O eski halinden eser yok şimdi [Hakan Zafer]

Çölde, derisini daha kolay yüzmek için, kesilen hayvanın kızgın kumlara gömüldüğünde, kumun gevşeten sıcağına, kaya parçasının içindeki altını alabilmek için yüksek ateşe tutma işleminde eriten sıcağa, Arap dilinde “fitne” deniliyor. Türkçesi ise, “ayrıştırıcı”.

Kendince idealleri olan her insan için, bir gün idealleriyle ayrı düşme tehlikesi söz konusu olabilir. Bu tür durumlarda, peşin bir hükümle, “ideallerinin yanlış olduğunu anladı” veya “adamda iş yok” demek de doğru değil. İlla bir şey söylenecekse, “ ideallerine uygun prensipleri takip etmedi” denilebilir. Bu uygun prensipler, kolayca ayıran sıcağa yaklaştırmayacak her ne ise odur. Özelde dindarlar üzerine düşündüğümüzde, kat ettiği yolun ilkelerini fark edememiş, etse de benimsememiş, idare ede ede ilerlemiş kimselerin, günün birinde ayrı düşürücü sıcaklarla karşılaşması kaçınılmaz olur. Mesela, malı, mülkü lanetlerken, dünyanın gülücükleri karşısında erime, ömrünü kadın nefreti veya tuhaf cinsellik baskılamalarıyla geçirmiş kimseyi, cepheden gelen sıcak rüzgârların eritmesi gibi.

Peki, hem idealleri olup hem de ideallerinden kişiyi ayrıştıran nedenler ne olabilir?

Çok sayıda parametre ve etkilediği nedenlerden bahsedebiliriz. Ama güncel bulduğum iki sıcak ayrıştırıcıdan bahsetmek istiyorum.

Eve Dönüş Sendromu

Birkaç sene önce Türkiye’de Emniyet Genel Müdürlüğünün açıkladığı bir istatistikte, uzun yol kazalarının önemli bir kısmının, varılacak hedefe yaklaşıldığında gerçekleştiği görülüyordu. Benzer bir durum uçak kazaları için de geçerli. Pilotların, elverişsiz şartlarda iniş ısrarının altında da aynı sebep yatıyor: “Bir an önce bitsin de varalım”.

Bu kritik eşikte, aceleciliğin bizi yaklaştıracağı riskleri hafife alma ve başa çıkma becerisini gölgeleyecek heyecanlar, tehlikeleri fark ettirmeyecek dozda yoğun olabilir.

Yola çıkarken her dinlenme tesisinde duran sakin şoför gider, sona yaklaştığında yerine bir trafik canavarı gelir. “Dava adamı” iddiasıyla yola çıkan kimselerde de benzer bir mutasyon görülebilir. Yolun başında, kalbine düşen en ufak kibir lekesinin üstüne kovayla “estağfirullah” boşaltan kahramanımız gider, ideallerine kavuşmaya az kaldığına inandığında yerine, minyatür de olsa bir Firavun gelir. Başlarda, “yeten den fazlasını verme” prensibiyle (Bakara 219), hatta ağzında lokması, dalında hırkasından başkasına tav olmayan engin gönüllü kahramanımız gider, sonlara doğru yerine, Musa’ya sırt dönmüş kuzen, Karun gelir.

Hedefler ile kendi gerçekliklerinin arası bulunamayınca, ulaşılmak istenilen hedeflere yakınlaşıldığı zannını verecek ufak tefek emareleri görünce, hızlanıp bir an önce bitsin istenilen, kendince çileli dönemin son düzlükleri çamura çevrilebilir.

Yaşadığı süreç esnasında oluşması gereken yoğunluğa (keyfiyet) değil, sonuca kilitlenme, refleksleri sönme noktasına getirdiği için, zihninde “az kaldı” levhası yanar yanmaz, uğruna yol yürüdüğü ideallerine taban tabana zıt hale bürünebilir.

Kumarbaz Yanılgısı

Kaybetmekten yorulmuş, evvelce karşılaştığı olumsuz durumların mutlaka biteceğine, hatta kendisini yeteri kadar olgunlaştırdığına inanan kimseler, bu sefer gidişatın olumlu yönde değişeceği beklentisine girebilir. Bu, tıpkı bir kumarbazın elinde ne varsa hepsini, kaybettiği her şeyi kazandıracak son el için yatırması gibidir. Beklenen olmadığı, kaybettiği zaman her şey biter. Artık ne idealler, ne hayaller, ne de ilkeler kalır. Aslında, kaybettiren, son tercih değil, son şans görüp, her şeyiyle bel bağlanılmasıdır.

Dindarlarda da benzer bir durum var. Kendini öne atan her “lidere”, bu kez kazanacağız galiba diyerek, kötü gidişatı tersine çevirecek kurtarıcı zannıyla yatırım yapıyorlar. “Bir topluluk kendi kendini değiştirmediği sürece Allah onları değiştirmez” uyarısı (Rad 11), liderin, yorgun gözleri iyice görmez edip kamaştıran bir takım ışıltılarının yoğunluğundan etkilenip, görünmez oluyor. Böyle biri kendini düzeltmediği gibi, kendisi dışından gelecek bir kurtuluşun beklentisi içine giriyor (Maide 105). Galiba bu nedenle dindar topluluklar, lider gördükleriyle sınanıyor ve her fırsatta kayıplarını telafi etsin diye, son ve tek sermayeleri peşe takılma yatkınlığından vazgeçmiyorlar.

Özet:
  1. Bir inancın en temel motivasyonu, inananlarına sonunda ne kazandıracağı değil, içinde barındırdığı hakikatlerin bizzat kendisi olmak zorundadır. Yoksa, hakikatten ayıran sıcakla kendine başka motivasyon bulmuş kimseleri, eve yakın kaza mahallerinden toplamak zorunda kalabiliriz (Enbiya 37, Sad 88).
  2. Allah, kimsenin karizmasına, ışıltısına hatta tek vasfı peşe takılmak olan topluluklara mecbur değildir (Nisa 133, Maide 54, İbrahim 19, Muhammed 38).
[Hakan Zafer] 23.10.2017 [TR724]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder