Bir özeleştiri ve kadınlar [Ahmet Kurucan]

“Hangi Saftayım” başlığı ile yayınlanan yazım 1992 yılında Zaman gazetesinde başladığım köşe yazarlığımdan bugüne kadar müspet manada en çok okuyucu yorumu aldığım yazıydı. İtiraf edeyim yazının diğer yazılarıma nispetle daha fazla okunacağını tahmin ediyordum ama bu ölçüde bir ilgi beklemiyordum. Bütün okuyucularıma teşekkür ederim.

Takdirler bir yana bana ulaşan eleştirileri kategorize edip 4-5 üst başlık halinde topladım. Söz konusu eleştiriler içinde ‘ama’sız ve fakat’sız kabullendiğim eleştiri hiç şüphesiz Melek İpek Hanım hariç kadınların erkekler gibi isim isim zikredilmemesi oldu. Bazı okurlar yazı yayınlanır yayınlanmaz bunun bir eksiklik olduğu fark etti ve tweetlerinde, yazının altına yazdıkları yorumlarda ve şahsi tanışıklığımız olanlar da mesajla, telefonla ulaşarak bunu açıkça ifade etti. Onun için bu yazıyı kaleme alıyor ve düşüncelerimi öz eleştiri babında açıklamak istiyorum.

Hapishanelerde erkekler kadar hatta bazıları ya da birçokları itibariyle onlardan öte sıkıntılara, eziyetlere, işkencelere maruz kalan, çocukları ile hapiste ömür geçiren, sütlerini lavaboya sağmak zorunda bırakılan, ya da hapishanede olmasa bile evsiz, işsiz bir biçimde hayatını idame ettirmek için çabalayan, çocuklarına hem annelik hem de babalık yapan kadınlardan isimler verilmemesinin ne bir izahı var ne de mazereti. Çok düşündüm bunun üzerinde. Neden dedim aynaya bakarak. Bulabildiğim tek mazeret ataerkil ve erkek egemen bir zihniyetin hâkim olduğu toplumsal yapıda büyümüş olmam ve o zihniyetin kodlarının şuur altıma işlemiş olması.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Nitekim Sevgi Akarçeşme bu istikamette dile getirilen bazı eleştirilere atfen şöyle dedi: “Benim de yazıda dikkatimi hiçbir kadın ismi geçmemesi çekmişti, ama dile getirirsem şahsi algılanır diye yazmamıştım. Erkek egemen zihin ve dil @AKurucan‘da bile kolay can vermiyor demek ki:). Belki 1-2 nesil sonra değişir. Allah’tan umut kesilmez:).”

Sevgi hanımın tweet’indeki “bile” eki oldukça önemli. Bu kendisinin beni emsalimden farklı bir yere koyduğu ve söz konusu sahada beklentisinin daha fazla ve farklı olduğunun göstergesi. Ama gördüğünüz gibi onu ve haklı olarak onun gibi düşünen nicelerini yanılttım. Birçoklarının ilk etapta fark ettiği bu eksikliği o yazıyı yazan, editini yapan ve yayına göndermeden önce en az 3-4 defa okuyan ben, fark etmedim.

Hafsa Girdap Hanımefendi ise bana özelden gönderdiği mesajda şunu söyledi. Aynen aktarıyorum: “4 sene öncesine kadar Türkiye’de yaşar ve yazılarınızı okurken de buralara gelip canlı dinler ve sohbet ederken de klasik, stereotypical ve patriarchal mindset’te olmadığınızı düşündüm, gördüm ve kadın çalışmalarımda ilerlerken hep size danışmayı planladım. Ancak dünkü yazınızda ne tarihten verdiğiniz örneklerde ne de bugüne dair yanındayım dediğiniz kişilerde hiçbir kadının bulunmaması beni öylesine büyük bir hayal kırıklığına uğrattı ki anlatamam. Dedim ki kendi kendime: “Bir Ahmet Abi vardı ‘evet şu değişimin yaşanmasında role model abilerden’, o da şu süreçte tonla kadın kahramanın bir tanesinin bile adını anmadı!”

Ne diyeyim, haklılar. Evet, Ali Şeriati’nin dediği gibi insanın dört zindanı var; tarih, toplum, coğrafya ve benlik. 20 yıldır Amerika’da yaşıyorum. 38 yaşında geldim buraya. Dolayısıyla kimlik ve kişiliğimi Türkiye coğrafyası, tarihi ve toplumunda bulmuş ve kazanmıştım. Ne var ki zemin erkek egemen bir yapı ve zihniyetin hâkim olduğu zemindi. Haksızlık etmeyeyim, Cahiliye döneminde kısmen gördüğümüz üzere kadın, kendisinden utanç duyulacak bir varlık değildi hiç şüphesiz. Aradan geçen 14 asır içinde mehter yürüyüşü gibi bir ileri iki geri de olsa kadın hakları konusunda ciddi ilerlemeler kaydetmiştik. Cumhuriyet dönemi bu kazanımlara yeni ilavelerle katkıda bulunmuştu. Bununla beraber ontolojik manada erkeklerle eşit olduğu halde kadın toplumsal, kültürel, ekonomik, siyasi vb. alanlarda hak ettiği yerde değildi.

Yeri geldiği için açıkça itiraf edeyim, ben Kütahya’nın Tavşanlı gibi muhafazakâr bir ilçesinde ve muhafazakâr bir ailede büyüdüm. Ailem muhafazakârdı ama tutucu ve bağnaz değildi. Buna rağmen iki tane kız kardeşim hem de çok zeki ve kabiliyetli olmalarına rağmen ilkokuldan sonra eğitimlerine devam ettirilmediler. Benim dahlim yoktu bu kararda. Ben de çocuktum çünkü. Annem ve babam “evde otursun koca beklesin” de dememişlerdi ama okutmamışlardı çocuklarını hem de yeterli maddi imkanlara sahip oldukları halde.

Nefsimi tezkiye ya da meşru mazeretlere kapı aralama adına demiyorum, 1992 yılından beri devam eden yazarlık hayatımda kaleme aldığım kitaplarım ve makalelerim, dar ve geniş dairelerde yaptığım sohbetler ve konferanslarım ve beni yakından tanıyanların şehadetiyle sabittir ki bu zihniyeti aşmak, kişiliğimi ve benliğimi geliştirmek için okuma ve gözlemlerimi yatay ve dikey olarak genişletip derinleştirmeye başladığım 1990’lı yılların başında beri mücadele ediyorum ve bir yere geldiğimi sanıyorum. Sanıyorum ama gördüğünüz gibi tam anlamıyla aştığım da söylenemez. Sevgi Hanım her ne kadar güler yüz emojisi koysa da bu noktada haklı. Erkek egemen zihniyet ve dil kolay kolay ölmüyor. Allah’tan ümit kesilmez temennisiyle 1-2 nesil kaydını ilave ediyor ayrıca. Keşke bir iki nesil olsa. Ben bu konuda onun kadar da ümitli değilim. Bugün itibariyle Amerika, Avrupa, Kanada, Avustralya gibi demokratik ülkelerde yaşayan 40 milyona yaklaşan Müslümanlar için belki 1-2 nesil sonra ama 1.7 milyarlık İslam coğrafyasında bu kadar kısa zamanda istenilen seviyede bir değişimin ve gelişimin olacağını sanmıyorum. 

Sadede geleyim, “hangi saftayım” başlıklı o yazıda tıpkı erkekler gibi aynı türden zulümlere maruz kalıp cansiperane mücadele eden ve bu mücadeleleriyle tarihi süreçte zulmün karşısında direnişin sembol isimleri haline gelen Hz. Meryem’lerin, Hz. Hatice’lerin, Hz. Sümeyye’lerin ardında yerlerini alacağını umduğum mazlum, mağdur ve masum kadınlar da isim isim zikredilmeliydi. Kesintisiz zulmün başladığı ilk günden bugüne bitmek tükenmek bilmez enerjisi ve gayreti ile her yere yetişmeye çalışan Emine Eroğlu hiç şüphesiz bu listenin başında yer almalıydı. Onu takiben Arzu Yıldız, Deniz Zengin, Ayşenur Parıldak, Hanım Büşra Erdal, Aslı Erdoğan, Sevgi Akarçeşme, Figen Es… Zulme en erken maruz kalanlardan biri olan Hidayet Karaca Bey’in eşi Şule Karaca, oğlu merhum Kara Ahmet’i yaşatmak için tek başına devletin zalim yüzüyle mücadele eden Zekiye Ataç, ona en büyük desteği veren Natali Avazyan, Meriç’in soğuk sularını 3 çocuğuyla geçtikten sonra Yunanistan’da geçirdiği kalp krizine yenik düşerek vefat eden Esma Uludağ, hapiste iken hayata veda eden Halime Gülsu, önce KHK ile işten atılan sonra işkence ile öldürülen, ölümünden sonra da beraat ettirilip işine iade edilen  Gökhan Açıkkollu’nun eşi Tülay Açıkkollu, evladını kaybediyor eşine sarılıp ağlayamıyorsun sözü ile tarihe mal olan Hatice Civelek, Sakız adasına iki evladını gömen Gonca Kara, açık ve net ihmaller sonucu cezaevinde hayatını kaybeden daha doğrusu öldürülen Nesrin Gençosman, 19 yaşındaki Harbiyeli oğlunun müebbet hapis cezası kararının yanlışlığını sesini yükselterek bütün dünyaya duyuran Melek Çetinkaya, AST’ de mazlumların sesi soluğu olmak için mücadele eden Hafsa Girdap, gasp edilen hakların geri alınması adına ön saflarda mücadele eden Acun Karadağ, Nuriye Gülmen ve HDP Milletvekili Filiz Kerestecioğlu da listede bulunmalıydı.

Bu kadar mı? Elbette hayır. Eğer saymaya devam et derseniz; şu isimleri de anmak lazım, Hatice Akçabay, Hicran Dalga, Fatma Aydoğmuş, Halide Çelebi, Elif Açıl, Yasemin Atik, Sena Cerit, Nihayet Dinç, Zehra Değirmenci, Şemsinur Özdemir, Sevinç Özarslan, Cemre Ülker, Zeynep Kaya, Yasemin Aydın, Meral Kaçmaz, Selma Ablak, Eren Keskin, Şebnem Korur Fincancı, Nurcan Baysal, Gülfem Yeni ve daha niceleri.

El birliği ile ortaya çıkıp 25 yıldan beri yılmadan, usanmadan, bıkmadan masum isteklerini haykıran ve her defasında da devletin sağır duvarları ve zalim yüzüyle karşılaşan ama bunlara rağmen mücadelelerine ilk günkü azim, cehd ve gayretleri ile devam eden Cumartesi annelerine ne demeli? Onlar başlı başına destanlık bir yazı konusu.

Sonu yok bu isim işinin. Ben ilk yazımda bu ve benzer isimlere yer vermediğim için özür diliyorum. Bununla beraber bunca ilaveye rağmen adım kadar eminim ki liste yine eksik kaldı. Sizlerin de takdir edeceği gibi bu isimlerin zikredilmesi tamamıyla ‘örneklendirme’ maksadıyladır. Yazının herkesi kapsayan bir liste çalışması olarak kaleme alınmadığı da açıktır. Dolayısıyla şu ya da bu ismin bulunması veya bulunmamasına daha öte bir anlam yüklenmesinin ne kadar doğru olduğunu vicdan terazinize havale ediyorum.

Son sözüm, bu listede ismi geçse de geçmese de bir taraftan masum ve mağdur olup diğer taraftan masum ve mağdurların her türlü yardımına koşan, binbir sıkıntıyı göğüsleyen, ellerinde tesbih, dillerinde dua eksik olmayan, geliri masum ve mağdurlara verilecek kermesler düzenleyenlerden, Tekirdağ’dan Hakkari’ye, Brüksel’den Cenevre’ye, New York’tan Strasburg’a kadar, uluslararası arenada masumlar için gayret gösteren, mücadele eden tüm kadınlarımıza teşekkür ediyorum. Daha büyük, daha kapsamlı bir dua bilsem onu yaparım ama en kapsamlı dua ile yazımı sonlandırıyorum: Allah razı olsun.

[Ahmet Kurucan] 1.6.2020 [TR724]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder