“Ödül de büyük, ceza da: Bu yüzden hâlâ Ak Parti’yi destekliyorlar” [Yavuz Genç]

AKP kurucularından siyaset bilimci Fatma Bostan Ünsal, tüm baskı, sansür, zulüm ve haksızlıklara rağmen iktidarı hâlâ destekleyenlerin ‘sırrını’ şöyle açıkladı: “Çünkü hem ödül hem de ceza büyük. Ödülden kaçamıyorlar, cezadan ise korkuyorlar.”

YAVUZ GENÇ -10 Mart 2020

ANKARA – Başörtüsü mücadelesinin sembol simlerinden Fatma Bostan Ünsal. Yıllarca yasağın kalkması için sivil toplum kuruluşlarında aktif olarak yer aldı. 2002’de AKP kurulurken kurucu üye olarak orada bulundu.

Partisiyle görüşleri çoğu zaman tam uyuşmadı, eleştirilerini partinin ilgili kurullarında sık sık dile getirdi. Başörtülü milletvekili adayı gösterilmesini ilk dile getiren ve ‘henüz zamanı değil’ denerek tüm tepkileri üzerine çeken isimdi. Doğu ve Güneydoğu’daki şehirlerde süren çatışmalı ortamı eleştiren barış akademisyenleri bildirisini imzaladığı için partisinden ihraç edildi. KHK ile Muş Alparslan Üniversitesi’ndeki görevinden de atıldı.

Fatma Bostan Ünsal hem AKP kurucusu olarak hem de dindar camiayı çok yakından tanıyan bir siyaset bilimci olarak sert eleştirilerde bulunuyor.

İnsanların neden hâlâ AKP’yi desteklediğini açıklarken dile getirdiği ‘ceza da büyük, ödül de’ tespiti tartışma yaratacak cinsten. Kronos’a konuşan Fatma Bostan Ünsal, hem AKP’den kopuş sürecini anlatıyor hem de bugünkü siyasal ortama dair cesur çıkışlarda bulunuyor…

AKP’nin kurucularındansınız. Nasıl oldu kopuşunuz?

Daha parti ilk kurulurken, partinin ana vitrininden ve söyleminden farklı bir düşüncedeydim. İlk farklılığım şuydu: Parti kurulurken belki de haklı olarak başörtüsü sorunundan, insan hakları konularından söz edilmiyordu. Bir parça haklılığı vardı belki. Çünkü bir önceki Fazilet Partisi irtica sebebiyle kapatılmıştı. Parti kurulurken bu ifadeleri kullanmamasını hem anlıyordum hem de yediremiyordum. Çünkü başörtülü kadınlar olarak biz eğitimden, çalışma ve siyaset hayatından dışlanmışız. Ben partiye de o yüzden geldim. En baştan itibaren bir farklılık vardı ve ben bunu her pozisyonda da dile getiriyordum.

Nasıl karşılanıyordu itirazlarınız?

Dışarıya yansımıyordu pek. Dile getirince daha çok geçiştiriliyordu. Basına yansıyan ilk şey herhalde Amerika’nın Irak’a müdahalesiyle ortaya çıktı. 2003 yılından bahsediyoruz, aktif olarak karşı olduğumu beyan ettim. O yüzden benim kopuşum şu zamanda gerçekleşti diyemiyorum, çünkü en başından beri partinin genel fikirlerinin tersini dile getiriyorum bazı noktalarda. Sosyal İşler Başkan Yardımcısıydım. İnsan Hakları birimi de onun altındaydı. Noam Chomsky’nin kitabını yayınlayan yayınevi yargılanıyordu. Mehmet Şevki Eygi yargılanıyordu DGM’de. Parti olarak biz davalara destek olalım, vagon değil de lokomotif olalım insan hakları mücadelesinde diye açıkça ifade ediyordum toplantılarımızda. Basına çok sonra yansıdı. Daha sonra eşim partiye girince o görevden alındım ki bu çok haklı ve doğru bir adımdı. Eşler aynı çatı altında ayrı pozisyonlarda görev almamalıdır. Alındım, sonra da Malezya’ya eğitime gittim, o yüzden araya mesafe girdi, uzaklaşmaya başladım.

HİLAL KAPLAN İSTİFA ETMESİNİ İSTEMEDİ: “İÇERİDE İTİRAZLARIMIZI DİLE GETİRİYORSUN”

Sizin de içinde olduğunuz ve AKP’yi hedef alan ‘Başörtülü aday yoksa oy da yok’ kampanyası epey tartışılmıştı.

Başörtüsü gibi, halkın yüzde 80’inin karşı olduğu bir yasak, kadınların da yüzde 60-65’inin başörtüsü taktığı bir ortamda eğitim, çalışma hayatında, siyaset hayatında uygulandı. Bunun karşısına çok net çıkamadılar. Çok iyi hatırlıyorum, Cumhurbaşkanı çıktı ATV’de ‘Ya hiç olmazsa özel üniversitelerde izin verilsin’ dedi. Ben o zaman düşündüm: Bizim talebimiz hiç bu kadar geride olmamıştı. Özel üniversite nedir, sadece zenginlerin eğitim hakkı olsun. Olabilir mi böyle bir şey. Belirlenmiş limitler arasında hareket etme eğilimi… Çok çeşitli bunun üstesinden gelme yolları denenebilirdi. Nitekim başörtülü milletvekili aday göstermemiz gerektiğini söyledim. 2010 yılıydı. O zaman için düşünülemez bir şeyi ifade etmiştim. Çıktık biz, özgür bir şekilde savunduk. Başörtüsü yasağını savunanlar, o dönemde neden olmasın ki artık demeye başlamışlardı. Merve Kavakçı’yı savunanlar ise yüzüme ‘zamanı değil’ dediler. ‘Başörtülü aday yoksa oy da yok’ diye bir kampanya başlattık. Bunu Tayyip Erdoğan hedef aldı. 200-250 kişi yok yani. Sivil itaatsizlik eylemleri de hedef alınınca ben de istifa mektubumu gönderdim. Ama pek çok arkadaşım engel oldu. Hatta Hilal Kaplan ‘Sen içeride itirazlarımızı dile getiriyorsun’ diyerek karşı çıkmıştı.

Bir fren mekanizması var mıydı o dönem parti içinde?

Vardı. En azından partinin ilgili kurullarında dile getirilebiliyordu. Bugün hain deniyor ama. Hesap verilebilirlik, şeffaflık bunlar çok önemli değerler. Cumhurbaşkanının kendisi de zaman zaman şikâyet ediyor, ‘benim ismimi kullanarak kimse bir şey yapmasın’ diyor. Siz kurumların kendisine yetki vermezseniz, sorumluluk çerçevesinde vermezseniz, güvencesiz bir ortamda ya hareketsizliği tercih edecektir ya da bazı açıkgözler durumdan faydalanıp aşırı bir şekilde kullanacaktır.

“SÖYLEM OLARAK BİLE YOLSUZLUĞA İTİRAZ EDİLMİYOR ARTIK”

O günkü AKP ile bugünkü arasında üç tane çok önemli fark olsaydı, neler sayardınız?

Halkın eğilimleri çerçevesinde politika üretmek, bizim temel hedefimizdi. Halkın karşı çıktığı ya da sevmediği bir politika olduğunda onun sebebini düşünüyorduk. Şimdi o yok. O dönemde gerek Fazilet Partisi gerekse de Kürt meselesi örneğinde, halkın eğilimlerine yönelik politikalar yapmaktansa o eğilimleri cezalandırma, yanlış bulma düşüncesi egemendi. Bir konuda eğilimini gösterdiği zaman, ‘ya ne oluyor bir bakalım’ demek yerine ‘o kandırılmıştır, haindir’ deniliyor. En önemli fark bence bu. Yolsuzluk çok önemliydi. Bugün çok ilginç bir şekilde söylem olarak bile çok itiraz edilmediğini görüyoruz. İşte Hayrettin Karaman, birkaç yıl önce yolsuzluğun hırsızlık olmadığını falan söyledi. Hangi hal üzereyseniz, diskurunuz da o yönde gelişir. O bulunduğunuz hale dikkat edin ki bulunduğunuz hal sizin, diskurunuz olmasın. İnsan hakları alanında gelinen durum da o günkünden çok farklı. Süleyman Soylu, çok korkunç bir şekilde dile getirebildi. Kültürel terörizm diye ifade etti. İnsan haklarını bu şekilde terörle irtibatlandırmak insan haklarıyla uğraşanların ne kadar incinebilir olduğunu da gösteriyor. İnsan hakları temeldir, yapılacak şey bunu söylemek ama o kadar pervasızca dile getiriyor ki… Bizim politikamız ‘3Y’ ile mücadele şeklindeydi. Yolsuzluk, yasaklar ve yoksulluk. Yolsuzluğu anlattık, yasaklar insan hakları çerçevesindeydi. Yoksulluğun çok bariz şekilde arttığını düşünüyorum. Mutlak yoksulluk yok belki ama göreli yoksulluk had safhada. 15-20 sene önce durumu daha iyi olmasına rağmen. İntiharları da bu çerçevede okumak lazım.

Bu tarz yoksulluk tezleri dile getirildiğinde iktidardan ‘kullandıkları telefon şu kadar para’ şeklinde bir itiraz geliyor.

Çok çok yanlış bir şey. Mutlak yoksulluk anlamına gelmiyor. Yazıyorlar zaten, şu kadar borcum var, geçinemiyorum, bazıları açım da diyor. O artık mutlak yoksulluk yani. Eşitsizlik arttığı için gayrisafi milli hasıla artsa bile zenginlere yarıyor, yoksula bir şey düşmüyor. Zengin daha zengin, yoksul ya yerinde sayıyor ya da daha aşağı gidiyor.

ZENGİNLİĞE HAZIRLIKSIZ YAKALANAN ELİTLER…

AKP’nin ihaleler dağıtmak suretiyle kendine yakın bir elit zengin sınıfı oluşturduğu yönünde tespitler yapılıyor.

Tabii. Aslında azaltmamız gerekiyor devletin ekonomiye müdahalesini. Devletin ekonomiye müdahalesi her dönemde zenginler üretmiştir. En son Anap döneminde, sonrasında Doğruyol Partisi döneminde gördük. Her dönem için bunun böyle olduğunu gördük. Fakat bunun böyle devam etmemesi gerekiyor. Maalesef devam etti, hatta daha kötü bir şekilde. İhale yasası kaç kez değiştirildi, belirli firmalara verebilmek içim. Bu aslında o kesime de fayda vermiyor. Çünkü hazırlıksız bir şekilde yakalanıyor. Birçok açıdan donanımı olmadan, çok yüksek ihalelerin verilmesi birçok hata yapılmasının da önünü açıyor.

‘Hazırlıksız yakalandı’yı biraz açabilir misiniz?

Mesela 50 bin liralık bir firma milyonlarca liralık bir ihale alıyor. Tecrübe yok, eleman yok. Birden alıyor ve yanlış yapıyor. Yanlış yapmanın faturasını da bütün millet ödüyor. Hiçbir bilgisi, birikimi olmadan devasa paralara hükmetmeye başlıyor. Bu hatalar durmuyor, devam ediyor.

“İhalelerle zengin oldular, parayı buldular şimdi de şatafat içinde yüzüyorlar” şeklinde sağ ve sol cenahtan da eleştiriler yapılıyor.

Sindire sindire olmadığı için bu tarz yan etkileri oluyor tabii. Bu zamana kadar bir lokma bir hırka gibi politik doğrular vardı. Yoksullara şükret deniyor. Bu diskurlara uygun bir zengin sınıfı oluşmadı. Bu doğrularla uyuşmayan bir kesim ortaya çıktı. Bu açıdan da hazırlıksızdı ve çok kısa zamanda oldu. Hemen insanlar, parayı bulur bulmaz farklı çevrelere, farklı mahallelere taşındılar. Bunu Tayyip Erdoğan da eleştiriyor. Ama aslında sistem bu. Bireylerden ziyade bu eğilimin nedenini sormak lazım.

“DEJENERASYON ASLINDA SONUÇ”

Tüm bu sonradan elde edilen mülkün dindar camiayı bozduğuna, dejenere ettiğine dair bizzat o camiadakiler tarafından eleştiriler yapılıyor. Haklılık payı var mı?

Evet var bence. Aynı hazımsızlığın, zenginliğe hazırlıksız yakalanmanın ve dünyevileşmenin sonucu. Tam da Ak Parti destekçileri tarafından dile getiriliyor bunlar. En çok onlar tarafından dile getiriliyor. Dilipak bunu sürekli yapıyor, Yeni Şafak’ta yapılıyor. Aslında bu bir sonuç. Siyasetin hesap verebilir, şeffaf olmaması nedeniyle gerçekleşen süreçler. Bugün devletten dışlanan cemaat için de durum aynı. Kamuya alım süreçlerinin şeffaf olması demokrasinin de gereğidir. 15 Temmuz’dan sonra böyle bir şans doğdu ama değerlendirilemedi maalesef.

Neydi o şans?

Madem devlet içinde kümelenme var, bir birikim olmuş, onun nasıl olduğuyla ilgilenilmeliydi. Buna sistemin nasıl izin verdiği anlaşılmalıydı. Ama öyle yapmadı öğretmenidir, polisidir, haklısı haksızı kim varsa tutup attı. Durum eskisinden de kötü oldu. Eskiden hiç olmazsa KPSS vardı. KPSS ya tamamen kaldırıldı ya da mülakatlarla etkisizleştirildi. Daha da kötü oldu her şey. Şükredelim ki başka bir şey olmasın.

“ŞEFFAF OLMADIĞINIZ ZAMAN MAFYALAŞIRSINIZ”

15 Temmuz’a geldik, oradan devam edelim. Öncesi ve sonrasıyla, basının neredeyse tamamen susturulması, yüz binlerce mağdur, işsiz kalmış insan… Hepsine birden baktığınızda gördüğünüz ne?

Bir yanıyla 28 Şubat’a benziyor. Orada sadece başörtüsü yasağı yoktu. Andıçları hatırlayalım. Şimdi de benzer şekilde. Sadece cemaat diye söylemiyorum, sadece ona yapılmıyor, görünen o ama bunun yanısıra bütün bir siyasi Kürt hareketi bitirilmeye çalışılıyor çok açık bir şekilde. Seçiliyorsunuz görev tevdi edilmiyor. Hiçbir yerde olmayan bir şey. Yalova Belediyesi’nde ne oldu, başkanı aldılar görevden ama belediye meclisi yenisini seçti. Açıkça siz federasyon kurmuşsunuz sanki. Başka hukukun geçerli olduğu, üniter yapıya ters bir durum. Gittikçe bütün alanı kapsayan bir baskı ortamı var. Kadın hareketi bile payını alıyor. 8 Mart’ta çıkıp özgürce eylem dahi yapamıyor. Nasıl 28 Şubat’ta bütün yasaklar toplumu sindirmiş, Ak Parti’nin de kurulmasına yol açmıştı, irtica görünür kısmıydı, arkada her türlü baskı vardı. Bugün de cemaat deniyor ama bütün özgürlükler, liberal özgürlükler tehdit altında.

Bir de eklemek istiyorum: 28 Şubat’ın ekonomik yönü de vardı, bankalar batıyordu. Baskıcı yönetimler her zaman için kamuoyu desteği azaldığı zaman ortaya çıkıyor. Bunun üstesinden gelmek için başka alanlar kamuoyu denetimine kapalı oluyor. Kapalı olduğu zaman da yolsuzluk ve başka tür istismarlar alıp başını gidiyor. Kaç kere yaşıyoruz bunu? Siyaset biliminin temel kurallarına aykırı hareket ediyorlardı. Şeffaf olmadığınız zaman mafyalaşırsınız. O da ekonomik olarak iflası getirir. Boşu boşuna şeffaflık ve hesap verebilirlik bu kadar önemli hale gelmiyor sonuçta. İnsanlığın tecrübeleri birike birike bugünlere gelindi. O dönem hatırlarsanız bir Kardak krizi çıktı. Askeri başarı ihtiyacı doğuyor. Şu anda da öyle bir ihtiyaç olduğu için asker Libya’da, Suriye’de. Bankalara tasallut var, en son İş Bankası örneğinde gördük, benzer şeyleri yaşıyoruz. Tek tek insanlara yüklemiyorum bunu, sistemi ona göre dizayn etmek önemli.

Nasıl bir sistem?

Avrupa’da herkes çok mu dürüst? Değil. Yalanı cezalandıran, suiistimali cezalandıran bir sistem nihayetinde insanları dürüst olmaya, şeffaf olmaya yöneltiyor. Türkiye’de tam tersi. Yalan söylemediğiniz zaman, dürüst olduğunuz zaman neredeyse nesli tükenmekte olan kategorisine giriyorsunuz. Çok nadir görülüyorsunuz. İnsanlar hayatta kalmak için bu tür şeylere sevk oluyorlar.

“28 ŞUBAT’TA BİZ BUNLARA KARŞI ÇIKMADIK MI?”

Şöyle bir görüş var: 15 Temmuz öncesinde ve sonrasında sol, sosyalist kesimde cemaate yapılanlar ‘bir yere kadar’ tolere edildi, desteklendi. Küçük küçük itirazlar olsa da genelin ‘oh olsun size, hak ettiniz’ söylemleri de dikkat çekiyordu. Ancak meselenin sadece cemaat olmadığı, itiraz eden, muhalefet eden her kesimin hedef olduğu geç de olsa anlaşıldı. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Gerçekten de doğru. İlk günden itibaren yapılan şeyler yanlıştı. Bunlara karşı çıkmak gerekirdi. Gazetelerin televizyonların kapatılması yanlıştı. Daha sonra yaşanan tüm o felaketlere en başından karşı çıkmak önemliydi. Maalesef, bir gazeteye el konulduğunda, bu adımın onunla sınırlı kalmayacağı görülmedi. Geçmişten gelen dini görünümlülüklerle ilgili bir alerji de var bazı kesimlerde maalesef. 15 temmuzu da öncesini de iktidar gözüyle okumadır bu. Fişleme mesela. Bugün daha kötü bir şekilde, daha aleni, yaygınlaşarak devam ediyor. Kardeşler, anneler, babalar, akrabalar üzerinden açık açık yapılıyor fişlemeler. 28 Şubat’ta biz bunlara karşı çıkmadık mı?

2019 yılında 1 milyon 172 bin kişi güvenlik soruşturmasından geçmiş, Emniyet açıkladı.

 Avrupa’dan gelen biri söylemişti, ‘herkese bu kadar çok terörist diyorsanız, belki hiç terörist yoktur’ demişti. Böyle bir şey olabilir mi? Milyonlarca terörist mi var yani? İşte hep deniyor 5 bin civarında insanın dağda olduğu. Ve Türkiye 84’ten beri Bütün kaynaklarını seferber etmesine rağmen bu sözü edilen 5 bin kişiyle baş edemiyor. 1 milyon kişi ya da yüz binler teröristse nasıl baş edilecek?

Barış bildirisini imzalamanız ve sonraki süreç nasıl gelişti?

İkinci kırılmayı da sokağa çıkma yasakları zamanında yaşadım. Halkla daha fazla içiçe olan milletvekillerinin daha sağduyulu olmasını beklersiniz. Ama benim gördüklerim güvenlikçi politikalara ve dile teslim olmuşlardı. Neredeyse güvenlik mensuplarının işledikleri suçlarla ilgili bir sorumluluklarının olmayacağı gibi teklifleri görünce çok hayal kırıklığına uğradım. Yönetimi sağduyuya çağırır normalde milletvekilleri. Tekrar Muş’a döndüm. O ara Barış Akademisyenlerinin dilekçesi önüme düştü. Ya bir şey yapamıyorum, hiç olmazsa şuna bir imza atayım dedim. Sonrasında hayat değişti, cehenneme döndü.

“ŞU ANDA BENİM DURUMUM SİVİL ÖLÜM”

Hayal kırıklıklarınız var mı?

Tabİi çok büyük hayal kırıklıkları var. Bu zamana kadar yapılanları eleştirerek başka bir ülke olunabileceğini düşündük. Şeffaf, hesap verilebilir bir yönetim. Bundan daha da uzaklaşmak, hatta bundan şikâyet etmenin bile suç haline gelmesi. Hem söylem düzeyinde bizi şöyle etkiliyor: İçinde olduğumuz camia, bu söylemin kullanılması bizi kendi çevremize de yabancılaştırıyor. Kendi çevremizde de azınlık haline getirmiş oluyor, itibarsızlaştırıyor. Ama bu söylemde de kalmıyor. Çeşitli şekillerde karşılığı olduğu için de, sivil ölüm mesela. Şu anda benim durumum sivil ölüm. Benzer bir sivil ölümle başörtüsü yasakları sırasında da karşılaştığım için ben belki çok etkilenmiyorum. O dönemde neydi, pasaportum vardı, bir de daha rahat cezaevi kovuşturma endişesi taşımıyordum. Güven içinde itiraz edebilen bir grubumuz vardı. Artık itiraz ederken duyacağınız bir güven yok.

Bir yerde denk geldiğiniz, olan biteni onaylamayan, yanlış olduğunu ifade edenler oluyor mu partili çevrelerde?

Çok. Mustafa Yeneroğlu mesela. Çok doğru şeyler söylemişti.

“HEM ÖDÜL ÇOK YÜKSEK HEM DE CEZA”

Ne diyorlar mesela? Neyi savunuyorlar ya da niye hâlâ ordalar?

Hem ödül çok yüksek, hem de ceza. Sivil toplum kuruluşları için de böyle. 2013’e kadar hem muhafazakâr camia içinde olup hem de yönetime eleştirel davranılabiliyordu. Koalisyon gibiydi; liberaller vardı, farklı kesimler vardı, onları tasfiye edip dindar kitleyi konsolide etmesi nedeniyle sivil toplum kuruluşlarına yöneldi. Tereddütsüz sadakat bekliyor, ödülü çok büyük veriyorlar, tersi durumda cezası da aynı derecede büyük.

Sivil toplum kuruluşlarının tavrı ne oldu?

Destekledi (Gülüyor). Çünkü dediğim gibi ödül çok yüksek, ceza da çok yüksek. Onlara da biraz hak veriyorum. Ödülden vazgeçtik, ceza da olduğu için varlığı da tehdit altına giriyor. İşte Alparslan Kuytul ve Furkan Vakfı örneğinde gördük yaşananları. Yasal bağışlar, paraları kasada, makbuzlar da var ama kriminal hale getirdiler. Evleri kapattılar, öğrenciler dışarıda kaldı gece yarısı.

Bilim ve Sanat Vakfı’na (BİSAV) kayyum atanması sürecinde muhafazakâr camianın sivil toplum kuruluşlarından cılız da olsa sesler çıkmıştı.

Sıra kendilerine gelince ses çıktı tabii.

‘Bu yapılanlar başka şeylerin kapısını aralarsa, ya gelecekte birileri de bunu denerse’ anlamına gelebilecek bir korku sinmişti o açıklamalara. O nasıl bir korku? Sadece cezadan korkmak mı bu sizce?

Ben cezanın yüksekliğine bağlıyorum. Bir de aslında hiçbir zaman tam eşit olmamış bir ortamda birden imtiyazlı hale geliyorsunuz. Bu imtiyaz, hani Kur’an’da ‘Kendiniz ve ailenizin çıkarlarına aykırı bile olsa adaleti ayakta tutun’ diyor. Yani bu çok zor. O yüzden ilahi mesaj vurguluyor. Zordur, insanın kendisinin ve yakınlarının aleyhine de olsa adaletli olması. Bir de kendinizi doğru, Müslüman görüyorsunuz. Üstün görüyorsunuz. ‘Biz iyiyiz ya, dindarız ya biz hak ediyoruz’ düşüncesi bu. Görüyoruz işte İstanbul Büyükşehir Belediyesi el değiştirince bazı sivil toplum kuruluşlarına müthiş kaynaklar aktarılmış. Ne oluyor da bize bu kadar veriliyor? Bu kaynakları yeterince iyi kullanabiliyor muyuz? Bunları sorgulamadığı gibi tersine, almak, daha da fazla almak marifetmiş gibi isteniyor. Bunlar kamunun kaynakları. Tüyü bitmemiş yetimin de hakkı var. Ya herkese olacak ya da olmayacak. Şeffaf olacak. Öyle olmadığı zaman da kurumları ve insanları yoldan çıkaran bir etkisi var. İşte bu da Yeni Şafak yazarlarının Akit’te Dilipak’ın dile getirdikleri yozlaşmadır…

“YENİ PARTİLER ‘ALTERNATİF’ ARAYIŞINDAKİ SEÇMENE CEVAP OLABİLİR”

AKP içerisinden iki pati kuruldu. Bir üçüncüsünün de çıkabileceğine dair iddialar mevcut. Sizce yeni partiler başarılı olacak mı? Ciddi bir parti ihtiyacı var mı?

Var. Siyasette rasyonel bir müzakere söz konusudur. Bir kere bunu yapma imkanımız çok olmuyor. Tırnak içinde çok akıllıca bir şekilde bundan mahrum ediliyoruz. Millet ittifakı, karşısında zillet ittifakı, hainler. Sürekli bu söyleniyor. O yüzden rasyonel bir müzakere ortamından uzaklaşıyoruz. Buna rağmen özellikle yerel seçimlerde ekonomik kriz de kapıya geline birçok insan, hakikatten de durumumuz kötü demeye başladı. Ama hani alternatif nerde diyorlar. Yeni kurulan partiler bu ‘alternatif nerde’nin cevabı olabilir. Hem benim kişisel gözlemim hem de kamuoyu araştırmaları yüzde 20-25 arası bir kararsızlar grubundan bahsediyor. En çok Ak Parti seçmeninde olduğunu söylüyorlar. Bu partilerin bu yüzde 25’in taleplerini ne kadar yansıtabileceğini, ne kadar toplayabileceğini göreceğiz zamanla.

“SİYASET ŞU AN EN ÇOK AK PARTİ’DE ZOR, SABAH BAŞKANSIN AKŞAM BİR HİÇ”

Kopuşları hızlandırır mı bu partilerin kurulmuş olması?

Ak Parti’de siyaset yapmak siyasetçiler için çok zor hale gelmiştir. Özellikle İstanbul, Ankara, Balıkesir, Bursa’daki belediye başkanlarının bir anda görevlerini bırakmak zorunda kalmış olmaları AK Parti’de siyaset yapmanın hiçbir güvenli yanının olmadığını açık bir şekilde göstermiştir. İstanbul gibi bir şehirde bir gün belediye başkanısın, ertesi gün sıfırsın. Bir üyenin, bir delegenin bile bu kadar çabuk etkisizleştirilmesi beklenmez. Bu güvensiz ortamda, kim, hangi akıllı siyaset yapmak ister? Siyaset inisiyatif almak isteyen, öne çıkmak isteyen, yönetmek isteyenlerin işidir. Parti politikaları da günden güne çabucak değiştiği için inisiyatif alanlar da bunun bir bedelinin olacağını görüyorlar. Siyasi konjonktür son derece zıt uçlara kayabiliyor. Bu yüzden hem güvencesiz hem de inisiyatifin olmadığı bir ortamda nitelikli siyasetçinin çok fazla rağbet edeceği bir parti olmaktan çıkmış görünüyor Ak Parti.

“SÜLEYMAN SOYLU ÖZEL OLARAK SEÇİLMİŞ”

İnsan hakları bağlamında baktığınız zaman, hak ihlalleri bir yanda, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve onun sert söylemi bir yanda. Sizce Süleyman Soylu insan hakları mücadelesinin neresinde?

Türkiye’de kutuplaşmış bir yapı var, hak ve hukuksuzları besliyor. Hatta yönetimin daha önceki sorumluluğunu bile unutturuyor insanlara. İnsan hakları alanı bu tür kırılmaların üstesinden gelinebileceği bir alan. Bu yüzden diyorum özel olarak seçilmiş. İnsan hakları alanı farklı kesimlerin bir arada olabileceği ve sinerji oluşturarak etkin bir itirazın sesleneceği bir ortam olduğu için özel olarak seçilmiştir. Elbette ki hak vermiyorum ama hedef açısından akıllıca bir seçim. Çok ilginç bir şekilde 28 Şubat’ta Alman vakıfları hedefteydi. Şimdi de Süleyman Soylu’nun söylemiyle ‘kadın hakları, Avrupa, bizi bozmaya çalışıyorlar’ demesiyle benzer bir şey.

İnsan hakları ihlalleri bağlamında nasıl bir dönemden geçiyoruz?

Şu an çok kötü bir durumdayız. Hem ihlaller var hem de bu ihlalleri dile getirmenin de bir bedeli var. Cezai kovuşturmaya, sosyal olarak da yalnızlaştırmaya yol açacağı için iki kere kötü. İhlaller belki her zaman olabiliyordu ama bu ihlallere yönelik bir serbest mücadele ihlallerin azalmasını sağlayabilirdi. Özellikle basın şu anki durumda olmasa, ana akım medyada bu ihlaller dile getirildiği zaman çok tabii olarak hükümeti etkileyecek. Halkın haber alma özgürlüğü ciddi biçimde yara almış durumda. Bu da ihlaldir. İnsanların haber alma özgürlüğü vardır ve bu kısıtlanıyor. Basın özgürlüğü kısıtlanan kurumlar için değildir halkın farklı görüşleri öğrenme hakkı kısıtlanıyor. Bu yok. Günümüzün tek altın fırsatı sosyal medya. Onu kullanmak da serbest değil. Kullanan, ‘başıma ne gelecek acaba’ diye düşünüyor. Bu durum insan hakları ihlallerini besliyor.

Bütün bu baskıları, cezalandırmaları, sansürleri göz önüne aldığınızda Türkiye’yi nasıl tanımlıyorsunuz? Şu an bizim yönetim şeklimiz ya da modelimiz nedir?

Normal bir hukuk devletinde olmayacak uygulamalar. Neredeyse hukukun olmadığı bir ülke. Hukuka kendini bağlı hissetmeyen bir iktidar bir çetedir. Bu yüzden buna dikkat etmesi gerekir herkesin. Hem Türkiye’nin bazı hukuk kazanımları itibariyle yanlışlar olsa bile savunulmalıdır.

“BAŞÖRTÜLÜ KADINLAR BORÇLANDIRILDI, O YÜZDEN SESSİZ KALIYORLAR”

Türkiye’deki başörtüsü mücadelesinde sembol olmuş, öne çıkmış kadınlar var. Geçmişte inan hakları mücadelesi verirken sesleri çok çıkan bu kadınlar bugün çok daha ağır insan hakları ihlalleri yaşanırken ya susmayı tercih ediyor ya da canhıraş bir şekilde destekliyorlar. Ne oldu bu insanlara?

Destekliyorlar. Maalesef. Bir de iktidar hukuksuzlukları görmezden gelmenizi, ya da desteklemenizi istiyor. Bu böyledir. İdeolojilerden bağımsız olarak bu eğilimin geçerli olduğunu görmüş olduk. Daha önceki yasakçı uygulamaları destekleyenler varsa bu dönemde bu camiada olan biteni destekleyenler de mevcut.

Kişilere doğrudan başvuru var mı bilmiyorum. Kişilere doğrudan başvuru olmasa bile o havada, bizden bu isteniyor, diyerek gönüllü yapılır. Cumhuriyet elitlerine hakları verildi vs diye kadınlar borçlanmıştır. O durum ana akım kadınların başörtüsü yasaklarını görmesini engellemiştir. Kadın hareketinden gelip, insan hakları mücadelesinden gelip bugün susmak, hatta yapılanlara destek çıkmak, işte böyle bir durum da olabilir bugünkü insanların hali. Başörtülü kadınlar çok borçlandırıldı. Tümüyle dışlanmıştı, Ak Parti’yle belli kazanımları elde edince kendini partiye borçlu hissetti.

[Yavuz Genç] 10.3.2020 [Kronos.News]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder