Anayasa Mahkemesi, “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza atan akademisyenlerin yaptığı bireysel başvuruda hak ihlali kararı verdi.
BOLD – Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu, “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzaladıkları için barış akademisyenlerinin “silahlı terör örgütü propagandası yapmak” suçundan cezalandırılması nedeniyle ifade özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar verdi.
AYM 10 akademisyenin başvurusunu bu sabah başlayan toplantıda görüşmeye başladı. Akşamüstü sona eren toplantıdan hak ihlali kararı çıktı. AYM Genel Kurulu’ndaki oylamada sonuç 8’e 8 çıktı.
Eşitlik halinde AYM BaşkanI Zühtü Arslan’ın ihlal yönündeki oyu yasa gereği iki sayıldığı için, 9 oyla ihlal kararına hükmedildi.
Anayasa Mahkemesi’nin ihlalin ortadan kaldırılması için yeniden yargılama kararı da verdi.
Buna göre hüküm giyenlerin cezası kaldırılıp beraat ettirilecek. Söz konusu kararın 784 akademisyenin davası için emsal teşkil edeceği belirtiliyor.
[BoldMedya.Com] 26.7.2019
Malezya'dan kaçırılan eğitimciyi mahkum etmek için suç uyduruldu
Malezya’dan Mayıs 2017 tarihinde Türkiye’ye iade edilen eğitimci İsmet Özçelik’in davasında karar açıklandı.
Konya 2'nci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen hükümde Özçelik terör örgütüne üyelik ve propaganda suçlarından 10 yıl hapse mahkum edildi.
Mahkeme kararı verirken İsmet Özçelik için daha önce hazırlanan iddianamede yer almayan delilleri gerekçe gösterdi. Ayrıca Özçelik’in son savunması bile beklenilmeden karar yazılmaya başlanarak mahkeme tarafından hukuk çiğnendi.
GAZETECİ OĞLU SKANDALI HABER YAPTI
Kronos'ta Özçelik'in oğlu Suat Özçelik tarafından hazırlanan haberde İsmet Özçelik, 2017 yılı mayıs ayında hukuksuz şekilde Malezya'dan Türkiye’ye getirilmişti.
26 ay süren yargılamanın sonucunda Gülen hareketine ait dernek, okul ve kurumlarda çalışmak suç olarak gösterildi.
Özçelik hakkında verilen karardaki suçlamalar kısaca şöyle: "Kimse yok mu derneği sekreterliği, dernek kurucusu olma yöneticilik yapma, Mevlana üniversitesinin kurucu vakfında yönetim kurulu üyeliği, dernek üyeliği, Hizmet Hareketi'ne ait kurumlarda çalışma."
Bu kurumlarda çalışmanın suç olmadığı bilinirken hukuk kaideleri de yok sayıldı.
Ayrıca Özcelik’in 2015 yılı nisan ayından aralık ayına kadar olan sürede Hizmet Hareketine yakın gazete, dergi ve televizyon yayınlarından Facebook üzerinden paylaşım yapması da mahkemece suç sayıldı.
SOSYAL MEDYA PAYLAŞIMLARI SUÇ SAYILDI
Mahkeme Fethullah Gülen’in konuşmaları, gazete dergi ve televizyon logolarının bulunduğu paylaşımları terör propagandası kapsamında değerlendirdi.
Bunun yanı sıra bu dile getirilen suçlamaların hiçbirisi İsmet Özçelik ve avukatının eline savunma için ulaştırılan iddianamede yer almıyor.
Avukat ve Özcelik ilk defa bu suçlamaları karar duruşmasında duydu. Kendilerine savunma hakkı dahi verilmeden karar yazıldı.
Özçelik ve avukatına ulaştırılan ilk iddianamede yer alan suçlamalar daha önceki duruşmalarda düşmüştü. Bylock, Bank Asya ve tanık ifadeleri gibi suçlamalar Özçelik ve avukatı tarafında kanıtlanarak düşürülmüştü.
SAVUNMA İÇİN EK SÜRE TALEBİ REDDEDİLDİ
Ancak mahkeme Özçelik hakkında adeta yeniden yazdığı bir iddianame ile Özçelik’i mahkum etti.
Mahkemede avukat yeni suçlamalara karşı savunma için ek süre istedi. Ancak mahkeme bunu dinlemeden kararı açıkladı. Kararda Özçelik’in tamamen hukuki bir şekilde çalıştığı kurumlardaki faaliyetleri “örgütsel faaliyet” sayıldı.
İsmet Özçelik’in 2012’den 2015’e kadar fahri olarak gerçekleştirdiği Konya rehberlik faaliyetleri de terör faaliyeti olarak sayıldı.
Ailesi bu rehberlik kapsamında Türkiye devletinin kendisine yönlendirdiği misafirleri de gezdirdiğini dile getirerek, “Bu madem bir terör faaliyeti devlet de bu faaliyete destek vermiş o zaman.” diye tepki gösterdi.
İddianamede eğitimcinin resmi yolla yurt dışına Atatürk havalimanı üzerinden çıkmış olması da kaçmak olarak nitelendirildi.
[Samanyolu Haber] 26.7.2019
Konya 2'nci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen hükümde Özçelik terör örgütüne üyelik ve propaganda suçlarından 10 yıl hapse mahkum edildi.
Mahkeme kararı verirken İsmet Özçelik için daha önce hazırlanan iddianamede yer almayan delilleri gerekçe gösterdi. Ayrıca Özçelik’in son savunması bile beklenilmeden karar yazılmaya başlanarak mahkeme tarafından hukuk çiğnendi.
GAZETECİ OĞLU SKANDALI HABER YAPTI
Kronos'ta Özçelik'in oğlu Suat Özçelik tarafından hazırlanan haberde İsmet Özçelik, 2017 yılı mayıs ayında hukuksuz şekilde Malezya'dan Türkiye’ye getirilmişti.
26 ay süren yargılamanın sonucunda Gülen hareketine ait dernek, okul ve kurumlarda çalışmak suç olarak gösterildi.
Özçelik hakkında verilen karardaki suçlamalar kısaca şöyle: "Kimse yok mu derneği sekreterliği, dernek kurucusu olma yöneticilik yapma, Mevlana üniversitesinin kurucu vakfında yönetim kurulu üyeliği, dernek üyeliği, Hizmet Hareketi'ne ait kurumlarda çalışma."
Bu kurumlarda çalışmanın suç olmadığı bilinirken hukuk kaideleri de yok sayıldı.
Ayrıca Özcelik’in 2015 yılı nisan ayından aralık ayına kadar olan sürede Hizmet Hareketine yakın gazete, dergi ve televizyon yayınlarından Facebook üzerinden paylaşım yapması da mahkemece suç sayıldı.
SOSYAL MEDYA PAYLAŞIMLARI SUÇ SAYILDI
Mahkeme Fethullah Gülen’in konuşmaları, gazete dergi ve televizyon logolarının bulunduğu paylaşımları terör propagandası kapsamında değerlendirdi.
Bunun yanı sıra bu dile getirilen suçlamaların hiçbirisi İsmet Özçelik ve avukatının eline savunma için ulaştırılan iddianamede yer almıyor.
Avukat ve Özcelik ilk defa bu suçlamaları karar duruşmasında duydu. Kendilerine savunma hakkı dahi verilmeden karar yazıldı.
Özçelik ve avukatına ulaştırılan ilk iddianamede yer alan suçlamalar daha önceki duruşmalarda düşmüştü. Bylock, Bank Asya ve tanık ifadeleri gibi suçlamalar Özçelik ve avukatı tarafında kanıtlanarak düşürülmüştü.
SAVUNMA İÇİN EK SÜRE TALEBİ REDDEDİLDİ
Ancak mahkeme Özçelik hakkında adeta yeniden yazdığı bir iddianame ile Özçelik’i mahkum etti.
Mahkemede avukat yeni suçlamalara karşı savunma için ek süre istedi. Ancak mahkeme bunu dinlemeden kararı açıkladı. Kararda Özçelik’in tamamen hukuki bir şekilde çalıştığı kurumlardaki faaliyetleri “örgütsel faaliyet” sayıldı.
İsmet Özçelik’in 2012’den 2015’e kadar fahri olarak gerçekleştirdiği Konya rehberlik faaliyetleri de terör faaliyeti olarak sayıldı.
Ailesi bu rehberlik kapsamında Türkiye devletinin kendisine yönlendirdiği misafirleri de gezdirdiğini dile getirerek, “Bu madem bir terör faaliyeti devlet de bu faaliyete destek vermiş o zaman.” diye tepki gösterdi.
İddianamede eğitimcinin resmi yolla yurt dışına Atatürk havalimanı üzerinden çıkmış olması da kaçmak olarak nitelendirildi.
[Samanyolu Haber] 26.7.2019
Şehit eşi adli kontrolle serbest
Şehit Üsteğmen Murat Ataş’ın eşi Sezen Ataş Bursa’da gözaltına alındıktan sonra nakledildiği Nevşehir’de adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
Sezen Ataş’ın kızkardeşi Gülbahar Göndüz gelişmeyi sosyal medyada duyurdu.
Göndüz, “Ablamın sizlere çok selamı var. Sağ olsunlar evlerine misafir etmek isteyenler oldu. Kendisi Nevşehir otogarda yola çıkmak üzere bekliyor. Görmek isteyen olursa görüşebileceğini iletti. Hepinize çok çok teşekkür ederim. Diğer masumların sevincini de yaşatsın Rabbim.” ifadelerini kullandı.
"ETKİNİZ ÇOK BÜYÜK OLDU, İYİ Kİ VARSINIZ!"
Gözaltı haberinin duyulmasından sonra tepkisini ortaya koyan herkese teşekkür eden Göndüz, “Hepinize çok teşekkür ederim. Etkiniz çok büyük oldu. Ömer Bey’e de (Gergerlioğlu) ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Arayarak ve buradaki desteklerini asla ihmal etmedi. Kendisinin vesilesiyle birçok kişiye ulaşabilmemizi sağladı. Rabbim böyle güzel yürekli insanları asla başımızdan eksik etmesin Sizler de iyi ki varsınız.” dedi.
HDP MİLLETVEKİLİ GERGERLİOĞLU: İNŞAALLAH DİĞERLERİ DE SERBEST BIRAKILIR
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ise haberi şu ifadelerle paylaştı: ”Nihayet..! Gözaltı çilesi çektirdiniz, ama hukuk ve vicdan kazandı. Sezen Ataş adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Nice bebekli anneleri taciz ettiler, inşaallah diğerleri de serbest kalır. Hele bu anneye kamu vicdanı isyan etmişti. Allah’a şükür, güzel haberi duyurayım.”
ŞEHİT EŞİNİN CENAZE MERASİMİNE TEKERLEKLİ SANDALYE İLE KATILMIŞTI
Sezen Aktaş’ın eşi Üsteğmen Murat Ataş, 2016’da Lice’de Askeri Üs Bölgesine gerçekleşen hain saldırıda şehit olmuştu.
O esnada hamile olan ve doğum yapmasına bir ay kalan Sezen Ataş eşinin cenaze merasimine tekerlikli sandalye ile katılmıştı.
[Samanyolu Haber] 26.7.2019
Sezen Ataş’ın kızkardeşi Gülbahar Göndüz gelişmeyi sosyal medyada duyurdu.
Göndüz, “Ablamın sizlere çok selamı var. Sağ olsunlar evlerine misafir etmek isteyenler oldu. Kendisi Nevşehir otogarda yola çıkmak üzere bekliyor. Görmek isteyen olursa görüşebileceğini iletti. Hepinize çok çok teşekkür ederim. Diğer masumların sevincini de yaşatsın Rabbim.” ifadelerini kullandı.
"ETKİNİZ ÇOK BÜYÜK OLDU, İYİ Kİ VARSINIZ!"
Gözaltı haberinin duyulmasından sonra tepkisini ortaya koyan herkese teşekkür eden Göndüz, “Hepinize çok teşekkür ederim. Etkiniz çok büyük oldu. Ömer Bey’e de (Gergerlioğlu) ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Arayarak ve buradaki desteklerini asla ihmal etmedi. Kendisinin vesilesiyle birçok kişiye ulaşabilmemizi sağladı. Rabbim böyle güzel yürekli insanları asla başımızdan eksik etmesin Sizler de iyi ki varsınız.” dedi.
HDP MİLLETVEKİLİ GERGERLİOĞLU: İNŞAALLAH DİĞERLERİ DE SERBEST BIRAKILIR
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ise haberi şu ifadelerle paylaştı: ”Nihayet..! Gözaltı çilesi çektirdiniz, ama hukuk ve vicdan kazandı. Sezen Ataş adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Nice bebekli anneleri taciz ettiler, inşaallah diğerleri de serbest kalır. Hele bu anneye kamu vicdanı isyan etmişti. Allah’a şükür, güzel haberi duyurayım.”
ŞEHİT EŞİNİN CENAZE MERASİMİNE TEKERLEKLİ SANDALYE İLE KATILMIŞTI
Sezen Aktaş’ın eşi Üsteğmen Murat Ataş, 2016’da Lice’de Askeri Üs Bölgesine gerçekleşen hain saldırıda şehit olmuştu.
O esnada hamile olan ve doğum yapmasına bir ay kalan Sezen Ataş eşinin cenaze merasimine tekerlikli sandalye ile katılmıştı.
[Samanyolu Haber] 26.7.2019
Hücreden mektup: Adımın yanındaki kırmızı noktayı fark ettiğim an
15 Temmuz darbe girişiminin ardından OHAL kararları çerçevesinde kapatılan Zaman gazetesinin eski muhabirlerinden Ayşenur Parıldak, 11 Ağustos 2016’da tutuklandı. Kasım 2017’deki karar duruşmasında 7 yıl 6 ay ceza aldı.
Rengin Arslan'ın haberine göre Sincan Kadın Cezaevi'nde kalan Parıldak, euronews Türkçe'nin "Cezaevinden mektuplar yazı dizisi" için bir mektup kaleme aldı.
Ayşenur Parıldak'ın mektubu:
Değerli meslektaşım,
Bana nasıl olduğumu ve günlerimi nasıl geçirdiğimi sormuşsunuz. Kısaca bahsetmek isterim.
Cezaevinde gün benim için erken başlıyor. Neredeyse başka hiçbir şey yapmadan kitap okuyup not aldığımı söylemem mümkün. Dışarıdan istediğim İngilizce ve Türkçe bütün kaynaklara ulaşabildim. Şu ana kadar bir engelle karşılaşmadım. Son bir yıldır Yeni Asya gazetesi yasağı dışında herhangi bir gazeteye erişim engeli yaşamadım. Ancak özellikle yurtdışından gelen mektuplarım sık sık yol kazasına uğruyor. Hücremde kendime ait bir de televizyonum var.
Okumak ve yazmak dışında neredeyse her şey yasaklandığı için (bilgisayar kullanımı dahil) yazılarımı elle kaleme almak durumunda kalıyorum. Ancak biraz Polyannacılıkla bunun aslında kişisel gelişimimin bir parçası olduğunu söylüyorum kendi kendime. Kağıt kalemle hemhal olmanın hazzını yaşıyorum. Plastik sanatlara da ilgim büyük ancak cezaevi bünyesindeki hiçbir atölye çalışmasına katılamıyorum. Mahkemeye başvurdum, hakkımda verilmiş bir atölye kararı olmasına rağmen değişen bir şey olmadı. İtiraz dilekçelerim de infaz hakimliği tarafından “yazınız okunaklı” değil denilerek iade ediliyor. Meyve sularını kaynatarak boya imal etme girişimlerim de boyaları karıncalar basana kadar gayet iyi gidiyordu. Cezaevindeki sanat hayatıma böylece noktayı koydum.
Üç yıldır niçin hücrede olduğuma ilişkin hiçbir dilekçem yanıtlanmadı. Şifahi talimat deniyor sorduğumda. Mahkemenin verdiği tahliye kararına rağmen cezaevinden çıkarılmamam ve gece tekrar tutuklanmam... Bunları yaşamışken atölyeye çıkarılmayışıma şaşırmıyorum. Bir sabah uyanıyorsunuz odanızı aramaya gelenler herhangi bir eşyanıza el koyabiliyor. Radyo yasaklandı denilerek yeni radyolar satılıyor, birkaç ay sonra onlar da toplanıp yerine yenileri satışa çıkıyor. [El konulan] bazen kapüşonlu, siyah renkte ya da yazılı tişört olabiliyor. Yarın neyin yasaklanacağını kimse bilmiyor.
Cezaevinin fiziki koşullarından kaynaklanan yoksunluklar yaşıyorum. Betonun ve demirin vücutta yarattığı negatif enerjiyi atma imkanı yok. Sürekli açık kalan lambalarla birlikte sıkışan enerji çeşitli fiziksel ve ruhsal hastalıklara davetiye çıkarabiliyor. Plastik kaplara mecbur olmak, organik beslenememek, vejetaryen – vegan tutuklulara diyet yapıyormuş muamelesi yapılması, değişmesi gereken bakış açılarını işaret ediyor.
Yaşadığım tüm bu yoksunluklara rağmen görüş günlerinin benim için ‘nefes adacığı’ olduğunu söyleyebilirim. Ailem, arkadaşlarım ve avukatlarımla buluşacak olmanın heyecanıyla tüm neşemi takınıyor, karşılarına en şık kıyafetlerim ve güzel kokularla çıkmaya özen gösteriyorum. Çoğu kez karşılıklı bir tiyatroya dönüşen görüşlerde, yaşadıklarımı ya pas geçiyor ya da minimize ederek anlatıyorum. Görüş sonrası sevdiklerime veda etmiş olmak muazzam bir yoksunluk duygusu doğuruyor. Bu zorunlu ayrılık ve paylaşmanın iyileştirici gücü harmanlanıp bir duygu karmaşasına sebebiyet veriyor.
Bazen koridorlarda veya hastaneye sevk sırasında tanıdık simalara rastlıyorum. Nuriye buradayken birbirimize el sallardık. Vekiller, belediye başkanları, yüksek yargı üyeleri ve meslektaşlarım... Tarihin içinde yaşadığımı iliklerime kadar hissediyorum.
Vekillerden bahsetmişken; Meclis Cezaevleri İnceleme Komisyonu üyelerinin hazırlayacakları rapor için ziyaret listelerinde yer almama rağmen TBMM Başkanı Mustafa Şentop tarafından görüşmenin engellendiğini medyadan öğrendim. Ayrıca çeşitli insan hakları kuruluşları tarafından ziyaret edilmek istendiğimi, bunun da bürokratik engellere takıldığını öğrendim.
Tüm yaşananları analiz ettiğimde aldığım hapis cezası beni şaşırtmadı. Siyasi bir davanın parçası olduğumun bilincindeyim. Tahliye olduğum gün mutluluktan ağlarken salondaki izleyicilere döndüğümde, yüzü öfkeden kıpkırmızı olan ve hışımla sarıldığı telefondaki muhatabına “kızı tahliye ettiler” diyerek rapor veren adamı gördüğümde adımın yanındaki kırmızı noktayı çoktan fark etmiş bulunuyordum.
Cezaevinin klişesi belki ama; avludaki çatlaktan usulca başını çıkarıp yeşeren o küçük ot gibi hissediyorum bazen. Her aramada hoyratça ezilmesine rağmen üç gün sonra yine yeşillenen... Güzel günler göreceğiz...
AYŞENUR PARILDAK
23 Haziran 2019
Sincan Kadın Cezaevi
[Samanyolu Haber] 26.7.2019
Rengin Arslan'ın haberine göre Sincan Kadın Cezaevi'nde kalan Parıldak, euronews Türkçe'nin "Cezaevinden mektuplar yazı dizisi" için bir mektup kaleme aldı.
Ayşenur Parıldak'ın mektubu:
Değerli meslektaşım,
Bana nasıl olduğumu ve günlerimi nasıl geçirdiğimi sormuşsunuz. Kısaca bahsetmek isterim.
Cezaevinde gün benim için erken başlıyor. Neredeyse başka hiçbir şey yapmadan kitap okuyup not aldığımı söylemem mümkün. Dışarıdan istediğim İngilizce ve Türkçe bütün kaynaklara ulaşabildim. Şu ana kadar bir engelle karşılaşmadım. Son bir yıldır Yeni Asya gazetesi yasağı dışında herhangi bir gazeteye erişim engeli yaşamadım. Ancak özellikle yurtdışından gelen mektuplarım sık sık yol kazasına uğruyor. Hücremde kendime ait bir de televizyonum var.
Okumak ve yazmak dışında neredeyse her şey yasaklandığı için (bilgisayar kullanımı dahil) yazılarımı elle kaleme almak durumunda kalıyorum. Ancak biraz Polyannacılıkla bunun aslında kişisel gelişimimin bir parçası olduğunu söylüyorum kendi kendime. Kağıt kalemle hemhal olmanın hazzını yaşıyorum. Plastik sanatlara da ilgim büyük ancak cezaevi bünyesindeki hiçbir atölye çalışmasına katılamıyorum. Mahkemeye başvurdum, hakkımda verilmiş bir atölye kararı olmasına rağmen değişen bir şey olmadı. İtiraz dilekçelerim de infaz hakimliği tarafından “yazınız okunaklı” değil denilerek iade ediliyor. Meyve sularını kaynatarak boya imal etme girişimlerim de boyaları karıncalar basana kadar gayet iyi gidiyordu. Cezaevindeki sanat hayatıma böylece noktayı koydum.
Üç yıldır niçin hücrede olduğuma ilişkin hiçbir dilekçem yanıtlanmadı. Şifahi talimat deniyor sorduğumda. Mahkemenin verdiği tahliye kararına rağmen cezaevinden çıkarılmamam ve gece tekrar tutuklanmam... Bunları yaşamışken atölyeye çıkarılmayışıma şaşırmıyorum. Bir sabah uyanıyorsunuz odanızı aramaya gelenler herhangi bir eşyanıza el koyabiliyor. Radyo yasaklandı denilerek yeni radyolar satılıyor, birkaç ay sonra onlar da toplanıp yerine yenileri satışa çıkıyor. [El konulan] bazen kapüşonlu, siyah renkte ya da yazılı tişört olabiliyor. Yarın neyin yasaklanacağını kimse bilmiyor.
Cezaevinin fiziki koşullarından kaynaklanan yoksunluklar yaşıyorum. Betonun ve demirin vücutta yarattığı negatif enerjiyi atma imkanı yok. Sürekli açık kalan lambalarla birlikte sıkışan enerji çeşitli fiziksel ve ruhsal hastalıklara davetiye çıkarabiliyor. Plastik kaplara mecbur olmak, organik beslenememek, vejetaryen – vegan tutuklulara diyet yapıyormuş muamelesi yapılması, değişmesi gereken bakış açılarını işaret ediyor.
Yaşadığım tüm bu yoksunluklara rağmen görüş günlerinin benim için ‘nefes adacığı’ olduğunu söyleyebilirim. Ailem, arkadaşlarım ve avukatlarımla buluşacak olmanın heyecanıyla tüm neşemi takınıyor, karşılarına en şık kıyafetlerim ve güzel kokularla çıkmaya özen gösteriyorum. Çoğu kez karşılıklı bir tiyatroya dönüşen görüşlerde, yaşadıklarımı ya pas geçiyor ya da minimize ederek anlatıyorum. Görüş sonrası sevdiklerime veda etmiş olmak muazzam bir yoksunluk duygusu doğuruyor. Bu zorunlu ayrılık ve paylaşmanın iyileştirici gücü harmanlanıp bir duygu karmaşasına sebebiyet veriyor.
Bazen koridorlarda veya hastaneye sevk sırasında tanıdık simalara rastlıyorum. Nuriye buradayken birbirimize el sallardık. Vekiller, belediye başkanları, yüksek yargı üyeleri ve meslektaşlarım... Tarihin içinde yaşadığımı iliklerime kadar hissediyorum.
Vekillerden bahsetmişken; Meclis Cezaevleri İnceleme Komisyonu üyelerinin hazırlayacakları rapor için ziyaret listelerinde yer almama rağmen TBMM Başkanı Mustafa Şentop tarafından görüşmenin engellendiğini medyadan öğrendim. Ayrıca çeşitli insan hakları kuruluşları tarafından ziyaret edilmek istendiğimi, bunun da bürokratik engellere takıldığını öğrendim.
Tüm yaşananları analiz ettiğimde aldığım hapis cezası beni şaşırtmadı. Siyasi bir davanın parçası olduğumun bilincindeyim. Tahliye olduğum gün mutluluktan ağlarken salondaki izleyicilere döndüğümde, yüzü öfkeden kıpkırmızı olan ve hışımla sarıldığı telefondaki muhatabına “kızı tahliye ettiler” diyerek rapor veren adamı gördüğümde adımın yanındaki kırmızı noktayı çoktan fark etmiş bulunuyordum.
Cezaevinin klişesi belki ama; avludaki çatlaktan usulca başını çıkarıp yeşeren o küçük ot gibi hissediyorum bazen. Her aramada hoyratça ezilmesine rağmen üç gün sonra yine yeşillenen... Güzel günler göreceğiz...
AYŞENUR PARILDAK
23 Haziran 2019
Sincan Kadın Cezaevi
[Samanyolu Haber] 26.7.2019
Vebali boynuna olsun, kimse çığlığımızı duymuyor
İbrahim Coşkun, Hizmet Hareketi'ne yönelik cadı avının yüz binlerce kurbanından sadece biri. Çocuklara Kur'an-ı Kerim öğrettiği için 8 yıl 9 ay hapse mahkûm edilen ve Sincan Kapalı Cezaevi'nde tutulan Coşkun'un yüzde 99 zihinsel engelli bir kızı var. Eşinin hayati tehlikesi bulunan kızları Hümeyra'ya bakmakta zorlandığını belirten Coşkun son bir umut TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup yazdı. Bold Medya'nın haberi Coşkun ailesinin maruz kaldığı acıları gözler önüne serdi.
“Mektubumun sahibine ulaşmasına engel olursan vebali boynuna olsun. Çünkü kimse çığlığımızı duymuyor.”
Bu satırlar 2016 yılı ağustos ayından bu yana Ankara Sincan 1 Nolu T Tipi Kapalı Cezaevi'nde tutuklu bulunan akademisyen adayı İbrahim Coşkun’a ait.
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) İnsan Hakları Komisyonu Üyesi ve HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir mektup yazan Coşkun, engelli kızının, ‘varlık ile ölüm arasında’ sıkıntılarla tek başına mücadele ettiğini belirtti.
Eşinin ve tüm mağdurların sesini duyurmak için cezaevinden mektup yazdığını belirten Coşkun’un sesini ne yetkililer ne resmi kurumlar ne de etrafındaki insanlar duyuyor… Pek çok insan bu serzenişe duyarsız.
"KUR'AN DERSİ VERDİĞİM İÇİN 8 YIL 9 AY HÜKÜMLÜYÜM"
Mektubunda, “2010 yılı öncesinde cemaat kurumlarında çalıştığım, bu süreçte de okul velilerimizle Kuran, Tefsir, İlmihal, Hadis ve Siyer sohbetleri yaptığımdan dolayı 10,5 yıla, iyi halden dolayı da 8 yıl 9 aya hükmedilmiş bir hükümözlü tutukluyum.” diyen Coşkun, tutuklanmadan önce Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi işletme bölümünde doktorasını yaptığını, aynı zamanda Harvard Üniversitesi'nde kavramlaştırılmış bir konuyu, saha çalışması şeklinde tez olarak yazan, bunun için ABD’ye gidip gelen bir akademisyen adayı olduğunu belirtiyor.
Yüzde 99 engelli kızının durumunu ve cezaevinde şahit olduğu hak ihlallerini yazan İbrahim Coşkun, mektubunu postaya vermeden önce cezaevi mektup komisyonuna da bir not yazıyor: “Aracı Arkadaş! Mektubumun sahibine ulaşmasına engel olursan VEBALİ boynuna olsun, çünkü kimse ÇIĞLIĞIMIZI duymuyor.”
Aslında bu not herkese…
İBRAHİM COŞKUN'UN MEKTUBU
Eşinin “Allahım ikimizin de canını al, kızımı arkada bırakma.” diye dua ettiğini yazan İbrahim Coşkun Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) yüz binlerce insana reva gördüğü zulmün vesikası niteliğindeki mektubu yayımlıyoruz:
"Sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu,
Ülke olarak son derece buhranlı zamanlardan geçtiğimiz şu günlerde, bigâne kalmamanız gerektiğini düşündüğüm bir konuyu sizlerle paylaşmak istiyorum. Çünkü inanıyor ve biliyorum ki, bu mesele çözülmeden ülkemizdeki hiçbir sorun esaslı bir çözüme kavuşturalamayacaktır.
O sorun ise merkezinden benim ve benim gibilerin olduğu (FETÖ yargılamaları) ana özünde bu toplumun ve ülkenin bir geleceği olacaksa onların tümünü, kısaca hepimizi ilgilendiren, insanca yaşamamızın teminatı olacak olan ADALET, İNSAN HAKLARI ve ÖZGÜRLÜKLER meselesidir.
Şahsım Ağustos 2016’dan bu zamana cezaevindeyim. 2010 yılı öncesinde cemaat kurumlarında çalıştığım, bu süreçte de okul velilerimizle KURAN, tefsir, ilmihal, hadi ve siyer sohbetleri yaptığımdan dolayı 10,5 yıla, iyi halden dolayı da 8 yıl 9 aya hükmedilmiş bir hükümözlü tutukluyum. (Yeminli tanıkların, okul velilerin ifadeleri bunlardır. Bir de polis zoruyla ifade verenler önlerine konan şablonları imzalamaları istenen ve imzalamayanların tutuklandığı itirafçılar var ki bahsimiz haricidir.)
KIZIM BU SÜREÇTE YÜZDE 99 ENGELLİ HALE GELDİ
Tutuklanmadan önce Gazi Üniversitesi İİBF İşletme Bölümünde doktorasını yapan, Amerika Harward Üniversitesi'nde kavramlaştırılmış bir konuyu saha çalışması şeklinde tez olarak yazan, bunun için ABD’ye gidip gelen bir akademisyen adayıydım.
Sizlere anlatmak istediğim maruz kaldığım (ız) adaletsizlikler, hukuksuzluklar değil, bu hukuksuzlukların sayıları milyonlara ulaşan insanların hayatlarında açtıkları yaralardır.
Yıkılmalar, kopuşlar ve yaşadığımız (yaşatılan) travmalardır. Kendimde dahil olarak birkaç örnekle manzarayı size sunarak bu sıkıntıları ve acıları 500 bin ile çarpmanızı isteyeceğim. (İçişleri Bakanı 500 binden fazla insan yaptıklarını -adli işlem- ifade etmiştir.)
7 yaşındaki tek çocuğum olan kızım bu süreçte yüzde 99 ağır engelli hale gelmiştir. Beslenmesi için karnından midesine delik açarak bir boru takılmış, bu surette beslenmesine çalışılmaktadır. Beynine kalp pili şeklinde bir alet takılarak kasılmaları, çektiği acıları ve ağlamaları azaltılmaya çalışmıştır.
EŞİM ÖLÜM İLE HAYAT ARASINDA VAR OLMA MÜCADELESİ VERİYOR
Hayati risk taşıdığı için tedavisi evde devam ettirilmeye çalışılmaktadır. Ona bakmaya çalışan işinden, eşinden edilmiş eşim hiçbir geliri olmadan kirada oturarak ölüm ile hayat arasında var olma yok olma mücadelesi vermektedir. (RAPORLARI EKTEDİR)
“ALLAHIM İKİMİZİN DE CANINI AL! KIZIMI ARKAMDA BIRAKMA”
Kızımın acıları ve ağlamaları karşısında dayanamayan eşim şöyle dua ettiğini ifade etmiştir: “Allahım ikimizin de canını al! Kızımı arkamda bırakma! Bakacak kimsesi yok!” diye geceler boyu yalvardığını anlatıyor.
–Akşehir T Tipi KCİK arkadaşım Bekir beyin oğlu; babası içeri alınınca şoka giriyor ve hiçbir hastalık belirtisi olmadan vefat ediyor. (14 yaşında).
–Sincan’da yan koğuşta savcı beyin; görüşe gelirken trafik kazasında vefat etti.
–Bir arkadaşımızın hanımı; dayanamayarak intihar etti.
–Binlerce arkadaşımızın eşleri, anne ya da babaları çektikleri sıkıntılardan KANSERE yakalandılar; kimisi içeride vefat etti, kimisi dışarıda vefat etti. Bir kısmı da hastalıkları ve dertleriyle yaşamaya devam ediyor.
Hangi birini anlatayım ki? başta dediğim gibi bu acıları 500 bin ile çarpmanız gerekiyor ve bizleri ANLAMANIZ için; EN ASGARİ SEVİYEDE bir insani yaklaşımla EMPATİ yapmanız gerekiyor.
HAYATIMIZIN İÇİNE KOCAMAN BİR KRATER BOŞLUĞU AÇILDI
15 Temmuz bahane edilerek hayatlarımızın içine kocaman bir krater boşluğu açıldı… Şimdi ise o boşluklara annelerimizi, babalarımızı, eşlerimizi, çocuklarımızı gömüyorlar; bize ise dört duvar arasından seyrettiriyorlar…
BAZILARI ZEVKLE, BAZILARI UFAK BİR ACIMAYLA SEYREDİYOR
Koskocaman bir ülke iktidarından muhalefetine bir sosyal felakete duyarsızca, bazıları zevkle, bazıları da ufal bir acımayla seyrediyor.
–Bir kısmı FETÖCÜ derler korkusu ile susuyor.
–Bir kısmı yalakalığın, yüzsüzlüğün görülmemiş bir haliyle insanların acılarından nemalanmaya, mevcut durumu makama, mevkiye ve paraya tahvil etmeye çalışıyor.
–Bir kısmı ‘Bizim 28 Şubat’la bile yapamadığımızı-yapmadığımızı bu siyasal İslamcılar yapıyor’ diye ellerini ovuşturuyor.
–Bir kısmı bir gün gelip kendilerini de vuracak olan zulmü ‘kesilecek canının, kasabın bıçağını yalaması gibi’ kutsuyor.
–Bir kısmı da ‘NEME LAZIMCILIK’ aymazlığı içinde özelde ben ve benim gibilere çektirilen ama aslında tüm ülkenin geleceğini ipotek altına alan dramları TV seyreder gibi izliyor.
Listeyi uzatmak belki mümkün ama DERDİM, AMACIM bu sosyal felaketi fark ettirmek olduğunda bu kadarla iktifa ediyorum.
Son olarak şunu da ekleyeyim; dışarı çıktığımızda konumumuza, mesleğimize ne uygun iş bulabiliyoruz, ne de iş veriyorlar-verdiriyorlar. Ama en azından hamallık da olsa ailemize bakabilmenin yolu açılmış oluyor.
SİZLERDEN TALEBİM VE İSTİRHAMIM ŞUDUR:
Meclis kulislerinde 2018’in başından beri hazırlandığı söylenen ama bir türlü gündeme getirilemeyen adli düzenlemelerin;
–Sürekli olarak bir pazarlık ve oy toplama aracı olarak kullanılmaktan çıkarılarak bir an önce Meclis’e getirilmesi ve yasalaşması sağlanarak yüzbinlere çektirilen bu acıların bir kısmına son verilmesidir.
–Tarihe belki de ‘sosyal soykırım’ olarak geçecek bu yaşananlara daha fazla seyirci kalınmamasıdır. Acıların üzerine büyük FETÖ perdesi çekerek bu dramların daha fazla çoğalmamasıdır.
KIZININ ÖLÜME GİDİŞİNİ DEMİR PARMAKLIK ARASINDAN İZLEYEN BİR BABAYIM
–Şahsım olarak kendimden başka birinin ya da birilerinin sözcüsü değilim. Tek çocuğu, kızı erken yaşta ÖLÜME götüren bir hastalığa yakalanmış, onun tedavisi adına bile bir şey yapamayan, ölüme gidişini demir parmaklıklar arkasından seyreden bir baba kızının ve kocasının acılarından dolayı psikolog ile bedensel olarak bitmiş hale gelen bir kadının kocasıyım.
Yaklaşık 3 senedir de haksız bir şekilde hapis yatmaktayım. Anlayışınızı bekliyor, saygılar sunuyorum.
HÜMEYRA SİNEM COŞKUN’UN HASTANE RAPORU: HAYATİ RİSKİ VAR
23 Nisan 2012’de dünyaya gelen Hümeyra Sinem Coşkun’un sağlık durumu ciddi.
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Cebeci Araştırma ve Uygulama Hastanesi 27 Eylül 2018’de verdiği rapora göre özel gelişim bozukluğu bulunan Hümeyra Sinem’in “durumunun ilerlemesi halinde yaşamsal riski bulunuyor.”
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbni Sina Araştırma ve Uygulama Hastanesinin 16 Ağustos 2018’de verdiği rapora göre engellilik durumu yüzde 99 olan Hümeyra Sinem’in engel durumu ‘ağır’ olarak tanımlanıyor.
[Samanyolu Haber] 26.7.2019
“Mektubumun sahibine ulaşmasına engel olursan vebali boynuna olsun. Çünkü kimse çığlığımızı duymuyor.”
Bu satırlar 2016 yılı ağustos ayından bu yana Ankara Sincan 1 Nolu T Tipi Kapalı Cezaevi'nde tutuklu bulunan akademisyen adayı İbrahim Coşkun’a ait.
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) İnsan Hakları Komisyonu Üyesi ve HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir mektup yazan Coşkun, engelli kızının, ‘varlık ile ölüm arasında’ sıkıntılarla tek başına mücadele ettiğini belirtti.
Eşinin ve tüm mağdurların sesini duyurmak için cezaevinden mektup yazdığını belirten Coşkun’un sesini ne yetkililer ne resmi kurumlar ne de etrafındaki insanlar duyuyor… Pek çok insan bu serzenişe duyarsız.
"KUR'AN DERSİ VERDİĞİM İÇİN 8 YIL 9 AY HÜKÜMLÜYÜM"
Mektubunda, “2010 yılı öncesinde cemaat kurumlarında çalıştığım, bu süreçte de okul velilerimizle Kuran, Tefsir, İlmihal, Hadis ve Siyer sohbetleri yaptığımdan dolayı 10,5 yıla, iyi halden dolayı da 8 yıl 9 aya hükmedilmiş bir hükümözlü tutukluyum.” diyen Coşkun, tutuklanmadan önce Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi işletme bölümünde doktorasını yaptığını, aynı zamanda Harvard Üniversitesi'nde kavramlaştırılmış bir konuyu, saha çalışması şeklinde tez olarak yazan, bunun için ABD’ye gidip gelen bir akademisyen adayı olduğunu belirtiyor.
Yüzde 99 engelli kızının durumunu ve cezaevinde şahit olduğu hak ihlallerini yazan İbrahim Coşkun, mektubunu postaya vermeden önce cezaevi mektup komisyonuna da bir not yazıyor: “Aracı Arkadaş! Mektubumun sahibine ulaşmasına engel olursan VEBALİ boynuna olsun, çünkü kimse ÇIĞLIĞIMIZI duymuyor.”
Aslında bu not herkese…
İBRAHİM COŞKUN'UN MEKTUBU
Eşinin “Allahım ikimizin de canını al, kızımı arkada bırakma.” diye dua ettiğini yazan İbrahim Coşkun Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) yüz binlerce insana reva gördüğü zulmün vesikası niteliğindeki mektubu yayımlıyoruz:
"Sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu,
Ülke olarak son derece buhranlı zamanlardan geçtiğimiz şu günlerde, bigâne kalmamanız gerektiğini düşündüğüm bir konuyu sizlerle paylaşmak istiyorum. Çünkü inanıyor ve biliyorum ki, bu mesele çözülmeden ülkemizdeki hiçbir sorun esaslı bir çözüme kavuşturalamayacaktır.
O sorun ise merkezinden benim ve benim gibilerin olduğu (FETÖ yargılamaları) ana özünde bu toplumun ve ülkenin bir geleceği olacaksa onların tümünü, kısaca hepimizi ilgilendiren, insanca yaşamamızın teminatı olacak olan ADALET, İNSAN HAKLARI ve ÖZGÜRLÜKLER meselesidir.
Şahsım Ağustos 2016’dan bu zamana cezaevindeyim. 2010 yılı öncesinde cemaat kurumlarında çalıştığım, bu süreçte de okul velilerimizle KURAN, tefsir, ilmihal, hadi ve siyer sohbetleri yaptığımdan dolayı 10,5 yıla, iyi halden dolayı da 8 yıl 9 aya hükmedilmiş bir hükümözlü tutukluyum. (Yeminli tanıkların, okul velilerin ifadeleri bunlardır. Bir de polis zoruyla ifade verenler önlerine konan şablonları imzalamaları istenen ve imzalamayanların tutuklandığı itirafçılar var ki bahsimiz haricidir.)
KIZIM BU SÜREÇTE YÜZDE 99 ENGELLİ HALE GELDİ
Tutuklanmadan önce Gazi Üniversitesi İİBF İşletme Bölümünde doktorasını yapan, Amerika Harward Üniversitesi'nde kavramlaştırılmış bir konuyu saha çalışması şeklinde tez olarak yazan, bunun için ABD’ye gidip gelen bir akademisyen adayıydım.
Sizlere anlatmak istediğim maruz kaldığım (ız) adaletsizlikler, hukuksuzluklar değil, bu hukuksuzlukların sayıları milyonlara ulaşan insanların hayatlarında açtıkları yaralardır.
Yıkılmalar, kopuşlar ve yaşadığımız (yaşatılan) travmalardır. Kendimde dahil olarak birkaç örnekle manzarayı size sunarak bu sıkıntıları ve acıları 500 bin ile çarpmanızı isteyeceğim. (İçişleri Bakanı 500 binden fazla insan yaptıklarını -adli işlem- ifade etmiştir.)
7 yaşındaki tek çocuğum olan kızım bu süreçte yüzde 99 ağır engelli hale gelmiştir. Beslenmesi için karnından midesine delik açarak bir boru takılmış, bu surette beslenmesine çalışılmaktadır. Beynine kalp pili şeklinde bir alet takılarak kasılmaları, çektiği acıları ve ağlamaları azaltılmaya çalışmıştır.
EŞİM ÖLÜM İLE HAYAT ARASINDA VAR OLMA MÜCADELESİ VERİYOR
Hayati risk taşıdığı için tedavisi evde devam ettirilmeye çalışılmaktadır. Ona bakmaya çalışan işinden, eşinden edilmiş eşim hiçbir geliri olmadan kirada oturarak ölüm ile hayat arasında var olma yok olma mücadelesi vermektedir. (RAPORLARI EKTEDİR)
“ALLAHIM İKİMİZİN DE CANINI AL! KIZIMI ARKAMDA BIRAKMA”
Kızımın acıları ve ağlamaları karşısında dayanamayan eşim şöyle dua ettiğini ifade etmiştir: “Allahım ikimizin de canını al! Kızımı arkamda bırakma! Bakacak kimsesi yok!” diye geceler boyu yalvardığını anlatıyor.
–Akşehir T Tipi KCİK arkadaşım Bekir beyin oğlu; babası içeri alınınca şoka giriyor ve hiçbir hastalık belirtisi olmadan vefat ediyor. (14 yaşında).
–Sincan’da yan koğuşta savcı beyin; görüşe gelirken trafik kazasında vefat etti.
–Bir arkadaşımızın hanımı; dayanamayarak intihar etti.
–Binlerce arkadaşımızın eşleri, anne ya da babaları çektikleri sıkıntılardan KANSERE yakalandılar; kimisi içeride vefat etti, kimisi dışarıda vefat etti. Bir kısmı da hastalıkları ve dertleriyle yaşamaya devam ediyor.
Hangi birini anlatayım ki? başta dediğim gibi bu acıları 500 bin ile çarpmanız gerekiyor ve bizleri ANLAMANIZ için; EN ASGARİ SEVİYEDE bir insani yaklaşımla EMPATİ yapmanız gerekiyor.
HAYATIMIZIN İÇİNE KOCAMAN BİR KRATER BOŞLUĞU AÇILDI
15 Temmuz bahane edilerek hayatlarımızın içine kocaman bir krater boşluğu açıldı… Şimdi ise o boşluklara annelerimizi, babalarımızı, eşlerimizi, çocuklarımızı gömüyorlar; bize ise dört duvar arasından seyrettiriyorlar…
BAZILARI ZEVKLE, BAZILARI UFAK BİR ACIMAYLA SEYREDİYOR
Koskocaman bir ülke iktidarından muhalefetine bir sosyal felakete duyarsızca, bazıları zevkle, bazıları da ufal bir acımayla seyrediyor.
–Bir kısmı FETÖCÜ derler korkusu ile susuyor.
–Bir kısmı yalakalığın, yüzsüzlüğün görülmemiş bir haliyle insanların acılarından nemalanmaya, mevcut durumu makama, mevkiye ve paraya tahvil etmeye çalışıyor.
–Bir kısmı ‘Bizim 28 Şubat’la bile yapamadığımızı-yapmadığımızı bu siyasal İslamcılar yapıyor’ diye ellerini ovuşturuyor.
–Bir kısmı bir gün gelip kendilerini de vuracak olan zulmü ‘kesilecek canının, kasabın bıçağını yalaması gibi’ kutsuyor.
–Bir kısmı da ‘NEME LAZIMCILIK’ aymazlığı içinde özelde ben ve benim gibilere çektirilen ama aslında tüm ülkenin geleceğini ipotek altına alan dramları TV seyreder gibi izliyor.
Listeyi uzatmak belki mümkün ama DERDİM, AMACIM bu sosyal felaketi fark ettirmek olduğunda bu kadarla iktifa ediyorum.
Son olarak şunu da ekleyeyim; dışarı çıktığımızda konumumuza, mesleğimize ne uygun iş bulabiliyoruz, ne de iş veriyorlar-verdiriyorlar. Ama en azından hamallık da olsa ailemize bakabilmenin yolu açılmış oluyor.
SİZLERDEN TALEBİM VE İSTİRHAMIM ŞUDUR:
Meclis kulislerinde 2018’in başından beri hazırlandığı söylenen ama bir türlü gündeme getirilemeyen adli düzenlemelerin;
–Sürekli olarak bir pazarlık ve oy toplama aracı olarak kullanılmaktan çıkarılarak bir an önce Meclis’e getirilmesi ve yasalaşması sağlanarak yüzbinlere çektirilen bu acıların bir kısmına son verilmesidir.
–Tarihe belki de ‘sosyal soykırım’ olarak geçecek bu yaşananlara daha fazla seyirci kalınmamasıdır. Acıların üzerine büyük FETÖ perdesi çekerek bu dramların daha fazla çoğalmamasıdır.
KIZININ ÖLÜME GİDİŞİNİ DEMİR PARMAKLIK ARASINDAN İZLEYEN BİR BABAYIM
–Şahsım olarak kendimden başka birinin ya da birilerinin sözcüsü değilim. Tek çocuğu, kızı erken yaşta ÖLÜME götüren bir hastalığa yakalanmış, onun tedavisi adına bile bir şey yapamayan, ölüme gidişini demir parmaklıklar arkasından seyreden bir baba kızının ve kocasının acılarından dolayı psikolog ile bedensel olarak bitmiş hale gelen bir kadının kocasıyım.
Yaklaşık 3 senedir de haksız bir şekilde hapis yatmaktayım. Anlayışınızı bekliyor, saygılar sunuyorum.
HÜMEYRA SİNEM COŞKUN’UN HASTANE RAPORU: HAYATİ RİSKİ VAR
23 Nisan 2012’de dünyaya gelen Hümeyra Sinem Coşkun’un sağlık durumu ciddi.
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Cebeci Araştırma ve Uygulama Hastanesi 27 Eylül 2018’de verdiği rapora göre özel gelişim bozukluğu bulunan Hümeyra Sinem’in “durumunun ilerlemesi halinde yaşamsal riski bulunuyor.”
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbni Sina Araştırma ve Uygulama Hastanesinin 16 Ağustos 2018’de verdiği rapora göre engellilik durumu yüzde 99 olan Hümeyra Sinem’in engel durumu ‘ağır’ olarak tanımlanıyor.
[Samanyolu Haber] 26.7.2019
“Oğlum halkın üzerine kurşun sıkmayınca komutanı ayağından vurdu” [Sevinç Özarslan]
Er Yasin Akgül, 15 Temmuz’da halka kurşun sıkmadığı için komutanı tarafından ayağından vuruldu. Buna rağmen müebbet verildi. Annesi BOLD’a konuştu.
BOLD ÖZEL – Yasin Akgül (23), tıpkı 5 günlük er Ahmet Özdemir gibi, 15 Temmuz gecesi Metris Kışlasından İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) önüne götürülen erlerden biriydi.
Ahmet Özdemir’in o gece yaşadıklarını annesi Makbule Özdemir’e şöyle anlatmıştı: “Anne komutan ateş edin diyor, biz bakıyoruz, ortada ne terörist var, ne bir şey. Biz mal gibi olduk. Komutan attığını vuruyor, attığını vuruyor. Arkadaşın birini vurdu. Biz korktuk o zaman. Komutan halk ile konuşurken kaçtık. Polislerimize teslim olduk. Silahlarımızı verdik” demişti.
Komutan Zeki Demir’in ayağından vurduğu o er Yasin Akgül’dü. Makbule Özdemir ile yaptığımız röportajdan sonra BOLD’a ulaşan Yasin Akgül’ün annesi Fadime Akgül’e “Zeki Demir oğlunuzu niye vurdu? O anı oğlunuz nasıl anlattı” diye sorduk.
“Komutanları erlere halka ateş etmelerini söylüyor. Oğlum ateş etmiyor. Kimseyi vurmadığını söylüyor. Ama komutanı tekrar, ‘ateş etmeyeni vururum, askerliğini yakarım’ demiş. Benim oğlum yine ateş etmeyince üçüncü seferde oğlumu ayağından vuruyor” şeklinde cevap verdi.
“BİR FOTOĞRAF GÖSTERECEĞİZ”
Ayağından vurulan Yasin Akgül arkadaşlarının çağırdığı ambulans ile Şişli Etfal Hastanesine, ertesi gün de Fatih Karakoluna ifade vermeye gitti. Daha sonra Çağlayan Adliyesinde çıkarıldığı mahkeme tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
Olayın şokunu günlerce üzerinden atamayan Akgül, ailesiyle birlikte yaşadıkları İzmir’e geri döndü. Bu arada davası devam etti. Olaydan tam bir sene sonra 17 Temmuz 2017’de eve gelen iki sivil polis “Bir fotoğraf göstereceğiz” diye Akgül’ü tekrar gözaltına aldı ve ertesi gün tutukladı.
Sebebi aşağıda gördüğünüz, kameradan çekilmiş bu fotoğraf. Savcının iddiasına göre kırmızı daire içinde, sadece gölgesi görünen ve halka ateş ettiği söylenen kişi Yasin Akgül. Akgül’ün avukatı Cansu Karakaş, bu karenin öncesini ve sonrasını gösteren, mahkemeye sunduğu fotoğraflarla ateş edenin müvekkili olmadığını kanıtladığını ifade ediyor.
BALİSTİK İNCELEME YAPILMADI
Ama mahkeme sadece bu fotoğrafı dikkate alarak 25 Mayıs 2018’de gencecik, suçsuz, günahsız bir eri müebbet hapis cezasına çarptırdı. O gece patlayan silahlardan hiçbirinin balistik incelemesinin yapılmadığını da belirtelim.
İBB’nin önünde 14 vatandaş şehit edildiği için, İBB davasında ceza alan 11 askere ölüme sebebiyet vermekten 14 müebbet, 1 kez de darbeye teşebbüsten toplamda 15 müebbet hapis cezası verildi.
Yasin Akgül’ün iyi hali göz önünde bulundurularak cezası ‘müebbete’ çevrildi. İstinaf Mahkemesi cezasını 17 Temmuz 2019’da yani 15 Temmuz’un 3. yıl dönümünde onayladı. İBB davasında ceza alan herkesin dosyası şu anda Yargıtay’da.
Cumhurbaşkanına bir mektup yazarak sesini duyurmaya çalışan anne Fadime Akgül, önce Kırıklar Cezaevinde hücreye konulan, daha sonra İzmir Aliağa Şakran Cezaevine gönderilen oğlu Yasin Akgül’ü ve iki yıldır yaşadıklarını anlattı.
8 Nisan 2016’da Metris Kışlasına gitmek üzere İzmir’den yola çıktı.
3. DOĞUM GÜNÜNÜ YİNE CEZAEVİNDE GEÇİRECEK YAVRUM
Kızım biz Afyonluyuz. Ben 1974 doğumluyum, babası Osman bey 1964. Eşim emekli ama oğlumuza para gönderebilmek için mecburen Pınarbaşı’nda taş ocaklarında çalışıyor. Evlendiğimizde ben daha 15 yaşındaydım.
Üç çocuğum dünyaya geldi. Sultan (28), Arzu (26) ve Yasin (23). Yasinim 11 Ağustos 1996’da doğdu. Az kaldı 24’üne girecek yavrum. Üçüncü kez doğum gününü cezaevinde geçirecek. Söyleyin ben buna nasıl dayanayım.
Oğlumu önce Isparta’ya acemi birliğine gönderdik. 8 Nisan 2016’da ise İstanbul’a Metris Kışlasına askerliğini tamamlamak üzere İzmir’deki evimizden yola çıktı. Gülerek eğlenerek oğlumuzu uğurladık. 15 Temmuz olduğunda daha üç aylık askerdi yavrum.
KOMUTAN: ATEŞ ETMEYENİ VURURUM
O gece oğlum kışladan ‘tatbikat var’ diye çıkarılıp İBB’nin önüne götürülüyor. Elinde bayrakları görünce kurşun sıkmamış, ‘kardeşim uzaklaşın buradan’ diye halkı uyarmış. Halktan birileri de ‘bizim derdimiz sizinle değil, üstlerinizle’ şeklinde cevap vermişler.
Komutan bizim çocukların halkla konuştuğunu görünce ‘iyi davranmayın, kötü davranın, uzaklaştırın, vurun’ demiş. Oğlum vurmamış. Ateş etmemiş. Komutanı tekrar, ‘ateş etmeyeni vururum, askerliğini yakarım’ demiş. Benim oğlum yine ateş etmemiş. Üçüncüsünde komutan oğlumu ayağından vuruyor.
O KOMUTAN KIŞLAYA O GÜN GELMİŞ
Darbeci albay Zeki Demir bu emri veren kişi. O gün gelmiş kışlaya, oğlum daha önce tanımadıklarını söylüyor. Onlarca asker oğluma ateş ettiğini görüyor. Oğlum ilk ifadesinde kendisini vuran kişiyi anlatırken “Albay Zeki Demir’den şüpheleniyorum” demişti.
Sol ayağından vurulduğu için, kurşun da sağ tarafından geldiğinden öyle söylüyor. Daha sonra ‘arkadaşlarımın ifadeleri doğrultusunda beni vuran kişinin Zeki Demir olduğundan emin oldum’ diye ifadesini değiştirdi.
MAHKEMEDE SORU SORULMASINA İZİN YOK
Zeki Demir de şu anda cezaevinde. O da tutuklu. Ve Zeki Demir, mahkemelerde ‘ben işkence gördüm’ diye hiçbir ifade vermedi. Hakim ve savcılar, hiçbir avukatın kendisine soru sormasına izin vermedi. ‘Hafızasını kaybetti, ne soracaksınız’ dediler. Bizim avukat ‘birinde değilse, öbür soruda mutlaka şaşırırdı ama konuşturmadılar’ diyor.
“BURADAN ÖLÜNÜZ ÇIKAR”
Oğlum vurulunca arkadaşları onu bir kenara çekmiş ve ambulans çağırmışlar. Zeki Demir ambulansı görünce ‘kim çağırdı, buradan ölünüz çıkar, kimse gidemez’ diye çocukları azarlamış.
Oğlum ambulansın ayak basılan yerine oturmuş. Allah razı olsun diyor oğlum, ambulans şoförü bizi çatışmanın ortasından kurtardı. Sonra şoförün telefonundan bizi aradı. ‘Ben vuruldum, iyiyim, merak etmeyin’ dedi. Silahını uzman çavuş Sercan Met’e teslim etmiş ve hastaneye gitmişler.
15 Temmuz gecesi komutanı tarafından vurulan Yasin Akgül’ün sol ayağı parçalandı.
HASTANEDE YARALI AYAĞINI TEKMELEMİŞLER
O gece biz televizyonda hep İstanbul’a bakıyoruz, oğlum orada diye. Şişli Etfal Hastanesine götürüyorlar oğlumu. Orada da insanlar iki çeşit. Kimi darbeci diye oğlumun yaralı ayağına tekme atıyor, kimi de bunların suçu yok diye sahipleniyor, yardım ediyor. Öbürlerine eziyet ettirmemeye çalışıyor.
Biz hemen İzmir’den İstanbul’a gidemedik. Biliyorsunuz yollar kapandı, uçaklar kalkmadı, otobüsler gitmedi. 17 Temmuz 2016 pazar sabahı yanına gidebildik. Kurşun sol ayağının arkasından giriyor, serçe parmağının yanından, iki parmak arasından çıkıyor. Parçalıyor ayağını. İki parmak arasına, en hassas yere dikiş atıldı. 2-3 kişi ancak taşıyabildik oğlumu.
“ASILACAK, KESİLECEKSİNİZ” DEDİLER
Polisler hep başında bekliyordu zaten. Terör şubeden görevliler de vardı. Psikolojik baskı yapıldı hastanede. Sizin ne olduğunuz kameralarda çıkacak, asılacak, kesileceksiniz vs. dedi polisler. Sabah ifade vermek üzere Fatih Karakoluna gidildi. Oradaki polisler oğlumu nezarethaneye götürmeye kalktı. Ama başkomiser ‘hayır misafirhaneye götürün, bu çocuğun darbeci olmadığı yüzünden belli, bu çocuklar suçsuz’ dedi.
Orada işimiz bitince Çağlayan Adliyesine götürdüler. Normalde aileleri yukarı almıyorlar ama bizi mecbur aldılar. Dayımın oğlu Ahmet ve eşim oğlumu taşıdı, başında durdular. Bacakları sargıda çocuğun.
Öteki askerlerin yazık üstlerini soymuşlar, ellerini arkadan bağlamışlar, yüzleri duvara dönük şekilde sıralamışlar. Bir bariyer vardı, biz oradan izledik. O baskı çocuklara yetip artıyor.
Orada tekrar ifadesini aldılar oğlumun. Allahım o kadar zor ki o anı beklemek. Oğluma ve karnında yaralanan bir er daha vardı, ikisini tutuksuz yargılamak üzere serbest bıraktılar. Çok şükür dedik, yavrumun suçsuz olduğu anlaşıldı diye sevindik.
Fadime Akgül: Fotoğraf dikkatle bakarsınız yüzünde hala o korku var çocuğun, günlerce kendine gelemedi.
ASKERİ HASTANEDE DARBECİ, KAÇAK MUAMELESİ YAPTILAR
19 Temmuz 2016 salı günü hep birlikte İstanbul’dan İzmir’e getirdik. O gün ablasının doğum günüydü. Ablası fotoğrafını çekti, sosyal medyada paylaştı, ‘bana doğum günü hediyesi geldin’ diye. Fotoğrafa dikkatli bakarsanız hala yüzünde o korku vardı çocuğun, kendine gelemedi.
Burada da çok eziyetler çektik. İzmir’de askeri hastaneye gidiyoruz, tedavi için. ‘Sen darbecisin, kaçaksın’ diye pansumanını yapmadılar. İlk götürdüğümüzde 6 saat hastanenin nezarethanesinde tuttular oğlumu. Biri geliyor, diğeri gidiyor, doktorlar da korktu. İfade verdiğini, tutuksuz yargılandığını anlatana kadar ak ile karayı seçtik.
GÜNLERCE KABUS GÖREREK UYANDI
Oğlum günlerce ayağı alçıda yattı. Her gece kabuslar görerek uyandı. Komutanım diyerek sıçrıyordu. Geceler boyu başında bekledim. Yavaş yavaş iyileşti ama bir sene sonra 17 Temmuz 2017’de tekrar tutuklandı. O gün evimize sivil polisler geldi.
Dediler ki, ‘bir fotoğraf göstereceğiz, geri göndereceğiz’ dediler. Ama gidiş o gidiş. İBB’nin önündeki kameralardan çekilmiş bir fotoğraf göstermişler. Orada bir gölge var. Nişan almış biri halka ateş ediyor. Onun Yasin olduğunu iddia edip oğlumu tutukladılar. Yani gölgeyi Yasin’e benzetiyorlar. Avukatımız o karenin öncesini, sonrasını buldu, mahkemede sundu ama dinlemediler ki… Yasin uzun boylu, fotoğraftaki kişi kısa boylu ama dikkate almıyorlar ki… Hep suçlu hep suçlu hep suçlu!
Oğlum Bozyaka Karakolundan aradı bizi, “Anne bu akşam beni burada tutacaklar” dedi. Gittik yanına, “Anne bana bir gömlek, bir çamaşır, bir su alın” dedi. O günden beri oğlumuza hasretiz.
İlk başta Kırıklar Cezaevinde tek kişilik hücrede 3 gün kaldı. Yeri belirlenene kadar bekletmişler. Her şey yasak, çocuk orada kafayı mı yesin… Sonra normal koğuşa geçti. İzmir Aliağa Şakran Cezaevine gönderdiler.
CEZAEVİNDE KRİZLER GEÇİRDİ
Oğlum uzunca bir süre şoktaydı. İlk zamanlar bir şey anlatamadı. Krizler geçirdi, bağırdı çağırdı, çıkarın beni buradan dedi. Şu anda o bizi teselli ediyor. Anne üzülme, çıkacağız, biz suçsuzuz diyor. Darbenin ne olduğunu ben bile bilmiyorken, anlamamışken çocuklar nereden bilsin. Babası emekli olmasına rağmen çalışıyor. Aylarca dolabımız boştu. Kimseden bir şey istemedik. Gücüm yettiğince ev işine, temizliğe gidiyorum. Kızım öyle. Çocuğumuza orada bakıyoruz.
İYİ HALDEN CEZASINI İNDİRMİŞLER
21 Mayıs 2018’de 14 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı oğlum. İtiraz ettik, ret geldi. İstinafa başvurduk. İstinafta Mahkemesi kararı 16 Temmuz 2019’da onayladı. İyi halden cezasını müebbete çevirmişler.
LİSE TERKTİ, ŞİMDİ HUKUK OKUMAK İSTİYOR
Oğlum lise terk, okumadı. OHAL kalkınca cezaevinde Açıköğretime yazıldı. Liseyi bitirmeye çalışıyor. İçeride sürekli ders çalışıyor. Koğuş arkadaşları da onu çalıştırıyor. Avukat bile var içeride. Doktor, öğretmen, avukat çok güzel çocuğumu çalıştırıyorlar. Allah razı olsun. 50 dersten 30’unu verdi, 20’si kaldı.
Sonra da üniversite okumak istiyor. “Anne çıkarsam hukuk okuyacağım, çıkamazsam burada ‘adalet yüksek okulu’ okuyacağım” diyor. 80’lerde, 90’larda notları bir görseniz. İnan ki çok özledik. Çok zor. Allah kimseyi evladıyla sınamasın. Suçsuz yere yatıyor.
Cumhurbaşkanından, meclistekilerden, milletvekillerinden randevu almaya çalışıyoruz. Hafta içinde Ankara’ya gideceğim. O kadar mağdur olan aile var, 10-15 kişi çıkıyor ortaya. Cumhurbaşkanına mektup yazdım, onu göndereceğim.”
CUMHURBAŞKANINA YAZDIĞI MEKTUBU POSTALAMADAN ÖNCE OKUDU
Fadime Akgül, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hitaben yazdığı mektubunu postaya vermeden önce BOLD Medya için okudu.
“Ben ve ailem Aslen Afyonlu olan, İzmir’de yaşayan, vatanını, milletini seven kendi halinde insanlarız” diyen anne Akgül mektubuna şöyle devam etti:
“Oğlumu askerlik için güle oynaya gönderdik. Oğlum Yasin vatan hizmeti yapacağı için sevinçle askere gitti. Biz ona hep vatanını, milletini sevmesini öğrettik. Öyle ki benim oğluma araba sürerken bile beyaz şerit çizgileri eskimesin, devletimiz zarara uğramasın diye oldukça hassas vatan millet duygusuna sahip bir çocuktur.”
[Sevinç Özarslan] 26.7.2019 [BoldMedya.Com]
BOLD ÖZEL – Yasin Akgül (23), tıpkı 5 günlük er Ahmet Özdemir gibi, 15 Temmuz gecesi Metris Kışlasından İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) önüne götürülen erlerden biriydi.
Ahmet Özdemir’in o gece yaşadıklarını annesi Makbule Özdemir’e şöyle anlatmıştı: “Anne komutan ateş edin diyor, biz bakıyoruz, ortada ne terörist var, ne bir şey. Biz mal gibi olduk. Komutan attığını vuruyor, attığını vuruyor. Arkadaşın birini vurdu. Biz korktuk o zaman. Komutan halk ile konuşurken kaçtık. Polislerimize teslim olduk. Silahlarımızı verdik” demişti.
Komutan Zeki Demir’in ayağından vurduğu o er Yasin Akgül’dü. Makbule Özdemir ile yaptığımız röportajdan sonra BOLD’a ulaşan Yasin Akgül’ün annesi Fadime Akgül’e “Zeki Demir oğlunuzu niye vurdu? O anı oğlunuz nasıl anlattı” diye sorduk.
“Komutanları erlere halka ateş etmelerini söylüyor. Oğlum ateş etmiyor. Kimseyi vurmadığını söylüyor. Ama komutanı tekrar, ‘ateş etmeyeni vururum, askerliğini yakarım’ demiş. Benim oğlum yine ateş etmeyince üçüncü seferde oğlumu ayağından vuruyor” şeklinde cevap verdi.
“BİR FOTOĞRAF GÖSTERECEĞİZ”
Ayağından vurulan Yasin Akgül arkadaşlarının çağırdığı ambulans ile Şişli Etfal Hastanesine, ertesi gün de Fatih Karakoluna ifade vermeye gitti. Daha sonra Çağlayan Adliyesinde çıkarıldığı mahkeme tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
Olayın şokunu günlerce üzerinden atamayan Akgül, ailesiyle birlikte yaşadıkları İzmir’e geri döndü. Bu arada davası devam etti. Olaydan tam bir sene sonra 17 Temmuz 2017’de eve gelen iki sivil polis “Bir fotoğraf göstereceğiz” diye Akgül’ü tekrar gözaltına aldı ve ertesi gün tutukladı.
Sebebi aşağıda gördüğünüz, kameradan çekilmiş bu fotoğraf. Savcının iddiasına göre kırmızı daire içinde, sadece gölgesi görünen ve halka ateş ettiği söylenen kişi Yasin Akgül. Akgül’ün avukatı Cansu Karakaş, bu karenin öncesini ve sonrasını gösteren, mahkemeye sunduğu fotoğraflarla ateş edenin müvekkili olmadığını kanıtladığını ifade ediyor.
BALİSTİK İNCELEME YAPILMADI
Ama mahkeme sadece bu fotoğrafı dikkate alarak 25 Mayıs 2018’de gencecik, suçsuz, günahsız bir eri müebbet hapis cezasına çarptırdı. O gece patlayan silahlardan hiçbirinin balistik incelemesinin yapılmadığını da belirtelim.
İBB’nin önünde 14 vatandaş şehit edildiği için, İBB davasında ceza alan 11 askere ölüme sebebiyet vermekten 14 müebbet, 1 kez de darbeye teşebbüsten toplamda 15 müebbet hapis cezası verildi.
Yasin Akgül’ün iyi hali göz önünde bulundurularak cezası ‘müebbete’ çevrildi. İstinaf Mahkemesi cezasını 17 Temmuz 2019’da yani 15 Temmuz’un 3. yıl dönümünde onayladı. İBB davasında ceza alan herkesin dosyası şu anda Yargıtay’da.
Cumhurbaşkanına bir mektup yazarak sesini duyurmaya çalışan anne Fadime Akgül, önce Kırıklar Cezaevinde hücreye konulan, daha sonra İzmir Aliağa Şakran Cezaevine gönderilen oğlu Yasin Akgül’ü ve iki yıldır yaşadıklarını anlattı.
8 Nisan 2016’da Metris Kışlasına gitmek üzere İzmir’den yola çıktı.
3. DOĞUM GÜNÜNÜ YİNE CEZAEVİNDE GEÇİRECEK YAVRUM
Kızım biz Afyonluyuz. Ben 1974 doğumluyum, babası Osman bey 1964. Eşim emekli ama oğlumuza para gönderebilmek için mecburen Pınarbaşı’nda taş ocaklarında çalışıyor. Evlendiğimizde ben daha 15 yaşındaydım.
Üç çocuğum dünyaya geldi. Sultan (28), Arzu (26) ve Yasin (23). Yasinim 11 Ağustos 1996’da doğdu. Az kaldı 24’üne girecek yavrum. Üçüncü kez doğum gününü cezaevinde geçirecek. Söyleyin ben buna nasıl dayanayım.
Oğlumu önce Isparta’ya acemi birliğine gönderdik. 8 Nisan 2016’da ise İstanbul’a Metris Kışlasına askerliğini tamamlamak üzere İzmir’deki evimizden yola çıktı. Gülerek eğlenerek oğlumuzu uğurladık. 15 Temmuz olduğunda daha üç aylık askerdi yavrum.
KOMUTAN: ATEŞ ETMEYENİ VURURUM
O gece oğlum kışladan ‘tatbikat var’ diye çıkarılıp İBB’nin önüne götürülüyor. Elinde bayrakları görünce kurşun sıkmamış, ‘kardeşim uzaklaşın buradan’ diye halkı uyarmış. Halktan birileri de ‘bizim derdimiz sizinle değil, üstlerinizle’ şeklinde cevap vermişler.
Komutan bizim çocukların halkla konuştuğunu görünce ‘iyi davranmayın, kötü davranın, uzaklaştırın, vurun’ demiş. Oğlum vurmamış. Ateş etmemiş. Komutanı tekrar, ‘ateş etmeyeni vururum, askerliğini yakarım’ demiş. Benim oğlum yine ateş etmemiş. Üçüncüsünde komutan oğlumu ayağından vuruyor.
O KOMUTAN KIŞLAYA O GÜN GELMİŞ
Darbeci albay Zeki Demir bu emri veren kişi. O gün gelmiş kışlaya, oğlum daha önce tanımadıklarını söylüyor. Onlarca asker oğluma ateş ettiğini görüyor. Oğlum ilk ifadesinde kendisini vuran kişiyi anlatırken “Albay Zeki Demir’den şüpheleniyorum” demişti.
Sol ayağından vurulduğu için, kurşun da sağ tarafından geldiğinden öyle söylüyor. Daha sonra ‘arkadaşlarımın ifadeleri doğrultusunda beni vuran kişinin Zeki Demir olduğundan emin oldum’ diye ifadesini değiştirdi.
MAHKEMEDE SORU SORULMASINA İZİN YOK
Zeki Demir de şu anda cezaevinde. O da tutuklu. Ve Zeki Demir, mahkemelerde ‘ben işkence gördüm’ diye hiçbir ifade vermedi. Hakim ve savcılar, hiçbir avukatın kendisine soru sormasına izin vermedi. ‘Hafızasını kaybetti, ne soracaksınız’ dediler. Bizim avukat ‘birinde değilse, öbür soruda mutlaka şaşırırdı ama konuşturmadılar’ diyor.
“BURADAN ÖLÜNÜZ ÇIKAR”
Oğlum vurulunca arkadaşları onu bir kenara çekmiş ve ambulans çağırmışlar. Zeki Demir ambulansı görünce ‘kim çağırdı, buradan ölünüz çıkar, kimse gidemez’ diye çocukları azarlamış.
Oğlum ambulansın ayak basılan yerine oturmuş. Allah razı olsun diyor oğlum, ambulans şoförü bizi çatışmanın ortasından kurtardı. Sonra şoförün telefonundan bizi aradı. ‘Ben vuruldum, iyiyim, merak etmeyin’ dedi. Silahını uzman çavuş Sercan Met’e teslim etmiş ve hastaneye gitmişler.
15 Temmuz gecesi komutanı tarafından vurulan Yasin Akgül’ün sol ayağı parçalandı.
HASTANEDE YARALI AYAĞINI TEKMELEMİŞLER
O gece biz televizyonda hep İstanbul’a bakıyoruz, oğlum orada diye. Şişli Etfal Hastanesine götürüyorlar oğlumu. Orada da insanlar iki çeşit. Kimi darbeci diye oğlumun yaralı ayağına tekme atıyor, kimi de bunların suçu yok diye sahipleniyor, yardım ediyor. Öbürlerine eziyet ettirmemeye çalışıyor.
Biz hemen İzmir’den İstanbul’a gidemedik. Biliyorsunuz yollar kapandı, uçaklar kalkmadı, otobüsler gitmedi. 17 Temmuz 2016 pazar sabahı yanına gidebildik. Kurşun sol ayağının arkasından giriyor, serçe parmağının yanından, iki parmak arasından çıkıyor. Parçalıyor ayağını. İki parmak arasına, en hassas yere dikiş atıldı. 2-3 kişi ancak taşıyabildik oğlumu.
“ASILACAK, KESİLECEKSİNİZ” DEDİLER
Polisler hep başında bekliyordu zaten. Terör şubeden görevliler de vardı. Psikolojik baskı yapıldı hastanede. Sizin ne olduğunuz kameralarda çıkacak, asılacak, kesileceksiniz vs. dedi polisler. Sabah ifade vermek üzere Fatih Karakoluna gidildi. Oradaki polisler oğlumu nezarethaneye götürmeye kalktı. Ama başkomiser ‘hayır misafirhaneye götürün, bu çocuğun darbeci olmadığı yüzünden belli, bu çocuklar suçsuz’ dedi.
Orada işimiz bitince Çağlayan Adliyesine götürdüler. Normalde aileleri yukarı almıyorlar ama bizi mecbur aldılar. Dayımın oğlu Ahmet ve eşim oğlumu taşıdı, başında durdular. Bacakları sargıda çocuğun.
Öteki askerlerin yazık üstlerini soymuşlar, ellerini arkadan bağlamışlar, yüzleri duvara dönük şekilde sıralamışlar. Bir bariyer vardı, biz oradan izledik. O baskı çocuklara yetip artıyor.
Orada tekrar ifadesini aldılar oğlumun. Allahım o kadar zor ki o anı beklemek. Oğluma ve karnında yaralanan bir er daha vardı, ikisini tutuksuz yargılamak üzere serbest bıraktılar. Çok şükür dedik, yavrumun suçsuz olduğu anlaşıldı diye sevindik.
Fadime Akgül: Fotoğraf dikkatle bakarsınız yüzünde hala o korku var çocuğun, günlerce kendine gelemedi.
ASKERİ HASTANEDE DARBECİ, KAÇAK MUAMELESİ YAPTILAR
19 Temmuz 2016 salı günü hep birlikte İstanbul’dan İzmir’e getirdik. O gün ablasının doğum günüydü. Ablası fotoğrafını çekti, sosyal medyada paylaştı, ‘bana doğum günü hediyesi geldin’ diye. Fotoğrafa dikkatli bakarsanız hala yüzünde o korku vardı çocuğun, kendine gelemedi.
Burada da çok eziyetler çektik. İzmir’de askeri hastaneye gidiyoruz, tedavi için. ‘Sen darbecisin, kaçaksın’ diye pansumanını yapmadılar. İlk götürdüğümüzde 6 saat hastanenin nezarethanesinde tuttular oğlumu. Biri geliyor, diğeri gidiyor, doktorlar da korktu. İfade verdiğini, tutuksuz yargılandığını anlatana kadar ak ile karayı seçtik.
GÜNLERCE KABUS GÖREREK UYANDI
Oğlum günlerce ayağı alçıda yattı. Her gece kabuslar görerek uyandı. Komutanım diyerek sıçrıyordu. Geceler boyu başında bekledim. Yavaş yavaş iyileşti ama bir sene sonra 17 Temmuz 2017’de tekrar tutuklandı. O gün evimize sivil polisler geldi.
Dediler ki, ‘bir fotoğraf göstereceğiz, geri göndereceğiz’ dediler. Ama gidiş o gidiş. İBB’nin önündeki kameralardan çekilmiş bir fotoğraf göstermişler. Orada bir gölge var. Nişan almış biri halka ateş ediyor. Onun Yasin olduğunu iddia edip oğlumu tutukladılar. Yani gölgeyi Yasin’e benzetiyorlar. Avukatımız o karenin öncesini, sonrasını buldu, mahkemede sundu ama dinlemediler ki… Yasin uzun boylu, fotoğraftaki kişi kısa boylu ama dikkate almıyorlar ki… Hep suçlu hep suçlu hep suçlu!
Oğlum Bozyaka Karakolundan aradı bizi, “Anne bu akşam beni burada tutacaklar” dedi. Gittik yanına, “Anne bana bir gömlek, bir çamaşır, bir su alın” dedi. O günden beri oğlumuza hasretiz.
İlk başta Kırıklar Cezaevinde tek kişilik hücrede 3 gün kaldı. Yeri belirlenene kadar bekletmişler. Her şey yasak, çocuk orada kafayı mı yesin… Sonra normal koğuşa geçti. İzmir Aliağa Şakran Cezaevine gönderdiler.
CEZAEVİNDE KRİZLER GEÇİRDİ
Oğlum uzunca bir süre şoktaydı. İlk zamanlar bir şey anlatamadı. Krizler geçirdi, bağırdı çağırdı, çıkarın beni buradan dedi. Şu anda o bizi teselli ediyor. Anne üzülme, çıkacağız, biz suçsuzuz diyor. Darbenin ne olduğunu ben bile bilmiyorken, anlamamışken çocuklar nereden bilsin. Babası emekli olmasına rağmen çalışıyor. Aylarca dolabımız boştu. Kimseden bir şey istemedik. Gücüm yettiğince ev işine, temizliğe gidiyorum. Kızım öyle. Çocuğumuza orada bakıyoruz.
İYİ HALDEN CEZASINI İNDİRMİŞLER
21 Mayıs 2018’de 14 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı oğlum. İtiraz ettik, ret geldi. İstinafa başvurduk. İstinafta Mahkemesi kararı 16 Temmuz 2019’da onayladı. İyi halden cezasını müebbete çevirmişler.
LİSE TERKTİ, ŞİMDİ HUKUK OKUMAK İSTİYOR
Oğlum lise terk, okumadı. OHAL kalkınca cezaevinde Açıköğretime yazıldı. Liseyi bitirmeye çalışıyor. İçeride sürekli ders çalışıyor. Koğuş arkadaşları da onu çalıştırıyor. Avukat bile var içeride. Doktor, öğretmen, avukat çok güzel çocuğumu çalıştırıyorlar. Allah razı olsun. 50 dersten 30’unu verdi, 20’si kaldı.
Sonra da üniversite okumak istiyor. “Anne çıkarsam hukuk okuyacağım, çıkamazsam burada ‘adalet yüksek okulu’ okuyacağım” diyor. 80’lerde, 90’larda notları bir görseniz. İnan ki çok özledik. Çok zor. Allah kimseyi evladıyla sınamasın. Suçsuz yere yatıyor.
Cumhurbaşkanından, meclistekilerden, milletvekillerinden randevu almaya çalışıyoruz. Hafta içinde Ankara’ya gideceğim. O kadar mağdur olan aile var, 10-15 kişi çıkıyor ortaya. Cumhurbaşkanına mektup yazdım, onu göndereceğim.”
CUMHURBAŞKANINA YAZDIĞI MEKTUBU POSTALAMADAN ÖNCE OKUDU
Fadime Akgül, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hitaben yazdığı mektubunu postaya vermeden önce BOLD Medya için okudu.
“Ben ve ailem Aslen Afyonlu olan, İzmir’de yaşayan, vatanını, milletini seven kendi halinde insanlarız” diyen anne Akgül mektubuna şöyle devam etti:
“Oğlumu askerlik için güle oynaya gönderdik. Oğlum Yasin vatan hizmeti yapacağı için sevinçle askere gitti. Biz ona hep vatanını, milletini sevmesini öğrettik. Öyle ki benim oğluma araba sürerken bile beyaz şerit çizgileri eskimesin, devletimiz zarara uğramasın diye oldukça hassas vatan millet duygusuna sahip bir çocuktur.”
[Sevinç Özarslan] 26.7.2019 [BoldMedya.Com]
Erdoğan tek şartla kabul etti [Gölge Bankacı]
Merkez Bankası’nın (TCMB) 25 Temmuz’da faizi kaç puan indireceğine dair tahminler havada uçuşurken 17 Temmuz’da bu köşede sizlerle bir oran paylaşmıştım.
O tarihe kadar kimsenin paylaşmadığı bir orandı bu.
“Piyasalar bu iddiayı konuşuyor” başlıklı makalede Saray’ın "Faizleri yüzde 18’e indirin!" talimatı verdiğine dair kulislere akseden o bomba bilgiyi bütün teferruatı ile aktarmıştım.
Çok iddialı bir rakam telaffuz edilince benim makalemden sonra haber ajansları Reuters ve Bloomberg de aynı iddiayı haberleştirdi.
HANİ YÜZDE 18’E İNECEKTİ!
TCMB Para Politikası Kurulu (PPK) dün toplandı ve haftalık repo faizini (politika faizi) yüzde 24’ten yüzde 19,75’e indirdi.
Bazılarınızın “Hani yüzde 18’e inecekti?” dediğini duyar gibiyim…
Saray, diğer bir ifadeyle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yüzde 19,75’e razı olsaydı hakkınızı teslim eder, ıskaladığımı itiraf ederdim.
Gelin görün ki işin içinde iş var.
Erdoğan yüzde 19,75 oranını bir şartla kabul etti. O şartı da şu: Ağustosta toplantı yok, eylülde en az yüzde 2 (200 baz puan) indirim yapacaksınız.
Temmuz için yüzde 4,75 indirime kerhen onay verildi.
ERDOĞAN’A ÖZEL SUNUM HAZIRLANDI
Bu safhaya gelinceye kadar Merkez Bankası, Hazine ve Saray arasında mekik dokundu.
Kulaktan kulağa anlatılanlar artık Merkez Bankası diye bir bankanın kalmadığını gösteriyor.
6 Temmuz’da gece yarısı darbesi ile Murat Çetinkaya’nın yerine TCMB Başkanlığı’na getirilen Murat Uysal bile yüzde 18’e bir anda inilmesinin riskli olacağını önce Hazine Bakanı Berat Albayrak’a iletti.
Albayrak bunun üzerine bir sunum hazırlamalarını istedi. Sunumu Merkez Bankası Başekonomisti Hakan Kara hazırladı.
Kara’nın sunumu ile Saray’a giden yeni başkan Murat Uysal faiz indiriminin birkaç aya yayılmasının daha makul olacağını anlatırken soğuk terler döktü.
BAŞLARIM PİYASANIZDAN…
Erdoğan bol grafikli sunum devam ederken bir anda öfkelendi ve, “Hepiniz aynı kafadasınız. Ya ben anlatamıyorum ya siz anlama özürlüsünüz. Tutturmuşsunuz bir piyasa! Başlarım piyasanızdan.” diye bağırdı.
Odada bulunan birkaç kişi Erdoğan'ın tablet-telefon fırlatmaması ile teselli buldu.
Bu defa damadı ve Hazine Bakanı Albayrak araya girdi ve faizleri birkaç ay içinde seri bir şekilde indireceklerine dair söz verdi.
Erdoğan, “Göreceğiz.” dedi ve yukarıda belirttiğim şartla yüzde 19,75’i kabul etti.
ERDOĞAN’A FAİZ İNDİRİMİ YETER Mİ?
Ağustosta PPK’da boş iki sandalyeye yine Saray’ın her dediğini emir telakki eden iki isim tayin edilecek. Böylece kurulda faiz indirimi isteyenlerin ağırlığı belirginleşecek.
Benimki de iş mi yani. Faizin virgülün sağındaki rakamı bile Saray’da Erdoğan tarafından belirlenirken hâlâ "Para Politikası Kurulu" diyorum. Ağız alışkanlığı işte!
Satın alma gücü kalmamış vatandaşa faiz indirimi yüzde 10 olsa neye yarar ki! Faiz indirimi hükümetin otağını kurduğu Merkez Bankası için bir başlangıç.
Erdoğan’ın son faiz indirimine ilk tepkisi ne oldu sizce! O tepkiyi ve Merkez Bankası’nda devam eden çok gizli hazırlıkları sonraki makaleye sakladım…
Mesela TCMB'de genel koordinatörler Erol Göncü, Ayhan Aydın, Dr. İbrahim Ethem Güney ve Mehmet Taşkın'ın görevden alınıp kızağa çekildiği sır gibi saklanıyor.
Arkası gelecek Saray operasyonunun.
Beni okumaya devam edin...
O tarihe kadar kimsenin paylaşmadığı bir orandı bu.
“Piyasalar bu iddiayı konuşuyor” başlıklı makalede Saray’ın "Faizleri yüzde 18’e indirin!" talimatı verdiğine dair kulislere akseden o bomba bilgiyi bütün teferruatı ile aktarmıştım.
Çok iddialı bir rakam telaffuz edilince benim makalemden sonra haber ajansları Reuters ve Bloomberg de aynı iddiayı haberleştirdi.
HANİ YÜZDE 18’E İNECEKTİ!
TCMB Para Politikası Kurulu (PPK) dün toplandı ve haftalık repo faizini (politika faizi) yüzde 24’ten yüzde 19,75’e indirdi.
Bazılarınızın “Hani yüzde 18’e inecekti?” dediğini duyar gibiyim…
Saray, diğer bir ifadeyle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yüzde 19,75’e razı olsaydı hakkınızı teslim eder, ıskaladığımı itiraf ederdim.
Gelin görün ki işin içinde iş var.
Erdoğan yüzde 19,75 oranını bir şartla kabul etti. O şartı da şu: Ağustosta toplantı yok, eylülde en az yüzde 2 (200 baz puan) indirim yapacaksınız.
Temmuz için yüzde 4,75 indirime kerhen onay verildi.
ERDOĞAN’A ÖZEL SUNUM HAZIRLANDI
Bu safhaya gelinceye kadar Merkez Bankası, Hazine ve Saray arasında mekik dokundu.
Kulaktan kulağa anlatılanlar artık Merkez Bankası diye bir bankanın kalmadığını gösteriyor.
6 Temmuz’da gece yarısı darbesi ile Murat Çetinkaya’nın yerine TCMB Başkanlığı’na getirilen Murat Uysal bile yüzde 18’e bir anda inilmesinin riskli olacağını önce Hazine Bakanı Berat Albayrak’a iletti.
Albayrak bunun üzerine bir sunum hazırlamalarını istedi. Sunumu Merkez Bankası Başekonomisti Hakan Kara hazırladı.
Kara’nın sunumu ile Saray’a giden yeni başkan Murat Uysal faiz indiriminin birkaç aya yayılmasının daha makul olacağını anlatırken soğuk terler döktü.
BAŞLARIM PİYASANIZDAN…
Erdoğan bol grafikli sunum devam ederken bir anda öfkelendi ve, “Hepiniz aynı kafadasınız. Ya ben anlatamıyorum ya siz anlama özürlüsünüz. Tutturmuşsunuz bir piyasa! Başlarım piyasanızdan.” diye bağırdı.
Odada bulunan birkaç kişi Erdoğan'ın tablet-telefon fırlatmaması ile teselli buldu.
Bu defa damadı ve Hazine Bakanı Albayrak araya girdi ve faizleri birkaç ay içinde seri bir şekilde indireceklerine dair söz verdi.
Erdoğan, “Göreceğiz.” dedi ve yukarıda belirttiğim şartla yüzde 19,75’i kabul etti.
ERDOĞAN’A FAİZ İNDİRİMİ YETER Mİ?
Ağustosta PPK’da boş iki sandalyeye yine Saray’ın her dediğini emir telakki eden iki isim tayin edilecek. Böylece kurulda faiz indirimi isteyenlerin ağırlığı belirginleşecek.
Benimki de iş mi yani. Faizin virgülün sağındaki rakamı bile Saray’da Erdoğan tarafından belirlenirken hâlâ "Para Politikası Kurulu" diyorum. Ağız alışkanlığı işte!
Satın alma gücü kalmamış vatandaşa faiz indirimi yüzde 10 olsa neye yarar ki! Faiz indirimi hükümetin otağını kurduğu Merkez Bankası için bir başlangıç.
Erdoğan’ın son faiz indirimine ilk tepkisi ne oldu sizce! O tepkiyi ve Merkez Bankası’nda devam eden çok gizli hazırlıkları sonraki makaleye sakladım…
Mesela TCMB'de genel koordinatörler Erol Göncü, Ayhan Aydın, Dr. İbrahim Ethem Güney ve Mehmet Taşkın'ın görevden alınıp kızağa çekildiği sır gibi saklanıyor.
Arkası gelecek Saray operasyonunun.
Beni okumaya devam edin...
[Gölge Bankacı] 26.7.2019 [Samanyolu Haber]
“Kurb-u Sultan, âteş-i sûzan” [Fikret Kaplan]
O gece, oldukça bitkindi. Uykusuz geçen korkunç ve kabuslu gecenin sabahında iki kişiyle nöbetleşe yattığı yatağın kenarına oturmuş, düşünüyordu. Ne olacaktı? Sonu nereye varacaktı bu esaretin? Bütün koğuş kimisi yerde, kimisi sırtını duvara dayamış, kimisi de bir battaniye üzerinde uyuyordu. Ortalık zifiri karanlıktı. Kendisini dipsiz karanlık bir kuyuya atılmış hissediyordu.
Gözünün önüne altı aylık yavrusu, genç hanımı geldi. Hayata doymadan bu zindanlarda çürüteceklerdi onu. İhtiyaç sahibi insanlara hayır için verdiği birkaç burs ve iki üç kurban için burada yok edeceklerdi onu. Bu karanlık düşünceler içinde dalmış, gözlerinden yaşlar akıyordu.
Birden kalın bir ses kendisini bu kabustan uyandırdı:
– Ne oluyor delikanlı? Niye ağlıyorsun?
Karşısındaki iki kez ağırlaştırılmış müebbet alan samimi bir Hizmet sevdalısıydı. O da sabah erkenden uyanmış, yatağında düşünceli düşünceli tesbih çekiyordu.
- Nasıl ağlamam! Bana otuz yedi yıl vereceklerini öğrendim.
Tebessüm etti:
- Sana bu kadar cezayı verecekler diye, üzülme! Hakkında henüz verilmiş kesin bir hüküm yok. Oysa ben hükmü yedim. Beni bugün ya da en geç yarın tek kişilik karanlık bir hücreye atacaklar. Eşim de başka bir hapishanede…çocuklarım desen ortada kaldı. Kabre çok yakın olan yaşlı annem var arkamda bir tek. Bak, ağlıyor muyum?
Durdu, yutkundu, boğazına bir şeyler düğümlenmişti:
-Ama, Hizmetimize yapılan bunca haksızlığa ve zulme yanıyorum tabii ki… diye devam etti. İçim parçalanıyor, gözyaşlarım sel olup akıyor… o başka! Bak, Ali Ayverdi Ağabeyimiz ayrılıp gitti aramızdan… Suçu neydi? Terörist miydi? Elbette ki hayır… Bugüne kadar hiç suça bulaşmamış bir insan sadece hayır duygularından dolayı birilerinin zulmüyle eriyip gitti bu diyardan. Alacaklı gitti. Kendisine bunu yapanlardan, onlara taraftar çıkanlardan, bunca zulmü görmezlikten gelenlerden alacak hakkını… Bir bakıma da onun adına seviniyorum… Ecel mukadder, ama zalimin saflarında, yanında, berisinde, arkasında…bütün bir camianın kul hakkını sırtına alıp gitmek de var… Allah muhafaza! Zulme uğramış bir masum olarak kavuştu Rabbine o.
Ama yine de hüzünleniyor insan… Efendimiz’in Aleyhissalatu Vesselam, Hz. Hamza’ya, Mus’ab bin Umeyr’e…Uhud şehitlerine ağladığı gibi…
Nice güzel insan dâussıla duygusuyla yaşadığı bir diyarda ya da iç içe gurbeti yudumladığı öz yurdunda bir garip olarak ahirete yürüdü; Allah, onları Ashâb-ı Bedir’le, şüheda-i Uhud’la beraber haşreylesin!..
Cezaevlerinde eriyip giden hasta mahkumlara yanıyor gönül… masum bebeklere ve onların şefkatli annelerine… Çünkü imtihan ağır… Sevdası büyük olanın imtihanı da ağır oluyor.
‘Kurb-i sultan ateş-i suzan!’… yani Sultan’a yakın olmak isteyen ateşten gömlek giymeye razı olmalı. Hele, nam-ı Celil-i Muhammedî'yi dünyanın her yerine ulaştırma sevdasında olanlar…
Allah’a şükürler olsun ki ne kadar sert eserse essin, kökleri sağlam olan bu hizmet çınarlarını sökemedi bu süreç. Eritemedi onları Nemrut’un İbrahimler için hazırladığı kin ateşi.
Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam "Kardeşlerim" diyerek kendisine yakışır şekilde günümüzde insanlığa hizmet edecek samimi kardeşlerine iltifat ederken, bu iltifatın muhatapları olmak isteyen yiğitler de her türlü sıkıntıya maruz kalacaklardı muhakkak. Bir gün Taif’i, diğer gün Uhud’u, Hendek’i… ya da sonraki gün üçünü birden iç içe geçen sarmallar halinde yaşayacaklardı… Zira, daha sonra gelip, O’nun davası uğruna gece gündüz çalışıp her türlü çile ve ızdırabı göğüsleyen ve böylece davayı nübüvvete vâris olduğunu gösterenler ancak O'nun kardeşleri olabilirdi. Sahabeye yakın bir kıvam kazanmadan olamazdı bu yakınlık.
Dine hizmet davasının üstünde bir güneş gibi daima varlığını hissettiren Yüce Rehber (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu sıkıntılı dönemde samimi Hizmet insanlarını bir kere daha vesâyâsı altına alıyor ve "Kardeşlerim diyerek onlara sahip çıkıyor. Asr-ı Saadet’teki sıkıntıları, ağır imtihanları kardeşleriyle bir kere daha yaşıyor.
Üç yıl yine boykota maruz kalıyor O (sallallâhu aleyhi ve sellem). On beş asır önce söylenen ‘Size bir damla su yok… Ağaç kabuklarını yiyin!’ sesi yine yükseliyor günümüzde. “Biz, bu işe öyle bir zamanda sahip çıktık ki, günlerce aç kaldığımız olurdu. Bir gece ihtiyaç için dışarı çıktığımda sert bir şeye dokundum. Baktım, kurumuş deri parçasıydı, temizleyip onu yedim.’ diyen Sa’d ibn Ebî Vakkas gibi Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kardeşleri de zor günler geçiriyor. Gerekirse çöpten ekmek topluyor, ama davasından ödün vermiyor.
Takibe uğrayan, hapse atılan, hicrete zorlanan ve gurbet içinde gurbetlere maruz bırakılan Hak erleri ‘Kardeş’ olma bahtiyarlığı içinde ashab-ı güzin gibi sağlam duruyorlar; şiddetli fırtınalar karşısında devrilmemek için, din ü takvada daha bir derinleşiyorlar.
Derken sıkıntılar, ayyuka çıkıyor. Kardeşlerinin yanına Mus’abları, Hz. Osmanları koyup Hristiyan diyarlara… Habeşistan’a, Yunanistan’a… daha birçok yere hicrete gönderiyor. Oradaki Melikler Hristiyan da olsa daha vicdanlı… ‘Gidin orada, yanındakilere zulmetmeyen bir Melik var!’ diyor kardeşlerine.
Bir yanda, İslam dünyasında çokları O’nun kardeşlerine yapılan zulümlere göz yumup ortak olurken, diğer tarafta insanlığını ortaya koyan ve “cebrî hicret” muhacirlerine kol kanat açan kimselerin civanmertlikleri de Necaşiler gibi tarihe nakşoluyor.
Artık, yeryüzünde samimi olarak Allah’a kulluk yapan Mü’minleri, Darü’n-Nedve’de Şeytanın da iştirak ettiği bir soykırımla yok etmek düşünülünce kader O’nu da (sallallâhu aleyhi ve sellem) cebr-i hicrete çıkarıyor. "Allah'ın yarattığı şeyler içinde en çok sevdiğim yer sensin. Eğer buranın halkı beni zorla çıkarmasaydı, ben kendiliğimden çıkmazdım." (Heysemi, Mecmau‘z-Zevâid, 3/283) buyuruyor Efendimiz.
Sevr Sultanlığı’nda kardeşlerine ‘gaybubet’i öğretiyor. Hicret yolculuğunda Hz. Hz. Ebu Bekir ve kendisine henüz İslam'ı kabul etmemiş ama güvenilir bir kimse ve maharetli bir kılavuz olan Abdullah b. Uraykıt belli bir ücret karşılığında rehberlik yapıyor.
Bu çok sıkıntılı, belki çok meşakkatli bir yolculuk… Tarlalarda, ormanlarda, Meriç’te takılıp kalmak var. Ve hicret yolunda sonsuza kanat açıp gidiyor bazıları ötelere. “Kim Allah’a ve Rasûlü’ne kavuşma (ve onların rızası istikametinde) hicret için evinden çıkar da daha yolda iken ecel gelip kendini yakalarsa, hiç şüphesiz (o da mükâfatı hak etmiştir) onun (geçmiş günahlarını affetmek ve) mükâfatını vermek Allah’a aittir.)” (Nisâ, 4/100) müjdesini fısıldıyor ‘Kardeşleri’nin kulaklarına, Sallallâhu aleyhi ve sellem.
O gün Medine’de bugün dünyanın dört bir tarafında: ‘İman edip hicret edenler, Allah yolunda gayret edenlerle onlara kucak açıp yardım eden Ensar var ya, İşte gerçek Müminler bunlardır. Bunlara bir mağfiret, pek değerli bir nasip vardır.’ (Enfal Suresi, 74) yeni nazil olmuş gibi Muhacirle Ensar’ı yine kardeş yapıyor.
Nam-ı Celili Muhammedî’yi (sallallahu aleyhi ve sellem) hakiki manasıyla yeniden yücelten o kardeşlerinin yanında… onların başını okşuyor Yesrib’i Medine yapmak için gayret eden ashabına iltifat ettiği gibi. “Rahmân, iman edip imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar için (gök ve yer ehlinin gönüllerinde) bir sevgi var edecektir (de onlar her tarafta kabul göreceklerdir.)” (Meryem, 19/96)
Bedir’e, Uhud’a gidiyor Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem). Mübarek başı yarılıyor, sinn-i şerifi (şerefli dişi) düşüyor o meydanlara. Diğer taraftan da seyyidinâ Hazreti Hamza gibi birisi şehit oluyor… Sokaklarda Efendimiz ile beraber el ele koşuşturmuşlar, beraber aynı memeden süt emmişler; aralarında bir-iki yaş farkı var. Amcası… Göğsünü germiş; her yerde O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) müdafaa etme mevzuunda kalkan gibi davranmış. Fakat orada kalleş bir mızrak ile şehit oluyor.
Yine, Sahabe-i kirâm arasından seçip Medine’ye gönderdiği insanlardan bir tanesi, Mus’ab İbn-i Umeyr… Genç yaşında oraya gitmiş. Tehlikeleri göğüslemiş, başında kılıçlar kavis çizmiş; fakat Allah’ın izni ve inayetiyle yirmiler, otuzlar onu dinlemiş; bir gün gelmiş, kadın-erkek, çoluk-çocuk yetmiş insanı Akabe’de, Allah Rasûlü ile buluşturmuş. O, Uhud’da evvelâ bir kolunu, sonra başka bir kolunu, sonra başını kalkan yapıyor. Ve daha niceleri orada şehadet şerbeti içiyor. Yetmiş tane şehit var orada.
Bunların hepsi, Şefkat Peygamberi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) içinde derin bir hüzne dönüşüyor. O’nun o hassasiyeti, derinliği ve ashabına duyduğu alâka bugün de kardeşleri için büyük bir ızdırap olmuş. Çünkü memleketin sokakları, zindanları, hapishaneleri birer Uhud’a dönüşmüş. Mü’minin münafıktan, vefalının vefasızdan, yiğidin kalleşten, Nebi’ye gerçekten bağlı olanın, yüreğinde zaaf bulunandan ayrıldığı Uhud’a!..
Sürekli, bir şey yapıyorlar. Her gün yeni yeni elem argümanları kullanıyorlar. Kardeşleri, her birinde Mus’ab gibi bir kolunu, öbür defasında başka bir kolunu, öbür defasında ayağını, öbür defasında başka bir ayağını feda ediyor; kütükte doğranır gibi doğranıyorlar.
Hazreti işe validemiz, Peygamber Efendimiz’e hitaben: “Sana Uhud gününden daha şiddetli olan bir gün erişti mi?” diye soruyor. O da “Yemin olsun ki kavmin Kureyş’ten gelen birçok zorluklarla karşılaştım. Fakat onlardan Akabe günü (Tâif’e gidişte) karşılaştığım zorluk hepsinden şiddetli idi.” buyuruyor.
Orada şöyle dua ettiğini naklediyor Şefkat Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem):
“Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin, benim de Rabbimsin; beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Veçhine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”
“Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim.” “Kâle almam o zaman!” diyor.
O (sallallâhu aleyhi ve sellem) misyonunu bihakkın edâ etti ve ediyor. Hala ilk günkü gibi davasının başında. Her şey tamamen hiç bitmemiştir ve bütün renklerini bütün bütün kaybetmemiştir. Güneş, bütün bütün batmamıştır; ay, bütün bütün husufa uğramamıştır. Allah’ın izni ve inayetiyle, mevsimi gelince, o yeniden bir kere daha dolunay gibi tulû edecektir.
Belki bir kısım elemler çekiyor, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) kardeşleri. Fakat unutmayalım ki, küfre, şirke, zulme saplananların hoşuna gitmese de Allah nurunu tamamlayacaktır!..
Evet, “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise, nurunu tam parlatmaktan başka bir şeye razı olmaz. Kâfirler isterse hoşlanmasınlar!” (Tevbe, 9/32)
Bugün onu diliyorlar, söndürmek istiyorlar; söndürmede bir türlü doyma bilmiyorlar, “Bir daha! Bir daha!” diyorlar. Şeytan akıllarına ne getiriyorsa, o ışığı söndürmek için hemen hepsini yapmaya, akıllarına gelen her şeyi, geceyi-gündüzü beklemeden yapmaya çalışıyorlar. “Sürekli üfleyip duruyorlar: Söndürelim! Söndürelim! Söndürelim! Söndürelim! Söndürelim!..” diyorlar. Neyi söndürmeye çalışıyorlar?!. “Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar.” Oysa ki, Bir şem’â ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez!”
Neticede O’nun “Kardeşlerim!..” hitabına mazhar olmak varsa, zindana, işkenceye, hicrete, çekilen her şeye değmez mi?!. O mazlumların, mağdurların, zulme uğrayanların, gadre uğrayanların, azledilenlerin, tevkif edilenlerin, ta’zîb edilenlerin hep yanında. Şefkat âbidesi, türlü türlü tazyikler altında, sarsılmasınlar diye geliyor, ara sıra ‘Kardeşleri’nin arasına giriyor, “Bakın, Ben sizinle beraberim!” diyor.
- Sen de üzülme bu kadar delikanlı! Kaderi tenkit edip musibeti ikileştirme! Sabır kuvvetini, ümidini sağa sola dağıtıp yok etme!
Delikanlının gözleri dolu doluydu. Sadece tasdik manasında bir baş sallaması…
- Ey İlâhım ve Seyyidim ve Mâlikim,
Benim iktidarım bir zayıf zerre gibidir. Düşmanlar, illetler, kuruntular, korkular, elemler, hastalıklar, zulmetler, sapıklıklar ve uzun seferler ise hesaba gelmez. Bütün bunlardan beni kurtaracak kudret ve onlara karşılık verecek kuvvet ancak Senindir, ey kuvveti bütün kâinatı kaplamış ve bütün varlıkları zapt ederek hükmü altına almış olan Kavî,
Ey dilediği her şeyi en mükemmel şekilde sür’atle ve kolayca yaratabilen ve kâinattaki her şeyi sonsuz kudreti altında tutan Kadîr, Ey her şeye her şeyden daha yakın olan Karîb, Ey dualara en güzel şekilde cevap veren Mücîb, ey bütün varlıkların, hallerinden hareketlerine kadar her şeyini ve bilhassa insanların ve cinlerin bütün amellerini dikkatle kaydedip koruyan ve bütün varlıkları her türlü kötülük ve tehlikelere karşı muhafaza eden Hafîz, ey Kendisine tevekkül edenlere başarı ihsan eden, isteklerine cevap veren ve bütün dertlerini gideren Vekîl!
Bize düşmanlık yapan, kadın-erkek asker, siyasetçi, istihbarat elemanı, polis, hariciyeci ve içişleri personeli her kim varsa, hepsine karşı bize yardım ve nusret lütfeyle!.. Ey yegâne merhametli, Erhamürrâhimîn!.. Amin!
Gözünün önüne altı aylık yavrusu, genç hanımı geldi. Hayata doymadan bu zindanlarda çürüteceklerdi onu. İhtiyaç sahibi insanlara hayır için verdiği birkaç burs ve iki üç kurban için burada yok edeceklerdi onu. Bu karanlık düşünceler içinde dalmış, gözlerinden yaşlar akıyordu.
Birden kalın bir ses kendisini bu kabustan uyandırdı:
– Ne oluyor delikanlı? Niye ağlıyorsun?
Karşısındaki iki kez ağırlaştırılmış müebbet alan samimi bir Hizmet sevdalısıydı. O da sabah erkenden uyanmış, yatağında düşünceli düşünceli tesbih çekiyordu.
- Nasıl ağlamam! Bana otuz yedi yıl vereceklerini öğrendim.
Tebessüm etti:
- Sana bu kadar cezayı verecekler diye, üzülme! Hakkında henüz verilmiş kesin bir hüküm yok. Oysa ben hükmü yedim. Beni bugün ya da en geç yarın tek kişilik karanlık bir hücreye atacaklar. Eşim de başka bir hapishanede…çocuklarım desen ortada kaldı. Kabre çok yakın olan yaşlı annem var arkamda bir tek. Bak, ağlıyor muyum?
Durdu, yutkundu, boğazına bir şeyler düğümlenmişti:
-Ama, Hizmetimize yapılan bunca haksızlığa ve zulme yanıyorum tabii ki… diye devam etti. İçim parçalanıyor, gözyaşlarım sel olup akıyor… o başka! Bak, Ali Ayverdi Ağabeyimiz ayrılıp gitti aramızdan… Suçu neydi? Terörist miydi? Elbette ki hayır… Bugüne kadar hiç suça bulaşmamış bir insan sadece hayır duygularından dolayı birilerinin zulmüyle eriyip gitti bu diyardan. Alacaklı gitti. Kendisine bunu yapanlardan, onlara taraftar çıkanlardan, bunca zulmü görmezlikten gelenlerden alacak hakkını… Bir bakıma da onun adına seviniyorum… Ecel mukadder, ama zalimin saflarında, yanında, berisinde, arkasında…bütün bir camianın kul hakkını sırtına alıp gitmek de var… Allah muhafaza! Zulme uğramış bir masum olarak kavuştu Rabbine o.
Ama yine de hüzünleniyor insan… Efendimiz’in Aleyhissalatu Vesselam, Hz. Hamza’ya, Mus’ab bin Umeyr’e…Uhud şehitlerine ağladığı gibi…
Nice güzel insan dâussıla duygusuyla yaşadığı bir diyarda ya da iç içe gurbeti yudumladığı öz yurdunda bir garip olarak ahirete yürüdü; Allah, onları Ashâb-ı Bedir’le, şüheda-i Uhud’la beraber haşreylesin!..
Cezaevlerinde eriyip giden hasta mahkumlara yanıyor gönül… masum bebeklere ve onların şefkatli annelerine… Çünkü imtihan ağır… Sevdası büyük olanın imtihanı da ağır oluyor.
‘Kurb-i sultan ateş-i suzan!’… yani Sultan’a yakın olmak isteyen ateşten gömlek giymeye razı olmalı. Hele, nam-ı Celil-i Muhammedî'yi dünyanın her yerine ulaştırma sevdasında olanlar…
Allah’a şükürler olsun ki ne kadar sert eserse essin, kökleri sağlam olan bu hizmet çınarlarını sökemedi bu süreç. Eritemedi onları Nemrut’un İbrahimler için hazırladığı kin ateşi.
Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam "Kardeşlerim" diyerek kendisine yakışır şekilde günümüzde insanlığa hizmet edecek samimi kardeşlerine iltifat ederken, bu iltifatın muhatapları olmak isteyen yiğitler de her türlü sıkıntıya maruz kalacaklardı muhakkak. Bir gün Taif’i, diğer gün Uhud’u, Hendek’i… ya da sonraki gün üçünü birden iç içe geçen sarmallar halinde yaşayacaklardı… Zira, daha sonra gelip, O’nun davası uğruna gece gündüz çalışıp her türlü çile ve ızdırabı göğüsleyen ve böylece davayı nübüvvete vâris olduğunu gösterenler ancak O'nun kardeşleri olabilirdi. Sahabeye yakın bir kıvam kazanmadan olamazdı bu yakınlık.
Dine hizmet davasının üstünde bir güneş gibi daima varlığını hissettiren Yüce Rehber (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu sıkıntılı dönemde samimi Hizmet insanlarını bir kere daha vesâyâsı altına alıyor ve "Kardeşlerim diyerek onlara sahip çıkıyor. Asr-ı Saadet’teki sıkıntıları, ağır imtihanları kardeşleriyle bir kere daha yaşıyor.
Üç yıl yine boykota maruz kalıyor O (sallallâhu aleyhi ve sellem). On beş asır önce söylenen ‘Size bir damla su yok… Ağaç kabuklarını yiyin!’ sesi yine yükseliyor günümüzde. “Biz, bu işe öyle bir zamanda sahip çıktık ki, günlerce aç kaldığımız olurdu. Bir gece ihtiyaç için dışarı çıktığımda sert bir şeye dokundum. Baktım, kurumuş deri parçasıydı, temizleyip onu yedim.’ diyen Sa’d ibn Ebî Vakkas gibi Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kardeşleri de zor günler geçiriyor. Gerekirse çöpten ekmek topluyor, ama davasından ödün vermiyor.
Takibe uğrayan, hapse atılan, hicrete zorlanan ve gurbet içinde gurbetlere maruz bırakılan Hak erleri ‘Kardeş’ olma bahtiyarlığı içinde ashab-ı güzin gibi sağlam duruyorlar; şiddetli fırtınalar karşısında devrilmemek için, din ü takvada daha bir derinleşiyorlar.
Derken sıkıntılar, ayyuka çıkıyor. Kardeşlerinin yanına Mus’abları, Hz. Osmanları koyup Hristiyan diyarlara… Habeşistan’a, Yunanistan’a… daha birçok yere hicrete gönderiyor. Oradaki Melikler Hristiyan da olsa daha vicdanlı… ‘Gidin orada, yanındakilere zulmetmeyen bir Melik var!’ diyor kardeşlerine.
Bir yanda, İslam dünyasında çokları O’nun kardeşlerine yapılan zulümlere göz yumup ortak olurken, diğer tarafta insanlığını ortaya koyan ve “cebrî hicret” muhacirlerine kol kanat açan kimselerin civanmertlikleri de Necaşiler gibi tarihe nakşoluyor.
Artık, yeryüzünde samimi olarak Allah’a kulluk yapan Mü’minleri, Darü’n-Nedve’de Şeytanın da iştirak ettiği bir soykırımla yok etmek düşünülünce kader O’nu da (sallallâhu aleyhi ve sellem) cebr-i hicrete çıkarıyor. "Allah'ın yarattığı şeyler içinde en çok sevdiğim yer sensin. Eğer buranın halkı beni zorla çıkarmasaydı, ben kendiliğimden çıkmazdım." (Heysemi, Mecmau‘z-Zevâid, 3/283) buyuruyor Efendimiz.
Sevr Sultanlığı’nda kardeşlerine ‘gaybubet’i öğretiyor. Hicret yolculuğunda Hz. Hz. Ebu Bekir ve kendisine henüz İslam'ı kabul etmemiş ama güvenilir bir kimse ve maharetli bir kılavuz olan Abdullah b. Uraykıt belli bir ücret karşılığında rehberlik yapıyor.
Bu çok sıkıntılı, belki çok meşakkatli bir yolculuk… Tarlalarda, ormanlarda, Meriç’te takılıp kalmak var. Ve hicret yolunda sonsuza kanat açıp gidiyor bazıları ötelere. “Kim Allah’a ve Rasûlü’ne kavuşma (ve onların rızası istikametinde) hicret için evinden çıkar da daha yolda iken ecel gelip kendini yakalarsa, hiç şüphesiz (o da mükâfatı hak etmiştir) onun (geçmiş günahlarını affetmek ve) mükâfatını vermek Allah’a aittir.)” (Nisâ, 4/100) müjdesini fısıldıyor ‘Kardeşleri’nin kulaklarına, Sallallâhu aleyhi ve sellem.
O gün Medine’de bugün dünyanın dört bir tarafında: ‘İman edip hicret edenler, Allah yolunda gayret edenlerle onlara kucak açıp yardım eden Ensar var ya, İşte gerçek Müminler bunlardır. Bunlara bir mağfiret, pek değerli bir nasip vardır.’ (Enfal Suresi, 74) yeni nazil olmuş gibi Muhacirle Ensar’ı yine kardeş yapıyor.
Nam-ı Celili Muhammedî’yi (sallallahu aleyhi ve sellem) hakiki manasıyla yeniden yücelten o kardeşlerinin yanında… onların başını okşuyor Yesrib’i Medine yapmak için gayret eden ashabına iltifat ettiği gibi. “Rahmân, iman edip imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar için (gök ve yer ehlinin gönüllerinde) bir sevgi var edecektir (de onlar her tarafta kabul göreceklerdir.)” (Meryem, 19/96)
Bedir’e, Uhud’a gidiyor Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem). Mübarek başı yarılıyor, sinn-i şerifi (şerefli dişi) düşüyor o meydanlara. Diğer taraftan da seyyidinâ Hazreti Hamza gibi birisi şehit oluyor… Sokaklarda Efendimiz ile beraber el ele koşuşturmuşlar, beraber aynı memeden süt emmişler; aralarında bir-iki yaş farkı var. Amcası… Göğsünü germiş; her yerde O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) müdafaa etme mevzuunda kalkan gibi davranmış. Fakat orada kalleş bir mızrak ile şehit oluyor.
Yine, Sahabe-i kirâm arasından seçip Medine’ye gönderdiği insanlardan bir tanesi, Mus’ab İbn-i Umeyr… Genç yaşında oraya gitmiş. Tehlikeleri göğüslemiş, başında kılıçlar kavis çizmiş; fakat Allah’ın izni ve inayetiyle yirmiler, otuzlar onu dinlemiş; bir gün gelmiş, kadın-erkek, çoluk-çocuk yetmiş insanı Akabe’de, Allah Rasûlü ile buluşturmuş. O, Uhud’da evvelâ bir kolunu, sonra başka bir kolunu, sonra başını kalkan yapıyor. Ve daha niceleri orada şehadet şerbeti içiyor. Yetmiş tane şehit var orada.
Bunların hepsi, Şefkat Peygamberi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) içinde derin bir hüzne dönüşüyor. O’nun o hassasiyeti, derinliği ve ashabına duyduğu alâka bugün de kardeşleri için büyük bir ızdırap olmuş. Çünkü memleketin sokakları, zindanları, hapishaneleri birer Uhud’a dönüşmüş. Mü’minin münafıktan, vefalının vefasızdan, yiğidin kalleşten, Nebi’ye gerçekten bağlı olanın, yüreğinde zaaf bulunandan ayrıldığı Uhud’a!..
Sürekli, bir şey yapıyorlar. Her gün yeni yeni elem argümanları kullanıyorlar. Kardeşleri, her birinde Mus’ab gibi bir kolunu, öbür defasında başka bir kolunu, öbür defasında ayağını, öbür defasında başka bir ayağını feda ediyor; kütükte doğranır gibi doğranıyorlar.
Hazreti işe validemiz, Peygamber Efendimiz’e hitaben: “Sana Uhud gününden daha şiddetli olan bir gün erişti mi?” diye soruyor. O da “Yemin olsun ki kavmin Kureyş’ten gelen birçok zorluklarla karşılaştım. Fakat onlardan Akabe günü (Tâif’e gidişte) karşılaştığım zorluk hepsinden şiddetli idi.” buyuruyor.
Orada şöyle dua ettiğini naklediyor Şefkat Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem):
“Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin, benim de Rabbimsin; beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Veçhine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”
“Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim.” “Kâle almam o zaman!” diyor.
O (sallallâhu aleyhi ve sellem) misyonunu bihakkın edâ etti ve ediyor. Hala ilk günkü gibi davasının başında. Her şey tamamen hiç bitmemiştir ve bütün renklerini bütün bütün kaybetmemiştir. Güneş, bütün bütün batmamıştır; ay, bütün bütün husufa uğramamıştır. Allah’ın izni ve inayetiyle, mevsimi gelince, o yeniden bir kere daha dolunay gibi tulû edecektir.
Belki bir kısım elemler çekiyor, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) kardeşleri. Fakat unutmayalım ki, küfre, şirke, zulme saplananların hoşuna gitmese de Allah nurunu tamamlayacaktır!..
Evet, “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise, nurunu tam parlatmaktan başka bir şeye razı olmaz. Kâfirler isterse hoşlanmasınlar!” (Tevbe, 9/32)
Bugün onu diliyorlar, söndürmek istiyorlar; söndürmede bir türlü doyma bilmiyorlar, “Bir daha! Bir daha!” diyorlar. Şeytan akıllarına ne getiriyorsa, o ışığı söndürmek için hemen hepsini yapmaya, akıllarına gelen her şeyi, geceyi-gündüzü beklemeden yapmaya çalışıyorlar. “Sürekli üfleyip duruyorlar: Söndürelim! Söndürelim! Söndürelim! Söndürelim! Söndürelim!..” diyorlar. Neyi söndürmeye çalışıyorlar?!. “Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar.” Oysa ki, Bir şem’â ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez!”
Neticede O’nun “Kardeşlerim!..” hitabına mazhar olmak varsa, zindana, işkenceye, hicrete, çekilen her şeye değmez mi?!. O mazlumların, mağdurların, zulme uğrayanların, gadre uğrayanların, azledilenlerin, tevkif edilenlerin, ta’zîb edilenlerin hep yanında. Şefkat âbidesi, türlü türlü tazyikler altında, sarsılmasınlar diye geliyor, ara sıra ‘Kardeşleri’nin arasına giriyor, “Bakın, Ben sizinle beraberim!” diyor.
- Sen de üzülme bu kadar delikanlı! Kaderi tenkit edip musibeti ikileştirme! Sabır kuvvetini, ümidini sağa sola dağıtıp yok etme!
Delikanlının gözleri dolu doluydu. Sadece tasdik manasında bir baş sallaması…
- Ey İlâhım ve Seyyidim ve Mâlikim,
Benim iktidarım bir zayıf zerre gibidir. Düşmanlar, illetler, kuruntular, korkular, elemler, hastalıklar, zulmetler, sapıklıklar ve uzun seferler ise hesaba gelmez. Bütün bunlardan beni kurtaracak kudret ve onlara karşılık verecek kuvvet ancak Senindir, ey kuvveti bütün kâinatı kaplamış ve bütün varlıkları zapt ederek hükmü altına almış olan Kavî,
Ey dilediği her şeyi en mükemmel şekilde sür’atle ve kolayca yaratabilen ve kâinattaki her şeyi sonsuz kudreti altında tutan Kadîr, Ey her şeye her şeyden daha yakın olan Karîb, Ey dualara en güzel şekilde cevap veren Mücîb, ey bütün varlıkların, hallerinden hareketlerine kadar her şeyini ve bilhassa insanların ve cinlerin bütün amellerini dikkatle kaydedip koruyan ve bütün varlıkları her türlü kötülük ve tehlikelere karşı muhafaza eden Hafîz, ey Kendisine tevekkül edenlere başarı ihsan eden, isteklerine cevap veren ve bütün dertlerini gideren Vekîl!
Bize düşmanlık yapan, kadın-erkek asker, siyasetçi, istihbarat elemanı, polis, hariciyeci ve içişleri personeli her kim varsa, hepsine karşı bize yardım ve nusret lütfeyle!.. Ey yegâne merhametli, Erhamürrâhimîn!.. Amin!
[Fikret Kaplan] 26.7.2019 [Samanyolu Haber]
Şehevi duygularımı nasıl dizginleyebilirim? [Dr. Ali Demirel]
Soru: “Abi, ben ailesinden üç yıldır uzak, eşi medrese-i Yusufiye’de olan bir kardeşinizim. Yurt dışında yaşıyorum. Özellikle yaz aylarıyla birlikte her şeyin günaha davet ettiği bir ülkede bulunuyorum.
Ben ve emsallerimin, yaşadığımız onca buhrana ek olarak günahlar konusunda da ağır imtihan geçirdiğimizi ifade etmek istiyorum. Allah’ın içimize derc ettiği şehvet isteğini nasıl dizginleyeceğimizi bilmiyorum.
Siz oruç, beslenme, iffet insanı, sahabe örnekleri diyeceksiniz ama ben nefsime söz geçiremiyorum. Günahların ağında ölüyorum. Morali yeterince bozuk olmanın üzerini bir de kalp hayatının ölmüşlüğü beni tüketti. Yaşayamıyorum. Hayatı sırtımda ağır bir yük olarak taşıyorum. Tavsiyelerinize ve duanıza muhtacım...” (Rumuz: Hamza)
Kıymetli kardeşim!
Öncelikle sizi çok iyi anladığımı ifade etmeliyim. Bu satırların yazarı da mailinizde bahsettiğiniz ülkelerden birinde yaşıyor. Yaz mevsiminin getirdiği kıyafet rahatlığıyla beraber sosyal çevrede günaha girmemek zorlardan zor gerçekten.
Açık saçıklığın hemen her yeri kuşattığı günümüzde, cinsellikle ilgili günahlar bin koldan saldırıyor. Sokaklar, meydanlar, billboard’lar, gazeteler, dergiler, TV’ler, reklamlar, filmler ve internet derken, hemen her alan şehevi duyguları tahrik edici tablolarla dopdolu.
Yaşadığımız ortam, bir yanda kadınları metalaştırıp ete ve tene indirgerken, öte yandan erkekleri nefisleri karşısında büyük ölçüde korunmasız bırakıyor. Ve bu genel tablo karşısında mü’minleri ise çoğunlukla bir karamsarlık hali kuşatabiliyor.
Soruda da olduğu gibi kendini bu kadar fahiş biçimde açığa vuran günaha karşı içte uyanan meyiller, göz kaymaları, haram bakışlar, mü’minleri Rabbine karşı nisyan veya isyan haline düşmenin acısıyla kıvrandırıyor.
Böylesi bir ortamda yaşamak çamurlu bir yolda yürümeye ne kadar da benziyor. Çamurlu bir yoldasın ve bu yolda yürümek zorundasın. Şöyle bir iddiada bulunabilir misin? Ben bu yolda yürüyeceğim ve hiçbir yerime çamur bulaştırmayacağım!
Bu, elbette imkansız. Ne kadar dikkatli de olsan en azından paçalarına çamur bulaşır. Bundan kaçınamazsın. Ama çamurun dizine veya beline kadar sıçramasına mani olabilirsin. Tabi bi de Allah korusun direkt o çamurun içine batmak var!
O yüzden Hamza kardeşim, bir dereceye kadar ne ölçüde dikkatli de olsak günaha girmemiz normal. Anormal olan bunun devam ettirilmesi. Yani kısacası anormalin zamanla normalleşmesi...
Peki o zaman ne yapabilir, bu girdaptan nasıl kurtulabiliriz?
İsterseniz gelin her zaman yaptığımız gibi yine öncelikle Kitabımıza bir göz atalım. Bakınız Rabbimiz böylesi durumlarda bize öncelikle ne buyuruyor: “Şeytandan sana bir kışkırtma geldiğinde Allah’a sığın...” (A’râf sûresi, 7/200)
Evet, varlık gayesi bizi günah sarmalına itmek olan şeytan, malum baş düşmanımız. O, böylesi süreçlerde her zamankinden daha fazla mesai yapar. Bizi günaha, ümitsizliğe, bunalıma sevk eder.
İşte Rabbimiz’in bu konuda bize bildirdiği çözüm anahtarı, zihindeki ahlaksız kişiliği besleyen şeytana savaş açmak ve ondan Allah’a sığınmaktır.
Bunun en güzel vakti de gece. Yani teheccüd zamanı. Evet aynen öyle. Lütfen her şeyden önce teheccüde kalkalım. Gecenin zifiri karanlığında Rabbimiz’le buluşalım. O’dan bu konuda yardım dilenelim.
Ya Rabbi, beni benden daha iyi tanıyorsun. Şu zorlu süreçte tek başıma kaldım. Günahlar sağanak halde üzerime yağıyor. Senin inayetin olmazsa bunlarla başa çıkamam. N’olursun Rabbim bana yardımcı ol. Beni nefsimle, şeytanımla baş başa bırakma!
Bu ve buna benzer yakarışlarla Rabbimizle aramızdaki irtibatı kuvvetlendirebiliriz. Bu şekilde zihin dünyamızdaki şeytanî kimliğin cesareti kırılacak, sesi kesilecek ve böylece harama olan arzu ve istekler törpülenecektir.
Buna rağmen yine de iradi veya gayri iradi gözümüz günaha iliştiğinde asla ümitsizliğe kapılmamalı. Evimize döndüğümüzde yine O’na iltica edip, “Ya Rabbi, sana söz vermiştim. Bakmayacaktım ama kendime hakim olamayıp yine baktım. Senden çok özür diliyorum...” türünden ifadelerle tevbeye sarılmalı.
Yeri gelmişken burada bir hususun altını çizmek istiyoruz. Gözümüz ile ilgili müptela olduğumuz bir rahatsızlıkta doktorun bize, “Bundan sonra hiç güneşe bakma!” veya “Filanca yemeği yeme.” demesi ve arkasından “Yoksa gözlerinden olursun!” diye tavsiyesini bitirmesi neticesinde ne yaparız?
Göz nimetini kaybetmenin verdiği korku ile doktorun tavsiyelerine harfiyyen uymaya çalışırız. Değil mi?
Şimdi düşünelim. Rabbimizle olan irtibatımızı olumsuz etkileyecek ve bizi O’ndan uzaklaştıracak manzaralara bakmaktan bizleri men eden bir doktor değil de Rabbimiz ise o zaman ne yapmalıyız? Elbette mecbur kalmadıkça böylesi ortamlara girmekten uzak durmalıyız.
Bizi günaha davet eden ortamlardan ne kadar kaçınıyoruz?
Şehevi duyguların insanın iradesini aciz bırakacak seviyeye ulaşması şüphesiz birden bire olmaz. İlk öncesinde meyil oluşur. Önemli olan da bu meyli oluşturan ortamlardan irade kullanılabilir durumdayken kaçınabilmektir. O ortama girdikten sonra “Kendime hakim olamıyorum, ne yapabilirim ki?!” savunmasına kaçmak doğru bir yaklaşım mıdır?
Elbette bu konudaki çözüm ve tedbir; harama meylin oluşmaması için haram ortamlardan yılandan-çıyandan kaçar gibi kaçmaya gayret etmek olmalı. Özellikle genç bir insan, kendisini tahrik eden görüntü ve ortamlardan kaçınmaya dikkat etmeli.
Bunun dışında başka neler yapabiliriz?
Bunları birkaç madde halinde şöyle sıralayabiliriz:
1. Ayakların kolaylıkla kaydığı böylesi zeminlerde, buzlu yollarda yürüyenlerin kol kola girmekle düşmekten korunması gibi biz de istikametli yaşamlarıyla hayrı tavsiye eden kişilerle birlikte olabiliriz. Dışarı çıkma ihtiyacı hissettiğimizde de yine bizi hayra sevk edecek arkadaşlarımızla çıkarız.
2. Kendimize uygun bir spor dalı seçebilir, o sporu düzenli yapabilir, kültür fizik hareketlerinde bulunabilir ve bu şekilde enerjimizi atabiliriz.
3. Fındık, fıstık, çikolata, tatlı türü şeyler vs. gibi şehvet arttırıcı gıdaları daha kontrollü tüketebiliriz.
4. Hak dostları manevi donanım olarak, şehevi duyguları teskin etme adına şu duayı sık sık okumamızı tavsiye ediyorlar:
“Yâ Hayyü yâ Kayyûm birahmetike esteğisü. Fe eslıhlî şe'nî küllehû ve lâ tekilnî ilâ nefsî tarfete aynin - Ey Hay ve Kayyum olan Allah’ım! Rahmetinle Sen’den yardımını isterim. Bütün işlerimi, hal ve hareketlerimi düzelt. Beni bir göz kırpması kadar bile olsun nefsimle baş başa bırakma..”
Son olarak, ne kadar zor bir dönemde yaşadığımızı hepimiz yakinen biliyoruz. Günümüzün üst üste yığılmış dert ve problemlerin çözümü, Cenab-ı Hakk’ın sevgisine mazhar gençleri bekliyor. Kimdir onlar? Vasıfları nedir o bahtiyarların?
Efendimiz (s.a.s.) bir nurlu beyanın bu sorunun cevabını şöyle veriyor: “Cenab-ı Allah, eğlencelere ve nefsin isteklerine karşı içindeki arzu ve meyle hâkim olan bir genci pek beğenmekte ve ondan hoşnut olmaktadır.” (Suyuti, Camiu’l-Kebir, 2668)
Bir kudsî hadis-i şerifte ise, “Nazar (bakış) şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Kim onu Benim korkumdan dolayı terk ederse, kalbine öyle bir iman neşvesi ve halâveti atarım ki, onun zevkini gönlünün derinliklerinde duyar.” (Kenzü’l-Ummal, 5/329) buyruluyor.
Peki Hocaefendi ne diyor?
Hocaefendi, bu hakikati bir sohbetinde kulağımıza küpe olacak şu ifadelerle ne güzel dile getiriyor:
“Bir insanda olumsuz his, arzu ve temayül ne kadar güçlüyse, bu durum karşısında o, Rabbine sığınıp iradesinin hakkını verirse, Allah (celle celâluhu) o insana, o handikapları aşması istikametinde lütuflarını katlayarak ihsan eder.
İnsan, iradesinin hakkını vererek: “Ben hayvaniyet ve cismaniyet zebunu bir varlık değilim. Benim bunların yanında aynı zamanda bir kalbim ve ruhum da var. O yörüngede seyahat yapmam lazım.” diyebiliyor ve iradesinin hakkını vererek bütün o duygulara karşı kahramanca mücadelede bulunuyor ve bir gladyatör gibi onlara karşı koyuyorsa, ona dönen sevap çok farklı olacaktır.
İşte böyle bir insanın derecesi, o ölçüde arzu ve temayülü olmayan sıradan bir insana nispeten çok daha âlî olur ve o insanı alır rampadaki füzeye binmiş gibi, amudî (dikey) bir yükselişle velilik ufkuna ulaştırır...”
*** *** ***
Kur’an’da Arapça olmayan kelime var mı?
Soru: Kur’an’da Arapça olmayan kelimeler var mıdır? Varsa bu, Kur’an’ın ayet-i kerimenin ifadesiyle “Apaçık bir Arapça” (Nahl, 16/103; Şuara, 26/195) olmasına ters değil midir? Burada bi çelişki yok mudur? (Necmettin K.)
Evet ayet-i kerimenin açık ifadesiyle Kur’an kendisini “Apaçık Arapça” bir kitap olarak tanıtır. Dolayısıyla İmam Şâfiî ve Ebû Ubeyde Ma’mer ibn el-Müsenna gibi alimlere göre Kur’an’da Arapça dışında yabancı kelime bulunması imkansızdır.
Bazı tefsir alimleri ise Kur’an’da aslı Arapça olmayan yabancı kelimelerin var olduğunu kabul ederler. Ve bunu şöyle izah ederler:
Araplar gerek ticaret ve gerekse başka vesilelerle zaman zaman temasta bulundukları yabancılardan bazı kelimeler almış ve bunları Arapçalaştırmış olabilirler. Kur’an da Arapların o gün kullandığı Arapça ile nazil olduğu için aslı başka dilden olup müsta’rebe (Arapça’laşan) kelimeleri kullanmıştır.
Özetleyecek olursak, Kur’an’da komşu dillerden geçtiği söylenen bazı kelimeler var ise de bunlar o dönem için yabancı olmaktan çıkmış ve uzun süre kullanıla kullanıla Arapçalaşmıştır. Dolayısıyla bu durumun, Kur’an’ın “Apaçık Arapça” özelliğine bir zarar getirdiğini söyleyemeyiz.
Ben ve emsallerimin, yaşadığımız onca buhrana ek olarak günahlar konusunda da ağır imtihan geçirdiğimizi ifade etmek istiyorum. Allah’ın içimize derc ettiği şehvet isteğini nasıl dizginleyeceğimizi bilmiyorum.
Siz oruç, beslenme, iffet insanı, sahabe örnekleri diyeceksiniz ama ben nefsime söz geçiremiyorum. Günahların ağında ölüyorum. Morali yeterince bozuk olmanın üzerini bir de kalp hayatının ölmüşlüğü beni tüketti. Yaşayamıyorum. Hayatı sırtımda ağır bir yük olarak taşıyorum. Tavsiyelerinize ve duanıza muhtacım...” (Rumuz: Hamza)
Kıymetli kardeşim!
Öncelikle sizi çok iyi anladığımı ifade etmeliyim. Bu satırların yazarı da mailinizde bahsettiğiniz ülkelerden birinde yaşıyor. Yaz mevsiminin getirdiği kıyafet rahatlığıyla beraber sosyal çevrede günaha girmemek zorlardan zor gerçekten.
Açık saçıklığın hemen her yeri kuşattığı günümüzde, cinsellikle ilgili günahlar bin koldan saldırıyor. Sokaklar, meydanlar, billboard’lar, gazeteler, dergiler, TV’ler, reklamlar, filmler ve internet derken, hemen her alan şehevi duyguları tahrik edici tablolarla dopdolu.
Yaşadığımız ortam, bir yanda kadınları metalaştırıp ete ve tene indirgerken, öte yandan erkekleri nefisleri karşısında büyük ölçüde korunmasız bırakıyor. Ve bu genel tablo karşısında mü’minleri ise çoğunlukla bir karamsarlık hali kuşatabiliyor.
Soruda da olduğu gibi kendini bu kadar fahiş biçimde açığa vuran günaha karşı içte uyanan meyiller, göz kaymaları, haram bakışlar, mü’minleri Rabbine karşı nisyan veya isyan haline düşmenin acısıyla kıvrandırıyor.
Böylesi bir ortamda yaşamak çamurlu bir yolda yürümeye ne kadar da benziyor. Çamurlu bir yoldasın ve bu yolda yürümek zorundasın. Şöyle bir iddiada bulunabilir misin? Ben bu yolda yürüyeceğim ve hiçbir yerime çamur bulaştırmayacağım!
Bu, elbette imkansız. Ne kadar dikkatli de olsan en azından paçalarına çamur bulaşır. Bundan kaçınamazsın. Ama çamurun dizine veya beline kadar sıçramasına mani olabilirsin. Tabi bi de Allah korusun direkt o çamurun içine batmak var!
O yüzden Hamza kardeşim, bir dereceye kadar ne ölçüde dikkatli de olsak günaha girmemiz normal. Anormal olan bunun devam ettirilmesi. Yani kısacası anormalin zamanla normalleşmesi...
Peki o zaman ne yapabilir, bu girdaptan nasıl kurtulabiliriz?
İsterseniz gelin her zaman yaptığımız gibi yine öncelikle Kitabımıza bir göz atalım. Bakınız Rabbimiz böylesi durumlarda bize öncelikle ne buyuruyor: “Şeytandan sana bir kışkırtma geldiğinde Allah’a sığın...” (A’râf sûresi, 7/200)
Evet, varlık gayesi bizi günah sarmalına itmek olan şeytan, malum baş düşmanımız. O, böylesi süreçlerde her zamankinden daha fazla mesai yapar. Bizi günaha, ümitsizliğe, bunalıma sevk eder.
İşte Rabbimiz’in bu konuda bize bildirdiği çözüm anahtarı, zihindeki ahlaksız kişiliği besleyen şeytana savaş açmak ve ondan Allah’a sığınmaktır.
Bunun en güzel vakti de gece. Yani teheccüd zamanı. Evet aynen öyle. Lütfen her şeyden önce teheccüde kalkalım. Gecenin zifiri karanlığında Rabbimiz’le buluşalım. O’dan bu konuda yardım dilenelim.
Ya Rabbi, beni benden daha iyi tanıyorsun. Şu zorlu süreçte tek başıma kaldım. Günahlar sağanak halde üzerime yağıyor. Senin inayetin olmazsa bunlarla başa çıkamam. N’olursun Rabbim bana yardımcı ol. Beni nefsimle, şeytanımla baş başa bırakma!
Bu ve buna benzer yakarışlarla Rabbimizle aramızdaki irtibatı kuvvetlendirebiliriz. Bu şekilde zihin dünyamızdaki şeytanî kimliğin cesareti kırılacak, sesi kesilecek ve böylece harama olan arzu ve istekler törpülenecektir.
Buna rağmen yine de iradi veya gayri iradi gözümüz günaha iliştiğinde asla ümitsizliğe kapılmamalı. Evimize döndüğümüzde yine O’na iltica edip, “Ya Rabbi, sana söz vermiştim. Bakmayacaktım ama kendime hakim olamayıp yine baktım. Senden çok özür diliyorum...” türünden ifadelerle tevbeye sarılmalı.
Yeri gelmişken burada bir hususun altını çizmek istiyoruz. Gözümüz ile ilgili müptela olduğumuz bir rahatsızlıkta doktorun bize, “Bundan sonra hiç güneşe bakma!” veya “Filanca yemeği yeme.” demesi ve arkasından “Yoksa gözlerinden olursun!” diye tavsiyesini bitirmesi neticesinde ne yaparız?
Göz nimetini kaybetmenin verdiği korku ile doktorun tavsiyelerine harfiyyen uymaya çalışırız. Değil mi?
Şimdi düşünelim. Rabbimizle olan irtibatımızı olumsuz etkileyecek ve bizi O’ndan uzaklaştıracak manzaralara bakmaktan bizleri men eden bir doktor değil de Rabbimiz ise o zaman ne yapmalıyız? Elbette mecbur kalmadıkça böylesi ortamlara girmekten uzak durmalıyız.
Bizi günaha davet eden ortamlardan ne kadar kaçınıyoruz?
Şehevi duyguların insanın iradesini aciz bırakacak seviyeye ulaşması şüphesiz birden bire olmaz. İlk öncesinde meyil oluşur. Önemli olan da bu meyli oluşturan ortamlardan irade kullanılabilir durumdayken kaçınabilmektir. O ortama girdikten sonra “Kendime hakim olamıyorum, ne yapabilirim ki?!” savunmasına kaçmak doğru bir yaklaşım mıdır?
Elbette bu konudaki çözüm ve tedbir; harama meylin oluşmaması için haram ortamlardan yılandan-çıyandan kaçar gibi kaçmaya gayret etmek olmalı. Özellikle genç bir insan, kendisini tahrik eden görüntü ve ortamlardan kaçınmaya dikkat etmeli.
Bunun dışında başka neler yapabiliriz?
Bunları birkaç madde halinde şöyle sıralayabiliriz:
1. Ayakların kolaylıkla kaydığı böylesi zeminlerde, buzlu yollarda yürüyenlerin kol kola girmekle düşmekten korunması gibi biz de istikametli yaşamlarıyla hayrı tavsiye eden kişilerle birlikte olabiliriz. Dışarı çıkma ihtiyacı hissettiğimizde de yine bizi hayra sevk edecek arkadaşlarımızla çıkarız.
2. Kendimize uygun bir spor dalı seçebilir, o sporu düzenli yapabilir, kültür fizik hareketlerinde bulunabilir ve bu şekilde enerjimizi atabiliriz.
3. Fındık, fıstık, çikolata, tatlı türü şeyler vs. gibi şehvet arttırıcı gıdaları daha kontrollü tüketebiliriz.
4. Hak dostları manevi donanım olarak, şehevi duyguları teskin etme adına şu duayı sık sık okumamızı tavsiye ediyorlar:
“Yâ Hayyü yâ Kayyûm birahmetike esteğisü. Fe eslıhlî şe'nî küllehû ve lâ tekilnî ilâ nefsî tarfete aynin - Ey Hay ve Kayyum olan Allah’ım! Rahmetinle Sen’den yardımını isterim. Bütün işlerimi, hal ve hareketlerimi düzelt. Beni bir göz kırpması kadar bile olsun nefsimle baş başa bırakma..”
Son olarak, ne kadar zor bir dönemde yaşadığımızı hepimiz yakinen biliyoruz. Günümüzün üst üste yığılmış dert ve problemlerin çözümü, Cenab-ı Hakk’ın sevgisine mazhar gençleri bekliyor. Kimdir onlar? Vasıfları nedir o bahtiyarların?
Efendimiz (s.a.s.) bir nurlu beyanın bu sorunun cevabını şöyle veriyor: “Cenab-ı Allah, eğlencelere ve nefsin isteklerine karşı içindeki arzu ve meyle hâkim olan bir genci pek beğenmekte ve ondan hoşnut olmaktadır.” (Suyuti, Camiu’l-Kebir, 2668)
Bir kudsî hadis-i şerifte ise, “Nazar (bakış) şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Kim onu Benim korkumdan dolayı terk ederse, kalbine öyle bir iman neşvesi ve halâveti atarım ki, onun zevkini gönlünün derinliklerinde duyar.” (Kenzü’l-Ummal, 5/329) buyruluyor.
Peki Hocaefendi ne diyor?
Hocaefendi, bu hakikati bir sohbetinde kulağımıza küpe olacak şu ifadelerle ne güzel dile getiriyor:
“Bir insanda olumsuz his, arzu ve temayül ne kadar güçlüyse, bu durum karşısında o, Rabbine sığınıp iradesinin hakkını verirse, Allah (celle celâluhu) o insana, o handikapları aşması istikametinde lütuflarını katlayarak ihsan eder.
İnsan, iradesinin hakkını vererek: “Ben hayvaniyet ve cismaniyet zebunu bir varlık değilim. Benim bunların yanında aynı zamanda bir kalbim ve ruhum da var. O yörüngede seyahat yapmam lazım.” diyebiliyor ve iradesinin hakkını vererek bütün o duygulara karşı kahramanca mücadelede bulunuyor ve bir gladyatör gibi onlara karşı koyuyorsa, ona dönen sevap çok farklı olacaktır.
İşte böyle bir insanın derecesi, o ölçüde arzu ve temayülü olmayan sıradan bir insana nispeten çok daha âlî olur ve o insanı alır rampadaki füzeye binmiş gibi, amudî (dikey) bir yükselişle velilik ufkuna ulaştırır...”
*** *** ***
Kur’an’da Arapça olmayan kelime var mı?
Soru: Kur’an’da Arapça olmayan kelimeler var mıdır? Varsa bu, Kur’an’ın ayet-i kerimenin ifadesiyle “Apaçık bir Arapça” (Nahl, 16/103; Şuara, 26/195) olmasına ters değil midir? Burada bi çelişki yok mudur? (Necmettin K.)
Evet ayet-i kerimenin açık ifadesiyle Kur’an kendisini “Apaçık Arapça” bir kitap olarak tanıtır. Dolayısıyla İmam Şâfiî ve Ebû Ubeyde Ma’mer ibn el-Müsenna gibi alimlere göre Kur’an’da Arapça dışında yabancı kelime bulunması imkansızdır.
Bazı tefsir alimleri ise Kur’an’da aslı Arapça olmayan yabancı kelimelerin var olduğunu kabul ederler. Ve bunu şöyle izah ederler:
Araplar gerek ticaret ve gerekse başka vesilelerle zaman zaman temasta bulundukları yabancılardan bazı kelimeler almış ve bunları Arapçalaştırmış olabilirler. Kur’an da Arapların o gün kullandığı Arapça ile nazil olduğu için aslı başka dilden olup müsta’rebe (Arapça’laşan) kelimeleri kullanmıştır.
Özetleyecek olursak, Kur’an’da komşu dillerden geçtiği söylenen bazı kelimeler var ise de bunlar o dönem için yabancı olmaktan çıkmış ve uzun süre kullanıla kullanıla Arapçalaşmıştır. Dolayısıyla bu durumun, Kur’an’ın “Apaçık Arapça” özelliğine bir zarar getirdiğini söyleyemeyiz.
[Dr. Ali Demirel] 26.7.2019 [Samanyolu Haber]
Şehit edilen diplomatla ilgili flaş Hakan Fidan ayrıntısı
17 Temmuz günü Erbil’de bir restaurantta uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden diplomat Osman Köse ile ilgili çarpıcı iddialar gündeme geldi.
Nordic Monitor haber sitesinde Abdullah Bozkurt imzalı haberde şehit edilen Osman Köse’nin Erbil Konsolosluğu’nda çalışan bir MİT çalışanı olduğu, Kuzey Irak’a tayini çıkmadan önce MİT’in İran Masası’nda görevli olduğu ve Kuzey Irak’a yollanmasının Hakan Fidan’ın özel talimatı olduğu bilgisine ulaşıldı.
Nordic Monitor’e konuşan, isminin açıklanmasını istemeyen güvenilir kaynakların İran Masası’nda görevli şehit Osman Köse’nin İran’ın Türkiye’deki ajanlık faaliyetleri ve operasyonları ile ilgili birçok bilgiye sahip olduğunu, yaklaşan kurban bayramında görev süresi dolarak Türkiye’ye geri döneceğini ve Köse’nin hedef alınmasının oldukça şüpheli olduğunu aktardı.
PKK’nın çeşitli zamanlarda taşeron eylemlerde bulunduğu aktaran uzmanlar, gerek MİT gerekse İran istihbarat örgütlerinin PKK içindeki elemanlarını kullanarak bu tür eylemleri gerçekleştirdiklerini dile getirdi.
Eylemi PKK’nın üstlenmemiş olmasına dikkat çekilen haberde Köse’nin vefatından sonra teamüller gereği Dışişleri’nin Köse’nin yaptığı görevleri içeren bir özgeçmiş yayınlanmamış olmasının ve bakanlıkta bir tören düzenlenmemiş olmasının Köse’nin bakanlık çalışanı olmadığı iddialarını pekiştirdiği belirtildi.
Ankara Ahmet Hamdi Akseki Camii’nde kılınan cenaze namazına Hakan Fidan en ön safta katılmış, Aydınlık Gazetesi ve PKK’ya yakın medya kuruluşları Köse’nin PKK’nın lider kadrosu ile ilgili suikastlar için hazırlık içinde olduğunu iddia etmişti.
17 Temmuz günü Erbil’de bulunan HuQQabaz restauranttaki saldırı ile ilgili kamuoyuyla paylaşılan güvenlik kamerası görüntülerinde saldırganların susturucu takılmış silahlarla Osman Köse’yi hedef aldıkları ve sonrasında Köse’nin yanındaki çantayı alarak kaçtıkları görülmüştü. Saldırganların kendilerine ateş açılmasına rağmen çantayı almaya çalışmalarının sadece Köse’yi öldürmek için gelmedikleri aynı zamanda çantayı ele geçirmek amacında olduklarına işaret ediyor.
Saldırıda konsolosluk çalışan iki Iraklı da hayatını kaybetmiş, Kuzey Irak güvenlik yetkilileri saldırın baş faili HDP Diyarbakır Milletvekili Dersim Dağ’ın kardeşi Mazlum Dağ’ın ve diğer saldırgan Muhammed Beşiksiz’in kısa sürede yakalandığını açıklamışlardı.
[TR724] 26.7.2019
Nordic Monitor haber sitesinde Abdullah Bozkurt imzalı haberde şehit edilen Osman Köse’nin Erbil Konsolosluğu’nda çalışan bir MİT çalışanı olduğu, Kuzey Irak’a tayini çıkmadan önce MİT’in İran Masası’nda görevli olduğu ve Kuzey Irak’a yollanmasının Hakan Fidan’ın özel talimatı olduğu bilgisine ulaşıldı.
Nordic Monitor’e konuşan, isminin açıklanmasını istemeyen güvenilir kaynakların İran Masası’nda görevli şehit Osman Köse’nin İran’ın Türkiye’deki ajanlık faaliyetleri ve operasyonları ile ilgili birçok bilgiye sahip olduğunu, yaklaşan kurban bayramında görev süresi dolarak Türkiye’ye geri döneceğini ve Köse’nin hedef alınmasının oldukça şüpheli olduğunu aktardı.
PKK’nın çeşitli zamanlarda taşeron eylemlerde bulunduğu aktaran uzmanlar, gerek MİT gerekse İran istihbarat örgütlerinin PKK içindeki elemanlarını kullanarak bu tür eylemleri gerçekleştirdiklerini dile getirdi.
Eylemi PKK’nın üstlenmemiş olmasına dikkat çekilen haberde Köse’nin vefatından sonra teamüller gereği Dışişleri’nin Köse’nin yaptığı görevleri içeren bir özgeçmiş yayınlanmamış olmasının ve bakanlıkta bir tören düzenlenmemiş olmasının Köse’nin bakanlık çalışanı olmadığı iddialarını pekiştirdiği belirtildi.
Ankara Ahmet Hamdi Akseki Camii’nde kılınan cenaze namazına Hakan Fidan en ön safta katılmış, Aydınlık Gazetesi ve PKK’ya yakın medya kuruluşları Köse’nin PKK’nın lider kadrosu ile ilgili suikastlar için hazırlık içinde olduğunu iddia etmişti.
17 Temmuz günü Erbil’de bulunan HuQQabaz restauranttaki saldırı ile ilgili kamuoyuyla paylaşılan güvenlik kamerası görüntülerinde saldırganların susturucu takılmış silahlarla Osman Köse’yi hedef aldıkları ve sonrasında Köse’nin yanındaki çantayı alarak kaçtıkları görülmüştü. Saldırganların kendilerine ateş açılmasına rağmen çantayı almaya çalışmalarının sadece Köse’yi öldürmek için gelmedikleri aynı zamanda çantayı ele geçirmek amacında olduklarına işaret ediyor.
Saldırıda konsolosluk çalışan iki Iraklı da hayatını kaybetmiş, Kuzey Irak güvenlik yetkilileri saldırın baş faili HDP Diyarbakır Milletvekili Dersim Dağ’ın kardeşi Mazlum Dağ’ın ve diğer saldırgan Muhammed Beşiksiz’in kısa sürede yakalandığını açıklamışlardı.
[TR724] 26.7.2019
Tutuklulara içme suyu bile yok; Silivri Kerbela’ya döndü
AKP rejiminin zulmünün sınırı yok. 7 kişilik koğuşlarda 35-37 kişinin kaldığı cezaevleri adeta işkence merkezleri haline geldi. HDP Milletvekili ve İnsan Hakları Savunucusu Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu’na gelen mektupta bir tutuklu, “7 kişilik koğuşlarda 35-38 kişi kalıyoruz. Bir de sususluk. Koğuşlar tam bir Kerbela.” diyor. Mektubu aktaran Gergerlioğlu, “İnsanlar bir yeri Kerbela olarak tanımlıyorsa iş çığırından çıkmıştır.” ifadelerini kullanıyor.
‘Daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük ve daha fazla hukuk’ sloganlarıyla iktidara gelen AKP rejimi, Türkiye’yi tam anlamıyla cehenneme çevirdi. Ülke, dev bir açık cezaevi haline geldi. AKP iktidara geldiğinde 52 bin olan tutuklu ve hükümlü sayısı 265 bine dayandı. Kapasite fazlası tutuklu sayısı 46 binden fazla. İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere cezaevlerinde 5-7 kişilik koğuşlarda 35/40 kişi kalıyor. AKP iktidarı döneminde cezaevleri tam bir işkence merkezi haline getirildi.
STANDART CEVAP: KALMADI!
Silivri de sistematik işkence merkezlerinden biri. 7 kişilik koğuşlarda 35-38 kişi kalıyor. Cezaevinde istediğiniz saatte istediğiniz şeyi sipariş etme şansınız yok. Haftada bir kantin gününüz var. Listenizi hazırlayıp sabah sayımında gardiyana veriyorsunuz. Yazdığınız 10 kalemden 5’i ya geliyor ya gelmiyor! Bunun sebebini sorduğunuzda ise cevapları standart; Kalmadı!
YEMEKLER AZ VE KÖTÜ!
İnsan Hakları Savunucusu Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu, kendisine gelen bir tutuklu mektubunu aktardı. Silivri 7 No’lu Cezaevi’nde kalan tutuklu, kantinden içme suyu alamadıklarını anlatıyor. “Yemekler kötü ve az miktarda veriliyor. Kantinden malzeme alarak kendimiz birşeyler yapmaya çalışıyoruz. Havalar sıcak. (7 kişilik koğuşta) Bu sıcakta 35-38 kişi arası kalıyoruz. (Sayı nakiller nedeniyle değişiyor) Bir de susuzluk! Silivri Kerbela’ya döndü!” ifadelerini kullanıyor.
İŞ ÇIĞIRINDAN ÇIKMIŞTIR
HDP Milletvekili ve İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, mektubu aktardıktan sonra şu ifadeleri kullanıyor; “Koğuşlar tam bir Kerbala diyor. Kerbela bizim kültürümüzde çok iyi bilinen bir yerdir. İnsanlar bir yeri Kerbela olarak tanımlıyorsa iş çığırından çıkmıştır. Dün dinlediğimiz bir tutuklu yakını bu sıkıntılar ve çaresizlikler sonrasında bir tükenmişlik sendromu yaşadığını söylüyordu.”
[TR724] 26.7.2019
‘Daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük ve daha fazla hukuk’ sloganlarıyla iktidara gelen AKP rejimi, Türkiye’yi tam anlamıyla cehenneme çevirdi. Ülke, dev bir açık cezaevi haline geldi. AKP iktidara geldiğinde 52 bin olan tutuklu ve hükümlü sayısı 265 bine dayandı. Kapasite fazlası tutuklu sayısı 46 binden fazla. İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere cezaevlerinde 5-7 kişilik koğuşlarda 35/40 kişi kalıyor. AKP iktidarı döneminde cezaevleri tam bir işkence merkezi haline getirildi.
STANDART CEVAP: KALMADI!
Silivri de sistematik işkence merkezlerinden biri. 7 kişilik koğuşlarda 35-38 kişi kalıyor. Cezaevinde istediğiniz saatte istediğiniz şeyi sipariş etme şansınız yok. Haftada bir kantin gününüz var. Listenizi hazırlayıp sabah sayımında gardiyana veriyorsunuz. Yazdığınız 10 kalemden 5’i ya geliyor ya gelmiyor! Bunun sebebini sorduğunuzda ise cevapları standart; Kalmadı!
YEMEKLER AZ VE KÖTÜ!
İnsan Hakları Savunucusu Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu, kendisine gelen bir tutuklu mektubunu aktardı. Silivri 7 No’lu Cezaevi’nde kalan tutuklu, kantinden içme suyu alamadıklarını anlatıyor. “Yemekler kötü ve az miktarda veriliyor. Kantinden malzeme alarak kendimiz birşeyler yapmaya çalışıyoruz. Havalar sıcak. (7 kişilik koğuşta) Bu sıcakta 35-38 kişi arası kalıyoruz. (Sayı nakiller nedeniyle değişiyor) Bir de susuzluk! Silivri Kerbela’ya döndü!” ifadelerini kullanıyor.
İŞ ÇIĞIRINDAN ÇIKMIŞTIR
HDP Milletvekili ve İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, mektubu aktardıktan sonra şu ifadeleri kullanıyor; “Koğuşlar tam bir Kerbala diyor. Kerbela bizim kültürümüzde çok iyi bilinen bir yerdir. İnsanlar bir yeri Kerbela olarak tanımlıyorsa iş çığırından çıkmıştır. Dün dinlediğimiz bir tutuklu yakını bu sıkıntılar ve çaresizlikler sonrasında bir tükenmişlik sendromu yaşadığını söylüyordu.”
[TR724] 26.7.2019
Otogarın ‘İSPARK’a devrinin iptali’ başvurusu reddedildi
İstanbul 3. İdare Mahkemesi, Esenler Otogarı’nın İSPARK’a devrinin iptali için açılan davanın ‘incelenmeksizin’ reddedine karar verdi.
İBB Meclisi’nin eski adı Esenler Otogarı olan 15 Temmuz Demokrasi Otogarı’nı İSPARK’a devretmesi yönündeki kararının ardından, 18 Temmuz’da Uluslararası Trakya ve Anadolu Otobüsçüler Derneği ile Avrasya Terminal İşletmeleri A.Ş.’ye 3 gün içinde otogarı tahliye etmeleri için karar göndermişti. Bunun üzerine dernek ve şirket avukatları, İBB Meclisi kararının hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle yürütmenin durdurulması için nöbetçi mahkemeye başvurmuştu. İtirazı değerlendiren İstanbul 3. İdare Mahkemesi, yürütmeyi durdurarak dava konusu işlemin sebebi ve yasal dayanağına ilişkin belgelerin kendilerine ulaştırılması için İBB’ye 7 gün süre verdi. İBB’nin belgeleri göndermesinin ardından karar veren mahkeme, İstanbul Otogarı’nın İSPARK’a devrinin iptali için açılan davanın incelenmeden reddedilmesine hükmetti.
İBB: ÇALIŞMA DEVAM EDECEK
İBB’nin Twitter hesabından yapılan paylaşımda, “Bayrampaşa’daki İstanbul Otogarı’nın otopark kısımlarının İSPARK’a devri ile ilgili verilen yürütmeyi durdurma kararı kaldırıldı. Öncelikle otopark alanlarından başlanarak tüm otogarın güvenli, sağlıklı ve verimli hale getirilmesiyle ilgili çalışma devam edecek.” denildi.
[TR724] 26.7.2019
İBB Meclisi’nin eski adı Esenler Otogarı olan 15 Temmuz Demokrasi Otogarı’nı İSPARK’a devretmesi yönündeki kararının ardından, 18 Temmuz’da Uluslararası Trakya ve Anadolu Otobüsçüler Derneği ile Avrasya Terminal İşletmeleri A.Ş.’ye 3 gün içinde otogarı tahliye etmeleri için karar göndermişti. Bunun üzerine dernek ve şirket avukatları, İBB Meclisi kararının hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle yürütmenin durdurulması için nöbetçi mahkemeye başvurmuştu. İtirazı değerlendiren İstanbul 3. İdare Mahkemesi, yürütmeyi durdurarak dava konusu işlemin sebebi ve yasal dayanağına ilişkin belgelerin kendilerine ulaştırılması için İBB’ye 7 gün süre verdi. İBB’nin belgeleri göndermesinin ardından karar veren mahkeme, İstanbul Otogarı’nın İSPARK’a devrinin iptali için açılan davanın incelenmeden reddedilmesine hükmetti.
İBB: ÇALIŞMA DEVAM EDECEK
İBB’nin Twitter hesabından yapılan paylaşımda, “Bayrampaşa’daki İstanbul Otogarı’nın otopark kısımlarının İSPARK’a devri ile ilgili verilen yürütmeyi durdurma kararı kaldırıldı. Öncelikle otopark alanlarından başlanarak tüm otogarın güvenli, sağlıklı ve verimli hale getirilmesiyle ilgili çalışma devam edecek.” denildi.
[TR724] 26.7.2019
AYM: Barış Akademisyenleri’nin ifade özgürlükleri ihlal edildi
Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu, “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzaladıkları için “silahlı terör örgütü propagandası yapmak” suçundan cezalandırılan barış akademisyenlerinin ifade özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar verdi.
AYM, 1128 imzayla açıklanan bildirinin ardından gelişen yaptırım sürecine maruz kalan akademisyenlerin bir bölümünün yaptığı başvuruyu ele aldığı toplantıda ‘hak ihlali’ hükmünü verdi.
Oylamada 8’e 8 sonuç çıkması üzerine, eşitlik durumunda başkanın bulunduğu tarafın görüşü kabul edildiği için, hükümde AYM Başkanı Zühtü Arslan’ın ‘hak ihlali’ kararı tayin edici oldu.
AYM’ye 10 akademisyen başvurmuştu
Kısa süre önce cezaevinden çıkan Füsun Üstel ile İbrahim Garip, Yasemin Gülsüm Acar, Ayda Rona Aylin Altınay Cingöz, Melda Tunçay, İzzeddin Önder, Canan Özbey, Nazlı Ökten Gülsoy ve Zübeyde Gaye Çankaya Eksen, Ece Öztan “terör örgütü propagandası” yapma suçundan hapse mahkum edildi. Akademisyenler, ifade özgürlüklerinin ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurdu. AYM, bugün birleştirilen başvuruyu görüştü.
Tazminat ve yeniden yargılama
AYM, ihlalin ortadan kaldırılması ve yeniden yargılama yapılması için karar örneğinin yerel mahkemelere gönderilmesine ve başvuruculara 9 bin lira tazminat ödenmesine de hükmetti.
Beraat ve dönüş yolu
Karara göre, yerel mahkemelerin yeniden yargılama yaparak beraat kararı vermesi gerekiyor. OHAL Komisyonu, henüz ihraç edilen akademisyen başvurularını karara bağlamadı. Ancak AYM kararını dikkate almak zorunda. Komisyon, buna rağmen aksi kararlar verebiliyor. Ancak bu durumda Danıştaya başvuru hakkı doğacak. AYM kararı Danıştay için bağlayıcı. Buna rağmen ihraç kararları kalkmazsa, bu konu da ayrıca AYM önüne gelecek.
[TR724] 26.7.2019
AYM, 1128 imzayla açıklanan bildirinin ardından gelişen yaptırım sürecine maruz kalan akademisyenlerin bir bölümünün yaptığı başvuruyu ele aldığı toplantıda ‘hak ihlali’ hükmünü verdi.
Oylamada 8’e 8 sonuç çıkması üzerine, eşitlik durumunda başkanın bulunduğu tarafın görüşü kabul edildiği için, hükümde AYM Başkanı Zühtü Arslan’ın ‘hak ihlali’ kararı tayin edici oldu.
AYM’ye 10 akademisyen başvurmuştu
Kısa süre önce cezaevinden çıkan Füsun Üstel ile İbrahim Garip, Yasemin Gülsüm Acar, Ayda Rona Aylin Altınay Cingöz, Melda Tunçay, İzzeddin Önder, Canan Özbey, Nazlı Ökten Gülsoy ve Zübeyde Gaye Çankaya Eksen, Ece Öztan “terör örgütü propagandası” yapma suçundan hapse mahkum edildi. Akademisyenler, ifade özgürlüklerinin ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurdu. AYM, bugün birleştirilen başvuruyu görüştü.
Tazminat ve yeniden yargılama
AYM, ihlalin ortadan kaldırılması ve yeniden yargılama yapılması için karar örneğinin yerel mahkemelere gönderilmesine ve başvuruculara 9 bin lira tazminat ödenmesine de hükmetti.
Beraat ve dönüş yolu
Karara göre, yerel mahkemelerin yeniden yargılama yaparak beraat kararı vermesi gerekiyor. OHAL Komisyonu, henüz ihraç edilen akademisyen başvurularını karara bağlamadı. Ancak AYM kararını dikkate almak zorunda. Komisyon, buna rağmen aksi kararlar verebiliyor. Ancak bu durumda Danıştaya başvuru hakkı doğacak. AYM kararı Danıştay için bağlayıcı. Buna rağmen ihraç kararları kalkmazsa, bu konu da ayrıca AYM önüne gelecek.
[TR724] 26.7.2019
Radyasyona dayanıklı kumaş ve cam üretmeyi başaran askeri öğrenciler, 3 yıldır hapiste
15 Temmuz 2016’daki şaibeli darbe girişimini katıldıkları iddiasıyla müebbet hapse mahkum edilen askeri öğrencilerden ikisinin 2014’te hazırladıkları ve dünya çapında ödüller kazanan bilimsel projenin sahibi olduğu ortaya çıktı.
Cezaevinde bulunan Harbiyeli Furkan Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya’nın sosyal medya hesabından paylaştığı görüntülerde Işıklar Askeri Hava Lisesi öğrencileri Seyit Alp Herdem ve Tahsin Elmas, TÜBİTAK yarışmasında finale kalan buluşlarını TGRT Haber’e anlatıyor.
3 yıldır cezaevinde bulunan Herdem ve Elmas, pilotlar için radyasyona dayanıklı kumaş ve savaş uçakları için de radyasyona dayanıklı cam üretmişti. Öğrenciler söz konusu ürünlerin maliyetinin de yurt dışındakilere nazaran çok düşük olacağını belirtmişti.
Herdem ve Elmas’ın projesi, 2015 yılında da Uluslararası Bilim ve Mühendislik Fuarı Yarışması’nda ‘Intel-Isef’ sıralamasında dünya ikincisi olurken, American Chemical Society (Amerikan Kimya Derneği) Ödülü ve NASA Ödülü’nü de kazanmıştı.
Projenin tam adı şöyle: “Millî İmkanlarla Sentezlenen ve Karakterize Edilen (FTIR, AAS, XRD, B2O3 Analizleri) Nano Partiküler Sodyum Pentaborat Kullanılarak Üretilen Materyallerin Radyasyon Önleyici Performanslarının Araştırılması”
[TR724] 26.7.2019
Cezaevinde bulunan Harbiyeli Furkan Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya’nın sosyal medya hesabından paylaştığı görüntülerde Işıklar Askeri Hava Lisesi öğrencileri Seyit Alp Herdem ve Tahsin Elmas, TÜBİTAK yarışmasında finale kalan buluşlarını TGRT Haber’e anlatıyor.
3 yıldır cezaevinde bulunan Herdem ve Elmas, pilotlar için radyasyona dayanıklı kumaş ve savaş uçakları için de radyasyona dayanıklı cam üretmişti. Öğrenciler söz konusu ürünlerin maliyetinin de yurt dışındakilere nazaran çok düşük olacağını belirtmişti.
Herdem ve Elmas’ın projesi, 2015 yılında da Uluslararası Bilim ve Mühendislik Fuarı Yarışması’nda ‘Intel-Isef’ sıralamasında dünya ikincisi olurken, American Chemical Society (Amerikan Kimya Derneği) Ödülü ve NASA Ödülü’nü de kazanmıştı.
Projenin tam adı şöyle: “Millî İmkanlarla Sentezlenen ve Karakterize Edilen (FTIR, AAS, XRD, B2O3 Analizleri) Nano Partiküler Sodyum Pentaborat Kullanılarak Üretilen Materyallerin Radyasyon Önleyici Performanslarının Araştırılması”
[TR724] 26.7.2019
Suriye fiyaskosunun sorumlusu kim? [Ekrem Dumanlı]
AKP’li trol çetesinin yayınladığı Pelikan Bildirisi’yle koltuğundan alaşağı edilen Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, nihayet üç yıllık sessizliğini bozarak Erdoğan rejimine karşı tenkitler yöneltmeye başladı. Parti kuracağı söyleniyor.
Davutoğlu’nun son beş yılda yaşadıkları, tam bir ibret levhasıdır. Daha baştan başbakanlık makamına otururken verdiği sözler, onun için sonun başlangıcı olmuştu.
Güya “paralel yapı” ile mücadele edeceğine dair Erdoğan’a söz vermiş, bu ahdinin karşılığında başbakanlık makamına lütfen oturtulmuştu. Tam da bu yüzden görev yaptığı dönemde, insan hakları ihlallerinde, basın özgürlüğünün yok edilmesinde ve anayasanın askıya alınmasında Ahmet Bey’in vebali çok büyüktür.
Şimdi derdini anlatacak medya bulamıyor. Katılacağı programlar yukarıdan gelen baskılarla iptal ediliyor. Uzun bir aradan sonra bulabildiği bir Youtube kanalında konuştuğu gazeteciler işten atıldı. Ne hikmetse Davutoğlu, ifade ve basın özgürlüğünü hatırladı birdenbire. Lakin iş işten çoktan geçti, Türkiye tek adam rejiminin paletleri altında inim inim inliyor artık.
Her neyse…
Suriye meselesinde sorumlu kim?
Davutoğlu’nun karşılaştığı eleştiriler, temel hak ve özgürlükler yok edilirken oynadığı işbirlikçi rolle sınırlı değil. Kitlelerin ısrarla üzerinde durduğu konu Suriye meselesi. Bizi bu bataklığın içine kim ya da kimler çekti; herkes bunu merak ediyor. Özellikle Suriye fiyaskosunun faturasını Ahmet Bey’in üzerine yıkmak istiyor Erdoğan yandaşları.
Peki suçlu kim?
“Komşularla sıfır problem” diye yola çıktıktan sonra bütün dünya ile kavgalı hale gelmeyi başaran (!) eski Dışişleri Bakanı Davutoğlu mu; yoksa kendinden habersiz kuş uçurtmayan Erdoğan mı?
Suriye’deki iç savaşı tetikleyen, kışkırtan ve destekleyen Türkiye figürünün sorumlusu arandığında parmaklar iki kişiyi gösteriyor. Birisi dönemin dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, diğeri dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan.
Bu ikili, Suriye devlet başkanı Beşşar Esed’e önce çok yakın oldular, sarmaş dolaş pozlar verdiler; sonra talepleri yerine getirilmediğinden Esed’i hedef aldılar.
Geçtiğimiz günlerde Davutoğlu bir YouTube kanalında Yavuz Oğhan, İsmail Saymaz ve Akif Beki’ye konuştu ve “Suriye konusunda tüm olumsuzluklar benim üzerime yıkılmak isteniyor. Tüm politikalar Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Genelkurmay, MİT hepsi ortak karar verir. Kendinizi dışında tutarsanız, bir kişiye yıkarsanız bu ahlaksızlık olur” dedi.
Anlaşılan o ki, suç artık sabit de suçlunun kim olduğunu tartışıyorlar artık demek ki. Bu da önemli bir gelişme.
Hatırlarsanız “Şam’da cuma namazı kılma” diye özetlenen bir retorik ifade ediliyordu bir zamanlar. Güya Orta Doğu’nun büyük abisi ve hamisi Türkiye idi. Tam da bu nedenle “Büyük Kürdistan kurulacaksa onu da biz kurarız.” deniyordu.
Beşşar Esed kendi topraklarındaki meseleyi ya tatlılıkla, efendilikle, suhuletle çözmeliydi; ya da Türkiye’nin hışmına maruz kalmalıydı. Bu yüzden Suriyeli muhaliflerle görüşüldü, onlara silah temin edildi, askeri eğitimden geçirildi, sağlık ve ilaç yardımı yapıldı…
2013 yılının Ağustos ayında Davutoğlu, Gülen’le ne görüştü?
Hatırlar mısınız; Suriye sürecinin başında ilginç bir tartışma yaşandı. 2013 yılının Ağustos ayında Ünlü The Atlantic dergisine röportaj veren Fetullah Gülen, hükümetin Ortadoğu politikasını eleştiriyor ve bazı tekliflerde bulunuyordu.
İşte tam o günlerde Dışişleri Bakanlığı koltuğunda oturan Ahmet Davutoğlu, BM Genel Kurulu toplantısı için gittiği New York’tan birkaç saat uzaklıkta bulunan Fetullah Gülen’i’ ziyarete geliyor. Davutoğlu’nun bu ziyareti sırasında en motive olduğu konu Suriye meselesi. Belli ki Gülen’in Ortadoğu politikaları üzerine yaptığı eleştiriyi hazmedebilmiş değildi. Bu yüzden görüşme esnasında Suriye konusunda ne kadar doğru yaptıklarını, ne fedakarlıklarla mekik diplomasisi yürüttüğünü uzun uzun anlatmıştı Davutoğlu.
Onun bu hayalperest yaklaşımı (Erdoğan’ın pozisyonu da aynıydı.) o günlere yakından şahitlik eden herkesin, en çok da o günlerin medya yöneticilerinin malumudur aslında.
Davutoğlu’nun Suriye’den gelen göçmen sayısının 100 bini geçmesi halinde kriz olarak değerlendirilmesi gerekir dediğini hatırlayın (12 Ağustos 2012). Yani? Onun kafasındaki kâbus senaryosunun sınırı 100 bin göçmenle sınırlıydı.
Erdoğan’a göre ise Esed en fazla birkaç ay dayanabilir, en kısa zamanda Şam’a gidecek, Selahaddin Eyyubi’nin kabri başında Fatiha okuyacak, Emevi Camisi’nde namazını kılacaktı! (5 Eylül 2012)
İşte bu hayallerle sermest olan iktidar sahiplerine Fethullah Gülen’den önemli ve tarihi bir ikaz gelmişti o günlerde. Gülen, izlenen politikayı hayalperest görüyor, Suriye gerçeğinin göz ardı edildiğini, silah zoruyla yapılacak bir müdahalenin daha korkunç sonuçlar doğuracağını ifade ediyordu.
Ramazan El Bûti’nin mektubu
Hocaefendi The Atlantic röportajıyla yetinmedi, Suriye’nin en önemli alimlerinden Ramazan El Bûti’nin kendisine yazdığı mektubu hükümet yetkilileri ile paylaştı.
2013 yılının Mart ayında cami kürsüsünde uğradığı bombalı saldırıda hayatını kaybeden bu büyük alimin endişesi ve önerisi neydi?
Ona göre Suriye’deki problemler silah zoruyla değil ancak demokratik yollarla ve Suriye halkının toplumsal kaynaşmasıyla çözülebilirdi. Savaş söz konusu olursa Esed rejimi bölgesel ittifaklarla direnir ve insanlar çok acı çekerdi.
Bûti’nin Fethullah Gülen’e gönderdiği ve sivil çözümlere vurgu yaptığı mektup Erdoğan’a ulaştırıldı. Dinlediler mi? Maalesef. Vahşi Esed rejimini sopayla yola getirme arzusu, kendilerini Ortadoğu ve İslam aleminin lideri zanneden Erdoğan ve Davutoğlu için bir kahramanlık vesilesiydi. Erdoğan’ın “Suriye bizim iç meselemizdir” demesi de bu zannın tabii bir yansımasıydı.
Hayal görüyordu Erdoğan. Hayal görüyordu Davutoğlu.
Girilen yolun yanlışlığını sadece Hocaefendi söylemedi. Önemli bir oranda aydın kitle, Suriye’de izlenecek savaş politikalarının bölgeyi kanlı bir maceraya sürükleyeceğini söylüyor ve yazıyordu.
Siyasi iktidar kendini savaş senaryosuna öyle kaptırmıştı ki muhalif gruplara silah verilmesinde hiçbir mahzur görmedi. Daha ötesi MİT tırları ile silah taşınmasını yazan gazetecilere ceza yağdırdılar. Önce kamuoyuna yalan söylediler. Silah taşımadıklarını, tırların Bayırbucak Türkmenlerine gıda ve ilaç yardımı götürdüklerini söylediler. Daha sonra tırların taşıdığı silahların görüntüleri yayınlanınca, bunu yapan gazetecilere dünyayı dar ettiler.
Şimdi durum nedir?
Ne Davutoğlu ne Erdoğan, Suriye’deki beceriksizliği kabulleniyor. İki taraf da Suriye’deki stratejik hatayı sadece birbirinin üzerine yıkmaya çalışıyor. Çünkü Suriye politikası Türkiye için tam bir fiyaskodur. Bu süreçten Suriye rejimi güçlenerek çıktı, Türkiye ise sayıları 4 milyonu aşan Suriyeliler ile kendi halkı arasında ortaya çıkan problemlerle boğuşmak zorunda.
Peki bu başarısızlığın faili kim?
Hiç kıvırmaya gerek yok. Davutoğlu ne kadar vebal taşıyorsa Erdoğan da o kadar taşıyor…
[Ekrem Dumanlı] 26.7.2019 [TR724]
Davutoğlu’nun son beş yılda yaşadıkları, tam bir ibret levhasıdır. Daha baştan başbakanlık makamına otururken verdiği sözler, onun için sonun başlangıcı olmuştu.
Güya “paralel yapı” ile mücadele edeceğine dair Erdoğan’a söz vermiş, bu ahdinin karşılığında başbakanlık makamına lütfen oturtulmuştu. Tam da bu yüzden görev yaptığı dönemde, insan hakları ihlallerinde, basın özgürlüğünün yok edilmesinde ve anayasanın askıya alınmasında Ahmet Bey’in vebali çok büyüktür.
Şimdi derdini anlatacak medya bulamıyor. Katılacağı programlar yukarıdan gelen baskılarla iptal ediliyor. Uzun bir aradan sonra bulabildiği bir Youtube kanalında konuştuğu gazeteciler işten atıldı. Ne hikmetse Davutoğlu, ifade ve basın özgürlüğünü hatırladı birdenbire. Lakin iş işten çoktan geçti, Türkiye tek adam rejiminin paletleri altında inim inim inliyor artık.
Her neyse…
Suriye meselesinde sorumlu kim?
Davutoğlu’nun karşılaştığı eleştiriler, temel hak ve özgürlükler yok edilirken oynadığı işbirlikçi rolle sınırlı değil. Kitlelerin ısrarla üzerinde durduğu konu Suriye meselesi. Bizi bu bataklığın içine kim ya da kimler çekti; herkes bunu merak ediyor. Özellikle Suriye fiyaskosunun faturasını Ahmet Bey’in üzerine yıkmak istiyor Erdoğan yandaşları.
Peki suçlu kim?
“Komşularla sıfır problem” diye yola çıktıktan sonra bütün dünya ile kavgalı hale gelmeyi başaran (!) eski Dışişleri Bakanı Davutoğlu mu; yoksa kendinden habersiz kuş uçurtmayan Erdoğan mı?
Suriye’deki iç savaşı tetikleyen, kışkırtan ve destekleyen Türkiye figürünün sorumlusu arandığında parmaklar iki kişiyi gösteriyor. Birisi dönemin dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, diğeri dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan.
Bu ikili, Suriye devlet başkanı Beşşar Esed’e önce çok yakın oldular, sarmaş dolaş pozlar verdiler; sonra talepleri yerine getirilmediğinden Esed’i hedef aldılar.
Geçtiğimiz günlerde Davutoğlu bir YouTube kanalında Yavuz Oğhan, İsmail Saymaz ve Akif Beki’ye konuştu ve “Suriye konusunda tüm olumsuzluklar benim üzerime yıkılmak isteniyor. Tüm politikalar Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Genelkurmay, MİT hepsi ortak karar verir. Kendinizi dışında tutarsanız, bir kişiye yıkarsanız bu ahlaksızlık olur” dedi.
Anlaşılan o ki, suç artık sabit de suçlunun kim olduğunu tartışıyorlar artık demek ki. Bu da önemli bir gelişme.
Hatırlarsanız “Şam’da cuma namazı kılma” diye özetlenen bir retorik ifade ediliyordu bir zamanlar. Güya Orta Doğu’nun büyük abisi ve hamisi Türkiye idi. Tam da bu nedenle “Büyük Kürdistan kurulacaksa onu da biz kurarız.” deniyordu.
Beşşar Esed kendi topraklarındaki meseleyi ya tatlılıkla, efendilikle, suhuletle çözmeliydi; ya da Türkiye’nin hışmına maruz kalmalıydı. Bu yüzden Suriyeli muhaliflerle görüşüldü, onlara silah temin edildi, askeri eğitimden geçirildi, sağlık ve ilaç yardımı yapıldı…
2013 yılının Ağustos ayında Davutoğlu, Gülen’le ne görüştü?
Hatırlar mısınız; Suriye sürecinin başında ilginç bir tartışma yaşandı. 2013 yılının Ağustos ayında Ünlü The Atlantic dergisine röportaj veren Fetullah Gülen, hükümetin Ortadoğu politikasını eleştiriyor ve bazı tekliflerde bulunuyordu.
İşte tam o günlerde Dışişleri Bakanlığı koltuğunda oturan Ahmet Davutoğlu, BM Genel Kurulu toplantısı için gittiği New York’tan birkaç saat uzaklıkta bulunan Fetullah Gülen’i’ ziyarete geliyor. Davutoğlu’nun bu ziyareti sırasında en motive olduğu konu Suriye meselesi. Belli ki Gülen’in Ortadoğu politikaları üzerine yaptığı eleştiriyi hazmedebilmiş değildi. Bu yüzden görüşme esnasında Suriye konusunda ne kadar doğru yaptıklarını, ne fedakarlıklarla mekik diplomasisi yürüttüğünü uzun uzun anlatmıştı Davutoğlu.
Onun bu hayalperest yaklaşımı (Erdoğan’ın pozisyonu da aynıydı.) o günlere yakından şahitlik eden herkesin, en çok da o günlerin medya yöneticilerinin malumudur aslında.
Davutoğlu’nun Suriye’den gelen göçmen sayısının 100 bini geçmesi halinde kriz olarak değerlendirilmesi gerekir dediğini hatırlayın (12 Ağustos 2012). Yani? Onun kafasındaki kâbus senaryosunun sınırı 100 bin göçmenle sınırlıydı.
Erdoğan’a göre ise Esed en fazla birkaç ay dayanabilir, en kısa zamanda Şam’a gidecek, Selahaddin Eyyubi’nin kabri başında Fatiha okuyacak, Emevi Camisi’nde namazını kılacaktı! (5 Eylül 2012)
İşte bu hayallerle sermest olan iktidar sahiplerine Fethullah Gülen’den önemli ve tarihi bir ikaz gelmişti o günlerde. Gülen, izlenen politikayı hayalperest görüyor, Suriye gerçeğinin göz ardı edildiğini, silah zoruyla yapılacak bir müdahalenin daha korkunç sonuçlar doğuracağını ifade ediyordu.
Ramazan El Bûti’nin mektubu
Hocaefendi The Atlantic röportajıyla yetinmedi, Suriye’nin en önemli alimlerinden Ramazan El Bûti’nin kendisine yazdığı mektubu hükümet yetkilileri ile paylaştı.
2013 yılının Mart ayında cami kürsüsünde uğradığı bombalı saldırıda hayatını kaybeden bu büyük alimin endişesi ve önerisi neydi?
Ona göre Suriye’deki problemler silah zoruyla değil ancak demokratik yollarla ve Suriye halkının toplumsal kaynaşmasıyla çözülebilirdi. Savaş söz konusu olursa Esed rejimi bölgesel ittifaklarla direnir ve insanlar çok acı çekerdi.
Bûti’nin Fethullah Gülen’e gönderdiği ve sivil çözümlere vurgu yaptığı mektup Erdoğan’a ulaştırıldı. Dinlediler mi? Maalesef. Vahşi Esed rejimini sopayla yola getirme arzusu, kendilerini Ortadoğu ve İslam aleminin lideri zanneden Erdoğan ve Davutoğlu için bir kahramanlık vesilesiydi. Erdoğan’ın “Suriye bizim iç meselemizdir” demesi de bu zannın tabii bir yansımasıydı.
Hayal görüyordu Erdoğan. Hayal görüyordu Davutoğlu.
Girilen yolun yanlışlığını sadece Hocaefendi söylemedi. Önemli bir oranda aydın kitle, Suriye’de izlenecek savaş politikalarının bölgeyi kanlı bir maceraya sürükleyeceğini söylüyor ve yazıyordu.
Siyasi iktidar kendini savaş senaryosuna öyle kaptırmıştı ki muhalif gruplara silah verilmesinde hiçbir mahzur görmedi. Daha ötesi MİT tırları ile silah taşınmasını yazan gazetecilere ceza yağdırdılar. Önce kamuoyuna yalan söylediler. Silah taşımadıklarını, tırların Bayırbucak Türkmenlerine gıda ve ilaç yardımı götürdüklerini söylediler. Daha sonra tırların taşıdığı silahların görüntüleri yayınlanınca, bunu yapan gazetecilere dünyayı dar ettiler.
Şimdi durum nedir?
Ne Davutoğlu ne Erdoğan, Suriye’deki beceriksizliği kabulleniyor. İki taraf da Suriye’deki stratejik hatayı sadece birbirinin üzerine yıkmaya çalışıyor. Çünkü Suriye politikası Türkiye için tam bir fiyaskodur. Bu süreçten Suriye rejimi güçlenerek çıktı, Türkiye ise sayıları 4 milyonu aşan Suriyeliler ile kendi halkı arasında ortaya çıkan problemlerle boğuşmak zorunda.
Peki bu başarısızlığın faili kim?
Hiç kıvırmaya gerek yok. Davutoğlu ne kadar vebal taşıyorsa Erdoğan da o kadar taşıyor…
[Ekrem Dumanlı] 26.7.2019 [TR724]
Güneşe hasret gazeteci: Faruk Akkan [Zafer Özsoy]
Hayatının son 10 yılı Moskova gibi güneşin bulutların arkasından göründüğü ya da hiç görünmediği bir ülkede geçmişti. Güneşine hasret kaldığı ülkesine döndükten 6 ay sonra bu sefer ‘terörist’ diyerek güneşi ondan esirgiyorlardı. Ömrü benim gibi güneşin bol olduğu bir ülkede geçmiş biri için, güneş özlenecek değil saklanacak bir şeydi. Ama hücre arkadaşım Cihan Haber Ajansı Genel Müdürü ve eski Moskova temsilcisi Faruk Akkan için güneş belki de özgürlük ile aynı anlamı taşıyordu.
Pencerelerimiz kuzeye baktığı için güneş odamıza girmiyordu. Sadece avluda, o da öğleye kadar, yazın belki biraz daha fazla. Sabah 8 gibi avlunun kapısı açılıp da güneş kendini göstermeye başlayınca ilk yaptığı iş sandalyeyi avluda güneşin ilk vuracağı köşeye koymak oluyordu. Sonra üstüne çıkıyor ve güneşin yüzüne vurmasını bekliyordu. Faruk Bey’in boyu 1.80 cm, 60 santim de sandalyenin boyunu düşünün. Yani, o hasret kaldığı güneşe ulaşabilmek için 2 metrenin üstünde bir yüksekliğe ihtiyaç vardı. Bazen bir saat kaldığı oluyordu o şekilde sandalye üstünde. Üstelik güneşi ve mavi gökyüzünü sadece tel örgülerden görüyor olmamıza rağmen. Resim çizmekten anlamam ama karakalem resim yapma imkanım olsa hatıralarımda ölümsüzleşmiş o anı çizmek isterdim.
Bugün 3 yıl oldu. 3 yıldır can dostum Faruk Akkan güneşe hasret. Sadece Faruk Akkan mı, yüzlerce gazeteci, yüzlerce bebek, binlerce kadın ve on binlerce insan güneşe hasret.
Geçen Hanım Büşra Erdal’ın mektubunu okudum. Bir demet yeşil nane kokusunda vatanımı arıyorum diyordu. Bizim de avlunun duvarın kenarında bir ot çıkmıştı üstüne dökülen betona inat. Faruk Bey için o küçük ot parçası Küçük Prens romanındaki ‘gül’ gibiydi. Her gün onu suluyordu. Beton ve demir yığının içinde bize ümit aşılıyordu. Ancak nedendir bilinmez bir sabah sayıma gelen infaz memuru koparıp yere attı. Faruk Bey’in ne kadar üzüldüğünü hala unutamıyorum.
SİLİVRİ’Yİ BİZE TEMİZLETECEKLERDİ
Cezaevine ilk girdiğimizde Mümtaz’er Türköne hoca, birinci kural hasta olmamaktır; bunun da yolu hijyenden geçmektedir demişti. Biz de temizliğe ve hijyene aşırı dikkat ediyorduk. Ama bu konuda Faruk Akkan’la yarışmamız mümkün değildi. Her hafta koğuşta temizlik yapıyorduk, yerleri süpürüyor ve siliyorduk ama Faruk Bey’i bu kesmiyordu. Sadece koğuşu değil avluyu da çamaşır suyu ve deterjan ile yıkıyordu. Kovada deterjanı köpürtüyor ve bütün avluyu oto fırçası ile sabunluyordu. Tabii hortum olmadığı için ben de 5 litrelik su bidonlarını doldurup arkasından su döküyordum. Cezaevindeki her hareketiniz kameralar ile izleniyor. Bizim bu detaylı temizliğimizi de görüyorlardı. İlk başlarda çok sık hücremiz değişiyordu. Neredeyse 45 günde bir oda değişikliği oluyordu. Biz de Faruk Bey’e takılıyorduk, “Bunlar senin temizlik aşkını gördükçe bütün Silivri’yi bize temizletecekler,” diye.
NEZAKET İNSANI
Bana “Faruk Akkan’ı nasıl tanımlarsın?” deseler kullanacağım tek kelime “nezaket” olurdu. Kendinden çok başkalarını düşünen bir insan Faruk Bey. Cezaevi mahrumiyetler bölgesi. Her isteğinizi her zaman, bazen de hiç, bulamıyorsunuz. Paranız ve imkanımız olsa bile alamıyorsunuz. Böyle bir ortamda bile Faruk Bey hep kendisinden çok etrafındakileri önemsedi. Bize terörist muamelesi yapan gardiyanlara bile nezaket ve saygı içinde davranıyordu. Sayım için gelen gardiyanlar ilk başlarda bizimle hiç konuşmuyorlardı. Faruk Bey geldiklerinde selamlıyor, giderlerken her defasından iyi günler diliyordu. Asık suratlı o infaz koruma memurları bir müddet sonra selam vermeye başladılar. Yemek getiren kişilere, kendini görüşe götürüp getiren tüm infaz memurlarına her defasında teşekkür edip iyi günler demekten imtina etmeyen biri Faruk Bey. Ve böyle bir insanı maalesef 3 yıldır çok büyük bir suçluymuş gibi içerde tutuyorlar.
O BİR KUR’AN AŞIĞI
Faruk bey, sadece iyi bir gazeteci değil aynı zamanda da bir Kur’an aşığı. 9 günümüzün geçtiği gözaltı odasına ben yedek tişört bile sokamazken o cep Kur’anı getirmişti. Ayakkabı bağımıza kadar her şeyimizi alan polisler, âşık olduğu Kur’an-ı Kerim’i yalvarmaları neticesinde ona vermişlerdi. Ve bu cep Kur’an’ını hiç elinden düşürmedi. Silivri cezaevinde, her gün bir saat belki de daha fazla avluda hem turluyor hem de Kur’an okuyordu. Beş altı günde bir hatim indiriyordu. Bir arkadaşımızın bir yakını mı vefat etti, yan hücrelerdekilerden okuyabilenler birkaç cüz alıyor, gerisini Faruk Bey tek başına tamamlıyordu. Mümtaz’er Hoca’nın annesi, Mehmet Gündem’in babası, benim babaannem vefat ettiğinde hep okuduğu hatimleri onlara hediye etti.
‘TERÖRİST’TEN DERS
İki genç infaz memuru vardı. Bunlar hafızlık çalışıyorlarmış. Faruk Bey’in de hafız olduğunu öğrenince her karşılaşmalarında soru soruyorlardı. Hücremizden savunma kütüphanesine gidiyoruz, gardiyanın biri, sağa bakma, sola bakma, konuşma diye emirler yağdırırken diğeri şu cüzde takılıyorum nasıl ezberlemem gerek diye fikir danışıyordu. Bazen gülmemek için kendimi zor tutuyordum. O ise onlara yardımcı olmaktan hiç gocunmuyordu.
Cezaevinde yirmi iki ayımız beraber geçti. Benim için bir kardeşten öte bir dost oldu. O kadar iyi bir dost oldu ki, çıktıktan sonra çok defa eşimi çağırırken yanlışlıkla Faruk Bey demişliğim vardır. 30 Nisan 2018 günü mahkemede karar okunurken onun için 9 yıl dediklerinde o cümle yüreğime bir bıçak saplanmıştı. Kendim beraat etmiştim ama sevinmiş miydim? Nasıl sevinebilirdim ki, yüreğimin yarısı içerde kalmıştı. Mahkemeden önce eşime gönderdiğim şiirdeki gibiydim:
Hep diledim,
Bekledim.
Beklemek kara sabır,
Şimdi geldi O bahar,
Gitme zamanı kapıda;
Bir ayağım eşikte,
Diğeri geri koşar
Halim tuhaf
Kalbim ağır,
Neşem yok,
İstediğim hapisten çıkmak,
Gidersem gönlüm kalır
Kalırsam da gönlüm gider.
Gittim ama gönlüm içerde kaldı. Ve hala da orada…
[Zafer Özsoy] 26.7.2019 [TR724]
Pencerelerimiz kuzeye baktığı için güneş odamıza girmiyordu. Sadece avluda, o da öğleye kadar, yazın belki biraz daha fazla. Sabah 8 gibi avlunun kapısı açılıp da güneş kendini göstermeye başlayınca ilk yaptığı iş sandalyeyi avluda güneşin ilk vuracağı köşeye koymak oluyordu. Sonra üstüne çıkıyor ve güneşin yüzüne vurmasını bekliyordu. Faruk Bey’in boyu 1.80 cm, 60 santim de sandalyenin boyunu düşünün. Yani, o hasret kaldığı güneşe ulaşabilmek için 2 metrenin üstünde bir yüksekliğe ihtiyaç vardı. Bazen bir saat kaldığı oluyordu o şekilde sandalye üstünde. Üstelik güneşi ve mavi gökyüzünü sadece tel örgülerden görüyor olmamıza rağmen. Resim çizmekten anlamam ama karakalem resim yapma imkanım olsa hatıralarımda ölümsüzleşmiş o anı çizmek isterdim.
Bugün 3 yıl oldu. 3 yıldır can dostum Faruk Akkan güneşe hasret. Sadece Faruk Akkan mı, yüzlerce gazeteci, yüzlerce bebek, binlerce kadın ve on binlerce insan güneşe hasret.
Geçen Hanım Büşra Erdal’ın mektubunu okudum. Bir demet yeşil nane kokusunda vatanımı arıyorum diyordu. Bizim de avlunun duvarın kenarında bir ot çıkmıştı üstüne dökülen betona inat. Faruk Bey için o küçük ot parçası Küçük Prens romanındaki ‘gül’ gibiydi. Her gün onu suluyordu. Beton ve demir yığının içinde bize ümit aşılıyordu. Ancak nedendir bilinmez bir sabah sayıma gelen infaz memuru koparıp yere attı. Faruk Bey’in ne kadar üzüldüğünü hala unutamıyorum.
SİLİVRİ’Yİ BİZE TEMİZLETECEKLERDİ
Cezaevine ilk girdiğimizde Mümtaz’er Türköne hoca, birinci kural hasta olmamaktır; bunun da yolu hijyenden geçmektedir demişti. Biz de temizliğe ve hijyene aşırı dikkat ediyorduk. Ama bu konuda Faruk Akkan’la yarışmamız mümkün değildi. Her hafta koğuşta temizlik yapıyorduk, yerleri süpürüyor ve siliyorduk ama Faruk Bey’i bu kesmiyordu. Sadece koğuşu değil avluyu da çamaşır suyu ve deterjan ile yıkıyordu. Kovada deterjanı köpürtüyor ve bütün avluyu oto fırçası ile sabunluyordu. Tabii hortum olmadığı için ben de 5 litrelik su bidonlarını doldurup arkasından su döküyordum. Cezaevindeki her hareketiniz kameralar ile izleniyor. Bizim bu detaylı temizliğimizi de görüyorlardı. İlk başlarda çok sık hücremiz değişiyordu. Neredeyse 45 günde bir oda değişikliği oluyordu. Biz de Faruk Bey’e takılıyorduk, “Bunlar senin temizlik aşkını gördükçe bütün Silivri’yi bize temizletecekler,” diye.
NEZAKET İNSANI
Bana “Faruk Akkan’ı nasıl tanımlarsın?” deseler kullanacağım tek kelime “nezaket” olurdu. Kendinden çok başkalarını düşünen bir insan Faruk Bey. Cezaevi mahrumiyetler bölgesi. Her isteğinizi her zaman, bazen de hiç, bulamıyorsunuz. Paranız ve imkanımız olsa bile alamıyorsunuz. Böyle bir ortamda bile Faruk Bey hep kendisinden çok etrafındakileri önemsedi. Bize terörist muamelesi yapan gardiyanlara bile nezaket ve saygı içinde davranıyordu. Sayım için gelen gardiyanlar ilk başlarda bizimle hiç konuşmuyorlardı. Faruk Bey geldiklerinde selamlıyor, giderlerken her defasından iyi günler diliyordu. Asık suratlı o infaz koruma memurları bir müddet sonra selam vermeye başladılar. Yemek getiren kişilere, kendini görüşe götürüp getiren tüm infaz memurlarına her defasında teşekkür edip iyi günler demekten imtina etmeyen biri Faruk Bey. Ve böyle bir insanı maalesef 3 yıldır çok büyük bir suçluymuş gibi içerde tutuyorlar.
O BİR KUR’AN AŞIĞI
Faruk bey, sadece iyi bir gazeteci değil aynı zamanda da bir Kur’an aşığı. 9 günümüzün geçtiği gözaltı odasına ben yedek tişört bile sokamazken o cep Kur’anı getirmişti. Ayakkabı bağımıza kadar her şeyimizi alan polisler, âşık olduğu Kur’an-ı Kerim’i yalvarmaları neticesinde ona vermişlerdi. Ve bu cep Kur’an’ını hiç elinden düşürmedi. Silivri cezaevinde, her gün bir saat belki de daha fazla avluda hem turluyor hem de Kur’an okuyordu. Beş altı günde bir hatim indiriyordu. Bir arkadaşımızın bir yakını mı vefat etti, yan hücrelerdekilerden okuyabilenler birkaç cüz alıyor, gerisini Faruk Bey tek başına tamamlıyordu. Mümtaz’er Hoca’nın annesi, Mehmet Gündem’in babası, benim babaannem vefat ettiğinde hep okuduğu hatimleri onlara hediye etti.
‘TERÖRİST’TEN DERS
İki genç infaz memuru vardı. Bunlar hafızlık çalışıyorlarmış. Faruk Bey’in de hafız olduğunu öğrenince her karşılaşmalarında soru soruyorlardı. Hücremizden savunma kütüphanesine gidiyoruz, gardiyanın biri, sağa bakma, sola bakma, konuşma diye emirler yağdırırken diğeri şu cüzde takılıyorum nasıl ezberlemem gerek diye fikir danışıyordu. Bazen gülmemek için kendimi zor tutuyordum. O ise onlara yardımcı olmaktan hiç gocunmuyordu.
Cezaevinde yirmi iki ayımız beraber geçti. Benim için bir kardeşten öte bir dost oldu. O kadar iyi bir dost oldu ki, çıktıktan sonra çok defa eşimi çağırırken yanlışlıkla Faruk Bey demişliğim vardır. 30 Nisan 2018 günü mahkemede karar okunurken onun için 9 yıl dediklerinde o cümle yüreğime bir bıçak saplanmıştı. Kendim beraat etmiştim ama sevinmiş miydim? Nasıl sevinebilirdim ki, yüreğimin yarısı içerde kalmıştı. Mahkemeden önce eşime gönderdiğim şiirdeki gibiydim:
Hep diledim,
Bekledim.
Beklemek kara sabır,
Şimdi geldi O bahar,
Gitme zamanı kapıda;
Bir ayağım eşikte,
Diğeri geri koşar
Halim tuhaf
Kalbim ağır,
Neşem yok,
İstediğim hapisten çıkmak,
Gidersem gönlüm kalır
Kalırsam da gönlüm gider.
Gittim ama gönlüm içerde kaldı. Ve hala da orada…
[Zafer Özsoy] 26.7.2019 [TR724]
Bir Elif bir Merih [Murat Aydın]
Elif Elmas 16 milyon Euro’ya Napoli’ye satılmış yönetim ve taraftarlar sevinç çığlıkları atıyor. Bu sevinç naraları arasında ertesi gün bir haber okuyoruz ‘’Fenerbahçe Elif’in satışından gelen parayla yıldız transferine odaklanacak. Bir golcü bir savunmacı listede’’
Hiçbir haber Türk futbol yönetimini bundan daha güzel anlatamazdı. Bu olayı şöyle tercüme etmeye çalışayım. Şirketinizde bir mühendis çok önemli teknolojik bir buluş gerçekleştiriyor, siz o buluşu ve mühendisi apar-topar başka bir firmaya satıp elde ettiğiniz parayla bir apartman yaptırıyorsunuz.
Türkiye’de futbol kulüp yönetim biçimi, tıpkı Türk ekonomisini yönetenler gibi üretmekle değil tüketmekle var olmayı seviyor. Hasbelkader keşfedilmiş, mundar edilmeden bir iki yıl elde tutulmuş genç bir oyuncu iyi sayılabilecek bir paraya bir Avrupa kulübüne satılıyor ama gelen parada Avrupa’nın elit takımlarında yer bulamamış, çoğunlukla da gazı kaçmış oyunculara verip çöpe atılmış oluyor.
Mesela hiçbir aklı başında insan çıkıp demiyor biz gelen bu parayı yeni Elifler bulacak bir sistem kurmak için harcayalım.
Türkiye’de her sene onlarca oyuncu alıp onlarca oyuncunun çöpe atıldığı bir transfer pazarı var ve o pazarın bir sürü ensesi kalın akbabası var. Hesabın sorulmadığı, sorulamadığı, denetimsiz gri bir alandır bu transfer ekonomisi. Türk takımları; büyük şovlarla transfer edilen sonra kimse fark etmeden gönderilen bir yıldız çöplüğüdür adeta. Bu yüzden dört büyüklerin 11 milyar tl’yi aşan borcu var. Yani kombine ve bilet satışları, yayın gelirleri, sponsorluklar ve forma satışlarından elde edilen paraların hepsini harcayıp bir de üstüne 11 milyar TL de borçlanmışlar. Eski parayla 11 Katrilyon TL. Bu borçlanmaların en büyük sebebi, yapılan isabetsiz, anlamsız, gereksiz transferlerden başka bir şey değil.
Herkes de biliyor ki kulüplerin alt yapısında Elif Elmas gibi nice futbolcular var. Mesela bugün Juventus’da forma giyen Merih Demiral tam beş sene Fenerbahçe altyapısında oynamıştı. Hiç kimse fark etmedi. Ya da fark etmek kimsenin umurunda olmadı. Fenerbahçe alt yapısındayken 2016 yılında Portekiz 3. lig ekiplerinden AC Alcanenense’e bedelsiz olarak gönderildi. Orada oynağı futbolla çok kısa sürede Portekiz’in büyük kulüplerinin dikkatini çekti ve Sporting Lizbon’a transfer oldu. Birkaç yıl içinde Merih dünyanın en büyük kulüplerinden biri olan Juventus’ta forma giymeye başladı.
Beş sene oynamasına rağmen bu Merih nasıl fark edilmedi diye kimse tartışmıyor. Kimsenin böyle bir soru aklına gelmediği için Fenerbahçe Elif Elmas’tan gelen parayı ile yıldız alacağız diye çöp haline getirecek. Bu arada komisyonunu alan alıp zengin olacak.
Yani şirketinizdeki mühendisin yaptığı buluşu geliştirmek, bu buluşlar üzerinden yeni bir şirket organizasyonu kurgulamak yerine apar topar satmanız bir gaflet ama asıl büyük gaflet elde ettiğiniz parayı yeni AR-GE’ye, yeni buluşlara yatıracağınıza o parayı atıl bir betona yatırmayı tercih etmenizdir. Elif Elmas gibi yetenekli oyuncularla geleceği inşaa etmeyen Fenerbahçe daha büyük gaflete düşüp elde ettiği paraları yeni Elif’ler bulmak için harcamıyor. Daha önce yüzlerce kere yaptığı ve milyarlarca lira borca battığı gibi dışı şaşalı içi boş transferlere harcıyor.
Maalesef Ali Koç’ta bu çarkı değiştiremedi. Hindistan’ı fethe gelen bir cihangir gibi geldi, yaptığı savaşı kazandı ama bir süre sonra fark ettiler ki aslında Hindistan o cihangiri fethetmiş ve kendine benzetmiş.
Yetenek keşfedecek, futbolcuların yeteneklerini bulup en doğru şekilde sisteme kazandıracak teknik direktör de yok. Bu anlayıştaki Türk futbol kulüplerinin kapıkuleden öteye gitmesi de mümkün olmuyor.
[Murat Aydın] 26.7.2019 [TR724]
Hiçbir haber Türk futbol yönetimini bundan daha güzel anlatamazdı. Bu olayı şöyle tercüme etmeye çalışayım. Şirketinizde bir mühendis çok önemli teknolojik bir buluş gerçekleştiriyor, siz o buluşu ve mühendisi apar-topar başka bir firmaya satıp elde ettiğiniz parayla bir apartman yaptırıyorsunuz.
Türkiye’de futbol kulüp yönetim biçimi, tıpkı Türk ekonomisini yönetenler gibi üretmekle değil tüketmekle var olmayı seviyor. Hasbelkader keşfedilmiş, mundar edilmeden bir iki yıl elde tutulmuş genç bir oyuncu iyi sayılabilecek bir paraya bir Avrupa kulübüne satılıyor ama gelen parada Avrupa’nın elit takımlarında yer bulamamış, çoğunlukla da gazı kaçmış oyunculara verip çöpe atılmış oluyor.
Mesela hiçbir aklı başında insan çıkıp demiyor biz gelen bu parayı yeni Elifler bulacak bir sistem kurmak için harcayalım.
Türkiye’de her sene onlarca oyuncu alıp onlarca oyuncunun çöpe atıldığı bir transfer pazarı var ve o pazarın bir sürü ensesi kalın akbabası var. Hesabın sorulmadığı, sorulamadığı, denetimsiz gri bir alandır bu transfer ekonomisi. Türk takımları; büyük şovlarla transfer edilen sonra kimse fark etmeden gönderilen bir yıldız çöplüğüdür adeta. Bu yüzden dört büyüklerin 11 milyar tl’yi aşan borcu var. Yani kombine ve bilet satışları, yayın gelirleri, sponsorluklar ve forma satışlarından elde edilen paraların hepsini harcayıp bir de üstüne 11 milyar TL de borçlanmışlar. Eski parayla 11 Katrilyon TL. Bu borçlanmaların en büyük sebebi, yapılan isabetsiz, anlamsız, gereksiz transferlerden başka bir şey değil.
Herkes de biliyor ki kulüplerin alt yapısında Elif Elmas gibi nice futbolcular var. Mesela bugün Juventus’da forma giyen Merih Demiral tam beş sene Fenerbahçe altyapısında oynamıştı. Hiç kimse fark etmedi. Ya da fark etmek kimsenin umurunda olmadı. Fenerbahçe alt yapısındayken 2016 yılında Portekiz 3. lig ekiplerinden AC Alcanenense’e bedelsiz olarak gönderildi. Orada oynağı futbolla çok kısa sürede Portekiz’in büyük kulüplerinin dikkatini çekti ve Sporting Lizbon’a transfer oldu. Birkaç yıl içinde Merih dünyanın en büyük kulüplerinden biri olan Juventus’ta forma giymeye başladı.
Beş sene oynamasına rağmen bu Merih nasıl fark edilmedi diye kimse tartışmıyor. Kimsenin böyle bir soru aklına gelmediği için Fenerbahçe Elif Elmas’tan gelen parayı ile yıldız alacağız diye çöp haline getirecek. Bu arada komisyonunu alan alıp zengin olacak.
Yani şirketinizdeki mühendisin yaptığı buluşu geliştirmek, bu buluşlar üzerinden yeni bir şirket organizasyonu kurgulamak yerine apar topar satmanız bir gaflet ama asıl büyük gaflet elde ettiğiniz parayı yeni AR-GE’ye, yeni buluşlara yatıracağınıza o parayı atıl bir betona yatırmayı tercih etmenizdir. Elif Elmas gibi yetenekli oyuncularla geleceği inşaa etmeyen Fenerbahçe daha büyük gaflete düşüp elde ettiği paraları yeni Elif’ler bulmak için harcamıyor. Daha önce yüzlerce kere yaptığı ve milyarlarca lira borca battığı gibi dışı şaşalı içi boş transferlere harcıyor.
Maalesef Ali Koç’ta bu çarkı değiştiremedi. Hindistan’ı fethe gelen bir cihangir gibi geldi, yaptığı savaşı kazandı ama bir süre sonra fark ettiler ki aslında Hindistan o cihangiri fethetmiş ve kendine benzetmiş.
Yetenek keşfedecek, futbolcuların yeteneklerini bulup en doğru şekilde sisteme kazandıracak teknik direktör de yok. Bu anlayıştaki Türk futbol kulüplerinin kapıkuleden öteye gitmesi de mümkün olmuyor.
[Murat Aydın] 26.7.2019 [TR724]
Avrupalı ama Avrupalı görülmeyen topluluk: Romanlar [Hasan Cücük]
Yakın dönemde Avrupa Birliği (AB) üyesi olan Romanya ve Bulgaristan vatandaşlarına sağlanan ‘serbest dolaşım’ hakkı, konu Romanlar olunca rafa kaldırılıyor. Romanlar, sadece gittikleri AB ülkelerinde değil, yıllarca yaşadıkları Romanya ve Bulgaristan’da da zor şartlarla karşı karşıya. AB içinde Romanların normal vatandaş muamelesi gördüğü tek ülke ise İsveç.
AZINLIK STATÜSÜ VAR AMA UYGULANMIYOR
Romanya ve Bulgaristan’ın 2007’de AB üyesi olmasından sonra Avrupa’nın büyük şehirlerinde çok sayıda dilenci görülmeye başlandı. Refah toplumu olarak yıllarca dünyaya örnek olan Avrupa’da dilenci görmek pek de sıradan bir olay değildi. Elbette bu ülkelerde dilenci hiç yok denemezdi ama dünyanın gelir seviyesi en yüksek ülkeleri arasında bulunan Danimarka, Finlandiya ve İsveç gibi ülkelerde sokakta dilenen birini görmek de garipsenecek bir durumdu. Tren ve metro istasyonlarını mesken tutan bu insanlar Romanlardan başkası değildi. Ellerindeki plastik bardaklara atılacak birkaç sent için yaz-kış demeden saatlerce hareketsizce bekliyorlardı. Çoğunun mesleği olmadığı için en kolay yapacakları iş dilenmekti. Şehirlerde sayıları giderek artan Roman dilenciler yavaş yavaş göze batmaya başladı. Polis kayıtları bazı Romanların sadece dilenmediklerini, hırsızlık olaylarına da karıştıklarını gösteriyordu. Yıllarca şehir hayatından uzak, çadırlarda yaşamış olan Romanlar, geldikleri AB ülkelerinde de aynı alışkanlıklarını devam ettiriyorlardı. Şehrin kenar mahallelerine veya ormanlık alanlarına kurdukları çadırlarda zor şartlarda yaşamayı sürdürdüler.
Avrupa’daki Romanların sayısının 10 milyon olduğu tahmin edilirken, bunun 6 milyonu Romanya ve Bulgaristan’da, geri kalanın önemli bir bölümü ise Slovakya ve Çek Cumhuriyeti’nde yaşıyor. Slovakya’daki 325 bin Roman’ın yüzde 80’i hiçbir altyapısı olmayan varoşlarda yaşamını sürdürmeye devam ediyor. AB, 2004’te aralarında Slovakya ve Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerin bulunduğu 10 ülke ile genişlerken, müzakere sürecinde Romanların durumu da gündemde önemli yer tutmuştu. AB, ‘azınlık’ olarak gördüğü Romanların durumunun düzeltilmesini üyelik için şart koşunca, binlerce Roman rahat bir hayata merhaba diyeceği ümidine kapılmıştı. Ancak müzakereler bitip tam üyelik kesinleşince verilen sözler unutuldu. Romanlar, eski kötü şartlarda yaşamaya devam ettiler. İnsan hakları konusunda çok hassas olan AB ülkeleri konu Romanlar olunca, bilinmez bir sessizliğe büründü. Ta ki İtalya ve Fransa toplu sınır dışı kararı uygulamaya başlayana kadar.
İTALYA’DA FİŞLENDİLER, FRANSA’DA SINIRDIŞI EDİLDİLER
Romanlar için ilk sıkıntı İtalya’da başladı. Bulundukları ülkelere yakın olması sebebiyle İtalya’ya giden Romanlar, özellikle ülkenin zengin kesimi olan kuzeyde tutunmaya çalıştılar. İtalyanlar ülkede işlerin ters gitmesinin faturasını sayıları hepi topu 110 bin olan Romanlara çıkardı. Romanların şanssızlığı, dönemin Berlusconi hükümetinin içişleri bakanlığı koltuğunda aşırı sağ Kuzey Ligi’nden Roberto Maroni’nin oturmasıydı. Maroni’nin, “Şu Romanlar problemini çözsek her türlü güvenlik işimiz hallolacak.” sözleri, yıllarca hor görülen bir topluluk için kötü günlerin başlangıcı oldu. Derme çatma barakalarda yaşayan Romanlar, aşırı sağcıların sürekli taciziyle daha da zor günler geçirmeye başladı. Sonra İçişleri Bakanı Maroni’nin emriyle ‘nüfus sayımı’ adı altında tüm Romanlar fişlendi. Kızılhaç ve polis eşliğinde yapılan sayımda parmak izi de alındı. Maroni, Meclis Anayasa Komisyonu karşısında “Bu bir etnik fişleme değil. Göçmenlerin haklarını korumak için daha fazla garanti vermek istiyoruz,” dedi.
Bu arada, Roman çocukların da parmak izleri alındı. İçişleri Bakanlığı’nda ‘Çingene Çocuklar’ adlı bir dosya oluşturuldu. Maroni’ye göre amaç, anne-babaların çocukları dilendirmesini önlemekti. Yine Maroni’ye göre, bu bir fişleme değil, nüfus sayımıydı. AB yetkilileri ise bu görüşe katılmıyordu. Avrupa Parlamentosu (AP), İtalya’nın Romanların dijital parmak izlerini toplamasını açıkça ‘ırkçılık’ olarak tanımladı. AP ayrıca büyük şehirler etrafında Çingene kamplarının olmasının olağanüstü durum ilan etmek için tek başına yeterli olmadığını vurgulayarak bu konuda İtalya İçişleri Bakanı’nın kararını kınadı. İtalya ise aldırış etmeden cüzamlı muamelesi yapıp onları Romanya ve Bulgaristan’a dönmeye zorladı.
Nicolas Sarkozy yönetimindeki Fransa’nın 8 bin Romanı sınır dışı etmesi tepkilerin İtalya ile birlikte bu ülkeye çevrilmesini sağladı. Kullanılan argüman, İtalya’nınkiyle oldukça benzerdi: İşsiz olmaları ve suç işlemeleri… Fransa’nın bu sistemli sınır dışı kararı, AB Komisyonu tarafından çok sert bir dille kınandı. AB Komisyonu, Fransa’nın uygulamasını II. Dünya Savaşı’ndaki Yahudi sürgününe benzetmesi, Fransa ile Komisyon arasında iplerin gerilmesine yol açtı. Almanya gibi ülkeler ise Fransa’nın tavrını eleştirmesine karşılık, bağlayıcı bir karar almaya yanaşmayarak Romanların sınır dışı edilmesine sessizce onay verdi. Aslında Sarkozy, işi kitabına uyduruyordu. Zorla sınır dışı yoktu, büyükler 300, çocuklar 100 Euro alarak kendi istekleriyle ülkelerine dönüyordu.
İSVEÇ MODELİ
Aslında İsveç modeli dikkate alınsa Romanlar meselesi çözülmüş olacaktı. 1960 öncesinde İsveç’te de Romanlar ‘bütün kötülüklerin anası’ olarak görülüyordu. Mesleksiz Romanlar, sürekli yer değiştirerek İsveç’te tutunmaya çalışıyordu. Okullar Roman çocuklarını kabul etmiyor, kimlikleri deşifre olan Romanlar belediyeler tarafından şehir dışına atılıyordu. 1960’ta politika değişikliğine giden İsveç hükümeti, Romanları topluma entegre etmenin yolunu, bu insanları bir meslek sahibi yaparak buldu. Gelir sahibi olanlar artık dilenmek ya da hırsızlık yapmak zorunda değildi. Bugün İsveç’te 50 bin Roman yaşıyor. İsveç, onları resmen azınlık olarak tanıdığı için, diğer ülke vatandaşlarına tanınan tüm imkânlardan Romanlar da istifade ediyor.
Romanların haklarını savunmak için kurulan Avrupa Roman Hakları Merkezi’ne (ERRC) göre, AB ülkeleri Romanları ‘güvenlik problemi’ olarak gördüğü için onların sorunlarına eğilmeyi gereksiz buluyor. ‘Romanlar kendilerini güvende hissetse ve sosyal imkânlara sahip olsa neden dilensinler?’ diye soran ERRC, AB ülkelerinin İsveç’i örnek almasını istiyor.
Yıllarca hor görülerek toplumdan uzak bir hayat süren Romanlar, medeniyetin beşiği Avrupa’da dışlanmaya devam ediyor. AB vatandaşı olmalarına rağmen ‘insan’ muamelesi görmüyorlar. Roman adı Avrupa’da hırsızlık, gasp ve işsizlikle eşdeğer olarak kullanılıyor.
[Hasan Cücük] 26.7.2019 [TR724]
AZINLIK STATÜSÜ VAR AMA UYGULANMIYOR
Romanya ve Bulgaristan’ın 2007’de AB üyesi olmasından sonra Avrupa’nın büyük şehirlerinde çok sayıda dilenci görülmeye başlandı. Refah toplumu olarak yıllarca dünyaya örnek olan Avrupa’da dilenci görmek pek de sıradan bir olay değildi. Elbette bu ülkelerde dilenci hiç yok denemezdi ama dünyanın gelir seviyesi en yüksek ülkeleri arasında bulunan Danimarka, Finlandiya ve İsveç gibi ülkelerde sokakta dilenen birini görmek de garipsenecek bir durumdu. Tren ve metro istasyonlarını mesken tutan bu insanlar Romanlardan başkası değildi. Ellerindeki plastik bardaklara atılacak birkaç sent için yaz-kış demeden saatlerce hareketsizce bekliyorlardı. Çoğunun mesleği olmadığı için en kolay yapacakları iş dilenmekti. Şehirlerde sayıları giderek artan Roman dilenciler yavaş yavaş göze batmaya başladı. Polis kayıtları bazı Romanların sadece dilenmediklerini, hırsızlık olaylarına da karıştıklarını gösteriyordu. Yıllarca şehir hayatından uzak, çadırlarda yaşamış olan Romanlar, geldikleri AB ülkelerinde de aynı alışkanlıklarını devam ettiriyorlardı. Şehrin kenar mahallelerine veya ormanlık alanlarına kurdukları çadırlarda zor şartlarda yaşamayı sürdürdüler.
Avrupa’daki Romanların sayısının 10 milyon olduğu tahmin edilirken, bunun 6 milyonu Romanya ve Bulgaristan’da, geri kalanın önemli bir bölümü ise Slovakya ve Çek Cumhuriyeti’nde yaşıyor. Slovakya’daki 325 bin Roman’ın yüzde 80’i hiçbir altyapısı olmayan varoşlarda yaşamını sürdürmeye devam ediyor. AB, 2004’te aralarında Slovakya ve Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerin bulunduğu 10 ülke ile genişlerken, müzakere sürecinde Romanların durumu da gündemde önemli yer tutmuştu. AB, ‘azınlık’ olarak gördüğü Romanların durumunun düzeltilmesini üyelik için şart koşunca, binlerce Roman rahat bir hayata merhaba diyeceği ümidine kapılmıştı. Ancak müzakereler bitip tam üyelik kesinleşince verilen sözler unutuldu. Romanlar, eski kötü şartlarda yaşamaya devam ettiler. İnsan hakları konusunda çok hassas olan AB ülkeleri konu Romanlar olunca, bilinmez bir sessizliğe büründü. Ta ki İtalya ve Fransa toplu sınır dışı kararı uygulamaya başlayana kadar.
İTALYA’DA FİŞLENDİLER, FRANSA’DA SINIRDIŞI EDİLDİLER
Romanlar için ilk sıkıntı İtalya’da başladı. Bulundukları ülkelere yakın olması sebebiyle İtalya’ya giden Romanlar, özellikle ülkenin zengin kesimi olan kuzeyde tutunmaya çalıştılar. İtalyanlar ülkede işlerin ters gitmesinin faturasını sayıları hepi topu 110 bin olan Romanlara çıkardı. Romanların şanssızlığı, dönemin Berlusconi hükümetinin içişleri bakanlığı koltuğunda aşırı sağ Kuzey Ligi’nden Roberto Maroni’nin oturmasıydı. Maroni’nin, “Şu Romanlar problemini çözsek her türlü güvenlik işimiz hallolacak.” sözleri, yıllarca hor görülen bir topluluk için kötü günlerin başlangıcı oldu. Derme çatma barakalarda yaşayan Romanlar, aşırı sağcıların sürekli taciziyle daha da zor günler geçirmeye başladı. Sonra İçişleri Bakanı Maroni’nin emriyle ‘nüfus sayımı’ adı altında tüm Romanlar fişlendi. Kızılhaç ve polis eşliğinde yapılan sayımda parmak izi de alındı. Maroni, Meclis Anayasa Komisyonu karşısında “Bu bir etnik fişleme değil. Göçmenlerin haklarını korumak için daha fazla garanti vermek istiyoruz,” dedi.
Bu arada, Roman çocukların da parmak izleri alındı. İçişleri Bakanlığı’nda ‘Çingene Çocuklar’ adlı bir dosya oluşturuldu. Maroni’ye göre amaç, anne-babaların çocukları dilendirmesini önlemekti. Yine Maroni’ye göre, bu bir fişleme değil, nüfus sayımıydı. AB yetkilileri ise bu görüşe katılmıyordu. Avrupa Parlamentosu (AP), İtalya’nın Romanların dijital parmak izlerini toplamasını açıkça ‘ırkçılık’ olarak tanımladı. AP ayrıca büyük şehirler etrafında Çingene kamplarının olmasının olağanüstü durum ilan etmek için tek başına yeterli olmadığını vurgulayarak bu konuda İtalya İçişleri Bakanı’nın kararını kınadı. İtalya ise aldırış etmeden cüzamlı muamelesi yapıp onları Romanya ve Bulgaristan’a dönmeye zorladı.
Nicolas Sarkozy yönetimindeki Fransa’nın 8 bin Romanı sınır dışı etmesi tepkilerin İtalya ile birlikte bu ülkeye çevrilmesini sağladı. Kullanılan argüman, İtalya’nınkiyle oldukça benzerdi: İşsiz olmaları ve suç işlemeleri… Fransa’nın bu sistemli sınır dışı kararı, AB Komisyonu tarafından çok sert bir dille kınandı. AB Komisyonu, Fransa’nın uygulamasını II. Dünya Savaşı’ndaki Yahudi sürgününe benzetmesi, Fransa ile Komisyon arasında iplerin gerilmesine yol açtı. Almanya gibi ülkeler ise Fransa’nın tavrını eleştirmesine karşılık, bağlayıcı bir karar almaya yanaşmayarak Romanların sınır dışı edilmesine sessizce onay verdi. Aslında Sarkozy, işi kitabına uyduruyordu. Zorla sınır dışı yoktu, büyükler 300, çocuklar 100 Euro alarak kendi istekleriyle ülkelerine dönüyordu.
İSVEÇ MODELİ
Aslında İsveç modeli dikkate alınsa Romanlar meselesi çözülmüş olacaktı. 1960 öncesinde İsveç’te de Romanlar ‘bütün kötülüklerin anası’ olarak görülüyordu. Mesleksiz Romanlar, sürekli yer değiştirerek İsveç’te tutunmaya çalışıyordu. Okullar Roman çocuklarını kabul etmiyor, kimlikleri deşifre olan Romanlar belediyeler tarafından şehir dışına atılıyordu. 1960’ta politika değişikliğine giden İsveç hükümeti, Romanları topluma entegre etmenin yolunu, bu insanları bir meslek sahibi yaparak buldu. Gelir sahibi olanlar artık dilenmek ya da hırsızlık yapmak zorunda değildi. Bugün İsveç’te 50 bin Roman yaşıyor. İsveç, onları resmen azınlık olarak tanıdığı için, diğer ülke vatandaşlarına tanınan tüm imkânlardan Romanlar da istifade ediyor.
Romanların haklarını savunmak için kurulan Avrupa Roman Hakları Merkezi’ne (ERRC) göre, AB ülkeleri Romanları ‘güvenlik problemi’ olarak gördüğü için onların sorunlarına eğilmeyi gereksiz buluyor. ‘Romanlar kendilerini güvende hissetse ve sosyal imkânlara sahip olsa neden dilensinler?’ diye soran ERRC, AB ülkelerinin İsveç’i örnek almasını istiyor.
Yıllarca hor görülerek toplumdan uzak bir hayat süren Romanlar, medeniyetin beşiği Avrupa’da dışlanmaya devam ediyor. AB vatandaşı olmalarına rağmen ‘insan’ muamelesi görmüyorlar. Roman adı Avrupa’da hırsızlık, gasp ve işsizlikle eşdeğer olarak kullanılıyor.
[Hasan Cücük] 26.7.2019 [TR724]
Niye yüzde 0 değil de yüzde 19,75! Ne şiş yandı ne kebap… [Semih Ardıç]
“Merkez Bankası” diye bir banka kalmadı ki onun kararından bahsedilebilsin. 25 Temmuz’da faizin yüzde 24’ten yüzde 19,75’e indirilmesini TCMB’nin çiçeği burnunda başkanı Murat Uysal’a atfedenler aklımızla alay ediyor.
Bu karar Saray’da alındı, Uysal da harfiyen tatbik etti. Biraz rötuş yapıldı o kadar. Saray’ın ilk talimatı yüzde 18’e indirilmesi yönündeydi. Arada elçiler geldi, gitti. Bir anda yüzde 6 düşüş döviz cephesinde yeni patlamalara sebebiyet verebilirdi.
YÜZDE 20 EŞİĞİ
Müzakerelerde en azından yüzde 20 psikolojik eşiğinin altına indirecek bir formülde mutabık kalındı. Ne şiş yandı ne kebap! Saray’ın indirim talimatı yerine getirilmiş, piyasanın da korktuğu başına gelmemiş oldu.
Tabiî bu demek değil ki faizler burada kalacak. Uysal’ın “orta yol” formülü diğer aylarda indirimin devam ettirmesi şartı ile kabul edildi. Faiz indirimleri mütemadiyen devam edecek.
Ekonominin seyri, Türkiye’nin risk primi yahut piyasa dinamiklerinin zerre kadar kıymeti yok. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan krizin giderek ağırlaştığının farkında. Ali Babacan gibi bir ekonomi ustasının parti kurması sebebiyle diğer mevzular tali kalıyor.
İNDİR FAİZİ, DÖNSÜN KÜSKÜN SEÇMEN
Erdoğan faizleri indirerek halkın bankalara hücum edeceğini, bu esnada tüketim odaklı büyüme patikasına girileceğini ümit ediyor. Oysa sebep olduğu krizde halkın alım gücü tahrip oldu.
Kayıtlı işsiz sayısının 5 milyona yaklaştığı, asgari ücretin enflasyon sebebiyle yüzde 30 eridiği bir ekonomide faizleri yüzde 10’a indirseniz bile kimse gidip bankadan kredi çekmez. İstese de çekemez. Zira insanlar önünü göremiyor.
Kaldı ki üç kamu bankası; Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Halkbank, Erdoğan’ın talimatı ile konut kredilerinin aylık maliyetini yüzde 1’in altına indirmişti. Coşkulu indirimin neticesi ortada: İpotekli konut satışları haziranda yüzde 85 azaldı.
Gıda, kira, ulaşım ve sağlık gibi kalemlerde ay sonunu göremeyenler elindeki meskene müşteri bulsa onu bile satmaya razı. 3 milyon yeni mesken elde kaldı, satılamadı. Gayrimenkulün yüzüne bakan yok.
DEVİR O DEVİR DEĞİL
Devir olsa da harcanacak devir değil. Tek adam rejiminde sabah uyandığında hangi sürprizlerle karşılaşacağını hesap edemeyen herkes devletin aksine ihtiyat akçesine yatırım yapıyor.
Gidişatın umut verici olmadığını, Merkez Bankası’na yapılan son müdahale ile artık geri dönüşü olmayan bir yola girildiğini bilenler ihtiyatı elden bırakmıyor. İyi de yapıyorlar.
Televizyonlarda, internet sitelerinde her şey kanun ve nizama göre icra ediliyormuş gibi konuşanlara suâl etmek lazım:
Hangi Merkez Bankası’ndan, hangi tutarlılıktan ve hangi rasyonel karardan bahsediyorsunuz?
Başkanlık koltuğunda oturan ve 10 ay daha müddeti olan Murat Çetinkaya, 6 Temmuz’da gece yarısında bir Saray darbesi ile al aşağı edilmedi mi? Üstelik hükûmetin bir dediğini iki etmeyen bir başkandı. Yine de yaranamadı.
MERKEZ BANKASI’NA MÜDAHALE HEP TERS TEPTİ
Ekonomi battı, kasada para kalmadı. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan başkanlığının ilk senesinde hiç ummadığı bir krizin paletleri altında kan kaybederken Merkez Bankası bağımsızlığı da neymiş!
İndirin faizi, 31 Mart ve 23 Haziran gibi birbirine yakın iki tarihte AKP yerine farklı partileri tercih eden seçmen anında geri döner! Hesap bu. Faiz inecek bütün dertler bitecek.
Oysa Erdoğan yine baltayı taşa vurdu. Siyasetçiler merkez bankasına müdahale ettikleri vakit o memleketin ekonomisi iflah olmaz.
1994 krizine giden yolda dönemin başbakanı Tansu Çiller’in Merkez Bankası ile didiştiği günlere tekrar bakılabilir. Akabinde yine Çiller’in ilan ettiği 5 Nisan Kararları’ndan ibret alınabilirdi. Tekerrür eden tarih değil hatalar!
Merkez bankaları siyasetçi gibi sıradaki seçimi değil ekonominin istikrarını hesap ederek karar alır. Ellerindeki veriler hangi kararı almalarını icap ettiriyorsa tereddüt etmeden o kararı alırlar.
MISIR’IN RİSK PRİMİ TÜRKİYE’DEN AZ
Türkiye’nin kredi notu çöp seviyesinin bile altında. Honduras ve Guatemala ile aynı ligdeyiz.
Türkiye (349), Mısır (298) ve Yunanistan’a (196) kıyasla daha fazla risk primi öderken, satın alma gücü, yani reel gelir art artmak bir tarafa mum gibi erirken sadece faizi indirerek işlerin düzeleceğini zannedenler çok yakında hakikatin cam duvarına toslayacak. O şeffaf, görünmeyen ve kırılmayan duvara…
Zaten iddia ettikleri gibi şartlar mükemmel olsaydı indirime rağmen yüzde 5’e yakın reel faiz ödemezdik. Hodri meydan demiştim: Faizleri sıfırlayın bitsin bu münakaşa!
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) başına Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın sağ kolu Yinal Yağan’ı getirmekle başlayan masa başı oyunları şimdi de Merkez Bankası’nda sahneleniyor.
6 Temmuz’da darbe, 25 Temmuz’da ilk radikal faiz indirimi… Piyasanın gün birlik tansiyonuna değil, sular durulunca nasıl reaksiyon verdiğine bakılmalı.
AĞUSTOS ŞOKUNU NE ÇABUK UNUTTUK!
Faizlerin niye yüzde 24’e çıkarıldığını unuttuk tabiî. Geçen sene ağustosta dolar 7 lirayı aşınca aheste aheste kürek çeken Merkez Bankası, dövizi durdurmak için haftalık repo faizini Erdoğan’a rağmen yüzde 24’e çıkarmıştı.
O günden bu yana bavullarla getirilen paraların haricinde Türkiye’ye elle tutulur gözle görülür bir yatırımcı gelmedi.
Sıcak para bile hâlâ Türkiye’den çıkıyor. İşsizlik, enflasyon ve büyüme gibi nice makro gösterge alarm veriyor. Hâl böyle iken Merkez Bankası kitabı tersinden okumaya kalktı.
Yaz mevsiminin nisbi avantajları geçsin ondan sonra el elde, baş başta kalacağız. Tarım, turizm ve iyi-kötü inşaat sezonu geride kalacak.
Merkez Bankacılığı hiç bu kadar zillete düşmemişti. Bu kafayla gidersek bu yıl kasım-aralık aylarında daha ağır bir krizle karşı karşıya kalacağız.
Görünen köy kılavuz istemeyecek kadar perişan!
[Semih Ardıç] 26.7.2019 [TR724]
Bu karar Saray’da alındı, Uysal da harfiyen tatbik etti. Biraz rötuş yapıldı o kadar. Saray’ın ilk talimatı yüzde 18’e indirilmesi yönündeydi. Arada elçiler geldi, gitti. Bir anda yüzde 6 düşüş döviz cephesinde yeni patlamalara sebebiyet verebilirdi.
YÜZDE 20 EŞİĞİ
Müzakerelerde en azından yüzde 20 psikolojik eşiğinin altına indirecek bir formülde mutabık kalındı. Ne şiş yandı ne kebap! Saray’ın indirim talimatı yerine getirilmiş, piyasanın da korktuğu başına gelmemiş oldu.
Tabiî bu demek değil ki faizler burada kalacak. Uysal’ın “orta yol” formülü diğer aylarda indirimin devam ettirmesi şartı ile kabul edildi. Faiz indirimleri mütemadiyen devam edecek.
Ekonominin seyri, Türkiye’nin risk primi yahut piyasa dinamiklerinin zerre kadar kıymeti yok. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan krizin giderek ağırlaştığının farkında. Ali Babacan gibi bir ekonomi ustasının parti kurması sebebiyle diğer mevzular tali kalıyor.
İNDİR FAİZİ, DÖNSÜN KÜSKÜN SEÇMEN
Erdoğan faizleri indirerek halkın bankalara hücum edeceğini, bu esnada tüketim odaklı büyüme patikasına girileceğini ümit ediyor. Oysa sebep olduğu krizde halkın alım gücü tahrip oldu.
Kayıtlı işsiz sayısının 5 milyona yaklaştığı, asgari ücretin enflasyon sebebiyle yüzde 30 eridiği bir ekonomide faizleri yüzde 10’a indirseniz bile kimse gidip bankadan kredi çekmez. İstese de çekemez. Zira insanlar önünü göremiyor.
Kaldı ki üç kamu bankası; Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Halkbank, Erdoğan’ın talimatı ile konut kredilerinin aylık maliyetini yüzde 1’in altına indirmişti. Coşkulu indirimin neticesi ortada: İpotekli konut satışları haziranda yüzde 85 azaldı.
Gıda, kira, ulaşım ve sağlık gibi kalemlerde ay sonunu göremeyenler elindeki meskene müşteri bulsa onu bile satmaya razı. 3 milyon yeni mesken elde kaldı, satılamadı. Gayrimenkulün yüzüne bakan yok.
DEVİR O DEVİR DEĞİL
Devir olsa da harcanacak devir değil. Tek adam rejiminde sabah uyandığında hangi sürprizlerle karşılaşacağını hesap edemeyen herkes devletin aksine ihtiyat akçesine yatırım yapıyor.
Gidişatın umut verici olmadığını, Merkez Bankası’na yapılan son müdahale ile artık geri dönüşü olmayan bir yola girildiğini bilenler ihtiyatı elden bırakmıyor. İyi de yapıyorlar.
Televizyonlarda, internet sitelerinde her şey kanun ve nizama göre icra ediliyormuş gibi konuşanlara suâl etmek lazım:
Hangi Merkez Bankası’ndan, hangi tutarlılıktan ve hangi rasyonel karardan bahsediyorsunuz?
Başkanlık koltuğunda oturan ve 10 ay daha müddeti olan Murat Çetinkaya, 6 Temmuz’da gece yarısında bir Saray darbesi ile al aşağı edilmedi mi? Üstelik hükûmetin bir dediğini iki etmeyen bir başkandı. Yine de yaranamadı.
MERKEZ BANKASI’NA MÜDAHALE HEP TERS TEPTİ
Ekonomi battı, kasada para kalmadı. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan başkanlığının ilk senesinde hiç ummadığı bir krizin paletleri altında kan kaybederken Merkez Bankası bağımsızlığı da neymiş!
İndirin faizi, 31 Mart ve 23 Haziran gibi birbirine yakın iki tarihte AKP yerine farklı partileri tercih eden seçmen anında geri döner! Hesap bu. Faiz inecek bütün dertler bitecek.
Oysa Erdoğan yine baltayı taşa vurdu. Siyasetçiler merkez bankasına müdahale ettikleri vakit o memleketin ekonomisi iflah olmaz.
1994 krizine giden yolda dönemin başbakanı Tansu Çiller’in Merkez Bankası ile didiştiği günlere tekrar bakılabilir. Akabinde yine Çiller’in ilan ettiği 5 Nisan Kararları’ndan ibret alınabilirdi. Tekerrür eden tarih değil hatalar!
Merkez bankaları siyasetçi gibi sıradaki seçimi değil ekonominin istikrarını hesap ederek karar alır. Ellerindeki veriler hangi kararı almalarını icap ettiriyorsa tereddüt etmeden o kararı alırlar.
MISIR’IN RİSK PRİMİ TÜRKİYE’DEN AZ
Türkiye’nin kredi notu çöp seviyesinin bile altında. Honduras ve Guatemala ile aynı ligdeyiz.
Türkiye (349), Mısır (298) ve Yunanistan’a (196) kıyasla daha fazla risk primi öderken, satın alma gücü, yani reel gelir art artmak bir tarafa mum gibi erirken sadece faizi indirerek işlerin düzeleceğini zannedenler çok yakında hakikatin cam duvarına toslayacak. O şeffaf, görünmeyen ve kırılmayan duvara…
Zaten iddia ettikleri gibi şartlar mükemmel olsaydı indirime rağmen yüzde 5’e yakın reel faiz ödemezdik. Hodri meydan demiştim: Faizleri sıfırlayın bitsin bu münakaşa!
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) başına Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın sağ kolu Yinal Yağan’ı getirmekle başlayan masa başı oyunları şimdi de Merkez Bankası’nda sahneleniyor.
6 Temmuz’da darbe, 25 Temmuz’da ilk radikal faiz indirimi… Piyasanın gün birlik tansiyonuna değil, sular durulunca nasıl reaksiyon verdiğine bakılmalı.
AĞUSTOS ŞOKUNU NE ÇABUK UNUTTUK!
Faizlerin niye yüzde 24’e çıkarıldığını unuttuk tabiî. Geçen sene ağustosta dolar 7 lirayı aşınca aheste aheste kürek çeken Merkez Bankası, dövizi durdurmak için haftalık repo faizini Erdoğan’a rağmen yüzde 24’e çıkarmıştı.
O günden bu yana bavullarla getirilen paraların haricinde Türkiye’ye elle tutulur gözle görülür bir yatırımcı gelmedi.
Sıcak para bile hâlâ Türkiye’den çıkıyor. İşsizlik, enflasyon ve büyüme gibi nice makro gösterge alarm veriyor. Hâl böyle iken Merkez Bankası kitabı tersinden okumaya kalktı.
Yaz mevsiminin nisbi avantajları geçsin ondan sonra el elde, baş başta kalacağız. Tarım, turizm ve iyi-kötü inşaat sezonu geride kalacak.
Merkez Bankacılığı hiç bu kadar zillete düşmemişti. Bu kafayla gidersek bu yıl kasım-aralık aylarında daha ağır bir krizle karşı karşıya kalacağız.
Görünen köy kılavuz istemeyecek kadar perişan!
[Semih Ardıç] 26.7.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
