Gazeteci Arzu Yıldız, 15 Temmuz sonrası hakkında çıkarılan yakalama kararının ardından yurtdışına çıkarak Kanada'ya gitti. Şimdilerde Kanada'da yaşayan Yıldız, yaşadıklarını ve hikayesini kaleme aldı
Yıldız'ın facebook paylaşımı olarak yazdığı yazı şöyle:
Coğrafya kaderin midir?
Aklında okumak,meslek edinmek, çalışmak gibi hiç bir gelecek planı olmayan, hayatta kalmak için iyi kavga etmenin, şiddetin ve isyanın yeterli olduğunu düşünen genç bir kızdım.
Oturduğum mahallenin parkına insanlar benden izinsiz giremiyordu. Futbol oynuyor, tekwando ve boks yapıyordum. Elimde sigara ile gece yarıları geziyor, uykum gelince parklarda kestirip, nereden geldiğimi sorunca annem hiç içeri girmiyordum. (Bana kimse hesap soramaz ne de olsa)
Hamza Yerlikaya’nın tüm maçlarını izleyip, güreşi öğrenmiştim. Erkekleri de yerlere yıkıyor, genç bir kız gibi değil de genç bir erkek gibi yaşıyordum. Herkes abisini çağırırken, benim kardeşlerim “ablasını” çağırıyordu.
Lisenin ilk seneleriydi. Okuldan eve dönüyordum. Oturduğumuz askeri bir siteydi. Bizim eve dönen sokağın başındaki çöp konteynerının yanına atılmış bir kitap gördüm. Ön sayfası yoktu.
Kayseri’ye bulaşmanın verdiği beleşçilik ile kitabı aldım. (Bedava mal ne de olsa) eve geldim. Akşam odama çekildiğimde ilk sayfası olmayan o kitabı okumaya başladım.
Ümit Yaşar Oğuzcan’ın “Acılar Denizi” isimli şiir kitabıydı. Ertesi gün yeni bir şiir kitabı aldım. Cemal Safi’nin, “ya evde yoksan” diyordu.
Sonra Ahmet Arif ve Nazım Hikmet. Şiir kitaplarını okuduğumu görünce annem “aşık mı oldun” diye çıkışmıştı.
O dışarıdaki serseri hayatım aynen devam ediyor. Herhalde geceleri kitap okuyacağıma kimse ihtimal vermiyordu. İnsan gördükleri ya da duydukları kadarını bilip ona göre yargılıyorlar. ( bugün olduğu gibi)
Kitap, şiir okurdum ama aşık değildim.
Bana aşık olan biri vardı. Ama annesi “o kızı istemem serserinin teki, seni de bozar. Elde domates ekmek geziyor” demişti. (Ben hala domates ekmek yiyorum)
Öyle uzak durulması gereken biriydim onların gözünde.
İnsanların üniversiteden bahsetmesi de ilgimi çekmiyordu.
Ama elime geçen kitapları okurdum geceleri.
Bu kavga gürültünün arasında, biraz zaman geçince neymiş şu sınav diyerek, bir de ben girdim.
Sözelde mükemmel sonuç almıştım. Geceleri okunan kitaplar, tüm eksikleri kapatmıştı anlaşılan.
Neyse tercih formunun ilk üçünün ikisine hukuk, üçüncüye de gazetecilik yazdım.
Bilgi üniversitesi gazetecilik bölümü geldi. Neymiş “bi gidelim bakalım, İstanbul da takılırım” diyerek gittim. Okulun ilk dersinde Okan Tanşu diye bir hocamız vardı.
“Bu sınıfta kim gazeteci olmak istiyorsa bugün bu dersten sonra gitsin staj yapmak için iş arasın. Parayı unutsun. Bağımsız küçük yerlerde işe girsin. Holdingler de haber yapamazsınız reklam kaygısı olur. Gazetecilik bağımsızlıktır. Dürüst olmaktır” dedi.
O dersten çıkınca okulun içindeki 32.gün stüdyosuna gidip konuştum. Hemen staja başladım.
Haftanın yedi günü tarih ile yan dal yapmak için iki kampüs, bir staj ve haftanın üç günü de gece bara gidiyordum. Günde üç saat uyku ile yaşamaya alışmıştım.
Neyse o ara Ankara’da sevgilim vardı. “İş bulunur, koca bulunmaz” diyerek okul bitince Ankara’ya döndüm. ( Bulmasam da olurmuş)
Babam “işini bul sonra evlen” bir şeyler söyledi. Babamın verdiği rotayı takip edersem oooo, dedim “menapoza girince mi evleneceğim” neyse evlendim. (Hayat benim ya hani)
İstanbul’da travestilerin hazırladığı pembe hayat derneğinin ilk tiyatro oyununa gitmiştik bir arkadaşım ile. Bir baktım bir kız, fotoğraf çekiyor. Gazeteci galiba da Türkiye’de kim muhabir gönderir böyle bir oyuna diye düşündüm. ( o kadar geliştik mi ya)
Gittim sordum, “taraf gazetesi” dedi. “Kimler var” diye sordum. Yeni bir gazeteydi. Kadroyu sıraladı. İyi bir Çetin Altan okuyucusuydum. Ahmet Altan’ın olması bile başlı başına yeterliydi. Arkadaşım ile dedik ki; bu gazete, benim çalışmam gereken gazete!!!!!
Ankara’ya gelince Taraf’ın ofisine gittim. Gazete binasından İçeri girmek pek mümkün değil, her yerde torpil, referans ayağı bir şeyler çıkıyor. (İnşaat ustasının kızının ne referansı olacak. Hoş babam şu aydınım diye geçinenlere bin basan bir adam)
“Master tezim var temsilci ile görüşmem gerek” diye girdim içeri”
O dönem Lale Kemal yeni temsilci olmuştu. “Girerken yalan söyledim. Ben para istemiyorum sadece burada çalışmak istiyorum. Almasanız da her sabah geleceğim” dedim. Ertesi sabah gittim ve başladım. İki hafta sonra kadro geldi. Neyse Ahmet bey, benim adliyeye gitmemi söylemiş.
Adliye ile ilgili hiç bir bilgim yok. Gittim “basın odası var” dediler, içeri girdim Taraf’tan geldiğimi söyleyince bana odanın anahtarını alamayacağımı ve öyle kafama göre de giremeyeceğimi söylediler.
(Gazeteciyiz ama ön yargılıyız halleri)
Ben odaya uzun bir zaman hiç girmedim.
O arada aslında üniversite tercihinde hukuk okumak istediğim belki avukat, savcı olarak gireceğim adliyeye yargı muhabiri olarak girdim. Koridorlarda kalmak birçok haberi yakalattı.
Taraf herkes için Ergenekon Balyozu yazan gazeteydi benim için ise pembe hayat derneğinin tiyatro oyununa muhabir gönderen, tabusuz, ezber bozan bir gazete.
O adliyede oğlu katil olan anneyi de, oğlu öldürülen anneyi de gördüm. Küçücük çocuklara tecavüz davalarını da. Dincilerin aldıkları rüşvetle masaj salonlarında nasıl soluk aldığını da. Ötekilerin hikayeleri vardı. Gerçek, sıradışı, acı ve acımasız bazen.
Orada uyuduğum da oldu. İki gün eve gitmediğimde.
Onca sene adliye muhabirliği yaptım bir günde bu adam neci diye düşünmedim hiç bir yargı mensubu için. Bu kafa da anlayacağım bir kafa değildi. Geceleri dosyaların yanında, onlarca hukuk kitabı okudum, film ve belgesel seyrettim.
17/25 aralık, mit tırları da değildi benim hikayem. Deniz feneri, faili meçhuller bir sürü dosya görmüştüm. Ama mit tırları davasında o savcıların nasıl suçsuzken suçlandıklarını gözlerimle gördüm. Onların yasını tuttum.
Nihayetinde kapısına ilk polis gönderilen gazeteci oldum. 17 temmuz da polis kapıya geldi. Liste başı olmak iyi de, biraz stresli. ( o hengamede beni ne yapacaksınız kardeşim)
Kaçak göçek bir hayat, bir sürü hayal kırıklığı geçmişten antremanlıyım da böyle kriz anlarına, hadi bir şansımı deneyip diye düştüm yola. Yol uzun ve birçok hikayeyi de içine alarak, devam etti.
Kanada’ya kadar geldim.
Geldiğimde kaybettiğim her şeye ağlıyordum, şimdi ise kaybettiğimi sandığım her şeyin yalan oluşuna üzülüyorum.
Burada geceler yine kitaplarla geçti. Sonra anladım ki, ben o çöpte bir kitap değil aslında hayatımı bulmuştum.
“Acılar Denizi”
Şiir gibi.
Yaşanmış, duygu dolu, serseri ve mülteci.
Ve anladım ki ben kavgaların güreşlerin insanı aslında hiç olmamışım. Benim ruhum da kitaplar ve bilgiye açlık var. Şiddet yok.
“kağıda dokunan kalem, kibritten daha çok yangın çıkarır” demiş Fobes.
Yaktım geldim.
Yaşadığın topraklar sana o duyguyu verse de, sen özünü buluyorsun. Coğrafya kaderin değil.
Kaderin bazen bir çöpte de çıkabiliyor karşına.
Bu dingin, düzenli ve sakin ülkede düşünmek için çok zamanım oldu.
O coğrafya da hayatta kalmak şiddetle, iyi dövüşmek ile oluyor sanıyorsun. Yazanı da kavga eder gibi yazıyor, Bilgi değil dillerden nefret akıyor.
Bir şiir kitabı hayatımı değiştirdi.
Önce bir özgürlük yolculuğuydu bu, şimdi o yolun sonunda kendimi buldum. Anladım.
Ufuktepe de halı saha maçı yapıp, erkekleri yere seren kız değildim ben. Hiç de olmamıştım aslında.
O Çöpe atılmış bir kitap gibiydi hayatım......
“Ben acılar denizi olmuşum, yaklaşma
Sularım tuzlu, sularım zehir zemberek
Baksana;herkes içime dökmüş artıklarını
Bu karanlık bitse artık, bir ay doğsa
Bir deli rüzgar çıksa; alıp götürse
Yılların içimde bıraktıklarını.”
[Samanyolu Haber] 28.1.2020
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder