Tanık ve gergin maçların son dakikaları [Yüksel Durgut]

Derler ya, “Cezaevinde gördüğün, bildiğin orada kalır.” Kusura bakma Ünal Ağabey. Her doğru bildiğin cezaevi duvarları arasında kalacak diye bir şey yok. Senin gibi mütevazı, samimi, vefalı, mert ve cesur bir adamı yazmamam sana karşı saygısızlık olur.

Ünal Tanık, bana aylarca baba, ağabey oldu Silivri Cezaevi’nde…  Beraber yedik, içtik. Beraber güldük, beraber hüzünlendik.

Geçirdiğim ameliyat sürecinde bana karşı gösterdiği merhameti bende derin izler bıraktı.  Beraber yaptığımız kahvaltıları ve akşam yemeklerini özgür yaşamımızda yeniden bir arada tekrarlayacağımız günleri iple çekiyorum.

Bir çok engel vardı ama Türkiye’yi de, dünyayı da içeriden okuyordu. Analizleri hep doğru çıktı. Ünal Ağabey’i demir parmaklıklar arasında tutmaları, gerçekleri doğru yorumlamasına asla engel olmadı.

Türkiye’de ki kriz anlarının talihsiz habercisi ama mesleğinde baskılara asla boyun eğmemiş 37 yıllık bir basın emekçisi… Peki, boyun eğmiş olsaydı 555 gün (28 Temmuz 2018 itibari ile) boyunca Silivri’nin duvarları arasında mı olurdu?  Yoksa elinde yetişmiş genç gazeteciler gibi Boğaz’daki yalıların birisinde köşe mi yazardı. Yaşı 60’a merdiven dayamasına rağmen hala birçok gence taş çıkartacak kadar delikanlı. Yüreği o kadar geniş ki tüm dünyanın iyiliklerini barındıran bir kalbe sahip.

Habercilikte adettendir. Bir kişinin biyografisini kısaca bahseder ve haberinize devam edersiniz. Ancak Ünal Tanık bu kısa tarife sığmayacak donanıma sahip bir ‘Duayen Gazeteci’ kimliğini barındırır. İstanbul Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü’nü 1981 yılında bitirdiğinde ideali bir akademisyen olmaktı.

Adıyaman’da eline aldığı kalemi ve akademisyenlik hayallerini rafa kaldırdığında yolunun Babıâli’ye düşeceğini asla hayal etmemiş. İlk olarak Tercüman Gazetesi’nde çalışmaya başladı. Tercüman serüveninin ardından radyoculuğa farklı bir soluk getirdi. Haberciliğini farklı medya kuruluşlarında sürdürdü. Kanal 7 Haber merkezinin kurucularından birisi oldu. Yayıncılığın kıdemli programı olan Arena’da Uğur Dündar ile birlikte çalıştı. Kanal 7’de Haber Müdürlüğüne geri döndü. Ayrıca Türk Televizyonlarının en uzun soluklu ekonomi programını sundu. İş Dünyası Programı ve Yaşayan Ekonomi Programlarını hazırladı. Ekonomi Gazetecileri Derneği üyeliğini onurla sürdürdü. Haber7.com’u sıfırdan alarak Türkiye’nin en çok tık alan sitesi haline getirdiğinde yıllar 2004 idi. 11 yıllık Kanal 7 serüveninin ardından 2010 yılında “Bağımsız yayıncılık nasıl yapılırsa, bütün keyfini çıkardığımız bir platform kurduk” diyerek alanında en çok takipçiye sahip olan rotahaber.com’u kurdu.

“Ben hiçbir zaman birilerinin sesi olmadım” diyebilecek kadar delikanlı ve mert. Bu duruşu Rotahaber’in başarı grafiğini de yükseltmiş.

Terörist yaftasını yapıştıramayacağınız bir gerçek Ünal Tanık. Yıllar önce “Bizlerin ortak paydaları yok ediliyor” diyerek bugünleri görebilen, “Toptancı değilim. Kimin yaptığına değil, ne yaptığına bakarım” idealiyle de nasıl bir duruş sergilediğini ortaya koyan birisi. Ağabeyimin bu duruşları ben koğuşa ilk geldiğimde ve cezaevinden tahliye olacağım sırada beni nasıl sıkıca kucakladıysa hala yüreğimde hissediyorum. Bu yüzden kendisine çıkarken kocaman bir ‘Kalp’ bırakmıştım. Ağabey, bu kalp seni dışarıda sevenlerin kalbi. Bu yazıyı OHAL şartları kalktığına göre okuturlar mı bilmem ama tahliye olduğunda cezaevi çıkışında yolunu gözleyen binlerce insan olacağını asla unutma…

“Sahip olduğunuz medya gücü ile bütün Türkiye’yi kandırıyorsunuz ama ekonominin kendisini kandırmazsınız” yorumlarını yıllar önce yaptığında bir hedef haline getirilen ancak haklılığı her geçen gün ortaya çıkan birisi Ünal Ağabey. Utanacak hiçbir şeyi olmayan ama böyle bir insanı demir parmaklıklar arkasına gönderenlerin yüzünün kızardığı gerçeğini tüm Türkiye biliyor. Ünal Ağabeyin yetiştirdiği, beraber çalıştığı insanlar bu gerçeği bilmiyor mu sanki. Herkes bu gerçeği görüyor ve bir gün birisi çıkıp da bunu haykıracaktır.

Ünal tanık sadece iyi bir gazeteci değil, iyi bir baba, iyi bir eş, koca yürekli iyi bir insan. Ünal Ağabey bir Televizyon Programında ki seçim yorumunda “Futbol diliyle bir şey anlatacağım. Futbolda heyecanlı ve gergin maçların son dakikaları bitmez. Düdük çalsa diye beklersiniz…” demişti… Evet, Ünal Ağabey senin dilinden anlatayım: “Şu ayrılık bitse, şu mahpus hayatı tez zamanda sona erse ve doya doya bir kucaklasam ve elini öpsem…

[Yüksel Durgut] 26.7.2018 [Kronos.News]

Hüyem hastalığına tutulmamak için [Safvet Senih]

Hüyem, develerin tutulduğu bir çeşit hastalıktır ki, bu hastalığa yakalanan develer bir türlü suya kanmazlar… Kur’an-ı Kerim bundan yalancı sapkınlar hakkında bilgi verirken bahsediyor: “Belli bir günün belli bir vaktinde mutlaka toplanacaklardır. Sonra siz, ey sapkın yalanlayıcılar… Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz. Karınlarınızı hep onunla dolduracaksınız. Üstüne de kaynar su içeceksiniz. Susuzluk illetine (hüyem hastalığına) tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz. İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur.” (Vâkıa Suresi, 56/50-56)

Aslında Vâkıa Suresi için şöyle rivayetler var: “Kim Vâkıa Suresini her gece okursa, ona ebediyyen fakirlik isabet etmez.” (Feyzü’l-Kadir, VI, 201) Yine İbn-i Merdûye’nin Enes (r.a.)’den yaptığı rivayete göre Resûl-i Ekrem (S.A.S.) şöyle buyurmuştur: “Vâkıa Suresi, bolluk-zenginlik suresidir, onu çocuklarınıza belletiniz.” Deylemî de Enes (r.a.)’den şu haberi rivayet etmiştir: “Kadınlarınıza Vâkıa Suresini öğretiniz, zira, o bolluk suresidir.”

Bu sure kıyamet gerçeği ile başlar. Sonra âhirette insanların sınıf sınıf oldukları anlatılır. Bunlardan amel defterlerini sağ taraflarından alacak Ashab-ı Meymenenin mutlulukları, Ashab-ı Meş’emenin bedbahtsızlıkları ele alınır. Bir de önde olan öncüler yani Essâbıkûne’s-Sâbıkûn olanlardan bahsedilir.
“İşte onlar mukarrabûn (Allah yanında yakınlığa, en yüksek makam ve mertebeye erdirilmiş kimseler) dur. Nimet cennetlerindedirler. (…) Cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Karşılıklı olarak onların üzerinde yaslanırlar. Çevrelerinde ebedî cennet çocukları dolaşırlar. Maîn menbalarından akan içeceklerle doldurulur testiler, ibrikler ve kadehler (Cennet hizmetçileri tarafından kendilerine servis edilir.)  Bu içecekler ne başlarını ağrıtır ne de akıllarını giderir. (dünya içkilerine benzemez.) Yaptıklarına karşılık kendilerine, beğendikleri meyveler, canlarının çektiği kuş etleri (…)  verilir… Orada boş bir söz ve günaha sokan (yalan, haram, gıybet ve iftira gibi) bir lâf işitmezler. Duydukları söz, yalnız ‘selam’,  ‘selam’dır. Ashab-ı Yemîn, nedir o Ashab-ı Yemin!.. Dalbastı kirazlar… Meyve dizili muzlar… Uzamış gölgeler… Fışkıran sular; pek çok meyve arasında… Hem de tükenmeyen ve yasaklanmayan… Ve yükseltilmiş döşekler üstündedirler. Biz (dünyadan gelen kadınları Cennette) yeniden inşâ ettik. Onları bâkireler yaptık… Hep yaşıt sevgililer… İşte o Ashab-ı Yemin için.”

“Ashab-ı Şimâle gelince, nedir o Ashab-ı Şimâl! (Amel defterini sol taraflarından alacak olan bu insanlar ise) İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde, kapkara  dumandan bir gölge altındadırlar. Ki, ne serindir, ne de faydalı… Çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefahate dalmışlardı. Büyük günahı işlemekte ısrar ediyorlardı. Ve diyorlardı ki: ‘Biz ölüp, toprak ve kemik yığını olduktan sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?’ De ki: ‘Öncekiler ve sonrakiler, belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır.”

İşte bu yalancı sapkınlar, bu uğursuz bedbahtlar, bir ateş, içlerine işleyen bir hararet içinde, bir kızgın su, cehennem suyu içinde, zifirden bir gölge kömür ve kurum gibi kararıp duran, sisli, boğucu bir gölge içinde olacaklar. Çünkü onlar dünyada kendilerine mühlet verilmişti. Onlar ise ‘şımartılmış nefislerine’ düşkün ve hiçbir şeye aldırış etmeyen kimselerdi. O Büyük Günahta ısrar ediyorlardı. Evet, ŞİRK, büyük bir ZULÜM’dür. (31/13)

Karınlarını bir zakkum  ağacından doldururken öbür taraftan da kaynar bir su içecekler… Hem de susuzluk illetine tutulmuş develerin içişi gibi içecekler.

Merhum Elmalılı M. Hamdi Yazır, âyette geçen  “Şürbe’l-hîm” ifadesini izah ederken diyor ki: “Hîm, ehyemin veya heymâ’nın çoğuludur. Hüyem hastalığına tutulmuş deve demektir. Hüyem, deveye ârız olan bir susuzluk illetidir ki, bu hastalığa yakalanan deve suya bir türlü kanmaz. İşte onlar da bu deve gibi zakkumu yer, kaynar suyu içer içer ama asla kanmazlar. Bu onlara o ceza günü sunulacak ziyafettir. Aslında bu bir nüzul yani misafir gelince kahve veya kahvaltı gibi ilk sunulan yiyecek ve içeceklerdir. Konuklara ilk defa böyle şeyler takdim edilince, artık  daha sonraki azabın nasıl daha şiddetli olacağı düşünülmelidir.”

Şimdi bu âyetten çıkaracağımız ders ve ibretle birlikte “Allah’ın indirdiği kitaptan bir şey gizleyip onu birkaç paraya satanlar (uydurma fetva verenler) var ya, onlar karınlarına ATEŞ’ten başka bir şey doldurmazlar. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmaz ve onları temize çıkarmaz. Onlara son derece acı bir azap vardır. İşte onlar HİDAYETİ bırakıp dalâleti, mağfireti bırakıp AZABI satın almışlardır. Bunlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklı imişler!” (Bakara Suresi, 2/174-175) “Onlardan bir çoğunun günaha, BAŞKASININ  HAKKINA TECAVÜZ  ETMEYE, HARAM  YEMEYE  YARIŞIRCASINA  KOŞTUKLARINI  görürsün. Yaptıkları ne kötü şey! Bâri, ONLARIN  MÜRŞİDLERİ ve  FAKÎHLERİ, onların günah olan şeyler söylemelerini  ve haram yemelerini önleselerdi ya!  Ama heyhat! Bunların yaptıkları da ayrıca bir çirkin!” (Mâide Suresi, 5/62-63) âyetleri üzerinde de düşünmemiz gerekir. Bu âyetler önceki ümmetlere, ehl-i kitab hakkında inmiştir diye işin içinden sıyrılamayız. Kur’an bize inmiştir. Onlar hakkında verilen bilgiler doğrudan bizi ilgilendirir.

İnsanların mallarına-mülklerine el koyanlar, rüşvet alanlar… “Namaz boynumuzun borcu, Rüşvet Türkiye’nin harcı” diyenler,  dini hüküm ve yasakları iyi düşünmelidirler. “Elcezâü min cinsi’l-amel” prensibine göre, “Onlara bir yudum su bile vermeyin” diyenler… İnsanları açlığa-susuzluğa mahkûm edenler, onlara yardım edenleri bile hapislere tıkanlar… Böylece ölüme mahkûm etmek isteyenler iyi düşünmeliler…

Hüyem illetinin sadece müşriklere mahsus olduğunu da  düşünmeyelim. O âyetler önce bizlere bakıyor… Ders ve ibretimizi iyi alalım…

[Safvet Senih] 26.7.2018 [Samanyolu Haber]

Yandaş basını İhya Kurumu (BİK) [Mehmet Yıldız]

Basın İlan Kurumu (BİK) ilginç bir yer… Gazete sahipleri ve gazetecilik derneklerinden oluşan Basın Grubu, çoğunluğu bakanlıkların müsteşar yardımcılarından oluşan Hükümet Grubu ve çoğunluğu üniversite temsilcilerinden oluşan Tarafsızlar Grubu olmak üzere 36 kişiden oluşan bir genel kurulu var. Hükümet adına genel kurul üyesi olanların içinde bugünlerde bakan yapılarak ödüllendirilen Trolbaşı Mustafa Varank’ın kuzeni Çevre ve Şehircilik Bakanlığı müsteşar yardımcısı Fatma Varank olduğu gibi, trollükten gelerek Anadolu Ajansı’na genel müdür yapılan Şenol Kazancı da var.

İlginç bir kurum olması şundan: Normalde aynı çatı altında bir araya gelmesi imkânsız dediğiniz tipler, bir bakıyorsunuz Basın İlan Kurumu çatısı altında can ciğer kuzu sarması oluvermiş. Ben size Sabah Gazetesi Sahibi Serhat Albayrak’la Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun aynı yerde olduğu söyleyeyim gerisini siz anlayın. Siyasi görüş olarak yelpazenin en sağından en soluna kadar hepsi orada ve hepsi de kardeş kardeş geçinip gidiyor.

Resmi ilanların dağıtımında adaletsiz davranıldığı gerekçesiyle kurulan Basın İlan Kurumu, AKP döneminde başka bir misyon yüklendi. Yandaş gazeteleri ödüllendiren, muhalif gazeteleri ise ilan kesme cezasıyla cezalandıran bir araç haline geldi.

Hükümet BİK üzerinden gazetelere 2002’de 53,5 milyon TL resmi ilan dağıtırken 2017 yılında bu rakam 550 milyon liraya ulaştı. Her gazete, tirajına göre bu paradan nemalanıyor. Tabii ki her zamanki gibi pastanın en büyüğü havuz medyasına gidiyor.

Özellikle 50 bin tirajın üstündeki gazetelerin ilan tarifesi, 50 bin tirajın altındakilere göre 3 kat daha fazla. Bu nedenle yandaş gazetelerin tirajları bir alt tarifeden hesaplanmaması için asla kritik rakamın altına düşmez. Star, Akşam, Yenişafak, Güneş, Takvim gibi gazetelerin tirajlarının yıllardı 100 bin rakamının az üstünde olup asla 100 binin altına düşmemelerinin nedeni budur. Bu konuda kendilerine en büyük desteği Turkuvaz Dağıtım’ın da patronu olan Serhat Albayrak vermekte.

Aslında taş çatlasa 1000 adet satış yapan gazete için aldığı milyonlarca lira yetmeyen yandaşlar sırf resmi ilan alabilmek için yeni yeni gazeteler çıkarmaya başladılar. Mesela karısı Serhat Albayrak’ın gazete ve TV’lerinde arz-ı endam eden İslamcı Ahmet Zeki Gayberi bunlardan biri. Sahibi olduğu Milat Gazetesi’nin aldığı milyonlarca lira yetmeyip Yeni Söz adında bir başka paravan gazete daha çıkarıp oradan da yüzbinlerce lira hortumlayabiliyor.

Bunları nereden öğreniyoruz? Arada bir kendi payına düşen reklam gelirini beğenmeyen yandaşlardan. Sözgelimi Abdurrahman Dilipak’ın “Gazete tirajları üzerinden devlet de aldatılıyor, ayrıca millet de.. Açıkça ve alenen dolandırılıyoruz, Basın İlan Kurumu yöneticileri hakkında suç duyurusunda bulunuyorum” demesinin üzerinden 3 yıl geçti ama bu suç duyurusunu ciddiye alan kimse olmadı.

İslamcı kesimin vicdanlı seslerinden biri olarak bilinen Hakan Albayrak, kendi kurduğu gazetesi Diriliş Postası’ndan atılacağı zaman “100 bin sattığı zannedilen gazetelerin aslında 8 bin – 4 bin sattığı rivayet ediliyor. Rivayet lafını da nezaketen kullanıyorum” demesinden öğreniyoruz.

Hangi gazetenin ne kadar ilan aldığının bilgisini en son 2015 yılında açıklamış Basın İlan Kurumu. O dönemde tartışmalara yol açtığı için o zamandan beri kime ne para ödendiği açıklanmıyor artık. O zamandan bu zamana dağıtılan resmi ilanın yaklaşık iki katına çıktığına göre hangi gazetenin ne aldığını yaklaşık olarak tahmin edebiliyoruz.

Burada bir hususu açıklığa kavuşturmakta yarar var. Hangi gazeteye hangi fiyattan ne kadar ilan verileceğinin ölçüsü tirajıdır. Gazetelere tirajlarına göre ilan verilebilmesi için her gazete aylık sattığı gazete miktarını BİK’e bildirir. BİK bu bilgiyi aynı anda gazete dağıtım şirketlerinden de alır. Yetmez, belirli aralıklarla gazetelere müfettişler gönderir; matbaalara, kağıt depolarına kadar bakıp gerçekte bu kadar gazete basıp basmadığını araştırır.

Görünürde çok sıkı kontrol edilen bu sistemde yandaşların ilan paralarını hortumlamasının yolu aslında çok basit: Yandaş gazeteler kendilerini dağıtan şirketle anlaşarak tiraj rakamlarıyla istedikleri gibi oynuyor, aslında o kadar satmadıkları halde satıyor göstererek haksız gelir elde ediyor.

Bildiğiniz gibi gazete dağıtım piyasası iki şirketin elinde. Birisi Demirören Grubunun sahibi olduğu Yay-sat, diğeri Sabah ATV grubunun sahibi olduğu Turkuvaz Dağıtım.

Yay-sat haftalık gazete tirajlarını kendi web sitesinde abone ve bayi satışı şeklinde eskiden beri her hafta ilan ediyor. Turkuvaz Dağıtım ise böyle bir bilgi vermiyor. Tirajı yüksek göstermenin en bilinen yolu dağıtım şirketine sanki dağıtmış gibi komisyon ödeyip tirajı yüksek göstermek. Yukarıda adı geçen gazetelerin hepsinin de Turkuvaz Dağıtım tarafından dağıtıldığını söylemeye gerek var mı?

Asli görevi devletin ilan paralarını adilane dağıtmak olan Basın İlan Kurumu yapılan bu yolsuzluğu pekala biliyor. Ama 36 kişilik genel kurul üyesi listesinin en başındaki üyesi (Erdoğan’ın medya imamı) Sabah’ın patronu Serhat Albayrak, aynı zamanda Turkuvaz dağıtımın da patronu bu yolsuzluğun en önemli aktörlerinden biri. Yani anlaşılan, gazete sahipleri, matbaalar ve dağıtım şirketlerinin de içinde olduğu organize bir soygun çetesiyle karşı karşıyayız.

Bugünlerde Basın İlan Kurumu yine gündemde. Kurumun müdürü Yakup Karaca, Hakan Şükür ve Alaattin Kaya ile irtibatları üzerinden sorgulanıyor. Belli ki yüz milyonlarca liralık ilan pastasının dağıtımında birilerinin ayağına basmış. Halbuki Erdoğan’ın Medya İmamı Serhat Albayrak tarafından oturtulmuştu o koltuğa. 2010 yılında DPT’den emekli olduktan sonra BİK genel müdür yardımcısı yapılan Karaca, 2015 yılında da genel müdür yapılmıştı.

Yeni görevindeki ilk işi AKP iktidarının yemeyi kafaya koyduğu Zaman Gazetesi’ne el konulabilmesi için delil üretmek oldu. O günlerde Türkiye’de satılan 5 gazeteden biri Zaman Gazetesi olmasına rağmen “abone satışları tirajdan sayılmaz” diyerek Zaman’a verilen ilanları kesme yoluna gitti. Zaman’ın itirazları bir işe yaramadı, BİK Yönetim Kurulu, Zaman’a verilen ilanları kestiği gibi geçmişte haksız ilan aldığı iddiasıyla borçlu da çıkardı.

4 Mart 2016’da Zaman’a kayyım atanma gerekçelerinden birisi de “gazetenin tirajının olduğundan daha fazla gösterilerek Basın İlan Kurumundan haksız kazanç sağlandığı yönünde deliller bulunduğu…” iddiasıydı.

Bu suçlama 10 Nisan 2017 tarihli Zaman Davası’nın iddianamesinde de yer aldı. Ancak 30 Nisan 2018 tarihinde açıklanan gerekçeli kararda sanıklara bu konuda ceza verilmediğini görüyoruz.

Çünkü maksat hasıl olmuş, sırf iktidara biat etmediği için Anayasa ve kanunlar ayaklar altına alınarak Türkiye’nin en çok satan gazetesine el konulmuş, yöneticileri, gazetecileri ve yazarları hapse atılmış, arşivleri yok edilmiş, bina ve matbaaları yandaşlara peşkeş çekilmiş, işlem tamamlanmıştır.

Bu kirli operasyonun maşalarından birisi olan Basın İlan Kurumu’nun başındaki şahsın bugünlerde F..öcü diye hedefe konulması bu yüzden hiç canımı sıkmıyor. Sadece merak ediyorum, sıradaki kim?

[Mehmet Yıldız] 26.7.2018 [TR724]

Ben Uğur Abdürrezzak, buradayım! [Ahmet Dönmez]

Ben Uğur Abdürrezzak!

Buradayım!

Meriç’in altında bir yerlerde…

Biricik eşim, canım yavrularım yoklar.

‘Yeni şarkılar söyleyen yeni insanların adımları’ ile çıktığımız bir yolda, bu dünyada bir daha kavuşmamak üzere ayrıldı yollarımız.

****

Unuttunuz mu?

Hani bir Şubat sabahı Meriç’te boğulan öğretmen Ayşe Abdürrezzak vardı, onun hala cesedine ulaşılamamış eşiyim ben.

Annesi ile yan yana yatan canım Abdülkadir Enes’in babası…

Ben Uğur Abdürrezzak.

Buradayım. Meriç’te bir yerlerde…

****

2 yaşındaki Halil Münir’imizin cesedi 4.5 ay sonra bir kum ocağının pompasına takılı bulundu.

Eşimin, “Çocuğumu kurtarın! Çocuğumu kurtarın!” feryatları hala bir nehir uğultusu gibi kulaklarımda.

Kurtaramadım çocuklarımı!

Kurtaramadık!

Ah Münir’im, nasıl da kayıp gittin avuçlarımdan…

****

Her gelen yeni ölüden sorarım haberlerini.

Ben Uğur Abdürrezzak!

Bu serin suların altında, nice yarım kalmış hikayenin, nice yarım kalmış kahramanı ile bir arada yatıyorum.

“Kırılan dalgaların dövdüğü bir kıyının

Haykırışları içinde duruyorum”

Buradayım.

Yüz üstü, sırtım dönük.

Küskünüm.

‘Yazgım, kendi mezarımda seyretmekmiş kırgın aksimi.’

Her gelen yeni ölüden sorarım haberlerini.

****

Burası bir yanardağ mı, nehir mi?

Çocuklarım için “Oh oldu, bunlar da büyük terörist olacaktı, öldükleri iyi oldu, 2 kişi 2 kişidir” demiş kimileri.

Ki, şu avucumda sıktığım balçık kadar ölüdür kendileri. Balçıktan yaratılmış olsalar da insan diyemem ki…

Ayşe’mle Abdülkadir’imin cenaze namazlarını kıldırmak istememiş imam. “Bunlar haindir” diyerek…

Diğer beldeden gelip namazı kıldıran genç imam ise defin yapılırken uzak bir yere geçip içli içli ağlamış.

****

Ağlıyorum…

Yüzümü hiç ıslatmadan.

Bilemezsiniz gürül gürül akarken Meriç, ne kadarı kendisinden ne kadarı benden.

Ki bilirim nehirdir, denizdir, ateştir, mahşerdir.

Her gelen yeni ölüden alırım haberlerini.

Ama kimse bilmez 2 yaşındaki Münir’imin cenazesini.

Kimler baktı melek yüzüne, kimler tuttu ellerini son kez bilmiyorum. Yeterince kucaklayabildiler mi, sıkı sıkı sarılabildiler mi toprağa vermezden evvel? Doyamazcasına öpüp öpüp tanınmaz hale gelmiş alnını, yüzünü, severek veda edebildiler mi? Biricik meleğime yokluğumuzu hissettirdiler mi?

****

Ben Uğur Abdürrezzak.

37 yaşındayım.

Henüz ortasında iken ömrün.

‘Bir gençlik ölümü saklı’ değil bende. Öldüm bir genç olarak. Evet.

Lakin ölmedim ‘beni leylak büklümlerinin içten ve dışardan sarmaladığı günlerde…’

Öldüm bir yanardağ gibi gürül gürül lav denizinde.

Yangınımı söndürmedi benim su.

Bir su kasidesi de ben mi yazayım Ey Fuzuli: Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su!…

****

Tarihlerden 13 Şubat 2018.

Sabah beş sıralarında çıktık yola. İki aileydik. Ben, eşim Ayşe, oğullarım Abdülkadir, Münir, Fahrettin Doğan isimli bir başka genç arkadaş, onun eşi Aslı Hanım, küçük çocukları İbrahim Selim ve bir de Fatih diye bir başka genç…

Toplam 8 kişiydik. Yol arkadaşlarıydık.

Sağanak yağmur vardı. Hava soğuktu. Nehrin seviyesi yükselmiş, debisi hızlanmıştı.

Bot hepimizi taşıyamaya yetecek kadar büyük değildi. Kaçakçılara iki kerede geçelim dedik ama dinlemediler.

Beni tanıyanlar bilir; mantık insanıydım. Her şeyi etraflıca hesap eder, öyle adım atardım. Körü körüne iş yapmazdım. Normalde o botun bizi taşımasının riskli olduğunu görmüşsem kesinlikle binmezdim.

Ama hesap edin, nasıl bir cehennemden kaçıyorduk.

Nasıl bir memleket ağrısıdır….

****

Kastamonuluyum. Bir ailenin tek evladıyım. Babam fakirdi, eşim gibi ben de çok zorluklarla okudum.

İngilizce öğretmeni oldum. Kasımoğlu Coşkun Koleji’nde görev yaptım. Evlatlarımın ardından ‘oh olsun’ diyecek nice ailenin evlatları için gecemi gündüzüme kattım.

Eşimle de bu okulda tanıştık. 2005 yılında evlendik. İkimiz de idealisttik. Eşim neredeyse 7 gün 24 saat öğrencileriyle yaşıyor, sürekli daha fazla ne yapabileceğini düşünüyordu.

Bense İngilizce dışında web site yapımından bilgisayar programcılığına kadar bir çok alanda kendimi var etmeye çalışıyordum. Dolu dolu bir öğretmenlik hayatımız vardı. Koşturuyorduk.

Kendi çocuklarımızı bile ihmal ettik malesef. Eşim, Münir’i doğru dürüst emziremedi bile. Sütünü sağar, çocuğun kreşine bırakırdı. Münir biberonla beslendi.

Bir yandan şiir ve tiyatroyla da ilgileniyor, öğrencilerini ‘doyuruyordu’…

Kendi evlatlarını, kendi analarını öldürdü bu memleket.

‘Timsah kısmı çünkü yavrusunu yer…’

****

Ben bir süre sonra Milli Eğitim’e geçtim. 2012 yılında eşim de MEB’e geçiş yaptı. Kartepe’de görev yapıyorduk.

15 Temmuz’un ardından onbinlerce öğretmen gibi bizim hayatımız da alt üst oldu. Ben hemen ihraç edildim. Bir süre sonra da gözaltına alındım ve tutuklandım. 11 ay cezaevinde kaldım.

Eşim de benden bir buçuk ay sonra ihraç edildi. Onun hakkında da 2 ayrı dava açıldı. Gözaltına alındı ve tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Paramız olmadığı için avukat bile tutamadık. Borçlarımız vardı. Anne babam Kastamonu’daki evi satıp Kartepe’ye yerleştiler. Ben hapisteyken ailemle onlar ilgilendi. Babam o yaştan sonra fırında çalışıp bize destek oldu. Eşimse çanta ve eşarp alıp satarak çocukların rızkını çıkarmaya çalıştı. Bir arabamız vardı, onu sattık.

Bazı arkadaşlar bir yolunu bulup yurtdışına çıkmıştı. Eşim, arkadaşlarına “Uğur Bey cezaevinden çıksa biz de yola düşsek” diyordu. Artık dayanacak gücü kalmamıştı. Ailesi de sahip çıkmıyordu. Bizi en çok da bu kadar hizmetinde bulunduğumuz ülkemiz ve insanımız tarafından ‘terörist’ olarak suçlanmak kahrediyordu.

****

Daha mahkemeye bile çıkmadan tahliye oldum. Hiç ilgim yokken içeriye almışlardı, sonra ummadık bir anda çıkardılar. Ama tekrar alacakları belliydi. Bunu tahliyemde söylediler de… Nitekim tahliye olan bazı arkadaşlarımı tekrar tutukladılar.

Zaten bir yerde çalışmam da mümkün değildi. SGK sisteminde kara listedeydim. Kimse bize iş vermiyordu. Hele bu küçük yerlerde kimse sizinle konuşmuyor bile. Yolda görenler yolunu değiştiriyor. Tamamen vebalı gibisiniz. Size hayat hakkı yok.

Eşimin mahkemesi de Nisan başında karar açıklayacaktı. Ya ikimizi birden hapse tıkarsalar diye korkuyor, çocuklarımız için endişe ediyorduk. Memleketimin yaşayan ölüleri, vicdansız dirileri kadar canlıydı işte hukuk, şu avucumda sıktığım balçık kadar…

Kimden, hangi adaleti umacaktım?

Hemen yurt dışına çıkmak için hazırlıklara başladık. Pasaportlarımız iptal  ve yurtdışı yasağımız olduğu için de kaçak yollardan çıkacaktık. Bazı arkadaşlarla konuştum, “Gelirsen evi, parayı hiç kafana takma. Evimizi de aşımızı da bölüşürüz.” dediler. Allah razı olsun.

Derken ana baba ile helalleşip yola koyulduk.

Bir bitmeyecek sefere…

Bir sonsuzluğa…

*****

İşte ben Uğur Abdürrezzak, bu şartlarda bindim o bota.

Yoğun yağış ve kabaran su seviyesi nedeniyle bot sürekli dönüyordu. Bir ağaç parçasına çarptık. Bot yalpalamaya başladı. Ardından bir başka ağaç parçasına daha çarpınca devrildik.

Gerisi bir girdap, bir ‘sisler bulvarı’…

Kesik birer kol gibi bir bir ayrıldık tek bedenden…

Gözlerimin önünde hala; ‘birbirimizin gözlerini arıyorduk’.

‘Deniz fenerleri sönmüştü’…

Su çok soğuktu. Bir mızrak gibi saplandı göğsümüze. “Allah!” diye bağırdım. Tam bir kıyamet haliydi. Çocukların bu kadar soğukta ve akıntıda yüzmeleri mümkün değildi. Eşimin, “Çocuklarımı kurtarın! Çocuklarımı kurtarın!” diye bağırdığını duydum. Ki hala duyuyorum…

Ama her şey bir kaç saniye içinde oldu bitti. Soğuk ve şiddetli akıntı nedeniyle kimse kimseye yardım edemedi. Hemen yanımda olan ve kim olduğunu hala hatırlamadığım birine tutunmaya çalıştım. Olmadı.

Sisler deryasında hepsini kaybettim…

****

Ben Uğur Abdürrezzak, buradayım!

Meriç’te bir yerde.

Bugünlerde başka yavruların çığlıkları ile çalkalandı örtüm, bir başka ananın bebeğine sımsıkı sarılması ile kavruldu su.

Duydum. Bütün o çığlıkları duydum. Benim gibi bir babanın daha kulaçlarını duydum. Çırpınışları ile titredi koca Meriç. Yine bir sisler deryasıydı…Eşi Hatice Hanım’ın bir ağaç dalına tutunduğunu gördü adam. Bebek de anne kucağındaydı. “Bekle beni” diye bağırdı adamcağız, “Kurtaracağım sizi”. Kurtaramadı.

Murat’mış adı, Murat Akçabay. Onlar da bizim gibi öğretmenmiş.

Önce iki oğlunu kıyıya çıkaracaktı. Onları emniyete aldıktan sonra gidip anne ve bebeğini alacaktı. Ama alıp götürdü akıntı onları. Gördüm. Hepsini gördüm. Hiç bırakmadı bebeğini ana.

Yetim büyümüş Hatice Hanım, “Mevlam beni yavrularımdan önce alma, kalmasınlar yetim”miş tek duası.

Baba, diğer iki çocuğunu kurtarabilmek için yüzdü ama sudan çekemedi onları da. Kopup gittiler kesilir gibi bir gövdeden kollar…

Yeni ağıtlar karıştı suyuma, yeni acılar karıldı mezarıma. O babanın ve o evlatların haykırışları da karıştı kulağımdan gitmeyen kendi yavrularımın çığlıklarına.

*****

Unuttunuz mu beni?

Ben Uğur Abdürrezzak!

Sorabilirsiniz beni.

Nasıl bilirdiniz?

İyiydi diyecekler.

Mülayemeti, naifliği, sabrı, gönlünün temizliği ile çok sevilen bir arkadaştı…

Halı saha maçında bile değişmez, kimseyi kırmazdı diyecekler.

Fedakardı, çalışkandı, branşında iyiydi…

Ama Ben Uğur Abdürrezzak, buradayım. Meriç’te bir yerde.

Sırtım dönük yatıyorum.

Küskünüm.

Ama bir o kadar da huzur içinde…

****

“Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak

Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir

Birazdan akşam olacak…”

Belki yine sis çökecek.

Bir bot daha geçecek.

Bütün o acı türküleri, ağıtları, dilden dile kalan hikayeleri dinlemek ve anlatmak da bana düşecek.

Bütün acı ölümlerin çığlıkları ve dökülen gözyaşlarının toplamıdır benim mezarım Meriç.

Her çıtırtıya uyanır, her hırçın dalga ile ürperirim.

Huysuz huysuz akmaya başlar mezar.

Anlarım, yeni yolcular var.

Ya bu aleme, ya öteki…

Ya ölüme ya hayata…

Bir mırıldanma yankılanır önce sularda. Dudaklardan usul usul dökülen dualardır, anlarım.

Gözler gözleri arar…

Bir sis çöker, bir fırtına kopar…

Bir damla yaş düşer sonra, ya sevinçtendir ya kahırdan.

Ve artık biliyorum nehirler nerelerden doğarlar.

[Ahmet Dönmez] 26.7.2018 [TR724]

Yeni rejim ve ordu [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

İster beğenelim ister beğenmeyelim, Türkiye’de Ordu devletin kurucu unsurudur. Türkiye Cumhuriyetini askerler kurdu. Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü başta olmak üzere cumhuriyetin kurucu kadroları asker kökenliydi. Dahası, bu kadro, 1800’lü yıllardan itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nda reformlarla başlayan bir kıpırdanış sürecinin ürünleriydi ve kendilerinden önceki kadroların devamıydılar. Bu bağ, Osmanlı ile Cumhuriyet’in tarihlerinin bir halef-selef ilişkisi olması gerçeğini doğurmuştur. Cumhuriyet kurulduğunda, Osmanlı geçmişinde yaklaşık 100 yıllık bir devleti dönüştürme süreci yaşanmıştı. Modern dünya tarihinin tüm dinamikleri Osmanlı aydınlarını etkilemişti. Reformasyon, Rönesans, Fransız Devrimi, Sanayi Devrimi, Aydınlanma, milliyetçilik, ulus devlet, vatan konsepti, diğer çağcıl ideolojik pozisyonlar; hepsi de Osmanlı aydınlarını meşgul etti, etkiledi, ve elbette bunların sosyolojik ve politik yansımaları oldu. Ancak önemle vurgulamak istediğim nokta odur ki, ordu veya askeriye tüm bu etkilerin en fazla kendisine yer bulduğu, en fazla etkisi altına aldığı, en çok devletin dönüştürülmesinde itici güç olarak kullanıldığı toplumsal kesim oldu. Bu, orduyu Türkiye tarihinde dönüştürücü bir elit grup haline getirdi. Osmanlı’yı dönüştüren askerler, modern Türkiye tarihini de belirlediler.

15 Temmuz 2016 tarihindeki lanetli darbe kalkışması, Türkiye’deki tüm sosyolojik ve politik koordinatları allak bullak etti. Bu arada askeri liseleri ve Harp Okulunu lağvederek, Osmanlı-Türkiye düzlemindeki devlet taşıyıcısı olan bir geleneği de yok etti. Ordu Osmanlı’da siyasi bir kurumdu, Türkiye de bunu devraldı. Ancak bunun çok ötesinde, tüm devletlerde olduğu gibi, ordu devletin sahibi olduğu kara, deniz ve hava ülkesini kontrol etmede – yani var olmada! – en hayati ve anahtar kurumuyken, 15 Temmuz sonrasında Ortadoğu ve Afrika ülkelerindeki toplumsal parçalanmışlığın bir öğesi durumuna getirildi. Esasında Türkiye’nin güçlü ve kurumsal ordusu, bir parti-tek adam silahlı gücüne indirgendi. Harp Akademisi’nin ve Harp Okullarının, askeri okulların ve diğer eğitim kurumlarının ortadan kaldırılarak Milli Savunma Akademisi türü bir yapı altında bu kurumları “sivilleştirmek” asla ordunun siyasete müdahalesine engel oluşturacak bir altyapı reformu değildir. Olan, tam aksine orduyu siyasetin güdümüne sokarak, ordu içi fraksiyonların gelecekte çok parçalı bir ordu meydana getirerek, siyasi mücadeleye girişmelerine sebep olacaktır. Çünkü artık orduda liyakat değil, siyasi bağlantılar sayesinde ilerleme ve kariyer şansı yakalayacak yeni jenerasyon komutanlar, kendi askeri (ve siyasi) geleceklerini, ülkenin ali menfaatlerinden izole ederek, kendi kişisel çıkarlarını önceleyeceklerdir. Bu bakımdan ordu Türkiye’de artık bildiğimiz ordu olmaktan çıkmış, siyasi bir oyun alanına dönüşmüştür.

Elbette eskiden de siyaset ve ordu arasında görece bir dinamik vardı. Fakat orduda askeri kariyer büyük ölçüde liyakate uygun olarak ilerlemekteydi. Yüksek Askeri Şura görece özerk bir yapıydı. Burada siyaset üstü olmasını falan savunmuyorum YAŞ’ın. Fakat devleti oluşturan kilit konumların siyasi partilerin kadro arka bahçesi olmalarının zararına işaret etmek istiyorum. Bugün TSK, tüm yapısıyla birlikte Saray’ın bir unsuru olmuştur. Saray’dan kast ettiğim, yeni rejimdir. Elbette yeni rejimde bazı askeri unsurlar da veya derin yapılar da etkin olabilir. Daha önce işaret ettiğim üzere, bunların kanıtlarını henüz ortaya koyamıyoruz. Tabiatıyla devletlerin iç karar alma mekanizmaları son derece gizlidir. Özellikle enformel karar alma mekanizmaları böyledir. Demokratik hukuk devleti normlarında bir karar alma hiyerarşisi olmayan rejimlerde bu enformel ilişkiler ana belirleyici oluyor. Bu, siyasi çözümlemeleri zorlaştırıyor, hatta olanaksız hale getiriyor. Bugün Türkiye böyle bir yapıda. Anayasal devlet mimarisi çöktüğü için, anayasasız (ve yasasız) bir şekilde yönetiliyor. Ez cümle, askeriye de bu kaotik yapıdan nasibini almakta. TSK, an itibariyle üzerinde daima siyasi kontrolü ve Demokles’in kılıcını hissediyor. Kolay değil; sabah uyandığınızda hain ilan edilip hapse atılıyorsunuz! Dün kahraman denen F16 pilotları bugün asılsız fabrikasyon iddialar temelinde görevden alınıyor, kariyerleri ve hayatları bitiriliyor.

Tarihte Türk ordusunun bu kadar ayağa düşürüldüğü, aşağılandığı, itibarsızlaştırıldığı, karalandığı, tahrip edildiği bir başka dönem olmamıştır. Dahası, gelişmiş ve köklü devlet geleneği olan devletler, ordularına önem verir, gözleri gibi bakarlar. Bilirler ki, modern devlet oluşumunda ordular, devletin ana çekirdeğini oluşturur. 15 Temmuz sonrasında Türkiye, fiilen ordusuzlaştırılmış, ordunun içindeki tüm kariyer gelişim süreçleri allak bullak edilmiş, emir komuta zinciri bozulmuş, kıdem kriteri bir kenara itilerek, siyasi beklentilere göre gelecek komuta kademeleri tasarlanmış, her şey rejimin menfaatine olacak şekilde dönüştürülmüştür. Esasında bu bir dönüştürmeden çok bir tahribat, bir yıkım, bir sabotajdır.

15 Temmuz sonrasında ne kadar yetişmiş ve yetkin kadro varsa, asılsız ve fabrikasyon suçlarla ordudan atılmış, kriminalize edilmiş, işkence ve aşağılayıcı kötü muamelelere tabi tutulmuştur. Darbe girişimine katıldığı bile ortaya net olarak konamayan yüksek rakamlarda subay bugün hapishanede çürütülmekte, onların eşleri ve çocukları da korkunç bir zulme uğratılmaktadır. Yurtdışında görevli NATO’nun çeşitli birimlerinde vazife ifa etmekte olan ve 15 Temmuzda başka ülkelerde görevli bulunan personel, darbe iddialarından nasibini almış, her biri gıyabında mahkûm edilmiş, Türkiye’ye herhangi bir gerekçe ile geri çağırılan ve dönen subaylar tutuklanmış ve cezaevine konulmuştur. Bu subayların TSK’nın gözbebeği olduklarını özgeçmişlerine bakan herhangi biri anlayabilir. Devletin diplomatik pasaport verdiği ve devletin yüzlerce üst seviye sırrına vakıf bu subayların bir gecede terörist ilan edilmesi aklı başında herkesi düşündürmesi gereken önemli bir soru işaretidir. Tüm bu gerçekler sadece Türkiye’de gündemde değil. Ama uluslararası camia, özellikle de NATO bu gerçekleri görüyor. Bu üst seviyedeki subaylar eskiden NATO subayı olarak görevli oldukları ülkelerde ilticacı oldular. Amiral ve general kadrosunun yüzde ellisine yakın bir rakamda subayını terörist ilan eden bir ülkenin devlet olma inandırıcılığı olabilir mi? Ordusunun en üst komuta kademesinin yüzde ellisi terörist olan bir ülkede devletin varlığını mı sorgulayalım, yoksa terörist olmadığı halde politik nedenlerle askerlerini harcayan bir devletin devlet olma vasfını mı? Hangisini tercih edersiniz?

Benim merak ettiğim şu: acaba bu durum TSK’da subaylar üzerinde nasıl bir etkide bulunuyor? Böylesine satranç piyonu olmaya indirgenmiş bir ordunun neferleri ve komutanları, görevlerine motive olabilir mi? Gerektiğinde ülkesi için kendi canını tehlikeye atmaktan kaçınmayacak fedakârlıkta bulunmasını beklediğimiz subayların muhatap oldukları muamele, her gece uyumadan önce acaba yarın hain edilir miyim haklı sorusunu gündeme getiriyorsa, bu insanlar görevlerini ne derecede ifa edebilir!

Ordunun üzerinde oyun oynayan bu rejim, orduyu kontrolü altına almak isterken aynı zamanda ordudaki fraksiyon ve hizipleşmenin de etki alanına ister istemez girecek. Bunu görmemek için kör olmak lazım. Diktatörlüklerde silahlı gücü kontrol eden iktidarda kalabilir. Bunu bilen Erdoğan rejimi büyük olasılıkla kendi silahlı kuvvetlerini dizayn edecektir. Bedelli askerlik tartışmalarına ustaca zerk edilen ordunun yeniden yapılandırılması (profesyonelleşme!) tasarısı, rejimin konsolide olma çabasında yeni bir merhale. Bu rejim, Osmanlı’dan modern Türkiye’ye kurucu unsur olan bir kurumu kendisi için tehlike addederek, onu fiilen bitirdi. Şimdi de tümüyle kendi kumandasında bir silahlı gücü ordu diye kakalamanın gayretine girdi. Orduyu 15 Temmuzda bitirdiler. Enkazını kaldırıp, Saray’ın kişisel silahlı gücünü kurmanın peşindeler. Toplumdaki dejenerasyon seviyesine baktığımda, bunun da sorunsuzca gerçekleşeceğine dair endişelerim büyüyor.

Bu “oyun”, güç oyunu. Politik oyunun kurallandırılmamış şekillerinden biri oynanıyor bugün Türkiye’de. Bu, kadim Anadolu topraklarında belki de en büyük zafiyetle malul bir “devletle!” baş başa bırakıyor bizi. Bu “devlet” adeta kendi kendisini yok etmeye programlanmış bir şekilde, gün be gün çözülüyor, zayıflayarak parçalanma eğilimi gösteriyor. Erdoğan, bu sürecin fitilini ateşleyen ve anayasal düzene ihanet etmesi bağlamında en büyük ihaneti yapan siyasi olarak Türkiye tarihinde yerini alacak şüphesiz. Sadece zulmü değil, ihaneti de birincil planda dikkate alınmalı! Türk Silahlı Kuvvetleri’nin fiilen imha edilmesi sürecinde dış düşmanlardan çok daha tehlikeli bir biçimde, iç dinamiklerle Türkiye devletinin merkezi ana çekirdeği ortadan kaldırıldı. Türk ordusunun subayları bu durumu nasıl algılıyor bunu bilemem. Ama bildiğim, 15 Temmuz sonrasının tüm toplumsal ve politik dokularda çürümenin başlamış olması. Bu kanser bünyede o kadar hızla ilerliyor ki! Maalesef askeriye bu habis patolojinin en fazla ortaya çıktığı birim. Devleti dönüştüren ve devletin kurucu unsuru olan yapının yeni rejimde istikrarsızlaştırıcı ve illegal güç mücadeleleriyle Türkiye siyasetinde kendi menfaatine düzenlemelere girişeceği kaotik bir dönemi öngörüyorum. Bu yapıda artık Meşrutiyet’i empoze edecek donanımda veya Kurtuluş Savaşı organize ederek vatanı kurtaracak vizyona sahip olanlar çıkmayacak. Bu yapıda artık Cumhuriyet’i kuranlar ve –her şeye karşın – gelecek nesillere iyi kötü anayasal düzene sahip devlet ciddiyeti olan bir ülke emanet edecek yurtseverlikte olanlar da olmayacak! Çünkü ordu artık Saray’ın arka bahçesi! Çünkü ordu artık siyasetin ta kendisi!

1800’lerden beri devleti dönüştürücü-devlet kurucu unsur olan askeriye, üçüncü sınıf bir muz cumhuriyetine dönüşen anayasasız kaotik Türkiye siyasetinde eridi, eritildi. Ordu siyasetin denetimine tabi olacak derken, AB üyeliğinde ilerleyen ve demokratik hukuk devletini geliştiren bir Türkiye vardı! Ortadoğu muz cumhuriyeti olan paçoz bir dikta rejiminde bu rüya siyasetin orduya tecavüzü ile sonuçlandı! Nereden nereye!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 26.7.2018 [TR724]

Mali çöküşte sıra Fenerbahçe’de [Hasan Cücük]

Fenerbahçe, 3-4 Haziran tarihlerinde yaptığı kongre tarihi olmuştu. İlk kez bir kulübün kongresi stadda yapılırken, başkanlık seçimi nefes kesmişti. Kulübün 20 yıllık başkanı Aziz Yıldırım’ın karşısına çıkan ‘değişimin adayı’ Ali Koç, ‘yenilmez’ denilen ismi adeta sandığı gömmüştü. Ali Koç’la Fenerbahçe yeni bir hava yakalarken, dağılan yoz bulutundan sonra ortaya pembe değil karamsar bir tablo çıktı. Fenerbahçe mali açıdan iflasa gidiyor. Bunu ilan etme görevi ise çiçeği burnundaki başkan Ali Koç’a düştü.

Aziz Yıldırım döneminin en bariz özelliği tesisleşmeydi. Galatasaray ve Beşiktaş yıllarca demode olan statlarında top koştururken, Fenerbahçe 2000’li yılların başında bölüm bölüm yıkıp yenilediği modern stadına kavuşmuştu. Stadın yanında spor salonu ve kamp tesisleri Aziz Yıldırım’ın eserleri arasında yerini aldı. Galatasaray ve Beşiktaş’ın maddi sıkıntı çektiği dönemlerde Fenerbahçe oyuncularına ödediği yüksek ücretle dikkatleri üzerine çekmişti. Fenerbahçe, Türkiye’nin en borçsuz kulüplerinden biri olarak lanse edildi.

Ali Koç’un kulübün TV’sinde 3 saat boyunca anlattığı gerçekler, aslında sadece FEnerbahçe’nin değil Türk futbolunun iflasın eşiğine geldiğini gösteriyor. Fenerbahçe’nin borcunun 3,2 milyar lira olduğunu ilk kez öğrendik. Bu denli büyük borç yükünün altındaki bir kulübün yaşaması için ya iyi sponsorlara ya da satacak oyunculara ihtiyacı var. Hesapsız harcamanın bedelini Fenerbahçe ağır ödeyecek.

Avrupa’da her kulübün bir stratejisi vardır. Şampiyonluk adayları bellidir. Kulüpler ayağını yerden kesteğinde başına geleceği bilir. Bunun canlı örnekleri İtalya’da Fiorentina, Lazio ve Parma ile İngiltere’de Leeds United’dir. Bir zamanların bu popüler kulüpleri zengin sahipleri sayesinde hesapsız harcamanın bedelini lig düşerek ödemişti. UEFA, futbolu zenginlerin oyuncağı olmaktan kurtarmak için Finalsal Fair Play kuralını koydu. Anlamı, ayağını yorganına göre uzatacaksın. Gelirin kadar harcayacaksın. ’Ben zengin başkanım, cebimden kulübün kasasına para akıtırım’ diye düşünmeyeceksin. Kurala uymam diyenlere ise yaptırım sopası çoktan hazırdı. UEFA, Finansal Fair Play’i ihlal eden kulüplere transfer yasağı ve Avrupa kupalarından men cezası vererek yola getiriyor.

Ali Koç’un anlattıkları Fenerbahçe’nin yakın bir zamanda borcunu çevirecek bir formül bulmazsa önümüzdeki yıl Avrupa kupalarından menedileceğini gösteriyor. ’Şampiyon olsak bile Avrupa’ya gidemeyiz’ cümlesinin başka bir anlamı bulunmuyor. Gayri menkulları ipotekli, bankalara borcu kısa vadeli olan Fenerbahçe’nin içine düştüğü darboğazdan kurtulması zaman istecektir. Tabi taraftarın sabırlı olması ve destek vermesi gerekiyor.

Fenerbahçe’nin bugün yaşadığını Türk futbolu daha önce Galatasaray ve Beşiktaş’la yaşamıştı. Galatasaray, Faruk Süren döneminde tarihi başarılara imza atıp üst üste 4 yıl şampiyon olup, UEFA Kupası’nı kazanmıştı. Süren sonrası koltuğa oturan Özhan Canaydın ise tam bir şok yaşamıştı. Tam 37 futbolcu kulüpten parasını alamadığı için FİFA’ya başvurmuştu. Kupalar kazanma sevinci, kulübün mali yapısının üzerini örtmüştü. Tablo oldukça karamsardı. Galatasaray, borcunu ödemek için bir kaç yıl transfer yapmamış, eldeki oyuncuları satarak rahatlamaya çalışmıştı.

Beşiktaş ise Yıldırım Demirören döneminde batmanın eşiğine gelmişti. Demirören’in futbol federasyonu başkanı olmasıyla bayram eden Beşiktaşlılar, iflasın eşiğinde bir kulübü Fikret Orman’a teslim almıştı. ’Feda’ deyip oyunculardan aldıkları ücretlerde indirim isteyip, bunu kabul etmeyen oyuncularla yollarını ayırmıştı. Galatasaray ve Beşiktaş’ın durumuna gülen Fenerbahçeliler bugün aynı şoku yaşıyor.

Dövizin sürekli yükseldiği Türkiye’de kulüpler ya iflas edecek ya da ayağını yorganına göre uzatacak. Ali Koç, ortaya çıkan bu karamsar tabloya rağmen Fenerbahçe gemisini kurtarırsa Türk futbolunun kurtuluşu adını da bir ümit ışığı olur. Yoksa biz yine Avrupa kupalarından erken elenip, milli takım düzeyinde uluslararası turnuvaları televizyon seyretmeye devam ederiz.

[Hasan Cücük] 26.7.2018 [TR724]

Kim demiş meyve çekirdeği yararlı diye!

Yaz aylarında özellikle çocukların ya da anne adaylarının; başta kayısı olmak üzere acı badem, zerdali, kiraz, şeftali ve elma çekirdeklerini yararlı diye tüketmesi zehirlenmelere sebep oluyor. Pek çok meyvenin çekirdeğinde bulunan ve son derece zehirli bir madde olan “amigdalin”, bağırsaklarda çözünerek bir siyanür bileşiği olan “siyanid” üretiyor. Endokrinoloji Uzmanı Prof. Dr. Selim Kurtoğlu, çok çabuk toksik etki gösteren bu maddenin, ani çocuk ölümlerine bile yol açabildiğine işaret ediyor.

Yaşamı tehdit eden siyanid zehirlenmeleri, ağır klinik tablolarla ortaya çıkarak, önemli sağlık sorunlarına neden olabilir. Anne adaylarının gebeliğin ilk aylarında bu çekirdekleri tüketmesiyle birlikte, bebekte hidrosefali ve olumsuz böbrek gelişimine de zemin hazırlayabiliyor. Özellikle bazı kayısı türlerinin acı çekirdeğinden 5-25 adet tüketilmesi bile zehirlenmek için yeterli.

Yemek borusu ve midede yanmalara yol açan kayısı çekirdeği mideden bağırsaklara geçerek alkali ortamda 10 dakika içinde çözünür. Çözülme ile ortaya çıkan siyanid hızlıca bağırsaklarda emildikten sonra; kan hücreleri, dalak, beyin,  akciğer ve kalp başta olmak üzere tüm dokulara yayılır ve hücrelerin oksijen kullanmasını engelleyerek ağır klinik tabloya yol açar. Zehirlenmenin başlangıç evresinde; yüzde kızarma, terleme, çarpıntı, hızlı nefes alma, ağızda aşırı salgı (sekresyon), baş ağrısı ve dönmesi ile kusma gibi belirtiler ortaya çıkar. Zehirlenmenin ortaya çıkmasıyla birlikte; hızlı bir şekilde gelişen solunum düzensizliği,  tansiyon düşmesi, baygınlık, ateş, havale, felç, morarma ve sonuç olarak solunum durması kaçınılmaz hale gelir. Solunum duruncaya kadar cildin rengi kırmızıya dönüşür, göz bebeklerinde genişleme ve ışık tepkisinde kaybolma gözlenir.

Nefesteki acı badem kokusu belirleyici

Prof. Dr. Selim Kurtoğlu’na göre, zehirlenme söz konusu ise kişi vakit kaybetmeden hastaneye ulaştırılmalıdır. Burada ailenin doktora vereceği bilgi çok önemlidir. Ayrıca ani klinik bozulmalar da zehirlenmeyi düşündürür. Özellikle hastanın nefesindeki acı badem kokusu, alınan kan örneğinin parlak kırmızı olması, kan şekerinin yükselmesi, EKG’de hücresel hipoksi (oksijen azalması) nedeniyle ST yükselmelerinin ortaya çıkması da zehirlenme tablosuna işaret eder.

Nelere dikkat edilmeli?

  • Ağız yoluyla oluşan zehirlenmelerde kişi kesinlikle kusturulmamalıdır.
  • Zehirleyen yiyeceğin ne olduğu bulunmaya çalışılmalıdır.
  • Özellikle çocukların, aile bireylerinin haberi olmadan meyve çekirdeklerini çıkarma ve yeme riski göz önüne alınmalı, gerekli önlemler ile engellenmelidir.
  • Çekirdek zehirlenmelerinin müdahalesinde yapılan ilk işlem midenin boşaltılmasıdır. Mide yıkama işlemi gerçekleştirilir ve siyanür kokusu geçinceye kadar bu işleme devam edilir.

[TR724] 26.7.2018