Değerli kardeşim Engin bey,
“Tahayyülümüzde kalsınlar eski halleriyle!” makalenizde “İktidarın gazabından korunmak ve nimetlerinden yararlanmak hatırına, binlerce masuma yapılan tarifi muhal zulme bigane kalanları tarih elbette yazacak” dedikten sonra , bu neme lâzımcı tavrın her zaman vaki olduğunu ifade ediyorsunuz . Beklemediğimiz, ummadığımız, ihtimal vermediğimiz şeylerin bir vakıa olarak yaşanabileceğini hayat gösteriyor. Yazınızda bu ters beklentilerin çok örneklerini belirtiyor, haklı olarak hayıflanıyorsunuz. Ama ne yapalım ki Fransızların, böylesi durumlarda dediği gibi, ne diyelim, “C’est la vie! Hayat böyledir!”. Ama ben, bu makamda, sizin “Aşk gelince bütün dertler bitecek” makalenizin persbektifinden bakmada yarar görüyorum.
Evet, bu vefasızlık, hakka hakikate sahip çıkmamak şimdiye mahsus değil. Yakın dönemdeki çarpıcı örneklerinden biri Bediüzzaman Said Nursi’dir. Osmanlı Devletinin son döneminde din ilimlerinin en yüksek kurulu olan Dâru’l-Hikmeti’l-İslamiyye üyelerinden. Elmalı’lı M. Hamdi, İzmirli İsmail Hakkı, Şeyhülislam Mustafa Sabri gibi en gözde âlimlerlin teşkil ettiği bu Kurulun genel sekreterliğini de Mehmet Âkif üstleniyordu. Bediüzzaman ayrıca o dönemin sosyal ve entelektüel hayatında da etkili bir zat. Anadolu istiklal hareketini verdiği fetva ile açıkça desteklemiş olduğundan, zaferden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin resmen daveti üzerine 9 Kasım 1922 günü millet vekillerine hitap etmek için Kürsüye davet ediliyor. Siyasetin gidişatından ümitvar olmayınca 1923 ortalarında memleketi Van’a gidiyor. 1925 başında Şeyh Said hadisesi bahane edilerek kelepçe takılarak İstanbul’a mahkemeye, oradan bir dağ köyü Barla’ya sürgüne mahkûm ediliyor. İsyanla ilgisi bulunmadığı halde sürülüyor. Yoksa derhal idam edilirdi. Daha sonra hayatının sonuna kadar 35 yıl, kanunen suç bulunmaksızın hapishane hapishane dolaştırılıyor. Dikkat edelim: Yeni Türkiye’nin en çok göz önünde şahsiyetlerinden biri, el üstünde oluşundan, bir buçuk yıl sonra linç edilirken toplumda adalet isteyen bir ses yükselmiyor.
Hizmet hareketi, Bediüzzaman’ın Kur’an ve hadislerden çıkardığı hizmet prensiplerinin, değişen toplum şartlarına geniş ölçüde uygulanmasından ibaret. Açtığı binden fazla kaliteli okul ile “aklın nuru müspet bilim, vicdanın ışığı din ilmidir” prensibini tatbik ederek bütün dünyada ses getiren bir eğitim hamlesi gerçekleştirdi. Ahlâk ve maneviyatla donanmış, sadece yaşama değil, yaşatma idealine gönül vermiş bir nesil yetiştirdi. İslam’dan yola çıkıp Müslüman kalarak evrensel insanî değerlerde buluşmak suretiyle dünya barışına katkıda bulunmanın mümkün olduğunu göstererek islamofobinin yanlışlığını ortaya koydu. Böylece Türkiye’nin ve faaliyette bulunduğu yüz küsur ülkenin devlet adamlarının takdirini topladı. Bu takdirler münferit başarılara değil, yaklaşık 25 yıllık gözlemlere dayanıyordu.
Ezcümle, T. Özal, S. Demirel ve A. Gül cumhurbaşkanları, T. Özal, T. Çiller, S. Demirel, Y. Akbulut, B. Ecevit, R.T. Erdoğan başbakan olarak – ve tabiatıyla devletin bilgi kaynaklarını göz önünde bulundurarak- takdirlerini açıkladılar. Yasal çerçevede çalışan bu sosyal yapının tahrip edilmesi, insanın hayalinden bile geçmezdi.
Ama Erdoğan iktidarının, A. Hitler’in “Halkı aydınlatma bakanı” Goebbels’in “büyük yalan” taktiğini kullanması ve bunu beş yıldan beri devlet gücü ile uygulaması, toplumda etkisini gösterdi. Hitler rejiminin yaptığını gören G. Orwel , İngiltere’de elli yıl sonrası için “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” kitabını kaleme aldı. Bu ütopik romanında ironik bir şekilde , toplumun “Bu kadarı da olmaz!” sandığı, yenilir yutulur görmediği uygulamaların topluma içirilebileceğini anlatarak, âdeta toplumları uyarmak istedi. Fakat bu kitabı tersinden okuyan bazı şeytanî tipler, olmaz sanılan şeylerin yapılabileceğini, topluma hazmettirilebileceğini, birbiriyle çelişik yüzlerce büyük yalana inandırılabileceğini çıkardılar (Ben bu diktatörlüğü uygulayan iradenin, bu kitabı tersinden okuduğuna eminim. O ütopik devlette Gerçek Bakanlığı, Sevgi Bakanlığı, Barış Bakanlığı gibi yapıların, sadece isimleri alıp onların tamamen tersi içerikleri ifade etmeleri, algı yönetiminin pekâlâ mümkün olduğunu gösterir.)
2015 başlarında Hizmet hareketi aleyhinde büyük yalanlar piyasaya sürülüp halktan inananların yavaş yavaş artmaya başladığını görünce çok şaşırmıştım. Devletin ve toplumun gözlemleri altındaki bu eğitim yapısı ile, neredeyse yolları buluşmayan aile kalmamıştı. Halkımızın önemli bir kesimi, bu kurumları ve oralardaki eğitim gönüllülerini tanımış ve iyiliklerini görmüştü. Bir acı kahvenin kırk yıllık hatırı olduğunu söyleyen bir toplum nasıl olur da çocuklarını vatana, millete, ailelerine kazandırmak için ferağatla çalışan bu yapının aleyhine dönebilirdi? Aylarca bu ifritten soru ile kıvrandım.
İnsanın en büyük nankörlüğü Rabbine karşı yapabileceğini bildiren ayetleri okuyup iyi düşününce cevabı buldum. “Allah, dilediğiniz her şeyi verdi. Öyle ki Allah’ın size verdiği nimetleri saymaya kalkarsanız, mümkün değil sayamazsınız. Gerçekten insan pek zalim, pek nankördür” (14/34. Ayrıca 80/17). Kâfir insan, hep batıl cephesinde yer alıp Rabbine düşmanlık eder (25/55). Demek insan, en büyük nankörlüğü, paradoksal olarak, en çok iyiliğine mazhar olduğu varlığa karşı yapabilmektedir. Minnetarlığın manevi ağırlığından içten içe kurtulmak istemektedir. Bir vesvâsın vesvesesi “Bunca iyilikleri meğer gizli maksat için yapmışlar” diye inandırınca, o minnettar, bir hamlede eziklikten kurtuluyor ve velînimetine büyük düşman kesilmesini haklı görüyordu. Sizin Fatih kolejindeki Osmanlı ailesinden öğrenciniz on binlerce örnekten biridir. Kendisine nezih ortamda kaliteli bir eğitim veren ve normalde yüz bin lira ödeyerek mezun olacağı bir okuldan parasız mezun olduktan sonra şimdi en ufak bir hicap duymaksızın Hizmetin düşmanı kesilebiliyor.
Fakat ne yaparsınız? İnsan “nisyan” ile mâlül. İnsanın Rabbi, tezkiye edilmeyince onun “zalûm-ün keffâr” (14/34) “zalûm-en cehûl-â” (İnsan pek zalim, pek cahildir , 33/72) olduğunu bildiriyor. Peygamber Efendimiz (aleyhi’s-selam)ın, çevresindeki yüzlerce münafığın yola gelmesi için ömrünün sonuna kadar zehir gibi nice acılar yudumladığını biliyoruz.
Bilirim ne yapsam hata! / Yanlış attığım her adım.
Ellerim elma dalında / Âdem’le Havvâ ecdadım.
Belli ne birdir, ne iki! / Günahım başımdan aşkın!
Ya Rab Sen de bilirsin ki: / Bir Sen varsın bana yakın! (C.S.Tarancı)
İnsanları irşad kolay değil. Onların böyle dönüş yapmalarını beklemişti. Böylece hem onlardan doğru yola gelenler oldu, hem soylarından çok güzel Müslümanlar yetişti.
Bu sırdan olmalı ki, Rabbimiz insanlardan kolay kolay vaz geçmeyeceğini bildiriyor: “Siz kıymet bilmez bir topluluksunuz diye bu Kur’an ile sizi uyarmaktan vaz mı geçeceğiz?” (43/5). Toplumda yerleşmiş nice bozuklukları düzelten, manevî hastalıklarını şefkatle tedavi eden, cehalet, zulüm ve karanlıktan aydınlığa çıkaran peygamberlerini öldürmeye girişecek kadar vahşilikte ileri giden o zalimlere böyle hitap buyuruyor. Âdeta şöyle diyor: “Sizi bu halde bırakmak Ben’im rahmetimle bağdaşmaz. Ne kadar kaçmak isteseniz de Ben sizi helâk olmaya terk etmem. Allah, insanlardan vaz geçmez”.
Şimdi profesör olan bir doktora öğrencime pek bakir ve bereketli bir alana vesile olmuştum. Türkiye’de bu alanın tek uzmanı olduğundan bana müteşekkir oldu, kitaplarına takdim yazdırdı. Yetenekli biri idi. Fakat bu nankörlük ve zulüm sürecinde bana ağır hakaretle dolu bir mesaj yazdı. Şöyle mukabele ettim: “Sen müminsin. Bu hakaretler imanına yakışmıyor. Bak, bu hakaretlerin bana hiçbir zarar vermedi. Ama sana ahirette çok zarar verecek. Büyük duruşma gününde seninle hesaplaşmaya hazırım”.
Solcuları arıyorsunuz Engin bey. İşte onlardan bir nümûne: Daha 2014 başlarında bir gazeteci arkadaşım, Eski solcu, sonra liberal, bilahere oportünistliğe evrilen seksenlik birinin şöyle dediğini nakl etmişti: “Benim güzel yaşamam için gereken imkânlar şimdiki iktidar sahiplerinde. Şimdi müsaade edin biz yaşamımıza bakalım. Sonra gerektiğinde gelmek istediğimizde sizin kapınızın açık olacağını biliyoruz, siz müsamahakâr insanlarsınız”. Bu, M. Barlas’ın cerbezesi ve deneyimleriyle uyuşan bir söz idi.
İnsanımızın epey bir kısmı böyle. Millete küsmek, bizim mesleğimiz olmamalı. Ortam müsait olunca, yine biz veya çocuklarımız böyle bir topluma gerçekleri anlatmaya çalışacağız. Küsmek kolay. Çoğumuzda bu temayül var. Fakat zor ve âkıbet bakımından iyi olana yönelmeli. Hem unutmayalım ki dünya çapındaki bu islamî hizmeti geliştirip dünyanın her tarafına ulaştıran cemaat çıkarmayı da Allah Anadolu’ya nasib etti. Bu milletin böyle örnek nesil yetiştirme liyakati var. Bu süreçte Allah’ın Hizmete en büyük lütfu Fethullah Gülen Hocamıza süreci yönetme imkânı vermesidir. Onun zaman zaman “mübarek Anadolu” hatırlatmasını unutmayalım.
Hem kadirşinas, hem de gelecekten ümitvar olmak lazım. İyiliğin ve hayrın artması için yol bu olmalı. Bu noktada İsmet İnönü tecrübesini önemli görürüm. 1950, 1954, 1957 …1969 ‘da her seçimden sonra, kendisini iktidara getirmeyen halk için, yakınındakilere: “Ne olacak,nankör millet!” dedikçe, halkı daha çok küstürdü, oyları daha da azaldı. Halkın önemli bir kısmı, muhalefetin olmadığı, hukukun kalmadığı, hür medyanın söz konusu olmadığı bir ortamda konjonktürel olarak “uydum kalabalığa!” tarzında gidiyor. Normal dönemde bu kitlenin de mecrasını bulacağını umabiliriz. Fakat bu müsamaha tavrı, asla neredeyse tarihte benzeri görülmemiş kapsamdaki zulmü hafife aldığımız, veya ciğerimiz yanmadığı için bağışlayıcı olduğumuz şeklinde anlaşılmamalı. Başka bir makamda bu zulmü dünyaya duyurmaktan ve zalimlerin işini zorlaştırmaktan geri durmamalıdır.
Ben de sizin bu anlamdaki sözlerinizle bitireyim: “Günün sonunda, her şeye rağmen… Okuyacağız,yazacağız, çalışacağız, her dem yola revan olacağız(…) Nâdanlara bile merhametle, insafla, sevgiyle muamelede bulunacağız. İnsanlıktan ümidi kesmeyeceğiz. Okuduğumuz kitaplardan bunu öğrenmedik mi?”
[The Circle] 29.4.2018 [thecrcl.ca]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder