Sabah telefonun ekranına elinde mikrofonla etrafındaki kalabalığa boğazı yırtılacakmış gibi haykırdığı görüntüsü düştü. “…Bu dinsiz, kitapsız, domuz suratlı… Allah size daha ne göstersin. Zillet mi… Aha gösterdiler, yolun kenarına köpek leşi gibi gömüp gittiler…” Cuma ve ramazan programlarında ekranlardan tanıdığım gözü yaşlı, duygulu sesle alakası yoktu bu sesin ve sahibinin.
Bu konuşmayı ilk yaptığında kalbimin nasıl daraldığını, ağladığımı, hayal kırıklığı yaşadığımı hatırladım. İstanbul’da aynı ilçede yaşıyorduk hocayla. Muhtemelen bu konuşmayı orada dinleyenler arasında tanıdıklarım, komşularım, aynı yollarda yürüdüğümüz, aynı marketlerden alışveriş yaptığımız, çocuklarımızı aynı parklara götürdüğümüz insanlar da vardı. Orada olmayanlar da tüm Türkiye ile birlikte tv ekranlarından duymuştu hizmet gönüllülerine yönelik bu nefret dolu sözleri.
Ölmüştü artık. Rahmet okumaya dilim varmadı. “Varsa hakkımı helal etmiyorum. Hesabımız ahirete kaldı” dedim.
15 Temmuz sonrası suçlu masum ayırmadan bütün hizmet gönüllüleri aynı kefeye konulup hain, darbeci, terörist ilan edilirken destekleyenlerden biri de buydu. Başta cumhurbaşkanı olmak üzere bu ve benzeri İslamcı çevrenin tanıdığı simalar en ağır hakaretlerle hizmet insanlarını ötekileştirdi, düşmanlaştırdı, şeytanlaştırdı. Bizi ‘mürted’ ilan edenler, katlimize cevaz verenler, malımızı, canımızı namusumuzu kendilerine helal görenler vardı, hâlâ da var.
Ve biz o süreçte Türkiye’den çıkamayanlar, geride kalanlar olarak, bu zehirlenmiş toplumun, bize karşı bakışı bulanmış insanların içinde yaşamaya devam ettik. Aklımızı, kalbimizi, canımızı korumak için sessizleştik, kabuğumuza çekildik. Yanımızda, çevremizde, yolda izde en sevdiklerimize hakaret edilirken susmak zorunda kaldık. Elimizden, dilimizden bir şey gelmediği için kahrolarak sustuk. En yakın komşularımız, akrabalarımız, daha dün yüzümüze gülen evimizden çıkmayan dostlarımız namusumuza göz koyar diye korkumuzdan kapılarımızı defalarca kilitleyip oturduk evlerimizde.
Evet, herkesin imtihanı ayrı ve kendine özel. Acılarımızı yarıştıracak değiliz. Bu süreçte maddi manevi çok şey kaybetti herkes kendince. Malını, canını ve ömrünü hâlâ zindanlarda tüketenler varken maksadım tartışmak değil.
Fakat, 15 Temmuz’u, OHAL dönemini ve sonrasını Türkiye’de yaşamayan, gaybubette kalmayan, en sevdiklerini cezaevinde bir saat bir camın arkasından görebilmek için saatlerce yolculuk yapmayan, üst aramalarında itilip kakılmayan… daha nice sıkıntıları yaşamayan hizmet insanları var. Ve bilmedikleri mevzularda çok rahat konuşuyorlar. (Niye yaşamadılar, onlar da olsaydı demiyorum. Baştan ifade etmeye çalıştım, herkes sıkıntı yaşadı, yaşıyor.)
Toplumsal, sosyal ve psikolojik zorlukları hissetmedikleri için bilhassa bu hakların aranması, helal edilmesi mevzuunda rahatlıkla konuşuyor, kendi arkadaşlarını, bazen başkalarından daha fazla eleştiriyorlar. Hor görülmeyi, aşağılanmayı, sosyal izolasyonu Türkiye’de kalanlar yaşadı ve hâlâ yaşıyor maalesef.
Bir şekilde yurtdışına gidebilenler kamp vb yerlerde zorluk çekseler bile kimliklerinden dolayı hakarete uğramadılar, insana yakışır saygıyla muamele edildiler. Bizler çocuklarımıza daha önce hangi okulda okuduğu, babasının ne iş yaptığı, annesinin nerede olduğu sorulmasın diye dua ederken, Türkiye’den gidebilenler o ülkelerde kabul alabilmek için önce hizmetten olduğunu ispat etmeye çalışıyordu.
Ben, bir aciz kul olarak, eşinden yıllardır ayrı bir kadın, tutuklanıp çocuklarından koparılma korkusuyla geceleri kabuslarla geçen bir anne, “Babam ne zaman gelecek?” sorusuna cevap verememenin ağırlığında ezilen bir anne olarak ve daha saymayacağım yoksunlukları, mağduriyetleri düşündüğümde, bütün bunlara sebep olanlara hesap sorma hakkımı kullanmak istiyorum. Hakkımı helal etmeme hakkımı kullanmak istiyorum. Bu dünyada olmazsa ahirette “Bize bunu neden yaptınız?” diye sormak istiyorum.
Elbette kadere inanıyorum. Olanda hayır vardır, onu da biliyorum. Elbette “insanlar zulmeder, kader adalet eder” hakikatinin farkındayım. Fakat bu sözün sahibi olan Hz. Üstadımın mahkemelerde kendini, hizmetini, eserlerini, talebelerini savunmaktan vazgeçmediğini de biliyorum. Hakkını sonuna kadar aradığını da biliyorum.
Bu zaman içinde zalime tarafgirliğinden vazgeçmemiş, bilakis gün be gün zulümleri alkışlamış, desteklemiş bir takım önde gelen, o güruhtan seveni, takip edeni hayli fazla olan, tesir gücü yüksek bazı kişilerin ölüm haberlerini duyuyorum. ‘Oh olsun’ demiyorum, ‘gebersin’ demiyorum. Ölenin arkasından kötü konuşmama gibi Nebevi bir ahlak ve uyarı olduğu için nefsimi ikna ediyorum. Fakat bana göre iyi olmayan biri öldüğünde, hatta bana zulmetmiş, zarar vermiş birinin ardından ne diyebilirim ki!
Allah’ım sana havale ettik bunları zaten. Varsa hakkımı da helal etmiyorum.
Vesselam…
[Şemsinur Özdemir] 5.5.2020 [TR724]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder