M. Fethullah Gülen Hocaefendi, İslâmî güzellikleri nasıl anlatmamız gerektiğini şu ifadelerle anlatıyor:
“Sözler, insanın iç âlemine, ledünniyatına, davranışlarına tercüman olursa, duyduğumuz düşündüğümüz, intikalini kararlaştırdığımız şeyler rahatlıkla, muhatabımızda makes bulur. Aksine, sözlerimiz, davranışlarımızla desteklenmiyor ve kalbimizde de o şekilde bir yakîn, iz’an, itikad yok ise, muhatabımız üzerinde çok fazla müessir olmayacağımız açıktır.
“Binâenaleyh , büyük veya küçük bir talim-terbiye müessesesinde veya idaresini deruhte ettiğiniz şöyle-böyle bir birimde vazifeli iseniz, katiyen bilmelisiniz ki, orada nizamın da, düzenin de zembereği sizsiniz. Sizde inhiraf olduğu zaman, bütün o heyette de değişik kaymalar hemen kendini gösterecektir. Aksine, sizde istikamet olduğu sürece, size bağlı olan kitle ve sistemde de inhiraf yaşanmayacak veya nisbeten az olacaktır.”
M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Gönül Dili Hâl Şivesi” başlıklı yazısında diyor ki: “Beyan, bir anahtarsa, o anahtarla açılan ışıktan dünyanın adı GÖNÜL’dür. Her sözün kıymeti onun gönül ile irtibatı ölçüsündedir. Bence dil ve dudakla ifade edilen şeyler sadece gönül beyanının bir gölgesinden ibarettir. Ne var ki, HAK KELÂMININ İZ DÜŞÜMÜ sayılan gönül dilini de ancak ona açık duranlar ve ondan yükselen nefesleri duyanlar anlarlar. Mantık, muhâkeme, üslûb, meânî (ilminin) kurallarına riayet, söz cevherinin önemli unsurlarıdır… Evet beyanın birer rengi, deseni, şivesi kabul edilen, mecaz, teşbih, istiâre, kinaye… gibi esaslar söze derinlik katan mühim hususlardandır. Her biri ayrı bir süsleme ve sözü sevdirme sanatı sayılan ‘mühassinât-ı mâneviye’ den tevriye, tıbak mukabele, hüsn-i ta’lîl… türünden unsurların ifadeleri renklendirip bedîî bir derinliğe ulaştırdığı da muhakkak. Ne var ki, temelde beyanı beyan yapan, onun gönül diliyle irtibatı ve iç ihsasların sesi soluğu olmasıdır.”
Temsil Keyfiyeti
“Davranışlarımızdaki hassasiyet ve titizlilik, sözlerimizin tesiri ve istediklerimize ulaşma adına fevkalâde önemlidir. Meselâ, eğer namaz kılıyorsak Allah karşısında bulunduğumuzu aksettiren olabildiğine bir saygı, olabildiğine bir edeb, o çerçevede kıyam, rükû ve secde, konuyla alâkalı bir kitap okumadan daha tesirlidir. Bu, çocukların: ‘Allah’a karşı nasıl saygılı olunur?’ sorusuna en inandırıcı cevap olsa gerek. Aksine namazı, hadis-i şerifin ifadesiyle ‘Tavuğun yerden yem yemesi gibi…’ (Müsned, 3/247) kılacak olursanız bunu gören kimsenin alacağı namaz terbiyesi de ona göre olacaktır. Katiyen bilinmelidir ki, böyle bir NAMAZ insanı kötülüklerden men etmediği gibi, terbiyeniz altında bulunan kimseler üzerinde de ne Allah’a karşı saygı uyaracak ne de onların ruhlarında olumlu bir iz bırakacaktır.
“Evet namazın içten gelerek kılınması çok mühimdir. Büyük bir saygı, edep, huşu ile Allah’a (c.c.) karşı bel kırmış, boyun bükmüş bir insan imajı, o masum gözlemciler üzerinde çok önemli tesir için icra edecektir.
“Müsbet şeylerde örnek olmak kadar, menfi durumlara karşı titiz davranmak da çok mühimdir. Onların, okul ve sokak çevrelerinden her zaman kapabilecekleri bir kısım şüphe ve tereddüt virüsleri olabilir. Vakit kaybetmeden anında bunlar giderilmeye çalışılmalıdır. Eline alıp okuduğu eserlere karşı –bu bir roman da olabilir – kayıtsız kılınmamalıdır. Okuduğu kitaplarda inanç ve itikadınıza dokunan bir yön varsa, siz de gerekeni yapmıyor iseniz, hiç farkına varmadan onun içinde bir şüphe, bir tereddüt belirmeye başlayabilir. Binâenaleyh, sadece çocuğun evdeki durumlarına dikkat etmekle yetinmeyecek, aynı zamanda onun fikrî gelişimi, duygu – düşünce yapısının şekillenmesiyle alâkalı genel atmosferini de kontrol edeceksiniz. Okunacak kitapların önceden tesbit ve seçimi, gaye insanı yetiştirmek isteyenler için hayâtî bir iştir. Evet belli bir dönemden sonra onun sempati ve anti partilerini anlamaya çalışmak, neleri dinleyip nelere kulak verdiğini merak etmek, arkadaşlarını görüp tanımak, hatta tayin etmek ve bütün bu mevzularda bir hekim gibi ne şekilde muâlecede bulunulması gerekiyorsa öyle davranmak ihmale tahammülü olmayan hususlardandır.
Mehmet Ali Şengül Hocamız diyor ki: “Biz Denizli’de Kur’an Kursunda hafızlık yaparken, …… Hocamız, gideceğimiz berbere kadar uğrayacağımız yerleri tespit eder, yanlış yerlerde zararlı mikroplara ve virüslere bulaşmamız için çok itina gösterirdi. Orada Berber Mehmet Bey, bir Risale-i Nur talebesi idi. Sohbetleri de güzeldi.
Hizmetin de ilk zamanları, Mina-Merve gibi kitap-kırtasiye dükkanı ve Safa-Zemzem gibi alış-veriş yerleri açılmıştı. Herkes çocuğunu hangi terziye, hangi berbere göndereceğini bilirdi.''
Öğrenci, Öğretmen ve Anne-Baba
“Günümüze ait problemlerden biri olan, baba-anne, oğul-kız veya diğer bir deyişle eski nesil-yeni nesil arasında meydana gelen kültürel farklılık ve bu farklılığın doğurabileceği menfi neticeler, TERBİYE ile ilgili tedbirlerle giderilecek hususlardandır ve zamanı da RÜŞD çağına kadardır. Geç kalınırsa, müessir olunamayabilir. Söz gelimi, babası talim ve terbiye görmemiş birinin çocukları eğer bir üniversitede okuyorsa, bu çocuklardan bazıları kendilerini ebeveynlerinin üstünde göreceklerinden, hiçbir zaman tenezzül edip anne-babalarının fikirlerini almayabilirler… Evet bugün nice mütedeyyin kimseler vardır ki, çocukları lisede, hatta bazıları da ilköğretimde iken, bir kısım yıkıcı fikirleri, ahlaksızlığı benimsemiş, hatta devlete, millete, hükümete, okul idaresine karşı isyan vaziyetini almışlardır. Her türlü iç ve dış provokasyona açık öğrenci eylemlerine, BOYKOT adı verilerek değişik isyan hareketlerine katılmakta ve serâzât gönüllerine göre bir ütopya peşinde koşmaktadırlar.
“Geçmişte ve şu andaki bütün öğrenci eylemlerinin neden ve nasıl bu safhaya geldiği TAHLİL edildiğinde, en büyük yanlışlardan birinin, çocuğun hareketlerinin takip edilmemesi ve ona verilmesi gereken terbiyenin verilmemiş olduğu görülecektir. Terbiye adına bizim kusurlarımızın neticesi olarak meydana gelen menfi sonuçları için âh u vâh etmek, ellerimizi dizlerimize vurmak beyhude bir çırpınıştır. İçimizde duyacağımız vicdan azabı da sevabı olmayan bir ızdıraptır.
“Kur’an-ı Kerim, bir yerde, dalâlete sevk edilenleri, bakımı-görümü yapılmayıp da, taklitle başkalarını takip edenleri şöyle anlatır: ‘Ey Rabbimiz! Biz, reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler.” (Ahzâb Suresi, 33/67)
“Kur’an-ı Kerim’in, gönüllerimizde bir İNİLTİ halinde duyulan bu ürpertici beyanında, perişan ve namazsız-niyazsız nesillerin, azâb-ı İlâhinin dehşeti karşısında, babalara, annelere, amcalara, dayılara, akrabalara, hocalara, mürşidlere, mektepli muallimlere acı ve açık bir intizarları söz konusudur. Evet bu İlâhî Beyan’da –Allah korusun – kötü âkıbete uğrayanları, kendileri ile alâkalı sorumlular için, ‘Allah’ım, bizi yoldan saptıranların, bizi baştan çıkaranların, bize vaziyet etmeyenlerin azaplarını kat kat artır ve böylelerini perişan et ve onları lânetine müstahak kılarak, İlâhî huzurdan, dergâh-ı ulûhiyetinden uzak eyle.’ gibi bir sitem, bir serzeniş hatta bir beddua söz konusudur.
“Bu itibarla, talim, terbiye mevkiinde bulunan kimselerin alacağı müsbet vaziyet, dünya ve âhiretle hem kendilerinin hem de evlatlarının saadetine; bunun aksine, sorumluluklarını ihmal eden kimselerin bu yanlış tutumları da sadece onların dünya ve âhirette felâketini değil, aynı zamanda ihmal edilenlerin de dünya ve âhiret felâketlerini netice verecektir.
Emek verilmeyen iyi yetiştirilmeyen nesiller için Kur’an’da şöyle buyuruluyor: “Kendilerinden sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki, namazı zâyi ettiler, şehvetlerinin peşine düştüler. İşte bunlar azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.” (Meryem Suresi, 19/59)
[Safvet Senih] 2.1.2020 [Samanyolu Haber]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder