Bir 15 Temmuz Yazısı

15 Temmuz Neden oldu: Uluslararsı Denklemde Nereye Oturuyor?

15 Temmuz konusunda hemen herkes “kim” yaptı sorusuna odaklandı.

Oysa burada asıl soru: 15 Temmuz neden oldu?

Zira, ortada bir “neden” varsa bir aktör de mutlaka çıkacaktır!

Bu nedenle, 15 Temmuz’a dair sorulan ana soruyu değiştirmek gerekiyor.

15 Temmuz’un aktörlerini, yani kimin yaptığını, tespit etmek o kadar zor değil. Nitekim, her şey de ortada zaten. 15 Temmuz, Rusya’dan bağımsız düşünülecek bir hareket değildir. Türkiye’deki Avrasyacı ve İrancıların, “Batıcı ve Amerikancılara” karşı kurduğu kanlı pusunun adıdır 15 Temmuz…

Ben, bu ‘’kontrollü darbenin’’Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bilgisi dahilinde, ama kontrolü altında olmayan bir girişim pusu olduğunu düşünüyorum.

Öncelikle, 15 Temmuz’un bağlamını yerine iyi oturtmak gerekir. Aksi halde, 15 Temmuz’a dair üretilen her teori “neden” (why) sorusu karşısında çöker. Faraza, AKP’nin senaryosunun doğru olduğunu kabul edelim. Ne diyordu AKP: “Cemaat Erdoğan’ı devirmek için darbe girişiminde bulundu ama beceremedi?”

Neden? Cemaat bunu neden yapsın? sorusu bu teoriyi baştan çökertiyor. AKP bunu bildiği için Neden sorusuna cevabı şu şekilde veriyor:
“Cemaat ABD’nin kuklası. ABD de Erdoğan’ı istemiyor. Bu nedenle, ABD, Cemaat’i kullanıp Erdoğan’ı devirmek istedi?”

Bu Neden sorusuna verilmiş bir cevap değil. Neden sorusu, teoriyi zorlayınca yeni bir teoriyle ilk teoriyi açıklama girişimidir. Nitekim bu teori de bir başka “neden” sorusuyla çöküyor: ABD Erdoğan’ı neden devirmek istesin? Bunun için neden Cemaat’i kullansın? Cemaat bunu neden kabul etsin?

Cemaat çevresinin ürettiği teori de “neden” sorusuna cevap veremiyor: “Erdoğan Cemaat’i bitirmek için bir kumpas kurdu. Cemaatçi subayları temizlemek için böyle bir girişime ihtiyacı vardı ve 15 Temmuz “Allahın Lütfu” olarak Erdoğan’a sunuldu?”

Erdoğan bu riski neden alsın? Sorusu da bu teoriyi zayıflatıyor. Erdoğan’ın Cemaat’ bitirmek istediği, askeriyedeki subayları temizlemek istediği sır değil. Bunu bir kanunla yapabilirdi. Hatta bir imza ile bile yapabilirdi. Bunun için bir darbe girişimine ihtiyac duymasına gerek yoktu ki.
Dolayısıyla, ulusal dinamikler ve ulusal aktörlerle 15 Temmuz’u açıklamak neredeyse imkansız.
Evet Ulusal dinamikler ve aktörler 15 Temmuz’un görünen kısmı, ama asıl dinamik uluslararsı güç savaşı…

Nedense kimse 15 Temmuz’dan önce Suriye’de neler oluyordu, kim nereye yanaşıyordu kim ne yapıyordu o taraflara bakmıyor. Ulusal denklemlere bakıp kolaycı bir senaryo yazmak kolay diye en kestimre yoldan ortaya bir teori atıp onu gerçekmiş gibi savunuyor insanlar.
Gelin, 15 Temmuz’dan hemen önce Suriye denkleminde neler yaşandığına bakalım.
Sonra, bunu bölgedeki ABD ve Rus/İran çekişmesi ile birlikte okuyalım. Daha net bir 15 Temmuz fotoğrafı çıkacaktır karşımıza.

Arab Baharı’ndan bu yana bölgede olanlar yeni bir Soğuk Savaş sürecinin yansımaları aslında. Bir yanda İran Rusya diğer yanda Sudi Arabistan, ABD, İsrail ve kalan diğer Sünni ülkeler. Bu savaşta –tıpkı Soğuk Savaşta olduğu gibi- Türkiye’nin kimin tarafında olacağı belirleyici bir etkiye sahip. Bu nedenle Türkiye’deki Avrasyacı ve Avrupacı/Batıcı güçlerin konsolidasyonu önem taşıyor.
15 Temmuz’a bu çerçeveden bakacak olursak konu daha da netleşecektir. Bu bağlamda Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlıktan kovulması kritik eşiği oluşturuyor. Batıcı Davutoğlu’nun Başbakanlıktan kovulması Avrasyacı/İrancıların büyük kazanımıydı. Hatırlayın 24 Mayıs 2016 Davutoğlu’nun Başbakanlığı sonlandırıldı. Davutoğlu’una karşı girişilen PELİKAN OPERASYONUNDAN sonra başbakanlıktan ayrılması gündeme geldiğinde Wall Street Journal gazetesi bunu “Türkiye’de güç savaşı ülkenin batıyla ilişkilerini tehdit ediyor” diye duyurmuştu (https://www.wsj.com/articles/turkish-prime-minister-to-step-aside-in-feud-with-erdogan-1462391014 )

Erdoğan ve Çevresine yerleşen Avrasyacı ve İrancı ekibe göre Davutoğlu fazla batıcıydı ve onun batı ile yakınlığı Avrasyacı ve İrancıların varlığı için bir tehdtitti. Bu nedenle güç onun elinden alınmalı Erdoğan’ın kolayca kontrol edebildiği “düşük profilli” birine verilmeliydi öyle oldu.

ABD’nin “adamı” Davutoğlu’nun kovulmasının ardından ilginç bir gelişme yaşandı. 6 Haziran 2016 ABD Genelkurmay Başkanı Ankara’ya süpriz bir ziyaret geçekleştirdi (https://tr.sputniknews.com/abd/201611061025670938-abd-ankara-dunford/ ) Ziyarette Rakka’ya yapılacak operasyonlar ve bölgesel güvenlik konuları gündeme geldi.

Doğrusu Davutoğlu’nun beklenmedik ayrılığının ardından ABD Genelkurmay başkaının süpriz Türkiye ziyareti Avrasyacıları ürkütmüştü.

Bu tarihten sonra Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar arasında hızlanan görüşme trafiğine dikkatinizi çekmek isterim. Erdoğan ve Akar Haziran 2016’da, özellikle ABD Genelkurmay Başkanı’nın Ankara’ya yaptığı ziyaretin hemen ardından başlamak üzere toplam 7 defa görüşmüştür. Erdoğan Ankara dışına çıktığı her ziyarette Hulusi Akar’ı yanında götürmüştür. İşte bu görüşme trafiğinin ayrıntıları:

Görüşmelerden ilki Erdoğan ile Akar’ın 7 Haziran’da saray’da şehit ve gazi yakınları iftarında buluşmasıdır.

İkincisi 8 Haziran’da gata’da tedavi gören gazi binbaşı tekin’in ziyaretine birlikte gitmeleridir.
Üçüncü görüşme 11 Haziran 2016 tarihinde yapıldı.

Dördüncü görüşme 14 Haziran 2016’da oldu. Artık Erdoğan şehir dışına giderken Hulusi Akar’ı da yanında götürüyordu. Erdoğan 14 Haziran’da Genelkurmay Başkanı Akar’ı da yanına alarak Mardin’e gidip Kızıltepe’de 70. mekanize Piyade Tugayı Komutanlığı’nı ziyaret etti.
Beşinci görüşme Erdoğan’ın 23 haziran perşembe günü Akar’ı Beştepe’de kabul ederek 3 saat başbaşa görüşmesidir.

Altıncı buluşma; 25 haziran’da Şırnak Cizre’de bulunan 172. zırhlı tugay komutan yardımcılığı 3. tank taburu komutanlığı’ndaki iftara birlikte iştirak ettiklerinde gerçekleşmiştir.
Yedincisi görüşme olağanüstü görüşme statüsündeydi. 30 haziran’da Erdoğan Akar’ı Beştepe’teki Saray’a tekrar çağırmıştır.

Belli ki Erdoğan Hulusi Akar’ın Amerikalıların isteğiyle bir darbe yapacağından korkuyor Hulusi Akar’ı yanına alarak muhtemel bir engellemeye, kontrol altında tutmaya çalışıyordu. Erdoğan bir yandan Akar’ı kontrol etmeye çalışırken diğer yandan da Ergenekon ve Avrasya’cılara yanaşıyordu. 15 Temmuz’dan sonra da Erdoğan Akar’ı bir çanta gibi taşıyıp gittiği her yere götürmesi dikkat çekmişti. Bu arada sürpriz bir gelişme oldu:

27 Haziran 2016’da Erdoğan beklenmedik bir şekilde Putin’e mektup gönderip Uçak düşürme olayından dolayı özür diledi. İlişkilerin normalleşmesini istedi. Putin Rus bürokrasisinden beklenmeyecek bir çabuklukta adımlar atıp ilişkilerin düzeltilmesi için arkası arkasına adımlar attı. Sanki Türkiye Rusya’nın uçağını değil Rusya Türkiye’nin uçağını düşürmüş gibi bir durum vardı. (http://en.kremlin.ru/events/president/news/52282 )
Hatırlayın, 24 Kasım 2015’de Rus uçağı düşürülünce Ahmet Davutoğlu “emri ben verdim” diye savunmuştu uçak düşürme eylemini. Putin de o uçak düşürme eyleminde dolayı doğrudan Türkiye’yi ve Erdoğan’ı sorumlu tutumamış daha başka adreslere göndermeler yapmıştı. Davutoğlu o kararı 15 Temmuz’dan sonra bile savundu.

Türkiye’de bunlar olurken Ortadoğu’da neler oluyordu?

Haziran 2 2016, Sudi Arabistan İran ile ilişkilerini asıkya aldı.  (https://www.defensenews.com/home/2016/01/06/us-joint-chiefs-head-in-ankara-to-discuss-isis-sectarian-tensions/ )

1 Temmuz 2016’da Amerikan Washington Post gazetesi, ABD Başkanı Barack Obama’nın Suriye’de askeri işbirliği için Rusya’ya yeni bir anlaşma önerisinde bulunduğunu iddia etti.

Gazetenin Josh Rogin imzalı haberinde yer alan iddiaya göre ABD, “Esad’a karşı savaşan El Nusra Cephesi’nin bombalanması için ortak operasyon düzenlenmesi karşılığında, Ruslardan da Esad’ı, ABD’nin terörist olarak görmediği silahlı gruplara saldırıları sona erdirmeye ikna etmesini” istedi. (https://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/07/160701_wpost_rusya_abd_suriye )
Bu Erdoğan için özellikle önemliydi. Zira El Nusra’nın teör örgütü olarak hedefe konulması ve Rusya ve ABD arasında bu konuda varılacak bir anlaşma Erdoğan’ı zora sokabilirdi. Nitekim Suriye’ye giden silahların bir çoğu Nusra’ya gitmişti ve Erdoğan’ın en çekindiği konulardan biri buydu.
Öte yandan ABD adına Suriye’de operasyon yapan YPG güçleri ise 31 Mayıs 2016’da Menbiç’e operasyon başlatımış böylece Fırat’ın batısına geçmişti. Menbiç düşerse Suriye’nin kuzeyinde koridoru tamamlamak için Cerablus ve El-Bab hattı vardı sırada.

İşte bu iki hareket Erdoğan’ın ABD’ye olan güvensizliğini iyice derinleştirmiş, bölgede bir Kürt koridorunun kurulacağına, ve ABD’nin kendisini devireceğine hatta yargılayacağına iyice inanmıştı. Bu noktada kendisine sağlam bir güvence arıyordu. İşte o güvenceyi Putin Avrasyacılar üserinden sundu ve Erdoğan’ı “Amerikancı” askerlerin olası darbesinden kurtarma operasyonu yaptı.
İşin özeti, 15 Temmuz, Amerikancı/Batıcı generallerin planladığı olası bir darbenin Avrasyacı subaylar ve İrancı istihbaratçılar tarafından kanlı bir pusuya dönüştürülmesinden başka bir şey değildir.

250 insan ölmeden bu girişim çok kolay bir şekilde atlatılabilirdi. 15 Temmuz bir kontrollü darbe değil de geçrek bir darbe olsaydı da 250 kişi ölmezdi. Nitekim daha önceki darbelerde kimse öldürülmedi.

Erdoğan, Hakan Fidan, Hulusi Akar (ki bence darbeyi planlayıp sonra da satan komutanların başında o var) tarafından kotarılmış bir KONTROLLÜ DARBEDİR. Bu kontrollü darbe girişiminden sonra Erdoğan tam anlamıyla Putin’in kucağına oturmuştur. Putin, Erdoğan’ı kanlı bir darbe planıyla “kurtardığı” için karşılığınada S-400 2 Nükleer Santral ihalesi almış ve Suriye’de Rus eksenine siyaset izlemeye mecbur bırakmıştır.

15 Temmuz’a giden sürecin iki kırılma noktası vardır. Bunlardan birincisi Ahmet Davutoğlu’nun kovulması diğeri de 27 Haziran’da Erdoğan’ın herkesi şaşırtan Rusya’dan özür dileyen mektubudur. Kısaca 15 Temmuz Türkiye’de süren Avrupa/Batı’ya karşı İran/Rusya mücadelesinin ilk taktik savaşıdır. Bu savaşı Rusya ve İran kazanmıştır.  Mücadeleyi kimin kazanacağını henüz bilemiyrouz.
Bu nedenledir ki, Erdoğan için 15 Temmuz halen devam eden bir süreçtir. Dikkat ederseniz, 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan Osman Kavala’dan Gülen Cemaatine Selhattin Demritaş’tan Aydın Doğan’a nerede Batı değerlerini savunan batıyla ilişkilerini iyi tutan herkese saldırıyor. 2017 Projeskisonunda da yazdığım gibi:

Özellikle Gezi sürecinden sonra Erdoğan’ın hedef aldığı kitlelere bakılırsa hemen hepsinin ortak noktası Batı ile birlikte yaşamı savunuyor olmaları. Gülen Cemaati’nden Cumhuriyet gazetesine, Selahattin Demirtaş’tan Meral Akşener ve Ümit Özdağ’a, Abdullah Gül’den Ahmet Davutoğlu’na Erdoğan’ın hedefe koyduğu kim varsa hepsinin ortak değeri Erdoğan’a göre “Batıcı” olmaları.
Erdoğan dünyayı şöyle okuyor: Batı beni bitirecek. Gezi olaylarından sonra düğmeye basıldı. Ben direniyorum. Direnişim için içerideki “Batıcı hainleri” temizlemem lazım. İçerideki “Batıcı hainleri temizlersem Batı bana mecbur kalacak. İşte o zaman Yeni Türkiye’yi (siz Recebizim diye okuyun) “stratejik değer” olarak batıya pazarlayabilirim.

Erdoğan’ın Türkiye içindeki muhaliflere saldırılarına bakalım:

Gülen cemaatinin Batı yanlısı, batıyla birlikte diyalog kuralım çabasını biliyorsunuz. Gezi sürecinde Gülen’in “Gezicilere çapulcu demeyin” açıklaması Erdoğan’ın Gülen’in kalemini kırması için son damlaydı. Ondan sonra Dershaneler konusunu gündeme getirdi ve o gündür bu gündür aralarındaki savaş sürüyor. Bu savaş muhafazakarlar içindeki Batı yanlıları ile Batı karşıtlarının savaşı özünde.
Yine Erdoğan, eli kanlı katil Abdullah Öcalan ile aynı yatağa giriyor, aynı sofrayı paylaşıyor, aynı tastan yemek yiyor, aynı “barışı” getiriyor ama nedense Selahattin Demirtaş “terörist” oluyor. Kimse Erdoğan’a “terörist” arıyorsan PKK terör örgütünün kurucusu Öcalan ile neden kucak kucağasın diye sorma cesaretini gösteremiyor. Oysa Erdoğan’ın HDP ve Selahattin Demirtaş’ı hedef almasının nedeni PKK ile arasına mesafe koymaması değil, Batı ile arasına mesafe koymamasından kaynaklanıyor. Eğer mesele PKK ile arasına mesafe koymak olsaydı Erdoğan kendisiyle Öcalan arasına mesafe koyardı. Bir yandan halen Öcalan ile vardığı mutabakat devam edecek sonra HDP liderini “PKK ile arasına mesafe koymuyor” gerekçesiyle tutuklatacak. Sevsinler senin yalanını…
Erdoğan’ın Sözcü ve Aydınlık gibi Faşist/Yerli muhalif medyaya izin verip Cumhuriyet’i hedef almasının nedeni de aynı. Cumhuriyet “batıcı” olduğu için hedefte. Hatırlayın Can Dündar ve Erdem gül tutuklandığında ABD büyükelçisi başta tüm batı elçileri Cumhuriyet’i ziyarete gelmişti. O andan itibaren Erdoğan Cumhuriyet’in Türkiye içindeki “batı blokunun” odağı olduğunu düşündü. Cumhuriyet’i batıcıların elinden kurtarıp Yerli Kemalistlere teslim edecektir.

Hatta sırf Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan ekibini “Batı yanlısı” oldukları için tasfiye etmedi mi?
Bu yönüyle 2018 yılı özellikle Batı yanlısı Alevi gruplar, Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’si için zor bir yıl olacak. Bu noktada Aydın Doğan’ın artık sahneden çekilme zamanı geldi. Ya Aydın Doğan her şeyini teslim ederek TAMAMEN çekilecek ya da Erdoğan onu da içeri tıkacak. Erdoğan bir yandan ülke içindeki son Batı yanlısı muhalefeti Erdoğanizimin kurulması için yıkılan “Batı yanlısı” kurumların yıkıntılarını temizleme yılı olacak” (https://www.facebook.com/SonKarakolTurkiye/posts/712319895593814:0 )
Bundan sonrası, 15 Temmuz için “neden” sorusu değil “nasıl” ve “kim” sorularıyla ilgili cevaplardır. Bu konuda Adem Yavuz Arslan’ın Ece Sevim Öztürk’ün yazıları yeterince bilgi ve ipucu sunuyor.

[Emre Uslu, The Circle] 18.6.2018 [thecrcl.ca]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder