İnsan hakikaten ilginç bir organizma ve sanırım ortam ve imkan farklılaşınca giderek nereye savrulduğunu pek fark edemiyor.
Bugünkü muktedirin pek çok yandaşının durumu farklı değil.
Çoğunu tanıdığımız isim, kısa süre öncesine kadar vicdanlı, insaflı ve nispeten demokrat görünürken, bugün bulundukları nokta akıl alır gibi değil.
Şüphesiz bu durum kalıcı değil. Elbette devran dönecek, sular çekilecek ve yine yüz yüze bakacağımız insanlar olacak.
Ahmet Davutoğlu’nun parti çıkışıyla beraber özellikle Şehir Üniversitesi etrafında yaşanan tartışmalar, yandaş güruhta çok enteresan bir durumun ortaya çıkmasına vesile oldu.
Son olarak Bilim Sanat Vakfı ‘BİSAV’a kayyım atanmasıyla bahsini ettiğimiz kesimde ciddi yarılmalar meydana gelmiş durumda. Ancak bu yarılma da gösteriyor ki, yandaş kitle yaşanan zulümleri ve haksızlıkları bilmiyor değil. Aksine biliyorlar ve onaylıyorlar.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Size iki ibretli vakıadan bahsederek yazımı tamamlayacağım.
Vaktiyle beraber mesai arkadaşlığı yaptığımız iki isim M. Akif Beki ve Nihal Bengisu.
Gerek Nihal, gerekse Akif vaktiyle mesai paylaştığım meslektaşlarım. Her ikisiyle de hasbelkader beraber çalışma imkanı buldum.
Bu arkadaşlar ile ilgili şahsi bir değerlendirme yapmayı doğru bulmam.
Nihayetinde her ikisi de kendi inandığı, bildiği doğruların peşinde hayatlarını evriltip ona göre yol alan kişiler.
Akif Beki, gazeteciliğe başladığında ben istihbarat servisinde şef yardımcısıydım. O ise üniversiteyi yeni bitirmiş heyecanlı bir gazeteci adayı. Hiç de fena bir muhabir sayılmazdı açıkçası. Epey sonra elinde bir makale ile geldiğinde kaleminin de güçlü olduğunu görmek beni mutlu etmişti.
Sonra yollarımız ayrıldı.
Çok nadir de olsa bir iki telefon görüşmesi ya da mesajlaşma dışında pek rastlaşmadık, yolumuz kesişmedi.
17/25 Aralık sonrasında bir kez havaalanında karşılaşmıştık. Allah var, beni görmezden geleceğini tahmin ediyordum. Davutoğlu’nun “Sur’u Toledo gibi yapacağım” dediği günlerdi ve saha araştırması için gittiğim Diyarbakır’dan dönüyordum. Akif de sanırım Urfa’dan CNNTürk için canlı yayın yapmış geri dönüyordu. Tam uçağa bindiğimiz gün Hilal Kaplan’ın meşhur “Cemaate çok yumuşak davranılıyor” şikayeti patlak vermişti ve Akif şiddetle bu durumu reddediyordu. Birer kahve içip muhabbet etmiş, eskileri yad etmiştik.
Sular daha hızlı aktı, ülke daha fazla alt üst oldu. Toplumda atmayan dikiş kalmadı.
Her gün yeni bir haksızlık, zulüm ile muhatap oluyorduk ve ülke her geçen gün biraz daha otoriterliğe kayıyordu. Bahsini ettiğim bu arkadaşları da anlamaya çalışıyordum. Nihayetinde başta ekmek parası olmak üzere, herkesin kendine göre gerekçesi olabilirdi. Kimseden yaşanan zulmü yüksek sesle haykırmasını bekleyemezdik doğrusu.
Ancak Bilim Sanat Vakfı’na kayyım atanmasından sonra bu arkadaşların yazdıklarına bakınca, bireysel koruma duvarının dışında bir kötülüğe bilerek, isteyerek ortak olma durumunun söz konusu olduğunu görmek insanı derinden sarsan bir durumdu.
Vaktiyle bu zihniyetin bir model üstü olan Etyen Mahçupyan, “Hükümet cemaat ile mücadele ederken normatif hukukun dışına çıkabilir” türünden fetva vermişti. Anlaşılan, hukukun dışına çıkmak bu kitle için “kendilerine dokunulmadığı müddetçe” sakıncalı değildi. Nitekim, Akif de, Nihal de yazılarında bu durumu açık açık ifade etmekten çekinmemişler.
Akif’in yazısında şöyle bir bölüm vardı: “FETÖ darbe girişimi olmasa, OHAL rejimine geçmeyi millete anlatabilir miydi iktidar, halkı ikna edebilir miydi? Memleketin başına sardıkları beladan, şimdi gerçek kurbanları sorumlu tutuyorlar. Bu pişkinlik ve yüzsüzlüğü de, FETÖ’yle mücadele adına istenip alınmış OHAL imkanlarının başka amaçla kullanılmasından buluyorlar. FETÖ’yle mücadele, başka hesaplara alet edilince sevinmeleri boşuna değil. FETÖ’ye karşı verilen geçici ve şartlı OHAL yetkisinin kalıcılaştırılması, onun için FETÖ kadar kimseyi memnun ve mutlu edemiyor. Hele siyasi rakipleri ezmekte, gözdağı için BİSAV gibi muteber vakıfları teslim almakta kullanılınca değmeyin keyiflerine. Ağızları kulaklarında zevkten dört köşe oluyorlar…”
Bir kere şu Fetö, fütö kelimesini bilerek ve isteyerek kullananların yüzde 99’u tertemiz olan ve zulüm gören insanlara karşı çok büyük bir vebal olarak gördüğümün bilinmesini isterim. Masum insanlara bilerek ve isteyerek terörist diyene şahsen benim cevabım bellidir: “babandır terörist!”
İkincisi sevgili Akif demek ki çok çok iyi biliyormuş yapılan zulmü… rıza göstermesi, ses çıkarmaması sessizliğinden ya da ekmek parası derdinden filan değil, aksine bizzat onaylıyor ve destekliyormuş bu zalimliği. Sıkıntı, cemaat dışında, misal kendilerine yakın insanlara bu zulüm yapılınca başlıyor ve “Hop orada durun” demeye kalkıyor…
Nihal’in durumu da çok farklı değil. Buyurun şunlar da onun yazısından: “Teröre bulaşmış bir grubun faaliyetlerini sınırlamak için getirilen düzenlemenin şimdi terörle, vatana ihanetle, devlete kumpasla alakalı olmayan, bilakis FETÖ tehdidine karşı hükümetin talebiyle kurulmuş bir STK platformu olan ‘milli irade platformu’ üyesi STK’larına da uygulanıyor olması, gerçekten “Allah akıl fikir versin” denilmesini gerektiren bir durum…”
Nasıl muhteşem bir mantık görüyorsunuz değil mi?
Bir kere Nihal bu cümleleriyle BİSAV’ı gömdüğünün farkında bile değil. Sivil filan olmadığını kendi itiraf ediyor. İkincisi, hapishanedeki öğretmenleri, avukatları, ev hanımlarını, çocuklarını filan hepsini hain ve terörist olarak gördüğünü de söylüyor açık açık.
Bu kadar da değil, devamı da var: “Zurnanın zırt dediği yer, çok az ülkenin başına gelen FETÖ gibi bir sorunla baş etmek için ‘istisna ile sınırlı kalma koşulu ile’ alınarak meşru sayılmış bir yetkinin; ‘vakfa bile müdahale edebilme’ yetkisinin keyfi olarak genelleştirilmesi sorunudur…”
Şu satırları saklayınız lütfen. Ve bir gün size “Faşizm nedir?” diye sorduklarında gösterebilirsiniz. Faşist kafa tam da budur.
Dikkat ettiyseniz, memlekette bu kadar saçmalık, zulüm, zorbalık yaşanırken gıkını çıkarmayanların mevkutesi Karar’ın manşetini, “Kendi ayağımıza sıkıyoruz” Yıldız Ramazanoğlu, “İslami çevrenin” ifadesiyle kendilerine dokunulmaması gerektiğini yazan Sibel Eraslan gibileri anmaya dahi ihtiyaç hissetmedim. Ne olduklarını anlayalı çok oluyor zaten.
Son söz olarak şunu söylemek lazım:
Meğer ne kadar da vitaminsiz Hitlercik varmış çevremizde… Bunu görebilmek için bu sürecin yaşanması gerekiyormuş.
[M.Nedim Hazar] 25.1.2020 [TR724]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder