Nazım Paşa, liyakat ve TSK [Serdar Efeoğlu]

1757-1774 yılları arasında hükümdarlık yapan Osmanlı Padişahı III. Mustafa, ilm-i nücuma (yıldız ilmi) çok meraklı olup birçok kararını müneccimlerin yönlendirmesine göre verirdi. Bir icraata girişirken müneccimlere “eşref saati” tespit ettirerek hareket ederdi.

Dönemin Prusya Kralı II. Fredrich (Büyük) başarılarından dolayı Avrupa’da haklı bir üne kavuşmuştu. III. Mustafa bu başarıları müneccimlere bağladığından elçi olarak gönderdiği Ahmet Resmi Efendi vasıtasıyla Büyük Fredrich’den üç müneccim istemiş, “Bilge Hükümdar” olarak bilinen Fredrich ise müneccimleri olmadığını, ancak başarılarında üç hususun etkili olduğunu belirtmişti.

Bunlar:

Tarih okuyarak geçmişten ders almak,
Devamlı savaşa hazır olan bir ordu bulundurmak
Her zaman hazineyi dolu tutmaktı.
Ancak ne III. Mustafa, ne de halefleri olan Osmanlı padişahları bu kıstasları hiçbir zaman hayata geçiremeyince “cihan devleti” Osmanlı, tarihe karıştı.

Türk Ordusunda Tasfiye ve Liyakat

Türk ordusunun komuta kademesinin ve üst rütbeye yükselecek subayların belirlendiği Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) 1972’de askerlerin hâkim olduğu bir kurul şeklinde oluşturularak sivil üyeler ikinci planda kalmıştı. Bu kanun bir “ara dönem hükümeti” olan Ferit Melen Hükümeti tarafından çıkarılmıştı.

YAŞ, yıllarca sivil hükümetler yerine askerlerin sözünün geçmesi ve tayin, terfi ve komuta kademesinin oluşturulması süreçlerinin askerlerde olmasıyla haklı olarak çok büyük eleştirilere maruz kaldı.

En büyük eleştiri, ordunun komuta kademesinin dar bir klik tarafından belirlendiği ve yıllar sonrasının genelkurmay başkanlarının bile çok önceden belli olduğu şeklindeydi. Turgut Özal, Başbakanlığı döneminde YAŞ toplantılarında inisiyatifini kaybetmemek için “tuvalete bile gitmediğini” söylemişti. Yine Özal henüz kendisi onaylamadan Genelkurmay Başkanı olmuş gibi davetiye bastıran Necdet Üruğ’un yerine Necip Torumtay’ı atamıştı.

AKP ise “Allah’ın lütfû” olarak gördüğü 15 Temmuz sonrasında çıkardığı KHK ile YAŞ’ı yeniden düzenleyerek siyasi iradeyi egemen hale getirdi. Bu, demokratikleşme yönüyle önemli bir adım olsa da bu seneki atamalar ve emeklilik kararları eleştirilere neden oldu.

Tenkitlerin başında “Ergenekon” davalarında hüküm giymiş subayların önünün açılması ve teamüllerin aksine kararlar alınması geliyordu. Özellikle Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na hiyerarşi itibarı ile altıncı sıradaki bir komutanın, hem de oramiral rütbeli subaylar bulunmasına rağmen koramiral rütbesi ile atanması yanlış bir karar oldu. Bu kararla iktidar eliyle Türk ordusunun hiyerarşik yapısı büyük bir darbe aldı.

Geçmişten Ders Almamak

AKP’nin devlet düzenini alt üst eden kararları yüzyıllar önce Büyük Friedrich’in yaptığı tavsiyelerin hala dikkate alınmadığını gösterdi. AKP zaten 15 Temmuz bahanesi ile TSK’da binlerce subayı tasfiye ederek orduyu zayıflatmışken, Ortadoğu’da savaşa dönüşebilecek birçok gerginliğin yaşandığı bir dönemde son atamalar ve tecrübeli komutanların emekli olmalarıyla orduya yine büyük zararlar verdi.

AKP’nin hiyerarşide yaptığı bu hataların benzeri Osmanlılarda da çok defa yaşanmıştı. “Muhteşem Yüzyıl”ın en büyük hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman, Kaptan-ı Derya’lık görevine Barbaros Hayrettin Paşa gibi büyük zaferler kazanmış bir komutandan sonra denizcilikte hiçbir tecrübesi olmayan Sokollu Mehmet Paşa’yı tayin ederek büyük bir hata yapmıştı. Bundan sonra da benzer hatalar yapılarak tecrübe ve liyakate dikkat edilmedi.

Balkan Harbi ve Nazım Paşa

Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki topraklarının büyük bir kısmını kaybettiği Balkan Savaşlarında da komutanlardan kaynaklanan liyakat problemleri yaşandı. Özellikle İttihat ve Terakki karşıtı olarak kurulan “Büyük Kabine”, ismine rağmen çok büyük hatalar yaptı.

Sadrazam Gazi Ahmet Muhtar Paşa Balkan Savaşları öncesinde 1912 Temmuz’unda hükümeti kurduğunda liyakati olmadığı halde Nazım Paşa’yı Harbiye Nazırı olarak atamıştı. Nazım Paşa böyle bir savaşı idare edebilecek kabiliyet ve donanıma sahip değildi. O sırada Osmanlı ordusunun en üst rütbeli subayı olan Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi (Genelkurmay Başkanı) Ahmet İzzet Paşa ise Yemen’de görev yapmaktaydı. Nazım Paşa göreve geldikten sonra büyük bir hata yaparak 1908 ve 1909’da silah altına alınan 60-70.000 redif askerini terhis ederek orduyu büyük bir zaafa uğratmıştı.

İzzet Paşa, Erkân-ı Harbiye Reisi olduktan sonra 1910 yılında Osmanlı Devleti’nin savaşa girme ihtimallerine göre on iki farklı harekât planı yaptırmış ve Alman komutan Goltz Paşa’nın onayını almıştı. Bu planların beş tanesi Balkan devletlerinin Osmanlı Devleti’ne karşı savaş açma ihtimaline karşı hazırlanmıştı. Bunlardan 5 numaralı plan, dört Balkan devletinin Osmanlı Devleti’ne karşı birlikte savaş açma ihtimaline göre idi.

Nazım Paşa 5 numaralı planı dikkate almak yerine bütün planları karıştırarak yeni bir plan hazırlattı. Ancak bu planda dört devletin birden harekete geçeceği dikkate alınmadığı gibi İzzet Paşa’nın planlarındaki “savunma” anlayışının yerini “taarruz” almıştı.

Daima Taarruz

Nazım Paşa bütün stratejisini hayalci bir şekilde “başlangıçtan itibaren daima taarruz” şeklinde bir garip prensibe göre yapmıştı. Bunda Nazım Paşa’nın öğrenim gördüğü Fransızların St. Cyr Akademisi’nin “offensive a autrence- ne pahasına olursa olsun hücumla hedefe ulaşma” fikrinin de etkisi olmuştu.

Nazım Paşa kamuoyunun bir an önce Sofya, Atina ve Belgrat’a girme isteğine ve kısa zamanda büyük bir zafer kazanılacağına olan beklentisine uygun hareket etmişti. Savaşın başında bütün subaylara “Merasim elbiselerinizi mutlaka yanınıza alınız. Çünkü Sofya’ya girerken ihtiyacınız olacak” demişti.

Bu “fetih” hayaline karşılık savaşan iki ordudan Şark ve Garp Ordusunun bağlantısı kısa sürede kopmuş, Nazım Paşa soğukkanlılığını kaybederek panikle kararlar vermiş ve Bulgarlar bir ayda Çatalca’ya kadar gelmişlerdi. Osmanlı Devleti, liyakatsiz komutanların hayalci planlarının faturasını iki ayda Rumeli’nin büyük bölümünü kaybederek ödüyordu.

Sadrazam A. Muhtar Paşa’nın özrü ise kabahatinden büyük oldu. Kendisine Nazım Paşa’yı neden Harbiye Nazırı yaptığı sorulduğunda nepotizmin zirvesini yaparak “Aslında Bahriye Nazırı olan oğlu Mahmut Muhtar Paşa’yı yapmak istediğini, ancak tepkilerden çekindiğinden” Nazım Paşa’yı tayin ettiği cevabını vermişti.

Bir savaşı “idare, hazırlık ve uygulama” şeklinde üç aşamada düşünecek olursak yetersiz bir kabine ve liyakati olmayan bir Harbiye Nazırı nedeniyle Balkan Harbi iyi yönetilememiş, hazırlık aşamasında mevcut planlar dikkate alınmamış ve uygulamada yapılan hatalarla yüzyıllardır Osmanlı egemenliğinde kalan topraklar birkaç ayda kaybedilmiştir.

Savaştaki ağır mağlubiyet Mahmut Muhtar Paşa Hükümeti’nin düşmesine ve Kâmil Paşa Hükümeti’nin kurulmasına neden oldu. Ancak Nazım Paşa’nın bu ağır mağlubiyete rağmen makamını koruması ve 23 Ocak 1913’deki Babıali Baskını’nda Yakup Cemil’in tabancasından çıkan kurşunlarla hayatını kaybedene kadar görevine devam etmesi ilginç bir durumdur.

Günümüzün Komuta Kademesi

Yüz yıl önce Balkan Harbinde yaşanan mağlubiyette, ordunun en üst kademesini oluşturan Harbiye Nazırı’nın liyakatsizliği etkili nedenlerden biri oldu. Ancak bugün yapılanlara baktığımızda bu tür acılardan hiç ders alınmadığı açıktır.

Yüzlerce karanlık noktası bulunan 15 Temmuz darbesi ile ordudan binlerce nitelikli subay tasfiye edildiği gibi üst komuta kademesi, siyasetin emrine girmeden de öte oyuncağı haline geldi. Son olarak komuta kademesinin şekillenmesinde yaşananlar bu durumun açık bir göstergesidir.

15 Temmuz gecesi düğüne giden komutanların geçen yıl görevlerine devam etmesi sağlanırken, o gece darbenin önlenmesi için uğraşan yüzlerce subayın ihraç edilmesi ve hapse atılması her haliyle düşündürücüdür.

AKP iktidarı ise komuta kademesi ile ilgili olarak sadece kendilerince bilinen niteliklere göre düzenlemeler yaparak iki bin yıllık bir tarihe sahip olunmasıyla övünülen Türk ordusunu günden güne zafiyete uğratmakta ve aciz bir duruma düşürmektedir. Geçmişte liyakatsiz komutanlar yüzünden çok ağır mağlubiyetler yaşanmışken benzer hataların bugün de tekrarlanmasının bir izahı olmadığı açıktır.

[Serdar Efeoğlu] 16.8.2017 [TR724]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder