Zalimin zulmünün uzaması, mazlumda iki türlü tabii netice veriyor.
Ben de bunu önceden bilmiyordum ve maalesef yaşanan süreçle beraber keşfetmiş olduk.
Birincisi, bitmeyen süreç insanı umutsuzluğa sevk ediyor ve bir süre sonra zalimden ziyade, mazluma yöneliyor. Öfke ve eleştirisini “Bizi bu hale sen düşürdün” psikolojisiyle mazluma eleştirdiği konularda haklı olsa bile unuttuğu çok önemli bir detay var; mazlum ne kadar kabahatli, hatalı, suçlu olursa olsun, ülkenin ve dünyanın zalim ile ilgili bir sorunu orada duruyor. Diyelim ki mazlum, “Kardeş haklısın, bunların hepsinin sebebi benim, Allah beni kahretsin” dese bile sorun çözülmüyor, zalimin zulmü tüm şiddetiyle devam ediyor.
İkinci netice ise; zalimin zulmü uzadıkça mazlum illegaliteyi öğreniyor, öğrenmek mecburiyetinde kalıyor. Hayatında imitasyon telefon kablosu almamış insanlar sahte pasaport nasıl bulunur, bir şekilde öğreniyor.
Belediye otobüsüne, metroya biletsiz binmemiş insanlar sınırlardan nasıl geçileceğini çözüyor.
Adına “Tenkil” dediğimiz son derece karanlık ve aşağılık bir çağı yaşıyoruz.
Dürüst, namuslu, onurlu, vicdanlı kim varsa, büyük ya da küçük, bir şekilde bu süreçten olumsuz etkileniyor, kendi payına düşen zulmü yaşıyor.
Bu süreçte en az zulüm kadar acı veren durum ise, tüm her şey toplumun gözü önünde yaşanırken, kitlelerin zulme tepkisiz kalması ve hatta destek vermesi.
Bazen susarak yapıyor bunu, bazen “Ama siz de…” diye başlayan cümleler kurarak, ya da “Suçu olmasa bir şey olmaz, niye falancaya dokunmuyorlar” diyerek, kimi zaman da bizzat oy kullanarak veriyor desteğini.
Zulüm ve karanlık uzadıkça uzuyor bu sebeple.
Yine acizane bir kanaatimi söyleyeyim, 15 Temmuz’da yaşananları, olayın kahramanları dahil, kimsenin tam olarak bilebildiğini zannetmiyorum.
Durum böyle iken biz sıradan insanların bilebilmesi şüphesiz mümkün değil.
Herkes, zamanla gerçekler ortaya çıkacak, filan diyor ama açıkçası ben pek o fikirde değilim. Tarih boyunca karanlık, sisli, bulanık bir gün ve gece olarak kalacak gibi.
Ancak, olayın kahramanlarının bu müessif hadiseyi kullanarak yapmak istedikleri netleştikçe tablo ve algı değişecek. Bu çetrefilli ve girift mevzuya şimdi dalacak değilim.
Ancak 15 Temmuz sonrasında yaşanacakları tahmin etmek çok güç değildi.
Nitekim başta Kurtulmuş gibi bu işin bilinçli-bilinçsiz payandalarının da ifade ettiği gibi, “15 Temmuz olmasaydı, bu kadar büyük sosyal kıyım yapamazlardı” gerçeği de orada duruyor.
Şahsen o gece rahatsız, yatakta uyuyan biri olarak uçak sesleriyle uyanmış biriydim. İki gün boyunca ne yapmam gerektiği konusunda kafam allak bullak idi.
Eşim ve oğlumun zorlamasıyla “hele bir yurt dışına git, duruma bakarsın, bir hafta sonra dönersin” diye adeta zorla yurt dışına çıkmış biriyim.
Çıktıktan birkaç saat sonra ise evim polis tarafından basıldı.
Olağanüstü Hal Dönemi’nin her mağduru gibi ben de hayatımda büyük olumsuzluklar, maddi, manevi kayıplar yaşadım. Sadece ben değil, akrabalarım, benimle iletişimi olan insanlar da zarar gördüler.
Bu sebeple benimle iletişimi kesen hiç kimseye gönül koymadım. Yüzüme telefon kapatandan tutun da, numaramı engelleyenler, sosyal medyada takibi bırakmakla birlikte engeli basan insan sayısı binlerce oldu.
Dediğim gibi kimseye en ufak bir kırgınlık ve kızgınlığım olmadı.
Evladım gibi gördüğüm, okuması için elimden geleni yaptığım, yurt dışında eğitim alması için ön ayak olduğum avukat kardeşim “Kusura bakma FETÖ davalarına bakamıyoruz” diyerek yüzüme telefonu kapadı mesela. Bir daha da rahatsız etmedim onu. Belki ilerde helalleşiriz bilemiyorum.
Yurt dışına çıktıktan birkaç gün sonra, bugünlerde kâğıt israfı olarak görülüp kapatılan iktidar yandaşı gazetelerden biri tam sayfa haber yayınladı. Enteresandır, sayfada benim de ismim geçiyordu.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
Güneş Gazetesi’nin tam sayfa haberine göre MİT TIRları Kumpası’nın kurgulandığı bir masa vardı ve bu masadakilerin hepsi haindi. Ben de bunlardan biriydim.
Birincisi masada ben yoktum.
Benim ismimi başka birinin resminin altına yazmıştı havuzcu arkadaşlar.
İkincisi ben muhabirken en son rahmetli Özal’ı takip etmiştim, sonrasında neredeyse hiçbir siyasetçi ile bir masada oturmadım, kimsenin uçağına binmedim. Kılıçdaroğlu ile hayatımda yüz yüze görüşmemiştim.
Düpedüz yalandı bu ama hakikat bu ülkede kimin umurunda idi ki?
Kaldı ki o masada olsam ne yazardı. Belli ki meşru bir siyasetçi, meşru bir gazeteyi ziyaret etmiş ve bir öğlen yemeği yenmişti.
Her neyse, sosyal medya trolleri, Perinçek’in ifadesiyle “siyasetin köpeği olmuş” bir takım art niyetli savcılar herkes gibi ben ve ailemle ilgili de harekete geçtiler. Gözaltı, tutuklama vesaire… Türkiye’de olsam nerede olacağımı aşağı yukarı herkes tahmin ediyordur.
Şöyle de tarihe geçecek bir absürtlük söz konusu; Adalet bakanlığı, masumiyetini ispat edenlerin haklarının geri verileceğini filan söylüyordu.
Tarih boyunca en iptidai toplumlarda bile bir masuma, “suçsuzluğunu ispat et, seni serbest bırakalım” denilmez. Hele ki modern demokratik, hukuk devletlerinde. İddia eden, suçu ispatlamak durumundadır.
Haftalar ayları, aylar yılları kovaladı.
Sağlığım bozuldu, iki kalp krizi üst üste geçirdim, kalbime iki stent takıldı.
Hayatım boyunca kalemden başka kazanç kapım olmamıştı. Ancak, gizliden gizliye selam gönderip “aslında ne kadar iyi insan olduğumu” bilmelerine rağmen bir süre araya mesafe koyarsak iyi olacağını söyleyen çevrelerim oldu. 10’a yakın kitap yazmıştım ama yayınevlerim kitaplarımı imha etmek bir yana PDF kopyalarını bile sanki vebalı metinmiş gibi imha etmişlerdi.
Bırakınız yazarak ekmeğimi kazanmayı, benim yazdığım bir şeyi ülkemde okumak suç delili sayılabilirdi.
Tenkil süreci boyunca en çok duyduğum cümlelerden biri de, “Siz kapağı yurt dışına attınız, keyfiniz yerinde, biz burada perişanız” cümlesiydi.
Bir kere bu durum, yapılan diğer eleştiriyi boşa düşürüyordu.
Diğer eleştiri ise, “Vaktiyle siz bu adamlara destek verdiğiniz için siz de suçlusunuz…”
Her iki tespit ve bakış açısı da hem haksızca, hem de sakattı. Kimsenin bir eli yağda bir eli balda olmadığı gibi, öyle can sıkıcı ve içinden çıkılmaz anlar oluyordu ki, insanın zihninden “Şimdi hapishanede olsam, en azından kafam rahattı” diyebiliyor insan.
Zira sadece kendimizden ibaret değiliz, eşimiz, çoluk çocuğumuz, anne babamız var hepimizin. Örneğin benim liseye giden çocuğum okulunu değiştirmek zorunda kalmış, üniversiteli evladımın Erasmus hakkı “terörist kızısın” denilerek üstelik tehditle engellenmişti. Hem bırakınız eğitimi, her an tutuklanma korkusuyla, evimde perde açılmıyor, ışıklar yakılmıyordu. Bir diğer oğlum güzel sanatları bırakmak zorunda kaldı…
Kişisel hikâyemi paylaşarak kimseyi acındırmak derdinde değilim, öyle yapsam şimdiye kadar yapardım emin olun. Birkaç kitaba yetecek kadar acı yaşadık hepimiz.
Eleştiriler… Eleştiriler…
Ülke ve sosyal grup olarak korkunç bir travma yaşamıştık ve herkes kendi karakteri, ruh hassasiyeti ölçüsünde yaşıyordu bu travmanın neticelerini. Çok ciddi depresyon ilaçları ve Vertigo hapları ile dengemi zar zor sağlıyordum ama bir yandan da “bunlara siz destek verdiniz” eleştirisi bir türlü bitmek bilmiyordu.
Elbette Erdoğan ve AKP iktidarının bir dönem beğendiğim ve yazılarımla desteklediğim olumlu politikaları ve siyaseti olmuştu. Hatta itiraf edeyim, bugün her şeye rağmen yine o tür olumlu işleri yapan olursa yine elimden geldiğince olumlu yazılar yazarım.
Ancak hükumetin bir icraatını olumlu bulup desteklemek ayrı bir şey, bir kişi ya da bir partiye kefil olmak ayrı.. Kimseye garantör olmadım hayatım boyunca ben.
Peki ne yapmak lazımdı?
Yani iktidarın olumlu işlerinde de klasik CHPli güruh gibi hep karşısında mı durmak lazımdı?
Ya da olumsuz işler yapmaya başlayıp, ülkeyi tek adam rejimine çevirmeye başladıklarında, “madem eskiden destekledik, şimdi de destekleyelim” mi demek lazımdı?
Elbette cemaat ve hizmet hareketinin hataları, yanlışları vardı. Ancak şunu bir kez daha net olarak ifade edeyim; bu ülkede yaşananlar ya da cemaatin yaşadığı bu tenkil (soykırım) yaptığı hatalar ya da yanlışlar yüzünden değil, aksine doğrular yüzündendir.
30 yıldan fazla bir süredir gazetecilik yapıyorum. Bu sürenin neredeyse tamamında Zaman gazetesinde ya muhabir olarak görev yaptım ya da köşe yazarı olarak.
Sizi tüm samimiyetimle temin ederim ki, bir kez ama bir kez bile bir kişi arayıp “şu insanı karala, şuna iftira at, şunun hakkında şöyle şöyle yazsana” demedi. Yeminle diyen olmadı… Gazetenin her haberine kefil olacak halim yok ama bir kez bile bilerek isteyerek kimseye iftira attıkların görmedim, duymadım. Elbette benim de karşı çıktığım, canımı sıkan oto sansür gibi şeyler olmuştur. Ancak dediğim gibi bu hatalar ve yanlışlar bir sosyal grubu linç edip, ölüme mahkûm ettirecek hatalar değildir. Kaldı ki, o hataları yaptık diye yaşamadık tüm bunları.
Bugün geriye bakıp o dönemi top yekûn olarak yargılayıp “ama siz de” diye başlayıp zalimi ıskalayan her görüşü, eğer samimi ise bu “zalim sürecin” uzadıkça uzaması neticesine bağlıyorum. Bir de samimi olmayan grup var ki, onlara bir çift lafı bile zait görürüm. Çöplüklerinde boğulsunlar.
Eğer, masumiyet ve samimiyet konusunda Türk medyasında bir sıralama yapılacaksa, inanın ilk sırada gelen yayın organı Zaman gazetesi olacaktır.
Kaldı ki, ekmeğinden edilen, çalıştığı işyerinden gaz bombalarıyla sürüklenerek dışarı atılan ve tek suçları iktidar muhalifliği olan bir basın organının suçu ne olursa olsun, gazetecilik anlayışından dolayı yokluğa mahkum edilmesi son derece insafsızcadır. Bunu desteklemek, oh çekmek ya da her fırsatta, “vaktiyle siz de böyle yapıyordunuz” filan demek, en hafif tabirle insafsızlıktır.
Son bir durum tespiti yaparak yazıyı bitireyim, yoksa bu hamur çok su götürür.
Darbe girişimi sonrası yaklaşık 2 buçuk sene ne sosyal medyaya girdim ne de yazı işiyle filan uğraştım. Sadece kitap yazdım, belgesel metinleri yazdım ve rızkımı kazanmak için başka işlerle uğraştım. İçli köfte yapmayı öğrendim mesela. Laf aramızda övünmek gibi de olmasın, iyi de yaparım yani.
Yapılan en çok eleştiri neydi biliyor musunuz?
“Nerede Nedim Hazar, darbeden sonra kayboldu, esas şimdi bir şeyler söylemesi gerekirken, bizleri böyle bıraktı kaçtı gitti.”
Birkaç samimi dostun ısrarıyla tekrar yazmaya başlayınca ne denildi biliyor musunuz?
“Ya yeter susun artık ya, sizin için uzaktan böyle sallamak, yazı yazmak en kolayı…”
Söyleyin bakalım şimdi ben ne yapayım?
[M.Nedim Hazar] 2.1.2020 [TR724]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder