“İncinmezlik yanılgısı” denilince, hacca veya umreye gidenlere tanıdık gelecek bir manzara gözümün önüne geliyor. Safa ve Merve tepeleri arasında gidip gelirken işaretli bir alan var. Oraya ulaşınca yürüyüş değişiyor. Daha heybetli, çalımlı yürüyor, hatta koşuyorsunuz. Buna, “hervele” deniliyor. Hz. Peygamber’in (sav) ilk uygulamasında, Mekke müşriklerinin onları izlerken görebildikleri bu kısa mesafeye gelince, onların nazarında yorgun ve korkmuş değil, daha heybetli görünmek için böyle davranılmış. Buraya kadar normal. Fakat şimdilerde, “şirket rutini” gibi bir telaşlı halle yapılıp bitirilen bu anlamlı ibadet, hazırlıksız yakalanan kimselerin yürüyüşünü bozuyor. İhramlı erkekler, sıcağın etkisiyle pişik olunca, hervele esnasında garip görüntüler ortaya çıkıyor. Kınamak için anlatmıyorum. Sadece manzaranın heybet saçmadığını ifade etmek istedim.Durum aşağı yukarı bu. Aslında, toz kondurmayalım dediğimiz ne varsa, incinmezlik takıntımız onlara zarar veriyor. O ibadetin (sa’y) bize öğretmek istediği, hayatın gelgitlerine karşı takınmamız gereken tavır, incinebilir olmakla yan yana düşünülebilir.
*****
Her zamirin bir incinmesi var.
İncinir insan. Bize de bir şey olur.
Olur.
Problem incindiği halde incinmemiş gibi devam etmektir. Bu kabullenmeme;
- Kabalaştırır. Çünkü o esnada sezgiler aldatıcıdır. Bariz tehlikelere dönüp baktırmayacak kadar güven yüklenmiş, kabaran duyguların vanasız hali, etrafça pek kibar algılanmaz.
- Olmadığı gibi davrandırır. Korkularını, hem kendisinden hem de başkalarından gizlemek, sanki öyle değilmiş gibi korkusuz gözükmek için kontrfobik davranışlar geliştirmeye sebep olur.
- Çok risk aldırır. Yeterli görünerek, kolay kolay zarar görmeyeceğimizi ispat için rüzgâra karşı durdurur, uçurumun kenarında dolaşsak bile düz tarlada zannettirir.
- Beklenti yükseltir. “Öyle” görünüyoruz diye el âlem bizi gerçekten “öyle” zanneder. Kaldırabileceğimiz yükün altına girmektense, ezildiğimiz yükün altında “ayaktayım” görüntüsü verdirir.
- Kula mecbur bırakır. Etrafımızda kim varsa, onları yıkılmadığımızın kanıtı gibi algılarız. Kendileri ile aldandığımız bu insanlar, gözümüzde fazlasıyla büyür. Piredir ama onun varlığını kendimize güvence kabul ettiğimizi bildiği için bir devin harcırahını bizden ister.
- Ölçüsüzleştirir. Mesafeli tutum ve seçici davranıştan uzaklaştırır. Her gelene kapı açtırır, minderini başköşeye serdirir. Yeter ki gelsinler diye, her diledikleri yere han dikmek zorunda bıraktırır. Gelen bu kalabalıklar, sadece halılara basmaz. Çoğu zaman, çiğnenen kalbimiz, ezilen duygularımız olur.
*****
Riskli durumlara, hataya açık yanlarımıza, alelade yakınlıklara yiğitlik yapmadan, incinmenin de normal olduğunu kabullenerek, olabileceğini bilmek (inanmak değil!), olmasın diye gayret gösterebilmek marifettir. Kuran,
- İncitici olanın, aşılmaz engel görülmeden geride bırakılması gerektiğini (Ahzab 48);
- İncinmenin, normal ama korkup yıkılacak bir durum olmadığını (Al-i İmran 111);
- Allah’ın “yüzlü” kulunu temize çıkarmasının bir adım öncesinin incinme olduğunu (Ahzab 69);
- Kulağı, etrafının incitici sözleriyle dolu olduğu halde bile Allah’a karşı dikkatli davranıp (takva), hata yapmamanın çok büyük bir iş olduğunu (Al-i İmran 186);
- Bu zor işin üstesinden gelebilmenin ancak sabreden ve elinden geleni yaptıktan sonra Allah’ın yaratmasına sığınan tevekkül erbabı kimselerce başarılabileceğini (Al-i İmran 186, Enam 34, Ahzab 48)
beyan ettiği halde incinebilir olmayı kabullenmemek, kusursuzluğun, hata yapmamış olmanın ispatı olsun diye incinmemiş, sapa sağlam görünmek, ortalama bir dindarın zihin konforunu kaçırması gereken bir konudur.
*****
Nesi var incinmiş görünmenin?
Bizi zayıf düşürmesin diye olmadığı gibi görünmek, sonunda daha fazla incinmeye sebep olmaz mı? Neden Mina’da diz kırıp af dileyen Âdem’in (as) ona yaraşır evlatları olarak incindiğine inanmak istemez, dizlerimizi kendi Minamız’da kırmayız?
Nuh (as) gibi “mağlup oldum” diye bağırır, sana üstün gelen şartlarla yüzleşmeni isteyen Rabbinden yardım bekler, sonra da bir gemiye binip çeker gidersin. Musa (as) gibi, başına bin bir dert açan, içinden çıktığın kavmine dönüp, “beni bildiğiniz halde niye incitiyorsunuz” diyerek kalplerin arasına mesafe beklersin. Eyyüb (as) gibi, sana da zarar dokunur, hasta olursun, ya bedenin sızlar ya ruhun. İyileşmek için ötelerden gelecek merhameti beklersin. Yunus (as) gibi erken pes eder, bir balığın karnında sen de sindirilirken “etme” der de “sahile bırakılırsın”.
Nesi var bunun?
[Hakan Zafer] 13.11.2017 [TR724]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder