‘Kadınsın yapamazsın, siyaset erkeklerindir’ diyen çok oldu [Eylem Yılmaz]

DTK Eş Başkanı Leyla Güven’le 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde Kronos'a konuştu: Bütün kadınların bir isyanının olması gerekiyor. Bu isyan illaki siyasi bir isyan değildir. Aile içerisinde başlayacak bir isyandır.

EYLEM YILMAZ -8 Mart 2020

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hakkâri Milletvekili ve Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Başkanı Leyla Güven’le 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için buluştuk; Türkiye’de kadın olmayı, siyasette kadını konuştuk.

Başlattığı açlık grevini 200 gününe kadar sürdüren Leyla Güven bu yöntemi nedeniyle eleştirilmişti de. Şu anki sağlık durumunu, nasıl bir süreç yaşadığını en baştan başlayarak sorduk. Siyasete başladığı ilk andan bugüne kadar yaşadıklarını anlatan Güven, mahalle baskısının hiç değişmediğini söylüyor. Çözümü ise: “Bütün kadınların bir isyanının olması gerekiyor. Bu isyan illaki siyasi bir isyan değildir. Aile içerisinde başlayacak bir isyandır. İsyan eden kadınların hemen katledildiğini görüyoruz. Kadına olan şiddet neden bu kadar arttı? İsyan ettikleri için. İtaat edenlere bir şey demiyorlar zaten. İsyan edenlere destek olarak, bu isyanı büyüterek kendi üzerimizdeki baskıyı ortan kaldırabiliriz.”

Artan kadın cinayetlerinden, başlık parası, berdel geleneklerine Kürtlerin kadına bakışına, Meclis’te kadın olmaktan güncel siyasete kadar sorularımıza yanıtları için söz Leyla Güven’de…

Uzun bir açlık grevi sürecinden çıktınız. Öncelikle sağlık sorunlarınızı sormak isterim. Nasılsınız?

Genel anlamda iyiyim. 200 gününün sonunda bu kadar az tahribatla bu süreci atlatabileceğimi düşünmemiştim. Vücudumun en çok zarar gören bölgesi gözlerim oldu. Görmem çok zayıfladı; 3,5 oranına yükseldi. Gözlerimden bir operasyon da geçirdim, sol gözümde hâlâ dikiş var. Bir de vertigo çıktı. Vertigo hastalığı özellikle yolculuklarda çok zorluyor. Bunlar dışında beni çok rahatsız eden bir şeyim yok. Kan düşüklüğü vardı ama geçti. Hızla toparlandım diyebilirim.

Sizin için grev süreci nasıl geçti? Bir annesiniz ve çocuklarınızdan ayrı belki de tekrar göremeyeceğiniz bir süreçti yaşadığınız… Böyle bir karar almanızdaki temel motivasyonuz neydi, endişeleriniz nelerdi ve nasıl ilerledi?

Annelik başlı başına önemli bir olgudur. Annelik sadece biyolojik değil ruhsal bir olay. Bize öğretildiği gibi klasik yaklaşımlar doğru değildir. Mesela annelik duygusu derki; ‘Benim evim’, ‘Benim çocuklarım’ hep ‘Ben’ öndedir. Böyle öğretilmiş. Bunun değişmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir anne sadece kendi çocuklarının değil dünyadaki tüm çocukların mutlu olmasını ister, istemelidir.  Bir anne; ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ diye bakamaz.

Siz “Bana bir şey olursa çocuklarıma ne olur” diye hiç düşünmediniz mi?

Ben ikinci perspektiften baktığım için konu sadece benim çocuklarım değildir. Benim çocuklarım iyi olsun, mutlu olsun ama dünyadaki bütün çocuklar da iyi olsun, özgür olsun istiyorum. Çocuklarımı büyütürken onlarla bu bakış açımızı çeşitli zamanlarda paylaşmıştım. Kızım da oğlum da gerek ulusal gerek kadın mücadelesi içerisindeki bu yaklaşımımı biliyordu. Bazen şaka yollu; “Seni o kadar çok seven çocuk var ki acaba bizden daha mı çok seviyorlar diye şüphe ediyoruz” derlerdi. Bu sevgiyi, bu yaklaşımı, annelik duygusunu örgütlemek gerektiğini düşünüyorum. Dolaysıyla kendi çapımda yapmaya çalıştım. Çocuklarım ben greve başlayınca herkesten daha az şaşırdırlar. Çünkü evrensel bir bakış açım olduğunu en iyi onlar biliyordu.

Yetişkin değil de daha küçük olsalardı elbette böyle bir şey yapamaz, onları koruma, kollama yaklaşımı içerisinde olurdum. Eylemi belki yine yapardım ama onların güvende, iyi olabileceği koşulları yaratarak yapardım. Güvencesiz, korunaksız bırakmazdım. Bir halkın savunması için mücadeleye girdiğiniz duygusal yaklaşarak ‘Benim çocuğum’, ‘Benim ailem’ diyemezsin.

Peki, çocuklarınız küçükken hem siyaseti hem onları büyütmeyi nasıl sürdürüyordunuz? O zamanlar ne gibi zorluklar yaşıyordunuz?

İlk mücadeleye girdiğimde ailem; ‘Kadınsın’, ‘İki çocuğun var’, ‘Tek başınasın’, ‘Nasıl yapacaksın’ gibi şeyler söylemişlerdi. Bu uyarıların etkisinde kalsaydım zaten siyasete adım atmazdım. Onlara da çocuklarımızın gelecekte daha iyi koşullarda yaşaması için olduğunu anlatmıştım. Bu yolda işkence vardı, tutuklanma da vardı. Bunları bilerek yola çıktığımı biliyorlardı. Ne ailem ne çocuklarım açlık grevi kararı aldığımda bu yüzden şaşırmadılar.  Bana en büyük desteği de onlar vardı.

“SİYASAL MÜCADELEDEN ÖNCE KADIN MÜCADELESİ ÇIKTI KARŞIMA”

Türkiye’de siyaset her zaman zor bir alan olmuştur. Fakat Kürt sorunu dediğimiz zaman en sert alanlardan birine dokunmuş oluyorsunuz. Bu alanda siyasete girmeye karar vermek oldukça zorlu olmalı. Nasıl karar verdiniz? Sizi siyasete iten spesifik bir şey mi oldu? Olduysa bizimle paylaşırsanız seviniriz.

1980’de görücü usulüyle teyzemin oğluyla evlendirildim. Yaşça da çok küçüktüm. Evlendiğimin haftası Almanya’ya gittim. Hem gurbetteyim hem yaşım küçük ve aileden uzaklık vardı. Eşim de sol görüşlüydü. Beş yıl sonra Türkiye’ye dönüş yaptım. Eşimle ayrıldık. Ayrıldıktan sonra iki çocuğumu büyütmek ve hem de bir kadın olarak ayakta kalabilir miyim diye sorgulama başladı. Belki aylarca uyumadan hem siyaset, hem çocuklar, hem kadın olarak ayakta kalmayı hesapladım. 

Bir Kürt olarak kimliğim yok sayılıyor, her gün Kürdistan’da çok ciddi katliamlar ve ölümler var. Diğer yandan da bir kadın olarak kadınlar eziliyor, yok sayılıyor ve siyasette de yok denecek kadar azlar. Bunların hepsini hesapladım ve hem çocuklarımın velayetini alırım, onlara bakarım hem de siyasete girer, mücadelemi vermeye karar verdim. Bu süreç gerçekten aylarca sürdü. O zaman HADEP vardı ve HADEP’e girmek ateşten gömlekti. Girdim. 

1994’te eşimden çocukların velayetini aldım, çocuklar artık bendeydi ve geçim kaynağı gerekiyordu. Hemen bir iş buldum çocuklarıma baktım, akşamları da gece yarılarına kadar mahalle toplantılarında çalıştım. Benim için çok yoğun bir süreç başlamış oldu.

Peki, bu “ateşten gömlek” olan siyasetin içinde kadın olmak desem ne dersiniz?

Orada bile kadınsan sorumlulukların karşına çıkıyordu. Kadın olarak sen boyun eğmeyi değil mücadele etmeyi seçiyorsun ama işte yine kadınlığın, anneliğin öne çıkarılabiliyordu. 

Ailem en başında bana çok iyi bir yaşam sunmuştu. Yanlarında kalmamı istemişlerdi. Maddi olanaklarının iyi olduğunu rahat edeceğimi söylemişlerdi. ‘Hayır’ demiştim. Bir kadın olarak ayakta kalacağım ve bunu herkese göstereceğim dedim. Ben ilkokul mezunuyum. Okumak isterdim ama okutmadılar. Küçük yaşta evlendirdiler. Dolayısıyla ben ne iş yapabilirimin sorgulamasına girdim. Okumamış insan ne iş yapabilir? Ulusal, siyasal mücadeleden önce kadın mücadelesi çıktı karşıma. 

Bu aşamalarda ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

Eşinden ayrılmış bir kadın da olduğumdan çok fazla baskı vardı. “Kadınsın, yapamazsın”, “Siyaset erkeklerindir sen onların içinde nasıl yapacaksın” denirdi. Bu mahalle baskısı çok fazlaydı. Bu zihniyetle ciddi anlamda mücadele etmek zorunda kaldım. 

Bir de meslek sahibi olmayan bir kadın olarak iş bulmak ve çalışmak çok zordu. Bunda da çok ciddi zorluklar yaşadım. Ama her ikisini de başardım.

Bu mahalle baskısının bugün daha azaldığını düşünüyor musunuz?

Hayır. Aynen devam ediyor. Çünkü bunun tamamen aşılabilmesi için bütün kadınların bir isyanının olması gerekiyor. Bu isyan illaki siyasi bir isyan değildir. Aile içerisinde başlayacak bir isyandır. İsyan eden kadınların hemen katledildiğini görüyoruz. Kadına olan şiddet neden bu kadar arttı? İsyan ettikleri için. İtaat edenlere bir şey demiyorlar zaten. İsyan edenlere destek olarak, bu isyanı büyüterek kendi üzerimizdeki baskıyı ortan kaldırabiliriz.

“ERKEK EGEMENLİĞİNE BAŞKALDIRMIŞ KADINLAR OLARAK DA ÖZGÜR DEĞİLİZ”

Bu konuyu saha sonra konuşmak istiyordum ama laf açılmışken devam etmek isterim. Dediğiniz gibi kadın cinayetleri çok arttı ve hep boşanmak isteyen kadınların daha çok hedef alındığını görüyoruz. “Töre cinayeti” demek istemiyorum ama bölgede berdel, kuma, başlık parası vesaire gelenekler ve buradan doğan cinayetler var. Bunun düzelmesi için sizce atılması gereken adımlar nedir? Neyi öncelemek gerekiyor? Devlet ne yapabilir, STK’lar ne yapabilir, HDP ne yapabilir?

Bunlar hala çok yaygın olarak sürüyor. Burada bizim şanslı olduğumuz bir nokta var; Kürt kadınları olarak biz Sayın Öcalan gibi kadın perspektifi çok güçlü olan lideri biliyoruz, onun perspektifini biliyoruz. Mesela O; “Kendin olmak” demiştir. Bu Kürtçe bir terimdir. Önce kadın olarak kendin olacaksın, kendin olduktan sonra sen artık mücadeleni yürütebilirsin. Bu felsefeyle yola çıktık. Kadınların mücadele alanlarında kendilerini özgür hissedip de “Ben özgürüm, başkaları değil” düşüncesine girmemesi gerekiyor. Hiç kimse özgür değil. Yıllardır erkek egemenliğine başkaldırmış kadınlar olarak da özgür değiliz. Bu bir yanılgıdır.

Neden?

Çünkü gerçek anlamda özgürlük içinde yaşadığımız bu sistem değildir. Şu anda İstanbul’da veya başka bir metropolde bir kadının gece sokağa çıktığında nelerle karşılaştığınız hepimiz biliyoruz. Özgürlük sadece gece tek başına sokağa çıkabilmek de değil. Özgürlük mekânsal değil ruhsal, bir şeydir. Bu yüzden sisteminde en çok korktuğu özgür ruhlu kadınlardır. Çünkü özgür ruhlu kadın her türlü mücadeleyi göze alan kadındır. Dolayısıyla kadınlara önce mücadele edebilecek güçlerinin kendilerinde olduğunu anlatmak gerekiyor. Size a önce anlattığım uzun soluklu o muhasebeyi bütün kadınların yapması gerekiyor. ‘Ben başarabilirim’, ‘Erkek egemen sistemle de baş edebilirim’, ‘Çocuklarımı da büyütebilirim’, ‘Çalışa da bilirim’ demeliler. Çünkü hepsini yapabilirler. Ben hepsini yapmış olarak bunları söylüyorum.

İki çocuğumu büyütürken anketörlük yapıyordum. Bunun dışında hiçbir şeyim yoktu. Ne malım, ne mülküm vardı. Kısmen ailemin desteği vardı. Buna rağmen ayaklarımın üzerinde durabildim ve bugünlere gelebildim. Kadın bunu yapabileceklerine inanmaları gerekiyor. Kadının analitik zekâsıyla duygusal zekâsı birleşince muazzam bir şey ortaya çıkıyor.

Peki, bu cinayetlerin ve şiddetin önüne geçebilmek için sizce devlet, STK’lar ve muhalefet partileri neler yapabilir? En acil atılması gereken adımlar neler? Örneğin size acilen yapılması gereken üç şeyi sorsam ne dersiniz?

Öncelikle kadının kendisi buna inanacak, bu bir. İkincisi; devlet egemen cinsiyetçi dilini terk edecek. Kadının da toplum içerisinde statü sahibi birey olduğunu, olabileceğini öngörecek ve politikalarını buna göre üretecek. Öyle Aile Bakanı’nı kadın yaparak aileciliği kutsayarak kadın özgürleştirilemez. Çünkü kadını en çok baskı altında tutan olgu da aile meselesidir. Aile devletin küçük bir prototipidir. Devletin bu zihniyetten kurtulması gerekiyor. Erkeğin ciddi anlamda toplumsal cinsiyet eğitimine tabi tutulması gerekiyor. Erkeğin, kadını insan olarak görmesi için bir mücadele gerekiyor.

İstanbul Sözleşmesi’ni çok önemsiyoruz. Bu sözleşmenin hayat bulması kadınlar için çok önemlidir. Güçlü bir muhalefet gerekiyor. Muhalefetteki ve iktidardaki kadınların ortaklaşacağı bir şey var; kadın kimliği. Önce kadınız. Önce kadınlara nasıl ulaşabileceğimizi ve kadınların kurtuluş ideolojisini nasıl toplumsallaştırabileceğimizi tartışmamız gerekiyor. Bunu birlikte yürütebiliriz. Bir AKP’li, bir CHP’li, bir HDP’li, bir İYİ Partili kadın yan yana gelip, kadın katliamları konusunda ortak hareket edebilirler.

Sayın Meral Akşener’le sizi yan yana düşünemedim…

(Gülüyor) Doğrudur. Birçok konuda farklı düşünüyoruz. Onlar da bana Sayın Öcalan için açlık grevine girmiş bir kadın olarak bakıyorlar. Hemen dokunulmazlığımın kaldırılmasını istemiştir. Bu bir kadın bakış açısı değildir. Geçmişte Tansu Çiller’de bu ülkede başbakanlık yaptı. Kadın olarak yapmadı. Erkekleşmiş bir kadın olarak yapmıştı. Kadın duygusu sıfırdı. Şimdi Emine Erdoğan var. O da kadın duygusu sıfır bir kadın. Eğer aksi olsaydı bütün kadınları, kadın kurumlarını toplayıp kadın sorununu çözmeye çalışır.

Sayın Emine Erdoğan bu gibi toplantıları yapıyor.

Yapıyor ama kimlerle? Bileşenlerine bir bakalım. Yardım kuruluşları, hep kendilerinin oluşturduklarıdır. Bunlarla yapılmamalı. CHP’li, AKP’li, MHP’li, İYİP’li, HDP’li kadınları bir cumhurbaşkanı eşi kimliğiyle değil, Emine Erdoğan kimliğiyle hepsini bir araya getirip, “Sizi dinlemek istiyorum, bu sorunu nasıl çözebiliriz” demeli. Ya da birçok kadın kurumu var; feminist hareketten de kurumlar var. Bu kadın kurumlarını dinlemek isteyebilir. Onlar da muhtemelen; “Eşiniz cinsiyetçi söylemden vazgeçsin” diyeceklerdir. Bunlar maalesef yapılmıyor ve kadın sorunu da çözülemiyor. Aslında bu kadın sorunu erkek sorunudur. Kadınlar mağdur olan, şiddet gören, öldürülen konumdadır. Dolaysıyla kadın sorunu demek eksik kalıyor.

Sizin dinlemek üzerine Sayın Emine Erdoğan’a ve Sayın Akşener’e eleştiriniz var. Onlar da sizi Diyarbakır Anneleri’ni dinlemediğiniz için eleştirmişti. Siz bu eleştirilere ne dersiniz? Diyarbakır’da partinizin önünde oturan annelere ilişkin tavrınızda bir eksik görüyor musunuz?

Sadece bizim değil bütün Türkiye’de siyaset yürüten ama Kürt sorunu konusunda adım atmayan, bir çözüm geliştirilmeyenler nedeniyle şu an Kürt sorunu Türkiye’nin en büyük sorunu. Kürt sorununun çözümsüzlüğü ortadayken bir grup annenin gidip HDP’nin önünde oturarak; “HDP çocuklarımızı verin, çocuklarımızı siz aldınız” demeleri ne kadar mantıklıdır? Kendisine insanım diyen hiç kimse buna mantıklı değildir der. 

Çözüm sürecinde Kandil’e gidip PKK’nın rehin tuttuğu insanları aldıkları olmuştu. Buradaki intibadan kaynaklanıyor olamaz mı?

“Çocuklarımızı getirin” demiyorlar ki. “Çocuklarımızı neden gönderdiniz” diyorlar. Ta en başa HEP’e gidelim. İlk kurulan partimizdi. Ondan önce bile Kürt sorunu vardı. Ondan önce de dağa gidenler vardı. Dolayısıyla dağa gidenleri HDP götürmemiştir, bu bir HDP politikası değildir. Devletin Kürt sorunundaki çözümsüzlük politikasıdır. Ben ilk anda çağrı yaptım annelere. “Siz bizim başımızın tacısınız. Neden dışarıda oturuyorsunuz içeri girin, bu parti sizindir” dedim. Bu çağrıyı defalarca yaptık. Onlar bizi dinlemediler. Çünkü bizim aldığımız duyumlara göre gerçekten finanse ediliyorlar. Çocukları belediyelerde işlere konuluyor. Biz de sanki bir bayrak sorunu varmış gibi her yeri de bayraklarla donatmışlar. Bu sorun böyle çözülmez. Devletin bu lokal yaklaşımlardan vazgeçmesi gerek.

Bir de Cumartesi Anneleri var. Artık Galatasaray Meydanı’nda oturmaları yasaklandı. Aslında çözüm süreci de “Analar ağlamasın” diye başlamıştı. Hatta kadını sadece anneliğe indirgeyen bu yaklaşım eleştirilmişti de. Şimdi de sanki anneler üzerinden süren bir çatışmalı süreç var. Ne dersiniz buna?

Anneler üzerinden hiçbir siyasetin yürütülmemesi gerekiyor. Annelik hakikaten kutsaldır. Annelerin kendi çocuklarına duyguları hakikaten başkadır. Bunu suiistimal etmemek lazım. Şu anda HDP’nin önünde anneler konusunda hakikaten devletin bir suiistimali söz konusu. Mesela, Cumartesi Anneleri’ni kimse sokağa çıkarmadı. Onlar kendileri çıktılar. Her birinin çocukları, eşleri, yakınları katledildi. Faili belli olmasına rağmen faili meçhul denildi. Bu ülkede JİTEM’in, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın varlığı biliniyorken çocukların kemikleri bile açığa çıkarılmadı. Yine İstanbul’da Barış Anneleri çıktı ortaya; onların da çocukları dağa çıkmış, ölmüş. “Yeter artık” diyerek ortaya çıktılar. Bunlar doğal gelişen, ortaya çıkan bir şeydir. Orada oturanlar da kendi başlarına ortaya çıkmış olsaydı, istediği gibi oturabilir. Ama böyle değil. Devlet onlara çadır kurmuş, yemek veriyor. Diğer annelerse gaz yiyor. Bu çelişki bile hangisinin devlet eliyle yapılıp, hangisinin doğal geliştiğini açık ediyor. HDP’nin önünde oturan da, Cumartesi Annesi de, Barış Annesi de haklıdır.

“MECLİS’TE HİÇBİR ŞEY KADINLARA GÖRE İNŞA EDİLMEMİŞ”

Peki, Meclis’te kadın olmak nasıl? İlk girdiğiniz anda garipsediğiniz bir şey oldu mu? Bizimle paylaşabileceğiniz bir anınız olur mu?

Meclis’te hiçbir şey kadınlara göre inşa edilmemiş. Her şey erkeklere göre inşa edilmiş. Bunu gördüm. Orada kadın yok, orada engelli yok. Tek bir şet var o da erkek. Kadınlar tek tek aralarda oturarak renk katıyor o Meclis’e.  Normalde o parlamentonun yarısının kadın olması gerekiyor. Çoğu erkek olduğu için kara bir tablo gibi görünüyor. Siyah kafalar görünüyor. Ama dediğim gibi tek tek kadınlar araya renk katmışlar. En renkli grup da HDP’nin grubu. En çok kadın milletvekili HDP’de. Türkiyeli tüm kadınlarla birlikte bu parlamentonun yarısının kadın olmasını başaracağız. Buna inanıyorum.

Grevdeyken Meclis’teki partilerden kadın vekillerin bir ziyaret etmesini çok isterdim. Bunu çok göremedim. Üzücü…

İki milletvekilinin etrafının polislerle çevrildiği bir an… O an neler yaşadınız, neler hissettiniz?

O zaman grev yeni bitmişti… Çok zayıftım… Kayyum tabi halkın iradesine karşı yapılan çok kötü bir şeydir. Bin bir emekle seçimi kazanıyorsun, sonra birisi gelip seni oradan atıyor ve “Burası benim” diyor. Bu gerçekten çok kötü bir duygu… Dolayısıyla arkadaşlarımın yanında olmak için oraya gittim. Partiye gittiğimde vekilimiz Semra Güzel’le bir grup arkadaşımızın içeride mahsur kaldığını gördüm. Ben gelirken kapıyı açtıklarını, içeriye girdiğimi söyledim. Semra vekil de; “İçeri alıyorlar ama çıkışa izin vermiyorlar.” Beraber aşağıya indik ve polislere amirlerini sorduk. Siyasi partiler yasası çok nettir. Bu ablukayı derhal sonlandırmaları gerekiyordu. Amirleri geldiğinde bunları söyledik. Çekmedi polisleri. Ben de; “Zaten yeni bir eylemden çıkmışım ikinci bir eylemi de burada yapalım” dedim ve oturdum, Semra vekil de gelip oturdu. Tam bir despotluk, tam bir faşizmle karşı karşıyayız.

Peki, bu süreçte yalnız bırakıldığınızı düşünüyor musunuz? Örneğin az önce milletvekili arkadaşlarımın gelmesini isterdim dediniz…

Ben tam tersine hiç yalnız değildim. Dünyanın her yerinden insanlar geldi. Karadeniz’den grup grup insanlar geldi. Oradan bir sürü şey getirenler olmuştu. Ben kendi adıma bu kadar çok ziyaretçi, bu kadar sahiplenme beklemiyordum. Buna çok mutlu oldum. Dört dörtlük bir sahiplenme oldu.

Kırgınlığınız var mı?

Hiç yok. Herkes kendine yakışanı yaptı diyeyim…

“DEMOKRASİ CEPHESİ BİR ARADA DURAN MİLYONLAR OLACAK”

Son olarak, yeni partiler üzerinden güncel siyasi gelişmelere ilişkin yorumunuzu almak isterim. Bu parti hazırlıklarına nasıl bakıyorsunuz? Bir erken seçim bekliyor musunuz?

Ben gelebilecek bütün partiler için şunu söyleyebilirim; Türkiye bir halklar, inançlar zengini ülkedir, mozaiktir. Buna göre bir perspektif geliştirirlerse Babacan hareketi başarılı olabilir. Babacan’da siyasi deneyimi olan biridir. Geçmişte mevcut iktidarda denenmiş kadrolar az çok bellidir. Bir şey yaşanırken ortaya irade koyup; “Sen yanlış yapıyorsun” diyen çıktı mı? Bir Mustafa Yeneroğlu çıktı. Bunun ötesinde çok fazla kimse çıkmadı. Dolayısıyla tüzüğü filan ortaya çıkar o zaman daha iyi değerlendirilir. Sağda bir partidir, bu nettir. Eğer AKP çevresine hitap eden bir parti olarak çıkacaksa AKP’den çok da farklı bir şey beklememek lazım. En fazla AKP’nin ilk dönemlerine benzer.

Sayın Selahattin Demirtaş’ın demokrasi bloğu çağrısı var. Bundan ne anlamalıyız? CHP-HDP ortaklığı mı anlamalıyız yoksa daha geniş bir şey mi? Şu an bunun için yapılan görüşmeler var mı?

Ben parlamentoda değilim, orada yapılanlardan haberdar değilim. Daha çok Kürdistan’dan bakıyorum. Aynı zaman DTK Eş Başkanı’yım. Bizim hedefimiz bellidir; Kürt sorunun demokratik çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi. Demokrasi bloğu önemli, çünkü AKP’nin politikalarından muzdarip olan çok çeşitli kesimler var. Eskiden sınırlıydı, şimdi herkes nasibini aldı. Şimdi ötekileştirilmiş bütün toplumsal kesimler var. Bu kadar çok kesimin olduğu bir yerde, tam da böyle bir zamanda bir demokrasi cephesinin oluşması gerekiyor. Kürt sorununun çözümü, demokrasi çıtasının yükseltilmesi, Avrupa Birliğine giriş, Orta Doğu politikası üzerinde ortak ilkeler altında birleşebilir.  Bununla birlikte böyle bir cephe oluşabilir. Demokrasi cephesi gerçekleştiğinde Türkiye’de siyaset yapanlar kendisine çekidüzen vermek zorunda kalacak. Çünkü demokrasi cephesi bir arada duran milyonlar olacak.

[Eylem Yılmaz] 8.3.2020 [Kronos.News]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder