Tüm Anadolu halkları demokrasiyi, insan haklarını, gücü sınırlanmış ve vatandaşına hizmet etmek dışında hiçbir işlevi olmayan bir devleti hak ediyor. Bugün Türkiye’de halen hukuken var olan 1982 Anayasası tümüyle işlevsizleştirilmiş, Anayasa’nın öngördüğü birçok temel hak ve özgürlük askıya alınmış, Anayasa’nın kurmuş olduğu düzen fiilen ortadan kaldırılmış durumda. Bu durum birçok acıya neden oldu, olmaya devam ediyor.
Mitleştirilmiş devlet, ona sahip olan, daha doğrusu onu kontrolü altına geçirmiş bulunan grup ve kişilerce kendi çıkarları için kullanılıyor. Bu devlet hiçbir zaman tümüyle ideal bir demokratik hukuk devleti olmadıysa da, 2013 öncesinde bugünküyle kıyaslanmayacak kadar işlevsel ve hukuk devleti standartlarına yakın bir devlet inşa edilmiş durumdaydı. Bu devletin ortaya çıkışı Avrupa Birliği reformları sayesinde gerçekleşmişti. 1982 Anayasası, bir darbe anayasası olmasından gelen birçok antidemokratik ve insan haklarına aykırı özelliği törpülenerek, asgari de olsa Kopenhag Ölçütlerini karşılayan bir anayasaya dönüştürülmüştü. Bu süreçte, demokratikleşme, insan hakları ve azınlık hakları konularında dikkate değer ilerlemeler sağlanmıştı.
Şu an bu elde edilen kazanımların tümü kaybolmuş durumda. Türkiye 2013 öncesindeki ülke değil. Gelecek için umut ışığı söndü. Hapishaneler tutuklu ve mahkûmlarla dolu. Kamuda yüz binlerce memur görevinden Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) alınlarına hain ve terörist damgası vurularak atıldı. Binlerce insan ülke dışına çıkmak zorunda kaldı. Aile boyu suçlamalarla suçun bireyselliği ilkesi ayaklar altına alındı ve insanlar anne babalarının, kardeşlerinin, eşlerinin, çocuklarının işlediği iddia edilen uydurma, fabrikasyon ve kanuna dayalı olmayan “suçlar” temelinde takibat altına alındı. Bugün Türkiye’de her ailede mutlaka bu süreçte zarar gören, takibata alınmış, ötekileştirilmiş, toplumdan tecrit edilmiş, adeta sosyal bir soykırıma tabi tutulmuş kişi veya kişiler var.
Türkiye’de basın yayın ve medya dünyası tümüyle rejimin kontrolü ve güdümüne girmiş vaziyette. Çeşitli fraksiyonlardan, ideolojilerden, partilerden, toplum kesimlerinden, etnik ve dini gruplardan ve cinsiyetlerden gazeteciler büyük bir baskı altında. Gerçekleri yazanlar veya konuşanları ağır cezalar bekliyor. Birçok düşün insanı, aydın, yazar ve gazeteci düşünceleri nedeniyle ömür boyu ya da onlarca yıl hapse mahkûm edildi.
Türkiye, politik yaşamın bu denli sınırlandığı bir dönemi darbe dönemleri hariç hiçbir zaman yaşamadı. Bugün Türkiye siyasetinin üçüncü büyük partisi durumunda olan HDP, çok ciddi baskılar altında varlığını sürdürmeye çabalıyor. Partinin fikri liderleri arasında tartışmasız en önemlisi olan Selahattin Demirtaş ile beraber onlarca Kürt milletvekili keyfi gerekçelerle, hukuk ve anayasa katledilerek cezaevinde tutulmakta. Yüzlerce HDP’li belediye başkanı, belediye meclis üyesi ve yerel yöneticiler de hapisteler. Onların milli irade doğrultusunda seçimlerle kazandıkları belediyelere kayyımlar atandı.
Demokrasi fiilen ortadan kalkmış durumda. İstanbul’da yerel seçimlerde sudan gerekçelerle seçim tekrarlatmayı başaran rejim, otoriter rejim provası yaptı. Sonradan geri adım da atmış olsa, istediği testi başarıyla gerçekleştirmiş oldu. Bu koşullarda seçimle iktidar değişikliği, normal zamanlarda olduğu şekliyle gerçekleşecek gibi görünmüyor. Kürtler tümüyle meşru siyasetin dışına itildiler. HDP işlevini tümden yitirdi. Rejimin deneyinin kontrol grubu oldu. Hatta öyle ki – bir önceki yazımda bahsettiğim üzere – Selahattin Demirtaş bile savunmasında rejim diskurunu kullandı, belki de kullanmak durumunda kaldı.
Üniversiteler tümüyle rejim aparatına dönüştü. Eleştirel akademisyenlerin tümü – yaklaşık 8,000 meslektaşım – üniversitelerden atıldı. Diğer KHK’lılar gibi hain ve terörist olarak, Resmi Gazete’de afişe edilerek, organize suç örgütü liderlerince taciz edilerek toplum dışına itildiler.
Hapishanelerde ve kolluk güçlerinin kontrolü altında işkence sistematikleşti ve 1980’lerdeki gibi sıradanlaştı. Adam kaçırma eylemleri Türkiye’de ve Üçüncü Dünya’nın azgelişmiş yarı otoriter ülkelerinde sıklıkla gerçekleşmeye başladı. Bu kaçırılan insanlar uzun süre bulunamadı, bulunamıyor. Bu hukuk dışı metot halen kullanılıyor. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği raporlarına kadar giren habis ve faşizan bu metotlar, devletin bizzat istihbarat ve dışişleri personeli tarafından uygulanıyor.
Yurtdışında elçilikler ve konsolosluklar fişlemeler yapıyor. Vatandaşlarını listeliyor ve listelenenlere hizmet vermiyor. Pasaport süresi dolan on binlerce Türkiye vatandaşı var. Hatta bu insanların yeni doğan çocuklarına nüfus cüzdanı bile çıkartılmıyor. Konsolosluklara giden ve haklarını arayan vatandaşlara kötü muamele, tehditler, hatta cebir sıkça rastlanılan ve sıradanlaşan uygulamalar halini aldı.
Aynı şekilde Türkiye’de KHK’lı olan veya KHK’lı aile bireyi olan insanlara pasaport verilmiyor. Bu insanların sosyal sigortalardan ve sağlık sigortasından mahrum bırakıldığı, mallarına ve özel mülklerine el konduğu, çalışmalarına engel olmak için SGK kayıtlarına şerh düşüldüğü gibi duyumlar sıklıkla diaspora medyasına ve sosyal medyaya yansıyor. Sağlık hizmetinden bilerek mahrum bırakılan onlarca genç denecek yaştaki tutuklu veya KHK’lı ağır ölümcül ve kronik hastalıklara yakalandılar, tedavi edilme olanağı bulamadıklarından ya da tedavilerine – kasten – geç başlatıldıklarından dolayı hayatlarını kaybettiler, kaybediyorlar. Aynı şekilde onların aile bireyleri, özellikle de çocukları aynı kaderi paylaşıyor. Her gün babasından veya annesinden ayrı kalan, son nefesini onlara hasret olarak vermek durumunda kalan miniklerin haberleri sosyal medyada karşımıza çıkıyor.
Kovid19 pandemisinde Türkiye vaka ve ölümleri saklayan, önlem almayan, manipülatif ve kontrol edilmeyen bir profil çiziyor. Türkiye Suriye’de, Libya’da, Doğu Akdeniz’de yayılmacı ve askeri güç projeksiyonuna dayanan gerilim siyasetini tercih ediyor. Elindeki 3,5 milyon Suriyeli sığınmacıyı rehine ve enstrüman olarak kullanan rejim, AB’nin elini kolunu bağlamış durumda. Ne içeride ne de dışarıda izlenen politikalara etkili bir uluslararası tepki gelmiyor.
Bu yaşanılanlar politik meseleler değil! Bunlar sizin hayatınızı etkiliyor. Bunlar bir güç mücadelesinden kaynaklanan tipik Türkiye kötü yönetiminin sancıları değil! Bu yaşanılanları hak etmiyorsunuz! Ekonomik, sağlık, eğitim, altyapı, güvenlik gibi asgari yaşam kalitenize ilişkin parametrelerin dibe vurduğu bu ülkede, tüm bu küme düşüşün, berbatlıkların, acıların, zulmün, kötü yönetimin, yolsuzluk ve yozlaşmanın sorumlusu, bugün ülkeyi yönetenlerdir. Bu rejimi kuran siyasal güç ve onun işbirlikçileridir.
İnsan hakları, azınlık hakları, güçler ayrılığı, denetlenebilir ve gücü sınırlandırılmış iktidar, bağımsız yargı, bağımsız medya ve iletişim özgürlüğü gibi haklarınız dokunulmazdır. Bunlar hiçbir gerekçeyle kısıtlanamaz ve sınırlandırılamaz. Ve en önemlisi, ortadan kaldırılamaz!
Bugün adına muhalefet partileri denen CHP ve İYİP gibi partiler rejime muhalefet etmiyorlar. MHP zaten doğrudan fiili bir koalisyon ortağı olarak Erdoğan’ı ve rejimi dışarıdan aleni destekliyor. Bunların tümü rejimde birbirinden farklı yoğunluklarda da olsa rol üstlenmiş durumdalar. CHP Gülen Cemaati’nin “devletten temizlenmesi” dürtüsüyle olan hak ihlallerine kafasını çeviriyor. İYİP de aynı tutum içinde. MHP gibi, CHP ve İYİP de son derece devletçi reflekslerle hareket ediyorlar. Tümü de bugün buzdağının altında kalan derin devletin pozisyonuna göre pozisyon belirliyor.
AKP fiilen ortadan kalkmış ve Erdoğan çiftliği haline gelmiş durumda. Erdoğan marabalarına hükmeden bir ağa gibi istediği her şeyi hiçbir hesap verme yükümlülüğü olmaksızın yapabiliyor. Erdoğan’ın ve yakın çevresinin arkasında, son derece enteresan güçler var. Bu güçler 2013’e dek onu ve ideolojisini büyük bir nefretle eleştiren, fakat bugün onu kıyasıya savunan muvazzaf ve emekli askerler ve bürokratlardan oluşuyor. Çoğu Ergenekon gibi darbe davalarından hüküm giyen bu güçler, bugün zamanında Ergenekon’un savcısı olduğunu söyleyen Erdoğan’a en büyük ve güçlü desteği veriyorlar. 15 Temmuz 2016’da TSK tasfiye edilirken bu güçler olmasaydı Erdoğan bu tasfiyeleri yapamazdı. Muhalefet olduğu söylenen partiler bunu görmüyor olamaz. Bu gerçekler TBMM kulislerinde konuşuluyor. Selahattin Demirtaş bunları söylediği için hapiste.
Bu şartlarda yaşamaya devam etmek istiyorsanız, kendi ideolojinizin veya mahallenizin güvenli sularında muhaliflik oynamaya devam edin. Kiminiz Atatürkçü, kiminiz Kürt hareketi, kiminiz ulusalcı, kiminiz liberal, kiminiz seküler, kiminiz azınlık konularına eğilin. Bir tür muhalif “uzmanlaşma” veya “mikro muhalefet” olarak hayatınıza devam edin. Çoğunuz zaten yurtdışında. Orada da Türkiye’deki yapay ve saçma bölünmüşlükleri, kategorileri, kamplaşmaları, kutuplaşmaları sürdürün. Hepiniz aynı veya benzer şeyleri savunun, ama hiç birleşmeyin. Rejimi değil, Erdoğan’ı eleştirin. Bir sonra gelecek diktatörün kendinizden olacağını umarak güne başlayın. Eğer durum buysa, bu yazıyı bu noktaya dek okumuş olmanız büyük zaman kaybıdır.
Oysa siz de biliyorsunuz ki, bugün mesele bir AKP veya Erdoğan meselesi değil! Türkiye çok daha ciddi bir sorunla karşı karşıyadır. Bu geçici ve parti siyaseti ile alakalı minör bir sorun değildir. Majör bir sorundur, bir rejim meselesidir. Bu rejim, belli salvolarla devamlı küllerinden doğuyor.
1930’lardaki kafa ile bugünlere ve bugünlerin sorunlarına çare bulmak olanaksız. Asgari müştereklerde bir demokrasi platformu oluşturmak gereklidir. Bu platformun çok basit, herkesin üzerinde uzlaşabileceği somut hedefleri ortaya koyması ve onlara yönelmesi gerekiyor. Mesela tüm KHK’ların iptal edilmesi ile işe başlanabilir! Buna bugün itiraz edeniniz sanırım olmayacaktır! KHK’ların iptal edilmesi hem anayasal zeminde, hem AİHM nezdinde, hem AB önünde, hem de Türkiye’deki sistem partilerini zorlayarak sağlanabilir. Bu olursa rejim bodoslama çok ciddi bir ağır yara alır. Ve bu, çorap söküğünün başladığı yer olabilir. Bu tür rejimlerin – tıpkı Polonya Dayanışma Sendikası gibi – asgari müştereklerde, çok basit ve somut bir hedef koyarak işe başlaması gerekir. Birlikten güç doğar!
Bu platform ne kadar geniş bir yelpaze olabilirse o denli etkili olacaktır. Ben bu platformun bugünkü KHK’lılar platformu örgütlenmesi üzerinden gerçekleşmesini mantıklı bulurum. Fakat elbette başka bir organizasyon da kurulabilir. Burada önemli olan hiçbir ayrım yapmaksızın herkesin bu platforma katılımını sağlamaktır.
Liberal, sol, Atatürkçü, dindar, laik, Cemaat’çi, Kürt, Alevi, Ermeni, Rum, Arap, kadın, LGBT, hiçbir sınırlama olmaksızın insanları kendi kimlikleriyle kabul ederek bu platform tartışmasına davet ediyorum. Bu bir “Demokrasi Dayanışma Platformu” olacak. Tek mesele, özgür bir Anadolu ve özgür Anadolu insanlarıdır.
Kini bırakıp birleşmeye var mısınız? Demokrasi, hukuk ve özgürlük için, çocuklarınızın geleceği için, anne babalarınızın ve sevdiklerinizin hakkı hukuku için yeniden toplum olmaya var mısınız? Başkasının kusuruna bakarak burun kıvırmak yerine, herkesi olduğu gibi kabul etmeye, yeniden kendimize bir şans vermeye hazır mısınız? Zorlayıcı bir baskı grubu olmaya, siyasete gerekli olan hatırlatmaları yapmaya, geminin dümenine etki etmeye var mısınız?
Bu yazıma eleştiri getirmek kolay! Eminim eleştirilecek çok şey de bulunabilir. Ve biliyorum ki bunun çok daha iyisi yazılabilir. Ve eklemeler çıkarmalar yapılabilir. Umarım bu yazı birçok insanın “biz ne yapıyoruz” ve “ne yapmalıyız” gibi düşüncelerini tetiklemeye bir katkı olur.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 21.9.2020 [TR724]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder