Kılıç [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

İslam ve kılıç konusunun Müslümanlar için tabu konulardan biri olduğunun farkındayım. Ama eğer bu konuda, Aya Sofya’daki seksen küsur yıl sonraki ilk Cuma Namazı’nda Diyanet İşler Başkanı’nın hutbeyi elinde kılıç vermesinden sonra bile bu konuyu gündeme almayıp tartışmayacaksak, ne zaman tartışacağız?

Her dinin kurumsallaşmış pratikleri vardır. Ve her kurumsallaşmış pratik, belli dönemsel koşullarda oluşmuştur. Birinci mesele, dini pratiğin ortaya çıkmış olduğu zamana göre normal sayılabilecek olmasına karşın, dinsel her konunun tabu haline dönüşmesinden ve bir de buna kutsallık atfedilmesinden dolayı, adeta derin dondurucuda dondurularak, toplumsal değişim ve dönüşümlerden etkilenmemesidir. Bir diğer ifadeyle, bir şey dine dâhil edildiğinde, onu “zamanın ruhuna” uydurma çabası, inananlar tarafından tepkiyle karşılaşır.

Bir diğer sorun, bazı dinsel pratiklerin, teolojik ana çatı altında olmasıdır. Başka bir ifadeyle, birincil kaynaklara dayanan bazı dinsel pratikler vardır ki, bunların değiştirilmesi, ya da yeniden yorumlanması, yukarıda birinci kategoride ele aldığım kurumsallaşmış – gelenekleşmiş – pratiklerden çok daha çetindir.

Burada bahsettiğim dini pratikleri daraltarak, bireye yönelik – veya bireyin yaşamını ilgilendiren – pratikleri, ele aldığımız konunun dışında tutmak stratejik olarak daha doğru olur. Çünkü her din, bireye gelen tanrısal bir mesaj, Tanrı’nın beklentilerine uygun bireyler olma yolunda bir tür “yol haritasıdır”. Bunun dönüştürülmesi, çok sorunlu ve esas olarak din bilimcilerin ve din adamlarının uğraş alanı olmalıdır. Ben bir sosyal bilimci olarak bireysel alanda bir yorum yapmamaya özen gösteriyorum. Çünkü temelde her birey, kendinden sorumludur. Herkes, teoride bir dine inanmak veya inanmamak hakkına sahiptir. İnanan bireyler de, inançlarını kendi doğru gördükleri biçimse uygulamak hakkına sahip olmalıdır. Benim gördüğüm kadarıyla bu konuda kişilerin eğitim ve deneyim düzeylerine göre, birbirinden farklı uygulamalar zaten mevcut. Özetleyecek olursak, bu yazının konusu, bireyin dinini nasıl uyguladığı veya uygulaması gerektiği değil. Sanırım bu konuda Müslümanlara herhangi bir salıkverecek son kişi ben olurdum.

Benim esas ilgilendiğim alan, dinin toplumsal boyutudur. Dinin toplumsal boyutu derken, hukuka, politikaya, devlet yönetimine, uluslararası ilişkilere, toplumsal örgütlenmeye, cinsiyetler arası ilişkilere ve aileye, pedagojiye, temel hak ve özgürlüklere, eşitlik veya eşitsizliklere ve sair konuları kastediyorum.

Her dinin gerek bireysel alana, gerekse de toplumsal alana yönelik mesajları ve normları vardır. Ancak dinlerin gerek kendi teolojik farklılıkları, gerekse de ortaya çıktıkları toplumlardaki sosyolojik yapı ve zamansal parametre (tarihi koşullar), dinlerin ana yöneliminin bireye mi yoksa toplumsal alana mı daha fazla ağırlık verdikleri konusunda belirleyicidir. Bir örnek vermek gerekirse, Hristiyanlık dininin devletle olan ilişkisi ile İslam’ın devletle olan ilişkisi aynı değildir.

Açacak olursam, Hristiyanlık, devlet tarafından takibata alınan bir dini akım olarak doğdu. Yahudilik dininin içinden çıkan Hıristiyanlık’ta, İsa’nın Mesih olduğu inancı bir Tevratsal bir Yahudi inancına dayanmakta. Fakat Hristiyanlık teolojisinin üç temeli, 1) İsa’nın Tanrısal oluşu (Tanrı’nın oğlu, Tanrı’nın söz ve Tanrı’nın dünyadaki inkarnasyonu), 2) çarmıhta ölümü ve 3) ölümünün ardından dirildiği inancına dayanmaktadır. Bu bakımdan Yahudilik inancı ile örtüşmemektedir. Hristiyanlık teolojisinde Yahudilerin İsa’nın Tanrı’ya şirk koştuğu gerekçesiyle onu kendi dinlerine bir hakaret ve tehdit olarak almaları ve onu ortadan kaldırmak için, o dönem bölgeyi politik olarak kontrol eden Roma’dan yardım istemeleri, yine Hristiyanlık dininin temellerinden biridir. Şöyle ki, Hristiyan inanışına göre İsa’yı Yahudilerin isteği üzerine Roma devleti çarmıha gerdi. Hristiyanlık, ortaya çıkışından itibaren devlet tarafından (gerek Roma, gerekse de Yahudilerin öz yönetimi tarafından) takibata uğratıldı. Devletle birlikte olma veya kendi devletini kurma gibi ne bir tarihsel şansı, ne de İsa’nın getirdiği felsefe nedeniyle böyle bir amacı olmayan Hristiyanlık, yayıldığı Roma egemenliği altındaki bölgelerde (Ortadoğu ve Anadolu) baskı altında oldu. Bu, Hristiyanlık dininin devletten bağımsız bir örgütlenme içine girişiyle sonuçlandı. Roma tarafından resmi din olarak kabul edilmesinden sonra da, Kilise ve Devlet birbirlerinden ayrı iki kurum olarak varlıklarını sürdürdü. Kilise devletle ilişkiler içinde olsa da daima devletten otonom bir örgütlenme ve gelişim içinde oldu.

İslam, Hristiyanlık dininin tersine, ortaya çıkışıyla beraber din olmanın yanında bir devlet olarak da kuruldu. Devlet otoritesinin olmadığı, kabileler arası bir güç dengesi olan Arap Yarımadası’nda Arap kabileleri birleştirici bir görev de üstlendi. Birbirinden farklı toplumsal örgütlenme ve normlara sahip bölge insanını, ortak değerler ve normlar çatısı altında birleştirdi. Dahası, bu birbirine gevşek bağlarla (dil ve ticaret gibi) bağlı olan Arapları, daha merkeziyetçi bir toplumsal örgütlenme içine doğru zorladı.

Hristiyanlık, ortaya çıktığı sosyal çevre ve dönemde, şiddeti reddeden İsa’nın pasifist doktrini nedeniyle kılıçtan (cebir ve şiddetle kendisini kabul ettirmekten) uzak durdu. Sonraları çeşitli Hristiyan toplumlar şiddete ve yayılmacılığa girişseler de, bunun teolojik temelleri yoktur. Haçlı savaşları dahi, teolojik nedenlerden çok maddi hedefleri ön planda tuttu. Yayılan İslam imparatorluğu tarafından fethedilen kadim Yahudi-Hristiyan bölgeleri geri almak adına bir meşruiyet devşirme stratejisi öne sürülmüş de olsa, bu çekilen kılıcı teolojiye yamamak zordu.

Oysa Müslümanlık, bizzat savaşlara komutanlık eden, savaşırken yaralanan, bizzat inandığı haklı dava için canını riske atarak “gaza eden” bir peygamberin kurduğu din olarak, üstelik başlangıcından itibaren devletleşen yapısıyla, kılıçla Hristiyanlık dininin sahip olduğundan daha farklı bir ilişki içinde oldu. Gayrimüslimlerle ilişkilerini daha başından itibaren merkezi bir devlet ve onun hukuk anlayışı ile oluşturdu ve kurumsallaştırdı. Bu kurumsallaşmış yapı, modern zamanlara kadar değişime uğramadı. Dar-ül Harp ve Dar-ül İslam farkı, Hristiyan ve Yahudi zimmîlerin a) İslam’a geçmek, b) cizye ödemek, c) Savaş (kılıç) arasında seçime zorlanması, tarihi bir hakikat olarak orta yerde duruyor. Genişleme (kılıç gücü ile toprak fethetme) geleneği, “gaza” ve “gazilik”, İslam’da çok merkezi bir rol oynuyor. Bu teolojik altyapı, Hıristiyanlık’ta ve Yahudilik’te İslam’daki gibi kurumsal değil. Dahası, devletlû değil. İslam, teritoryal genişleme eğiliminin yanında, genişlediği yerlerde güç kullanmak suretiyle dini yaymak gibi bir teolojik norma da sahip.

İslam’ın bireye gelen ilahi mesajı, ayrı bir kategori! Fakat İslam’ın devlet, hukuk, diğer inançlarla ilişkiler, uluslararası ilişkiler gibi alanlardaki mesajları, İslam’ı salt İslami toplumlar için olan bir tartışma alanı olmaktan çıkarıyor. Onu, diğer toplumların, kültürlerin ve dinlerin ilgi alanı haline de getiriyor. Bireysel olarak insanların İslam’ı seçip seçmemesi – kendi tercihleri – dışında, İslam toplumlarının ve devletlerinin, üçüncü toplumlar ve devletlerle olan ilişkilerinde, İslam’ın bu bireyin dışındaki toplumsal alanlardaki bagajı çok önemli. Hatta bugün, Yirmi Birinci Yüzyıl’da, çok daha önemli bir hale gelmiş bulunuyor.

İslam’ın diğer dinler ve medeniyetler aleyhine genişlemesi, yani fetihler, Aya Sofya’nın yeniden bir cami haline dönüştürülmesiyle birlikte, bu konuları tartışmamızı neredeyse zorunlu kılıyor. Bugün İslami toplumların fetihçi bir eğilim içinde olmamaları, giderek olgunlaşarak, kılıç zorunu din dışı alana çıkartan bir yeni anlayıştan mı kaynaklanıyor? Yoksa reel politik nedenlere mi dayanıyor? Daha başka bir ifadeyle, Müslümanlar, dinlerini zorla yaymak düşüncesinden neden vazgeçtiler? Bunun yanlış olduğuna mı ikna oldular? Yoksa bunu yapacak güçleri mi yok?

Biliyorum, bu zor bir soru. Duygu evreninizle ilgili olduğu için, bu soru karşısında nesnel olmak çok zor. Belki içinizde bu yazıyı okurken bana çok kızanlarınız olacak. Fakat inanın kılıç ve din ilişkisi, bugün İslam’ın geleceği bakımından her zamankinden daha önemlidir. Öncelikle ben kendi düşüncemi buraya yazmakla başlayayım: Bence İslam’ın kılıçtan – şiddetten – arındırılmamış olması, İslam’ın bireye getirdiği mesaja en büyük zararı vermektedir. Daha farklı ifade edecek olursam; içindeki politik bagaj, bugün Müslümanları İslamcıya dönüştürmekte, İslam’ı bir din olmaktan çıkartıp, totaliter ve otoriter bir ideolojiye çevirmektedir. İslam toplumları içindeki çok sesliliği baltalayan bu İslamcılık akımları, İslam’ı yeknesak ve bağnaz, acımasız ve formel bir kültür çölü haline getiriyor.

Müslümanlar, kılıcı bırakmak durumunda kaldı. Yani artık kılıç kınında kalsın, biz diğer dinlerle ve medeniyetlerle uyumu ve birlikte ortak yaşamı seçtik türünden bir felsefi olgunluk dönemine girilmedi. On Dokuzuncu Yüzyıl’da dünyadaki bütün Müslüman bölgeler Batı (Hristiyanlık) gücünün etkisine girdi, ya sömürgeleştirildi, ya da Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi yarı sömürge haline geldi. Akif’in “tek dişi kalmış canavar” dediği Batı, salt Osmanlı yayılmacılığını engellemekle kalmadı, onu yayıldığı yerlerden çıkardı, ona kendi öz vatanının sınırları içinde yaşamak dışında seçenek bırakmadı. Dahası, bunu da altın tepside hediye etmedi. Osmanlı toplumu modernleşmede Batı’yı taklit ederek (tek seçenek buydu çünkü başka örnek yoktu!) giderek kendi üst yapısını (kamu yönetimi, askeri örgütlenme, bürokrasi, eğitim sistemi vs.) modernize etti. Cumhuriyet, seküler bir devlet kurdu. Tüm bu fazla basite indirgeyerek özetlemeye gayret ettiğim dönüşümler, İslam’ın ricat ederek kılıcı bırakmak durumunda kaldığına argüman oluşturuyor. İslam, Osmanlı örneğinde gördüğünüz üzere, kendi isteği ile kılıcı bırakmadı. Müslüman toplumların başka bölgelere yayılma ve “kılıç zoru ile” istedikleri sistemi dışarıda da kabul ettirme şansları ve olanakları kalmamıştı.

Kısacası kılıç orada, ortada, dinin merkezinde bir yerde hala duruyor.

İşte Aya Sofya’da Cuma Namazı esnasında hutbe veren Diyanet İşleri Başkanı’nın (imamın!) elinde tuttuğu kılıç, budur. O kılıç fiziksel olarak hutbe esnasında Aya Sofya Kilisesi’nde (şimdiki camide) olmasaydı da, onun İslam dininin içinde olmadığını söyleyemeyecektik.

Kılıcın bu devirde halen normal bir dini pratik olduğunu söyleyeniniz var mı? Kılıcın dinde yerinin olmadığı bir “zamanın ruhuna uyum kazandırma” projesi ne zaman başlayacak? Kılıcın sembolize ettiği Dar-ül Harp ve Dar-ül İslam dikotomisi ve o tansiyonun ortaya çıkardığı şiddet antagonizması ne zaman son bulacak? Hristiyanlarla ve Yahudilerle dostluk edenlerin onlardan olacağını, onlara takiyye yapmanın, dostmuş gibi görünmenin, ama asla onlara güvenmemenin, onlardan dost edinmemenin salık verildiği metinler ne zaman sorgulanacak? Dünyayı “biz” ve “onlar” olarak bölmenin ve “onları” tahakküm altına almanın (gaza) dini bir pratik addedilmesinden ne zaman teolojik olarak da politik olarak olduğu gibi, vazgeçilecek? Bu bakış açısının dini bir tür totaliter ideolojiye ve – eğer kurulabilirse – bir teokratik totaliter devlete dönüştüreceği ne zaman görülecek?

Başkalarının hayat hakkına, kentlerinin dokunulmazlığına, ibadethanelerinin kutsallığına saygı göstermeyen bir kültür, aynı saygıyı kendisi, kendi kutsalları veya yaşam biçimi için talep ettiğinde ne cevap alır? Son kertede barışa inanan herkesin “eline kılıç alanın kılıçla helak olacağını” bilmesi gerekiyor. Aya Sofya’daki kılıçlı Cuma’nın bu tartışma bağlamında herkes tarafından bir kez daha düşünülmesi gerekiyor. Bireysel mesajın değer kaybetmemesi, toplumsal – özellikle de şiddete, yani kılıca ilişkin – alanın sıkı bir gözden geçirilmeye ve yeniden okumaya tabi tutulmasını zorunlu kılıyor. Türkiye ve İslam ülkeleri dışında, Hristiyanların ve Yahudilerin kendi kutsal ibadet mekânlarını özel günlerinde Müslümanların kullanımına açmaları ile Aya Sofya’nın camileştirilmesi ve oradaki ilk ibadette Müslümanların imamının elinde kılıçla diğer dinlere gözdağı vermesi, yan yana konduğunda nasıl görünüyor? “İslam barış dinidir!” sloganı bu resimde size anlamlı geliyor mu? “Gerçek İslam bu değil!” gibi artık neredeyse rutine bağlanmış olan bir kuru retorik cümleyle bu tabloyu izah edebileceğine, sahi, siz hala inanıyor musunuz?

Bu sorular soruluyor, sorulacak. Önemli olan bu soruların ve bunlardan çok daha önemlilerinin – cinsiyetler arası ilişkiler, eşitlik, özgürlük vs. gibi konuların da – tartışıldığı, ama özgürce ve herkesin katılımıyla konuşulup eleştirel akılla sorgulandığı bir iklimin ortaya çıkmasıdır. İslami bir aydınlanma ve belki de tarihin tozlu farlarında fark edilmeyi bekleyen bir büyük geçmiş, bu “Renaissance” ne zaman başlayacak diye bekliyordur!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 25.7.2020 [TR724]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder