Ülkeler tarih yazımını tektipleştirdikleri oranda otoriterdir denebilir. Tarihe bakış, Yirminci Yüzyıl otoriter rejimlerinin karakteristiği hakkında fikir verir. Hitler Almanya’sında egemen görüş sosyal Darwinist bir ırk kuramıydı. NAZİ’lerin yaptığı Holokost ve diğer soykırım ve kıyımların teorik temelleri bu resmi tarih doktrinine dayanıyordu. Milletlere bir ırki topluluk ve kan bağı ilişkisi üzerinden yaklaşıp, bunu tarihe dökmek ve toplumu endoktrine etmek, faşist rejimlerin genel yaklaşımıdır. Bu tarih anlayışının en önemli özeliği, tektipleştirici oluşudur. Tek tip bir ırk birliği yaratma düşüncesi, etnik temizlikçi habis bir refleksi beraberinde getirdi. Almanlar, diğer “ırklara göre üstün” olduklarına inandırıldılar. Almanların çıkarları söz konusu olunca, diğer halkların haklarının önemli olmadığına inanıyorlardı. Rejim, onlara bunu telkin etmekte, kendilerinin üstün ırk olduğunu endoktrine etmekteydi. Almanlar, işledikleri savaş suçlarında da, insanlığa karşı suçlarda da hep bu tarih doktrininin meşruiyetini vicdanlarının filtresini ortadan kaldıran enstrüman olarak kullandılar. NAZİ rejimi, empatiyi ve hümanizmayı ortadan kaldırdı, onların “Yahudiler tarafından uyduruşmuş” şeyler olduğunu öğretti.
Tarih yazımında Türkler NAZİ dönemi Almanya’sından geri kalmadı. Güneş dil teorisi, tüm dünyanın ana dinamosu olan, uygarlık getirici akıncı Türklerden ve onların ne kadar üstün bir ırk olduğundan bahseder. Buna göre dünyanın tüm dilleri Türkçe’den türemiştir. Türkler tüm uygarlık sıçramalarında tarihte öncü rol oynamış, uygar olmayanlara uygarlık dayatmıştır.
Türk tarih yazımının üstesinden gelmesi gereken önemli birkaç sorun vardı. Bunlardan birincisi, İslam tarihinden soyutlanmış pür bir Türk tarihi yazmak, ikincisi Anadolu’daki yüksek uygarlıklarla Türkleri karşı karşıya getirip Türklerin nihai üstünlüğünü ilan etmektir. Üçüncü bir sorun da, Türklerin neden Orta Asya’dan Anadolu’ya göç ettiği meselesidir. Dördüncü mesele, Anadolu’nun fethinin rasyonel açıklamasını yapmaktır. Türklerin tarihinin İslam tarihinden başka bir tarih olduğuna dair düşünceler, sıkı durun, tüm Osmanlı tarihi boyunca ancak 19. Yüzyıl sonunda ortaya çıkmıştır. Bu döneme dek Türklerin tarihi okutulmuyor, tarih anlatımına İslam tarihi ile başlanıyor ve İslam tarihi bir bütünsellik içinde işleniyordu. Osmanlıların bu tarih içindeki rolü üzerinde ayrıntılı olarak durulmasına da modern dönemlerde başlandı. Osmanlı hanedanı kendisini bir Türk hanedanı olarak hiçbir zaman görmedi. Kurduğu ikili ve çoklu diplomatik ilişkilerde asla Türkçe veya Türkî dil konuşan devletlerle özel ilişkiler kurmadı. Mesela baş düşmanı Şah İsmail Azerice konuşuyordu. Dil birlikteliği Osmanlı sarayı için farkına bile varmadığı, üzerinde durmadığı, önemsemediği bir gerçekti. Osmanlı için esas önemli olan güç mücadelesiydi. Bu güç mücadelesinin meşruiyet devşirdiği ideolojik zemini ise, Sünni-Şii ayrımıydı. Bu mücadelede Osmanlılar kendilerini Sünni bir güç olarak algıladı ve Şah İsmail’e de Şii bir tehdit olarak yaklaştı. Türklük aidiyeti veya kimliği diye bir şeyin varlığından söz etmek mümkün değildir bu ilişkilerde. Aynı durum, Türkistan Hanlıkları ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişkilerde de söz konusuydu. Türkistan Hanlıkları ve Osmanlı sarayı arasındaki diplomatik ilişkilerde Türkistan Hanlıkları’nın Osmanlıyla iletişime geçmelerinde, Osmanlı’nın bir Türkçe konuşan hanedan olması değil, hilafet unvanı ve etkisi rol oynamıştır. Türkçü tarihçi Mehmet Saray ve Baymirza Hayıt bile eserlerinde buna vurgu yapar! Ez cümle, Osmanlı İslam tarihinin içindeydi. Ayrı bir tarih süjesi olmadı.
Osmanlı ile Anadolu’daki yüksek uygarlıklar meselesine gelelim. Burada iki tip yüksek uygarlıkla münasebet söz konusudur. Birincisi halen varlığını devam ettiren yüksek uygarlıklardır. İkincisi artık varlığını sürdürmeyen, ama tarihi varlıkları arkeolojik buluntularla sabit olan uygarlıklardır. Birinci gruba Yunan-Rum, Ermeni, Yahudi, Süryani, Kürt, Arap gibi gruplar girer. İkincisi ise Hititler gibi ortadan kalkmış ama çok önemli olan uygarlıklardır. Osmanlı birinci grupla gayet pragmatik ve ekonomik yarar ilkesine dayanan ilişkiler kurdu. Cizye ve gayrimüslimlerin İslam dinine göre nasıl muamele göreceği zaten belliydi. 1071’den 1299’a kadar olan süre içinde toplam 228 yıl, Anadolu İran üzerinden Orta Asya’dan gelen Türkî grupların akınına sahne oldu. Bu grupların esas amacı yerel politik birimleri ortadan kaldırmak veya onları anlaşma yaparak tavize zorlamak, gaza yolu ile ganimet elde etmek, işgal ettikleri yerlerde Cizye gelirlerine ve talana dayanan bir ekonomik sistem kurmak ve bu ilişkilerin sürekliliğini sağlamaktı. 1299’da kurulan Osmanlı Beyliği, bu ilkelere göre hareket etti. Anadolu Selçuklu döneminde de bu bölgesel klanların kendi kontrol ettikleri bölgede ağırlığı vardı. 1071-1299 arası Anadolu, halen Roma’ydı. Anadolu Selçukluları kendilerine Rum Selçukluları diyorlar, diğer bölgesel güçlerce de öyle anılıyorlardı. Bu dönemde fethedilen bölgelerdeki soylular ve yerel otorite ve halk çoğunlukla yeni gelen güçle gücü paylaştı ve bu uğurda din değiştirmeye de razı oldu. Diğerleri batıya doğru kaçtı. Böylece Anadolu’da linguistik ve dini asimilasyon başlamış oldu. Osmanlı klanı, Bizans’a en yakın beylik olduğundan, devamlı batıya doğru alan genişletme dürtüsüne sahipti. Daha fazla toprak ve nüfus kontrol etmek, tamamıyla ekonomik beklentilerle motive edilen bir politikadır. Burada İslami gaza ve cihat kurumları meşruiyet sağlayan normatif çerçeve olmuştur. Konstantiniye’nin fethine dek, Anadolu’da bu motivasyon devam etti. Osmanlıların devlet derken sadece kendi hanedanlıklarını kast ettikleri gözden kaçmamalı. Aksi olsaydı, mesela Karamanoğulları gibi yerel güç mücadeleleri nasıl açıklanır?
Osmanlı artık hayatta olmayan uygarlıklar için 19. Yüzyıl’a dek hiçbir şey düşünmedi. Düşünmeye başlayınca da, bu arkeolojik kalıntıları Batılılara saymak gibi, yine ekonomik yararı gözeten bir anlayışa sahip oldu. Bergama kalıntılarının bugün Berlin’de olmasının nedeni budur. Yaşayan medeniyetler bakımından ise, bu medeniyetlerin kendisine sadık olmasını Pax Ottomana (Osmanlı Barışı) olarak kabul etti. Kendisine baş eğmeyenlerin başını kesmek doğrultusunda diğer İslam devletlerinin uyguladığı bir politika güttü. Bu politikanın temeli, Cihat-Gaza ve akabinde cizye gelirleri sarmalına dayanıyor. Dolayısıyla Osmanlılar için kendi medeniyetlerinin yegâne üstünlük kıstası, diğer medeniyetleri kendi boyunduruğu altına almasıydı. 1299 ile 1453 arası dönemde tam 154 yıl gibi kısa bir süre içinde Doğu Roma (Bizans) ortadan kaldırıldı. Bizans yönetimi kısmen Osmanlı yönetici elitine katıldı. Halk giderek linguistik ve dini asimilasyona uğradı. Anadolu’da ciddi bir demografik varlığı olmayan Orta Asya’lı Türkî klanlar, böylece kendi dil ve dinlerini bölge yerlilerine dayattı ve onlarla senteze girdi. Osmanlı bundan hiçbir zaman kompleks duymadı. Hanedanın eş seçimine baktığınızda bu açıkça görülür. Padişah annelerinin çok ama çok büyük çoğunluğu (>%90) Türk kökenli değildir. Türk kökenli olanları da Türk resmi tarihince sadece Müslüman oluşlarına göre Türk kabul edildiler. Zaten etnik kökenlerini sağlıklı olarak tespit etmek mümkün değildi. Dahası, Osmanlı ordusunu yine yüzde yüze yakın oranda devşirmeler oluşturuyordu. Çünkü esasen devşirmelik müessesesi bürokraside sarayda da çok doğal kabul ediliyordu. Osmanlılar yerel uygarlıklara karşı askeri üstünlükleri ve devleti kontrol ettikleri oranda kendilerini onlara karşı üstün gördü. Fakat kendilerini onlardan farklı olarak görmedi. Önemli ölçüt Müslüman ve gayrimüslim ayrımıdır. Türk ve Türk olmayan ayrımı hiç olmadı. Bunun çıkışı Yirminci Yüzyıl Başlarıdır. Fakat Türkçenin Anadolu’da yayılması bu asimilasyon politikası sonucu oldu. Bu sadece yönetsel dilin Türkçe olmasından kaynaklanan bir sonuçtur. Yoksa bilinçli yapılan bir dil asimilasyonu söz konusu değildir. Aynısını dini asimilasyon olarak söylemek güçtür. Dini asimilasyon, Anadolu’daki Türkleşmenin de ana dinamosudur. Ama aslında sadece onun bir yan etkisidir.
Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya göçü, modern dönemde, milliyetçilikle gündeme gelen bir savdır. Daha önceleri İslam tarihi olarak anlaşılan resmi tarihte, Türkleşme değil İslamlaşma söz konusu olduğundan, İslamlaşan ahalinin Türkleştiği ile alakalı bir düşünce olmadı. Mesela Girit’in fethinden sonra Girit halkı Anadolu’da olduğu gibi gayet pragmatik nedenlerden dolayı Müslümanlığa geçti. Fakat dilleri Yunanca olarak kaldı. Girit’ten 1900’lerde Türkiye’ye göçen Giritli “Türklerin” hiçbiri Türkçe bilmiyordu. Dolayısıyla Osmanlı Müslümanlaştırdı, ama Türkleştirmedi. Türkçenin dominant olarak pazarda ve devlette konuşulduğu coğrafyalarda, devşirilen halk Türkçe’yi de bir iki nesil içinde anadil olarak konuşmaya başladı. Tıpkı Batı’ya göç eden Kürtlerin çocuk ve torunlarının Kürtçeyi unutması ve dil anlamında Türkleşmesi gibi, Anadolu yerlileri de büyük oranda linguistik olarak Türkleşti. Bu durum Yirminci Asra dek sorun oluşturmadı. Ama ne zaman ki Türk milliyetçiliği devletin ana ideolojisi ve kimliği haline geldi, ahalinin “etnik Türk” olduğunu kanıtlamak gerekti. Bunu, Orta Asya’dan göç yoluyla Anadolu’ya gelen ve bölgenin demografisini değiştiren Türkler teziyle çözdüler. Kâğıt üzerinde dinamit olan bu tez, arkeolojik ve tarihi bulgularla desteklenmese de, bu tek olasılıktı. Başka türlü Türklerin nereden çıktığını izah edemezlerdi. Orta Asya ile bağ kurmadan, Türkiye’de ırkçılık yapamazdınız. Öyle de oldu. Etnik bir Türk milliyetçiliği yaratmak için, Orta Asya’dan göçen bir halk miti ürettiler. Bu göçün nedenini de ganimet ve yağma motivasyonuna değil, kuraklık ve Orta Asya’daki Moğol istilası gibi yapay ve oldukça sırıtan “gerekçelere” dayandırdılar. Oysa 1000’li yılların sonlarında ve 1100’lerde Anadolu’ya gelenler, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun askeri unsurlarıydı. Kadın-çocuk-yaşlı topluca göç eden bir halk asla olmadı. Fetih, ordu tarafından yapıldı ve yönetim el değiştirdi, o kadar! Çünkü tüm bir halkın kadın ve çocuklarla yaptığı şeye göç denir. Olan askeri başarı ve sonrasında yönetim el değiştirmesidir. Bizans’a vergi veren Anadolulular şimdi Anadolu Selçuklularına veya Beyliklere vergi vermeye başlamıştı.
Anadolu’nun fethinin rasyonel olarak tarihe aktarılması, İslami gaza ve cihat kavramları ekseninde oldu. Bu yapılırken, Anadolu’nun Müslümanlarca fethi söz konusuydu; Türkler tarafından fethi değil! İslam tarihinin bir epizodu olan Anadolu’nun fethi, 20. Yüzyıl başlarından itibaren usturuplu olarak yeniden yazıldı ve Müslümanların Türkler olduğu “keşfedildi”. İttihatçılar ve Kemalistler, kendi homojen ve ırki ulus yaratma projelerinde Türk sihirli kelimesini Müslüman kelimesinin yerine koyarak, Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemlerini Türkleştirdiler ve millileştirdiler. Türklerin Anadolu’ya göçünü, Moğollara ve Orta Asya’daki kuraklığa dayandırarak, “Avrupa tarihine” daha uygun bir ambalaja soktular. Avrupa’daki “barbar Türkler” imajını yumuşatarak, “beyaz ırk olan” ve “dış sebeplerle göçmek mecburiyetinde kalan” bir öyküyü Türk tarih tezi haline sokup, dönemin ırkçı Avrupa tarihine bu öyküyü yamamaya çalıştılar. Kemalizm laik karakteriyle, İslami öğeleri ustalıkla bu tarih tezinden kazıdı. Onu Avrupai bir şekle soktu. “Beyaz Türklerin” ön-Türkler olarak zaten Anadolu’ya 1071’den binyıllar önce geldikleri gibi bir zırva ile beraber, gayet ırkçı ve Avrupa merkezci bir “cihan hâkimiyeti mefkûresi” icat ettiler. Bu tarih öyküsü, Anadolu’da tek tip millet yaratma hülyasında olan bu modernist otoriterlerin projelerine çok uygundu. Homojen Anadolu bir Türk yurduydu. Ama atayurt Orta Asya’ydı. Nazım Hikmet gibi Marksist bir şair bile “Dörtnala gelip uzak Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu vatan bizim” derken, Orta Asya’dan gelen Türkler mitini kullanıyor. Bu mit tuttu. Gayet iyi yerleşti. Son 100 yıldır okullarda bu öğretildi.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 3.8.2020 [TR724]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder