Rusya ile ilişkiler ve Beyazıd-ı Bestami’nin şeytanla diyaloğu [Yakup Kadri]

Sputnik haber ajansında ismini ve resmini görmeseydim çoktan emekli olduğunu düşünürdüm. Rusya’nın Afganistan eski Büyükelçisi Zamir Kabulov’dan bahsediyorum. Kabil’de büyükelçi olarak görev yaptığı dönemde bir grup yabancı diplomat ile yaptığımız ziyarette tanışmıştık.

Bordo-lacivert renklerin ağırlıklı olduğu Afgan halıları ile döşenmiş büyükelçilikteki çalışma odasında, yeşil çay ve geleneksel Afgan kuruyemişleri eşliğinde yaptığımız görüşme hafızamda hala tazeliğini koruyor.

NATO, ABD destekli Uluslararası Güvenlik Destek Gücü (International Security Assistance Force) ya da yaygın olarak bilinen adıyla İSAF askeri varlığının Afganistan’da yoğun olarak hissedildiği bir dönemde Rusya’nın bölgesel gelişmeleri hangi perspektiften okuyup analiz ettiğini Kabulov’dan dinlemek benim gibi o gün toplantıya katılan birçokları için önemliydi.

Bugün bile bombaların patladığı başkent Kabil’i birçok kez ziyaret etme fırsatı buldum. Devlet Başkanı, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Özel Temsilcisi ve Afganistan Yardım Misyonu Başkanı, Afgan hükümetinin değerli bakanları, Kabil’de mükim bir kısım büyükelçiler, diplomatlar ile yaptığımız görüşmelerden aldığımız bilgiler, edindiğimiz izlenimler ile Afganistan ve bölgesel jeopolitik gelişmeleri daha iyi anlamaya çalışmaktı yaptığımız.

RUSYA AFGANİSTAN’I, KGB KÖKENLİ ÖZBEK ASILLI KABULOV’A EMANET ETTİ

Sovyetler Birliği dönemi Özbekistan’ında doğan Büyükelçi Kabulov, Orta Asya geçmişi nedeniyle olsa gerek kariyeri süresince Afganistan ve sınır komşuları İran ve Pakistan gibi ülkelerde görev yaptı. New York Times muhabirlerinden John F. Burns, Büyükelçi Kabulov ile 2008 yılı ekim ayında yaptığı mülakatta Kabulov için ‘O sıradan bir büyükelçi değildir’ tanımlaması yapmıştı.

Kabulov’un geçmişte KGB ajanı olarak Kabil’de görev yaptığını, Rusya’nın Afganistan’ı işgali ve sonrasına denk gelen 1980-1990 yılları arasında ise Moskova’nın en üst istihbarat ajanı olduğunu ve 1990’nin ortalarında Taliban’ın Afganistan’da kontrolü ele geçirdiği dönemde Birleşmiş Milletler Barışı Koruma Misyonları temsilcisi olarak görev yaptığını da mülakatta not etmişti.

Kabulov, Afganistan ve bölge ülkeleri konusunda Moskova’nın en güvendiği, deneyimli diplomatılardan birisiydi demek abartı olmayacaktır. Her ne kadar Kabulov muhatapları için ‘beni dinliyorlar ama duymuyorlar’ diye serzenişte bulunsa da, o dönemde Kabil’de görev yapan bir çok büyükelçi ve yabancı diplomat Kabulov’un (Moskova’nın) görüşlerini merak ederlerdi.

Nereden bakarsanız bakın Rusya güçlü bir devlet, uluslararası güvenlik konularında agresif ve kendi çıkarları açısından başarılı sayılabilecek bir dış politika izlediği ve askeri adımlar attığı sır değil. Gürcistan’ın Abhazya ve Güney Osetya bölgelerinin işgali, Ukrayna’da yaşananlar ve Kırım’ın ilhaki ve nihayet Suriye’de yaşanan çatışmalar kapsamında Orta Doğu’da elde ettiği avantajlı konum bu tezimizi doğrular nitelikte.

‘BİZİ DİNLİYORLAR AMA DUYMUYORLAR’ SERZENİŞİNİ DUYUYOR GİBİYİM

Sağlam prensiplere dayanmayan, günbirlik politikalarla Rusya ile sağlıklı ve uzun soluklu bir ilişki sürdürmek her ülke için güçtür. Türkiye için bunun ne kadar güç olduğunu anlamak için tarihte ufuk turu yapmanıza gerek yok. Son iki üç yıla bakmanız yeterli olacaktır. 24 Kasım 2015 tarihinde Rusya Hava Kuvvetlerine ait Şükhoi Şu-24M tipi askeri uçağın Türkiye hava sahasını ihlali sonrasında düşürülmesi ile ciddi sarsıntılar geçiren ikili ilişkilerin tamir edilmesi ve normalleşmesi adına gösterilen çabalar takdir edilmelidir.

Türkiye’nin başta yakın komşuları olmak üzere tüm ülkeler ile ikili ve çok taraflı siyasi, ekonomik ve askeri ilişkilerini geliştirmesi çok büyük bir öneme sahiptir. İç politikada yaşanan problemler nedeniyle dikkatleri başka yönlere çekmek, seçmenleri konsolide etmek amacıyla dış politikada esip gürlemelerin, keskin söylemlerin orta ve uzun vadede Türkiye’nin çıkarlarına uygun olmadığını hemen hergün tecrübe ederek öğreniyoruz.

Türkiye-Rusya ilişkilerini yönlendirmede inisiyatifin Rusya’nın eline geçtiğini, birçok başkentin ve uluslararası kuruluşların nabzını tutmaya çalışan duayen meslektaşlarım da görüyor hatta Ankara’ya an be an bildiriyor olmalılar. İçlerinden bazılarının Rus Büyükelçi Kabulov gibi ‘bizi dinliyorlar ama duymuyorlar’ diye içten içe Ankara’ya serzenişte bulunduklarını duyuyor gibiyim. Trump yönetimine, AB’ye ve/veya NATO’ya kızıp Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alınması ve Suriye politikamızın parametleri gibi önemli kararların yukarıda ifade etmeye çalıştığım ilkeler ve prensipler çerçevesinde alınmış olduğunu umuyorum.

Aksi takdirde Hürriyet Ankara Temsilcisi Deniz Zeyrek’in 29 Aralık 2017 tarihli yazısında ifade ettiği gibi ‘Rusya ile ABD (batı) arasında oradan oraya gidip gelmek (ben buna savrulmak diyorum) içten bile değil“.

‘BEN DE VAR MIYIM O BEKLEDİKLERİN ARASINDA?

Gelelim Beyazıd-ı Bestami’nin şeytanla muhaveresine… Kim bilir dış politikamıza yön veren bazı dostalarımız da belki hatırlarlar bu kıssayı. Hazret günü birinde hacca gitmek için yola revan olmuş, yıldızları rehber tutmuş, çölleri aşmış, varmış Mekke’ye. Kabe-i Muazzamayı tavaf etmiş. Hac farizesini bitirmiş, Kabe’nin avlusundan çıkacakmış ki, bir de ne görsün, Kabe’nin kapısında İblis. Kapıya yaslanmış, kolunda, bileğinden dirseğine kadar at yularları. Hazret hemen tanımış tabi. Şaşırmış!

Bu İblisin Kabe’nin kapısında ne işi vardır diye düşünmüş ve demiş “sen burada ne arıyorsun?” Şeytan da dirseğine kadar sıra sıra yularları göstermiş “Benimkiler içerde tavaf ediyorlar, bitirmelerini bekliyorum. Sonra vurup yularları, binip sırtlarına gidiceğim demiş.” Bunun üzerine, Beyazıd-ı Bestami, şöyle bakmış İblise “Ben de var mıyım o beklediklerinin arasında” demiş, İblis de ona bakmış, şöyle bir alaya alır gibi gülmüş, derken eğilmiş kulağına “sana yularsız da binerim” demiş.

Gel zaman git zaman Beyazıd-ı Bestami, memleketine dönmek için Mekke’den çıkmış. Yola revan olmuş yine. Çölleri, vahaları aşmış, derken, bir dere kenarına gelmiş. Hazret sıvamış paçalarını, tam dereyi geçecek, bir de bakmış ki derenin kenarında, bir ağacın altında, gözleri ama, ihtiyar, aksakallı bir dede oturuyor. Varmış yanına, hal hatır sormuş. İhtiyar “gözlerim görmez oğul, Hac’dan dönerim, ben bu suyu geçemem” demiş.

Beyazıd-ı Bestamı üzüntü duymuş, bu aksakallı, aciz ihtiyara. Hemen almış onu sırtına ve dereye girmiş, şu biraz kabarmış. Bata çıka derenin karşına geçerlerken, tam ortasına gelmişler ki ihtiyar, kulağına eğilivermiş Bestami’nin “Ben sana yularsız da binerim, demedim mi?”

Dış politika da böyledir. Kibirlenmeye, anlık tepkilerle kararlar almaya gelmez. Sağlam ilke ve prensiplere bina edilmediği zaman yanlış politikaların faturasını bir kaç nesil öder.

[Yakup Kadri] 1.1.2018 [Kronos.News]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder