1780-1831 yılları arasında yaşamış ‘topyekün savaş’ teorisinin babası, modern savaş taktiklerinin öncüsü, Hitler’in yıldırım saldırılarına girişerek pek çok ülkenin işgalinde kullandığı ‘blitzkrieg” stratejisinin ilham kaynağı Prusyalı General Carl von Clausewitz, on ciltlik ‘Savaş Üzerine’ isimli kitabında ‘Savaş, siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir,’ der. Her ne kadar Michel Foucault bu sözü alıp tersyüz ederek ‘Siyaset, savaşın başka araçlarla sürdürülmesidir,’ dese de bu kadim tartışma mevzumuz dışı.
Von Clausewitz’in siyasetin uzantısı olarak gördüğü savaşın olmazsa olmazlarının başında ise bir düşmana ihtiyaç duyması gelir. Düşman, ele geçirilen tüm araçlar kullanılarak yok edilmeyi hak eden unsurdur. Her ne kadar savaş adı altında geçmişin asker-sivil ayrımı yapmayan gaddar katliamalarına karşılık, mutabık kalınan uluslararası konvansiyonlar sayesinde belirli ilkelere bağlanmış olsa da, savaş her şeyden önce o ilkelerin de yok edildiği bir çıldırmışlık halidir.
MAKYEVELİST BİR SAPKINLIK
Neticede, Makyavelist bir sapkınlıkla kutsadığı hedefe götüren her yolu mübah görmek, en fazla savaş şartlarında nükseden bir hastalıktır. Kendilerini ölüm-kalım mücadelesi verdikleri amansız bir savaşta görenlerin ruh sağlığının yerli yerinde kaldığı düşünülemez. Düşman olarak yaftaladıklarına karşı topyekün bir savaş başlatanların ya ruh sağlıkları ta en baştan sakatlanmıştır ya da savaşın seyri içerisinde hastalıkları ancak psikopatlarda görülebilecek bir kıvama kavuşmuştur. Böyleleri için artık ne ahlaki, ne dini, ne insani, ne de hukuki hiçbir ilke ve değerin bağlayıcılığı kalmamıştır.
Savaş, sanıldığının aksine her zaman askeri araçlarla, ölümcül silahlarla yapılmaz. Siyaset diye başladıkları şeyi topyekün yıkıma ve soykırıma dönüşebilen bir savaşla sürdürenler bu uğurda insanlığa, tarihe, millete, ahlaka ve dine ait en kıymetli değerleri bozuk para gibi harcar. İtibarını herkese güven vermekten aldığı için adil, tarafsız, bağımsız ve objektif olmaktan başka şansı olmayan erkleri ve kurumları yoldan çıkarıp emrine amade savaş tugayları haline getirir. Bu hale getirilmiş kurumlar ve çıkarları uğruna o kurumlardaki her türlü kepazeliği sineye çekip çalışanlar siyasetini ahlaksız bir savaşa dönüştürenlerin ister istemez neferlerine dönüşürler.
AHLAKSIZ BİR SAVAŞIN NEFERLERİ
Siyasetin savaşa dönüştürülerek sürdürülme hali sadece dış ilişkilerde rastlanır bir sapma değildir. Var olduğu kadarıyla bile siyasetin etik ilkeleri ve toplumun ahlaki normları karşısında zora girmiş bazı siyasetçilerin içeride de düşmanlar üretip topyekün savaşa giriştiklerine tarih sıklıkla şahitlik eder. Herkesin aklına bir çırpıda gelebilecek hastalıklı totaliter ve faşist diktatörlükler bunun örnekleridir. Son örneklerinden biri ise şu an Türkiye’de ülkeyi tarumara devam ediyor. Toplumu millet yapan tüm değerlerimizi ve o değerlere saygıları oranında değer bulan kurumlarımızı ahlaksız bir savaşın neferleri haline getiriyor. Polisinden askerine, vergi dairesinden yargısına varıncaya kadar devletin tüm kurumlarını kendi ahlaksızlıklarına, hukuksuzluklarına ve zulümlerine ortak ederek onarılması imkansız bir şekilde çürütüyor.
Bunları bana düşündüren 9 Şubat günü ilk duruşmasına çıkacak hapisteki genç meslektaşımız Ayşenur Parıldak hakkında vicdanını ve iz'anını yitirmiş bir savcı tarafından yazılan 7 sayfalık iddianame oldu. Erdoğan tarafından topyekün bir savaşa dönüştürüldüğü bir aşamada savcı ve hakimlerin düştüğü hazin durumun adeta bir alamet-i farikası olmuş bu iddianame.
YOKTAN SUÇ UYDURMAK İÇİN KIRK DEREDEN SU GETİRMEK…
Tıpkı geçtiğimiz günlerde mahkemenin kabul ettiği 6 aydır haksız yere hapiste tutulan 28 meslektaşımıza dair hazırlanan iddianamede olduğu gibi, Savcı İdris Ünal da yoktan suç uydurmak için kırk dereden su getirmiş. Bir gecede 3 bin savcı ve hakimin sorgusuz soruşturmasız görevden alınıp, onlarcasının hapse atıldığı bir ortamda bu savcının yaptığının hukuk adamlığı mı yoksa başka bir şey mi olduğunu tartışmak bile gereksiz. Erdoğan’ın yargıdaki militan neferlerinin, maşalığını üstlendikleri zulümlerdeki rollerine dair, yazdıkları bu tür iddianamelerle bizzat kendi elleriyle somut deliller bıraktıklarını hatırlatmakla yetinelim.
Ayşenur Parıldak, 4 Ekim 2016 günü Cumhuriyet gazetesine gönderdiği bir mektupta gözaltındayken maruz kaldığı insanlık dışı kötü muameleden ve cinsel tacizlerden bahsetmiş, “hapishanede unutulmaktan korkuyorum” demişti. Ayşenur’un korktuğunun başına gelmemesi için harekete geçen Stockholm Center for Freedom (SCF) Pazar akşamı bir kampanya başlattı. Ulusal ve uluslararası tüm insan hakları örgütlerini, hak ve özgürlük savunucularını Ayşenur’un yalnız olmadığını ve unutulmadığını göstermek için dayanışmaya ve hiçbir suçu olmayan bu genç gazetecinin serbest bırakılması için AKP hükümetine baskı yapmak üzere seferber olmaya davet etti.
Geçtiğimiz günlerde yayınladığı, hapishanelerdeki herbiri birbirinden kıymetli ve saygın 191 meslektaşımızı ve medya çalışanını tespit ederek kayıt altına alan raporuyla dikkatleri üzerine çeken SCF’nin kampanyası, umarım en azından bu sefer çifte standartı ahlak edinmiş seçmeci duyarlılıkların kurbanı olmaz.
NAMI: ‘ŞÜPHELİ’, SUÇU: ‘SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜNE ÜYE OLMAK’
Savcıların itham ettikleri ağır suçlara karşılık yaptıkları gazetecilik dışında haklarında tek bir somut delil sunamadıkları 28 gazeteci hakkındaki iddianamede yaptığım gibi Ayşenur Parıldak hakkındaki iddianameyi de okudum. 1990 doğumlu Ayşenur Parıldak, iddianame künyesinde ‘şüpheli’ olarak yer alıyor. Suçu ‘Silahlı Terör Örgütü’ne Üye Olmak’mış. Suç tarihi olarak ise 15 Temmuz 2016 yazılmış. Yani faillerinin kim olduğu hala tartışmalı olan, yerli ve yabancı bir çok çevrenin Erdoğan’ın şeytani bir işi olarak gördüğü askeri darbe girişiminin yaşandığı gün.
Ayşenur Parıldak, bir ihbar üzerine Hukuk Fakültesi’nde sınavı olduğu 4 Ağustos 2016 günü gözaltına alınmış. Mezkur mektubunda kötü muamelelere ve cinsel tacize uğradığını söylediği 7 günlük gözaltı süreci sonrasında 11 Ağustos 1916 günü Erdoğan’ın proje hakimliklerinden biri olan Ankara Sulh Ceza Hakimliği’nin 2016/581 sayılı kararı ile tutuklanmış. Yani, meslekte gelecek vaadeden gencecik bir meslekatşımız tıpkı diğer meslektaşlarımız gibi tam 6 aydır suçsuz yere hapis yatıyor.
SOMUT DELİLLER YERİNE ZANLAR, VEHİMLER, DUYGULAR, YORUMLAR
Savcı Ünal’ın 11 Kasım 2016 günü mahkeme tarafından kabul edilen iddianamesinde Ayşenur Parıldak, ‘silahlı terör örgütüne üyelik’ gibi son derece ağır bir suçla suçlanıyor suçlanmasına ama, devrin tüm savcılarında adet olduğu üzere savcımız bu ağır suçlamasına dair tek bir somut delil ortaya koyamıyor. Olmayan suça olmayan delilleri koyamayacağı için de somut deliller yerine mahkemenin önüne zanlarını, vehimlerini, duygularını, alabildiğine subjektif yorumlarını koyuyor. Savcı Ünal, 7 sayfalık paçavrasını iddianame diye önlerine koyduğuna göre, mahkemenin kişi hak ve özgürlüklerine, evrensel kabul görmüş hukuk ilkelerine saygısının da ancak kendisininki kadar olduğunu düşünüyor olmalı.
Belli ki savcımız, cadı avının gırla gittiği bir çıldırmışlık ortamında, Ayşenur Parıldak’ın mahkum edilmesi için Taraf ve Zaman gazetelerinde çalışmış olmasını yeterli görüyor. Yine de hakkını yemeyelim. Savcının sağlam deliller olarak sunduğu yıllar öncesine giderek kafasındaki senaryoya uydurabildiği birbirinden alakasız Twitter mesajları ve her vatandaşın günlük rutinlerinden alışveriş yapmak, hesaba para yatırmak, arabası yoksa araba almak, varsa o arabayı satmak gibi gündelik olağan işler de var.
Üstelik bununla da yetinmemiş. Maşallah savcımızın on parmağında on hüner. Hukuku yalayıp yutmakla kalmamış, haberciliğin, gazeteciliğin nasıl olması gerektiği konusunda da her kamu görevlesine ilham verecek derecede uzmanlık edinmiş. Öyle ki hangi haberin objektif olduğunu, hangi haberin ne amaçla subjektif, yanlı ve taraflı (‘yanlı ve taraflı’nın hangi farklı anlamlara tekabül ettiğini ben anlayamadım. Cehaletime verin.) yazıldığını merak eden üşenmesin, gidip Savcı Ünal’a sorsun bir zahmet.
İddianameden edindiğim izlenim şu ki, Savcı Ünal, bir gecede 3 bin hakim ve savcıyı görevden alanları, yüzlercesini tutuklarken kendisine dokunmayıp bulunduğu yere getirenlerin veya orada tutanların yüzünü kara çıkarmamış. Ayşenur Parıldak’ın yargı muhabiri olarak yıllardır davalarını takip ettiği Anayasa Mahkemesi’nde çektirdiği çok eski tarihli bir fotoğrafını bile suç delili saymış. Alakasız bir fotoğrafı bile suç sayan savcı için, Erdoğan’ın cadı avına hedef olmuş masum insanların uyduruk mahkemelerde, meslek onurunu iki paralık eden hakimlerin elinde tutuklanmaları karşısında Ayşenur Parıldak’ın eleştirel tweetleri de hayli hayli terör eylemi olarak değerlendirilmeyi hak etmiş.
YOK DELİL, YAP DELİL
Bol keseden sallayıp iddia ettiği ağır suça bir türlü somut delil bulamayan savcımız tabii ki yılmamış. Belli ki daha da bilenmiş ve hızını alamayıp türlü hokkabazlıklarla gazetecilik platformu P24’ün #darbeyehayır haştagiyle paylaştığı “Amaya yer yok, bu topluma karşı büyük bir suç işlendi, cümle dün gece ne idiyse bugün de o” şeklindeki darbe karşıtı tweetini RT etmesini de, hiç yüzü kızarmadan, Ayşenur Parıldak’ın darbeciliğine ve terör örgütü üyeliğine ciddi ciddi delil olarak iddianamesine koyabilmiş.
Ha bir de kül yutmaz savcımız Ayşenur Parıldak’ın sadece yazdığı haberleri, paylaştığı tweetleri delil saymakla kalmamış, bir de Twitter’da kendisini takip edenlerden bir kanıt oluşturmuş. Meğer tartışmalı Twitter fenomeni @fuatavni_f’in takip ettiği yüzlerce hesap arasında Ayşenur Parıldak da varmış. Buna da şükür vallah… Yazdığı haberleri okuyan bir seri katil varsa şayet savcımızın onu da bulup, ‘seri katil olduğuna dair’ ithamda bulunarak o haberleri de suç delilleri arasında saymadığına cezaevindeki koğuşunda yatsın kalksın dua etsin Ayşenur.
Büyük iddiaların adamı muhterem savcımız, bir terör örgütüne üye olmakla ve darbecilikle suçladığı azılı gazeteci Ayşenur Parıldak’ın para hareketlerine el atmamış olsaydı, yaptığı işi eksik bırakmış olurdu tabii ki. Eksik bırakmamış… Belki amansız bir suç olarak Bank Asya’ya para yatırmak fiilini işlediğini gösterememiş ama külyutmaz savcımız Ayşenur’un hesabına bir seferde tam 25 bin TL yatırıldığını şıpın işi buluvermiş. Bu para o güne kadar 47 araba alıp satmış bir oto tacirinin Ayşenur Parıldak’tan aldığı arabanın karşılığı olan para olmayaymış iyiymiş ama, o kadarcık kusur Erdoğan’ın çay bahçesinin bayırlarına götürüp bellerine peştemal taktığı yüksek kadılarda bile olur.
CLAUSEWITZ, BU KADAR ARSIZLAŞILABİLECEĞİNİ TAHMİN ETMEMİŞTİR
Aslında Savcı Ünal, büyük zahmetlere girerek iftiranamesine delil diye deli saçması şeyler için harcadığı mesaiye yazık etmiş. Meslekte gelecek vaat eden başarılı bir gazeteci olan Ayşenur Parıldak’ın gün geçtikçe daha da kokuşarak adi bir foseptiğe dönüşen hükümetin havuz medyasında çalışmayan, üstelik hükümetin hırsızlıklarına, yolsuzluklarına, hukuksuzluklarına, zulümlerine gücü yettiğince ses çıkaran onurlu ve dürüst bir gazeteci olduğunu yazsaymış yetermiş. Sadece öyle yapsa değil 15 yıl hapis istemiyle yetinmek Ayşenur Parıldak için 150 yıl istese haşmetmeaplarının mahkemesi büyük ihtimalle çok görmezdi o istemi.
Emin olun, General Carl von Clausewitz ‘Savaş, siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir,’ derken, siyaseti adi bir savaşa dönüştürenlerin bu kadar arsızlaşıp ahlaksızlaşabileceğini ne kast etmiş ne de tahmin edebilmiştir.
[Akif Umut Avaz] 7.2.2017 [TR724]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder