Dinler arası barış olmadıkça dünya barışı imkânsızdır Bu gerçek de, farklı din mensuplarının birbirleriyle diyalog içinde olmalarını gerektirir. İletişimin arttığı bir dünyada müşterek yönleri olan sistemlerin birbirleriyle görüşmeleri beklenir. Hele dinsizlerin , insanları birbirine kırdıran başlıca faktör olarak dini itham etmeleri karşısında, dinlerin kendilerini oldukları gibi anlatmaları, insanlığa mutluluğu ve erdemli bir hayat yolunu gösterdiklerini ortaya koymaları yerinde olur. Özellikle Hz. İbrahim (a.s.)’ı ortak ata olarak kabul eden, onun dînine ve milletine mensup olmakla övünen Müslüman, Hristiyan ve Yahudiler arasında daha geniş bir müşterek alan bulunmaktadır. Bu ortak değerleri ortaya koymalarında fayda vardır.
Farklı din mensupları, mesela Müslümanlarla Hristiyanlar arasında diyaloğun faydasını anlamak için, 11-13. asırlarda üç yüz yıl kadar süren Haçlı Savaşlarını hatırlamak yeterlidir. Tüm Avrupa ordularına ömür tüketen bu meşakkatli seferleri göze aldıran, yüz binlerce Hristiyanı ve Müslümanı kırdıran bu asırlık savaşların sebebini araştıracak olursak, İslam ve Müslümanlar aleyhinde yayılan bazı iftiralardan ibaret olduğunu görürüz. Aleyhte propagandalar, maalesef İslam hakkında hiç bilgisi olmayan Avrupa kamu oyunu; Müslümanların Hz.Îsa düşmanı,onun mezarına bile hakaret eden, kana susamış, cinsel yönden iffetsiz, Hz. Peygamber (a.s.)’ı ise -haşa- “kötülükte sınır tanımadığı için hatıra gelebilecek tüm kötü sıfatları söylemenin hakkında mübah olduğu bir Deccal” olduğuna inandırmıştı. “Dîninizi ve hayatınızı kurtarmanın savaştan başka yolu yoktur!” hıncı ile üç asır boyunca haçlı orduları dünyayı kanla doldurdular. Oysa İslam’ı tanıma cihetine gitselerdi, Müslümanlar da onları bilgilendirebilselerdi bu gibi savaşlar önlenebilirdi.
Hristiyan dünyası, uzun Ortaçağında en büyük rakîbi gördüğü İslam dininin kutsal kitabını öğrenmek için bir adım bile atmamış, Avrupa’da ilk Kur’an tercümesinin ortaya çıkması için beş asır beklemek gerekmiştir. 12. asırdaki bu Latince tercüme yazma olarak Güney Fransa’nın Cluny manastırında kalmış, yayınlanması için bir o kadar zaman daha , yani 16. asır beklenmiştir. Bunun manası açıkça şudur: Hristiyan dünyası bin yıl boyunca savaştığı din hakkında hiçbir bilgi edinme cihetine gitmemiştir.
Hatta o kadar uzağa gitmeye de hacet yok. Daha dün denecek kadar yakın 19. asırda bile bu taassup devam etmiştir. Dinler ve medeniyetler arası ilişkilerde uzman bir Avrupa’lı Bernard Lewis, bunu 30 yıl kadar önce TRT’de yayınlanan bir röportajında açıkça dile getirmişti. Zaten gerek o, gerek başka bir çok Batı’lı bu durumu kitaplarında da yazmışlardır. Programı yapan gazeteci ona şöyle bir soru yöneltmişti: “ 16., 17., 18., 19. asırlarda İstanbul’a ve diğer Müslüman ülkelere gelip ikamet eden ve seyahatnameler yazan birçok Avrupalı biliyoruz. Ama buna karşılık Avrupa’ya gidip orada oturan, seyahatname yazan Müslüman bilmiyoruz. Bunu nasıl izah edersiniz?”. Cevabında başka ihtimal üzerinde durmakla beraber şöyle demişti: “Avrupalı bir kişi, harbî dahi olsa (savaş halindeki bir ülke vatandaşı da olsa), müstemen olarak İslam ülkesine girip gezebilir, ticaret yapabilirdi. Orada kendi din ve mezhebinden cemaat bulabilirdi. Ama o asırlarda bir Müslümanın, hayatını tehlikeye atmadan Avrupa’ya girmesi mümkün değildi”. Nitekim bu hasmane zihniyetin bir sonucu olarak maddeten güçlenen İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika, İtalya gibi Batı Avrupa ülkelerinin siyasî yöneticileri o asırlarda İslam ülkelerinin büyük kısmını işgal edip sömürgeleştirmişlerdi. Ancak 20. yüzyılın ortalarında sömürgeleştirilen Müslüman ülkeler siyasi istiklallerine kavuşabildiler.
Bu cehalet ve bağnazlık çağlarının geride kalmasından ötürü büyük bir memnuniyet duymak gerekir. Bunların kalıntıları elbette vardır. Fakat en azından , prensip olarak düşmanlık ve saldırılar kınanmakta, barışın asıl olduğu kabul edilmektedir. Bu önemli değişikliğin birçok etkenleri vardır. Bu kısa makalemizde onlara değinemeyeceğiz. Ama şu bir gerçektir ki diğer din mensupları gibi bundan böyle Hristiyanlar da, dünyada başka büyük dinlerin bulunduğunu, dünyanın kendilerinden ibaret olmadığını iyice gördüler. 1965 yılında sona eren Vatikan II konsili, diğer din mensuplarına , özellikle Yahudi ve Müslümanlara diyalog teklif etti. Konsil metni Müslümanlarla ilgili kısmında, Hıristiyanlıkla müşterek olan inanç, ibadet ve ahlak prensiplerine yer verdikten sonra şu paragrafı da ilave etti: “Her ne kadar, asırlar boyunca,Hrıstiyanlarla Müslümanlar arasında birçok anlaşmazlıklar ve düşmanlıklar ortaya çıkmış ise de Konsil, hepsini geçmişi unutmaya, samimi olarak karşılıklı anlayışa gayret göstermeye ve bütün insanlar için sosyal adaleti, barış ve hürriyeti birlikte korumaya ve geliştirmeye teşvik eder”. Bu tutum, Kur’an-ı Kerim’in şu ve benzeri ayetleriyle başlattığı diyalog teklifine maalesef on dört asırlık bir gecikme ile verilmiş cevaptır: “De ki: Ey Ehl-i Kitap! Geliniz, bizimle sizin aramızda birleşeceğimiz, müşterek bir sözde karar kılalım: (…)” (Âl-i İmran 3/ 64. Ayrıca bkz.Ankebut 29/46).
Daha düne kadar turist olarak bile giremediğimiz ülkelerde şimdi işçi, öğrenci, iş adamı, gazeteci, turist, temsilci vb. olarak oturan, yerleşen, hatta bazıları parlamenter olan milyonlarca insanımız bulunmaktadır. Oralarda okul,cami açma, gazete,dergi,radyo ve TV yayınları yapma gibi her türlü imkan mevcuttur. Anketler İslam’ın ve onu tebliğ eden Hz. Peygamber (a.s.)’ın o ülkelerde ne derecede büyük ilgi uyandırdığını göstermektedir. Şimdi yapacağımız iş,bu muazzam değişikliği anlayıp ona göre İslam’ı yaşama ve anlatma imkânlarından yararlanmaktır.
Hristiyan- Müslüman görüşmelerinde Türkiye uzun zaman pek yer almadı. Hatta Diyanet İşleri Başkanlığı’nın , Vaikan II konsilinden sonra 70’li yıllara doğru Papalıktan gelen Ramazan bayramı kutlama mesajlarına cevap vermekten çekindiğini yakından bilmekteyiz. İslam’ın hoş görmediği bu nezaketsiz tutum, o zamanki yetkililere has değil, asırların ötesine uzanan geleneksel bir tavırdır.
Son dönemde bazı Hristiyan yetkililer, önceki nesillerin yaptıkları düşmanlıklardan özür dilemişlerdir.Onların diyalog teklif ettikleri bu sırada, dünyevi kuvvet dengeleri bakımından Müslümanlardan daha güçlü olduklarını da unutmayalım. Bu tutum karşısında “Samimi misiniz? Size inanmamız kolay değil” veya “Sizin ecdadınız bizimkilere zulmetti” veya “G. Bush hükumeti neden Irak’a hücum etti?” yahut “Neden Filistin’de bu katliamlar yapılıyor?” veyahut “D. Trump’un sözlerine ve yaptıklarına baksanıza!” diye cevap vermek ve uzatılan eli reddetmek kanaatimce isabetli değildir. Zira diyalog taraflıları, zaten o haksızlıkları kınıyor ve böylesi olumsuzlukları gidermek için işbirliği teklif ediyorlar. Kalplerini yarıp da içlerini görmemiz mümkün olmadığına göre zahire göre hükmetmemiz uygun olur. Kin ve savaşı asırlarca yaşayıp tecrübe ettik. Biraz da sulh ortamında yaşamaya çalışalım. Kureyş müşrikleri ile yıllarca devam eden kıyasıya savaş durumundan sonra Hudeybiye sulhunu emr eden ve bu sulhu “fethen mubina, yani âşikâr bir zafer” (Fetih Suresi 48/ 1) olarak ilan eden Kur’an’ın talebeleri değil miyiz?
Haklı olarak müşahhas sonuçlar bekleyen geniş bir kitle vardır. Bunu makul bulmakla beraber, meselelere Kur’an-ı Kerim’de vurgulanan Sünnetullah açısından bakmak da lüzumludur. Asırların tortusunu birkaç yılda temizlemek mümkün değildir. Sonuca doğru bir ayak ilerlemeyi bile kazanç bilmeliyiz. Global alanda yol alma böyle olur. Bununla beraber sadece Kültürler arası Diyalog Platformu (KADİP) tarafından 13-16 Mayıs 2004 tarihlerinde Mardin ve İstanbul’da düzenlenmiş olan “Hz. İbrahim’in Aydınlığında Dinler ve Barış” başlıklı uluslararası toplantıdan bile öğrendiğimiz birçok müşahhas gelişmeler olmuştur.
Bunlardan birkaçını zikredecek olursak: Bir Anglikan papazı Sırpların yıktığı Saraybosna’daki Ferhat Paşa camiini orijinal mimari tarzı ile yeniden inşa etme yükünün altına girmişti. Bundan da önemlisi bu işi nasıl bir bilinçle yaptığını ortaya koyan şu sözü olmuştu: “Bosnalılar kendi imkânlarıyla bu camii yeniden inşa edebilirler. Fakat asıl matlup olan, bütün Avrupa ülkelerinden katılım sağlanmasıyla, İslam’ın Avrupa’dan sökülüp atılamayacağını sembolize eden toplu ve güçlü bir cevap vermektir”. Bir Belediye Başkanı Almanya’da, aykırı görüşte olan Alman vatandaşlarına rağmen , kubbeli ve minareli bir cami yapılmasına imkân vermişti. Bir Alman profesör, J. Laenamenne bazı okullarda “İslam dini”nin ders olarak konulması için çalışmış ve sonuca ulaşmıştı. Bazı Almanlar bölgelerindeki Müslümanların mescit yapmaları, Cuma namazı için çalışma saatlerini ayarlama, Müslümanların hakları için çalışma gibi işlerinde destek vermişlerdi. Bir Amerikalı olarak Vatikan’da “Müslümanlarla Münasebetler Daire Başkanlığı ” yapmış olup oradaki İslam İlahiyat Fakültesi (PISAI) profesörlerinden Thomas Michel: “ABD ilk fırsatta İrak’ı BM’e devr etmeli. ABD oradan çıkması gerektiğini anlamış olmalı. Otuz yıldan fazla zamandan beri ülkemin dışında yaşıyoruum. Şimdiye kadar hiçbir zaman Amerikalı oluşumdan böylesine utanç duymadım” demişti. Eklenebilecek çok şey var. Ama uzatmamak için sadece 2017’de iki Alman devlet adamının tespitlerini ilave etmekle yetineyim. Bu iki tesbit, her Müslümanın ciğerine işleyen ve unutması mümkün olmayan iki cümle olarak ifade edilmişti. Almanya Başbakanı A. Merkel: “Sığınacak yer arayan Müslümanlar, bir İslam ülkesine gidemeyip bize geliyorlar”. Federal içişleri bakanı Thomas De Maizier de, özellikle Müslüman türkleri kasd ederek: “Elli yılı aşkın bir zamandan beri sizlerle hayatımızı paylaştık. Bir kere olsun güçlü bir teşekkür sesi duymadık. Acaba dininizce buna bir engel mi var?”.
Bu gibi tezahürlere bakan bazı Hristiyanların “Biz Müslümanlara doğru çok adım atıyoruz, ama onlar bize doğru pek yaklaşmıyorlar” demeleri normal karşılanabilir. Fakat bundan rahatsızlık duyan Müslümanların bulunmaması gerekir. Diyalogdan müşahhas sonuç alınmadığını düşünen Müslümanlara dönerek şunu demek istiyorum: Bunlar müşahhas kazanımlar değilse, daha ne olması beklenebilir ki? Diyalog arayışı içinde olanları ağır ithamlara maruz bırakanlar var. Bunlar fikirlerini makale ve kitaplarla açıklayıp ikna etme yerine, ekseriya vur kaç usulü , birkaç cümle ile sataşıp ortadan kayboluyorlar. Çünkü iddialarının, hakikat pazarında tutarlı olmadığının farkındalar. Ben şahsen bunu bir gerginlik sebebi yapmayı doğru bulmuyorum. Din gayretiyle yapmışlarsa, şeytan ve nefis karışmamışsa, yaptıkları hücum sebebiyle şahsen hakkımı helal ediyorum. Hatasızlık iddiasında değilim. Allah’tan bizleri razı olduğu işlere muvaffak kılmasını diliyorum.
[Prof. Dr. Suat Yıldırım, The Circle] 2.11.2018 [Thecrcl.ca]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder