“Okuma-yazma konusunda, Kur’an’ın birinci sırayı tuttuğu herkesçe kabul edilip teslim edilen bir gerçektir. Ancak, İlahî maksatları öğrenmeye kapalı HAFIZA HAMALLIĞINI tasvip etmediğimizi de burada vurgulamalıyız. Çocuğun elinden tutulup Kur’an onun ruhuna içirilmeli ve onda bir Kur’an merakı uyarılmalıdır ki, Allah’ın istediklerini anlamaya yönelsin. Maalesef değişik ilcaatla günümüzde çocuğa sadece bir BİSMİLLAH dedirttiğimiz zaman her meselenin hallolduğu vehmine kapılmaktayız. Vâkıa, BİSMİLLAH çok önemlidir ve çok meseleyi halledebilir. Ne var ki, onun ötesinde icmâli (özet) mânâda da olsa da İlâhî maksatların öğrenilmesi gibi hususlar vardır ki, âcizane kanaatıma göre, asıl öğrenilip öğretilmesi gereken de işte odur.”
Merhum Ziya Nur Aksun, “Siyasî ve Sosyal Açıdan Mezhebler Tarikatlar” isimli kitabında diyor ki: “(Mevlana Celâleddin Rumî Hazretleri) Hicrî 628-Miladî 1231) de pederi Bahâü’d-din-i Veled Hazretlerinin vefatı üzerine müderris olarak ders takdirine başladı. Bu sıralarda Şems-i Tebrîzî ile karşılaştı. Şems’in Mevlânâ üzerindeki tesiri, kâl ile kaplanmış bir ateşi görünmeye, setredilmiş harika bir güzelliği izhara, gizlenmiş bir cevheri teşhire sevk etmekten ibarettir. Şems’in nasıl bir HAKİKAT İKAZCISI olduğunu şu menkıbe gayet güzel anlatır: ‘Bir gün vezir Nâsıreddin hankâhında büyük bir merâsim vardı. Bir zâta ŞEYHLİK RÜTBESİ vereceklerdi. Bütün ulemâ, meşâyih, ürefâ, fuzelâ, ümerâ orada hazır idiler. Herbir muhtelif ilim ve fenlerle sözler söylüyor ve tatlı muhâsebelerde bulunuyorlardı. Bir köşede murakabeye dalmış olan ŞEMS-İ TEBRÎZÎ birdenbire ayağa kalktı ve onlara: ‘Ne zamana kadar şundan bundan rivayet edip; öğünecek ve ATSIZ EĞERE BİNİP erlerin meydanında kalacaksınız? İçinizde, ‘Kalbim bana Rabbbimden şunları söylüyor (şu haberi veriyor).’ diyecek yok mu? Ne zamana kadar başkalarının asâsı ile ayakta yürüyeceksiniz?’ dedi. Sonra da ‘Hadisten, tefsirden, hikmetten, v.s. den NAKLEN söylediğiniz sözler, o zamanda yaşayan ve herbiri kendi akrânı arasında ERLİK MAKAMINDA oturan ERLERİN SÖZLERİDİR. Onlar kendilerine gelen Haberlerden (İlhamlardan, sünûhatlardan, istihraçlardan, istimbatlardan, tefeyyüzlerden) anlatırlardı. Mâdem ki, BU ASRIN ERLERİ SİZLERSİNİZ, o halde sizin sırlarınız ve sözleriniz nerede?’ (Menâkıbü’l-ARİFİN, Eflak Dede)…
M. Fethullah Gülen Hocaefendi, bu konuya devamla şöyle diyor: “Tarihimizde şanlı ve parlak dönemlerimiz çoktur. Ama bir dönem vardır ki, bu dönemde bütün İslam âlemindeki devletlerin, ilmî, idarî ve adlî makamlarında Kur’an hâfızı idareciler, hâkimler ve kadılar olmuştur. Ama, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, bu kimseler okudukları ilimlerin özünü kavrayamadıklarından hem tekvînî emirlerde hem de teşrii konularda mukallit durumunda idiler; istinbat ve ihtira (yeni bir şeyler ortaya koyma, âyet ve hadislerin bu çağa bakan orijinal mânalarını bulup ifade etme) güçleri yoktu. Yarım-yamalak bildiklerinde bağnaz bu insanlar, gün geldi –maalesef- dinin cevaz verip kabul etmediği usûl ve esaslar karşısında sessiz kalarak günahlarını devam ettirdiler… ve tabiî İslâmın kendilerine yüklemiş olduğu şeref ve haysiyeti de koruyamadılar. Vicdanlarımızda belki ürperti hâsıl edecek ama, üzülerek ifade etmeliyim ki, bunlar önceleri de sonraları da milletin haysiyetle, şerefiyle, diniyle oynadılar. Bunların edindikleri ilim, vicdanlarına (iz’an ve derin tasdik, yaşama ve itaat etme duygusu halinde yerleşmemiş ve gönüllerinde iz’an haline gelmemişti. raf Suresinin 178. âyetindeki, ‘Kimleri de saptırırsa, işte asıl hüsrana uğrayanlar onlardır.” âyetiyle alâkalı Hafız Ebu Ya’lâ’nın Huzeyfe bin el- Yemân (r.a.) dan rivayet etmiş olduğu bir hadis-i şerifte Allah Rasulü şöyle buyurur: ‘Sizin korktuğum şeylerden biri de şudur ki; bir kişi Kur’an-ı Kerim’i o kadar okur ki, artık Kur’an’ın o göz kamaştırıcılığı onun bütün tavırlarına yansır. İslam, onun için bir elbise olur. Allah’ın (c.c.) dilediği süreye kadar o elbiseye bürünür, sonra birdenbire o elbiseden –Allah korusun- sıyrılır ve onu elinin tersiyle âdeta bir kenara iter. Kardeşinin üzerine elinde kılıçla yürür ve onu şirk ile itham eder.” Hz. Huzeyfe (r.a.) “Ey Allah’ın Rasulü, ŞİRK İLE İTHAM edilen mi, yoksa İTHAM EDEN mi şirke daha yakındır, diye sorduğunda Allah Rasulü (S.A.S.) “İTHAM EDEN” buyurmuştur. (İbn-i Kesir)
Seneler önce M. Fethullah Gülen Hocaefendi, bu tesbitleri yapmış ama biz bugünlerde bu süreçte hakkalyakîn bunları müşahede ediyoruz.
Bir dönem AD LET-İ MAHZ deyip kardeş katline fetvâlar vermeler… İnsanların mallarına ve mülklerine çökmeler… Ve bunları bazılarının fetva vermesi ama “Masum bir insanı öldürmek bütün insanları öldürmek gibidir” (Mâide Suresi, 5/32) âyeti varken ve İslamiyetin malı, canı koruma altına alması söz konusu iken o zâlim fetvalar nasıl verilebilmiştir? İşte bu gün bazıları mal-makam-mansıp arzusuyla aynı zalimliklere tevessül ediyorlar. Burada Hocaefendi sanki günümüzün zâlim ve gaddarlarından bahsediyor. Bunun bir sebebi var… İlmin İZ’AN ve İTİKAD haline gelmemiş olması… Yani, 1-Tahayyül, 2-Tasavvur, 3-Teakkul, 4-Tasdik, 5-İz’an, 6-İltizam, 7-İtikad… Onlar taakkul’de en fazla tasdikte kalmışlar. Evet ilmin mertebeleri yedidir…
[Safvet Senih] 15.1.2020 [Samanyolu Haber]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder