyu sakın aklınızın ucuna bile getirmeyin! Adamları yatsıya kadar yanacak mumlarından durduk yere etmeyin!), teklifin sahibinin ise Filistin olduğu kaydedildi. Ancak ABD’nin Kudüs kararının ardından yoğun bir diplomasi süreci yürüten Türkiye’nin bu süreçte de önemli rol (Ne gibi bir rolmüş yine belli değil.) oynadığına vurgu yapıldı. Tasarının taslağında Kudüs’ün nihai statüsünün tek taraflı adımlarla değil ‘Filistin ile İsrail arasındaki barış görüşmeleri sonucunda’ belirleneceğine işaret edildi. Herhangi bir ülkenin büyükelçiliğini Kudüs’e taşımaması gerektiği yönünde de çağrı yapıldı.
ABD’nin söz konusu tasarıyı BMGK’da ‘veto etme’ olasılığının (Bu bir olasılık değil, yüzde yüzü alan bir kesinlik.) çok yüksek olduğu, bu durum gerçekleşirse konunun BM Genel Kurulu’na taşınacağı ve bu platformda 3’te 2 çoğunlukla kabul edilmesi için çaba gösterileceğine (Filistin’e dair her karar tasarısı hukuken hiçbir bağlayıcılığı olmayan BM Genel Kurulu’nda zaten oldum olası Filistin lehine hep bu oranla çıkıyor.) vurgu yapıldı. Bu durumda BMGK kararı gibi bağlayıcı olacak bir BM Genel Kurul kararının (Bu, uluslararası hukuk ve diplomatik gerçeklikler, yani teknik açıdan, tam bir su katılmamış yalan.) da Kudüs’ün statüsünün değiştirilmesine yönelik adımları önleyebileceği belirtildi.
Geçen hafta İstanbul’da İslam İşbirliği Teşkilatı’nı (İİT) toplayan Türkiye, ‘Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti’ olarak sayılması yönünde bir kararın çıkarılmasına öncülük etti. (Buna dair sahtekarlığı ve kepazeliği yukarıda paylaşmıştım.)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da ABD’nin Kudüs kararının iptali için BM’de girişim başlatacaklarını söylemişti. Erdoğan ‘ABD’nin Kudüs’le ilgili kararının iptali için Birleşmiş Milletler nezdinde de girişimler başlatıyoruz. Önce Güvenlik Konseyi’nde, orada bir veto olursa BM Genel Kurulu’nda bu haksız kararın iptali için çalışacağız,’ demişti.”
İKİ YÜZLÜ İRAN REJİMİ AYNI KARAKTERDE BİR RAKİPLE KARŞI KARŞIYA
Şimdi Türkiye’deki ahlak yoksunu İslamofaşist rejimin gerek resmi, gerekse özel statülü foseptik medyası bu safsatayı peşlerine takıp, yoğun propagandayla akıllarını ve vicdanlarını tümden aldıkları kitlelere sindire sindire yedirtmeye çalışıyor. Bu tam saha çabaya, türedi Erdoğanist kalemlerin yanısıra, tüm maharetleri İslamofaşist rejime hizmetten ibaret olan embedded akademisyenler de katkı veriyor.
Üç beş ahlaksız kalpazanın sahneleyerek peşlerine taktıkları sürülere alkışlattıkları bu tragedyayı dışarıdan izleyenler ise, Erdoğan rejiminin üzerinde her türlü oyunu oynadığı Türkiye’nin ve 80 milyonluk milletin en dramatik tragedyaları bile mumla aratacak o zavallı halini Filistin’in son derece acıklı halinden dahi beter görüyor.
İran rejimi ise, yıllar boyunca maharetle sergilediği seçmece ve kullanışlı duyarlılıklara dayalı bu ikiyüzlü sahtekarlık oyununda artık oldukça dişli bir rakiple karşı karşıya bulunuyor.
[Bülent Keneş] 19.12.2017 [TR724]
Kariyersizle bir yere kadar [Hasan Cücük]
Son haftaların klasikleri arasına adını yazdıran ‘Tudor istifa’ sesleri Yeni Malatyaspor maçıyla gerçeğe dönüştü. Ligin ilk 8 haftasında fırtına gibi esen Galatasaray’da, 9. hafta iç sahada oynanıp berabere kalınan Fenerbahçe maçıyla birlikte büyük düşüş başlamıştı. İlerleyen haftalarda mağlubiyetler peş peşe gelince beklenen oldu. Yönetim çareyi Tudor’u göndermekte buldu. Galatasaray, aslında bugünlere göstere göstere geldi.
Geçen sezon Şubat ayında Galatasaray hoca değişikliğine gittiğinde TR724 okurları şu analizi okumuştu: Galatasaray ‘altyapı hocasını’ gönderdi ‘stajyeri’ getirdi. Alt yapı sorumlusu olarak Galatasaray’da göreve başlayan Hollandalı Jan Olde Riekerink, Mustafa Denizli ile işler iyi gitmeyince A takımın başına getirilmişti. Ancak Riekerink ile Galatasaray’ın kimyası daha baştan uyuşmamıştı. ‘İkinci sınıf’ hoca olarak görülen Riekerink, Şubat ayındaki Kayserispor yenilgisinin ardından gönderilirken, yerine Karabükspor’u çalıştıran Igor Tudor geldi. Tudor için ‘stajyer hoca’ demek yerindeydi.
Henüz 38 yaşında genç bir teknik adam olan Tudor’un kariyeri Galatasaray’a uygun değildi. Futbolu 2008’de sakatlıktan dolayı 30 yaşında kariyerine başladığı Hajduk Split’te bırakan Tudor, teknik adamlık kariyerine 2013’te yine bu kulüpte başladı. Yunanistan’ın PAOK takımını 2015-16 sezonunda çalıştırdıktan sonra, sezon başında Karabükspor’la anlaşmıştı. Tudor’un 4 yıllık teknik adamlık kariyerinde tek başarısı 2013’te kazanılan Hırvatistan Kupası oldu. Hajduk Split’in başında 69 maçta sahaya çıkan Tudor’un galibiyet oranı yüzde 46 olurken, PAOK’ta 45 maçın yüzde 37’sinde sahadan galip ayrılabildi. Karabükspor’un başında bu oran sadece yüzde 38’di. Bu tablo ortada iken Galatasaray yönetiminin hangi saiklerle Tudor’u tercih ettiği merak konusuydu. Olsa olsa FİFA Finansal Fair Play’den dolayı ayağını yorganına göre uzatması olabilirdi.
HER ŞEYE RAĞMEN TAKIMDA KALDI
Galatasaray yönetiminin sezonunun bitmesiyle birlikte Tudor’la yolları ayırması bekleniyordu. Ancak yönetim Tudor’la devam kararı aldı ve kadroyu güçlendirmek için kesenin ağzını açtı. Belhanda, Ndiya, Gomis, Maicon, Fernando, Mariano, Latovlevici, Sofiane Feghouli gibi isimler kadroya katıldı. Galatasaray tarihinde ilk kez Temmuz ayında Avrupa kupalarına veda ederken, elendiği takım adını kimsenin duymadığı İsveç’in Östersunds takımıydı. Bu güçlü sinyale rağmen yönetim, Tudor’la devam diyordu.
Lig başladığında ise bambaşka bir Galatasaray vardı sahada. Rakiplerini birer birer safdışı edip, 3 puanı hanesine yazdırdıkça Tudor koltuğunu daha da sağlama alıyordu. A Milli Takım’dan gönderilen Fatih Terim’in varlığı Tudor için bir tehditti. Tribünler olası kötü gidişatta ‘Terim’ seslerini tribünlerden haykıracaktı. Tudor’un gösterdiği performansla Terim için hazırlık yapanların planı suya düştü. Ligin ilk 8 haftasında 7 galibiyet ve 1 beraberlikle Galatasaray, lig tarihinin en iyi başlangıçlarından birini yapmıştı.
İLK CİDDİ SINAVINDA ÇAKTI
Tudor ligde ilk ciddi sınavını 9. hafta sahasında konuk ettiği Fenerbahçe karşısında verdi. Fenerbahçe’nin döküldüğü, Galatasaray’ın şahlandığı bir ortamda tüm ibreler sarı-kırmızılı ekibi gösteriyordu. Ancak sahada beklenmedik bir görüntü vardı. 8 haftadır fırtına gibi esen Galatasaray sıradan bir takım hüviyetine bürünmüştü. Ezeli rakibi karşısında sahasında mahkûm oynarken, bırakın galibiyeti beraberliğe sevinenler vardı. Fenerbahçe ile başlayan düşüş hemen akabinde gelen Trabzonspor mağlubiyetiyle devam etti. İçerde kazanan dışarda kaybeden bir Galatasaray vardı. Trabzonspor yenilgisini Başakşehir, Beşiktaş ve Yeni Malatyaspor mağlubiyetleri izledi. İlk 8 haftada 22 puan toplayan Galatasaray, son 8 haftada ancak 10 puan kazanabildi. Açık farkla şampiyon olması beklenirken, rakipleri bir bir yetişip şampiyonluk potasına girdi.
B PLANI YOK, KÜÇÜK MAÇLARIN HOCASI
Tudor, B planı olmayan bir teknik adam. Telekom Arena’da taraftarın desteğiyle rakiplerini eziyordu. Ama deplasmanda durum farklıydı. Özellikle şampiyonluk yarışı vereceği takımlara karşı sahadan farklı şekilde mağlup ayrıldı. Bu sebeple ‘küçük maçların büyük hocası’ yakıştırması yapıldı. Zirve mücadelesi veren takımlara karşı tek bir galibiyeti yoktu.
TR724 okurları yine hatırlar. Her şeyin yolunda gittiği haftalarda ‘Galatasaray’ı bekleyen tehlike’ başlıklı analiz yayınlanmıştı. Burada Tudor’un hep aynı 11’le sahaya çıkmasının önemli bir dezavantaj olduğu belirtiliyordu. İlk 7 haftada Tudor sadece 13 futbolcuya görev vermişti. Sarı kırmızılı takımda Muslera, Mariano, Maicon, Serdar Aziz, Ndiaye, Fernando, Belhanda, Garry Rodrigues ve Gomis, ligdeki 7 maçta da ilk 11’de forma giydi. Tolga Ciğerci 6, Linnes 5, Latovlevici 2 ve Feghouli de bir müsabakanın başlangıç kadrosunda bulundu. Tolga Ciğerci sakat olduğu için 6 maçta sahaya ilk 11’de çıktı. Bu oyuncu sakat olmasaydı geride kalan 7 haftada Tudor’un ilk 11’inin 10’u aynı oyunculardan oluşmuş olacaktı.
İstikrar adına önemli bir durum ancak rotasyon eksikliği göze çarpıyordu. İlerleyen haftalarda kötü sonuçlar alınmaya başlayınca Tudor mecburen rotasyona gitti. Yedek oyuncuları formda tutmayı başaramadığı için ise rotasyon takımı zayıflatmıştı. Yabancılardan oluşan bir kadro sahaya çıkarken Ahmet Çalık, Yasin Öztekin, Selçuk İnan, Eren Derdiyok, Sinan Gümüş gibi yedek kulübesinde oturmaya alışkın olmayan yerli oyuncuları farkında olmadan küstürmüştü.
YÖNETİMİN TEK DOĞRU KARARI
Tudor’un gönderilmesi beklenen bir sondu. Çünkü daha ilk düğme Şubat ayında göreve getirilirken yanlış iliklenmişti. Östersunds’a elenmesine rağmen Galatasaray yanlışta ısrar etti. Sonuç kaçınılmaz oldu. Hoca değişikliği çare olacak mı? Kimin geleceğine bağlı, ancak Galatasaray ligde psikolojik üstünlüğünü rakiplerine kaptırmış durumda. Son yıllarda yanlış üstüne yanlış yapan yönetimin tek doğrusu Tudor’u göndermek oldu.
[Hasan Cücük] 19.12.2017 [TR724]
Geçen sezon Şubat ayında Galatasaray hoca değişikliğine gittiğinde TR724 okurları şu analizi okumuştu: Galatasaray ‘altyapı hocasını’ gönderdi ‘stajyeri’ getirdi. Alt yapı sorumlusu olarak Galatasaray’da göreve başlayan Hollandalı Jan Olde Riekerink, Mustafa Denizli ile işler iyi gitmeyince A takımın başına getirilmişti. Ancak Riekerink ile Galatasaray’ın kimyası daha baştan uyuşmamıştı. ‘İkinci sınıf’ hoca olarak görülen Riekerink, Şubat ayındaki Kayserispor yenilgisinin ardından gönderilirken, yerine Karabükspor’u çalıştıran Igor Tudor geldi. Tudor için ‘stajyer hoca’ demek yerindeydi.
Henüz 38 yaşında genç bir teknik adam olan Tudor’un kariyeri Galatasaray’a uygun değildi. Futbolu 2008’de sakatlıktan dolayı 30 yaşında kariyerine başladığı Hajduk Split’te bırakan Tudor, teknik adamlık kariyerine 2013’te yine bu kulüpte başladı. Yunanistan’ın PAOK takımını 2015-16 sezonunda çalıştırdıktan sonra, sezon başında Karabükspor’la anlaşmıştı. Tudor’un 4 yıllık teknik adamlık kariyerinde tek başarısı 2013’te kazanılan Hırvatistan Kupası oldu. Hajduk Split’in başında 69 maçta sahaya çıkan Tudor’un galibiyet oranı yüzde 46 olurken, PAOK’ta 45 maçın yüzde 37’sinde sahadan galip ayrılabildi. Karabükspor’un başında bu oran sadece yüzde 38’di. Bu tablo ortada iken Galatasaray yönetiminin hangi saiklerle Tudor’u tercih ettiği merak konusuydu. Olsa olsa FİFA Finansal Fair Play’den dolayı ayağını yorganına göre uzatması olabilirdi.
HER ŞEYE RAĞMEN TAKIMDA KALDI
Galatasaray yönetiminin sezonunun bitmesiyle birlikte Tudor’la yolları ayırması bekleniyordu. Ancak yönetim Tudor’la devam kararı aldı ve kadroyu güçlendirmek için kesenin ağzını açtı. Belhanda, Ndiya, Gomis, Maicon, Fernando, Mariano, Latovlevici, Sofiane Feghouli gibi isimler kadroya katıldı. Galatasaray tarihinde ilk kez Temmuz ayında Avrupa kupalarına veda ederken, elendiği takım adını kimsenin duymadığı İsveç’in Östersunds takımıydı. Bu güçlü sinyale rağmen yönetim, Tudor’la devam diyordu.
Lig başladığında ise bambaşka bir Galatasaray vardı sahada. Rakiplerini birer birer safdışı edip, 3 puanı hanesine yazdırdıkça Tudor koltuğunu daha da sağlama alıyordu. A Milli Takım’dan gönderilen Fatih Terim’in varlığı Tudor için bir tehditti. Tribünler olası kötü gidişatta ‘Terim’ seslerini tribünlerden haykıracaktı. Tudor’un gösterdiği performansla Terim için hazırlık yapanların planı suya düştü. Ligin ilk 8 haftasında 7 galibiyet ve 1 beraberlikle Galatasaray, lig tarihinin en iyi başlangıçlarından birini yapmıştı.
İLK CİDDİ SINAVINDA ÇAKTI
Tudor ligde ilk ciddi sınavını 9. hafta sahasında konuk ettiği Fenerbahçe karşısında verdi. Fenerbahçe’nin döküldüğü, Galatasaray’ın şahlandığı bir ortamda tüm ibreler sarı-kırmızılı ekibi gösteriyordu. Ancak sahada beklenmedik bir görüntü vardı. 8 haftadır fırtına gibi esen Galatasaray sıradan bir takım hüviyetine bürünmüştü. Ezeli rakibi karşısında sahasında mahkûm oynarken, bırakın galibiyeti beraberliğe sevinenler vardı. Fenerbahçe ile başlayan düşüş hemen akabinde gelen Trabzonspor mağlubiyetiyle devam etti. İçerde kazanan dışarda kaybeden bir Galatasaray vardı. Trabzonspor yenilgisini Başakşehir, Beşiktaş ve Yeni Malatyaspor mağlubiyetleri izledi. İlk 8 haftada 22 puan toplayan Galatasaray, son 8 haftada ancak 10 puan kazanabildi. Açık farkla şampiyon olması beklenirken, rakipleri bir bir yetişip şampiyonluk potasına girdi.
B PLANI YOK, KÜÇÜK MAÇLARIN HOCASI
Tudor, B planı olmayan bir teknik adam. Telekom Arena’da taraftarın desteğiyle rakiplerini eziyordu. Ama deplasmanda durum farklıydı. Özellikle şampiyonluk yarışı vereceği takımlara karşı sahadan farklı şekilde mağlup ayrıldı. Bu sebeple ‘küçük maçların büyük hocası’ yakıştırması yapıldı. Zirve mücadelesi veren takımlara karşı tek bir galibiyeti yoktu.
TR724 okurları yine hatırlar. Her şeyin yolunda gittiği haftalarda ‘Galatasaray’ı bekleyen tehlike’ başlıklı analiz yayınlanmıştı. Burada Tudor’un hep aynı 11’le sahaya çıkmasının önemli bir dezavantaj olduğu belirtiliyordu. İlk 7 haftada Tudor sadece 13 futbolcuya görev vermişti. Sarı kırmızılı takımda Muslera, Mariano, Maicon, Serdar Aziz, Ndiaye, Fernando, Belhanda, Garry Rodrigues ve Gomis, ligdeki 7 maçta da ilk 11’de forma giydi. Tolga Ciğerci 6, Linnes 5, Latovlevici 2 ve Feghouli de bir müsabakanın başlangıç kadrosunda bulundu. Tolga Ciğerci sakat olduğu için 6 maçta sahaya ilk 11’de çıktı. Bu oyuncu sakat olmasaydı geride kalan 7 haftada Tudor’un ilk 11’inin 10’u aynı oyunculardan oluşmuş olacaktı.
İstikrar adına önemli bir durum ancak rotasyon eksikliği göze çarpıyordu. İlerleyen haftalarda kötü sonuçlar alınmaya başlayınca Tudor mecburen rotasyona gitti. Yedek oyuncuları formda tutmayı başaramadığı için ise rotasyon takımı zayıflatmıştı. Yabancılardan oluşan bir kadro sahaya çıkarken Ahmet Çalık, Yasin Öztekin, Selçuk İnan, Eren Derdiyok, Sinan Gümüş gibi yedek kulübesinde oturmaya alışkın olmayan yerli oyuncuları farkında olmadan küstürmüştü.
YÖNETİMİN TEK DOĞRU KARARI
Tudor’un gönderilmesi beklenen bir sondu. Çünkü daha ilk düğme Şubat ayında göreve getirilirken yanlış iliklenmişti. Östersunds’a elenmesine rağmen Galatasaray yanlışta ısrar etti. Sonuç kaçınılmaz oldu. Hoca değişikliği çare olacak mı? Kimin geleceğine bağlı, ancak Galatasaray ligde psikolojik üstünlüğünü rakiplerine kaptırmış durumda. Son yıllarda yanlış üstüne yanlış yapan yönetimin tek doğrusu Tudor’u göndermek oldu.
[Hasan Cücük] 19.12.2017 [TR724]
Erdoğan’ın 562 gündür bulunamayan diplomasıyla ilgili en geniş çalışma: “Geçici mezuniyet belgesi veya diploma nerede?” [TR724]
Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği (ÜNİVDER) son günlerde gündemin önemli konularından biri haline gelen AKP Lideri Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın üniversite mezunu olup olmadığı, kamuoyuna sunulan diploma örneğinin sahte olup olmadığı konuları üzerine kapsamlı bir değerlendirme metni yayınladı.
Erdoğan 4 Haziran 2016 tarihinde konuşmasında Marmara Üniversitesi Rektörüne yönelik, “Bugünlerde diploması var mı, yok mu diye tartışma başlattılar. Arşivden çıkart şunları yayınlayacak mısın? Ne yapacaksanız yapın da… Zaten benim söylediklerime inanmıyorlar belki rektör açıklarsa inanırlar” açıklamalarına atıfta bulunup, “Cumhurbaşkanı, Marmara Üniversitesi rektöründen rica ettikten sonra rektörün basın açıklaması yapması da üniversite özerkliği açısından düşündürücüdür. Ancak bu açıklamalarda ne Cumhurbaşkanı ne de rektör geçici mezuniyet belgesi veya diploma sunamamış Marmara Üniversitesi ve Cumhurbaşkanının diploma süreçlerine ilgili bilgi verilmiştir. Geçici mezuniyet belgesi veya diploma (duplikat da olabilir) sunulmadığı sürece bu tartışmalar devam edecektir. Diplomasını sunmak kişinin kendi yükümlülüğüdür.” dedi.
ÜNİVDER, Erdoğan’ın üniversite diplomasına ilişkin tespitlerde bulunmanın yanı sıra konuya ilişkin yapılan açıklamaları derledi ve cevaplanması gereken soruları sıraladı.
Bianet’in haberine göre, ÜNİVDER’den yapılan yazılı açıklama şöyle:
“Diploması sorgulanan kişi sıradan biri değil”
* Marmara Üniversitesi rektörü, Cumhurbaşkanının diploması ile ilgili bilgileri kamuoyuna basın açıklaması ile sunmuştur. Diploması sorgulanan sıradan bir kişi değil bu ülkenin cumhurbaşkanıdır.
* Rektörlükten kısa bir resmi yazı ve yazının ekinde de cumhurbaşkanın geçici mezuniyet belgesini sunması beklenirdi. Ancak rektör hamasi söylemler yanında üniversitenin tarihsel geçmişinden daha fazla söz etmiş, Marmara Üniversitesi kuruluşu ve ona bağlanan yüksekokul, akademi süreçlerine girerek konunun kamuoyunca anlaşılmasını güçleştirmiştir.
“Diploma rektörlükte değil cumhurbaşkanında”
* Cumhurbaşkanı, 1991 yılında geçici mezuniyet belgesini teslim etmiş ve diplomasını üniversiteden almıştır. Yani diploma rektörlükte değil cumhurbaşkanının kendisindedir.
* Dolayısıyla sorumlu rektör değil bir birey olarak cumhurbaşkanıdır. Cumhurbaşkanı böyle bir durumda diplomasını ortaya koymalıdır.
“Geçici mezuniyet belgesi YSK’de olmalı”
* Aslında geçici mezuniyet belgesi veya diploma ilk işe girdiği kurumlarda, askerlik şubelerinde ve hatta daha sonra milletvekili olduğu ve sonrasında cumhurbaşkanı olduğu dönemlerde Yüksek Seçim Kurulu’nda da bulunmalıdır.
* Bu kurumların hepsine aslının verilmesi söz konusu olamayacağına göre noter tasdikli geçici mezuniyet belgesi veya 1991’de almış olduğu diplomasının noter tasdikli hali bulunmalıdır.
* Buradaki belgelerin hepsinin aynı belgeler olması gerekmektedir. Bu kadar polemik konusu yapılan bu durum, şimdi içinden daha da çıkılmaz bir hal almıştır. Marmara Üniversitesi soruna tam yanıt verememiştir.
“Marmara Üniversitesi 1982’de kuruldu”
* Marmara Üniversitesi, askeri darbe sonrası 1982 yılında 2547 sayılı yükseköğretim yasası ile kurulan bir üniversitedir ve tarihsel geçmişi 1982 yılına dayanmaktadır.
* Aşağıda 28.03.1982 tarihli KHK’nin 13. maddesi M.Ü. kuruluşunun dört fakülte ile gerçekleştiğini ancak bu kanunun (d) şıkkı ile de o dönem var olan bazı akademi ve yüksekokulların üniversiteye bağlandığını görmekteyiz.
* Bu tarihten önceki akademi, yüksekokul ve meslek yüksekokulu olarak anılan kurumların arşivleri de Marmara Üniversitesi bünyesindedir ve kurumsal belgeler özellikle kişisel bilgiler mutlaka korunmuştur.
* 1982 öncesi var olan ve rektörün de sözünü ettiği yüksekokulların, meslek yüksekokulları ve akademilerin kiminin iki yıllık, kiminin üç yıllık, kiminin de dört yıllık yükseköğretim kurumları olduğunu biliyoruz.
1983’te Marmara’ya katılan ve fakülte olan okullar
* Cumhurbaşkanının mezuniyeti ile ilgili iki okulun adı geçmektedir. Birincisi İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi, diğeri Aksaray Yüksek Ticaret Okulu’dur. Cumhurbaşkanının kendisi de bu okuldan mezun olduğunu söylemektedir.
* Bu her iki okul ile ilgili olarak rektörün yapmış olduğu açıklama ile Vikipedi’deki Marmara Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi Mezunlar Derneği’nin web sitelerinden 19.08.2011 tarihinde alınan kaynaklardaki bilgiler çelişmektedir.
* Vikipedi’ye göre, 1977-1978 eğitim ve öğretim yılında Akademi bünyesinde “Ekonomi”, “İşletme” ve “Siyasal Bilgiler” bölümleri açıldı. Oysa rektör bunların ayrı ayrı fakülte olduğunu belirtmektedir.
* 2547 sayılı yasada fakülte, yüksekokul, meslek yüksekokulu ve bölümler açık biçimde tanımlanmaktadır. Yani bu okullar 1983’te çıkarılan KHK ile Marmara Üniversitesi bünyesine katılmışlardır ve fakülte olmuşlardır.
“Marmara Üniversitesi mezunu olarak gösterilemez”
* Cumhurbaşkanı 1981’de (rektörün de belirttiği gibi) Aksaray Yüksek Ticaret Okulu mezunudur. Bu okulun Marmara Üniversitesine kabulü 28.03.1983 tarihindedir.
* Yani Cumhurbaşkanının Marmara Üniversitesi mezunu olarak gösterilmesi akademik bir yanlıştır. Bu kurumlar Marmara Üniversitesi’ne bağlanmış olsa da geçici mezuniyet belgesi veya diploması Aksaray Yüksek Ticaret Okulu Müdürlüğü’nce veya dekanlığınca (rektörün ifadesi) verilmiştir.
* Bu okul 1983’te Marmara Üniversitesi’ne bağlanmıştır. Bu tarihten sonra kaybolan veya çalınan, hasar gören mezuniyet belgesi veya diploma yerine duplikat diplomayı Marmara Üniversitesi verebilir. Ancak Marmara Üniversitesi mezunu olarak gösterilemez.
Rektörün açıklamaları
* Rektörün açıklamalarında cumhurbaşkanına “Mezuniyetleri nedeniyle, 03.04.1981 tarihinde düzenlenen ve dönemin dekanı Doç. Dr. Sinan Artan tarafından imzalanan 440-678 numaralı geçici mezuniyet belgesi kendilerine verilmiştir” denmektedir.
* Yani rektör cumhurbaşkanının dönemin İstanbul İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi’ne bağlı Ticari Bilimler Fakültesi mezunu olduğu ve geçici mezuniyet belgesinin bu kurumca kendisine verildiğini belirtmektedir. Oysa Cumhurbaşkanı bile Aksaray Yüksek Ticaret Okulu mezunu olduğunu televizyondan tüm kamuoyuna açıklamıştır.
* Daha sonra Rektör aynen şöyle devam etmektedir: “Diploması, talepleri üzerine, Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Lisans Diploma Defterinin 4694 kütük numarası kaydına bağlı 8345 diploma numarası ile İşletme Bölümü mezunu olarak düzenlenmiş, zamanın dekanı ve rektörü tarafından imzalanarak, 01.11.1991 tarihinde, geçici mezuniyet belgesi teslim alınmak suretiyle kendilerine verilmiştir”.
* 31.03.2011 tarihinde duplikata talebinde bulunulması üzerine, kendilerine daha önce verilmiş olan diplomasının duplikatası, 01.04.2011 tarihinde düzenlenerek teslim edilmiştir.
Sorular
* Cumhurbaşkanı, 31.03.2011 tarihinde duplikata talebinde bulunmuş ve 01.04.2011 tarihinde de kendisine duplikata diploma verildiği belirtilmiştir. Ancak hangi şarta dayanarak verildiği belirtilmemektedir. Duplikata diplomanın hangi şartlarda verilmesi yönergede açık olarak belirtilmektedir. Dolayısıyla diploma ya yırtık olacak, kullanılmayacak kadar hasar görecek veya zayi olması yani kaybedilmiş olması gerekecektir. Bu hükümlerden yırtık ve hasarlı ise teslim edilmesi gerekir. Kayıp ise kayıp olduğuna dair gazete ilanı verilmesi ve bunun ibraz edilmesi şarttır. Hangi gazetede hangi tarihte zayi ilanı çıkmıştır? Bu durum açıklanmalıdır.
* Rektörün yukarıdaki açıklamalarına dayanarak Marmara Üniversitesi, başvuru üzerine diploma verebilmesi için ilgili yönergede belirtildiği gibi geçici mezuniyet belgesinin teslim edilmesi gerekmektedir. Rektör de açıklamasında 01.11.1991 tarihinde geçici mezuniyet belgesinin teslim alındığını ve Cumhurbaşkanına Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü mezunu olarak diploma verildiğini belirtmektedir. Bu hatalı bir uygulamadır. Çünkü Cumhurbaşkanı Marmara Üniversitesi mezunu değil “Aksaray İktisadî ve Ticarî İlimler Yüksekokulu” mezunudur ve diploma bu şekilde düzenlenmelidir. Ayrıca rektör, 3.04.1981 tarihinde düzenlenen ve dönemin dekanı Doç. Dr. Sinan Artan tarafından imzalanan Cumhurbaşkanının geçici mezuniyet belgesinin diploma verilirken yasa gereği alındığını da belirtmiştir. İşte bu belgeyi rektör arşivden çıkarıp kamuoyuna sunmalıdır.
* Duplikat diploma düzenlenmesi şartları ilgili yönergede açıkça belirtilmiştir. Bu şartlara göre 01.11.1991 tarihinde geçici mezuniyet belgesi teslim alındığına göre bunun kopyası tarzında düzenlenmelidir. Bu durum duplikata basımı madde 13’te açık biçimde belirtilmiştir. Yani cumhurbaşkanı Marmara Üniversitesi mezunu değil “Aksaray İktisadî ve Ticarî İlimler Yüksekokulu” mezunudur şeklinde olmalıdır. Bu belge 01.04.2011 tarihinde görevli olan yöneticilerin imzaları ile hazırlanır (Duplikata basımı madde 13’te belirtildiği gibi) ve talep edene verilir.
* Cumhurbaşkanının duplikat diploma için başvurusu 31.03.2011 tarihidir. Rektör diplomasının 1.11.1991 tarihinde verildiğini belirttiğine göre Cumhurbaşkanının milletvekili olmak için 2002’den itibaren her seçim öncesi adaylığı için Yüksek Seçim Kurulu’na noter tasdikli diploma örneğini vermiş olması gerekmektedir. Hatta cumhurbaşkanlığı için de yasa gereği diplomasının noter tasdikli örneğini YSK teslim etmiştir. Yüksek Seçim Kurulu’nun bu belgeleri noter sayı numarası ve tarihi ile açıklaması halinde kamuoyu doğru bilgilendirilmiş olur. Ve bu belgelerin bugün ibraz edilen duplikat diploma ile eşleşmesi gerekir. Askerlik şubesinde de bu belge bulunmalıdır.
* Marmara Üniversitesi Mezuniyet Belgelerine İlişkin Yönerge (Duplikat diploma ile ilgili şartlar bu yönergenin 12 ve 13. maddeleri) 14 Mayıs 2013 te yayınlanmıştır. Duplikat diploma 2011 tarihinde verildiğine göre 2013 tarihinden önceki eski yönergedeki duplikat diplomaya ilgili maddeler geçerli olmalıdır. Eski yönerge kamuoyuna sunulmalıdır.
* Bir diğer önemli konu Cumhurbaşkanı TV ekranlarından “Bugünlerde diploması var mı, yok mu diye tartışma başlattılar. Arşivden çıkart şunları yayınlayacak mısın? Ne yapacaksanız yapın da… Zaten benim söylediklerime inanmıyorlar belki rektör açıklarsa inanırlar” demiştir. Cumhurbaşkanı, Marmara Üniversitesi rektöründen rica ettikten sonra rektörün basın açıklaması yapması da üniversite özerkliği açısından düşündürücüdür. Ancak bu açıklamalarda ne Cumhurbaşkanı ne de rektör geçici mezuniyet belgesi veya diploma sunamamış Marmara Üniversitesi ve Cumhurbaşkanının diploma süreçlerine ilgili bilgi verilmiştir. Geçici mezuniyet belgesi veya diploma (duplikat da olabilir) sunulmadığı sürece bu tartışmalar devam edecektir. Diplomasını sunmak kişinin kendi yükümlülüğüdür.
[TR724] 19.12.2017
Erdoğan 4 Haziran 2016 tarihinde konuşmasında Marmara Üniversitesi Rektörüne yönelik, “Bugünlerde diploması var mı, yok mu diye tartışma başlattılar. Arşivden çıkart şunları yayınlayacak mısın? Ne yapacaksanız yapın da… Zaten benim söylediklerime inanmıyorlar belki rektör açıklarsa inanırlar” açıklamalarına atıfta bulunup, “Cumhurbaşkanı, Marmara Üniversitesi rektöründen rica ettikten sonra rektörün basın açıklaması yapması da üniversite özerkliği açısından düşündürücüdür. Ancak bu açıklamalarda ne Cumhurbaşkanı ne de rektör geçici mezuniyet belgesi veya diploma sunamamış Marmara Üniversitesi ve Cumhurbaşkanının diploma süreçlerine ilgili bilgi verilmiştir. Geçici mezuniyet belgesi veya diploma (duplikat da olabilir) sunulmadığı sürece bu tartışmalar devam edecektir. Diplomasını sunmak kişinin kendi yükümlülüğüdür.” dedi.
ÜNİVDER, Erdoğan’ın üniversite diplomasına ilişkin tespitlerde bulunmanın yanı sıra konuya ilişkin yapılan açıklamaları derledi ve cevaplanması gereken soruları sıraladı.
Bianet’in haberine göre, ÜNİVDER’den yapılan yazılı açıklama şöyle:
“Diploması sorgulanan kişi sıradan biri değil”
* Marmara Üniversitesi rektörü, Cumhurbaşkanının diploması ile ilgili bilgileri kamuoyuna basın açıklaması ile sunmuştur. Diploması sorgulanan sıradan bir kişi değil bu ülkenin cumhurbaşkanıdır.
* Rektörlükten kısa bir resmi yazı ve yazının ekinde de cumhurbaşkanın geçici mezuniyet belgesini sunması beklenirdi. Ancak rektör hamasi söylemler yanında üniversitenin tarihsel geçmişinden daha fazla söz etmiş, Marmara Üniversitesi kuruluşu ve ona bağlanan yüksekokul, akademi süreçlerine girerek konunun kamuoyunca anlaşılmasını güçleştirmiştir.
“Diploma rektörlükte değil cumhurbaşkanında”
* Cumhurbaşkanı, 1991 yılında geçici mezuniyet belgesini teslim etmiş ve diplomasını üniversiteden almıştır. Yani diploma rektörlükte değil cumhurbaşkanının kendisindedir.
* Dolayısıyla sorumlu rektör değil bir birey olarak cumhurbaşkanıdır. Cumhurbaşkanı böyle bir durumda diplomasını ortaya koymalıdır.
“Geçici mezuniyet belgesi YSK’de olmalı”
* Aslında geçici mezuniyet belgesi veya diploma ilk işe girdiği kurumlarda, askerlik şubelerinde ve hatta daha sonra milletvekili olduğu ve sonrasında cumhurbaşkanı olduğu dönemlerde Yüksek Seçim Kurulu’nda da bulunmalıdır.
* Bu kurumların hepsine aslının verilmesi söz konusu olamayacağına göre noter tasdikli geçici mezuniyet belgesi veya 1991’de almış olduğu diplomasının noter tasdikli hali bulunmalıdır.
* Buradaki belgelerin hepsinin aynı belgeler olması gerekmektedir. Bu kadar polemik konusu yapılan bu durum, şimdi içinden daha da çıkılmaz bir hal almıştır. Marmara Üniversitesi soruna tam yanıt verememiştir.
“Marmara Üniversitesi 1982’de kuruldu”
* Marmara Üniversitesi, askeri darbe sonrası 1982 yılında 2547 sayılı yükseköğretim yasası ile kurulan bir üniversitedir ve tarihsel geçmişi 1982 yılına dayanmaktadır.
* Aşağıda 28.03.1982 tarihli KHK’nin 13. maddesi M.Ü. kuruluşunun dört fakülte ile gerçekleştiğini ancak bu kanunun (d) şıkkı ile de o dönem var olan bazı akademi ve yüksekokulların üniversiteye bağlandığını görmekteyiz.
* Bu tarihten önceki akademi, yüksekokul ve meslek yüksekokulu olarak anılan kurumların arşivleri de Marmara Üniversitesi bünyesindedir ve kurumsal belgeler özellikle kişisel bilgiler mutlaka korunmuştur.
* 1982 öncesi var olan ve rektörün de sözünü ettiği yüksekokulların, meslek yüksekokulları ve akademilerin kiminin iki yıllık, kiminin üç yıllık, kiminin de dört yıllık yükseköğretim kurumları olduğunu biliyoruz.
1983’te Marmara’ya katılan ve fakülte olan okullar
* Cumhurbaşkanının mezuniyeti ile ilgili iki okulun adı geçmektedir. Birincisi İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi, diğeri Aksaray Yüksek Ticaret Okulu’dur. Cumhurbaşkanının kendisi de bu okuldan mezun olduğunu söylemektedir.
* Bu her iki okul ile ilgili olarak rektörün yapmış olduğu açıklama ile Vikipedi’deki Marmara Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi Mezunlar Derneği’nin web sitelerinden 19.08.2011 tarihinde alınan kaynaklardaki bilgiler çelişmektedir.
* Vikipedi’ye göre, 1977-1978 eğitim ve öğretim yılında Akademi bünyesinde “Ekonomi”, “İşletme” ve “Siyasal Bilgiler” bölümleri açıldı. Oysa rektör bunların ayrı ayrı fakülte olduğunu belirtmektedir.
* 2547 sayılı yasada fakülte, yüksekokul, meslek yüksekokulu ve bölümler açık biçimde tanımlanmaktadır. Yani bu okullar 1983’te çıkarılan KHK ile Marmara Üniversitesi bünyesine katılmışlardır ve fakülte olmuşlardır.
“Marmara Üniversitesi mezunu olarak gösterilemez”
* Cumhurbaşkanı 1981’de (rektörün de belirttiği gibi) Aksaray Yüksek Ticaret Okulu mezunudur. Bu okulun Marmara Üniversitesine kabulü 28.03.1983 tarihindedir.
* Yani Cumhurbaşkanının Marmara Üniversitesi mezunu olarak gösterilmesi akademik bir yanlıştır. Bu kurumlar Marmara Üniversitesi’ne bağlanmış olsa da geçici mezuniyet belgesi veya diploması Aksaray Yüksek Ticaret Okulu Müdürlüğü’nce veya dekanlığınca (rektörün ifadesi) verilmiştir.
* Bu okul 1983’te Marmara Üniversitesi’ne bağlanmıştır. Bu tarihten sonra kaybolan veya çalınan, hasar gören mezuniyet belgesi veya diploma yerine duplikat diplomayı Marmara Üniversitesi verebilir. Ancak Marmara Üniversitesi mezunu olarak gösterilemez.
Rektörün açıklamaları
* Rektörün açıklamalarında cumhurbaşkanına “Mezuniyetleri nedeniyle, 03.04.1981 tarihinde düzenlenen ve dönemin dekanı Doç. Dr. Sinan Artan tarafından imzalanan 440-678 numaralı geçici mezuniyet belgesi kendilerine verilmiştir” denmektedir.
* Yani rektör cumhurbaşkanının dönemin İstanbul İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi’ne bağlı Ticari Bilimler Fakültesi mezunu olduğu ve geçici mezuniyet belgesinin bu kurumca kendisine verildiğini belirtmektedir. Oysa Cumhurbaşkanı bile Aksaray Yüksek Ticaret Okulu mezunu olduğunu televizyondan tüm kamuoyuna açıklamıştır.
* Daha sonra Rektör aynen şöyle devam etmektedir: “Diploması, talepleri üzerine, Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Lisans Diploma Defterinin 4694 kütük numarası kaydına bağlı 8345 diploma numarası ile İşletme Bölümü mezunu olarak düzenlenmiş, zamanın dekanı ve rektörü tarafından imzalanarak, 01.11.1991 tarihinde, geçici mezuniyet belgesi teslim alınmak suretiyle kendilerine verilmiştir”.
* 31.03.2011 tarihinde duplikata talebinde bulunulması üzerine, kendilerine daha önce verilmiş olan diplomasının duplikatası, 01.04.2011 tarihinde düzenlenerek teslim edilmiştir.
Sorular
* Cumhurbaşkanı, 31.03.2011 tarihinde duplikata talebinde bulunmuş ve 01.04.2011 tarihinde de kendisine duplikata diploma verildiği belirtilmiştir. Ancak hangi şarta dayanarak verildiği belirtilmemektedir. Duplikata diplomanın hangi şartlarda verilmesi yönergede açık olarak belirtilmektedir. Dolayısıyla diploma ya yırtık olacak, kullanılmayacak kadar hasar görecek veya zayi olması yani kaybedilmiş olması gerekecektir. Bu hükümlerden yırtık ve hasarlı ise teslim edilmesi gerekir. Kayıp ise kayıp olduğuna dair gazete ilanı verilmesi ve bunun ibraz edilmesi şarttır. Hangi gazetede hangi tarihte zayi ilanı çıkmıştır? Bu durum açıklanmalıdır.
* Rektörün yukarıdaki açıklamalarına dayanarak Marmara Üniversitesi, başvuru üzerine diploma verebilmesi için ilgili yönergede belirtildiği gibi geçici mezuniyet belgesinin teslim edilmesi gerekmektedir. Rektör de açıklamasında 01.11.1991 tarihinde geçici mezuniyet belgesinin teslim alındığını ve Cumhurbaşkanına Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü mezunu olarak diploma verildiğini belirtmektedir. Bu hatalı bir uygulamadır. Çünkü Cumhurbaşkanı Marmara Üniversitesi mezunu değil “Aksaray İktisadî ve Ticarî İlimler Yüksekokulu” mezunudur ve diploma bu şekilde düzenlenmelidir. Ayrıca rektör, 3.04.1981 tarihinde düzenlenen ve dönemin dekanı Doç. Dr. Sinan Artan tarafından imzalanan Cumhurbaşkanının geçici mezuniyet belgesinin diploma verilirken yasa gereği alındığını da belirtmiştir. İşte bu belgeyi rektör arşivden çıkarıp kamuoyuna sunmalıdır.
* Duplikat diploma düzenlenmesi şartları ilgili yönergede açıkça belirtilmiştir. Bu şartlara göre 01.11.1991 tarihinde geçici mezuniyet belgesi teslim alındığına göre bunun kopyası tarzında düzenlenmelidir. Bu durum duplikata basımı madde 13’te açık biçimde belirtilmiştir. Yani cumhurbaşkanı Marmara Üniversitesi mezunu değil “Aksaray İktisadî ve Ticarî İlimler Yüksekokulu” mezunudur şeklinde olmalıdır. Bu belge 01.04.2011 tarihinde görevli olan yöneticilerin imzaları ile hazırlanır (Duplikata basımı madde 13’te belirtildiği gibi) ve talep edene verilir.
* Cumhurbaşkanının duplikat diploma için başvurusu 31.03.2011 tarihidir. Rektör diplomasının 1.11.1991 tarihinde verildiğini belirttiğine göre Cumhurbaşkanının milletvekili olmak için 2002’den itibaren her seçim öncesi adaylığı için Yüksek Seçim Kurulu’na noter tasdikli diploma örneğini vermiş olması gerekmektedir. Hatta cumhurbaşkanlığı için de yasa gereği diplomasının noter tasdikli örneğini YSK teslim etmiştir. Yüksek Seçim Kurulu’nun bu belgeleri noter sayı numarası ve tarihi ile açıklaması halinde kamuoyu doğru bilgilendirilmiş olur. Ve bu belgelerin bugün ibraz edilen duplikat diploma ile eşleşmesi gerekir. Askerlik şubesinde de bu belge bulunmalıdır.
* Marmara Üniversitesi Mezuniyet Belgelerine İlişkin Yönerge (Duplikat diploma ile ilgili şartlar bu yönergenin 12 ve 13. maddeleri) 14 Mayıs 2013 te yayınlanmıştır. Duplikat diploma 2011 tarihinde verildiğine göre 2013 tarihinden önceki eski yönergedeki duplikat diplomaya ilgili maddeler geçerli olmalıdır. Eski yönerge kamuoyuna sunulmalıdır.
* Bir diğer önemli konu Cumhurbaşkanı TV ekranlarından “Bugünlerde diploması var mı, yok mu diye tartışma başlattılar. Arşivden çıkart şunları yayınlayacak mısın? Ne yapacaksanız yapın da… Zaten benim söylediklerime inanmıyorlar belki rektör açıklarsa inanırlar” demiştir. Cumhurbaşkanı, Marmara Üniversitesi rektöründen rica ettikten sonra rektörün basın açıklaması yapması da üniversite özerkliği açısından düşündürücüdür. Ancak bu açıklamalarda ne Cumhurbaşkanı ne de rektör geçici mezuniyet belgesi veya diploma sunamamış Marmara Üniversitesi ve Cumhurbaşkanının diploma süreçlerine ilgili bilgi verilmiştir. Geçici mezuniyet belgesi veya diploma (duplikat da olabilir) sunulmadığı sürece bu tartışmalar devam edecektir. Diplomasını sunmak kişinin kendi yükümlülüğüdür.
[TR724] 19.12.2017
Kaydol:
Yorumlar (Atom)