Eğer yapılanlar yasalara uygunsa mesele yoktur. Elbette yasalara uygun olan tasarruflar da eleştirilebilir. Ancak bu eleştiriler politiktir. Ancak yasalara uygun olmayan tasarrufların eleştirilmesi politik bir mevzu değildir. Bu nedenle partiler üstü olarak ele alınır. Eğer bir yürütme unsuru (cumhurbaşkanı, kabine, bakan vs.) anayasa ve yasa dışına çıkarsa, bu bahsettiğim denetlemeye takılır ve anayasal-yasal sonuçlarına katlanır.
Yukarıdaki kritik ibare “normal şartlarda”.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Türkiye’de uzunca zamandır normal şartlar hüküm sürmüyor. Bu nedenle ülkede ne olup bittiğini de, ne olacağını da bilemiyoruz. Ülkede oyunun kuralları dışına çıkılalı çok uzun zaman oldu. Gezi Parkı olayları sonrasında başlayan demokrasi erozyonu, 17 Aralık soruşturmalarından sonra bir sivil darbeyle mevcut sistemi tümüyle sonlandırdı.
Birinci aşamada yargı kontrol altına alındı – ki sivil darbe dememin nedeni de bu. Çünkü yargının konumu yürütmeden bağımsız olmasını gerektiriyor. Neye göre? Elbette 1982 anayasasına göre. İşte buna müdahale ettiler. Yürütme, 17 Aralık soruşturmasından hemen sonra, işlemekte olan polisiye ve yargısal sürece müdahale ederek süreci akamete uğrattı.
İkinci aşamada, Erdoğan hükümeti güdümüne girmeyen medya bertaraf edildi. Burada amaç açıktı elbette. Yukarıda özetlediğim durum hakkında okuru-izleyiciyi bilgilendiren gazeteler ve televizyonlar, anayasa ve yasalar hiçe sayılarak kapatıldı. Zaman’a ve Zaman Grubu’na (Samanyolu TV vs.) nasıl müdahale edildiğini hatırlayalım.
İşte yukarıda bahsedilen “normal şartların” ortadan kalkması böyle oldu. Burada kritik mesele, muhalefetin tutumuydu. Muhalefet bu olan bitenleri bir iktidar mücadelesi perspektifinden okudu, ona göre de hareket etti. 17 Aralık’ta önce Erdoğan ve hükümetini Yüce Divan’a çıkartma olasılığı ağızlarının sulanmasına neden oldu. Fakat sonradan Erdoğan Gülen Cemaati’ni kurban seçerek üzerine gidince, başlangıçtaki sert tutumlarını yumuşatıverdiler. Gülen Cemaati’nin ortadan kaldırılma süreci onları daha çok memnun etmişti.
Bir başka önemli nokta da, daha önce 2002’den itibaren üzerine gidilen vesayet sisteminin bazı uç aparatları ile Erdoğan arasında yapılan anlaşmadır. Başlarda Ergenekon’un savcısı olan Erdoğan, 17 Aralık sonrasında çark ederek, “milli orduya kumpas!” çizgisine geldi. Ve derhal Ergenekon, Balyoz, Sarı Kız, Ay Işığı, Askeri Casusluk gibi davalarda yargılanan ve ceza alan askerler ve bürokratlar apar topar içeriden çıkartıldılar. Çoğu TSK’da kilit görevlere atandı. Erdoğan bu anlaşma gereği, Ergenekon sürecini (askerin siyasette etkin olmasını savunan ve darbeleri, muhtıraları, vesayet sistemini savunan üst seviyedeki askeri ve sivil bürokratların yargılanmasını ve bürokrasi dışına çıkartılmasını) bir Cemaat operasyonu olarak nitelendirdi. Böylece 15 Temmuz 2016’nın temelleri atıldı.
Hatırlıyor musunuz bilmem. 17 Aralık esnasında internete düşen tapelerden birinde Hakan Fidan’ın “Suriye sınırının Suriye tarafından Türk topraklarına atılacak birkaç roket” türü siyasi olağanüstü uygulamalara gerekçe üretme taktiği vardı. O toplantıda olanların üzerine, Ergenekon sürecinde “stratejik harp oyunu senaryosu” olarak planlandığı söylenen cinlikler ve hinlikleri ekleyin. Bu doneler, “normal şartların” olmadığı bir devlet aklının nasıl işlediği konusunda önemli ipuçları veriyor.
Tüm bu olanlara karşın, muhalefet kalkıp “Yahu siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Bu ülkede bir anayasa var, yasalar var, yönetmelikler var! Siz bu devletin temelini dinamitleyerek suç işlemektesiniz! Derhal bu sevdadan vazgeçin!” demedi. Arkalarına yaslandılar, paylamış mısırlarını yiyerek AKP-Cemaat savaşını keyifle izlemeye koyuldular. Oysa ortada çok ciddi sorunlar vardı. 17 Aralık hangi amaçla gerçekleşmiş olursa olsun, sonuç değişmiyor ki! Olan çok basit aslında! Yolsuzluğa ve suça karışmış bir iktidar var. İşledikleri suçla alakalı gayet somut kanıtlar ortaya çıkıyor. Dünyanın neresinde olursa olsun iktidarı düşürecek boyutta büyük bir skandal patlıyor. İktidar kalkıp “biz bu suçlara bulaşmadık!” demiyor. Sadece suçların etrafa saçılmasını “ulusal güvenlik meselesi” olarak niteliyor.
Tıpkı Can Dündar’ın yayınladığı MİT tırları haberi gibi. Böylece zımnen yaptıklarını kabul ediyor. Diyor ki “Bu yapılanlar bir darbe girişimidir!”. Akla ziyan bir savunma! Normalde muhalefet çıkıp demeliydi ki, “Kardeşim bu tapeleri, fotoğrafların, diğer kanıtların zamanlaması, kimin tarafından toplandığı, neden servis edildiği falan, tüm bunlar ikincil meselelerdir! Önemli olan bu suçlara bulaşmış olmanızdır!”. Bu olmuyor.
İşte kırılma noktası tam da bu. Çünkü bu olsa, “normal şartlar” (anayasal rejim) devam edecekti. Bu olmayınca, Erdoğan ve AKP, yeni ortaklarıyla beraber zaten fiilen darbe vurdukları anayasal rejimi daha da kökünden ortadan kaldırmak için operasyonu başlatıyor. Artık gözü karartmışlardır! Çünkü korkuları kalmamıştı! Daha doğrusu korkmaları için neden oluşturan bütünü, tamamen ortadan kaldırdılar. İşledikleri suçun takibatını yapacak emniyet ve yargı ortadan kaldırıldı. Yerine, bu düzenbazların düzenbazlıklarını görmezden gelecek bir rejim polisi ve rejim yargısı oluşturdular. Emniyet ve yargı mensupları buna direnemedi. Direnebilirlerdi, ama kolayına kaçtılar. Sisteme adapte olarak yükselmek, yükselemiyorlarsa da görevlerine devam edebilmek ağır bastı. Zaten arkalarında onlara destek verecek bir yasama organı veya medya da kalmamıştı. Hepsinden önemlisi, toplumun çok büyük bir bölümü iktidarın işledikleri büyük suçları normal addediyor, onları suç olarak görmüyordu! Çünkü 1) değerler evreninde İslamcı-muhafazakâr bir taban, dini sadece fiziksel ibadete indirgeyen bir gelenekten gelmekteydiler. 2) Büyük bir menfaat ağı ile iktidara bağlanmışlardı. 3) Güce tapıyorlardı. Ve 4) etik bir tutum alan bir güçlü muhalefet yoktu. Yani topluma doğruyu ve olması gerekeni söyleyecek bir muhalefet pusulası mevcut değildi.
Böylece oyunun kuralları sona erdi. Ve perde: 15 Temmuz. Kitlesel tutuklamalar, komedi yargı süreçleri, kamuda yapılan “temizleme operasyonu”, derin devletin artık kendisini iyice belli ettiği bir TSK operasyonu. Elbette kişisel ve grupsal çıkarlar, menfaat ilişkileri, mafyalaştırılan bir bürokrasi, soyup soğana çevrilen bir devlet, tamtakır hale getirilen bir hazine. Tüm bunlar bir gecede olmadı! Ağırdan, usulca hareket ettiler. Dinbazların sevdiği bir kaynar suya atılan kurbağa kıssası vardır ya, tam o taktikle, kurbağayı ağırdan ısıtılan bir tencereye koydular. Su kaynadığında artık çok geç olmuştu.
Böylece normal şartların olmaması yeni normal şartları oluşturdu. Muhalefet, değişen rejime uydu. 15 Temmuz sonrası Yenikapı Mutabakatı bunu tescilledi. Cemaat’in tanrılara kurban verilmesi ve onun üzerinden ikinci kutsaması yapılan Türkiye devleti senaryosu muhalefetin hoşuna gitmişti. Sıra nasılsa kendilerine de gelecekti! Kimse iktidarı mezara götüremiyordu nasılsa! Böylece KHK’lılar, Meriç’te ve Ege’de ölenler, pasaportları iptal edilen milyonlar, hapishanede ağır kronik hastalıklara yakalanıp ölenlerin dramı, cadı avı ve Sippenhaft (aile boyu) suç uygulaması, tüm NAZİ’likler ve rezillikler; tümünü sineye çektiler. Hiç birini gündemlerine almadılar. Bu kurumsal muhalefetti. Peki ya bireyler? Herkes kendi mahallesinin dertleriyle ilgilendi. En solundan en sağına, işine gelenlerin sorunlarını dillendirdiler, kendilerinden olmayanların uğradığı insan hakları ihlallerini görmezden geldiler. Ve tüm bu olan bitenler, işte yazının başında bahsedilen “normal şartları” tümden bitirdi.
Bu yeni normali artık Türkiye’nin! Bu yeni normal hakkında en iyi bildiğimiz gerçek, öngörülemez bir devletle yüzyüze bıraktığıdır hepimizi. Bu anormalliklerin yeni normal olmasının nedeni, herkesin onlara alışması, onu kanıksaması, o anormalliklerin kurumsallaşmış olması. İleride bugünkü siyasi figürler gider, yerine yenileri gelirse, bilin ki sistem içinden çıkacak onlar da. Bakın bugün hepsi aynı diskuru kullanmakta zaten.
Yarın ne olur bilmiyoruz. Bir şeyi biliyoruz sadece, bu kâbus öyle bir gecede bitecek bir şey değil artık. Tıpkı kırılan bir bardak gibi – kırmak bir saniye, ama onarmak saatler veya günler alır. Ve yine de kırılmadan önceki bardağı elde edemezsiniz. Bugün o “normal şartlar” yok artık! Ve yeni normali anormallikler olan bir Türkiye var.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 4.5.2020 [TR724]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder