Anadolu’nun Türkleşmesi, Orta Asya’dan göç eden kitlelerle değil, irtidat ve linguistik adaptasyon-asimilasyon ile oldu. 1800’lerin sonuna dek Osmanlı tarihi, medreselerde İslam tarihi olarak okutuldu. Osmanlı sarayı da kendi tarihlerini İslam tarihinin bir parçası olarak algıladı. İslam ümmeti kimliği ve Osmanlı aidiyetleri, Osmanlı-Müslüman toplumunun ana kimliğini oluştururken, etnik köken ve “millet” olgularının kimliksel düzeyde hiçbir önemi olmadı. Osmanlı’lar Anadolu’nun Türkleşmesi diye bir kavram da asla kullanmadı. Türkleşme veya Türkleştirme kavramları yirminci yüzyıla kadar Osmanlı aydınları arasında kullanılmadı. Türkleşmek kavramı, Batılılar tarafından “Müslümanlaşmak” veya “Müslüman olmak” anlamında erken dönemlerden itibaren kullanılsa da, Türk kavramına milli (nasyonal) anlam yüklenmesi, yine modern zamanlardan itibaren karşımıza çıkıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nda ulema, mülkiye, askeriye gibi gruplara aidiyet, asla etnik bir bağ veya köken gerektirmedi. Ancak dini aidiyet gerektirdi. Orhan Pamuk’un Beyaz Kale’sinde romanın kahramanı Hoca ile İtalyan kölesi arasındaki etkileşimde de açıkça görüleceği üzere, temel aidiyet belirleyici dindi. Morfolojik olarak Osmanlı bireyleri ile Batılılar arasında kayda değer bir farklılık – ırki bir ayrıt edici özellik – mevcut değildi. Anadolu ve Balkanlarda Osmanlı tebaası morfolojik olarak Orta Asyalı değil, güneydoğu Avrupalı, Kafkas ve Ortadoğulu morfolojik özellikler taşımaktadır.
Tüm bu bilgiler ışığında, Anadolu’ya Orta Asya’dan kitlesel göç tezi ve ırksal-etnik (kan bağı-genetik) aidiyetler bağlamında bir Türklük, yirminci yüzyıl tarih yazımının ve Pan(Türkizm) ideolojisinin fabrike ettiği diskurlardır. Bunlar, arkeolojik, kültürel, folklorik, musiki, yemek kültürü, mimari, vs. mevcut mirasla desteklenemiyor.
Türklerin İslam tarihi dışında bir etnik grup olduğu ve tarihlerinin İslam tarihi dışında var olduğuna ilişkin çalışmalar, 1800’lerin sonunda ve 1900’lerin başında ortaya çıktı. Çoğunlukla Memalik-i Osmanî’ye göç eden Rusya Türkîleri tarafından savunuldu. Önemli bazı şahsiyetlere baktığımızda, karşımıza daha çok Kırım ve Volga Tatarları, Kıpçaklar ve Azeriler çıkıyor. Bunlar için, yeni geldikleri ülkede (Osmanlı Devleti’nde) dil birliği ve etnik ortak kökenler üzerinden aidiyet aramak anlaşılır bir tutumdur. Çoğu entelektüel ve iyi eğitimli olan bu aydınlar, yayınladıkları eserlerde, gazete ve mecmualarda Türkçülük propagandası yaptılar. Balkan Savaşları sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopan gayrimüslim tebaalar, Osmanlı’da nasyonalizm ve nasyonal aidiyet akımını tetikledi. Bir tür tepkisel milliyetçiliğe evrildi. O dönem, Rusya-Simbirsk’li Tatar Yusuf Bey (Akçura) tarafından kaleme alınan Üç Tarz-ı Siyaset adlı geniş makalede, neden İslam ümmeti ve Osmanlı aidiyeti yerine Türk milliyetçiliği üzerine inşa edilen bir kimliğin devletin taşıyıcı aidiyeti olması gerektiği anlatılmaktadır. Yusuf Bey gibi, İsmail Gasprinski (Gaspıralı) da Tercüman adlı gazeteyi çıkardı ve bu gazetede bir tür yapay Türkî-Esperanto (Anadolu Türkçesi ve Kıpçak-Tatar karışımı) kullandı. Amacı, birbirinden farklı Türkî dillerin arasında sorunsuz iletişim kurulabileceğini göstermekti. Çünkü Anadolu’da halkın kullandığı Türkçe ile diğer Kıpçakça (Tatar, Kırgız, Kazak vs.) ve Çağatayca (Özbek, Uygur vs.) Türkî diller kendi aralarında anlaşamıyordu. Türk Yurdu gibi dergilerde örgütlenen Türkçü teorisyenleri birçoğu Memalik-i Osmanî sınırları dışında, özellikle de Rusya Çarlığı’nda doğmuş ve yetişmiş Tatar-Kıpçak aydınlardı. Giderek kadim ve büyük bir Türk Tarihi bilincini ve aidiyetini Osmanlı aydınları arasında yaygınlaştırdılar. Dil engeli, bu tarihin en zayıf noktasıydı. Türkî diller arasındaki farklar, Alman dili ile Hollandaca veya Danimarka dili arasındaki farklar gibi, gayet somuttu. Basit günlük yaşama ilişkin cümleler ve kelimeler dışında sofistike bir iletişim, gerek gramer farklılıkları, gerekse de kelime haznesindeki ciddi farklar nedeniyle imkansızdı. Bu farklılıkları ortak bir dil oluşturarak ve bu dili okullaşma ile devlet üzerinden topluma öğretmekle aşmak, Pantürkist tüm kuramcıların ana hülyası oldu. Bu hülya bugüne dek gerçekleşemedi.
Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanma sürecinde olması ve Osmanlı entelijensiyasının İmparatorluğu her ne pahasına olursa olsun kurtarma isteği, özellikle Arnavutların ve Arapların da ayrılıkçı milliyetçiliğe yönelmelerinden sonra, Türkçülük ve Pantürkizm ideolojilerinin devletin taşıyıcı ideolojileri olmasına yardımcı oldu. Etnik Türklerden oluşan bir imparatorluğa evrilmek, akıllıca bir strateji olarak görünüyordu. Pan- hareketler (mesela Pan-Slavizm, Pan-Germenizm) bu dönemde oldukça yaygın ve geçer akçe ideolojilerdi. Osmanlı aydınları böylece giderek Türk olduklarını keşfetti. Her ne kadar bu aidiyet sadece linguistik de olsa, etnik ve ırki bağlarla bunu güçlendirmek gerekiyordu. Çünkü diğer pan- ideolojiler de, sosyal Darwinist üstün ırk söylemlerini hoyratça kullanmaktaydılar. Bu durumda, Makedon, Slav kökenli, Çerkez, Kürt, Yahudi kökenlere aldırmaksızın, Osmanlı aydınları arasında Türkçülük hızla yayıldı. İttihat ve Terakki Partisi’nin iktidarında, bu Türkçülük mefkûresi ve onun dünya görüşü artık devletin temel aidiyet temellerini oluşturmuş, okullara girmiş, hatta dış politikada etkili olmaya başlamıştı. Mesela Lütfü Türkkan’ın kullandığı “Sarıkamış’ta donmak” ibaresi, İttihatçıların Turan ülkesini fethe çıkma hülyasıyla bağlantılı olan Sarıkamış faciasına ve dramına referans veriyor. Oysa Osmanlı tarihi boyunca, Osmanlı İmparatorluğu asla Türk kökenli bölgelere etnik bağlar nedeniyle ilgi duymadı. Bu bölgelerin Müslüman oluşu dışında ortak zemine kıymet atfetmedi. Hatta Sefeviler vakasında olduğu gibi, Türkî kökenli (etnik ve ırki bağlar olan) gruplarla savaşmaktan geri kalmadı. Açıkçası Osmanlı döneminde bahsettiğim modern dönemlere dek, imparatorlukta hiçbir zaman insanlar kendilerine “Türk” demediler. Aidiyet Müslümanlıktı. Türklük diye bir şey yoktu. Türkçe konuşan Müslümanlar vardı, ama bunlar kendilerini Türk olarak adlandırmıyorlardı.
Osmanlı, etnik seçicilik yapmadı. Bilakis, bir tür “melting pot” (her grubun birbirine Müslümanlık üst kimliğinde karıştığı bir tencere) oldu. Anadolu ve Balkanlardaki etnik kompozisyon, dini temellerle şekillendi. Bulgarlar, Sırplar ve Helenler kendi aidiyetlerini Ortodoks Hristiyanlık sayesinde korudular ve sonra da yine bu aidiyetin modern milliyetçilikle harmanlanması sayesinde ulus devletlerini kurdular. Din ve lisan farklılıkları temelinde, Osmanlı işgali öncesi tarihleri ve mitolojileri zemininde ortak aidiyetler oluşturdular. Anadolu’daki ahali de, bu bölgenin yerlisiydi. Fakat şimdi yeni milli aidiyet (onu şekillendiren ve inşa eden ideolojinin ana varsayımları ve propagandaları temelinde) kendilerine Orta Asya’lı olduklarını söylüyor, yeni bir kimlik inşa ediyordu.
Irki bağın kurulması ve ırkçı-etnik milliyetçiliğin başat ideoloji haline gelmesi, Cumhuriyet sonrası çok daha yoğunlaştı. Çünkü cumhuriyetin kurucu kadrosu, seküler bir devlet inşa etmeye kararlıydı. Bu seküler devlet, Mustafa Kemal ve yeni devletin tek partisi CHP’nin anlayışına göre, politika ile iç içe olan İslam’ı kamusal alandan ve devletten tümüyle dışarı çıkartmakla mümkün olacaktı. Böylece İslam’ın birleştirici tutkal rolünü ulusal aidiyet tezine eklemlemeyi seçmediler. Bunun yerine, Türklerin Orta Asya’lı (yani ilkel gördükleri Ortadoğu’lu olmayan!) bir toplum olduğuna ilişkin endoktrinizasyon, devlet tarafından on yıllarca okullarda müfredatı belirledi. “Orta Asya’daki kuraklık nedeniyle batıya göçmek zorunda kalan Türkler” türü, arkeolojik ve tarihi kayıtlarla çelişen varsayımlar üzerine kurulan bir tezdi bu. Amacı, İslamcı gaza ve cihat motivasyonlu savaşkan Türk alperenlerinin Anadolu akınları gerçeğini, halkların göçü tipi doğal bir şekle sokmaktı. Kuraklık gibi bir doğal afet, böylece İslami motiflerle yapılan cihatçı akımların yerini aldı ve tarih tezi böyle şekillendirildi. Böylece dini zemin yerine ırki zemin oluşturuldu. İslam’la ve Arap-Ortadoğu kimlikleriyle de araya set çekildi.
Bu tezin en önemli eksisi, Anadolu’daki İslam öncesi dönemlerle kurduğu problemli ilişkidir. Mesela Hititler, Frigya’lılar ve Sümerler bu tarihe bir tür ön-Türkler gibi yamanmıştır. Ama Helen uygarlığı, Ermeniler ve Kürtler, bilinçli olarak bu tarih diskurunun dışında tutulmuştur. Anadolu’daki Helen-Hristiyan uygarlığı, ilk Türkçe’nin Anadolu’da duyulmasından binlerce yıl öncesine dayansa da, cumhuriyet tarih tezleri bu gerçeği çok tehlikeli buldu. Asimile olan Helenler ve Ermeniler, inşa edilmek istenen “Türk” aidiyetinin karşısındaki en ciddi tehlikelerdi. Müslüman Anadolulu, Osmanlı döneminde etnik kökeniyle ilgilenilmeksizin üst kimlik tarafından (ümmet) kapsanıyordu. Bu nedenle devlet için tehlikeli değildi. Fakat İslami aidiyet laiklik üzerinden devlet-dışı alana itilince, ırki bağ kurulması zorunlu olmuştu. Bu, “Anadolu’da asimile olmuş Anadolu yerlilerinden oluşan bir halk” gerçeğini reddetmeyi gerektiriyordu.
Orta Asyalı olmak zorundaydık. Aynaya baktığımızda öyle olmadığımızı her gün görüyor da olsak, devleti kuranlar, kendi ideolojik fabrikasyonlarına uydurabilmek için bu diskuru bizlere okullarda devlet eliyle endoktrine ettiler. Böylece 949 yıllık gerçekler reddedildi. Irkçı nasyonalizm, Türkiye’de Rum veya Ermeni kökenli olmayı hakaret olarak algılattı. Çünkü halkın çok büyük bir bölümü mürteddiler ve genetik olarak Anadolu kadim halklarının soyundan geliyorlardı. İdeoloji, büyük nenelerin ve dedelerinden utanan, hatta nefret eden, onların soyundan olmayı hakaret addeden tuhaf, kindar nesiller yetiştirmişti.
(Devamı var)
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 29.6.2020 [TR724]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder