İsyanın zalim hükümdara karşı olanına şeriat, en büyük cihat der. Ses çıkarılmaz ve engel olunmazsa, bütün bir toplumun hak ve hukukunun çiğnenmesine sebep olur. Karşı konulduğu takdirde ise, o toplum kula kul olmaktan kurtulur.
Başta Efendimiz (s.a.s.) ve bütün peygamberler kendi asırlarındaki zalimlerin zulümlerine karşı çıkmışlar, ilahi adaleti hatırlatmışlardır. Efendimiz (s.a.s.), cahiliyede insan onuruna yakışmayan şenaat ve denaetlere, zulüm ve haksızlıklara, kızların diri diri toprağa gömülmesine hayır demiş ve karşı duruş sergilemiştir.
Hatta mal mülk, istediğin kadını sana verelim, başımıza baş yapalım yeter ki ses çıkarma teklifleri karşısında sağ elime güneşi, sol elime ayı verseniz yine de hakkı haykıracak, haksızlık karşısında susmayacak ve neye mal olursa olsun mücadele edeceğim buyurmuştu. Ashabıyla canları ve malları pahasına ve onca işkencelere rağmen karşı koydular da…
Zulme ses çıkarıp kıyam etti ki insanlığın şeref ve haysiyeti kurtuldu; isyan etti ki insanlık esfeli safilinden kurtulup a’layıilliyine terakki etti. Bu sayede ilahi tanıma uygun “yaratılışın halifesi” unvanını korudu. Bu sayede onca mazlum ve onca mağdur kurtuldu.
Yoksa ayetin ifadesiyle insan, hayvandan, belki hayvandan da aşağı derekelere düşecek; kainatın yaratılış hikmeti abesiyetedönecekti. Yüce Rabbimiz abesiyete müsaade etmeyeceğine göre belki de kıyameti koparacaktı.
Vakıa, tarihte eşi benzeri olmayan çileler ve ıstıraplar çekildi,zulümlere katlanıldı. Yurt ve yuvalarından kovuldular. Mal ve mülklerinden oldular. Türlü hakaretlere maruz kaldılar, acı bedeller ödediler. Kurtuluş ne zaman Ya Resulallah! diyecek kadar bunaldılar.
Bu sayede yüzbinlerce yıldız insanlar, büyük rehber veliler, imamlar ve mücedditler yetişti.
Yol buydu, yolun kaderi de böyle belirlenmişti; başka da yol yoktu. Varsa da dalaletti sapıklıktı…
Bütün peygamberler (a.s.) ve büyük insanlar bu yoldan geçmiş ve bu kaderi paylaşmışlardı.
Tarihi bir vaka ve realitedir ki bütün zalimler, nemrutlar, tiranlar, yezidler, firavunlar, deccaller zulüm ve zorbalıklarıyla beraber yıkılmış gitmişler, tarihin çöplüklerine atılmışlar…
Evet, onlar bütün zorbalık, batıl sefahat ve sapıklıklarıyla şimdi neredeler?
Fakat onların onca zulümlerine rağmen tek başlarına yılmadan, korkmadan karşı koymuş, dik durmuş, itaat etmemiş, mazlumun yanında olmuş, hakta sebat etmiş insanların ise davaları ve dinleri günümüz sahillerinde aks-isada etmiştir.
İslam, güneş gibi üflemekle sönmemişti. Gözünü kapayan sadece kendine gece yapmıştı.
Efendimizden sonra peygamber gelmeyecekti ama, peygamberlik hakikati kıyamete kadar devam edecekti. Aynı formatta ve tabi ki aynı yolun aynı kaderiyle!..
İmam A’zam, İmam Ahmed b. Hanbel, İmam Şafii, İmam Malikler (r.anhüm.), yine A.Kadir–i Geylaniler, İmam Rabbaniler, İmam Gazzaliler, İmam Şazeliler, Muhyiddin ibn–i Arabiler, Hallacı Mansurlar hep kamçılanmışlar, zindanlara mahkum edilip çürütülmüşler, tek başlarına dik durmuş ve eğilmemişlerdi.
Hz. Musa’ya (a.s.) kavminin dediği gibi “Musa, sen haklısın ama firavun karnımızı doyuruyor. Sen ve Rabbin gidin hakkı tebliğ edin, biz buradayız” demişlerdi. Hep bundan dolayıdır ki, Kuranımızda belki yüz yerde “ekseriyet sapık”, “ekseriyet kafir”, “ekseriyet akılsız”, ekseriyet inançsız” gibi ifadeler sık sık geçer.
Tarihin hiçbir devrinde hak ve hakikat hiç mi ama hiç çoğunluk olmamıştı. Hakkı temsil edenler hep azınlıkta kalmıştı.
İmamlar ve veliler de saff–ı evvel peygamberler (a.s.) gibi ağır bedeller ödemişler, zamanlarındaki tüm zulüm, hakaret ve işkencelere dayanmışlardı. Ama hiçbiri haktan caymamışlardı.
İnsanın fıtratında rahata ve nefsaniliğe hep meyil vardır. Hevave hevesine göre yaşamak ister insan, sorumluluktan kaçar vekeyfince yaşamak ister. Yaşadığı gibi de inanmaya başlar. Dini buyruklara göre yaşamak zor gelince de dini kendine uydurmaya çalışır.
Otoritesini kullanarak, menfaatler dağıtarak veya makam mansıp vererek her yaptığına alkış tutacak, her dediğine aman efendim ferman sizin, ne demek! diyecek, kendilerine destek olacak yalaka bir çevre de oluştururlar. Kuran, bunlara “mele” der.
Allah, dinleri insanlığın refah ve mutluluğu için gönderdiği halde bu haris ve zalim insanlar, saltanatlarının devamı için dini savaş aracı olarak kullanırlar. Tarihteki din ve mezhep savaşları hep bu merkezlidir.
Dinler hep böyle tahrif olmuştur. İlahi kitaplarla oynanmış, onları kralların işlerine gelecek şekilde dizayn edilmişlerdir. Zaman gelmiş din budur, ayet de böyledir; böyle inanacaksınız demişlerdir. Bununla da kalmamış, gelen her otorite bunu sürdürmüş ve zamanla dinlerin orijinleri kaybolmuştur.
Hatta sonra gelen bir peygamber veya müceddidin orijinaliteye dair getirdikleri öğretileri, nerden uyduruyorsun,biz babalarımızdan böyle görmedik! yeni bir din mi getiriyorsun ithamlarıyla suçlamışlardır. Bugün de dinimiz bu tip keyfi yorumlarla öyle tanınmayacak hale getirildi ki; mesela hırsızlık ve yolsuzluktan, haramhorluk ve gaspın haramlığından bahsedilemiyor. Namustan, ırzdan,namahremden konuşulamıyor…
Bir dönem Üstadımıza da “Bizim diyanetimiz var, ne oluyor da sen din hizmetlerine karışıyorsun?” demişlerdi. Ama o, “Din Allah’ındır, kimsenin tekelinde değildir.” demişti.
O da bu yolun yolcusuydu. Çekmediği eza ve cefa kalmamış, memleket memleket sürgünlere yollanmış, defalarca zehirlenmiş ve bir cani gibi muamele görmüştü. Esarette kafir Rus’un bana çektirmediğini burada münafık dostlarım bana çektirdiler demişti.
Üstad Ankara’ya çağrıldığında mecliste mebuslara bir konuşma yapmış; din, hayatın hayatı hem nuru hem esası, ihyayı dinle olur bu milletin ihyası demişti. Ne yazık ki Millet Meclisi’nde dine karşı aşırı bir lakaytlık görmüştü. “Büyük kafaları gaflet ve dalalette görüyorum, Garb’ın kokuşmuş çürük esaslarıyla cemiyet ayakta duramaz” demiş o meşhur hutbesini irad etmişti. Bütün mesaisini iman kalesinin tamirine sarf etmek üzere, Isparta’ya sürgüne götürülmüştü.
Sonrasında ise takipler, ses ve soluğunu kesmek için her türlü imha hareketleri başlamıştı. Oysa saçlarım adedince başlarım olsa, günde birini kesseniz, bu baş zındıkaya teslim olmayacaktır demiş ve tek başına karşı durarak din vediyanete sahip çıkmıştı. O gün de dinini dünyaya satan hocalar ve cemaatler ona karşı otoritenin yanında yer almışlardı. O,hiç eğilmemiş, zerre kadar meslek ve meşrebinden taviz vermemişti.
O zalim, cebbar, hunhar otoriteler de yıkılmış gitmişler, çer çöp olarak tarihin çöplüklerine atılmışlar; ama İslam dini Bediüzzaman’ın ve birkaç Müslüman yiğidin sahip çıktığıyla bugünlere intikal etmiştir.
Bugünlere gelinceye kadar bu hep böyle devam etti ve edecektir. Bu süreçte herkes ve her cemaat karakterlerine göre yerini almıştır ve alacaktır. Dünya herkes için bir imtihandır ve bu imtihan devam etmektedir.
Geçmiş büyüklerin geleneğini bugün Muhterem FethullahGülen Hocaefendi sürdmektedir. Sürecin başında fakiri şarkta işin ehli ulema ve meşayihe göndermişti. “Kitap ve sünnete muhalif bir hata ve kusurumuz varsa onlar bu işin ehlidirler. İki kitap okumamış, cahil cühelaya bizi bırakmasınlar, edeceklerse onlar müdahale etsinler. Onlardan gelecek tenkide açığız. Yok eğer doğru yolda isek bu din sadece benim mi? Neden Allah’ın dinine, Resulüllah’ın dinine ve davasına sahip çıkmıyorlar?” demişti.
Aldığım cevap ise ne yazık ki “korkuyoruz” olmuştu. Birileri de “otoriteye baş kaldırılmaz” demesi karşısında fakir de İslam tarihini ve bu yolun kader mahkumu bütün peygamberleri (a.s.) ve müçtehit, imam ve müceddidleri örnek vermiştim. Onlar yanlış mıydı efendim demiştim.
Gün gelecek bütün ehl-i din ve diyanet ve cemaat kim varsa,Hocaefendi’nin bu duruşuna şüphesiz minnettar kalacaklar, iyiki itaat etmeyip baş kaldırdın; imana, Kuran’a sahip çıktın, hay Allah razı olsun! diyecekler. Yoksa, insanlık ve gelecek kuşaklar İslam’ı; hırsızlık, yolsuzluk, gasp, zulüm, adam kaçırma, çetecilik, ahlaki zaaflar dini diye bilecek ve anlayacaktı.
Belki de “Kuranı biz indirdik. Onu biz koruyacağız” ayetinin hükmü buymuş bugün. İllaki birisini sahip çıkartacak Allah vedinini tahrif edilmekten koruyacak. Yoksa din, önceki despot zalimler ve onlara uyan menfaat zebunu yalakalarca tahrif edilip keyfe, heva ve hevese uydurulacaktı. Öncekiler gibi bunlar da devrilip yıkılacaklar ve silinip gideceklerdir. Ama Allah’ın dini kıyamete kadar baki kalıp devam edecektir.
Başka cemaat ve anlayışlar neden sahip çıkmadılar, neden konuşmuyorlar sorusunun cevabı ise otoritenin tüm günahlarına bulaşmış ve boyanmışları bu kudsi kıyama hiç bulaştırmayanın, bizzat kaderi ilahi olduğu ilerde mutlaka görülecektir. Bu işe kimsenin renginin ve boyasının hiç bulaşmaması gerekiyormuş denilecektir.
Birileri Hz. Musa’ya haklısınız ama firavun karnımızı doyuruyor diyecekler, birileri de i’layı kelimetullah ve namı celili Muhammedi’nin yeryüzüne şehbal açması adına yerden, yurttan, yardan, serden, dünya ve ukbadan geçerek nurdan halkanın geleneğini her şeye rağmen sürdüreceklerdir(Allah’ın havl ve kuvvetiyle).
Tarih yeniden yapılıyor. Zaman devri daim ediyor ve tarihe not düşülüyor..!
Yavrularını ve bütün bir mazisini yolları Meriç’ten geçerken alabora olan botlara gömen ve böylece bayrağı yere düşürmeyen adanmış ruhlara selam olsun!
Ege Denizi’ne eşini çocuklarını gömen asrımız Musabları’naselam olsun!
Efendimiz’in (s.a.s.) adını yere düşürmemek için hayatları dahil her şeylerini bir bohçaya sığdırıp Meriçler’de, Egeler’defeda eden kardeşlerine selam olsun!..
[Bahattin Karataş, The Circle] 14.9.2018 [thecrcl.ca]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder