Yazarın da okurun da huzursuzluğunun imkânlarını Pessoa’dan beri biliyoruz. Son aylarda rastlantıyla masamda buluşan kitapları üst üste dizip en üste de Huzursuzluğun Kitabı’nı koyunca hepsinin şöyle birbirine bağlanabileceğini görüyorum: Bu kitapların yazarlarının edebi türlerle bir derdi olduğu seziliyor, belki türün ötesini düşlüyorlar.
BAŞAK YÜCE 23 Ağustos 2020 YORUM
Geçtiğimiz haftalarda Amerikalı eleştirmen Tim Parks soruyordu: “Dünyayı düzene sokma keyfi için mi kategoriler belirliyoruz?” Parks’ın odağında romanın alt türleri ve ulusal edebiyatlar vardı. Charles Dickens ve Anton Çehov’u art arda okuduktan sonra aklında bir yöntem belirdiğini söylüyor, bu iki yazarın biyografilerinde benzerlikler bulduğunu, her ikisinde de mutlak iyi ve kötünün olmadığını, iki yazarın da derdinin grup içinde ya da dışında bulunmak yani aidiyet olduğunu yazıyordu. Böyle başladığı yeni bir kategoriye başka isimler de eklemiş Parks: Virginia Woolf, Natalia Ginzburg, Elsa Morante, George Eliot, Haruki Murakami, Graham Swift, François-René Chateaubriand.
Bu yazı için Tim Parks’ın sorusunu bahane ediyorum, ama bir yandan da İngilizcede yeni çıkan birkaç kitap ve gündeme yeniden gelen bazı yazarlar son dönemdeki okurluk huzursuzluğuma denk düştü. Yazarın da okurun da huzursuzluğunun imkânlarını Pessoa’dan beri biliyoruz. Son aylarda masamda biriken ve rastlantıyla bir araya gelen kitapları üst üste dizip en üste de Huzursuzluğun Kitabı’nı koyunca şöyle birbirlerine bağlanabileceklerini görüyorum: Bu kitapların yazarlarının da edebi türlerle derdi olduğu seziliyor, belki türün ötesini düşlüyorlar.
O halde Parks’ın önerisi, birbiriyle tematik ya da biçimsel olarak doğrudan ilgisi bulunmayan bu kitaplar üzerine düşünürken tam zamanında sorulmuş bir soruyu da atmış oldu önüme: Bu öneriyi sadece ulusal edebiyatlar ve roman türü için değil, genel olarak edebi türler için de düşünürsek karşımıza ne çıkar? Romanın, şiirin, öykünün ya da kurmaca dışının ötesi, kategorilerin, türlerin ötesindeki huzursuz kitaplar hangi imkânları barındırıyor? (Bu sorunun cevabını temellendirmesi için Parks’ın yazısında da belirttiği türler hakkındaki şu gerçeği hatırlayalım: Kategoriler daha çok diğer kategorilerin varlığında işlerlik kazanır, yani türler birbirine göre de tanımlanırlar. O halde türün ötesi de bir yanıyla türe dayıyor sırtını.) Son yıllarda (İngilizcede) rastladığım kitapların tanıtımında en çok gördüğüm sunumlardan biri “türleri buluşturan”, “melez” kitaplar oldukları. Bu elbette piyasa dinamiklerinin de sonucu ama gittikçe daha çok yazar bu ve benzer nedenlerle türün ötesine varmaya çalışıyor gibi görünüyor. (Bu elbette edebi türlerde de ürün verilmediği anlamına gelmiyor.)
HUZURSUZLUĞUN KİTABI BİR KİTAP MIDIR?
Bahsedeceğim görece yeni kitapları ve tartışmaları anlamak için bu derdin isim babasına döneyim. Fernando Pessoa, kitabın içinde Huzursuzluğun Kitabı’nı şöyle anlatır: “Tamamen benim elimden çıkma bu günlüğün fazlasıyla sahte olduğunu düşünenler çok olacaktır. Ama sahtelik benim yapımda var. Hem ayrıca, manevi hayatım hakkında özenle not tutmaktan başka ne eğlencem var? Aslında özendiğim de yok, notları bir kuyumcu titizliğiyle bir araya getirdiğim de söylenemez. Bana ait olan bu özenli dilde, kendi doğallığında düşünmekteyim.” Pessoa’nın kitabı bir sandıkta bulundu. Onun yaşam projesi olan kitap, yarım kalmış bir metin olarak sunulsa da, yaşam ne kadar yarım kalırsa bu kitabın da o kadar yarım kaldığı söylenebilir. Hayatının çoğunu Lizbon’da bir odadan diğerine geçiren Pessoa Huzursuzluğun Kitabı’na son halini vermemişti.
Bu kitaba aforizmalardan kurulu bir kurmaca günlük de denildi. Yazarına göre “içinde gerçekler olmayan bir otobiyografi”ydi. Kitabın Türkçe çevirmeni Saadet Özen “kurmaca bir karakterin kendi hayatını anlattığı roman olarak görülebilir; ancak yazarla kahramanı sık sık birbirinin yerine geçtiğinden, Pessoa’nın hayatla ilgili kendine ait olan ve olmayan düşünceleri döktüğü, evirip çevirdiği bir denemeler, anlatılar toplamı olarak da kabul edilebilir” diye tanımlıyor kitabı yazdığı girişte. Kitap hem bir otobiyografi hem bir günlük, pekâlâ bir kurmaca, belki de bir denemeler toplamı. Kitaba ilişkin bir söyleşide Scott Esposito şunu sormuştu: “Bu bir kitap mıdır?” Bence bir buluttur mesela Huzursuzluğun Kitabı, bir anafor, bir hortum da olabilir. Yazarı da zaten Pessoa değil Bernardo Soares’tir. Ya da bir senfoninin kağıda düşüşüdür bu kitap, belki de yazı değil müziktir: “Ruhum gizli bir orkestra; bilemediğim çalgılar çalınıyor, kemanlar ve arplar, kudümler ve davullar içimde yankılanıyor. Kendime ancak bir senfoni diyebilirim.”
Portekizli yazar türünü tanımlamanın zor olduğu ya da türler üstü ilk kitabı yazmamıştır şüphesiz. Parçası olduğu modernist gelenekte de, öncesinde de türlerin ötesini düşleyen örnekler var. Pessoa’yı hatırlamamın nedeni, kitabındaki tanımlamakta zorlandığım huzursuzluğu bahsedeceğim öteki kitaplar üzerine düşünürken yanıma almak istemem. Bu yazının konusu kitapların hepsi Pessoa’nın cümlesiyle şunu der gibi: “Herhangi bir şey olsam kuracak düş kalmazdı.”
SONTAG’IN YAZARLIĞI VE BİYOGRAFİSİ
Susan Sontag’ın tek izinli (yani bir ölçüde resmi) biyografisi geçtiğimiz aylarda İngilizcede yayımlanmıştı. Yazarı Benjamin Moser, Sontag adlı kitapla biyografi dalında Pulitzer Ödülü de aldı. Moser’ın diğer çalışmaları konusunda özellikle Amerikan edebiyat çevrelerindeki eleştiriler hep vardı, ama daha çok Susan Sontag’ın bu biyografide resmedilişi nedeniyle oldukça tartışmalı olan bu ödül, biyografi türü üzerine düşünmek için de bir fırsat oldu. Merve Emre kitabı eleştiren son derece haklı yazısında kendisini eserleri ile değil görüntüsüyle resmeden bu biyografiden Sontag’ın hoşnut olmayacağını yazmıştı. Kitaptan, evet belki Sontag hoşnut olmazdı ama ödüllerin ve edebiyatın çeşitli aktörlerinin dahil olduğu bu edebiyat olayı üzerine düşünürken vardığımız belirsiz yeri imkânlarla dolu bir alan olarak da görebilirdi. Zira kendisinin de türler içinde huzurlu olduğunu söylemek zordur.
Susan Sontag denince akla ilk olarak romancılığı gelmez çoğu okur için. Türkçeye çevrilen eserlerinin sınıflandırılışına bakarak bile türlerin ötesindeki konumunu görebiliriz. Sontag yazdığı çoğu şeyi bir aşamada kitaba dönüştürmüştür. Yazarlığının başından beri Sontag biçimin içinde huzursuzdur. Merceği daraltırsak, ilk kitaplarından ve ilk romanı olan The Benefactor anı türünde kurgulanmış düşlerle örülü bir romandır örneğin. Sontag Avrupa’ya gitmiş, orada yeni roman akımı içinde kendine yer açmayı hedeflemiştir bu romanla. Henüz yolun başında türün ötesi için Amerika’dan Avrupa’ya gitmesi, romandan anti-romana gitmesi bile belki bu huzursuzluğa eklemleyebilir onu. Ama dahası da var. Örneğin on yıl içinde yazdığı ve şehir anlatılarından oluşan I etcetera adlı kitap da “biçimde deneysellik” olarak sunulur, bu metinlere kısa öykü diyen de var. Sanırım kolaylıkla bu bahsetmekte olduğum yapıtlara deneysel deyip kurtulabiliriz. Sontag’ın ikinci romanı Death Kit için de geçerlidir bu, Türkçe çevirisinin tanıtımında şöyle sunulur: “Üstelik bu salt bir roman da değil, bir tür, tarifi mümkün olmayan, aşkın ve ölümün peşindeyken ikisine de tutku kertesinde bağlanmış bir deneyim; kısmen roman, kısmen cinayet öyküsü, kısmen felsefe, kısmen de rüya.”
Yazdığı biyografinin tartışmalı yanları olsa da şu konuda haklı Moser: İyi kurmaca kitaplar yazdığı gibi, iyi kurmaca dışı metinler de yazmıştır Sontag, ama her tür için de iyi olmayan yapıtlar da vermiştir. Moser bu konuda şunu da söylüyor: Türler yazarın kişiliğini de değiştirir. Şu da eklenebilir, değişen kişiliği de farklı türlere ya da türler ötesine itebiliyor yazarı. Doğrusu Sontag’ı ben bugüne kadar daha çok bir kurmacadışı yazarı olarak daha çok sevdim. Diğer yandan kurmacadışı kategorisinde yayımladığı eserleri sınıflandırmak her zaman kolay değildi, günlüklerinden, defterlerine, denemelerine, monograflarına, konuşmalarına… Eski eşi Philip Rieff’in kariyerini borçlu olduğu Freud: The Mind of the Moralist’in bile ona ait olduğu düşünülüyor son dönemde. Peki Sontag kendini nasıl görüyor? Nihayet son yazdığı roman Yanardağ Sevdalısı (The Volcano Lover) bir çok-satar kurmaca olduğunda galiba Susan Sontag’ın huzursuzluğu biraz diniyor. İçindeki deneme uzunluğunda soyutlamalar da olan bu tarihsel, romantik romanın piyasadaki başarısından sonra onu bir romancı olarak görmeyenlere şöyle çıkışıyor: “Yazdığım diğer her şeyin yazmayı bırakmamak ve bir kurmaca yazarı olarak kendimi geliştirirken bir şeylerle uğraşmak için olduğunu, benim bir romancı olduğumu görmüyorlar mı?” Sontag yaşamının son döneminde söylüyor bunu, belki adını, eserini bir başlığın altında toplamak istiyor, sınırlanarak huzur bulmak istiyor. Türün ötesi biliyoruz ki huzursuz bir yer. Belki de bunlardan hiçbiri. The Scandal of Susan Sontag’da Barbara Ching ve Jennifer A. Wagner-Lawlor şu tespiti yapmıştı: “En sevdiği edebi tür olan roman türsel bir zorunlulukla bir ‘son duygusu’na ulaşma kuralıyla işlerken, isim yaptığı tür deneme başka bir zorunlulukla yönetilir: sona direnmek.” Belki de tam da bu nedenle, bu huzursuzlukla türler arasında ve ötesinde gezinen Sontag nihayet kendini romana, bir son duygusuna bağlamak istemişti.
CARSON MCCULERS’IN OTOBİYOGRAFİSİNİ YAZMAK
Jenn Shapland’ın Amerikalı yazar Carson McCullers’ın otobiyografisini yazması da yukarıdaki Moser-Sontag hikâyesi gibi içinde iki yazar olan bir edebiyat olayı. Shapland türün ötesini düşlediği, geçen aylarda çıkan My Autobiography of Carson McCullers (Carson McCullers Otobiyografim) kitabının kapağından ilan ediyor bunu. Ancak Carson McCullers edebi yolculuğuna bütün türleri eklemiş bir yazar olsa da bu türler içinde güvende seyahat ettiği ve güney gotiğinin çeşitli ürünlerini verdiği söylenebilir. Ölmeden önce hayatını dikte ederek yazmak istese de, yarım kalmıştır otobiyografisi. Onun bıraktığı yerden ama türün ötesini düşleyerek Jenn Shapland söz alıyor.
Shapland’la Moser’ı ilişkilendirmemin nedeni aslında Moser’ın örtük olarak (belki farkında olmadan) yaptığı iddia edilen şeyi Shapland’ın açıkça yapması. Yani McCullers’ın yaşamını kendi ajandasına, hatta hayatına uydurması. Moser “izinli biyografi” yazıp üstüne üstlük türle tanımlanan bir Pulitzer aldığı için aslında kendi sınırlarını çizmiş durumda. Bu örnek ve eleştiriler bizi türle ilgili başka bir tartışmaya götürüyor: Okurun beklentisi. Bir kitap biyografi olarak tanımlandığında okurun beklentisi yazarın hayatına dair doğru bir hikaye okumak ya da aslında hayatının gerçek versiyonunu okumak oluyor. Öte yandan ben “doğru” bir biyografi yazılabilir mi, emin değilim. İnsan kendi yaşamının bile hikâyesini anlatırken objektif olamaz, seçmek zorundadır. Yine de biyografi türü bu beklentiyi doğurur ve Moser resmi biyografide kendi ajandasını Sontag’ın hayatına dayatırsa haklı olarak eleştirilir. Shaphard’sa bu yükten kendini baştan, daha başlıktan, türün ötesine adım atarak kurtarmış gibidir:
“Carson McCullers’ın biyografisini yazmak için yetkin sayılmam. Onun nesi oluyorum ki? Uzun, limon yeşili yün paltosunun kollarına kaydırdım kollarımı, geceliklerini katladım. Çoraplarını etiketledim. Çocukluk evinin mutfağında bisküviler pişirdim ve kendi kendine oynadığı parkta yürüdüm. Yapay şeylerden ve yalanlardan kurulma olduklarına emin olacak kadar da biyografisini okudum. Bir kurmaca yazarı değilim ve bu da bir biyografi değil. (…) Biyografi yazarları çoğunlukla katı kronolojiye anlatı katmak için boşlukları doldurmaya çalışır, bir on dokuzuncu yüzyıl romanı gibi okunabilsin diye yazarın hayatını çevirirler. Ama Carson’ınki yazılmamış bir hikaye değildir. Daha çok, çeşitli insanların ihtiyaçlarına uydurmak için tekrar yazılmış, gözden geçirilmiş ve düzeltilmiş bir hikâyedir.”
ELIANE BRUM’UN SAHADAN NOTLARI
Brezilyalı gazeteci ve yazar Eliane Brum da geçtiğimiz yıl sonunda İngilizceye çevrilen The Collector of Leftover Souls (Ardakalan Ruhların Toplayıcısı) adlı kitabında söylüyor buna benzer bir şey: “Yaşamımız ilk kurgumuzdur. Gerçek dediğimiz bu kurmaca hikayelerimin de özüdür.” Brum, Brezilya’nın sessizlerinin, Amazon bölgesinde yaşayanların, São Paulo’nun, Rio’nun favelalarında, bakımevlerinde yaşayanların, emekçilerin, ölmek üzere olan insanların hikayelerini anlatıyor. Ancak metinlerini röportaj türü altında kategorize etmiyor, saha notları alt başlığını koyuyor. Bunu da sorunsallaştırıyor yazdığı önsözde. Bir gazeteci-yazarın metnin içinde görünmez olmasının imkansızlığına değinerek bir yandan da meslekten beklentileri sarsıyor.
Yazar röportaj türünün sınırlarını genişletirken öncelikle kurmaca ve kurmaca dışı arasında silikleşen sınırlara değiniyor; Brum’un sadece türü ve belki de mesleği zorlamakla yetinmeyip bunun üzerine düşündüğü de görülüyor. Aslında bu yazıda bir araya getirdiğim yazarların ortak noktası biraz da bu, bu çabalarını sorunsallaştırmaları, türün ötesi üzerine düşünmeleri ve bunu samimiyetle, kendilerini, metinlerini hesapsızca ortaya koyarak yapmaları. Kendi gazetecilik pratiğini şöyle açıklıyor örneğin Brum: “Gazeteciliği özenle yaparım, doğruluk arar ve kelimenin kesinliğine saygı duyarım. Ancak gerçekliğin girift bir dokusu olduğu inancıyla, sadece kelimelerden değil, dokulardan, kokulardan, renklerden ve hareketlerden dikildiğini de bilerek. İşaretlerden. Boşluklardan, fazlalıklardan, nüanslardan ve sessizliklerden.” Brum, yine giriş metninde gazetecilerin tamamen tarafsız olması gerektiği beklentisinin aslında mümkün olmadığını, bir hikâyeyi yazmaya karar vermenin bile bir tarafta olmak anlamına geldiğini söylüyor.
Brum’un metinleri edebiyat ve gazeteciliği harmanlıyor, bu özelliğiyle yeni gazeteciliğe de edebi gazeteciliğe de eklemlenebilir. Öte yandan Brum’u türün ötesini düşleyen yazarlar arasında değerlendirmem, ki aslında bu yazıya da öncelikle Brum üzerine düşünerek heveslendim, sadece bunu yaptığı için değil. Edebi gazeteciliğin pek çok iyi örneği var. Ancak Brum’un metinleri aynı zamanda düşünen metinler.
Brum’un metinlerine benzer bir röportaj türünü Svetlana Aleksiyeviç’in de yapmış olduğu söylenebilir, ki Brezilya’nın Svetlana Aleksiyeviç’i diye anılıyor Brum. Öte yandan Brum’un yazılarının Javier Marías’ın “edebi düşünce” (pensamiento literario) konusundaki sözlerine atıfla bir adım daha türün ötesinde olduğunu düşünüyorum. Marias düşünen metinlerin şimdi neredeyse unutulan bir biçim olduğunu, kendi metinlerinde amacının bu olduğunu aksiyonun durduğunu ve anlatıcının düşüncelerini aktardığını söyler. Bunun tam olarak unutulmaya yüz tutmuş bir anlatım tekniği olduğunu düşünmesem de, edebi düşüncenin temelde gazetecilik çıkışlı bir metinde yapılmasına sık rastlanmadığı, bu açıdan Brum’un özel olduğu ve türün ötesini düşlediği söylenebilir.
LYDIA DAVIS VE RÜZGAR ARPI
Deneysellik tekrar uygun bir kelime gibi kullanılmak için zorluyor türün ötesini düşünürken. Neyse ki türle derdi olan başka bir yazar Lydia Davis bu konuda imdada yetişiyor. Aslında Lydia Davis’in türün ötesinde düşünen çağdaş yazarlar arasında başı çekenlerden olduğunu söyleyebiliriz. Kendi yazdığı metinler üzerine kuramsal olarak da düşünüyor ve hep türün ötesine varıyor Davis. Geçtiğimiz aylarda Hikâyenin Sonu adlı romanı Türkçede de yayımlanan Davis geçen sonbaharda denemelerinin ilk kısmını yayımlamıştı Essays One adıyla. Orada şöyle diyor: “Genel olarak insanların bazen her gelenek dışı kurmaca ya da şiir biçimi için ya da kafalarını karıştıran, tuhaf ve garip görünen herhangi bir biçim için pek de düşünmeden kullandıkları deneysellik etiketine hep direnmişimdir. Bana göre deneysel bir yazarın daha önceki yerleşmiş bir yazım stratejisini sınama planı olması ve bunun işe yarayıp yaramadığına bakmasıdır, ortaya çıkan sonuç bir şeyi kanıtlayabilir ya da kanıtlamayabilir, başarılı olabilir ya da olmayabilir.” Davis, yazarken herhangi bir planı olmadığı için bazı istisnalar dışında yazdıklarını deneysel olarak nitelendirmiyor.
“Forms and Influences” (Biçimler ve Etkilenmeler) bölümünde Sontag’ın aksine şu notu düşüyor: “Hiçbir zaman bir romancı olacağımı düşünmedim.” Davis biçimler ve etkilenimleri tartışırken aslında kendi yazarlığını mercek altına tutuyor, ne yaptığını ve neden öyle yaptığını anlamaya çalışıyor. Pek çok yazar gibi çeşitli türleri denemiş, karıştırmış, melezleştirmiş Davis de ama sanırım bu melez türler içinde de huzurlu olmamış, yerleşememiş. Okuma serüvenine de bu huzursuzluk hâkim, kendini yerleştirmek istediği Kafka’nın İngilizcede Parables and Paradoxes adıyla yayımlanan defterlerinden, günlüklerinden, öykülerinden bir araya getirilen metinlerini de sadece Kafka’nın yazabileceğine ikna olmuş. Yani Davis aslında bu huzursuzluğun elbette yeni bir şey olmadığını hatırlatıyor, bir yandan da belki de kabına büyük yazarlar tarafından hakkıyla sığdırılabileceğini (?).
Davis türler konusuna denemelerinde kafa yorarken kendisinin de etkilendiği ve ortak özellikleri türü zorlamak ya da tür içinde deneysellik olan bazı yazarların ve kitapların adlarını veriyor. Denemelerine serpiştirdiği bu isimlerden not aldıklarım şunlar: David Foster Wallace (Brief Interview With Hideous Men), Russell Edson, Josep Pla (The Gray Notebook), Kenneth Gangemi (The Volcanoes from Puebla), Walter Abish (Alphabetical Africa) ve elbette Georges Perec’in e harfini kullanmadan yazdığı La Disparition.
Maurice Blanchot’nun defterlerinden aldığı bir notu da paylaşıyor Davis, ki sanıyorum kendine uygun biçimi anlamak için bu cümleye demir atmış yazar: İtiraf ediyorum ki, bir rüzgar arpıyım ben, bazı çok güzel sesler çıkaran ama bir şarkı çalamayan.” Buradan da fragmanları tartışmaya geçiyor, ki türe en çok direnen metinler olmalı Roland Barthes’ın deyimiyle “kısa soluklu bu patlamalar” ya da “başlangıçlar”. Davis de Sontag gibi biten ve bitmeye direnen metinler arasında huzursuz o halde. Fragman da bir türe dönüşmüşse de Barthes’dan Hölderlin’e yazarlarının metinlerinde türü tanımlamak için ortak özellikler bulmak o kadar da kolay olmayabiliyor.
“HER ŞEY”DE YAZMAK
Şüphesiz edebiyatın farklı iletişim araçlarıyla ilişkisi, karşılaşması türlerin değişmesine, oluşmasına, ötesine geçilmesine yol açan bir etken. Örneğin gazete ve edebiyatın ilişkisi ve roman türü. Edebiyatın sinema ve televizyon ekranıyla ilişkisi. Şimdi dijitalle karşılaşan edebiyat… Gezi edebiyatının en iyi yazarlarından Claudio Magris’in geçen yıl İtalyancadan İngilizceye çevrilen kitabı Snapshots da böyle bir araçsal karşılaşmayı örneklendiren bir kitaptı. Vinyetler halinde yazılan kısa metinler bir fotoğraf albümünün sayfalarında dolaşır gibi diyerek sunulmuştu. Kitabın başında “snapshot”ın ne olduğunu anlatan Magris de şüphesiz gezi edebiyatını dönüştürüyordu. Anna Chiarloni bu etkiyi şöyle açıkladı: “Kitap kapandığında, kulakta kalan stereofonik bir efekt oluyor.”
Mikhail Bakhtin türlerin hem eski hem yeni olduğunu, hem aynı olup hem olmadığını yazar. Ona göre, her yeni edebi üretimle o tür yeniden doğar, yenilenir. Türün hayatı böyledir. Bakhtin’in bahsettiği metinler, bu yazıda sözü geçen metinlerle benzer dinamiklerle o türü dönüştürürler aslında. Yeni yayımlanan kitaplarda gözlemlediğim kadarıyla pek çok okur, editör, yayıncı sunduğu imkânlar daha geniş olan “her şey” kategorisini de ilginç buluyorlar artık. Öte yandan belki zor olan, belki de daha kolay olandır türlerin ötesinde, “her şeyde” yazmak.
[Kronos.News] 24.8.2020 [Başak Yüce]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder