Hicretten Dersler [Prof. Dr. Suat Yıldırım]

Müslümanlar olarak Hicretin bir yıl dönümünü daha idrâk ederek 11 Eylül 2018 Salı günü 1440. yıla başlıyoruz. İslâm âlemine mübarek olsun.

Hicret, Allah’ın dînini yayma gayretinin mühim bir merhalesidir. İman, akidenin kalbde ve akılda iyice yerleşmesi ise, hicret de bu doğru inancın gereğini yaşama, başkalarına da duyurma iradesinin gerçekleşmesidir. Cihad ise, bu tebliğ ve yayma gayretini -gerektiğinde kuvvete de başvurarak- daha ileriye götürmektir. Biz bu makalemizde, hicret hâdisesinin ihtiva ettiği birtakım dersleri hatırlamaya çalışacağız. Bunlar, aslında sayacaklarımızdan çok daha fazla olmakla birlikte, biz sadece bazılarına temas edeceğiz:

İnsan, yaratılışı gereği doğup büyüdüğü ortama bağlıdır, orayı kolay kolay terk edemez. Daha sonra sosyal ve ekonomik şartlar da, onun bu tabiî meylini iyice kuvvetlendirir. Artık onun vatanından ayrılması âdeta imkânsızlaşır. Fakat insanın iman ettiği bir değer sistemine bağlılığı yüksek bir dereceye ulaşırsa o zor şartlan aşar : “Ben Rabbime muhacirim, yani O’nun emrettiği yere muhacirim” der (Ankebut, 26). Her şeyin dizgini elinde olan, yerin göğün Sâhibi, tükenmez hazinelerin Mâliki Allah da, onun bu ferağatine ve dünyaya değer vermeyişine karşı: “Her kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde bereketli yer ve genişlik bulur (…)” (Nisa, 100) buyurarak onu lütfuna mazhar eder. Müslümanların hicret sayesinde devlete ve servete kavuştukları, Medine minberinden, Allah’ın kurtarıcı dâvetini her tarafa işittiren en büyük Muhacir (aleyhi’s-salatü ve’s-selâm) kumandasında Medine’yi üs edinerek, İslâm’ı, tarihte başka hiçbir yayılmaya nasib olmayan bir süratle neşrettikleri tarihî bir gerçektir.

Medine-i Münevvere’ye hicretten sonra Hz. Peygamber (asm)’in teşebbüs ettiği ilk iş, oranın yerli müslümanları ile muhacirleri “kardeşleştirme” olmuştur. Bu “muâhât”, kelimenin tam anlamıyla bir kardeşlik olmuştu. O kadar ki, “kardeşlik” kelimesi bile -bazan çağrıştırdığı aykırı durumlar sebebiyle- bu vâkıayı ifade etmekten âciz kalmaktadır. Zira bu muâhât, Ensarın sahib olduğu her şeye Muhacirleri ortak kılmış, kardeşler vefâtlarından sonra birbirlerine vâris olmuşlar, hatta bazıları nikâhı altındaki birden fazla karısından boşanarak, başka bir surette evlenme imkânı bulamayan bir muhacir kardeşinin aile yuvasına kavuşmasını sağlamışlardır. Bu muâhât, İslâm’ın içtimâî hayata bakışını anlamak bakımından çok örnekler ihtiva etmektedir.

Muâhâtın hemen peşinden gelen iş, müslümanları Allah’a ibadet edecekleri bir mekâna kavuşturmak teşebbüsü olmuştur. Bir arsa satın alınarak kısa zamanda sade bir mescid bina edilmiştir. Bu mescid, tam ma’nâsıyla bir câmi (yani toplayıcı) olmuş, toplu ibadetin yanı sıra, müslüman toplumun eğitim ve öğretim kurumu olarak kullanılmış, ayrıca ihtiyaç duyulan daha bir çok fonksiyonun İfa edildiği bir merkez olmuştur (adlî işler, yabancı ülke heyetlerinin kabul yeri, duruma göre misafirhane vb.). Demek ki ihtiyaçlar için, her an kullanılmaya hazır, kamuya ait bir mekân öncelikle gereklidir.
Hz. Peygamber (asm)’ın Medine’ye girişini Abdullah b. Selâm şöyle anlatır: “Resulullah (asm) Medine’ye gelince, halk ona üşüştü. O’nu görmek için ben de halkın arasına karıştım. Resulullah’ın yüzünü görünce anladım ki O’nun yüzü, bir yalancının yüzü değildir. O’ndan ilk işittiğim söz şu oldu:

“Ey insanlar! Selâmı, selâmlaşmayı yayınız. Yemek yediriniz. Akrabalık haklarını gözetiniz. Halk uyurken siz namaz kılınız. Böylece selâmetle Cennet’e girersiniz!”

Demek ki esas hedef, ferdi ve ayrılmaz bir sonucu olarak toplumu yüceltmektir. Hasbîlik, selîm bir kalb ve onun aynası olan temiz bir sîma, bir iki sözle izhar edilen iyi niyet, o zamana kadar bir yahudi bilgini olan Abdullah b. Selâm’ı İslâm’a celb etmeye yetmişti (Radiyallahu anh).
Hicret esnasında Efendimiz (asm)’in kılavuzu Abdullah İbn Üreykıt isimli bir müşrik, Medine’ye girmek üzere olduğunu haber ve müjde veren de bir yahudi olmuştu. Demek ki ihlâs, bazen gayri müslimleri bile musahhar eder, ihlâs sayesinde Allah onları İslâm’a hizmet ettirebilir.
Hicreti takib eden ilk dönemde, siyasî ve idarî sahada Peygamberimiz (asm) şu uygulamayı yapmıştı: Sayıca fazla olan müşrikler ve ticarî hayata hâkim olan Yahudilerle diyalog neticesinde Medine şehir devletini herhangi bir saldırı karşısında müdafaa için ortak bir savunma paktı tesis etmişti. Böylece hem onları karşısına almamış, hem de başta Kureyş olarak diğer düşmanlarına karşı kuvvetine kuvvet katmıştı. Demek ki Müslümanlar, bütün küfür dünyasına birden cephe almak yerine, mevcut şartları mümkün mertebe değerlendirerek Allah’ın hidayetini tebliğ ve kendi varlıklarını emniyet altına almaya çalışmalıdırlar.

Ensar ve muhacirden kardeşleşen iki kişiden biri tarlada, bahçede, iş yerinde çalışırken, dünya işlerine verdikleri önem kadar dinî bilgilerini öğrenmeye ve İlerletmeye de önem veriyorlardı. Hz. Peygamber (asm)’in sohbetinde olma işini de, aralarında nöbete bindirmişlerdi. Biri işte iken, öbürü Hz. Peygamber’in civarında bulunuyor, tebliğ edilen yeni ahkâmı, ondan öğrendiği herhangi bir hususu, müslümanları ilgilendiren haberleri akşamleyin dönüp arkadaşına naklediyordu. Bunda, başta din olmak üzere faydalı her şeyi öğrenme için zaman ayırmak, emek sarf etmek gerektiğine dair alacağımız ders vardır.

Müminler Resulullah (asm)’a gösterdikleri bu itaat ve bağlılık, birbirlerine izhar ettikleri bu tesanüd ve muhabbet sırrıyla, Hicretten sonra bir mekânda toplanma imkânı bulunca, daha önce sahib olamadıkları bir kuvvete kavuştular. Daha yüksek bir sadâ ile dünyaya İslâm’ı ilan ettiler. İslâm adâleti üzere kâim olan bir toplum kurdular. Gayr-i müslimleri bile hayran bırakan bu ideal gerçeğin, İslâm’ın yayılmasında çok büyük rolü oldu.

Demek ki hicret, bazılarının zannettiği gibi, sadece bir sığınak arama mes’elesi değil, dini yaymak ve İslâm’ın geleceğini plânlamak için müsait ortam aramak gayretidir. Bu fütühatın vesilesi ve hak ile batılın yeryüzünde, dış dünyada birbirinden ayrılmasının alameti de hicret olduğu içindir ki Hz. Ömer ve ashabı (r.a) Hicreti takvim başlangıcı yapmışlardır.

 Hz. Peygamber (asm) Hz. Ebu Bekr (ra)’ın evine gitmiş, geceleyin azamî İhtiyatla hicrete başlamışlar, kuzeyde bulunan Medine istikametinin aksine, güneybatı cihetindeki Sevr dağına doğru gitmişlerdi. Demek ki nazik durumlarda müslümanlar azamî tedbir uygulayıp iz belli etmemeye çalışmalı, düşmanlarına fırsat vermemelidirler. Nitekim Peygamberimiz, Tebük seferi hariç hiçbir seferin nereye yapılacağını askerine bildirmemiş, hatta hedefinden başka tarafa gideceği intibaını uyandırmıştır. Dünya safdillerin yeri olmadığı gibi, İslâm da ahmakların dini değildir, aptallara başarı vaad etmez.

İşte hicret, bu kabîl gerçekleri bize hatırlatıyor. Sayıları ve dünyevî imkânları pek az olan bir topluluğun, İlâhî düsturları uygulayarak nasıl iki cihan mutluluğuna nail olduklarını, nasıl örnek bir insanlık sergilediklerini gösteriyor. O zaman gerçekleşmiş bu durumların benzerlerinin her zaman olabileceğini bize telkin ediyor, bize güç veriyor. Demek biz hicreti mazide kalmış bir kıssa olarak değil, kalbimizi kuvvetlendiren, azmimizi bileyen, ümidimizi kanatlandıran bir güç kaynağı kabul etmeliyiz, o kaynağa yönelerek hayatımızı beslemeye çalışmalıyız.

Hicret ihtifali düzenlemek iyidir. Fakat bu iş sırf anma toplantısı, sadece merasim çerçevesinde kalacak olursa, elbette zikre değer fayda sağlamaz. Aksine, bu anma bize aksiyon kazandırmalı, Resulullah’ın mümine çizdiği çalışma programına göre ilerleme azmi vermelidir. O zaman çok az sayıdaki mümin dünyanın gidişini değiştirdiler, şimdi  yüz milyonlarca müslüman neden Allah’ın hayat veren hidayetini yaşayamıyor, yaşatamıyor, insanlığa örnek olacak “ümmet-i vasat” olamıyor, varlık gösteremiyor? Hicreti anma, bize bunları düşündürmeli, çarelerini fiil sahasına koydurmalıdır. Hicret, ıstılah ma’nâsıyla, bitmiştir. Fakat bunu bildiren hadîs-i şerifin devamının gösterdiği üzere, tebliğ ve cihad devamlı bir hicrettir. Etrafımızı saran inkârcılıktan, şerlerden, haramlardan yani gayretsizlik, tembellik, yalan, riya, ahitte durmama, haksızlık, faiz, içki, zulüm, rüşvet, kumar, emanete riayet etmeme ilh. gibi bütün haramlardan fert ve toplum olarak hicrete gayret etmektir.

[Prof. Dr. Suat Yıldırım] 10.9.2018 [Thecrcl.ca]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder