Evet, hain darbe girişiminden sonra yayınlanan kanun hükmündeki kararnamelerin hiçbiri bir sürpriz getirmedi. Darbe girişimini Allah’ın bir nimeti olarak algılayan bir zihniyet, başlattığı irrasyonel cadı avından hiçbir şekilde vazgeçmeyeceğini ortaya koydu. Erdoğan’ın şahsında, AKP’nin otoriterleşmesini kınayan, hukuk devletini yok eden girişimlere karşı ses çıkarmaya çalışan ve medyaya saldırıyı eleştiren Hizmet Hareketi, Erdoğan’ın akıllara durgunluk veren nefret söyleminin etkisiyle peşinen suçlu ilan edildi. Ancak bu geniş bir kitlede herhangi bir rahatsızlık oluşturmadı, aksine bu cadı avı adeta bir ‘festival’ haline geldi.
İki seneye aşkın bir süredir sürekli saldırı altında olan Hizmet, sivil karakterini yine çok net bir biçimde ortaya koymaktadır. Ellerinden tüm mal varlıkları alınan, adeta yağmalanan, hiçbir gerekçe olmadan hapislere atılıp, günlerce haber alınamayan insanlar, çaresizce adaletin ülkeye geri dönmesini beklemekten başka bir şey yapmamaktalar. Hareketin ülke dışındaki mensupları ise, ellerinden geldikçe vuku bulan insanlık suçunu duyurmaya çalışmakla birlikte, bir ikilem yaşamaktalar: Erdoğan rejiminin lanse etmeye çalıştığı gibi bir durum olmadığını ifade çabasının beraberinde bu inisiyatiflerinin Türkiye’de bulunan Hizmet mensuplarının olduklarından daha zor durumda bırakma ihtimali de var. Bunun da ötesinde, özellikle Türk nüfusunun yoğun olduğu Avrupa ülkelerinde, faaliyet alanlarının daralması sonucu, ciddi bir oryantasyon kaybı söz konusu. Bu ülkelerde Hizmet, potansiyelinin neredeyse yüzde 95’ini orada bulunan, dini hassasiyeti olan Türk toplumuna kanalize ettiğinden ve gelinen noktada, bu kesimin büyük bir kısmı, AKP taraftarı olduğundan dolayı, hareket kendini varoluşsal bir boşlukta bulmuştur.
Burada sorulması gereken soruların başında şunlar geliyor:
(1) Hizmet neden kendisinde var olan potansiyeli Türkiye’den gelmiş olanlara konsantre etti?
(2) Neden ‘Avrupa’ tipi bir hizmet modeli geliştirmek yerine, ısrarla Türkiye şartlarında bir modelde ısrar edildi?
(3) Avrupa’da bulunan Türkiyelilerin içinde de neden yine çoğunlukla zaten ‘dindar’ olanlara yönelindi, örneğin Alevi, Kürt veya seküler kesimle ilişkilerin neden sembolik olmaktan öte bir seviyede olmadı?
Aslında tüm bu soruların cevabını basite indirgeyerek tek bir kelime ile vermek mümkün: Pragmatizm.
Hizmet, Pragmatizm ve İmtihanlar: Avrupa Örneği
Hizmet Hareketi, ilhamını aldığı dinden esinlenerek hem formel, hem de informel bir eğitim seferberliği başlatmıştı. Toplumsal barış için hizmet ederek, Allah’ın rızasını kazanacağını düşünen bir Hareketin odağını eğitim hizmetlerine vermesi ve bir zaman sonra bu eğitim hizmetlerinin cisimleşmiş halini – okul, kurum sayısı – zaman zaman temel hedef olarak algılaması bir çeşit ‘pratiklik’ ile açıklanabilir. Beraberinde bu eğitim hizmetlerinin ‘ferahı’ için gayet Türkiyeli bir tepki vererek ‘resmiyette’ hiçbir şekilde ilham kaynağı olan Fethullah Gülen’in zikredilmemesi, hatta yer yer var olan bağlantının tamamen yalanlanması, ayrıca buradaki ‘pragmatizm’in göstergesi.
Hâliyle Avrupa’daki okulların da bu pratik akıldan etkilendiği görülebilir. Öncelikli hedef olarak belirlenen ‘dindar’ Türklerin çocukları için gerekli koşulları yerine getirmek uzun süre yeterli olmuş. Hizmet’in eğitim hizmetlerinde oluşturduğu Türkiye tecrübesini dönüştürme, sergilediği değerleri bulunduğu toplumun kültürel diline çevirme yerine, yasal şartların gerektirdiği minimumla yetinmeyi özel bir başarı olarak gören eğitim kurumları, elbette ki toplumsal bir ihtiyaca cevap niteliğindeydiler. Almanya gibi sosyal adaletin özellikle eğitim alanında var olmadığı, çok fazla rekabet içeren bir eğitim sisteminde Türk kökenli çocuklara özel okul ortamında sunulan imkanlar, ailelerin okul sorumlulukları ile Türkçe konuşabilmeleri, kısaca Türk kökenli öğrencilerin normal eğitim sisteminde ulaşmaları zor olan başarıyı yakalama beklentisi, bu eğitim kurumlarını çok cazibeli kıldı.
Şimdi bu kurumların içinde bulunduğu imtihan, Türkiye kökenli öğrencilerine sundukları hizmet kalitesini düşürmeden, yerel öğrenciler için de cazibeli bir hâle gelecek şekilde bir dönüşümün içine girmek. Zaman zaman göze çarpan, örneğin ‘Alman öğrenciler ile daha fazla ilgilenilmesi’ sorunu, negatif bir değişimin alameti. Değişim önceki şartlardan dolayı var olan kesimi dışlayıp yeni açılımlar yapılacak kesime esktra ilgi göstermekle gelmeyecektir. Zaten bu okulları aslında ‘daha cazip’ kılacak da, buradaki çok kültürlü ortama eşit mesafede bir konuma sahip olabilmek olacaktır.
Benzer bir gelişme diyalog kurumlarında da söz konusu: Diyalogun aslında toplumsal barışa bir katkı için araç olarak tanımlanması gerekirken, var olan kurumları korumak için PR yapan kurumlar olarak görünmesi Hareket’te yaygın olan, şartlara bağlı pragmatist zihniyetten kaynaklıdır. Diyalog kurumları, farklı aidiyetten insanları bir araya getirerek toplumsal sorunların masaya yatırıldığı, çözüm önerilerinin tartışıldığı ve toplumsal sorunları çözme adına projelerin hayata geçirildiği kurumlar olması gerekirken, çok uzun bir müddet adeta bir Türkiye tanıtım merkeziymiş gibi hareket etti.
Evet, Ebru ve Hat vesilesiyle irtibata geçildi, bunlar tanıtıldı, misafirler hayranlıkla dönen semazenleri izlediler, ama genel manada bir ‘biz’ ruhu oluşmadı; o misafirler, misafir olarak kaldı büyük ölçüde.
Bu tarz aktiviteler ile zaten farklı kültürlere merakı olan, yeni şeyler öğrenmeye meraklı insanlarla irtibata geçmek mümkün oldu, lakin toplumun merkezi ve sağında kalan veya profesyonel hayatı çok yoğun olan insanlar için bir ebru kursunun cazibesi olmayacağı aşikâr. Dünyayı kurtarma derdinde olan, toplumun bir yarasına çare bulmak için koşuşturan insanlarla bir ‘biz’ kimliği altında buluşmak için, toplumsal sorunların farkında olmalı ve onlara yönelik çalışılmalı.
Belki bütün bu girişimler o dönem için gerekliydi. Elzemdi. Lakin şimdiki imtihan bu süreçlerin değişim ve yenilenmeye girmesi. Test edilmiş ve bir şekilde ilgi görmüş metotları tamamen topyekûn terk etmek de akıl kârı değil elbette. Daha inovatif fikirlere karşı açık olmak, Gülen’in ‘yenilenme’ fikrini uygulamaya koyabilmek de şimdinin imtihanları arasında.
Özellikle Avrupa’daki diyalog ve eğitim kurumları, kendi prensiplerinden ödün vermeden bu değişimi kapsayıcı bir şekilde gerçekleştirebilirlerse, içinde bulunduğumuz baskının oluşturduğu momentumun hızı başlarını döndürüp, kendi özlerine ters girişimlerde bulunmazlarsa, baskıyı büyük bir fırsat olarak değerlendirme imkânını yakalayabilirler.
[Yasemin Aydın] 17.8.2017 [TL724]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder