Hizmet eleştirileri ve hayal kırıklığı [Bülent Korucu]

Ahmet Kuru, Gökhan Bacık ve Özgür Koca gibi akademisyenlerin yönettiği ‘kıtalararası’ internet sitesi öncülüğünde bir tartışma yürüyor. Diğer İslami hareketlerle birlikte Hizmet Hareketi’nin eleştirildiği yazılar yayınlanıyor. Daha önce Mavi Yorum’da benzer bir çaba içine girmişlerdi. Uzun bir sessizlikten sonra yeni mecrada tekrar karşımızdalar. Amacın bir özeleştiri süreci başlatmak olduğu anlaşılıyor. Fikir çatışmalarının, hareketin dönüşümüne ve yeni ulaştığı zeminlerde yenilenmiş olarak var olmasına katkı yapacağını düşünüyorum. Yeni taşınılan coğrafyalarda eski sistemi ve alışkanlıkları sürdürmek imkansız. Bu tür tartışmalar görünür halde yapılmazsa, gıybet virüsünün yayılmasına zemin hazırlanmış olur. Tedavi etmeden yen içinde bırakılan kol, kangrene dönüşüp bütün vücudu bitirebilir.

Tartışmanın taraflarının anlaşamadığı bir nokta zamanlama konusu. Haksız bir baskı ve zulme varan uygulamalar sürerken, eleştiri ve özeleştiriyi doğru bulmayanlar itiraz ediyor. Karşı taraf ise hazır deprem yıkmışken yeni binanın sağlam olması için tartışmanın tam zamanı görüşünde. Biraz Nasrettin Hoca gibi olacak ama iki görüşün de haklı yanları var. Önceliğin enkaz altındakileri çıkarmak olduğuna katılıyorum. Onların üzerine yeni bina yapılamaz. Onlar göçük altındayken her adımın büyük titizlikle atılması gerekiyor. Bir an önce enkazı kaldıralım acullüğü ile dozerle girmek ise kabul edilemez. Ancak binanın hatalarını konuşmanın kurtarma faaliyetlerine faydası da yadsınamaz. Zira artçı sarsıntılar devam ediyor. Binanın zayıf kolonlarını bilmek bu açıdan önemli. Burada öncelik tespitinin ve kullanılan araçların zamanlamadan önemli ve belirleyici olduğu kanaatindeyim.

Tartışmanın platformu doğru mu? sorusuna benim cevabım evet. Daha doğrusu tartışma başlarken güçlü bir evetti; şimdi biraz hayal kırıklığı yaşadığımı söyleyebilirim. Sosyal bilimler alanında iyi yetişmiş ve Hizmet Hareketi’ne önyargısız yaklaşabilecek donanıma sahip bir bilim adamı topluluğunun bulunduğu zemin olarak gördüm. Mavi Yorum’dan itibaren ilgiyle takip ettim. ‘Gece kondu peygamberlik’ gibi konularda birbirlerini de eleştiren performans umudumu artırmıştı. Ancak, Ahmet Kuru’nun ‘liderler, prensipler ve peygamber örneği problemi’ başlıklı yazısı beni yeni bir değerlendirme yapmaya itti. Herşeye rağmen hala cevabım evet.

Kuru’nun yazısından neden hayal kırıklığı yaşadığıma gelince; enkaz altındakileri kurtarmayı öncelemediği ve enkaza dozerle daldığını düşünüyorum. Şu paragraf yazının nirengi noktası: “Bunun ötesinde Gülen, son süreçte de yaşanan acıları “peygamber yolunun kaderi” olarak tanımlayan konuşmalar yapmaktadır. Bu kaderci vurgu barışçıl kalma ve intihara varabilecek depresyonlardan kaçınma adına faydalı görülse bile, en azından iki açıdan mahzurludur. Birincisi, cemaat içindeki karar vericilerin hatalarının sorgulanmasını engellemektedir. İkincisi, takipçilerinin yaşananlar hakkında eleştirel bir bakışla dersler çıkarmasına mani olmaktadır.” Dışarıdakilerin barışçıl, içeridekilerin psikolojik olarak sağlıklı olması, yani enkaz altındakilerin güvenliği birinci öncelik olması gerekir. Tam da bunun için ‘Hocaefendi’ doğru yapıyor. Cezaevinde ruh sağlığını korumanın önemli bir yolu ‘dava düşüncesi’ ve dini pratik. Sol düşünce ya da Kürt meselesinden dolayı cezaevine girenlerde de bunu test edebiliriz. Ama konumuz hizmet mensupları. Yazar ve iyi bir sosyal bilimci olan Şahin Alpay, Silivri’den yazdığı mektupta bunu şöyle tespit ediyor: “Bazı şeyleri hapiste daha iyi anladım. Bunlardan biri, dinin ve özellikle dindarlığın ne demek olduğu. Teorik olarak anlamıştım, ama şimdi pratikte de görüyorum. Dini inançlar, insanoğlunun karşılaştığı felaketlerle başa çıkabilmesi için vazgeçilmez. Dindar insanlar arasında yaşayarak, dindarlığın inanç kadar ibadet olduğunu da daha iyi anlıyorum.”

Dışarıdakilerin barışçıl kalabilmesi de en az bunun kadar önemli. Hayattaki herşeyini kaybetmiş evine ekmek götüremeyen bir baba ya da annesi cezaevinde işkence gören yirmili yaşlarda bir genci, karşı şiddet ve terör tuzağına düşürmemek adına ne söyleyeceksiniz? Hareket mensuplarının suçsuz ve mağdur olarak kalmasını nasıl temin edeceksiniz. Hizmet, ’İslam’ın özünde şiddet üretmek vardır’ önyargısı taşıyan Dünyadaki algıyı değiştirebilecek neredeyse tek örnek. Böylesine bir baskı ortamında bile barışçıl kalabilmek için Fethullah Gülen’in gönüllülerine yaptığı motive edici konuşmalar sadece takdiri hak ediyor.

Dini bir cemaatin ve onun fikir önderinin kendini Kuran ve sünnetten referanslarla tanımlamasından daha doğal ne olabilir? Teşbihte hata olmasın bir Marksistin Kapital’e atıf yapmasını eleştirmek kadar absürt. Muhataplar, Kuran’ı sadece mezarlıklarda ve anlamını bilmeden okumayı önermeyecek kadar meseleye vakıflar. O halde meramlarını daha anlaşılır ifade etmeleri gerekiyor.

Kuru atıf yaptığı için önemsediğini anladığımız Bediüzzaman, Haşir (yeniden diriliş)in gerekliliğini anlatırken hep bu argümanları kullanır. Gençlere, çocuklara, mazlumlara ve yaşlılara nasıl teselli olduğunu vurgular. Menderes Hükümetlerine bir dönem verdiği destekten sonra, maruz kalınan kitlesel tutuklamalara aynı mantıkla yaklaşabilir miyiz?

Kuru’nun doğrudan Gülen’i hedef alması ve bunun yapış şeklini enkaza boldozerle girmek olarak görüyorum. Hayal kırıklığımı büyüten paragraf şöyle: “Daha genel bir sorun da şudur: Birçok konuda birbirine zıt peygamber örnekleri bulmak mümkündür. O yüzden bu örneklerin güncel değerlendirmelerde birebir kullanılması çelişkilere yol açar. Mesela Gülen’in vurguladığı bir örneğe göre Hz. Musa birisinin ölümüne sebebiyet verdiği suçlamasına karşı teslim olmayıp şehri terk etmiştir; bu örneğe bakarak adaletin olmadığı bir ülkeden kaçmak ve oraya dönmemek meşru görülebilir. Ama aksi örnekler de –özellikle lider konumundakiler için– bulunmaktadır. Hz. Muhammed’in takipçilerinden hepsi hicret edene kadar beklediği ve Hz. Ali dışında arkada kimseyi bırakmayan bir liderlik örneği sergilediği hatırlatılabilir.”

Bu cümleler Kuru’ya yakıştıramadığım bir belaltı vuruş olmuş. Gülen, 18 yıldır yurt dışında yaşıyor ve Kuru’nun bunu eleştiren bir cümlesini hatırlamıyorum. Gülen’in son bir yıl içinde çıkmış gibi bir algı oluşturmak doğru değil. AKP trolleri gibi dönsün yargılansın saçmalığına destek verdiğini sanmıyorum. O halde tezini güçlendirme kaygısı ön plana çıkıyor olmalı. Bu herhalde bir bilim adamı için en büyük vartalardandır. Kaldı ki tarihi veriler Kuru’nun ‘Peygamber herkesin çıkmasını bekledi’ tezini doğrulamıyor. Amcası Hz. Abbas en bilinenleri olmak üzere onlarca sahabinin Mekke’de kaldığını biliyoruz. Hatta yaşandığı günlerde bazı sahabiler tarafından ‘başarısızlık’ olarak görülen ama Kuran’ın Fetih olarak adlandırdığı Hudeybiye olayı anlatılırken şunu görüyoruz. Kuran, savaştan alıkoymanın gerekçesi olarak sahabinin bilmediği mümin kadın ve erkeklerin öldürülme riskini vurguluyor. (Fetih/25)

Kuru, Gülen’in başarısızlığın hesabını vermesi gerektiğini savunuyor. Prensipler önemlidir ana fikirli bir yazıda başarının bir ölçüt olarak sunulması bence çelişki. Ama daha önemlisi başarının tanımlanmamış olması. Mesala bana göre böylesine büyük bir camianın şiddete bulaşmayan alternatif bir model ortaya koyması başarıdır. Ya da yüksek bütçeli kurumların içinden mali kaynakları suistimal eden örneklerin yok denecek kadar az olması başarıdır. Bütçelerin doğru ve verimli kullanılıp kullanılmadığı konusunda eleştirilerin bir kısmına hak veriyorum. Fakat bir yolsuzluk olduğunu AKP bile iddia edemiyor. O kadar incelemeden sonra komik ve dayanaksız suçlamalar dışında bir iddia ortaya koyamadılar. Aksi olsa ortalığı inletirlerdi. Hizmet kurumlarında ya da kadrolaşıldığı öne sürülen kamuda cemaatin lider kadrosu denilen kişilerin yakınlarının kayırıldığını kimse iddia edemiyor. Üç yıldır süren baskıya karşı dayanıklı moral değerleri yüksek bir topluluk ortaya çıkmış diyebiliriz.

Mağduriyetlerin bütün kabahatini Gülen’e yüklemek, hırsızın suçunu ev sahiline yıkmaktan farksız. Biat dışında hangi seçenek, Erdoğan’ın hışmını durdururdu? Biat ederek bu zulümden kurtulmak bir başarı olur muydu?

Hayal kırıklığımın bir sebebi de tartışmanın yer yer çığırından çıkarılması. Kuru’ya kendi arkadaşlarından cevap gelseydi, tartışma çok boyut kazanırdı. Hiç mi katılmadıkları bir nokta bulamadılar. Savunmacı bir refleksle ortaya çıkmaları benim için sürpriz oldu. Bu yapılsa sosyal medya üzerinde toplanan seviyesiz tepkilerin önü bir nebze alınırdı. Özgür Koca’nın yazısına gelen tepkiler de daha düzeyliydi, Koca’nın hazım kapasitesi de daha yüksekti. Sosyal medyadaki çoğu maskeli tepkicileri baz kabul etmek muhataplara savunma argümanı sağlar ama tartışmayı doğru mecraya götürmez. Amaç üzüm yemekse tabii. Samimiyetine ve heyecanına her ortamda şahitlik yapacağım İhsan Yılmaz’ın öfkesine yenilip ‘cemaatçiliği ahlaksızlık kaynağı’ olarak nitelemesi gibi kötü örnekler tartışmanın sağlıklı yürümesini engelleyecek. Hoca cemaat/cemaatçiler nüanslarıyla kendini savunur ama sosyal medyada bu çok fark edilemez ki.

Kuru’ya cevaplarda da hayal kırıklığı yaşadığım örnekler var ne yazıkki. Mesela Faik Can’ın  “Kuru’nun bu yazısında maalesef ilmîlikten, hakkaniyetten ve ahlakîlikten olabildiğince uzak…” diye söze girmesini doğru bulmadım. Keşke “O, geçmişle geleceği, dinî ve sosyal pratiklerle yoğurarak çağdaş insana ve Müslümana önemli ve örgütlü bir dünya görüşü sunabilmiştir” gibi Hocaefendi’yi anlatan cümlelerle yetinseydi. Ya da “Hocaefendi’nin Kur’an’daki peygamber kıssalarını bağlamından kopararak anlattığı ve böylece takipçilerini yanılttığı savını ileri sürüyor ama bunu herhangi bir somut veriye dayandırmıyor. Hocaefendi’nin hangi kıssayı, hangi olayla ilintili olarak bağlamından kopuk şekilde anlattığını detaylandırmıyor.” Örneğine benzer şekilde Kuru’nun görüşleriyle sınırlı tutsaydı eleştirilerini. Kişiselleştirme hem ekseni kaydırıyor, hem de savunulan tezi zayıflatıyor.

Hizmet Hareketi benim gibi bir çokları için tutunacak son dal. IŞİD ve AKP  alternatifine karşı üçüncü yol. Onu gözümüz gibi korumak ama aynı zamanda yeni şartlara adapte olacak dönüşümüne katkı yapmak hepimizin borcu. Tartışmayı onun uçurumdan önceki son çıkış olduğu bilinciyle sürdürmek zorundayız. Aynı zamanda eski halin muhal olduğunu ‘ya yeni hal ya izmihlal’ kavşağında durduğumuzu unutmamalıyız. Kuru ve Koca’nın öncülük ettiği tartışma bu yüzden çok önemli. Herkes katkı yapmalı ve meydanı sosyal medya kalemşorlarına bırakmamalı.

[Bülent Korucu] 18.11.2017 [TR724]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder