Yolu gözlenen bir “Alem” [Dr. Reşit Haylamaz]

Siyah tenli sahâbîlerden bahsederken Hazreti Bilâl’i (radıyallahu anh) atlamak olmazdı; hitâm-ı misk olsun diye bugün de O’ndan bahsedeceğim. 

Anne-babası, nene ve dedeleri de köle olan bir ailenin çocuğu olarak Mekke’de dünyaya gelmişti. Dolayısıyla itilip kakılan, horlanıp hakir görülen bir atmosferde büyüdü.

Ten renginin siyah oluşu, başlı başına bir hakaret sebebiydi; güttüğü hayvanlarla eş tutulduğu anlar, adam yerine konulup lütufta bulunulduğu en kıymetli zamanlarıydı!

Ne gününde söz hakkı ne de geleceği ile ilgili planları vardı! Olamazdı; zira emsalleri gibi onun da hayatı, efendisinin lütfundan ibaretti!

Kölesi olarak bulunduğu evde bitip tükenme bilmeyen bir kin ve nefret vardı; Allah’a (celle celâlühû) ve Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) ateş püskürüyorlardı! Ebû Cehil’in kankası Ümeyye İbn-i Halef’in çirkef yüzüne muhatap olduğu anlar, hayatının en karanlık demleriydi.

Ne var ki akışı değiştirmeye ne gücü vardı ne de imkânı; günü gelip de elinden tutan bir Emîn (sallallahu aleyhi ve sellem) olmasaydı, ataları gibi o da unutulup gidecek, iki nesil sonraki kendi nesli bile adını hatırlamayacaktı!

Bir mağarada buluşturmuştu kader onu; Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) ile birlikte olduğu demlerde süt ikram etmiş ve bu vesileyle ayrılma bilmeyecek bir tanışıklık başlamıştı.

Bambaşka bir tanışıklıktı bu! İnsan yerine konuluyordu!

Öylesine bir değişiklikti ki bu, asırların cenderesine sıkıştırılmış bütün kullukları kaldırıyor ve insanları, “Allah’ın kulu” olma ufkuna yükseltiyordu.

Bunu da çok gördüler ve farklılığını fark ettikleri günden itibaren çile ve mihnet dolu günler başladı Hazreti Bilâl için.

Zira hissiyatına hâkim olamamış ve yaşadığı coşkuyu âşikâr etmişti; en çetin günlerde gürül gürül “imânını” haykıran yedi kişiden birisi de Hazreti Bilâl idi. Dün yüzüne bile bakılmayan siyâh tenli Bilâl, şirke de müşrikliğe de meydan okuyordu!

Kâbe’deki putlara söz sayıp hakaret ettiğini duymuşlardı; Ebû Cehiller, onu da amansız bir takibe aldılar; sahibini sıkıştırıyorlardı!

Ümeyye İbn-i Halef için o, kölelerinden bir köleydi ve hiç riske girmedi; “Alın, sizin olsun; ne yaparsanız yapın!” deyiverdi! Bundan böyle Hazreti Bilâl, Ümeyye İbn-i Halef’in ellerinde, Ebû Cehillerin insafına (!) kalmıştı!

Aldılar onu ve kızgın sahraya götürdüler; kumlar üzerine yatırıyor ve üzerine, takatinin üstünde taşlar koyup sistematik işkence yapıyorlardı!

Allah’ın “kulum”, Resûlü’nün de “Ümmetim” dediği Hazreti Bilâl’i, çoluk çocuğun oyuncağı haline getirmişlerdi; boynuna ipler bağlıyor ve onu, ayak takımının eline verip sokak sokak dolaştırıyor, bir vadiden diğerine sürüklüyorlardı!

İşkencenin en ağırı da inancını, yeni bulduğu kıymetini, Allah ve Resûlü’nü inkara zorlanmasıydı; işkence altında mecalsiz kalsa da “Muhammed’i inkâr et!” baskıları karşısında dudaklarından dökülen bir hakikat vardı: “Ehad.. Ehad!”

Zilletle yaşamaktansa izzetle ölümü göze almış bir yüreğin taşmasıydı bu. Bitip tükenme bilmeyen kin ve nefreti siyâhî bedeninde söndürürken öylesine mesafe alıyordu ki mücessem bir nur kesilmişti!

Şüphesiz, onun yaşadıklarına en çok üzülen Allah Resûlü idi. Bunu fark eden başka bir firâset harekete geçecek ve bedelini ödemek suretiyle Hazreti Bilâl’i Ümeyye İbn-i Halef’ten satın alacaktı. Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) dediği gibi “Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh), efendimiz idi; efendimizi hürriyetine kavuşturuyordu!”

İşte, aradaki fark bu idi; dünkü kıymet bilinmez Bilâl, bugün baş tâcı edilen bir “efendi” olmuştu!

O günden sonra hiç ayrılmadı Bilâl (radıyallahu anh); Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) neredeyse o da mutlaka yanındaydı.

Gün geldi, ekşiyen surat Mekkelilerden o da ayrıldı ve mukaddes bir göç ile Hazreti Bilâl de Medîne’ye hicret etti; artık ne Ümeyye vardı, başında ekşiyen ne de iki de bir horozlanıp duran şirret bir Ebû Cehil!

Mescid’in inşasıyla birlikte insanları namaza davet konuşulurken Nebevî gözün aradığı isimdi, Hazreti Bilâl; ilk ezanını okurken öylesine yürekten, öylesine içliydi ki “Ehad.. Ehad” sesleriyle inlettiği Fârân dağlarına duyururcasına coşkun duygular içindeydi.

Günler, onu da Bedir’e getirdi. Ortamın kızıştığı demlerde bir sürpriz bekliyordu onu; “küfrün başı Ümeyye”, karşısında duruyordu! O gün, hâlâ küçümseyen gözlerle tepeden bakıp ‘dünkü kölem’ muamelesi yaptığı Hazreti Bilâl (radıyallahu anh), çoktan işini bitirmiş, bulunduğu yerden gür bir tekbir sesi yükselmişti!

Her günü daha bir farklıydı Hazreti Bilâl’in; Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu görüyor ve zaman zaman ona, “Hangi amelin sebebiyle bu noktaya ulaştın?” diye soruyordu. Bir defasında Cennet’e girdiğini görmüş ve önünde bir ses işitmiş, sesin sahibini sormuş ve “Önünde yürüyen, Bilâl’dir!” cevabını almıştı. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) tasdikiyle bundan böyle O (radıyallahu anh), kendisini Cennet’in iştiyakla beklediği üç kişiden birisiydi!

Hakkında bunca iltifata rağmen O (radıyallahu anh), çok mütevazı idi; hayranlıkla bakan gözler, ihraz ettiği konumunu gıpta konusu yaptıklarında, “Olmaz öyle şey!” demişti. “Ben, bir Habeşliyim; daha dün bir köle idim!”

Kendisini Hazreti Ebû Bekir’den bile üstün tutanların olduğunu duymuştu bir gün. Beyninden vurulmuş gibiydi ve “Nasıl olur? dedi. “Ben, O’nun hasenatından sadece bir haseneyim!” 

Çoğu garîb ü gurabâ gibi O’nu da Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) evlendirmişti. Ziyaretlerine geldiği günlerden birisinde, hanımının Hazreti Bilâl’i üzdüğünü öğrenince hemen devreye girmiş ve ona, “Sakın Bilâl’i gücendirme!” tembihinde bulunmuştu.

Aslen Mekkeli değildi ama Mekke tutkunu birisiydi, Hazreti Bilâl. Zira Mekke, çilesini çektiği bir şehirdi; taşında toprağında hatıraları vardı! Hastalığının şiddetlenip bayıldığı demlerden birisinde bu özlemini şöyle dile getirmişti:

“Bilmem ki Mekke vadisinde, etrafımı izhir ve celil otları sarmış olarak bir gece daha geçirebilecek miyim? Mecenne suyuna ulaşacağım bir gün daha gelecek mi? Şâme ve Tafîl dağları bana bir kere daha görünecek mi?”

Karıncanın duasına muttali olup ihtiyacını gideren Yüce Kudret, elbette Bilâl’in yakarışını da duyuyordu. O gün de gelecek ve bunlar da olacaktı; o gün Bilâl’in de hasreti dinecekti, ama zamanı vardı…

Derken, gün geldi bir fetihle kapılarını sonuna kadar araladı Mekke. Dört bir cihette o gün “Allahu Ekber!” sadâları yankılanırken Nebevî göz yine Hazreti Bilâl’in üzerindeydi. Öğlen vakti girmişti ve Mekke’deki ilk ezanı da O okuyacaktı! Aynı zamanda bu, hakikatin ayân olduğu yerde butlanın bitişinin ilanıydı!

Son ezanını da bir Pazartesi sabahında okumuştu. O günün kuşluk vaktinde gurûb eden Güneş’in ardından bir daha ezan okuyamaz oldu. Bağrına taş basıp yüreğindeki ateşi söndürmeyi defalarca denedi ama buna imkân yoktu; nutku tutulmuştu!

O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) olmadığı bir dünyanın ne tadı vardı ne de tuzu. Halife Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) yanına geldi bir gün ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine söylediği bir hadisi nakletti O’na; “Ey Bilâl!” demişti, bir gün. “Allah yolunda cihâddan daha faziletli bir başka amel yoktur!”

Anlamıştı, maksadını Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) ama yine de sordu:

“Ne demek istiyorsun, ey Bilâl?”

“Ölünceye kadar kendimi Allah için vakfetmek!” dedi.

Aynı hicranla kıvranan Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh), “Peki” dedi. “Ezanımızı kim okuyacak?”

Yüreği yangın yeri Hazreti Bilâl’in mukabelesi, “Resûlullah’tan sonra ben ezan okuyamam!” şeklindeydi.

Halife’nin bundan hoşnut olmadığını görünce bir adım daha attı ve “Sen” dedi. “Beni, Allah için mi yoksa kendin için mi satın alıp hürriyete kavuşturdun?”

Cevabı belliydi:

“Tabii ki Allah için!”

İstediği cevap gelmişti ve bunun üzerine şunları söyledi:

“Şayet beni kendin için satın alıp hürriyete kavuşturmuşsan, yanında tutabilirsin. Hakkın var buna; o zaman dediğini yaparım. Ancak bunu, Allah için yapmışsan bırak da bugün ben, Allah için cihâd edeyim.”

Böylesine bir kararlılığa ne denilebilirdi ki!

Bundan böyle Hazreti Bilâl için Medîne, uzaktan bakılıp hasreti çekilen bir şehirdi. Zira, Şâm cihetine giden bir seriyyeye dahil olmuş ve yüreğini orada bırakarak ayrılmıştı Medîne’den.

Günler aktı geçti. Arkadan gelen Hazreti Ömer de (radıyallahu anh) özlemişti O’nu. Aynı zamanda ezanına hasret kulaklar vardı Medîne’de ve değişik mahfillerin konusu oluyordu Hazreti Bilâl.

Ve bir gün Şâm’a, Hazreti Bilâl’i ziyarete geldi Hazreti Ömer (radıyallahu anh). Oturdu ve hasret giderdiler, uzun uzadıya. Derken sözü, ezana getirdi ve “Medîneliler seni, ezanını bekliyor, ey Bilâl!” dedi Hazreti Ömer (radıyallahu anh).

O günlerde bir de rüya görmüştü. Yıllarca hasretiyle yanıp tutuştuğu Efendisi gecesine teşrif etmiş ve “Bu kadar ayrılık da niye; bizi ziyaret vakti gelmedi mi ey Bilâl?” demişti O’na.

Ortada bir iktiran vardı ve Halîfe ile birlikte Medîne’ye geldi.

O gün bayramdı, Medîneliler için… Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin etrafına almış öpüp öpüp sarılıyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Tabii ağlayan sadece onlar değildi; Cennet gülü bedenlerinde dedelerinin kokusunu alan Hazreti Bilâl de bırakmıştı kendini; tarifi imkânsız bir duygu seliydi yaşanan!

Fırsatı kaçırmadı ve eski günlerde olduğu gibi ezan okumasını istediler, Hazreti Bilâl’den (radıyallahu anh). Üzerine kilitlenen her gözün talebi olan bu isteği kabul etmek zorunda kaldı o gün ve tan yeri ağarırken Medîne’de, âşinâ oldukları bir ses yükselmeye başladı:

“Allahu Ekber.. Allahu Ekber!”

Duyanı kendine çeken bir sesti, Bilâl’in sesiydi bu! Düne kadar Resûlullah’ın bulunduğu her yerde ezanı O okumuştu; ezana “alem” olmuştu, Hazreti Bilâl! öylesine farklı bir hava oluşmuştu ki Bilâl’in sesini duyan herkes, Mescid’e Resûlullah’ın geldiğini düşünür olmuştu; “Müezzini gelmiş ise İmâm da gelmiştir!” diyorlardı!

Ancak, bir türlü “Eşhedü Enne Muhammeden Resûlullah!” diyemedi o gün Hazreti Bilâl; hıçkırıkları gırtlağında düğümlenmiş, yanı başında olup bitenlerin şahidi Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) şehadetini bir türlü haykıramamıştı.

Hazreti Bilâl’in ezanı yarım kaldı o gün.

Ancak, insanlar bir sel gibi Mescid’e aktı o sabah; mealiyata ait duyguların zirve yaptığı bir bayram yeriydi, o gün Medîne. Kaynayan bir kazan gibiydi Mescid-i Nebevî ve şüphesiz en çok ağlayanlardan birisi de böylesine bir işe vesile olan Hazreti Ömer idi (radıyallahu anh).

Dünün kıymet vermediği siyâhî bir köle bugün, herkesin sarılıp hasret giderdiği bir baş yüce konumundaydı.

Ne var ki Hazreti Bilâl’in yüreği dayanamadı bu coşkuya ve herkes ile helalleşerek yeniden Şâm’ın yolunu tuttu. Hayata veda zamanı geldiği gün, “Yarın dostlara kavuşacağız; Muhammed ve yanındakilere!” deyince hanımı müdahil oldu:

“Bir vuslat bu; ne mutlu bize!”

O gün bugün, milyonların adı hep “Bilâl” oldu, O’na olan sevginin bir tezahürü olarak. Üstelik, yüz binin üzerindeki Sahâbe’nin yüzde doksanının adını bile bilemezken bugün “Bilâl” ismini duyanların zihninde canlanan adres hep aynı.

İşte, iki nesil sonra unutulup gidecek siyâhî köleyi, Kıyâmet’e kadar gönüllere nakşeden bir inancın adıdır İslâm ve bugün biz, bu İslâm’a ne kadar muhtacız!

[Dr. Reşit Haylamaz] 11.7.2020 [TR724]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder