Cemaatler ve tarikatlar son bir asırda önemli misyon eda etti. İnsanların dinden kopmasına, inançlarını hepten unutmasına mani oldu. İstisnalar hariç, cemaatler uzun yıllar güncel siyasete bulaşmamayı başardılar. Elbette seçim dönemlerinde bazı tercihlerde bulundular, ama hiçbir zaman bugünkü gibi bir partinin her şeye rağmen ve kayıtsız şartsız partizanı olmadılar. Bazı partilerle özdeşleşen sınırlı sayıda cemaat vardı ama onlar dahi gerektiğinde itiraz ediyor, partiyle çok konuda ayrışıyordu. Nitekim çok fazla örtüşen, MSP-RP ile Hak Yol Cemaati pek çok konuda anlaşamamış ve ayrışmalar, hatta çatışmalar yaşamıştı.
Bu günkü tabloda, Allah’ın ve kulların hakkını bilmesi, kamil insanlar, müminler yetiştirmesi beklenen cemaatler ve tarikatlar ahlak ve iyilik üreten gruplar olmaktan çıkıp, iktidarın aparatı haline geldi. Pek çok dini grup ve tarikat/cemaat takipçilerine, müritlerine futbol taraftarı muamelesi yapıyor. Cemaatlerin lider kadrosu tabanlarından takımlarını (cemaatlerini) her şartta ve herşeye rağmen desteklemelerini istiyor. Bu koşulsuz desteği talep ederken İslam’ın, vicdanın ve hukukun en temel esaslarını göz ardı ediyor ve türlü teliflerle, zorlama yorumlarla, bazen manevi tehditlerle insanları kontrol alanında tutmaya çalışıyorlar.
Eskiden tarikatlar, cemaatler mütevazı bir dergahtan ve sınırlı imkanlardan ibaretti. Tarikat öncüleri bir lokma bir hırkaya kanaat ediyordu. Ama bugün holdingleri aşan denetimsiz ekonomik imkanlara, istihdam alanlarına ve bürokratik kadrolara sahipler. Pek çok yapıda lider kadro, “nasihler”, “dini büyükler” olmaktan öte, holding yöneticisi, şirket müdürü gibi davranıyor. Dolayısıyla bu durum cemaat-tarikat yapılarını iktidarlara çok daha bağımlı hale getirdi.
Cemaatle yapılan ibadetler daha çok sevap kazandırır. Hayırlı işlerde kolektif hareket etme başarıyı, verimliliği artırır. Ama eğer bu kolektif yapı yanlışın içindeyse, bir zulüm sürecinin, haksızlığın, gaspın parçası/tarafı ise, bu defa herkese günah ve sorumluluk üreten yapılar haline gelebilir. Ahirette yöneltilen sorulara “ama şeyhim, hocam, abim böyle demişti!” demek günahı, sorumluluğu ortadan kaldırmaz; mazeret teşkil etmez. Zira nasıl “yasaları bilmemek” cezalandırmada kişiyi kurtarmıyorsa, “ben o ayeti bilmiyordum, bana vekilim/hocam böyle dedi, ben de yaptım” demek kurtarmaz.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Namazı cemaatle kılmak bazı mezheplerde farzdır; tek başınıza kılamazsınız. Ama cemaatle namaz kılsanız dahi imam yanlış yapıyorsa, kıraati hatalıysa cemaat onu sesli olarak düzeltmek, uyarmak zorundadır. Yanlış kıraatte (söylem) ayetin doğrusunu bilen birileri namazın farzı kılınırken, imama tam tabi olmak gerekirken bile yanlışa sukut etmeyip imamı tashih etmek durumundadır. İmam da bu uyarıyı dikkate alır ve ayeti baştan alarak, yanlışını düzeltmeye çalışır. Namazın rükunlarında veya sıralamasında hata yapılıyorsa cemaat “suphanallah!” diyerek imamı uyarır. Camide ve farz namazda bile bir hata/yanlış varsa, her zaman sesli olarak uyarma ve hatayı dile getirme hakkı/sorumluluğu vardır. Bu uyarıların ötesinde hatayı fark eden imam namazın sonunda sehiv secdesi yapar ki, bu: “ben hatamı kabul ediyorum ve telafi etmek istiyorum” demektir. Bazen beşeriyet gereği imamın abdesti bozulabilir veya imamlık yapan kişi namazı abdestsiz kıldırdığını fark edebilir. Böyle bir durumda cemaate namaz kıldıran imamın cemaati tek tek bulup: “namazını tekrar eda edin!” demesi dini bir sorumluluktur.
Kazım Güleçyüz duyarlılık gösterip “zulme uğrayan insanlardan helallik istensin, duaların kabulüne engel durum ortadan kalksın!” diyor. Ama zulüm hala devam ediyor. Zalim kılıcını masumlara, mağdurlara, kadınlara, bebeklere indirmeye devam ediyor. Ne bu rüyayı gören Zatın cemaatinden, ne de öteki cemaatlerden bir “suphanallah!” sesi duymuyoruz. Yanlışa dikkat çekildiğini, hataların söylendiğini görmüyoruz. Keza, kimsede sehiv secdesi yapma, hataları tashih etme, zulme uğrayanların mağduriyetini giderme veya buna dair ses verme iradesi, çabası görmüyoruz. Aksine İslam’a, yasalara ve vicdana aykırı uygulamalara destek vermeye, zulüm sürecini yürütenlere dua etmeye devam ediyorlar.
Yeni doğum yapmış bir kadın gerçekten terörist, katil olsa İslam’a ve yasalara göre lohusa halde kelepçelenip, bebeğiyle birlikte hapse atılamaz. Bu süreçte lohusa halde bebeğiyle hapse gönderilen kadınların sayısını unuttuk. Hayatında hiçbir suça, şiddete bulaşmamış, dini bütün, hayatını eğitime adamış öğretmen, hemşire, ev hanımı 17.000 kadın ve 800’den fazla bebek AKP iktidarının hukuksuz uygulamalarıyla hapisteler. Bugünlerde çocuk tecavüzcülerini, hırsızları, katilleri salıp bu kadınları ve bebelerini içerde tutmaya dair düzenleme yapıyorlar.
Kazım bey!
Bahsi geçen cemaatlerden, tarikatlardan “bu kabul edilemez!” diye bir ses, bir itiraz duymadık! Bir mırıltı bile yokken bu neyin helalleşmesi olacak?
Bu kadar aleni zulüm, bu kadar bariz hata karşısında cemaatlerden tarikatlardan bari bir “suphanallah” duysa idik!
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 13.4.2020 [TR724]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder